Etiket: Çocuk

  • Çocuğun Cinsel İstismarı

    Çocuğun Cinsel İstismarı

    Son günlerde medyada çıkan haberler nedeniyle çocuğun cinsel istismarı tekrar gündeme geldi. Cinsel istismar; çocuğun kendisinden daha güçlü gördüğü bir yetişkinin ya da yaşıtının çocuğu cinsel doyum sağlamak amacıyla kullanmasıdır.  Çocuk kendisinden güçlü olarak gördüğü bu kişiden korktuğu için onun isteklerine boyun eğer. Cinsel taciz, güçlü olan tacizcinin çocuğu öpmesi, okşaması, cinsel ilişkiye zorlaması  olabildiği gibi tacizcinin vücuduna, cinsel organına çocuğun dokunması için çocuğu zorlaması da olabilir.

    Teknolojinin ilerlemesiyle beraber çocukların cinsellikle tanışma yaşı çok düştü. Çocuklar internette televizyonda ya da bir oyunda cinsellik içeren bir bilgiyle ya da görselle çok küçük yaşlardan itibaren karşılaşabiliyor. Yirmi yıl önce 12-13 olan ergenlik yaşı da 9’lara kadar indi. Cinsellikle bu kadar erken yaşta karşılaşan çocuklarda erken erotizasyon görülme sıklığı da gün geçtikçe artıyor. Bu da çocuk tacizlerinin artmasına sebep oluyor.

    Sağlıklı bir ruhsal yapıya sahip olan çocuk cinsel tacize uğradığını hangi yaşta olursa olsun duygusal anlamda fark eder. Cinsellik insan beyninde çok yüksek ateşlenme yaratan bir duygudur, dolayısıyla çocuğun yaşadığı bu duygu diğer hissettiği duygulara benzemediği için çocuk hissettiği bu duygunun farklı bir duygu olduğunu bilir. Çocuğun ayıp kavramını öğrenmesi ise ortalama üç yaş civarında olur. Üç yaşından sonra çocuk cinsel tacize maruz kaldığında bunun yasak, ayıp, yapılmaması gereken bir davranış olduğunun farkındadır.

    NEDENLERİ;

    AİLEDEKİ İŞGAL VE İHMAL CİNSEL TACİZE SEBEP OLABİLİR

    Cinsel tacize uğrayan çocukların çoğunluğu içe kapanık, sessiz, kendi halinde çocuklardır. Bu çocuklar ailede ihmal edilen, yeterince ilgi, sevgi ya da şefkat görmeyen, yalnız büyüyen çocuklardır. Tacizci kendisine kurban seçerken özellikle bu tip çocukları tercih eder. Bu tip çocukları tercih etmesinin sebebi tacizinin ortaya çıkmamasıdır. Tacizci, istismar ettiği çocuğu tacizi hiç kimseye anlatmaması gerektiği konusunda ikna eder, çocuk direnirse tehdit eder. Ama çoğunlukla bu durumdaki bir çocuk direnç göstermez. Yaşadığı duygunun ayıp olduğunu kendisi de hissettiğinden tacizi saklar.

    Tacizci çocuğu tamamen çaresiz olduğuna ve direnmesinin boşuna olduğuna inandırır. Çoğu çocuk tacizcisinin doğaüstü güçleri olduğuna dair bir inanç geliştirir. Tacizci onun düşüncelerini okuyabilir, hayatını tamamıyla kontrol edebilir zanneder. Tacizi saklamasının sebebi de çoğunlukla budur.

    Cinsel tacize maruz kalan çocukların bir diğer özelliği ise ailenin çocukla kurduğu fiziksel temasın azlığıdır. İnsan doğduğu andan itibaren fiziksel temas kuracağı birini arar. Yapılan araştırmalar fiziksel temasla büyüyen çocukların beyin gelişimlerinin yaşıtlarına oranla daha yüksek seviyelerde olduğunu göstermiştir. Dokunulmanın beyinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır, ayrıca bağlanma hormonu dediğimiz oksitosin salgılanmasını da sağlar. Fiziksel temastan yoksun büyüyen çocuklar bu ihtiyaçlarını etraflarındaki kişilerden karşılamaya çalışır. Çocuğun bu ihtiyacını gören tacizci ise çocuğu kendi cinsel duygularını tatmin etmek amacıyla kullanmaya başlayabilir.

