Etiket: Çocuk

  • Gerçek Ben’i Arayış ve Yetkin Kişilik Eğitimi

    Gerçek Ben’i Arayış ve Yetkin Kişilik Eğitimi

    Aile terapisinin kurucularından biri olan Virginia Satir, ailelerin yüzde doksan beşinin yetersiz, sağlıksız, tedirgin, günlük sorunlarla dahi başa çıkmaktan aciz olduğunu dile getiriyor. Sağlıksız ailelerde yetişen anne-babalar, çember kırılana kadar , bu sancılı mirası kuşaktan kuşağa aktarıyor. Bu işlevsiz hastalıklı ailenin temelinde, bireylerin ‘gerçek ben’ini kaybetmesi yatıyor. Alkoliklik, işkoliklik, ilaç bağımlılığı, kumarbazlık hasta taraftarlık gibi kişilik bozukluklarının altında yatan unsur bu.

    Dünyaya gelişimizden itibaren ihtiyaçlarımız da başlıyor. Sağlıklı bir ailede anne-baba sağlıklı yollardan gereksinimlerini karşılarlar. Çocukları için de iyi bir model olurlar.

    “Gerçek ben” ile “yalancı ben” arasındaki ayrım, sağlıklı ve sağlıksız gelişim arasındaki ayrımdır. Yalancı ben olmaya çalıştığımız; aile içinden veya dışından gelen saldırılara karşı büründüğümüz ve giderek bizim olan, ta kendimiz olan zırh. Asıl benliği hep baskılayarak mutsuz ailelerin çocukları olarak birçoğumuz için yaşamayı öğrenmek, yaşama uyum sağlamak bu!  Bir kez incindimi, gerçek benlik kendini geri çeker, saklanır ve çocuk ayakta kalabilmek için yalancı kimliğini geliştirir. Gerçek benliğin bunca baskılanması, bazen sağlıksız bir patlama şeklinde, kişilik bozukluğu diye nitelendirilen bir biçimde yüzeye çıkmayla sonuçlanır.

    İyi de, ne yapmalı? İyileşme sürecinin iki önemli sonucu var: Birincisi, bireyin KENDİNİ TANIMASI,kendini daha yaratıcı, daha tam hissetmesi, yani kendini ve hayatı sevmesi. İkincisi ise, bu güzellikleri, yaşama sevinci ve yaratıcılığını çocuklarına da geçirmesi. Kısır döngü ancak bu şekilde kırılıp daha  güzel bir dünya kurulabilecektir.

    Eğitim denince akla gelen ‘öğrenim’dir. Eğitim kurumları da görevlerini böyle anladığı için ‘eğitim’ ortada kalır. Eğitimi Recep İvedik modeline bıraktığımız için de çocuklarımıza söylenecek fazla bir şey yok.Ancak conra ağlayıp sızlanmadan ‘nerede yanlış yapıyoruz?’ sorusunu sormalıyız. Ve yanıt vermeliyiz:

    Yetkin kişilik on boyutta tanımlanabilir:

    1-Anlayışlı olmak, kavrayışlı olmak, farkındalık.

    2-Sabırlı olmak. Önünü görebilmek.

    3-Dayanıklı ve azimli olmak, kolayca pes etmemek.

    4-Sorumluluk sahibi olmak.

    5-Çalışkan olmak. Çalışmanın önemini kavramış olmak.

    6-Yanlışını kabul etmek.

    7-Hatasını düzeltmek istemek , çaba harcamak ve düzeltmek.

    8-Olaylara, kişilere ve konulara nesnel bakabilmek.

    9-Adaletli olmak.

    10-Empati kurabilmek.

            Şimdi bu on boyut her yaş diliminde kendi gelişim çizgisine uygun olarak ‘yetkinlik’ ölçütü olarak dikkate alınmalıdır. Üç yaşındaki bir çocuk da, 13 yaşındaki ergen de, 33 yaşındaki yetişkin de bu ölçütlere göre yetkindir veya değildir.

            Bu on boyut, akademik zekanın da , sosyal zekanın da işlev yaptığı yetkinleşme alanlarıdır. Elbette “ Yetkin Kişilik Eğitimi” çocuğun doğumuyla başlar. Aile, anaokulu, ilk , orta ve lise bu eğitimi nasıl bir entegre sistemle uygulayacaklarını bilmelidir ve uygulamalıdır. Sonra da, bu eğitimin neresinde olduklarını ölçmelidirler.

         Çünkü  “ YAŞAM BAŞARISI “ bu yanıtlarla doğrudan ilgilidir.

  • Seçim-lerimiz

    Seçim-lerimiz

    ✔️Seçimlerimiz bizi yansıtır aslında, neden onu değil de bunu dinlediğimiz, neden macera değil de dram sevdiğimiz gibi…. seçimlerimizi oluştururken hayatımızı da oluşturmaya başlarız. Gün gelip çocuğumuz olduğunda onun da seçimlerini yapacağımızı sanırız ?

    ✔️Sanki çocuğumuz bizim uzantımızmış gibi, sanki bizim izimizde gitmesi gerekirmiş gibi düşünürüz ve de yanılırız. Her çocuk çeşitli mizaç özellikleriyle dünyaya gelir bizim de geldiğimiz gibi. Bunun en …iyi örneği aynı anne babadan dünyaya gelen çocukların birbirlerinden çok farklı özelliklerinin olması. Neyse ki öyle, yoksa tek tip olsak hayat çok sıradan olurdu diye düşünüyorum

    ✔️Görünüşlerimizi tektipleştirmeye başladığımız gibi hayatlarımızı çocuk yetiştirmemizi de aynılaştırmaya başladık. Hem piyano hem bale hem yüzme kursuna gitsin matematikten geride kalmasın; sosyal olsun-başarılı olsun-çekingen olmasın ama çok da fırlama olmasın-yaratıcı olsun-kimseye vurmasın ama ezik de olmasın….. Tanıdıktır hepimize bu beklentiler

    ✔️Nasıl ki ütümüzün saçımızı kurutmasını beklemiyorsak, içe dönük mizaçlı çocuğumuzun sınıfın en popüler ön dışadönük çocuk olmasını da beklememeliyiz. Bu şu demek değil tabi ki, bırakalım çekingen kalsın değil ancak çocuğun kişilik özelliklerine saygı duyarak beklentimizi ayarlamamızdan bahsediyorum. Onun varolan özelliklerini hesaba katmaktan bahsediyorum.

