Etiket: Çocuk

  • Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum Sıranız Kişiliğinize Etki Ediyor

    Doğum sırası çocuğun duygusal, davranışsal ve kişilik gelişiminde çok güçlü bir etkiye sahiptir. Aile içerisinde sahip olduğumuz yer bizi ömrümüz boyunca etkiler. Kardeşler arasındaki sıranın kendine has avantajları ve dezavantajları vardır.

    İlk Çocuk/ En Büyük Çocuk
    İlk çocuk, ebeveynlerinin tüm ilgi ve sevgisini bir süre de olsa sadece kendi üzerinde hisseder. Bu durum çocukta sevildiğini ve ailede önemli bir noktada olduğunu hissettirir. Bu sebeple yüksek özgüven geliştirir. İlk doğan çocuklar genellikle sorumluluk sahibi liderler olurlar. Dünya üzerindeki çoğu devlet başkanı ya da CEO genellikle ilk çocukturlar. Fakat bu durumun eksileri de vardır. İlk defa anne ve baba olan ebeveynlerinin tecrübesiz ellerinde yüksek başarı beklentileri ile yetiştirilirler. Dolayısıyla genellikle ilk doğanların üzerindeki bu başarı baskısı onları mükemmeliyetçi bir kişilik geliştirmeye yöneltir. Ayrıca yeni kardeşin gelmesi ile birlikte yoğun bir kayıp duygusu yaşarlar; artık ebeveynlerinin sevgisini ve ilgisini paylaşmak zorundadır. Kardeşlerini kıskanırlar, ebeveynlerine gücenirler, kişisel alanlarının ihlal edildiği hissine kapılırlar. Ama yine de bakımından sorumlu olduğu kardeşinin varlığı ilk çocukta sorumluluk ve empati yeteneğinin gelişmesine yardımcı olur ve ömrü boyunca bu artıları sosyal ve duygusal yaşamında bir avantaj olarak kullanır.

    Ortanca Çocuk
    Ortanca çocuk hem küçük hem de büyük kardeş olmanın avantajlarını yaşar. Hem örnek alabileceği, kanatları altında olabileceği ve kendisine rehberlik edebilecek büyük bir ablası/abisi hem de kendisinin rol model olacağı, kendisine göz kulak olabileceği küçük bir kardeşi olur. Fakat ailenin bebeği olma rolünün elinden alınması ortanca çocukta dışlanmışlık ve kıskançlık duygularının belirmesine sebep olur çünkü büyük ve küçük kardeş ebeveynlerinin çoğu zamanını almaktadır. Ortanca çocuk ilgi için mücadele etmek zorundadır. Bu sebeple hayatı boyunca kardeşleri ile rekabet halindedir. Bir yandan büyük kardeşine yetişmek için çabalarken diğer yandan da küçük kardeşini geçmek için emek harcar.

    En Küçük Çocuk
    En küçük çocuk tecrübeli ve sabırlı ebeveynlere sahiptir ve bu artılarla büyür. Rol model olabilecek, kendisinden dersler alabileceği, desteğini üzerinde hissettiği büyük bir kardeşinin olması da en büyük avantajlarından biridir. Bunun sonucunda çok erken yaşlarda daha bilgili ve zeki olurlar. Fakat kendisinden bedence ve akılca daha gelişmiş olan büyük kardeşin gölgesi altındadır. Aradaki yaş farkını anlamadan sürekli ona yetişmek için çabalar ve bu da kendisinde zamanla yetersizlik duygularına neden olur. Ayrıca büyük kardeşinin her zaman ilkleri yaşaması (iki tekerlekli bisikleti sürmesi, liseye hazırlanması, mezuniyet balosuna katılması gibi) onu yoğun kıskançlığa sevk eder. Büyük kardeşin hayatındaki gelişmeler ebeveynlerinin zamanı ve ilgisini aldığı için çoğu kez kendini dışlanmış ya da görünmez hisseder. Bütün bunlara ek olarak büyük kardeşi tarafından sürekli kontrol ve eleştiri altında olması zamanla özgüvenine zarar verir.

    Ebeveynlere Öneriler
    İlk çocuk için: Çocuğunuzu mükemmel olması için zorlamayın ve ona kaybettiğinde bile sevgi ve ilgi gösterin; onu en az eve yeni gelen kardeşi kadar sevilmiş hissettirin; ona kendi bebekliğinden ve ona nasıl baktığınızdan bahsedin; özel alanına müdahale etmeyin, kendi arkadaşlarının olmasına izin verin; kıskançlık ya da kırgınlık duyguları varsa bunları sizinle paylaşmasını isteyin.
    Ortanca çocuk için: Onunla yeterince ilgilenin ki kendini dışlanmış hissetmesin, çocuklar için zaman=ilgi=sevgi denklemini unutmayın; ailecek konuşurken onu mutlaka dinleyin ve konuşmasına izin verin; ilgi alanlarını geliştirmesine fırsat tanıyın ki kendine özgü karakterini oluşturabilsin. 
    En küçük çocuk için: Ona büyük kardeşinin yaptığı şeyleri kendisinin yaşından dolayı henüz yapamadığını, onun yaşındayken büyük kardeşinin de aynı durumda olduğunu, onun da ablası/abisi yaşına geldiğinde tüm bunları yapabileceğini anlatın; başarılar elde ettiğinde onu kutlayın ve yüceltin; büyük çocuğun sorumlulukları ile meşgul olduğunuzda küçük çocuk için de özel zaman ayırmaya gayret edin; büyük çocuğun etkinliklerinde ya da kutlamalarında mutlaka ona da bir görev verin (örneğin kutlamanın sonunda ablasına/abisine çiçek vermesi gibi); büyük kardeşinin onun üzerinde zorbalık uygulamasına izin vermeyin, böyle bir durum sezerseniz mutlaka müdahale edip bu durumu engelleyin. 

  • Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Sağlıklı Baba-Çocuk İlişkisi Nasıl Olmalı?

    Hayatta ben en çok babamı sevdim

    Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk

    Çırpı bacaklarıyla ha düştü ha düşecek

    Nasıl koşarsa ardından bir devin

    O çapkın babamı ben öyle sevdim

    CAN YÜCEL

    Çocukların dev kahramanları babalar. Hep en güçlü, hep en güvenilir, hep en kurtarıcı, hep en koruyucu. Psikoloji bilimi uzun yıllar boyunca anne-çocuk ilişkisine odaklansa da; son yıllarda baba modelinin çocuğun hayatındaki önemini vurgulayan çalışmalar hızla artmaktadır. Baba ile kurulan sağlıklı ilişkinin çocuğun özgüven geliştirmesinde, sorumluluk alabilmesinde, başarılı sosyal ilişkiler kurabilmesinde çok etkili olduğu artık şüphe götürmeyecek bir gerçek.

    İçinde bulunduğumuz kültürel yapı çocuğun gelişiminden anneyi sorumlu tutarken, babayı ailenin dolayısıyla da çocuğun maddi ihtiyaçlarına cevap veren bir konumda tutmuştur. Bu kültür ile büyüyen ve büyütülen babalar ise görevlerinin bu kadar olduğunu öğrenmiş ve bu görevi layıkıyla yerine getirmek için uğraşmış, bunu başarabildiği ölçüde kendini yeterli hissetmiştir. Ancak değişen dünya karşımıza yeni ufuklar açmış ve babanın aile içerisindeki psikolojik öneminin yadsınmaz bir gerçek olduğunu bize göstermiştir.

    Öncelikle babalara bugüne kadar öğretilen ve babaların yapmaktan sakındığı davranışlar üzerinde duralım. Baba çocuğunu kucağına almaz, çünkü ayıptır. Baba çocuğuna şefkat göstermez, çünkü otoritesi sarsılır. Baba işten gelip çocuğuyla oynamaz, çünkü yorgundur. Baba evde çok gülmez ve sert durmalıdır, çünkü tersini yaparsa çocuk şımarır. Çocuk evde istenmeyen bir davranış gösterirse ‘akşam babaya söylenir’, çünkü baba ceza vericidir. Bu örnekleri arttırabiliriz. Buraya kadar okuyan babalar sizin için oluşturulan bu profilden ne kadar memnunsunuz? Buradan sonra yazılanlar bu profili beğenmeyenler ve günümüz deyişiyle profil resmini değiştirmek isteyen, penceresine çocuğun gözünden bakınca daha sevimli, daha ılımlı ve aynı zamanda kontrolü elinde tutan, ceza yerine çocuğuyla sağlıklı iletişim kurarak sorunları halleden bir resim koymak isteyenler için.

    Gelin bu resmi nasıl oluşturacağımıza bir bakalım. Öncelikle baba işten eve döndüğünde ne kadar yorgun olursa olsun onu heyecanla bekleyen çocuğuna sarılmalı, onu özlediğini sevdiğini davranışlarıyla ya da sözleriyle (veya her ikisiyle) belirtmeli, en az yarım saatini karşılıklı sohbete ayırmalıdır. Yorgun ise çocukla bir oyun zamanı belirlemeli, dinlenmeli ve söz verdiği zaman diliminde çocukla oyun oynamalıdır. Bu her zaman fiziksel enerji gerektiren bir oyun olmayabilir; birlikte resim yapma, boyama, kağıt kesme, lego yapma vb. etkinlikler de olabilir. Bu etkinlikler yapılırken mümkün ise telefon, tablet, televizyon gibi teknolojik aletlerden uzak kalmak geçirilen vaktin maksimum verimi açısından çok önemlidir. Baba çocuğunu olduğu gibi kabul etmeli, başkasıyla kıyaslamamalı, çocuğun çabalarını desteklemeli, olumsuz davranışları karşısında anne ile tutarlı, kararlı olmalı, çok sert olmaktan kaçınmalıdır.

    Son olarak babalar çok önemli bir model olduklarını unutmamalı ve çocuklarında görmek istemedikleri davranışları eğer kendileri yapıyorsa bunu durdurma çabası içerisine girmelidirler. Erkek çocuklar için baba bir rehber niteliği taşır. Nasıl davranacağını, nasıl roller üstleneceğini baba rolünü gözlemleyerek çıkarsamaya çalışır.
    Kız çocukları için ise karşı cinsle kuracakları ilişkilerde baba figürü temel alınır. Onlara göre, babaları dış dünyanın bir yansımasıdır ve babaları nasılsa dışarıdaki tüm erkekler de öyle olmalıdır. Çocuklarınızın gözünde hep dev kahramanlar olarak kalmanız dileğiyle…

    Koştururken ardından o uçmaktaki devin

    Daha başka türlü aşklar, geniş sevdalar için açıldı nefesim, fikrim, can evim

    Hayatta ben en çok babamı sevdim (CAN YÜCEL)

  • Oyun ve Çocuk

    Oyun ve Çocuk

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

    Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

    Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

    Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

    Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.

    Merhaba Sevgili Ebeveynler,

        Biz yetişkinler her gece yatarken sabah için bazı planlar, her sabah uyanınca da gün içinde yapacaklarımızla ilgili planlar yapar dururuz. Çünkü zihnimiz kendini ayakta tutabilmek için buna ihtiyaç duyar. Peki, şu an bir çocuk olsaydınız ya da birkaç saniyeliğine kendi çocukluğunuza gidebilseydiniz bir sonraki gün için planınız ne olurdu? Gidip alışveriş yapmak mı? Bu ayın faturalarını ödemek mi? Sabah okula/kreşe giderken nasıl bir kombinle gideceğiniz mi? Uçağa nasıl yetişeceğiniz mi? Yoksa sabah anne/babayla parka gitmek mi? En sevdiği oyuncağını arkadaşına götürmek mi? Kumdan kale yapmak mı? Top oynamak mı? Amaçsızca koşmak mı? Bu saydıklarımdan biri bile geçtiyse aklınızdan üzgünüm, şu an bir çocuk gibi düşünemiyorsunuz demektir.

