Etiket: Çocuk

  • Boşanmanın Çocuklarda Görülen Etkileri

    Boşanmanın Çocuklarda Görülen Etkileri

    Ülkemizde olduğu gibi geleneksel toplumlarda “bir ömür boyu beraber yaşlanmak‟ düşüncesi ile evlilikler sürdürülmeye çalışılırken, bireyselleşmenin ve tüketimin arttığı günümüzde boşanmalar hızla artış göstermektedir. Aynı artış tek ebeveynle büyüyen çocuk sayısında da gözlenmektedir. Bu sürece girmiş çiftlerin uzman psikolog yardımıyla süreci sonlandırmaları önerilmektedir.

    Değineceğimiz kavramları açıklamak gerekirse aileden başlamak faydalı olacaktır.

    Aile, İki yetişkinin birlikte yaşayarak oluşturduğu, eşlerin yaşamlarını paylaştığı ve dünyaya gelen çocukların duygusal, fiziksel, sosyal ihtiyaçlarının ortaklaşa karşılandığı bir birimdir. Aile içinde dünyaya gelen çocukların gerek bakım ve sorumlulukları gerekse ahlaki ve toplumsal değerleri edindirilmesi ve mutlu, huzurlu bireylerin yetiştirilmesi birbirleriyle uyumlu ebeveynler aracılığıyla olur. (Alyanak, 2008)

    Bir diğer kavram ise boşanmadır. Türkiye Devlet İstatistik Kurumu verilerine göre; boşanmaların % 39,3‟ü evliliğin ilk beş yılı içerisinde gerçekleşmektedir.

    Boşanma, eşlerin birlikte yaşamaktan vazgeçerek yasal olarak karı koca olmadıklarını tanımladıkları bir ayrılık durumudur. Ayrılıkla beraber ailedeki roller, ilişkiler, ekonomik sorumluluklar da etkilendiğinden; boşanma aile fonksiyonlarının bütünüyle değiştiği dinamik bir süreçtir.

    Boşanma öncesi ve boşanma sırasındaki ebeveynler arasındaki çatışmanın çocuğu olumsuz etkilediğinden bahsedilmektedir. Bu durumun çocukta davranış problemleri gösterdiği belirlenmiştir. Boşanma öncesi ve boşanma sırasındaki ebeveynler uyum içindeyse, o ölçüde çocuğun iyilik halinde ve davranımında olumlu gelişmeler olduğu görülmüştür.

    Çocukların hangi gelişim aşamasında olduğu ve mizaç özellikleri boşanmanın etkilerini saptamada önemlidir. Seanslarımız sırasında başlangıçta önem arz eden kısım burasıdır.

    1. 0-5 yaş

    2. Okul çağı dönemi

    3. Ergenlik dönemi

    Çoğu çocuk ya da genç başlangıçta şaşkınlık, üzüntü, terk edilme korkusu gibi acı verici duygular deneyimler. Bu duyguları öfke, suçluluk, yas ve çatışmalar izler. Pek çok çocuk evden bir ebeveynin ayrılmasıyla birlikte kayıp duygusu yaşarken bazı çocuklar ev içi şiddet ya da istismar nedeniyle rahatlama hisseder. Ama hemen tüm çocuklarda ortak olan bir deneyim ise, kendilerine ne olacağı ile ilgili kafa karışıklığıdır.

    Çocukların akademik başarıları, sosyal ilişkileri, davranım bozukluğuna sahip olmaları ya da psikolojik uyumları, kendilik algısı ve uzun dönem sağlık durumlarında değişkenler olabileceği gibi bunların araştırılması ve sorgulanması gerekmektedir. Bu süreçler uzman psikolog tarafından terapi seanslarının içerisine dahil edilerek yapılmaktadır.

    Araştırmalar ısrarla boşanmanın akademik başarı üzerine olan negatif etkisi üzerinde durmaktadır. Evli aile çocukları ile karşılaştırıldığında okul performansı, okula devam gibi pek çok parametrede, boşanmış aile çocukları daha düşük skorlar almaktadırlar. Bu çalışmalar günümüzde göz ardı edilemez boyuttadır.

    Süreç sürdürülürken uzman psikolog tarafından aktarılacak olan atılacak adımlardan ebeveynlere düşen görevlerden biraz bahsetmek gerekirse;

    Velayeti almayan ebeveyn ile çocuğun ilişkisi şöyle aktarılabilir,

    a. Ebeveyn çocuğu ile problemleri hakkında konuşur.

    b. Duygusal destek sağlar.

    c. Ev ödevlerine ya da günlük problemlerini çözmede yardımcı olur.

    d. Kurallar koyar ve çocuğunun davranışlarını takip eder.

    Elbette tüm bunları yapabilmesi için nadir değil sık görüşmeleri gerekmektedir. Bu adımdan önce tabi ki ebeveynler arası ilişkinin kooperatif ve çözüme odaklı olmasıdır. Bu da şöyle yapılabilir,

    a. Ebeveynler düzenli aralıklarla iletişim kurmak.

    b. Çocuğun yaşam alanlarında çocuk için çizilen ortak sınırlar ve koyulan kurallar konusunda ortak paydada buluşmak.

    c. Velayeti alan ebeveyn velayeti almayan ebeveynin otoritesi ve ebeveynlik rolünü desteklemesi.

    Buna benzer çözümlerin Terapi seanslarında çalışılması ve uygulanması uzman psikolog tarafından yapılmaktadır.

  • Kardeş İlişkileri ve Kardeş Kıskançlığı İle Nasıl Baş

    Kardeş İlişkileri ve Kardeş Kıskançlığı İle Nasıl Baş

    Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur günlük hayatımıza etkilemediği sürece patolojik bir durum oluşturmaz. Kardeşlik bazı uzmanlara göre rekabettir. Kıskançlık beklenen ilgi ve sevgi şefkat eksikliğine karşı verilen bir yanıttır. ilk çocukluk döneminde kıskançlık ebeveynlere ve ona bakan, vakit geçirdiği kişilere yöneliktir. Çocuk ilgi ve şefkat bekler, sevilme ihtiyacı yüksektir, sevgiyi arzular, diğer çocuklarla kendisini kıyaslama içinde bulur.