    CİNSELLİĞİ SEVGİ ZANNEDEN ÇOCUKLAR

    Çocuk küçük yaşlardan itibaren cinsel duyguyla sevgi almayı öğrenmişse cinsel tacize açık hale gelir. Aile içinde çocuğa sevgi gösterme şekli cinsel organına dokunarak oluyorsa, örneğin aile büyüklerinden biri erkek çocuğun büyüyüp büyümediğini pipisine dokunarak ölçüyorsa, çocuğun altı temizlenirken cinsel organı öpülüyorsa çocuk sevgi alırken cinsel duygular da hisseder. Bazen de bu durum örtük bir şekilde gelişir ve aile bunu bilmez. Çocuğun yanında cinsel ilişkiye girme, evin içinde küfürlü konuşmalar, ailenin çocukla çıplak banyo yapması, ailenin çocuğun yanında soyunması, çocuğun yanında anne babanın birbirine erotik duygular vermesi de çocuğun cinsellik ve sevgi arasında bir bağ kurmasına sebep olur. Dolayısıyla dışarıdan biri çocukla bu şekilde bir ilişki içine girdiğinde çocuk bunu sevgi olarak algılayabilir.

    SONUÇLARI;

    CİNSEL TACİZ KİŞİLİK BOZUKLUKLARINA KAPI ARALIYOR

    Borderline kişilik bozukluğuna sahip olan kişiler üzerinde yapılan araştırmalar bu kişilik bozukluğuna sahip kişilerin yüzde ellisinin çocukluk döneminde tacize uğradığını gösteriyor. Çocukluk döneminde yaşanan taciz kimlikte dağılmaya, bölünmeye sebep olur. Çocuk yaşadığı bu duyguyla baş edemeyeceği için bu duyguyu dondurur. Yani tacize uğrayan kişinin benliğinde birbiriyle temas kurmayan ayrı ayrı parçalar vardır. Tacize uğrayan parçası aktifleştiğinde kişi kendisine yabancılaşma, boşluk, anlamsızlık, intihar duygularına kapılabilir.

    Tacize uğrayan çocuk çoğunlukla kendisini suçlar. Bu çocuklar yaşadıkları her şeyin sorumlusu olarak kendilerini gördükleri için bunu bir yetişkinle paylaşmak istemez. Bunu söylediklerinde suçlanacağından, inanılmayacağından korkar.

    Tacize uğrayan çocuk etrafındaki insanlardan uzaklaşmaya başlayabilir. Kendisine bakım veren yetişkinlerin onu korumadığını düşünebilir, ya da tam tersi taciz sonrası bu çocuklar cinsellikle aşırı ilgilenmeye başlayabilir, flörtöz davranışlar sergileyebilir,  cinsel oyunlarında artış olabilir, mastürbasyon yapmaya başlayabilir.

    AİLELERE ÖNERİLERİM

    Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun yanında cinsel ilişkiye girilmemesi gerekir. Çocuğun altını değiştiren yetişkinin mümkünse tek bir kişi olması uygundur. Anne olabilir bu kişi anne müsait olmadığında baba devreye girebilir. İki yaşından sonra çocuğun aileden herhangi biriyle uyuması uygun değildir, özellikle anne babanın arasında yatması uygun değildir. Çocuğa tuvalet eğitimi verilirken çocuğun yanında çocuğa öğretmek amaçlı anne veya babanın tuvaletini yapması uygun değildir. Çocuk mümkünse tuvalette tek başına tuvaletini yapar anne veya baba kapıda bekleyip çocuk ihtiyaç duyduğunda onları çağırabilir.