        Çocuklar geleceğe dair plan yapmazlar. O an duyguları, ihtiyaçları neyse ona dair bir davranış gösterirler. Başka bir deyişle yaşadıkları, şimdiki zamandır. Anın içinde var olmak onların en mükemmel özellikleridir. Yaşadıkları anın içinde ise onların en önemli ve tek işi oyun oynamaktır. Doya doya oyun oynayan bir çocuk hem kendini daha iyi hisseder hem de fiziksel, duygusal ve bilişsel yönden gelişimi desteklenmiş olur. Oyun aynı zamanda çocuk için iyileştirici bir güce de sahiptir. Oyun içerisinde çocuk yaşadığı bir zorluğu yeniden canlandırır, yeniden deneyimler ve zorluğu aşmanın olası yollarını deneyerek öğrenir. Bütün bunları gerçek yaşamda yapamaz, çünkü hiçbir yer oyun alanı kadar masum ve güvenli değildir bir çocuk için. Bu güvenli yer onlara alternatifleri deneme fırsatı sunabilir. Burada bahsedilen oyun şekli çocuğun yalnız, ebeveyni ile ya da arkadaşları ile oynadığı serbest oyunlardır.

        Ancak günümüz dünyasında çocuklar ya Avm’lerdeki oyun alanların da ya da telefon/ tablet başında birçok uyarana (ses, ışık, hızlı görüntüler) maruz kalarak yaşamlarını sürdürmektedir. Dikkat ederseniz 10-20 yıl önce sokak oyunlarının henüz yok olmadığı, bu kadar oyuncağın/uyaranın olmadığı dönemlerde şu anda bahsedilen dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, çocuklarda kaygı bozukluğu, çocuk depresyonu, atipik otizm gibi kavramların birçoğuna bu kadar aşina değildik. Ne zaman ki çocuğun hayatından doğal oyun çıktı, o zaman bu kavramları sık sık duymaya başladık. Çünkü çocuğun işini elinden aldık, var olabildiği alanları yok ettik, çocuk denemekten korkmaya başladı, çocuk oyun yoluyla sıkıntısını aktaramadı, çocuk çözüm yolunu bulamadı. Ya sizin işiniz, amacınız, kariyeriniz, sizi var eden ne varsa elinizden alınsaydı? Nasıl hissederdiniz? Bunu düşünelim, bunu uzun uzun düşünelim…

        Yapılan araştırmalar anaokulu çağındaki bir çocuğun en az 5 saat, ilkokul çağındaki bir çocuğun ise en az 3 saat serbest oyuna ihtiyacı olduğunu gösteriyor. Kreşteki, tabletteki, Avm’deki oyunları bu saatlerin dışında tutalım lütfen. Evet, sokaklar eskisi kadar güvenli değil, ama hala varlar. Birlikte çıkın, doğaya karışın, taşa toprağa birlikte dokunun, bir meyveyi dalından birlikte koparın, bir toprağa bir tohumu birlikte ekin. Çocuğunuza ve kendinize bunu yaşatın. İnanın bizim de onların da buna çok ihtiyacı var.         

  • Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Çocuklarda Sorumluluk Bilincinin Gelişmesi

    Sevgili Anne ve Babalar,

    Sorumluluk duygusu hayatın ilk yıllarından itibaren öğrenilen ve geliştirilebilinen bir beceridir. Çocuklar kendilerine fırsat verildiğinde ve sorumluluk sahibi rol modellerle birlikte büyüdüğünde bu beceriyi kolaylıkla edinebilirler. Sorumluluk anne-babaların zihinlerinde genellikle çocuğun oyuncaklarını toplaması, odasını düzenli tutması ve eşyalarına sahip çıkması ile sınırlandırılmış bir beceri olsa da; aslında sorumluluk bahsedilenlerle birlikte çok daha fazlasını kapsamaktadır. Kaşık tutma becerisi kazanmış bir çocuğun yemeğini kendi kendine yemesi çocuğun aldığı bir sorumluluktur. Yine fırça tutma becerisi gelişmiş bir çocuğun akşam yatmadan önce dişlerini fırçalaması bir sorumluluktur. Karnı doyan bir çocuğun yemek yemek istememesi çocuğun kendi hayatına dair aldığı bir karar, tercih ve sorumluluktur. Kıyafetlerini giyme gayreti içinde olan bir çocuğun çorabını giymek için çabalaması onun aldığı bir sorumluluktur. Bu liste farklı örneklerle uzatılabilir. Görüldüğü gibi çocuğun çabaladığı, öğrenmeye çalıştığı, denediği birçok şey aslında sorumluluk becerilerinin ve dolayısıyla da özgüven becerilerinin birer yapı taşıdır.

    Peki, biz büyükler çocuklarımızın sorumluluk sahibi olmasını ne için istiyoruz? Sorumluluk becerisini bu kadar değerli kılan şey nedir? Sorumluluk duygusu; bazı görevleri yerine getirmekten çok kişinin kendi becerilerini geliştirmesi ve davranışlarının sonuçlarının farkında olması ile ilgilidir. Gelişen becerilerinin kullanılmasına müsaade edilen ve başarılı denemeleri sonucunda tebrik edilen (ödüllendirilen), başarısız denemeleri sonucunda ise azarlanmayan tam tersine cesaretlendirilen çocuklar sorumluluk alma konusunda istekli olurlar. Sorumluluk alabilen çocuklar ise özgüveni daha yüksek, kaygı seviyesi ise daha az olan birey olma yolunda ilerler.