    Hiç bir çocuk annesini kaybetmeye dayanamaz. Yeni bir kardeşin dünyaya gelişiyle çocuk anneden bir süre uzaklaşır. Bu ayrılık nedeni ile çocuk terkedilmişlik duygusu yaşayabilir. Anne kucağında yeni bir bebekle eve geldiğinde çocuk artık sevilmeyeceğini düşünür. En muhtaç olduğu şey yani sevgiyi kaybetme çaresizliğine kapılır. Çocuğun asıl kaygısı annenin sevgisini kaybetmektir.  Çocuk bu süreçten sonra sürekli anne babanın sevgisini sorgulamaya başlar. Anne babasını paylaşmak zorunda kalmıştır artık yeni gelen bebeğe hem anne hem baba çok fazla vakit harcamakta hem de çevredeki herkes artık eve yeni gelen o bebeğe daha fazla ilgi göstermekte ve hediyeler almaktadır. Yeni kardeşin gelişiyle büyük çocuk ikinci plana atılmış ve terkedilmişlik duygusunu yaşar. Bütün bu olaylar yaşanırken büyük kardeş İlgi çekmek ister, yaramazlık yapmaya başlar; okuldaki arkadaşları ile sorunları başlar. Küçük kardeşe duyulan kıskançlık kardeşini vurma ısırma gibi sık rastlanan davranışlarla kendisini göstermeye devam eder. Bazı çocuklarda kıskançlıklarını bu tür hareketlerle dışa vurmazlar: içlerine kapanırlar yemeden içmeden kesilir, evin bir köşesine çekilir, parmak emer saçlarıyla oynarlar. Bazı çocuklar ise bebek gibi konuşmaya biberon ve emzik isteme davranışı gösterirler.

    Yeni gelen kardeş büyük çocuğu adeta evdeki tahtından indirir çocuk alt üst olur. Yeni bebek dünyaya gelince evdeki çocuktan abi veya abla olması beklenir oysa ki onun öyle bir isteği yoktur. Bebeğin bakımında size yardımcı olmak kardeşine bakmak, koruyup kollamak zorunda değildir, bunu kendisi istememiştir. Anne babalar çocuğa böyle davrandıkça sorumluluk yüklendikçe ikinci plana itildiğini hissedecek ve kardeşine daha fazla öfkelenecektir. Bu dönem çocuklarda kıskanmaya bağlı uyum zorlukları yaşanmaya başlanır, zaman zaman abartılı sevgi gösterilerinde bulunur ,kardeşini ağlatacak şekilde sıkıca kucaklar yanlışlıkla yere düşürür.

    Kardeş kıskançlığı durumunda ebeveynlere düşen ilk görev büyük çocuğa da ellerinden geldiğince vakit ayırıp büyüğü unutmamak. Çocuğun okul yaşamı ve oyunlarıyla onunla kardeşi dünyaya gelmeden önceki kadar ilgilenilmelidir. Büyük çocuk ve kardeşi arasındaki sosyal ilişkiye zemin oluşturulmalıdır, annenin hamileliği belirginleşmeye başladı yeni kardeş dünyaya gelmeden önce anne baba çocuğu bu duruma hazırlamalıdır. Çocuğa yeni bir kardeşi olacağını ve bundan büyük bir mutluluk duyacağı anlatılır, bebeğin eşyalarının hazırlanmasında büyük kardeşten yardım istemeli kardeşi için kendisi isteyerek seçim yapmalıdır. Yeni kardeş dünyaya geldikten sonra ebeveynler kardeşler arasında kıyaslama yapmaktan kaçınmalı, 2 çocuğa da eşit davranmalıdır.

    Zamanla kardeşinin gelişine rağmen sevildiğini gören çocuk kardeşini daha az kıskanır ve zamanla da bu kıskançlığın üstesinden daha kolay gelebilir. Çocuklarına eşit davranan kıyaslama yapmadan yetiştiren, bütün çocuklarına eşit sevgi ilgi ve zaman ayırabilen ebeveynler bu süreci daha rahat ve daha başarılı bir şekilde anlatabilirler. Her çocuğa ailede özel bir yeri olduğunu hissettirmek, her birinin kendisine değerli olduğunu yansıtabilmek ve haksızlık yapmamak kardeş ilişkilerinde en önemli faktörlerdendir. Ebeveynlerin her çocuğa bilgi ve becerilerine göre sorumluluklar vermesi ve haklarına saygı göstermesi gerekir. Her çocuğun kendisini değerli hissetmesi çok önemlidir. Çocuklar arasında paylaşma duygusu artırılmalı kardeşler arası iş bölümü ve dayanışmaya teşvik edilmelidir.

    Kardeş kıskançlığını önlemenin en sağlıklı yolu öncelikle anne babaların bu duygunun doğal olduğunu kabul etmeleri ve büyük çocuğu desteklemeleri gerekir, çünkü onun dünyası değişecektir, artık anne babasının desteğine ihtiyacı vardır. Öncelikle yeni bir kardeşin geleceğini bir başkasından değil anne babasından duyması gerekir. Resimlerle yaşına uygun açıklamalarla çocuğa açıklanmalıdır. Yeni kardeş gelmeden önce hastanede kardeşe verilmek üzere bir hediye hazırlanması ve bunun çocuğun hazırlaması için ona destek olunmalıdır, aynı zamanda büyük çocuk için de abla veya abi olduğunu kutlamak için hediye hazırlanmalıdır. Kardeşleri ile ilgili alışverişleri büyük çocuğun seçmesi ona iyi gelecektir. Yeni kardeşin odasını hazırlarken, beşiğini kurarken büyük çocuktan yardım alın bu davranışlar çocuğun mutlu edecektir.

        Anne doğuma gittiğinde biraz toparlandıktan sonra çocuğun hastaneye gelmesi gerekir. Hastaneye ilk geldiğinde kardeşi ilk olarak annesinin kucağında görmemelidir. yeni bebek dünyaya geldikten sonra anne baba ara ara büyük çocukla baş başa vakit geçirmeli yeni bebekle ilgili duyguları konuşmak, kıskanmanın doğal olduğunu kendi çocukluğumuzdan hikayelerle anlatarak, kıskançlık duygusunu hafifletebilirsiniz. Kıskançlığın patolojik hale dönüşmemesi ebeveynlerin tutumlarına bağlıdır. Çocuğun gerçek inancı kardeşin gelişi ile annenin sevgisini kaybetmek olacağından öncelikle bu inancı çocuğun aklından düşüncelerinden def etmek gerekir.  Çocuk ikinci plana atılmış duygusunu yaşamamalıdır.

  • 2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 Yaş Bir Sendrom mu?

    2 yaş çocuğum bebeklikten çıkıp kendisini ispatlama evresidir, kendi kimliklerini ilişkin giderek artan bir farkındalığa ulaşırlar. 2 yaş dönemi çocuğu yürümeye koşmaya ve kendi benliğini çevresinden ayrı olarak algılamaya başlar. Kendi benliğinin farkına ulaşmaya başlayan çocukların anne babanın ricalarına, sözlerine ve komutlarına karşı koymaları görülmeye başlanır. Yaşamın 2. yılında ki hızlı gelişim çocuğu birçok açıdan bağımsız hale getirir.  Bu evrede çocuk artık motor yeteneklerin ve dil becerilerinin kazanılması ile kendisini kanıtlamaya çalışır. 2 yaş döneminden itibaren kendisinden başka birisinin bakış açısını görme ve toplumsallaşma gibi nitelikler görülmeye başlanır.