    ✔️Saygı demişken; evet çocuklarımıza çok saygılı davrandığımızı düşünmüyorum. Sporla uğraşma derslerinle ilgilen, üniversite sınavına kadar sevgili yok aman ha ‼️yalan söylemeler kandırmacalar derken ergenliği arapsaçına döndürüyoruz. Mesela hangimiz ergenken duygularımıza müdahale edilsin isterdi, kaldı ki müdahale edilebilir bir şey mi?

    ✔️Başkasının tecrubesiyle öğrensek sanırım hatasız bir yaşamımız olurdu. Ancak maalesef kendi tecrube ettiklerimizden yola çıkıyoruz. Bu süreçte kendimizi tanıyoruz ve belki bazen aynı hatayı tekrarlamak pahasına. Kendi hatalarımızın üzerini örtüp, sonra çocuğumuza dönüp ‘o zaman şartlar öyledi sen böyle bir hata yapmayacaksın’ demek kulağa çok gerçekçi gelmiyor haliyle. Çocuğumuzun seçimlerinde de hatalı seçim yapmasına, bu uğurda bazen üzülmesine, sonra hatasından ders almasına-bazen alamamasına müsade etmemiz gerekiyor. Sonuç olarak biz çocuklarımızın sahibi değiliz, ancak iyi birer rehber olabiliriz. Dayatmak yerine fikirlerimizi paylaşabiliriz.

  • Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Psikolojik Olarak Güçlü Çocuklar Yetiştirmek İçin 3 Öneri

    Çocuğunuzun ödevleri, basketbol maçı, sınav notları gibi günlük hayatın sorunlarına takılıp ebeveynliğe büyük pencereden bakmayı unutabilirsiniz. Bunun sonucu olarak da birçok çocuk sorumluluk sahibi yetişkinler olmaları için gerekli olan ruhsal gücü geliştiremiyorlar. Aşağıda yazan 3 maddeyi uygulayarak çocuğunuzun şu anda olduklarından daha güçlü olmalarına yardımcı olabilirsiniz.

    1- Gerçekçi Düşünmeyi Öğretin

    Çocuğunuzun düşünme şekli onun nasıl hissettiğini ve nasıl davrandığını etkiler. Bu yüzden negatif düşünceleri ile nasıl baş edeceğini ona öğretmek önemlidir. Aynı yetişkinler gibi çocuklar da felaketleştirme, kendinden şüphe etme ve acımasız eleştiri gibi düşüncelerle mücadele eder. Bu düşüncelerini dışa vuran çocuğa karşı bazen ebeveynler ‘endişelenmeyi bırak’ veya ‘herşey yoluna girecek’ gibi cevaplar verebilmektedir. Birçok ebeveyn çocuğuna nasıl sağlıklı bir telkin (self-talk) uygulayabileceğini öğretmemekte. Bu telkin ‘pozitif düşün’ diyip geçmek kadar basit değil, çünkü her şeyin yoluna gireceğine güvenmeyen çocuklar hayatın getireceği zorluklara hazırlıksız yakalanabiliyor.

    Örneğin; ”matematik sınavından asla geçemeyeceğim” diyen bir çocuğa bu düşüncesini kendi kendine ”matematik sınavından alacağım notu daha fazla ders çalışarak ve öğretmenimden yardım isteyerek arttırabilirim” şeklinde yeniden çerçevelemesi öğretilebilir. Daha gerçekçi düşünen çocuklar zorluklar karşısında daha dayanıklı ve daha özgüvenlidir.

    Çocuklarınıza düşünce dedektifliği yaparak bir düşüncesini destekleyen ve desteklemeyen kanıtları incelemeyi öğretebilirsiniz. Size olumsuz bir düşüncesini açıklayan çocuğa ”sana bunun doğru olduğunu düşündürten nedir?” ve ”bunun doğru olmadığının kanıtları neler olabilir?” diye sorabilirsiniz.

    2- Duygularını Yönetmeyi Öğretin

    Amerika’da bir lisede yapılan araştırmaya göre gençlerin %60’ı duygusal olarak hayatın gerçeklerin kendilerini hazır hissetmiyorlar çünkü rahatsızlık veren duygularla mücadele etmek için gereken özelliklere sahip değiller. Ebeveynler tarafından söylenen ”korkma” ”üzülme” gibi cümleler, çocuklara hissettikleri duyguların yanlış olduğunu ya da bu duygularla baş edemeyecekleri düşüncesini aşılıyor.

    Çocuklara duygularını tanımayı ve onları etiketlemeyi öğretin. Bu, o duygularlar baş etme yolunda atılacak ilk adımdır. ”Ben şu an kaygılıyım ve bu kaygı korkutucu şeylerden kaçmama sebep oluyor” diyen bir çocuk korkularıyla yüzleşmekte daha donanımlı olacaktır.

    3- Pozitif Aksiyon Almayı Öğretin

    Bazı ebeveynler, çocukları karşılaştıkları zorluklardan kurtarma konusunda çok hızlı davranıyor ve çocuklara sağlıklı seçimler yapma fırsatını tanımıyorlar.

    Pozitif aksiyon almak; korkularla yüzleşmek, yorgunken sabretmek, popüler olmamasına rağmen değerlerine göre davranmak anlamına geliyor. Duygularına ters bir şekilde davranabilen ve ”rahatsız” olmayı tolere edebilen çocuklar hayata karşı daha mücadeleci bir tavır sergiliyor.

    Çocuklarınıza problem çözme becerilerini öğretin, onlara kendi hayatları ve başkalarının hayatları üzerinde değişiklik yapma gücü olduğunu gösterin, her gün atacakları küçük adımlarla kendilerinin daha iyi bir versiyonuna dönüşebileceklerini öğretin.