    En önemlisi çocuğun kendi ruhsal ve bedensel bütünlüğü kavramasıdır. Bu da ruhsal olarak çocukla sağlıklı iletişim ve etkileşimle mümkün olur. Anne ve babanın çocuğun ruhsal ve bedensel olarak kendilerinden ayrı bir insan olduğunu görmesi çok önemlidir. Çocukla çocuğun ihtiyacı olduğu zamanlarda fiziksel temas kurmak da değerlidir.

    İstismara uğrayan çocukların mutlaka ruhsal bir destek alması gerekir. Çocuklarda oyun terapisi çocuğun yaşadığı travmatik anının duygusu boşaltmasını sağlar. Çocuklarla yapılan oyun terapisinde anne babanın katkısı da çok önemlidir. Aile çocuğa bu konuda ne kadar destek olursa çocuğun iyileşmesi de o oranda hızlı olur.

  • Boşanma Sürecini Çocuğa  Anlatmalı Mıyız?

    Boşanma Sürecini Çocuğa Anlatmalı Mıyız?

    Her türlü yaşam değişikliği -iyi yada kötü olaylar da dahil olmak üzere- zordur. Boşanma yetişkinler için dahi kolay alınan bir karar olmasa da çoğu zaman çocuk için bu olguyla karşı karşıya kalmak, altındaki zeminin kaymasına benzer. Peki böyle bir sürece girip çocuklara zorluk yaşatmak doğru mu? Etkisi kalıcı olmaz mı? Sadece çocuklar zarar görecek anlayışıyla, sürdürülemeyen bir evliliği sürdürmeye çalışmak çocuklar için faydadan çok zarar getirebilir. Ne kadar dikkat edilirse edilsin çocuklar ortamdaki negatif elektriği her zaman hissederler. En net söyleyebileceğimiz olumlu sonuç şiddetin, yüksek sesle tartışmaların çok olduğu evlilikler bittiğinde çocuklar negatif bir etkiden çok, rahatlama gözlemlenmesidir. Şu da bir gerçek ki, bir evliliğin bitiyor olması çocukta -yetişkinde dahi- hangi yaşta olursa olsun kızgınlık, korku, depresyon, suçluluk duygusu yaratır.

    Anne babası boşanan çocuklarla yapılan tüm araştırmaların ortak noktası çocukların boşanma için kendilerini sorumlu buldukları gerçeğidir. Çocuklar, ebeveynlerinin boşanma nedeni olarak kendilerini görürler. Bu nedenle boşanma kararı olduktan sonra yapılacak işlerin en başında bunun çocuklarla paylaşılması gelir. Ve bu haberi çocuk başkalarından değil, ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir. Özellikle de ebeveynlerinden öğrenmesi gereklidir.

    Peki bu boşanma durumunu çocuğa nasıl anlatmalıyız?

    Çocuğunuza boşanma kararınızı anlatmaya başlamadan önce evliliğinizin başlangıcı hakkında birkaç cümle söyleyerek konuya giriş yapabilirsiniz. Biliyorsun insanlar doğar, okula gider, işleri olur, büyüdüklerinde bir aile kurmak isterler ve evlenirler. Ben ve baban da birbirimizi tanıdığımızda bir aile kurmak istediğimize karar verdik. Birbirimizi çok sevdik ve evlendik. Ama evlendikten sonra bazı konularda anlaşamadığımızı gördük. Baban ve ben farklı hayatlar sürmek istediğimizi fark ettik. Başta birbirimizle çok iyi anlaşırken, daha sonraları bende baban da daha farklı hayatlar yaşamak istediğimize karar verdik. Çocuğa söylenecek hiçbir sebebin yalan olmaması ama suçlayıcı ve karşı tarafı küçük düşürücü de olmaması gerekir. “Başta birbirimizle anlaşabiliyorken artık anlaşamadığımıza ve ayrı yaşamak istediğimize karar verdik.” söylemi çocuk için açıklayıcı bir söylemdir. Bunlar çocuğa söyleniyorken anne babanın en dikkat etmesi gereken şey birbirlerini suçlamamaktır. Tüm bu konuşmalar yapıldığında bu kararın alınmasının kolay olmadığı ve bu karardan ötürü üzgün olduğunuzu da çocuğun duyması yararlı olur. Siz duygunuzu net olarak ifade ettiğinizde çocuk kendi duygularını rahat bir şekilde paylaşabilir.