    Bu dönem çocuğun bağımsızlığına kavuşması kendisini ispat etmek istemesi ve kendisini tanıması sağlıklı gelişim süreçlerindendir. Bebeklik döneminin bitiminden sonra gelen 2 yaş dönemi ilk çocukluk döneminin başlangıcıdır. ilk çocukluk yıllarında fiziksel gelişim hızı bebeklik sürecine göre biraz azalmasına rağmen büyüme düzenli biçimde artmaya devam eder. ilk çocukluk yıllarında çocuklar kas gelişimlerine bağlı olarak yürüme, tırmanma, koşma, atlama gibi devinimsel becerilerinde ilerlemeler sergilerler. 2 yaş döneminde ince motor kaslarını oranla kaba motor becerileri sergileyen kaslar daha fazla gelişir ve bu dönem çocukları kaba motor becerilerinde daha başarılıdırlar.

    Normal gelişim evrelerine göre 2 yaş çocuklarının artık konuşmaya başlamış olmaları gerekir. Kendisini ifade edemeyen çocuk hırçınlaşma ya başlar, anne baba bu yaş dönemi ile birlikte çocuğa uyarıcı bir çevre oluşturarak konuşmasını desteklemelidir. Aynı zamanda bu yaş döneminde idrar ve dışkılama kasları gelişmeye başlar. Çocuğun kendi dışkılama süreci üzerinde egemenlik kurması, seçim yapabilme duygusunun da gelişmesini sağlar. Bu seçim yapabilme duygusu özerklik duygusunun temelini oluşturur. Özerklik duygusunun oluşması önemlidir. Bu dönemde  tuvalet alışkanlığının kazanılmasında çocuklar zorlanmamalıdır, zorlanan çocukta korku ve endişe duyguları artar.

    2 yaş çocukları resimli kitaplardan çok hoşlanır, kitaplardaki fotoğraflardaki ayrıntılara dikkat ederler, fotoğraflar ilgilerini çeker. Bu yaş dönemi çocukları tanıdığı yetişkinleri fotoğraflarla ayırt edebilirler, sözcükleri tekrarlamaya başlar çocuk şiirlerini şarkılarına eşlik etmek isterler.  2 aş döneminde artık çocuklar basit yönergeleri yerine getirebilirler, kendiliğinden basit dramatik oyunlar oynar taklitler yapabilirler. 2 yaş çocukları kızgınlığını ya da isteklerini anlatmaya çalıştığı zamanlar hırçınlaşırlar. Sahip oldukları şeyleri kararlılıkla korurlar istediklerini anlatmak yerine çoğunlukla ağlamayı seçerler. “Hayır istemiyorum –yapmam” ifadelerini bol bol kullanırlar. Zaman zaman istekleri yapılmadığında öfke patlamaları geçirirler. İsteklerinin anında yerine getirilmesini isterler, bu dönemde  erteleme becerileri henüz gelişmemiştir. Bu süreç her çocukta görülebilen doğal bir geçiş evresidir bu zorlu süreçte çocuk dengesiz isyankar ve olumsuzdur. Büyüklerin sözü dinlenmez hatta sürekli tersi yapılır, çünkü çocuk bu süreçte kendisini ispatlama eğilimindedir. İstedikleri kısıtlandığında öfkelenirler. Kendi istediği yemekleri yemeyi, kendi seçtiği kıyafetleri giymeyi bu dönemde tercih ederler. Bu dönemde çocuklar artık bazı şeyleri kendi başına başarmayı amaçlarlar, hem bağımsız olmaya hem de anne babalarının onayına ihtiyaçları vardır.

    2 yaş döneminde çocuğun olumsuz davranışlarını görmezden gelmek, bir süre ilgisiz kalmak çocuğun dikkatini başka etkinliğe yönlendirmek, çocuğun hırçınlaştığı  öfke nöbeti geçirdiği süreç de sakin ve sabırlı olmak, göz kontağı kurarak çocukla konuşmak ona “seni anlıyorum”mesajını vermek çok çok önemlidir. kurallar koyup onunla inatlaşmak yerine ona özgür bir alan sağlayın, bu süreçte çocuklara kendi kendine başarabilecekleri şeyler konusunda fırsatlar verin. Bu davranışlar özgüvenlerini destekleyerek kendilerine güven duymalarını sağlayacaktır, onlara küçük görevler verirseniz kendilerini önemli hissederler.  Çocuğa sen bilirsin demekten kaçınmayın. Sen bilirsin demek hem çocuğun isteklerine saygı göstermenizi sağlar hem de çocuğa davranışlarının sorumluluğunu almayı öğretir.

    <

  • Boşanma ve Çocuk

    Boşanma ve Çocuk

    Boşanma oranlarının giderek arttığı günümüz koşullarında kuşkusuz bu soruna dair en önemli problemlerden biri de çocukların nasıl etkilendiği. Merkezimize boşanma üzerine başvuran ailelerin büyük çoğunluğu çocukları için sarsıcı olduklarından emin oldukları bu durumu onlara nasıl açıklamaları ve sonrasında onlara nasıl davranmaları gerektiğine dair bizlerden bilgi almaya çalışmakta.

    Boşanma Çocuğa Kaç Yaşındayken Söylenmeli?

    Bu durumun açıklanması için çocuğunuzun sizin söylediklerinizi anlayabileceği bir yaş diliminde olması yeterli. Konuşma ve dil gelişiminin başladığı ve ciddi oranda geliştiği 24 ay (2 yaş) ’dan itibaren açıklayabilirsiniz. Birçok ebeveyn küçük yaşta çocuklara açıklamanın zararlı olduğunu düşünmekte fakat aile içerisinde saklanan bazı gerçekler ve bu gerçekleri saklamak için söylenen yalanlar çocuğun psikolojisine boşanmaktan daha fazla zarar vermekte.

    Boşanma Çocuğa Nasıl Anlatılır?

    Bu kararı sadece anne ya da sadece baba tarafından çocuğa aktarılmamalı. Ebeveynler bir aradayken (böylece çocuğunuz tek taraflı bir karar olduğunu düşünmez), evde baş başa çocuğunuzun aklına takılanları rahatça sorabileceği bir zaman diliminde anlatılmalı. Çok fazla detaya girmeden, ayrılık kararı net bir şekilde ifade edilmeli. Eğer eşler arasında boşanma kararına dair bir anlaşmazlık söz konuysa asla çocuğun önünde tartışılmamalı. Bir diğer önemli nokta ise bu durumun çocuğun kendisiyle alakalı bir durumdan ötürü gelişmediğine dair çocuk ikna edilmeli, aksi takdirde çocuk kendini bu durumun sorumlusu olarak görebilir.