  • Sosyal medya ve çocuk

    Sosyal medya ve çocuk

    ✔️Bu konunun iki boyutu var. Birincisi ailelerin çocuklarını sosyal medyada paylaşması, diğeri çocuk ve ergenlerin kendi hesaplarını oluşturup sosyal medyayı kullanması. Peki risk ? Bence her iki boyutunun da riskli yanları var.

    ✔️Ailelerin sosyal medyada çocuklarını paylaşmalarının bir boyutu onaylanmak, takdir edilmek olsa da bence riskli olan tarafı rekabet-haset duyguları ile başa çıkamayıp çocuklarını aracı olarak kullanmaları.

    Bakın ne kadar akıllı bir çocuğum var, bakın bu da aldığı belgeler diye gözümüze sokmaları. Bunu gören diğer ailelerin de kendilerini kaybedip çocuğuna dönüp ‘bak görüyor musun takdir almış yine ya sen?’ diyebilmeleri, çocuklarını kıyaslamaları, zaten rekabete dayalı olan eğitim sisteminde çocuğuna daha da kendilerini yetersiz hissettirmeleri.

    Tabiki çocuğumuzun başarısını, iyi taraflarını paylaşabiliriz ancak sınırsızca deşifre edilmesi bence hem o çocuk için hem de diğer çocuklar için risk teşkil ediyor.

    ✔️Yine ailelerin paylaşımlarının bir boyutu ‘doğal hallerimizi paylaşıyoruz’ savunmasıyla çocuklarının iç çamaşırlı ya da kabaca mahrem hallerini paylaşmaları, özellikle ergenliğe yakın dönemde fiziksel değişimler yaşayan çocuklarının plaj hallerini sınırsızca paylaşmaları hem çocuğun mahremiyet duygusunu zedeliyor hem de sosyal medyada gezinen riskli kişilerin görmesine neden oluyor.

    Çocuğumuz sokakta yürürken eteğini açsa ‘kızım napıyosun’ derken, eteğini açmış bir halinin fotoğrafını paylaşırken imtina etmiyoruz. Çocuğumuzun da kafasını karıştırmış oluyoruz.

    ✔️Sosyal medyada çocuğunu allayıp pullayıp fotografını çekip paylaşan, aslında ‘bakın bu güzellik benim eserim’ diyen anneler grubu var bir de. Çocuğunun her halini videoya çeken anneler. Hani artık konsere gittiğimizde konseri telefonsuz izleyemiyoruz ya, o an konserde olduğumuzu kanıtlıyoruz ya bunun gibi ‘bu çocuk benim’ i kanıtlarcasına çocuğunun büyüdüğünü ekrandan izliyor bazı anneler. Ne yazık ki az değiller, çoklar. Anı biriktirmenin ötesine geçip anı oluşturamıyorlar. Buradan o annelere sesleniyorum;) ‘Şu telefonu kenara bıraksanız, mesela saklambaç oynasanız ve bunu hiçbirimiz bilmesek.

    ✔️Çocuklarımıza gelelim. Artık onlar tablette oyun oynayarak değil youtube kanallarını izleyerek eğleniyorlar. Kendi yaşında bir çocuğun ailesinin çektiği videoları izleyip dönüp size ‘bana da kanal açsana’ diyebiliyorlar.

    Sonra biz ne diyoruz ‘neyimiz eksik biz de sana açalım, aman içinde kalmasın’ diyoruz, yetinmeyip arkadaşlarımıza haber salıyoruz, kanal açtık bi’ takip etseniz de gönlü kırılmasa ? Şu ‘içinde kalmasın’ konusu beni derinden etkiliyor. İçinde kalsın çocuğumuzun, yoksa nasıl hayal kuracak, nasıl motive olacak??

    ✔️Tıpkı onlar da bizim gibi olmaya çalışıyorlar, kendilerini sosyal medyada var etmeye çalışıyorlar. Ancak durum farklılaşıyor, çocuğumuzun profilini gören sapkın kişiler çocuğumuza ulaşabiliyor, çocuğumuzu riske sokabiliyor.

    Peki neden; ilişkilerimizdeki sınırsızlığı da sosyal medyadaki sınırsızlığı da çocuğumuz görüyor, alışıyor, normalize ediyor. Mahremiyet kavramının temelleri çocuklukta atılıyor, o nedenle anne baba olarak bizlerin sorumluluğu çok büyük.

    ❌Unutmayalım mahremiyeti bilmeyen çocuk tacize daha da açık hale gelir ? ‼️

  • Puzzle sorunsalı !!

    Puzzle sorunsalı !!

    Toplum olarak çocuk yetiştirmede olmazsa olmazlarımızdan oldu puzzle. Puzzle ile çocuğumuzu daha zeki hale getirdiğimizi düşünüyoruz. Hatta kaç parçalı puzzle yapabildiğini çok önemsemekle kalmıyoruz, parça sayısını arttırmışsak çocuğumuzun zekasının da katlanarak geliştiğini düşünüyoruz. Ya da çocuğumuz puzzle dan hoşlanmıyorsa zorluyoruz.

    Kreşler puzzle günü yapıyorlar sağolsunlar yapmasalar çocuklarımızın zekası ne olurdu bilemiyorum artıkJ Tabii ki puzzle zararlı, gereksiz ya da puzzle dan uzak tutun değil demek istediğim ancak ben bu konudaki vurguyla ilgileniyorum.

    Puzzle ilk aklıma gelen şey aslında bu konuyla ilgili. Tabii ki bize yetmedi, ülkemizin medar-ı iftiharı Acun Ilıcalı’nın öne çıkardığı ‘mental aritmetik’ e sardık bir dönem. Mantar gibi çoğaldı bu kurslar, çocuğumuz garip el hareketleriyle hesap makinesinin yapabildiği bir şeyi kafadan yapınca gözlerimiz yaşardı. Sonra zeka geliştiren kurslar açılmaya başladı.

    Kıt kanaat geçinen aileler bile zorlanarak göndermeye başladı bu kurslara.