    Peki, biz yetişkinler çocuğun zaten doğuştan getirdiği sorumluluk alma güdüsünü nasıl desteklemeliyiz?

        Öncelikle yapacağımız ilk ve en basit şey çocuğunuzun kendi başına yapabileceği her şeyi ama her şeyi yapması için ona fırsat vermektir. Örneğin, bardaktan su mu içmek istiyor ve siz de bardağı düşürüp kırmasından mı korkuyorsunuz? Plastik bardakla su verin. Döke saça içsin ve bunu deneyerek yaşayarak öğrensin. Ya da daha büyük yaş bir çocuk evi paspaslamak mı istiyor? İzin verin yapsın, sizin gibi yapmasını beklemeyin. Bırakın sadece kendini yeterli hissettin, sizin gözünüzde ona ne kadar inandığınızın, güvendiğinizin ışığını görsün. Ya da 2 çeşit yemekten birini mi tercih ediyor, sebzeyi değil de pilavı mı yiyor? Bırakın tercih edebilme sorumluluğu gelişsin. “Demek bu daha çok seviyor ve bunu tercih ediyorsun, peki bu senin kararın. Aferin” deyin o gün sadece pilav yesin ama kendisinin seçme gücünü hissetsin. İlla sebze yesin diyorsanız bazen pilav seçeneğini çıkarın. Doyduğunda ağzına zorla sokmayın lokmaları. Bu davranış ‘sen doyup doymadığına karar veremezsin, ben senin adına daha iyisini bilirim. Doyduğunu sen değil ben anlarım’ mesajını verir çocuğa. Bırakın aç kalsa bile aldığı sorumluluğun sonuçlarına katlanmayı öğrensin. 5 yaşındaki bir çocuk kendi başına giyinmek mi istiyor? Evet, henüz çok hızlı olmayabilir ancak hızlı giyinmeyi öğrenebilmesi için yeterince deneme yapması gerekmektedir. Eğer anne baba sabredemeyip bu seferde “ben giydireyim” derse o zaman bu becerinin gelişmesi gecikecektir. Ayrıca eğer bir yere geç kalınması söz konusu ise çocuğun hazırlaması için yeterli zaman verildikten sonra geç kalmanın sonucunu çocuğun yaşaması da sorumluluk duygusunun gelişmesi için önemlidir.

        Bu örnekler çoğaltılabilir. Son olarak dikkat edilmesi gereken çocuğa sorumluluk bilinci aşılarken çocuğunuzun gelişim özelliklerini mutlaka inceleyin. 3 yaşındaki bir çocuktan 5 yaşındaki bir çocuğun yapabileceği bir şeyi beklemek, kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bu gibi bir durumda çocuğumuz gelişimsel olarak hazır olmadığı için aldığı görevi yerine getiremeyecek ve bunun sonucunda kendini başarısız, yetersiz hissedecek ve denemekten korkar hale gelecektir. Önce kendine karşı, sonra ailesine ve yakın çevresine karşı, en sonunda da topluma karşı sorumluluk sahibi bireyler yetiştirebilmek ümidiyle…

  • Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Travma Toplumu ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu

    Ülkemizde son bir haftadır yaşanan gencecik akademisyen Ceren Damar’ın ve minicik bir çocuk Mertcan’ın öldürülmeleri olayları beni derinden etkilemiş olup, toplum alt yapısının travmalardan geldiğini belirtmek istedim. Bence Türk toplumu “Travma Toplumu” olup, bu travmaların nesilden nesile aktarıldığı, kişinin kendi travmasının da eşlik etmesi ile çoğu zaman herhangi bir psikolojik destek alınmadığından böyle elim olayların yaşanmasına ortam hazırlandığını söyleyebilirim. Peki yaşatılan bu olaylarla travma toplumunun ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim? Şöyle açıklayayım; “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), yaşanan bir travmanın ardından ortaya çıkan, duygusal, düşünsel ve davranışsal birtakım sorunları işaret eder. Travma nedir? Günlük yaşamımızda karşılaştığımız olağan sorunların, stres etmenlerinin dışında olağandışı ve kişinin duygusal dünyasını, ruhsal dünyasını tehdit eden, örseleyen yaşantılardır. Doğal afetler, deprem, sel, yangın veya insan eliyle yaşatılan travmalar. Bunlar nedir? İşkence, fiziksel şiddet, cinsel şiddet gibi olaylardır. TSSB da bu olağan dışı olaya verilen reaksiyon olarak ortaya çıkıyor.”

    Bu reaksiyonlar nelerdir? “İlk anlarda kişi saatlerce konuşmayabilir, iletişim kurmayabilir. Daha sonra iletişim kurduğu dönemde de depresif olduğunu gözlemleyebiliriz. En küçük uyarandan aşırı olarak irkilme tepkisi gösterebilir. Örneğin kapı çalındığında ya da telefon sesi duyduğunda yerinden sıçrar. Uykuları bozulur, uyuyamaz, kabuslar görür.”

    Yaşanan tüm bu olayların çocukluktan kalan, onları besleyen travmalar olabilmesi ise hiç uzak bir ihtimal değildir. “İnsan maalesef çocukluktan başlayarak travmalara maruz kalıyor. Küçük çocuklar da aynı şekilde hem doğal afetlerden hem kendilerine uygulanan cinsel taciz şiddetten olumsuz etkilenirler. Burada travmaya verilen tepki yaşanan travmanın türü, ağırlığı ve yaşayan bireyin yaşı gelişim dönemi psikolojik gelişim dönemine göre değişen şiddetlerde ortaya çıkar. Çocuklar daha ağır yaşar ve etkili bir müdahale görmedikleri ve bir psikolojik destek almadıkları takdirde ağır kişilik bozukluğu geliştirebilirler. Yetişkinlikte bu duygu durum bozukluğunun üzerine depresyon eklenebilir. Hatta madde kullanımı da eklenebilir. Insan eliyle yaşatılan travmalar, doğal afetlerden çok daha fazla bireyleri etkiler. Bunları fiziksel şiddet, cinsel şiddet, işkence ve savaş olarak sıralayabiliriz.”