    “Neden ayrılıyorsunuz” diye sorarsa…

    Bu noktada ebeveynler detaya girmeksizin kısa bir şekilde durumu anlatmalı. “Artık anlaşmakta zorlandığımız için,” ya da “Beraber güzel vakit geçiremediğimiz ve genelde kavga ettiğimiz için” gibi ifadeler kullanılabilinir.

    Boşanma Sürecinin Çocuğa Etkileri

    Birçok çocuk boşanma sürecinden farklı şekilde etkilenir. Bu farklılıklar ailenin boşanma sürecine karşı takındıkları tutum ve davranışlar ile şekillenir. Elbette az ay da çok her çocuk boşanma sürecinden olumsuz etkilenir ancak mutsuz bir evlilikten daha olumsuz bir etki alanı yaratması mümkün değil. Dolayısıyla bu süreçte ailelerin dikkat etmesi gereken noktaları maddeler halinde özetlersek;

    1. Boşanmanın çocuklar üzerindeki etkisinin farkına varın: Kendi sorunlarıyla ilgilenen anne babalar, genellikle tartışmalarının çocukları etkilemediğini düşünürler. Ancak bu doğru değildir, çünkü çocuklar her zaman anne babalarının birlikte olmasını, birbirlerini sevmelerini isterler. Unutmayın, kaç yaşında olurlarsa olsunlar, çocuklar ayrılık ve tartışmalardan çok etkilenirler. Bu gerçeği göz ardı etmeyin.

    2. Çocuklar ne hissederlerse hissetsinler onlara kızmayın: Çocuklarınızın hissettiklerini bastırmalarına ve boşanmadan etkilenmiyorlarmış gibi gözükmelerine izin vermeyin. Oğlunun babasını çok özlediğini duymak boşanmış bir anne için çok üzücü olabilir. Ancak çocuğunuzun bunları içine atması, kendi ruh sağlığı açısından çok daha kötü olacaktır.

    3. Çocuklarınızın eski yaşamının fazla değişmemesine özen gösterin: Çocuklarınızın sadece anne/babasından değil, alışkın olduğu ev düzeninden de uzaklaştığını unutmayın. Taşınma durumu söz konusu olsa bile, görmeye çok alışkın olduğu bazı arkadaşlarını ve akrabalarını ayni sıklıkta görmelerine dikkat edin. Özellikle diğer aile fertlerinin göstereceği ilgi, çocukların boşanmadan daha az etkilenmesini sağlayacaktır.

    4. Boşandığınız eşinizle kavga etmemeye çalışın: Aranızda ne kadar çatışma olursa olsun, çocuklarınız, boşandığınız eşinizle kavga etmenizden rahatsızlık duyacaktır. Tartışmalarınız çocuğunuz hakkındaysa, bu durum çocukların arada kalmasına yol açacaktır. Eğer tartışmanız gerekiyorsa, bunu asla çocuğunuzun önünde yapmayınız.

    5. Çocuklarınıza her zaman doğruyu söyleyin: Hem annenin hem de babanın ayrılmalarına rağmen, çocuklarını aynı şekilde sevmeye devam edeceklerini söylemeleri gerekir. Çocukların terkedilmiş hissetmelerine ve boşanma için kendilerini suçlamalarına izin vermeyin. Neler olup bittiğinin yavaş yavaş farkına vardıkları için size sürekli yeni sorular sorabilirler. Onlara sabırlı ve anlayışlı bir şekilde cevap verin. Annesinin ya da babasının neden artık onunla beraber yaşamadığının nedenlerini, bunun en doğrusu olduğunu açık olarak anlatın.

    6. Anne/babanın çocuklarının yaşamından tamamen çıkmasına izin vermeyin: Bazı anne/babalar, çocuklarıyla buluşup tekrar ayrılmanın zorluğuna dayanamadıkları için boşandıktan sonra onlarla az ilgilenmeyi ya da hiç ilgilenmemeyi tercih edebilirler. Ancak böyle bir davranış, çocuk için daha büyük bir kayıp olacaktır. Hangi nedenle olursa olsun anne/babasının yaşamından tamamen çıkması, çocuğa çok zarar verecektir.

    7. Çocuklarınızla olan ilişkilerinizi güçlendirin: Boşanmadan sonra, çocuklarınızın yaşamıyla, neler yaptıklarıyla daha çok ilgilenin, kendi yaşamınız hakkında da çocuklarınıza daha çok bilgi verin. Böylece hala sevildiklerini ve hem annelerinin hem de babalarının onlarla ilgilendiğini anlayacaklardır.

    8. Çocuğunuzun kötü davranışlarıyla baş etmeyi öğrenin: Çocuklarınız boşanmadan sonra farklı bir ruh hali içine girebilir. Kötü davranışlarda bulunurlarsa, bu davranışlarının nedenini de mutlaka öğrenin. Bazı çocuklar okulda ya da evde asi davranışlar sergileyerek, ilgi isteyebilirler. Eğer çocuğunuzun kötü davranışları ciddi boyutlardaysa, mutlaka doktordan yardım isteyin.

    9. Anne baba olarak işbirliği içinde olun: Artık evli olmasanız bile, anne baba olarak işbirliği içinde olmanız gerektiğini asla unutmayın. Çocuklarınızın geleceği için önemli olan konuları mutlaka tartışın, kararları birlikte verin. Gerekirse, bir arkadaşınız ya da akrabanızdan da yardım isteyin ve aldığınız kararları mutlaka yazın.

    Size bu süreçte ışık tutabilecek bilgileri derledik. Nedeni ne olursa olsun; birkaç günden uzun süren ağlamalar, bebeksi davranışlar, huzursuzluk, keyifsizlik, kavgacılık, öfke patlamaları, uyku ve iştah sorunları, okul başarısında düşme, öncesinden farklı davranışlar gözlendiğinde mutlaka doktorunuza başvurunuz.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Ana babaların bütün çocuklarını eşit derecede sevdikleri iddiası şüphesiz doğrudur. Ne var ki, hepsine eşit davrandıkları kesinlikle doğru değildir. Çoğu kez en büyük çocuklarına, ondan daha “akıllı” olmasını, büyüklük göstermesini, küçük kardeşlerine karşı sorumluluk almasını ve kendisine yetmesini bekleyerek fazla yüklenirler. En küçük çocukları söz konusu olduğundaysa, sıklıkla şu bahaneye başvururlar: “O daha küçük, henüz anlamıyor”. Bu, büyük olasılıkla ilk doğan çocukları aynı yaştayken kullanmayacakları bir bahanedir, zira o, kardeş(ler) gelince “büyük” rolünü üstlenmek zorunda kalmıştır.