    Oysaki hesap makinesinin yapamadığı ama çocuğumuzun yapabileceği mesela ‘problem çözme’ becerisine odaklanmamız gerektiğini düşünemedik, saçmalamaya başladık.

    Neden ‘zeka’ kavramına odaklandık?

    Tabii ki çocuklarımızın geleceğinden endişe duymamızdan, üniversiteli işsizler ordusunun bizi korkutmasından ya da rekabetçi sistemde anne baba olarak rekabete dahil olmamızdan kaynaklı. Bu çabaların aile tarafı tabii ki iyi niyetli, ancak karşı tarafın her zaman iyi niyetli olmadığını ve ailelerin bu tuzağa düştüğünü düşünüyorum.

    Zeka çok boyutlu ve gelişen bir kavram. Az önce bahsettiğim gibi tek boyutuna odaklandığımızda, zekanın sözel beceri, problem çözme becerisi, neden sonuç ilişkisi kurma-pratik çözümler bulma gibi boyutlarını atlamış oluyoruz.

    Problem çözme demişken artık çocuklarımızın ebeveynler olarak problemlerini biz çözdüğümüz için çocuğumuzu bu alanda erken dönemlerden itibaren geride bırakmış oluyoruz. Sorunla karşılaştırmıyoruz, sıkılmasına müsaade etmiyoruz.

    Yanımızda tablet taşıyoruz mesela. Düğmesini biz ilikliyoruz, fermuarını biz çekiyoruz, çantasını biz taşıyoruz, acıkmasın diye önlemler alıyoruz. Çocuğumuzun hiçbir şeyi eksik kalmasın derken önemli bir şeyleri eksiltiyoruz. Sorun çözme becerisini, yaratıcılığını, kendisini koruyabilmeyi gibi…

    Sonuç olarak ebeveynler olarak çocuğumuz kafasını tabletten telefondan kaldırmayan, odasını toplamayan, sorumluluk almayan, yokluk günlerimizde halden anlamayan, sınır tanımayan bir çocuk olduğunda şaşırıyoruz. Şaşırmayalım. Toplum olarak çocuk yetiştirirken çocuğumuzun da büyüdüğünde sosyal bir varlık olacağını ve sorun çözerek ayakta kalabileceğini unutmayalım.

  • Okullar açılıyor!!

    Okullar açılıyor!!

    2017-2018 eğitim-öğretim döneminin başlamasına çok az kaldı. Tüm başlangıçlar kaygı vericidir, yetişkinler için de çocuklar için de. Yetişkinler olarak yeniliklerle deneyimlerimizden dolayı daha kolay başederiz. Çocuklar için ise yeniliklerle başetmek çok daha zorlayıcıdır, bu süreçte ebeveynlerin ve diğer yetişkinlerin destekleyici tutumlarının büyük önemi vardır.

    Özellikle okul öncesi eğitime ya da ilkokul 1. Sınıfa başlama süreci çocuklar için, dolaylı olarak da ebeveynler ve eğitimciler için uygun ele alınamadığında kaotik bir duruma dönebiliyor. Bu süreçte nasıl tutum takınıldığı çocuğun gelişimi ve başetme becerileri açısından büyük önem kazanıyor.

    Okul öncesi eğitimi için ailelerin genelde ‘istemiyorsa gitmesin’ ya da ‘zaten oyalansın diye gönderiyoruz’ şeklinde olan bakış açısı hem okul öncesi eğitim bilincini köreltiyor hem de çocuğun düzenli-disiplinli bir hayata adapte olmasını zorlaştırıyor.

    Çocuk okul öncesi dönemde kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar verecek düzeyde yetkin değildir. Çocuğumuzun zekasıyla da bu durumun ilgisi yoktur.

    Bu gelişim dönemindeki bir çocuğun kapasitesi ne kadar yüksek olursa olsun dönemsel olarak yetkinliği yoktur. Bu nedenle okul öncesi dönemde okul kararını çocuğa verdirmek çocuktaki sağlıklı gelişim sürecini sekteye uğratır.

    Çocuğum okul öncesi eğitim almalı mı ?

    Şehir hayatı ve buna paralel olarak insanların daha az iletişim kurarak daha kapalı yaşamaları, teknolojinin çok yaygınlaşmış olmasına pararlel olarak eğlence anlayışının değişmesi, güvenli mahalle ortamı ve sokak oyunları algısının değişmiş olması, yoğun iş hayatı ve az çocuk sahibi olma gibi daha sayılabilecek pek çok neden çocuğun okul öncesi dönem gelişimine katkı sağlamamızı zorlaştırıyor.

    Bu süreçte çocuğun becerilerinin yaşıyla paralel gelişebilmesi, yaşıt ilişkilerini sağlıklı sürdürebilmesi ve eğlenceli vakit geçirebilmesi için okul öncesi eğitimin çocuğa çok önemli katkı sağladığını düşünüyorum.

    Çocuğum okula alışmakta zorlanıyor mu ?

    Okul öncesi döneme kadar anne babasından uzak kalmamış olan çocuğun bu yeni başlangıç sürecinde kaygı düzeyinin artması, ağlaması, ebeveyninden ayrılmakta zorlanması tabiki olağan. Bu süreçte çocuğa sakin ve destekleyici yaklaşım çok önemli.

    Her zaman olduğu gibi bu süreçte de çocuğa dürüst olunması ve güven verilmesi şart. Yani çocuğu okula bırakıp haber vermeden ortamdan kaçıp gitmek, ya da öğretmenin ailenin suratına kapıyı kapatıp ayrılık sürecini hızlandırmaya çalışması tabiki çocuğun güvenlik arayışını olumsuz etkiler ve çocuk güvende hissetmediği ortamda kaygılarıyla başedemez.

    Öfkeli, kızgın, üzgün davranailir, durdurulamayan ağlamalar olabilir. Bu süreçteki en kritik nokta çocuğa anlayış gösterip, ‘zorlanıyorsun, haklısın, ancak bizim de yardımımızda bu sorunu aşacağız’ mesajını verebilmektir. Bunun için de bir süre annenin ortamda bulunmasına müsaade edilmesi, kademeli olarak annenin ortamdan uzaklaşmasının sağlanması, olumlu gidişatta çocuğun sözel olarak takdir edilmesi ve teşvik edilmesi, çocuğun ağlamasına müsaade edilmesi ve zorla susturulmaya çalışılmaması çok önemlidir. Bu sürecin gidişatını pek çok değişken etkilemektedir.