     

      En önemli görevin çevresindeki özellikle travmatize olmuş bir çocuk ise en yakın bakım verenlere düştüğü söylenebilir. Gözlemci olmalarında fayda var. ”Çevresindeki kişiler travma yaşayan kişiye olayın öncesinde gösterdikleri yakınlığa göre samimi ve içten bir destek verilmeli, kişi özellikle olayın yaşandığı ilk günlerde yalnız bırakılmamalı. Travmaya uğrayan kişi güvenli bir ortamda olduğundan emin olmalı. Tabi adli mercilere başvurulması çok önemli. İnsan eliyle yaşatılmış bir travma ise mutlaka hukuki yollara başvurmalı. Bu adalet duygusunu geliştirmesi ve kişinin hayata bağlanması ve içinde bulunduğu topluma yeniden inanması açısından çok önemli.  Bu kişinin ilk anlardan başlayarak psikolojik destek alması sağlanmalı. Bazı travmalar vardır, örneğin doğal afetler, kaza, yangın gibi kişi kendi kendine atlatabilir, mutlaka her travma yaşayana psikiyatrik tedavi hele de ilaç tedavisi başlanacak diye bir kural yok. Ancak sürecin takip edilmesi önemli.”

     

      Peki böyle bir durumla karşılaştığımız zaman ne yapılmalı? “Kişi yalnız kalmamalı, genel sağlığına dikkat edilmeli, iyi beslenmeli, iyi uyumalı, iyi dinlenmeli. Beyne zararlı maddelere asla yöneltilmemeli. Uyumak için alkole yöneltilmemeli. Böyle bir ihtiyaç varsa doktorla görüşülmeli. Sosyal hayatın içinde olmalı, arkadaşlarıyla daha önce nasıl ilişkiler yürütüyorsa aynı düzende devam etmeli. İşi varsa işine devam etmeli, spor yapmalı ve sosyalleşmeli. Gerekli durumda da psikiyatrik destek almaktan kaçınmamalı.”

     

  • Anne ve Çocuk Arasında Güvenli Bağlanma

    Anne ve Çocuk Arasında Güvenli Bağlanma

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

    Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür. Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir.

    Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

  • Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Çocuklarda Saldırganlık ve Öfkeyle Başa Çıkabilme

    Öfke nöbetleri ve saldırganlık normal gelişim dönemi içinde; 2 yaşında başlar 4 yaşına kadar şiddetli şekilde devam eder, 6 yaştan sonra iyice azalması beklenir. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra hala şiddetli olarak devam ediyorsa uyum sorunu oluşmuş demektir. Çocuklar her yaşta farklı gelişim dönemlerinden geçerler. Dönem boyunca yeni durumlara adapte olmaya çalışırlar. Her bir dönemin sonunda yeni özelliklere ve durumlara adapte olmaları beklenir. Eğer çocuk yaş dönemi özelliklerine uyumlanmadan bir sonraki döneme geçerse burada uyum sorunları ortaya çıkar. Eğer saldırganlık davranışı 6 yaştan sonra duruma bağlı olmaksızın hala şiddetli olarak devam ediyorsa çocukta öfkeyle ilgili uyum sorunu oluşmuş olabilir. Doğru müdahale edilmezse öfke nöbeti ve saldırganlık davranışı artarak devam eder.

    Saldırganlığa Sebep Olan Hatalı Davranışlar

    • Çocuğun davranışlarını gereksiz yere engellemek

    • Çocuğun davranış ve isteklerini eleştirmek, göz ardı etmek

    • Çocuğu sık sık cezalandırmak

    • Çocuğun çevresinde olumsuz rol-model olması

    • Çocuğa hiç sınır konmaması

    Yapılmaması gerekenler:

    • Çocuğa olumsuz model olmak. Bağırmak, küfür etmek, vurarak cezalandırmak.

    • Çocuğun saldırgan davranışına duyarsız kalmak.

    • Saldırgan davrandığı için her istediğini yapmak.

    • Çocuk öfkeliyken mantıklı şeyler anlatmaya çalışmak.

    • Çocuğu başkalarıyla kıyaslamak

    Yapılması Gerekenler:

    • Çocuğa etkili sınır ve kurallar koymak.

    • Çocuk olumsuz duygularını boşaltıp, sakinleştikten sonra, saldırgan davranışının sonuçlarını anlatmak.

    • Çocuğu enerjisini boşaltabileceği ve sosyal etkileşimini artırabileceği grup etkinliklerine dâhil etmek.

    • Temel ihtiyaçlarını zamanında ve duyarlılıkla gidermek.

    • Çocukların; arzu, istek, merak ve girişimciliklerine saygı duymak, desteklemek.

    Öfke duygusunun altında genellikle farklı duygular yatar

    • Yetersizlik

    • Değersizlik

    • Hayal Kırıklığı

    • Utanç

    • Korku

    • Üzüntü

    • Kaygı

    • Şaşkınlık gibi…

    Öfke duygusunun altında yatan asıl duyguyu anlamak ve bunun ifadesini sağlamak önemlidir. Çocuk gerçek duygusunu anlamlandıramaz ya da bastırmak zorunda kalırsa öfke tepkileri daha da artar. Duygu ifadelerini artırmak için neler yapmalı?