    Kısacası her çocuğa, kardeş konumundan bağımsız olarak, içinde bulunduğu yaşa ve gelişimsel dönemine göre davranmak gerekir. Çocuklar, kardeşlerinin yaşından ötürü ayrıcalık elde ettiği izlenimini edinirlerse onu taklit etmeye başlarlar. Ailenin büyük çocuğu birden küçük bir çocuk gibi davranmaya başlar, en küçük çocuk da “büyüğü” taklit eder. Bunu yapmaları yasaklanırsa ya da bu konuda onlara kızılırsa, çoğu kez hayal kırıklıklarını hırçınlık yaparak kardeşlerinden çıkarırlar.

    En büyük çocuğunuzdan bir konuda özveride bulunmasını ya da başkalarını da düşünmesini istemek zorundaysanız, “daha büyük olduğun için” gerekçesini kullanmaktan kaçının. Bu gerekçe çocuk için mantıklı değildir. Yalnızca kendini ihmal edilmiş hisseder ve başkalarını düşünmenin gerçek anlamını kavrayamaz. Onun yerine aile birliği içinde karşılıklı yardım üzerinde durun.

    Kardeşler arasındaki kıskançlık ve kavgaları azaltabilir ama engelleyemezsiniz. Rekabet ve güç karşılaştırılmaları bir dereceye kadar normaldir. Kardeşler arasındaki kavgaya karışmayın. Kesinlikle yargıç rolü üstlenmeyin. Yalnızca bir çocuk ya da bir eşya tehlikedeyse araya girin. Herhangi bir yargıya varmaksızın, “Çok kızgınsın.” ya da “Canın sıkıldı.” Diyerek kavgacıların duygularına seslenin. Sonra da çocukları ayırarak başka şeylere yönlendirmeye çalışın.

    Ne var ki çocuklarınız ortalamanın üstünde bir sıklıkla kavga ediyorlarsa, her birine diğerinde kendisini neyin rahatsız ettiğini ve neyin hoşuna gittiğini sorun. Birlikte etkili önlemler belirleyin.

    Kavga kopmak üzereyken, örneğin çocukların daha önce belirledikleri komik bir işaretin yardımıyla, onlara nasıl davranmaları gerektiğini hatırlatacak hoş bir uyarıya başvurabilirsiniz. Ekleme: Bunu şu şekillerde yapabilirsiniz: Kısa süre içinde kavgaya son vermeyi ya da en azından hafifletmeyi başarırlarsa, bir oyun ya da öykü seçmelerine izin verebilirsiniz. Uyarı işaretine kayıtsız kalırlarsa, kendi kendinize konuşarak, oyuncak bebeğe ya da ayıya kavga bittiğinde ne güzel olacağını, onlarla neler oynayabileceğinizi anlatın. Böylece, kavgaya doğrudan müdahale etmeksizin onları yavaşça istenen davranışa yönlendirirsiniz. Ancak ondan sonra kavgadan söz edilebilir ve programı yeniden ele alabilirsiniz.

    Kavga sıklığı azalınca programa yavaş yavaş son verilir.

    Bu önerilere ek olarak;

    • Taraf tutmayın. Bu çekişme gereğine olan inançlarını dürtükleyecektir.

    • “Kavga etmeyi bırakmaya hazır olana kadar ikiniz de ayrı odalara gidebilirsiniz,” deyin onlara. Bu kavga edemeyecekleri için sakinleştirici bir süreç işlevi görecektir. Onlara hazır olduklarında gelip tekrar deneyebileceklerini söyleyin.

    • Her ikisine de bir seçenek sunun. “Ya kavga etmeyi bırakırsınız ya da dışarı kavga edersiniz. Kavga etmeyi seçiyorsanız, tek kelimesini bile duymak istemiyorum.”

    • Bir bebek söz konusu ise önce bebeği kucağınıza alın ve ona, çocukların önünde “kavgayı bırakmaya hazır olana kadar odana gitmek zorundasın,” deyin. Sonra büyük çocuğun elinden tutup aynı şeyi ona da tekrarlayın. Masum bir bebeği kavga ettiği için odasına kapatmak komik görünebilir. Fakat çocuklarınıza aynı şekilde davranmanız önemlidir, böylece birine kurban diğerine de zorba olduğunu öğretmemiş olursunuz..

    • Çocuklar bir oyuncak üzerine kavga ediyorlarsa, oyuncağı kaldırın ve onlara kavga etmek yerine oyuncakla oynamaya hazır olduklarında onu geri alabileceklerini söyleyin.

    • Çocukların kavgaları bazen bir çeşit birbirleriyle oynama yoludur. Onları küçük, sevimli ayı yavruları olarak düşünün.

    • Bütün kavgacıları bir kanepeye oturtun ve onlara birbirlerine kanepeden kalkıp tekrar denemek için rıza gösterene kadar orada kalmak zorunda olduklarını söyleyin. Bu onları kavga etmektense birlik içinde hareket etmeye yöneltecektir.

    • Bir çözüm bulur bulmaz dışarı çıkabileceklerini söyleyerek kavgacıları odalarına gönderin.

    • Odayı terk edin. İster inanın ister inanmayın, çocukların kavga etmelerinin ana sebeplerinden biri sizin de olaya karışmanızı istemeleridir. Çocuklar diğerini suçlayıp cezalandırarak onların tarafınızı tutmanızı isterler. Bu şekilde önemli olduklarını hissedeceklerdir.

    • Çocukların kavga ettiği durumlar, sevilen bir etkinlik öncesine denk geldiğinde; örneğin arabayla oraya gidildiği esnada, siz çocuğa, “siz kavganızı bitirdiğinize gideceğiz” deyip arabayı bir köşeye çekip durdurabilirsiniz. Bu durum evden çıkmadan az önce yaşanıyorsa, hazırlıklar yarıda kesilip evden çıkmadan kavgayı bitirmeleri bekleyin. Bu tavrınız, çocukta, kavgayı kesmezse sevdiği etkinliği kaçıracağı izlenimini verir.

    • Unutmayın; kardeşlik ilişkileri mutlak mükemmellik içinde yürüyemez. Kardeşler yabancılara karşı birbirlerini kolluyorlarsa, birinin yokluğunda diğeri onu özlüyorsa, kardeşliğin de temeli sağlam demektir.