    Kaygılı-korumacı ebeveyn tutumu ya da otoriter / dayatmacı ebeveyn tutumu, daha önce kurallı düzenli bir yaşam tarzının gelişmemiş olması ya da çocuğun kaygı düzeyinin yüksek olması süreci sekteye uğratacaktır.

    Bu noktada çözüm asla okuldan vazgeçmek değildir. Şayet okuldan vazgeçilirse ‘korkmakta haklısın, okul korkulacak bir ortam o nedenle gitmemen daha uygun’ mesajını çocuğa vermiş oluyoruz.

    Çocuk bu mesajı aldığında okul konusunda çocuğun zihnindeki algıyı da olumsuz etkilemiş oluyoruz. Bu algı da sonraki yıllarda okula alışma sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle en sağlıklı tutum uygun ele alınmasına rağmen kriz çözülmediğinde çocuk psikiyatri uzmanına başvurarak yardım almaktır.

    Çocuğum mini mini bir oluyor !

    Okul öncesi dönemde okula alışma zorluğu genelde pek çok aileyi kaygılandırmaz, okula gitmeme alternatifinin olmasından dolayı.

    Ancak ilkokula başlama döneminde çocuğun okula alışması zorunludur. Bu nedenle öncesinde yukarıda bahsettiğim hatalar yapıldığında kriz devam eder ve 1. Sınıfa başlayan ancak okul korkusundan dolayı eğitim hayatına düzenli devam edemez, akademik olarak geride kalır, yaşıt ilişkisi geliştiremez ve uzun vadede özgüven eksikliğine neden olur.

    İlkokul dönemiyle beraber oyuncaklı-eğleceli okul ortamının geride kalması, daha kurallı ve disiplinli bir ortama girme, ödev-sorumluluk beklentisi gibi nedenlerle ilkokula alışma süreci okul öncesine kıyasla daha zor olabiliyor. Yine bu süreçte de ailenin ve sınıf öğretmeninin anlayış ve sabır göstermesi, çocuğa bu nedenden dolayı kızılmaması-küsülmemesi, çocuğun cezalandırılmaması ya da ödüllendirilmemesi ve sıkıntılara rağmen okula devamının sağlanması çok önemlidir.

    Süreç içinde sıkıntıları artarak devam eden, kaygı düzeyi çok yüksek olan ve başetmekte zorlanan çocukların ailelerinin okul süreci aksamadan mutlaka en kısa süre içinde bir çocuk psikiyatri uzmanından yardım alması gerekmektedir.

  • En Güzel Hediyem

    En Güzel Hediyem

    Boşanma.… Hastalık …. Ölüm….. Maddi imkansızlıklar… yada bunun gibi birçok neden.

    Ve yetiştirme yurdu…

    İçeri girdiğimde birçok çocuk koşarak geldi yanıma. Kimi sarılıyor, kimi neden orada olduğumu öğrenmek istiyordu. Bir proje kapsamında belirli bir süre onlarla beraber vakit geçireceğimi söyledim. Keyiflerine diyecek yoktu. Önce öğretmenleriyle görüştüm. Kendini işine adamış insanlar vardı karşımda. Güler yüzlü ve sevecendiler. Çocuklarla teker teker tanıştım. 7 veya 8 yaşında 15 çocuk kolayca adapte olmuştu bu yeni duruma. Biri dışında.

    Kuruma ilk gittiğim gün sadece adını söyleyip odasına gitti Umut. Beni her gördüğünde gözlerini kaçırıyordu. Bu esrarengiz küçük adamın da anlatacakları olmalıydı. Okulunu, arkadaşlarını, pokemon u anlatabilirdi diğerleri gibi ama hiç konuşmayı başaramadık. Konuşmaktan kaçıyordu. Oyunlara katılmak yerine camdan bizi izlemeyi tercih ediyordu. Öğretmenlerinden aldığım bilgiler şaşırtmamıştı beni. Sınıfının en başarılı öğrencisiydi ve ilgilendiği spor dalında dereceleri vardı. Annesini bir kaza sonucu kaybetmiş. Babasını da hiç görmemişti. O küçücük bedenine o kadar büyük acılar sığdırmış ama pes etmemişti. “Başarılı ve ileriye dönük hedefleri var” dedi öğretmeni.Bunlar üzerine konuşursak belki ilgisini çeker diye düşündüm ama nafile.

    Her hafta pazartesi küçük harçlıklar dağıtıyordu kurum. Harçlıklarını aldıkları gün bayramdı onlar için. Bazıları bakkala koşuyor tüm parasını harcıyor kimisi aldıklarını yiyecekleri arkadaşlarıyla paylaşıyordu. Tüm hafta o harçlıkla neler alacaklarını düşürlerdi.

    O günlerden birinde üç çocuk koşarak yanıma geldi.

    – Sen söylesene…
    – Yok sen söyle
    – ?
    – Abla umut yanına gelecek ama utanıyor…
    – Utanmasın gelsin tabi dedim.

    Umut utana sıkıla belirdi yanımda. Yüzüme bakamıyordu. Arkasına gizlediği bir şey vardı. Baktım. Tüm harçlığıyla kırmızı bir gül almıştı bana. Hayatımda aldığım güzel hediyeydi o ama tüm harçlığını o güle harcamıştı. almak istediği bir şey için bir hafta beklemesi gerekecekti. 

    – Olsun biz her hafta harçlık alıyoruz. Bu senin dedi.

    Bu güne kadar aldığım en anlamlı şeydi o gül. Dile getiremediği bir çok şeyi sessizce ifade etti. Tüm arkadaşları gibi…

    Birbirleriyle benzer geçmişi paylaşan yaşları, sevinçleri, hüzünleri bir ama kendi içlerinde yalnız. Çocuk ama çocukluktan uzak birer birey onlar. 