    • Kendi duygularınızı paylaşın

    • Çocuğunuza düzenli olarak duygularını sorun

    • Duygularının sözel olmayan belirtilerini yakalayabilmek için vücut dillerini izleyin ve geribildirimde bulunun.

    • Davranış kalıplarındaki her hangi bir değişime dikkat edin, bu bazı duyguların bastırıldığını gösterebilir.

    • Duyguları anlamak ve doğru ifade etmeye yönelik oyun ve etkinlikler düzenleyin. Çocuk etkinlikler sayesinde pratik kazanır ve duygularını doğru ifade etmeyi öğrenir.

    Basit oyun önerileri: Dergi ve gazetelerden duygu ifadesi bulunan resimlerle bir duygu sözlüğü oluşturmak ya da sözcük içermeyen sadece jest ve mimiklerle duygu ifadelerini anlama amacıyla sessiz sinema oyunu oynamak. Bunun gibi duyguları anlama ve duygu ifadeleri içeren çeşitli oyunlar yaratılabilir. Çocuklara özel öfke ve duygular temalı kitaplar ya da duygu ifadesi için resim yapma, hamur ve oyuncaklarla oynamak da duygu ifadelerine katkı sağlar. Bu ve bunun gibi birçok yöntem mevcut daha fazlası sizin yaratıcılığınıza kalmış.

  • Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Çocuklarda Öfke Nöbeti

    Öfke nöbeti, engellenme ya da haksızlığa uğrama düşüncesi neticesinde ortaya çıkan güçlü ve olağanüstü kızgınlık tepkisidir. Genellikle tepinme, bağırma, ağlama ve zarar verme davranışlarıyla karakterize olur. Bu tür kızgınlık durumu her yaşta görülebilir. Ama gelişimsel tabloya bakıldığında 1,5 ila 3 yaş arası en şiddetli şekilde ortaya çıkar, 6 yaşa kadar görülmesi muhtemeldir. 6 yaştan sonra öfke nöbetlerinin giderek azalması beklenir.

    Öfke nöbetleri birçok sebepten dolayı oluşabilir. Çocuğun yaşı ve sosyal çevresi öfke nöbetlerinin ortaya çıkma sıklığı, süresi ve şiddetinde etkendir. Örneğin 2 yaşındaki her 5 çocuktan biri günde ortalama 2 kere öfke nöbeti geçirir. Öfke nöbetlere bu yaşlarda anne babalar tarafından doğru müdahalede bulunulursa çocuk büyüdükçe sıklığı ve şiddeti azalır. 4-5 yaşlarına geldiğinde çocukların duygularını kontrol etmeyi ve doğru duygu ifadelerini öğrenmesi beklenir. Bu sebeple öfkelense bile duygularını öfke nöbeti şeklinde ifade etmeye gerek duymayacaktır.

    1,5-3 yaş döneminde çocuklar dünyayı keşfetmeye başlar. Özgürlüklerini kazanıp, deneyimleri sayesinde dünyayı anlarlar. Her yeri kurcalamak ister, nesnelerin ne işe yaradığını kontrol eder, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendi deneyimleriyle bulurlar. Bu dönemde ortaya çıkan engellenmeler çocuklarda öfke nöbetini artırır. Her şeyin kısıtlanması, engellenmesi, sürekli “yapma”, “hayır” denmesi çocuğun hem özgüvenini zedeler hem de öfke duygusunu artırır. Bu dönemi sağlıklı şekilde atlatamayan çocuk 3 yaş sonrasında da öfke krizleri yaşamaya devam eder. Yaş büyüdükçe hem anne babalar çocuklarını kontrol etmekte zorlanır hem de çocukta otokontrol mekanizmaları gelişmez. Bu sebeple bu yaşlarda ebeveyn tutumları çok önemlidir. 

    Çok fazla komut vermek, her şeye kural koymak, eleştirmek, etiketlemek, çocukla inatlaşmak, öfkeye öfkeyle karşılık vermek öfke nöbetlerini pekiştirir. Sakin ve mantıklı kalmak, çocuğun içinde bulunduğu durumu ve duygularını anlayabilmek, gelişim dönemlerinin getirdiği bir takım davranış örüntülerini iyi bilip çocuğun doğru yolu bulmasına destek olmak, her zaman anlayışlı ve şefkatli kalabilmek gerekir. Burada anlayıştan kasıt gerçekten çocuğu anlamaktır, tüm ipleri onun eline vermek değil. Çocuk olumsuz duygular içindeyken ebeveyninin güvenini ve desteğini hissetmesi, kendini nasıl kontrol edebildiğini gözlemlemesi sakinleşmesini kolaylaştırır. Ebeveynler bu konuda kendilerini yetersiz hissediyorsa, en kısa zamanda mutlaka bir uzmana başvurmalıdır. 

  • Çocuğunuza Sınır Koymak

    Çocuğunuza Sınır Koymak

    Etkili sınır koymak çocukluktan itibaren öğrenilen bir şeydir. Sınır koymayı ya da diğer kişilerin koyduğu sınırlara uymayı öğrenmeyen çocuk, yetişkinlik hayatında da sıkıntı yaşamaya devam eder. Çocuğun sınırlarına saygı göstermez ve ona sahip olduğu sınırları öğretmezsek; hayır diyemeyen, herkesi memnun etmeye çalışan, başkaları kendisine zarar verse de uzaklaşmayı ya da kendini korumayı bilemeyen yetişkinlere dönüşürler. Bunun aksine sınır koyamadığımız çocuklar; başkalarına saygı duymayan, hayırı cevap kabul etmeyen, bencil ve duyarsız yetişkinlere dönüşürler. Çocuk sınırlar sayesinde;

    • Toplum kurallarına uymayı öğrenir.

    • Anne babanın otoritesini kabul eder.