  • Özgüvenli Çocuk Yetiştirmek İçin Ebeveynlere Düşen Görevler

    Özgüvenli Çocuk Yetiştirmek İçin Ebeveynlere Düşen Görevler

    Hepimizin isteği özgüvenli bireyler yetiştirmek.
    Fakat “özgüvenli olsun” diyerek ya çocukları çok serbest bırakıyor, yol göstermiyor ve savrulup şımarmalarına yok açıyoruz; ya da “efendi çocuk olsun” diyerek çocuğu baskılıyor, korkutuyor ve özgüvenini kırıyoruz.
    Bu yolda işin sırrı “denge ve kararlılık” mekanizmasında.
    Çocuğun özgüvenini oluşturan ilk mekanizma anne ve babadır. Dolayısıyla anne ve babanın çocuk için söyledikleri onun özgüveni için önem taşır. Özgüveni geliştiren kişilerin 2. sırasında okul ve öğretmen yer alırken; çocuğun akranlarının özgüvene etkisi 3.sıradadır. ilk ve önemli görev ailenin olduğu için ebeveynlere büyük görevler düşmektedir.
    Neler yapılabilir?
    Dediğim gibi bu işte denge çok önemlidir. Orta yol bulmak için çaba sarf edilmelidir.
    Çocuğa sevginin ve güvenin verildiği ancak sınırların da net şekilde çizildiği bir ortam sağlanmalıdır.
    Ebeveynin beklentileri çocuğun yapısına ve yeteneğine uygun olmalıdır; yapamayacağı şeyler için zorlamamalıdır.
    Başaramasa bile çocuğun azmi takdir edilmelidir.
    Çocuklara sorumluluk verilmeli ve kendi başına yapabileceği isleri yapmasına fırsat vermelidir (çantasını hazırlamak gibi)
    Çocuklar sadece kendileriyle karşılaştırılmalı ve somut olarak önüne seçilmelidir (bak geçen sene ayakkabını kendin bağlayamıyordun)
    Başladığı işi bitirme konusunda destek ve model olunmalıdır.
    Başarısız olduğunda motive edilmeli (evet bu gerçekten zor bir görevdi gibi), yürekledirmeli ve alternatif yollar için teşvik edilmelidir.
    Çocuk haklıysa haklı olduğu kabul edilmeli, haksızsa hataları ve nasıl düzeltileceği konuşulmalıdır.
    Evde düzenli olarak belirli konularda sorumluluk alması sağlanmalı ve yerine getirip getirmediği kontrol edilmelidir.
    Çocukla konuşurken göz teması kurmaya önem verilmelidir ki bu onu da önemli hissettirir.
    Çocuğun mümkün olduğunca farklı ortamlarda bulunması sağlanmalıdır.
    Hoşlandığı ve başarılı olabileceğine inandığı konularda yüreklendirmeli ve boş zamanlarını iyi değerlendirmesi için örgütlenmelidir.
    Ailenin başından geçen iyi ve kötü olaylar uygun dille uygun ortamda çocukla da rahatça paylaşılmalıdır.
    Biliyorsunuz ki hayat onlara çiçeklerle dolu bir yol sunmayacaktır.

  • Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Nedir?

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen, süreğen bir nöropsikiyatrik bozukluktur. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu doğumdan başlayarak 12 yaşa kadar olan dönemin herhangi bir esnasında ortaya çıkabilir. En sık ayırt edilmeye başlayan dönem de okul öncesi çağları dönemidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu temel olarak dikkat azlığı, odaklanma sorunları, dikkatini sürdürememe, aşırı hareketlilik ( hiperaktivite) ve dürtüsellik (sonuçlarını düşünmeden hareket edilme durumu) olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu belirtiler aynı zamanda 5 yaşına kadar çocuklarda normal gelişim basamaklarını da oluşturmaktadır. İşte bu nedenden dolayı da erken yaşlarda tanı konulamayabilir. Genellikle çocuk kreşe ya da okula başlayana dek ebeveynler DEHB’e işaret eden sorunları fark etmezler. Fakat kreş ya da sınıf ortamının yapısı ve rutini evde fark edilmeyen sorunları daha belirgin hale getirebilir. Ayrıca, bu ortamlarda başka çocukların da bulunması ebeveynlere ve öğretmenlere çocuğu akranlarıyla kıyaslama imkânı verir. Bu durumlar da çocuklara tanı koyma sürecini kolaylaştırır.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her çocukta farklı şiddetlerde farklı belirtilere neden olabilir.

    Bu bozukluk farklı bulguların ön planda oluşuna göre çeşitli alt tiplere ayrılmaktadır. Temel olarak da üç farklı alt tipi vardır. Bu üç tip sırasıyla; dikkat eksikliğinin baskın olduğu tip, hiperaktif-dürtüsel alt tip ve bileşik tip olarak adlandırılmaktadır.

    Dikkat Eksikliği Belirtileri;

    1. Ayrıntılara dikkat etmekte zorluk çekmek ya da hatalar yapmak.

    2. Dikkat gerektiren görevlerde ya da işlerde dikkatini sürdürememek.

    3. Birisi ile yüz yüze konuşurken sohbet esnasında dinlemekte güçlük çektiğini gösteren dağınık cümleler kurmak.

    4. Kendisine verilen görevleri bitirmekte zorlanmak, verilen yönergeleri takip etmekte zorlanmak.

    5. Görev ve etkinlikleri düzenleme ve organize etmekte güçlük çekmek.

    6. Sıkça eşyalarını kaybetmek.

    7. Günlük etkinliklerde unutkanlık yaşamak.

    Hiperaktivite belirtileri;

    1. Ellerin ve ayakların sürekli hareket halinde olması.

    2. Oturduğu yerde belirli bir süre duramamak.

    3. Ortam ve kişiler fark etmeksizin bulunduğu yerde sürekli bir koşuşturma durumu ya da huzursuzluk hissiyatı olması.

    4. Boş zaman faaliyetlerinde kendisini oyalayabilecek etkinlikleri bulmak ve bu etkinlikleri sessizce yapmakta güçlük çekmek.

    5. Seri, hızlı ve çok konuşmak.

    Dürtüsellik belirtileri;

    1. Sorulan soru tamamlanmadan yanıt vermeye çalışmak.

    2. Sıra beklemekte güçlük çekmek.

    3. Başkalarının işine karışmak ya da konuşmalarını bölmek.

    4. Zamanı ve yeri uygun olmasa da aklına geleni o anda söyleme eğiliminde olmak.

    Okul öncesi döneminde en sık gözlemlenen durumlar; durdurulamayan sürekli olan hareketlilik, tutturmacalar, ısrarcı olmak, tırmanma eğilimi, etrafı kurcalamak, korkusuzca hareketler yapmak, meraklı olmak ve sonucunu düşünmeden yapılmış olan davranışlardan dolayı fizyolojik ya da psikolojik yaralanmalardır. Bu tarz davranışlar yaş büyüdükçe belirli durumlarda değişiklik gösterebilmektedir.

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların okul dönemi; sınıfta oturamamak, dersleri dinlemekte güçlük çekmek, çalışmalarını planlı ve düzenli bir şekilde yapamamak, mental olarak yaşıtlarına göre bir eksikliği yok ise derslerini başarsa bile akranları ile ilişkilerinde bozukluklar yaşamak, ödevlerini unutmak, düzenli not tutmakta zorluk çekmek gibi davranışlar gözlenmektedir.