    Her şeyden şikayet etmek yerine küçücük bir şeyden mutlu olmayı bilen küçücük ama kocaman yürekleri var. Yanlış olduğunu bildikleri şeyi yapmıyorlar. İnadına yapmak diye bir şey yok onlarda. 

    O kadar çocuk var ki annesi onu öptüğünde yanaklarını silen, bu ilgiden rahatsız olan. Annesine nefretle bakan. Oysa bu çocuklar sevgiden değil sevgisizlikten şikayet ediyor. Her gördükleri kadına “anne” her gördükleri adama “baba” demek için can atıyor. Sevgiye, şevkate duydukları ihtiyaç yaşıtlarından fazla olduğundan değil. Yeterince doyurulmadığından. Hiçbirinin kendi seçimi değildi dünyaya gelmek. Küçük görünüp büyük insan gibi davranmak zorunda bırakılmalarına rağmen…

    Çoğunuz için küçük bir ayrıntı belki burada yazılanlar sevgi dediğimiz ne ki diye düşünenlerinizde olabilir. Sizin için değersiz ama onlar için hayati değer taşıyor elle tutulup gözle görülmeyen bu kavram. Eğer giderseniz ziyaret edilmekten mutluluk duyan birçok çocukla karşılaşacaksınız öptünüz diye yanaklarını silmeyecek hiçbiri bir diğer yanağını uzatacaklar.

  • Popüler çizgi film karakterleri ve çocuk ruh sağlığı

    Çocuk psikiyatrı olarak sosyal gözlem yapmak benim vazgeçilmezim. Özellikle çocukların dünyasında yeni moda olan akımları çok yakından takip ediyorum. Bu sayede onların dünyasına daha iyi ulaştığımı hissediyorum. Son 3 ay içerisinde peş peşe gerçekleşen başvurular dikkatimi çekti. Karton karakterleri gerçek zanneden, onlardan korkan, bir gölgenin içinden veya duvarın arasından yassı hale dönüşerek ortaya çıkacağını zannederek bu karakterleri korkulu gözlerle arayan/ ortaya çıkacağını öngören veya onların büyüsel güçlerini kendilerinde mevcut olduğunu düşünen, yaşları 8.5-11 yaş arasındaki çocuklardan bahsediyorum…

    Bu çocukların ortak özellikleri dış dünyaya dair gerçeklik duygularını koruyamıyor veya zorlukla koruyor olmaları. Zamanlarının çoğunu bu karakterlerden bahsederek geçiriyorlar veya onlardan etkilendiklerini gösteren bir davranış sergiliyorlar. Aileleri istedikleri kadar bu karakterlerin hayali olduğunu anlatmaya çalışsınlar, ancak tek karakter konusunda ikna olabiliyorlar. Bir süre sonra başka bir sürükleyici karton karakterle ilgili olarak benzer zihinsel süreçleri yaşamaya başlıyorlar.

    “Ben de ……….karakter gibi ölümsüzüm. Bu bıçağı kendime saplasam bana bir şey olmaz!” diyerek, mutfaktan ellerine geçirdikleri bir bıçağı karınlarına saplamaya çalışabiliyorlar.!!!!!!! Bir günün en az 6 saatini bu karakterleri düşünerek, geçiriyorlar. Takıntılı halde akıllarına gelen bu düşüncelere engel olamıyorlar. Bu karakterlerin kendilerine zarar vermesinden ürküyor ve ürperiyorlar. Bazıları, bunun saçma olduğunu bilse dahi bu düşünceleri an’lık olarak “gerçekmiş” gibi yaşayabiliyor. Bazıları, “saçma” olduğunu bilse dahi, bu düşünceleri aklından kovamıyor. Akşamları tek başlarına yatamıyorlar. Bir odadan diğer odaya tek başlarına geçemiyorlar. Bazıları bu karakterleri “gerçekmiş” gibi algılıyor. Kendilerini de bu üstün karakterler gibi “güçlü, yenilmez ve ölümsüz” olarak idrak edebiliyor ve buna göre davranmaya kalkışabiliyor! Bazı çocuklarsa, kendilerini gerçek arkadaşlarından izole edip, tamamen karton karakterlerin hayatını taklit ederek yaşama ve paralel düşünce sürecine girme akışına kapılabiliyor!

    Sinir sisteminin gelişmesi açısından çocuklar yaklaşık olarak 9 yaşına kadar somut düşünce aşamasındadırlar. Ek olarak, büyüsel düşüncenin etkisi altındadırlar. Gerçek dışı kavramlara rahatlıkla inanabilirler. Zihinlerini bunlarla meşgul edebilirler. Çocuklar, 9 yaşından sonra soyut düşünce aşamasına geçerler. Gerçek ve gerçek dışı arasındaki farkı ve mecaz anlamları ancak bu yaştan sonra idrak edebilirler. Normal gelişim gösteren bir çocukta dokuz yaşından sonra gerçeği değerlendirme yetisinin bozuk seyretmesi “çocukluk çağı psikozu” ön teşhisini akla getirmektedir. Beyin normal gelişimini tamamlamadan önce, erken dönemde yaşanan böylesine süreçler, beyinsel gelişimi sınırlamaya ve bozmaya yol açar. Öyle ki, çocuğun normal zihinsel gelişimi yakalamasına engel oluşturabilir. Takıntılar (obsesyon) ve bunları nötralize etmek adına yapılan ritüellerle (kompulsiyon) seyreden hastalığı “obsesif kompulsif bozukluk” (OKB) adı verilir. Normal çocukluk döneminin seyrinde 4-5 yaşlarındaki çocuklar “aynılığın ısrarı” temalı bazı ritüellerin gerçekleştirilmesi hususunda ısrarcı davranabilirler. Bir yere giderken aynı yerden geçme, aynı kıyafeti giyme, bazı şeyleri aynı sırayla yapma bunlar arasında sayılabilir. İlerleyen yaşlarda bu belirtiler genellikle geçer. Geçmeyen vak’alarda, çocukluk dönemi OKB’si 7-8 veya 11-13 yaşlarından itibaren başlayacak şekilde kendini gösterebilir. Bu tarz karton karakterlere yönelik aşırı düşünce uğraşları “çocukluk başlangıçlı OKB’yi” tetikleyebilmektedir. Bu hastalığın ana belirtilerinden birisi olan teyit etme ve anlatma kompulsiyonları” bu çocuklarda aniden ortaya çıkabilmektedir. Anne-babalarını saatlerce soru ve teyit alma yağmuruna tutabilmekte ve saatler süren ikna çabalarına rağmen tatmin olamamaktadırlar. Çocuğun zihinsel gelişimi açısından büyük risk taşıyan böylesi durumların ortaya çıkmasını engellemek adına ebeveyn neler yapabilir?