    • Sınırlar sayesinde kendilerini güvende hissederler.

    • Net sınırlar kafa karışıklığını önler, çocuğa rehberlik eder.

    • Çocuğun sorumluluk kazanmasını ve yeni deneyimler edinmesini sağlar.

    • İşbirliği ve uyumları artar.

    Çocuğunuza sınır koyarken izlenecek 2 önemli yol vardır. Birincisi beklenen şey konusunda açık ve tutarlı olmak. Çocuktan ne istediğimizi mimiklerimizle, bakışlarımızla ya da imalarımızla anlamasını beklemek gerçekçi değildir. Ne yapmasını ya da yapmamasını istiyorsak net ve açık şekilde ortaya koymamız gerekir. Rica ya da öneri değil net talimat vermek gerekir. Eğer çocuktan istediğimiz şeyi ‘rica’ edersek işin yapılması tamamen onun inisiyatifine kalır ve yapmama hakkı doğar. Bu durumda çocuğa kızmak yersizdir.

    Örneğin; “Elifçim, odanı toplayabilir MİSİN?” Böyle bir soruya alacağınız cevap “hayır” olursa şaşırmayın. Çünkü neden toplasın ki? Bunun yerine “Elif, odanı TOPLA” ya da “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Gibi net ve açık ya da yaptırım içeren cümleler çocuğun görevini ve ne yapması gerektiğini anlaması açısından önemlidir. Burada kafa karışıklığına ya da inisiyatife yer yoktur. Çocuğun görevi budur ve yapması gerekir.

    Benzer şekilde yaptırım cümleleriniz sonrasında gelen davranışlar da tutarlı olmalıdır. “ Odanı toplayana kadar tableti alamazsın.” Dedikten sonra odasını toplamasa bile tableti alabiliyorsa koyduğunuz sınırın hiçbir anlamı kalmamıştır. Çocuğunuzun yine odasını toplamak gibi bir zorunluluğu kalmıyor nasılsa onun yerine siz bu işi yapıyorsunuz. Özellikle ev işleriyle ve basit görevlerle ilgili sınırlar çocuğun yetişkinlikteki sorumluluk duygusunu olumlu etkiler. Küçük yaşlardan itibaren buna alışmayan çocuk, büyüdükçe bu tarz görevlerde ve yönergeye uymakta çok daha fazla zorlanır. “ Büyüdükçe yapmaya başlar zaten, kendi öğrenir.” Diye düşünmeyin eğitim küçük yaşlarda evde başlar.

    Sınırlar çocuğun güven duygusu açısından da önemlidir. Evde her şeyin en iyisini bilen, net, kararlı ve istikrarlı ebeveynlerin olması çocuğu güvende hissettirir. Çocuk; “Ben bir yanlış yapsam bile annem/babam beni düzeltir, doğruyu gösterir, beni korur.” Diye düşünür. Etrafta kural koyucu bir ebeveyn yoksa çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez. Her şeyi deneme yanılma yöntemiyle keşfetmeye çalışır. Birçok zaman kendine ve çevresine zarar verici sonuçlarla karşılaşabilir. Çocuklar, dünyayı bizim aracılığımızla keşfeder ve her zaman bizim doğru rehberliğimize ihtiyaç duyarlar.

    Sınır koymada izlenecek 2.önemli yol ise çok kısıtlayıcı olmamaktır. Çocuğun attığı her adıma, evdeki her duruma, her yanlış davranışa sınır ve kural getirmek de çocuğu yıpratan bir durumdur. Çocuğa keşif ve özgür irade için alan bırakmak gerekir. Her davranış kurallarla kısıtlanırsa çocuğun birçok becerisi gelişmez ve ileride daha ajite, öfkeli ve isyankâr olma olasılığı artar. Önemli olan her şeye sınırlama getirmek değil önemli ve doğru noktalarda sınır koymaktır. Hangi konuların sizin için önemli olduğunu önceden belirleyip, sınır koymanız gerektiğini açık bir şekilde çocuğunuza anlatın. Çocuğa doğru sınırı koyduktan sonra görevi yerine getirme becerisini ona bırakın. Önemli olan izlenecek yolu göstermek atacağı her adımı değil.

    Tabii ki koyduğunuz kurallara siz de uymaya çalışın. Kendinizin yapamadığı şeyleri çocuğunuzdan beklemek adil olmaz. Sizler odanızı toplamıyorsanız, yemek saatinden sofraya oturmuyorsanız bunu çocuğunuzdan beklemek gerçekçi değildir. Tüm evde geçerli olabilecek kurallar koymaya çalışın. “Bizim evimizde kimse başkasına vurmaz/bağırmaz.” “Bu evde herkes döktüğü şeyi toplar.” gibi. Çocuklarınız sizi taklit ederek öğrenir sınır koymadan önce iyi birer örnek olduğunuzdan emin olun.

  • Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve Evlilik Terapisi

    Çift ve evlilik terapisi, çiftlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, bu ilişki tarzının davranışlara ve ilişkinin kendisine nasıl yansıdığını anlamaya çalışan, aile sistemini bireyler arası ilişkiden ziyade bir bütün olarak gören psikoterapi türüdür. Aile içinde gözlenen çatışmalar, eşler arasında ya da ebeveyn ile çocuklar arasında görülen iletişim zorlukları, çocuklarda davranım problemleri, stres, madde kötüye kullanımı, cinsel işlev bozukluğu, geniş aile sisteminde gözlenen rahatsızlıklar (kronik hastalıklar gibi), cinsel işlev bozuklukları dahil pek çok başlık ilişki ve evlilik terapisinin konusunu oluşturabilir.