    Bu bireylerin yetişkinlik dönemlerinde; konsantrasyon gerektiren işlerde yetersizlik, yapması gereken işleri son dakikaya kadar uzatmak ve sonrasında bitirmekte güçlük çekmek, eşyalarını yanlış yerlere koymak ve unutabilmek, zamanını etkin kullanamamak, sık sık iş değiştirmek, aynı anda birden fazla işe organize olamamak gibi sorunlarla yaşamlarına devam etmektedirler.

    Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve erişkinlikte % 4 olarak bildirilmektedir. Ayrıca ortalama olarak sıklık erkeklerde kızlardan 4 kat daha fazla görülmektedir.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite tedavisinde bütünleyici, çok yönlü ve sistematik bir yaklaşım gerekmektedir. İlk adım her zaman dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış kişilerin ailelerinin, okullarının ve sosyal çevrelerinin bu konuda yapılması gerekenler ve doğru tutum-davranışlar hakkında bilgilendirilmesi gerekmektedir. Özellikle anne babaların bu konuda çocuklarıyla nasıl ilişki kuracağı, nasıl davranacakları, nasıl koruyacakları, nasıl sorumluluk duygusunun kazandırılabileceği hakkında bilgi edinmeleri gerekmektedir. Böyle bireyler disipline teşvik edilmeli, yapmış olduğu olumsuz davranışa göre bedel belirlenmeli, her zaman net olunmalı yapılmasını istenen şeyler üst üste değil bölerek tane tane izah edilmeli, anımsaması gereken durumlar için notlar alması konusunda teşvik edilmeli, uygun çalışma ortamı hazırlanmalı, yapacağı işlere zaman sınırı koyulmalı, sürekli unuttuğu nesnelerin belirli yerleri oluşturulmalı, elindeki işi bitirmeden diğer bir işe geçmemesi gerektiği anlatılmalı, tartışmalarda tepki vermeden önce kendisine sakinleşmesi için zaman vermesi gerektiği anlatılmalıdır. Bunların yanı sıra farmakolojik destek de önemlidir, vakanın ihtiyacı doğrultusunda da gereklilik göstermektedir. İlaçlarla tedavinin eş tanıyı gözeterek planlanması ve buna sorun odaklı olarak yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapilerin eklenmesi tedavi sürecinde hızlı yol alınmasını sağlayabilir.

  • Evdeki Ergen

    Evdeki Ergen

    Hayatımızın her dönemi farklı değişimlere ve geçişlere sahiptir. Bebeklikten çocukluğa geçmek, ilkokuldan liseye geçmek, yeni bir eve-işe geçmek, farklı birlikteliklere geçmek, yeni bir eşyaya geçmek… Değişimlere uyum sağlamak, alışmak genellikle sancılı ve zor bir süreç olabilir. Ergenlik dönemi de hormonal, duygusal ve düşüncesel yani psikolojik ve fizyolojik bir çok değişimin gerçekleştiği bir süreçtir. Bu sürecin getirilerini ergenler sadece kendileri yaşamazlar, aynı zamanda çevrelerindeki bireyler de bu süreçten etkilenmektedirler. . Dolayısıyla ergen bu kadar çok değişimden geçerken aslında ergen anne-babası da değişimden geçer, geçmek zorunda kalır. Bu dönem çocukluk ve erişkinlik arasında yer alan, gelecekteki yaşantımıza yön verecek olan kimlik ve kişilik özelliklerimizin oluşmasında büyük rol oynayan, yaşamın en zor ve karmaşık denebilecek bir kesitidir.

    Anlaşmazlıklar, farklı fikirler ve düşünceler hayatın her anında yaşanan bir durumdur. Önemli olan böyle kriz dönemlerini yönetebilmektir. Ergenlik döneminde hızlı büyüme ve değişim ergenin duygularını, davranışlarını kontrol etmesini zorlaştırabilir. Çocukluk ve yetişkinlik arasında kalmışlık hem anne-babanın hem de ergenin tepkilerini, sorunlar ile baş etme becerilerini farklılaştırır. Anne-baba bir taraftan büyüyen çocuklarının daha olgun, daha sorumluluk sahibi davranmasını beklerken, bir taraftan da eskiden olduğu gibi, alıştıkları gibi çocuklarının sözlerinden çıkmamasını isterler. Ergen ise bir yandan daha çok özgürlük ve bağımsızlık isterken bir yandan da davranışlarının sorumluluğunu almayı erteleyebilir ya da reddeder. Anne-baba ve ergen arasındaki çatışmalar temelde bu ikilemlerden kaynaklanır. Ergenlik döneminin tipik tutumları vardır. Bu tutumlar da tüm aileler tarafından benzer şekilde dile getirilerek ifade edilir. Otoriteye karşı gelme, söz dinlememe, eleştirilmeye karşı hassaslık, beğenmeme ve eleştirme gibi… Ergen bu tutumlar ile anne-babasından farklı bir birey olduğunu kanıtlamaya, kendi yeterliliğini kendisine çevresine göstermeye çalışır. Bir yandan da yalnız kalmaktan, hata yapmaktan korkar, anne-babanın ona rehberlik etmesine içten içe ihtiyaç duyar. Ancak zaman zaman bundan hoşlanmıyormuş gibi ifadelerde ve davranışlarda bulunabilirler. Ebeveynler de bu değişimler doğrultusunda çocuklarının bambaşka bir kimliğe sahip olmaya başladığını gözlemleyip kaygılanarak farkında olmadan bu durumlara karşı olumsuz tutum ve davranışlarda bulunabilirler. Eskiden daha uyumlu, söz dinleyen, sorumluluklarında daha dikkat eden bir çocuk kısa bir zamanda bunları yapmamaya ve reddetmeye başlamıştır. İşte tam da bu durumlarda ebeveynler geçmiş yıllarda kullandıkları yöntemleri kullanarak evdeki ergene yaklaşmaya çalıştıklarında ilişkilerindeki sarsıntının şiddeti artmaya başlar. Çünkü ergenin tam da kurtulmak istediği, kanıtlamak istediği şey artık çocuk olmadığıdır. Ancak ebeveynler bunu gözardı ederek çocukmuş gibi davranmaya devam etmek istemektedirler.

    Peki ebeveynlerin ne yapmaları gerekir? Doğru tutumlar ve yöntemler nelerdir? Ergenlerle nasıl daha sağlıklı iletişim kurulur?

    Tüm ailelerin öncelikle hiçbir zaman göz ardı etmemeleri gereken durumlar; aile bireylerinin değerli ve önemli olduklarını bilmeleri, kendilerini güvende hissetmeleri, yakınlık ve dayanışma duygusunu geliştirmeleri, sorumluluk bilincinin artırılması ve karşılaşılan zorluklarla mücadele edebilme becerisinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bilinçle yaklaşılan tutumlar ve davranışlar sağlıklı iletişim becerisini bunun sayesinde de daha az çatışmayı beraberinde getirecektir. Sağlıklı iletişimde dikkat etmemiz gereken temel unsurlar;

    • Emir verici, gözdağı vererek ya da otorite mercii gibi cümleler kurmadan neyi istiyorsak gerekçesini açıklamalıyız.