    -Çocuğunuzun seyredeceği karton filmi öncelikle siz seyredin. Gerçeğin abartılı şekilde ötesinde ve/veya korkutucu-ürkütücü olan, vahşet ve şiddet barındıran, kötüyü kahraman kılma temalarını savunan filmleri çocuklarınıza seyrettirmeyin.

    -Zamanı sınırlayın. Sekiz yaşına kadar bir çocuk günde en fazla 3 karton film seyretmelidir. Bunu da sabah ve akşama yaymak en uygunudur.

    -Söz konusu kahramanlar ve işlenen temalar hakkında çocuklarınızla konuşun. Onlara gerçekçi mesajlar vererek doğruyu görmelerini sağlayın. Çocuğunuzun zihinsel süreçlerinde bu kahramanlara yönelik amacını aşan bir “takılma” sezinliyorsanız, hiç vakit kaybetmeden bir çocuk psikiyatrına başvurun ve profesyonel yardım alın. Unutmayın ki, bu konularda çocuğunuza yapacağınız saatler süren uzun açıklamalar, onları tatmin etmekten ziyade, takıntılarını pekiştirecek, ruhsal hastalıklara zemin hazırlayacaktır.

    En son olarak da şunu eklemek istiyorum:

    Çocukların ruhsal süreçlerine dokunacak böylesine etkili karton filmler çekecek olan yapımcıların, senaryoyla ilgili olarak bir çocuk ruh sağlığı profesyonelinden mutlaka danışmanlık alması gerektiği kanaatindeyim. Unutulmaması gereken bir gerçek, “ruh sağlığı yerinde olan çocuklar, sağlıklı bir toplumun öncüsü ve vazgeçilmezidir”.

  • Görünmez Tutku

    Görünmez Tutku

    On yıllık bir evlilik. İki çocuk, çok yoğun çalışan bir eş ve evde boş oturmaktan başka hiçbir şey yapmadığını düşünen bir anne…

    Yoğun çalışma saatleri içerisinde hiçbir şeye vakit bulamayan elinden geldiğince eşini ve çocuklarının yanında olmaya çalışan bir baba…

    Eşinin can sıkıntısına son verebilmek adına hayatlarını değiştirecek interneti bağlattığında olacakları tahin edemezdi.

    Annemiz bilgisayar konusunda çok tecrübeli değildi. Bir chat sayfasına girip telefon numarasını kişi bilgilerinin arasında verince işler karıştı. Telefonuna, onunla tanışmak isteyen bir sürü insandan mesaj geliyordu. Önceleri çok tedirgin oldu. Gelen mesajlara cevap vermedi. Mesajların kendiliğinden sona ermesini bekledi ama nafile. Mesajlar artarak devam ediyordu. Çok komik bulduğu bir mesaja 20 yaşındaki bir kız gibi cevap verdi. Kendince oyun oynuyor ve eğleniyordu. Birkaç gün sonra sahte bir profille arkadaşlık sitelerinden birine üye oldu. Genç bir kız fotoğrafıyla erkeklerle tanışıyor. Mesaj atanlarla dalga geçiyordu.

    Bir gün çok yakışıklı ve olgun bir beyden mesaj geldi. İlk defa bir fotoğraftan bu kadar etkilenmişti. Bu beyin diğerlerinden farklı bir çekim gücü vardı sanki. Tanıştılar. Muhabbetleri gitgide ilerliyor adeta bilgisayara yapışık yaşıyorlardı. Eğlence değil artık tutkuydu bu beyle muhabbet. Hatta onunla daha rahat sohbet edebilmek için yeni bir telefon numarası aldı kahramanımız. Sürekli sanal aşkını düşünüyor, yeni bir heyecan yaşıyordu ama fotoğraftaki kızla kendi görüntüsü arasında dağlar kadar fark vardı. Her şey bir yana evli ve iki çocuk annesiydi o.

    Gerçek kimliğini açıklayıp açıklamama arasında gidip gelirken internet aşkı, evli olduğunu ama bu ilişkinin bitmesini istemediğini söyledi. Hanımefendi şaşkın ama mutluydu.

    -Ben de evliyim ve o fotoğraf da bana ait değil deyiverdi bir çırpıda. 

    -Aşık olduğum kadını görmek isterim ? 

    -……….

    Artık gizli hiçbir şey kalmadı nasıl olsa diye düşünerek günlerdir aklındaki adama gitti hanımefendi. Düzenli aralıklarla buluşup beraber olmaya başladılar. Her buluşmada ona daha çok bağlanıyor, eşine ve çocuklarına karşı suçluluk duygusu bir o kadar artıyordu. Babamız hala yoğundu. Eşine olan sonsuz güveni bu olanlarını sezmesine engel olmuştu.

    ta ki eşi evde yokken bilgisayarın başına oturana kadar. Her şey ortaya çıktı. O sonsuz güven bir anda kayboldu. Eşi aylardır bir adamla birlikteydi. Düzenli aralıklarla buluşup ilişkiye giriyorlardı. Yıkıldı. 

    Hanımefendi için sadece bir tutkuydu yaşadıkları. Bir hataydı. Günlerce af diledi… 

    Yapılması gereken neydi? Affetmek mi gitmek mi?

    Ülkemizde internet kullanımının yaygınlaşmasıyla bu ve buna benzer vakalarla çok sık karşılaşır olduk. 