    Çift ve evlilik terapisi; bireysel psikoterapiden farklı olarak, aile/ilişki dinamiklerine ve bu dinamiklerin psikolojik iyilik hali üzerindeki etkilerine odaklanır. Psikoterapist ve eşler arasında karşılıklı güven, şeffaflık ilişkisi sağlanır ve psikoterapist eşlere eşit mesafede yaklaşır. Koşulsuz olumlu kabul ile eşlerin kendilerini güvenli bir ortamda, yargılanmış hissetmeden açması sağlanır. İlişki ve evlilik terapisinde, bireyler değil bireylerin davranışlarının aile sistemini nasıl etkilediği incelenir. Dolayısıyla bir aile üyesini tanılamaktan çok o aile üyesinin diğer bireylerle olan ilişki tarzının aile üzerindeki yansıması ele alınır.

    Çift ve evlilik terapisinde başvuru sebebiyle de ilgili olarak görece hızlı ve çözüm odaklı müdahalelerde bulunulur.İletişim sorunları, aile içi çatışma, çocuk ve ebeveynler arası anlaşmazlıklar, kaygı ve depresyongibi ailenin işlevselliğini bozan pek çok konu terapi sürecinde ele alınır. Eşlerin ve aileyi oluşturan bireylerin bu gibi durumlarda çatışma çözümüyle ilgili becerilerinin güçlendirilmesi amaçlanır.

    Çift ve evlilik terapisinde; kendi duygu, düşünce, davranışlarını ve ilişkiye yansıyan kısımlarını anladıkça eşlerin iletişim becerileri güçlenmektedir. Çiftler, ilişki içindeki stresi daha iyi yönetebilmekte ve çatışma durumunda daha etkili baş etme yolları geliştirebilmektedir.

    Yaşam boyu gelişim çerçevesinden bakıldığında evlilikle birlikte insan hayatında süregelen pek çok gelişim evresi söz konusudur:

    • Evlilik öncesi hazırlık dönemi,

    • Yeni evli çift dönemi,

    • Küçük çocuklu aile dönemi,

    • Ergen çocuklu aile dönemi,

    • Orta yaş dönemi,

    • Çocukların evden ayrıldıkları dönem ve evlilikte yaşlılık dönemi.

    Her bir evrenin gerektirdiği hazırlık ve sorumluluğun yanı sıra bu evreler arası geçiş aşamasında da çeşitli problemler ortaya çıkabilir.

    Evliliğe hazırlık aşaması, çiftlerin kendi kök aile sisteminden (kendi anne babalarıyla birlikte yaşadıkları dönemden) getirdiği anlayış ve örüntüler göz önünde bulundurulduğunda, aslında iki farklı aile sisteminin bir araya gelişi olarak düşünülebilir. Bu iki aile sisteminin birbirine uygunluğu; farklılıkları tolere edebilme ve sorun yaşandığı durumda bu sorunla baş edebilme becerisini kapsar. Çift ve evlilik terapisindeki amaçlarından biri de eşlerin kendi kök ailelerinden getirdiği inanç, değer, mesafe, sınırlar doğrultusunda esneyebilme ve uyum sağlama becerilerini geliştirmektir. Örneğin, bazı ailelerde bireyler, birbirine duygusal olarak daha yakın mesafedeyken; bazı ailelerde daha uzaktır. Bazı ailelerde karar alım sürecine geniş aile dahil olabilirken, bazı aileler kendi içlerinde karar alma tercihinde bulunabilir. Eşler, kendi kök ailelerinden alışkın oldukları düzeni sürdürmeye çalışırken bu geçiş sürecinde zorlanabilir. Bu geçiş süreci farklı çatışmaları da beraberinde getirebilir.  Çift ve evlilik terapisi, bu gibi çatışma durumlarında, bireylerin kendi ilişki örüntülerini ve kök aile sistemindeki bu durumun eşler arası ilişkiye nasıl yansıdığını fark etmelerini sağlar.

    Evliliğin ardından eşlerin, ilişki içinde birbirlerine göre konumu, çocuk sahibi olduklarında ve gelişim evreleri boyunca farklılaşabilir. Her geçiş evresinde çözülmesi gereken farklı bir kriz söz konusudur. Evlilikteki uyum ve işlevsellik, bu krizin nasıl ele alındığı ve çözüme ulaştığıyla şekillenir. Evliliğin ilk yıllarında karşılaşılan sorunlar, çocuk sahibi olduktan sonra ya da çocuklar evden ayrıldıktan sonra farklı şekilde kendini gösterebilir. İlişki içinde ortaya çıkan semptom ve bu semptomun anlamı ilişki ve evlilik terapisinde ele alınan önemli bir konu başlığıdır. Terapide çoğu zaman çocuk, semptomu ortaya çıkaran aile üyesi olarak düşünülür. Bahsedilen semptom, çocukluk dönemine özgü bir sorun olarak görülebilir ancak aile sistemi içinde ele alındığında çatışmayı besleyen ya da eşler arası çatışmayı önleyen bir işlev görebilir. Örneğin, okula gitmek istemeyen ya da okulda sorun yaşayan bir çocuk, aile gündemini meşgul edebilir ve eşleri, kendi aralarındaki sorunu konuşmaktan, bu sorunu ele almaktan, dolayısıyla ortaya çıkacak çatışmadan koruyabilir. Böyle bir durumda ise farklı bir sorun alanı olarak çocukta davranışsal problemler gözlenebilir. İşlevsel şekilde ele alınmayan çatışma çözümü, uzun vadede eşler arasında ve aile sistemi içinde sağlıklı olmayan iletişim örüntüsünü sürdürme potansiyeline sahiptir

    Çift  ve evlilik terapisi, tüm bu gelişimsel art alan ışığında, çiftler arasında ilişki sırasında ve/veya evlilik sürecinde yaşanan sorunlara kapsamlı bir perspektiften bakarak eşlerin ihtiyacına yönelik çözümler üretmeye çalışır.