    • Ergenin düşünceleri çocukça ya da basit düzeyde gelse dahi ad takma, alay etme, aşağılama ve kıyaslamalardan uzak durulmalıdır.

    • Sürekli kendi yaşantılarınızdan ya da sizin döneminizdeki zorluklardan bahsederek öğütler verilmemelidir.

    • Yaşanan problemler karşısında getirmiş olduğu çözüm önerileri dikkate alınmalıdır, geliştirilmesi gereken noktalar varsa geliştirilebilinir. Ancak ebeveynler kendisini tek çözüm kaynağı olarak görmemelidir.

    • Ergenlerin hayatları ısrarcı ve sürekli sorularla sorgulanıp sınanmamalıdır.

    • Yaptığı olumlu her davranışı doğaüstü bir beceri yapmış gibi abartarak ve sürekli övülmemelidir.

    Ancak her şeye rağmen bazı problemlerle mücadele etmekte güçlük çektiğinizi ya da sorunlarla başa çıkamadığınızı düşünüyor veya gözlemliyorsanız, lütfen sağlıklı ruh sağlığına sahip olabilmek için profesyonel bir destek almayı ihmal etmeyiniz.

  • Oyun Çocuğun İşidir

    Oyun Çocuğun İşidir

    ‘’Oyun benim işim karışma!’’

    Genelde ebeveynler bana; çocukları ile nasıl oynayacaklarını bilemediklerinden ve oynadıklarında ise oyunların hep bir gerginlik ile bittiğinden bahsediyor. Bunun altında yatan en temel sebepten bahsetmek istiyorum.

    Biz yetişkinler oyun oynamayı bırakalı çok oldu ve daha da kötüsü çocukken oynadığımız oyunları hatırlamıyoruz. E artık hayal gücümüz de o kadar gelişmiş değil… Kendi yöntemlerimizle bi oturalım hadi oyun oynayalım dediğimizde ise çocukla anlaşamıyoruz.

    Günümüzde oyunlarda çıkan gerginliğin en çok “ebeveynlerin oyun kurucu olmaya çalışmasından” kaynaklandığını görüyorum. Ancak oyun çocuğun işidir! Oyunun ne kadar basit ya da ne kadar karmaşık olduğu önemli olmaksızın oyunu çocuk kurmalıdır.

    Oyunu yönlendirilen, istediği gibi oynaması engellenen, oyununun yönü değiştirilen çocuk gerçek hayatta sizi yönlendirmeye çalışır.

    Açıkça size “burası benim alanım, benim dünyam. Bana katılmak istiyorsan benim kurallarım geçer yoksa burada yerin yok.” der. Kendini anlaşılmamış, kabul edilmemiş hisseder ve bu çoğu zaman öfke ve kızgınlık doğurur. Bununla nasıl başa çıkacağını bilemeyen çocuk ise bunu gerçek hayata geneller, iş birliğinden kaçınabilir ve meydan okuyucu davranabilir.

    Çocuğunuzla oynarken sizi tam olarak yanında hissetmesi için yapabileceğiniz şeylerden biri aynalama. Oynadığı oyunun detaylarını ve oynarken hissettiği duyguları ona söylemeniz.

    “Burda bir sürü dinazor var, birbirlerine çok kızgınlar”

    “Anne ve çocuk birbirlerine sarılıyorlar.”

    “Bu oyun seni çok mutlu etti.”

    ‘’Elinden geldiğince yüksek yapmaya çalışıyorsun’’

    ‘’ Bu oyun şimdi tam senin istediğin gibi oldu’’

    ‘’Buradaki insanlar çok çaresiz.’’

    ‘’Bu çocuk çok korkuyor, ne yapacağını bilemiyor.’’ gibi…

    Sizi oyuna dahil etmek isterse de verdiği rolü kabullenmek ona göre davranmanız onu mutlu ve anlaşılmış hissettirir.

    Oyunu yönlendirmeye çalışmak yerine çocuğun bu oyundan ne beklediği ile ilgilenmeniz ona iyi gelecektir.

  • Çocuklarda Korku

    Çocuklarda Korku

    Küçük çocuklar genelde anne babalarına şaşırtıcı gelecek korkulara sahip olabilirler.

    Okul öncesinde korkular daha çok ayrılık ya da yabancı korkusu gibi korkulardır ve gelişimin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu korkular okul öncesi dönemde hafifler ve yerini başka korkular alabilir. Korkuların sebepleri çocuğun mizacına, hayal gücüne ve deneyimlerine bağlı olarak oluşabilir.

    Korkular mantıklı değildir, mantıklı açıklamalar ile ortadan kalkmaz ve çocuk rahatlamaz. Ebeveyn olarak; mantıklı açıklamalar yapmak, dikkat dağıtmak, ortamdan uzaklaştırmak, ya da korktuğu şey ile yüzleştirmeye çalışmak gibi yöntemler kullanabiliriz. Hatta bu durum bazen ebeveynleri sinirlendirebilir.

    Eğer bir çocuk korkuyorsa ortada gerçekten onu korkutan bir şey var demektir. Bunun yetişkin olarak sizin mantığınıza uymaması çocuğun korkularının onun için de anlamsız olması gerektiği anlamına gelmez. Bu durumdaki bir çocuğun en son duyması gereken şey “korkmana gerek yok.” gibi cümlelerdir. Korkusunun ebeveynleri tarafından kabul görmemesi hatta bazen yok sayılması çocuğa bu konuyla ilgili ailesinden yardım alamayacağını ve yalnız olduğunu hissettirir. Ebeveynlerin yaptığı mantıklı açıklamalar yetersiz kalır…

    Onun için yapacağınız en değerli şey korkusunu kabul etmek, empati göstermek ve destek olmak olacaktır. Böylece sizinle korkularını daha rahat paylaşabilmesi ve korkusunu yenmek için adımlar atabilmesini desteklemiş oluruz. Diğer türlü anlaşılmadığını hissettikçe korkularını büyütebilir ya da başka şekillerde dışa vurmaya başlayabilir.

    Çocuklar bazen doğru bilgiye sahip olmadıkları için, bazen eski deneyimlerinden dolayı, bazen başkalarından edindikleri korkulardan dolayı, bazen hayal güçlerinden dolayı korku yaşayabilirler.

    Bazı korkular daha semboliktir. Kardeşi doğan bir çocuk karanlıktan korkmaya başlayabilir. Eğer bir korku sembolik ise işin içinden çıkamıyor gibi hissediyorsanız o zaman bir uzmandan destek almanızı öneririm.