    Sanal adatma olarak isimlendirilen bu durum hikayemizde de anlatıldığı üzere oyun gibi başlar. Vakit geçirip eğlenirsin ama asla aşık olmasın . Görmesin çünkü . Ne kendini tam olarak anlatır ne de karşındakini can kulağıyla dinlersin. dinlemenin hayati bir önemi yoktur zaten. Kendini olmasını istediğin gibi anlatmak bir huzur verir ve bu huzuru hiç kaybetmek istemezsin. İşte budur chatteki tutku. Beğenilme ve sevilme duygularının yeterince tatmin edilmemesi sonucu görmediğin birine bağlanır sevdiğini sanırsın. Eşini çocuklarını hiçe sayarak o insanın uğruna her türlü tehlikeyi göze alacak kadar çok. 

    Size yukarıda anlattığım hanım kendini şu sözlerle savunuyor;

    ‘Benimle daha çok vakit geçirmeyi deneyip internet alarak sorunun üstünü kapatmaya çalışmasaydı bu durumda olmazdık’ .

    Bu bir savunma ama yanlış bir tespit olduğunu söylemekte çok güç. 

    Bu çift evliliklerini kurtarabilmek adına çaba göstermeyi tercih etti. Bir aile terapistinden yardım alıyorlar ve terapi sonlanmak üzere. Yanlış olanı doğruya çevirmek için gösterilen çabadır değerli olan.

  • Özenti ve hayranlık

    Özenti, imrenme gibi özellikler çocuk psikolojisinin bir parçasıdır ve karakterin oluşması, davranışların şekillenmesi ve ahlak gelişimi açısından çok önemlidir. Özenti ve hayranlık bir nevi taklittir ve bu beceriye sahip olabilmek normal psikososyal gelişim açısından değerlidir. Önemli olan çocuğun kimlere ve hangi özelliklerine karşı özenmeleridir. Yani çocuk iyi şeylere de imrenebildikleri gibi tam aksi kötü veya değersiz şeylere de imrenebilirler. Çocuklar taklit becerileri gelişirken ilk olarak yakın çevresindekileri (anne, baba vs) taklit etmeye başlar ve onlara hayranlık duyarlar. ‘Büyüyünce babam gibi güçlü olacağım’, ‘Ben de annem gibi güzel olacağım’ gibi sözleri veya düşünceleri çocukluk döneminde sık şahit oluruz. Daha sonra çocuk etrafını keşfettikçe ve öncelikleri değiştikçe özendikleri insanlar ve özellikler değişir. Hayranlık ve özentinin derecesi önem taşımaktadır. Yanı çocuk hayran olduğu insanı birebir taklit ediyor veya bu hayranlık çocuğun sorumluluklarını yapmasına engel teşkil ediyorsa burada hastalık boyutunda hayranlıktan söz edilebilinir. Bunun bir diğer adı fanatizmdir. Soruda da belirtildiği gibi bazı çocuklarda özenme az görülürken bazıları daha çok etkileniyor. Burada belirleyici bazı faktörler de bulunmaktadır. Çocuğun kişilik yapısı, aile ve çevresinin yönlendirmeleri, çocuğun zeka düzeyi, yargılama becerileri vs gibi. Özellikle bağımlı kişilik özeliği gösteren çocuklarda özenti ve hayranlık hastalık boyuna kadar ulaşabilir. Aynı zamanda anne ve babasıyla özleşemeyen çocuklar başka figürlere aşırı hayranlık duyabilirler. Yargılama ve karar verme becerileri zayıf olan çocuklarda işin kolayına kaçarak çevresindeki ünlü ve beğenilen birini taklit etme yolunu seçebilir. Hayal gücü güçlü olan veya gerçeği değerlendirme kabiliyeti zayıf olan çocuklarda risk altındadırlar. Özenti ve hayranlıkları hastalık boyutunda olan çocuklarda bir çok psikiyatrik hastalık görülme sıklığı da artmaktadır.

    Çocukların teknolojinin etkisinde kalması özenti ve hayranlığın erken gelişmesine değil başkaların özenme ve hayranlık duymaya yol açtığını düşünüyorum. Çünkü bir çocuğun taklit becerisinin gelişmesinin dış uyaranların direk etkisi altındadır. Yanı taklit ettiği şeyi ne kadar sık görür ve duyarsa o kadar çok taklit eder veya imrenir. Eğer çocuklar anne ve babasıyla değil de TV veya bilgisayar diğer nesnelerle zaman geçirirse orada gördüklerini taklit eder ve hayranlık duyarlar. Maalesef bir çok aile çocuklarını medya ve internettin olumsuz etkilerinden koruyamamaktadır. Bu sebeple çocuklar popüler kültürün etkisinde daha fazla kalmaktadırlar. Bu kültürün ülkemizde ve dünyadaki hayali ve gerçek temsilcilerinin hayatları, davranış ve söylemleri çocukların sağlıklı gelişimde olumsuz örnekler oluşturabilmektedir. Aynı zamanda ebeveynlerin de teknolojinin etkisinde kalarak çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenmedikleri veya yanlış yaklaşımda bulundukları da bir gerçektir.

    Aileler çocuklarıyla sık ve yakından ilgilenmeliler. Çocuklarına iyi örnekler sunmalı kötü ve yanlış örneklerden uzak tutmalılar. Bu sebeple izledikleri ve takip ettikleri şeylerin içeriğine hakim olmalılar, sürelerini yaşına uygun sınırlamalılar ve olumsuz durumları engellemeliler. Hayran duydukları insanların olumlu yönleri öne çıkarıp olumsuz olabilecek yönlerini çocuklarına anlatmalılar. Çocuğun aşırı isteklerini karşılamamalılar çünkü bu çocuklarda doyumsuzluk oluşturabilir. Çocukların gerçek ihtiyaçlarını göstermek ve hayatta onlara hedef belirlemek ebeveynlerin en önemli görevleridir. Eğer çocuklarda hastalık boyutunda hayranlık ve özenti varsa ve aileler bununla baş edemiyorsa bir uzmana danışmaları gerekmektedir.