    Boşanırken önemli olan bir konu da anne babanın karşılıklı saygı sınırları içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içerisinde hareket etmeleri üzerinde anlaşmalarıdır. Evlilik içinde her ne yaşandıysa, boşanmayla artık bitmiştir. Artık siz anne ve baba olarak çocuğunuza karşı sorumlusunuzdur. Boşanmayla birlikte anne baba olarak bu sorumluluklarınızı yerine getirmeye nasıl devam edeceğinize karar vermek zorundasınız. Çocuğun tüm sorumluluğunu annenin yüklenmesinin, babanın da ara sıra ortaya çıkan bir figür olmasının çocuğun gelişimine ne kadar zarar verdiği görülerek son yıllarda çocukların sorumluluklarının ortak olarak paylaşılması çocuğun gelişimi açısından da önemlidir. Hem anne, hem baba çocuk için vazgeçilmezdir. Çocuğun her iki ebeveyne de eşit erişebilme hakkı olmalıdır. Boşanma daha çok sorumluluk, daha az kontrol getirir. Çocuğunuzun diğer ebeveynde iken nasıl bakılacağına ne yazık ki karar veremezsiniz ama sorumluluk sahibi anne babalar çocuğun her iki evde de benzer kurallar içinde yaşanmasını sağlamak için özen gösterebilirler. Bu çocuğun gelişimi için gerekli olanıdır. Boşandığınız eşinizle arkadaşça davranmak veya eski günlerdeki gibi davranmak elbetteki zordur ama zaman içinde çocuklar için konuşabildiğiniz, ortak kararlar alabildiğiniz, aynı ortamda bulunabildiğiniz bir yetişkin -yetişkin ilişkisine çok ihtiyacınız olacaktır. Destekleyici rol üstlenenen ebeveynlerin çocukları bundan olumlu etkilendikleri görülmüştür.

    *Bu yazı Danışman Psikolog Ani Eryorulmaz’ın ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabından derlenmiştir. daha kapsamlı bilgiye ulaşmak için ‘Eyvah Boşanıyorum!’ kitabı okumanız tavsiye edilir.

  • Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma öncesinde aile içerisinde yaşanan çatışmalar çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler. Bu çatışmalarda çocuğun hiçbir kusuru olmamasına rağmen, en fazla çocuklar etkilenir, çocuk üzerinde duygusal bir yük oluşturur. Her ebeveyn, çocuk için güç, güven, destek, rehber vb anlamlar taşır. Bir ebeveynin eksikliği, çocuğun gelişimi için olumlu değildir. En sağlıklı şekilde yönetilmiş boşanmalarda bile çocuğun ayrı kaldığı ebeveyn ile ilişkisi nitelik ve nicelik açısından azalması kaçınılmazdır. Boşanma kaçınılmaz ise çiftlerin en önemli çabası çocuğun göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır.

    Boşanmanın çocuğa anlatılması:

    1-Boşanma kararı anne ve baba tarafından beraberce açıklanmalı

    2-Boşanmanın ne anlama geldiği çocuğun yaşına uygun bir dile çocuğa anlatılmalı.

    3-Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği anlatılmalı.

    4-Boşanma kararında çocuğun kabahati ve sorumluluğu olmadığı anlatılmalı, çocuğa verilecek en büyük zara boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.

    5-Boşanma kararı karşısında duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmeli.

    6-Boşanmayla ilgili çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru cevaplanmalı, dürüst ve gerçekçi cevaplar verilmeli.

    7- Soruları cevaplarken, abartıya kaçılmamalı, duygu sömürüsü yapılmamalı, karşı tarafı suçlayıcı tavır içine girilmemeli. Bu tur tutumlar çocukta travma oluşturabilir. Yine anne ve babanın ağlama nöbetleri, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranmaları çocuğu olumsuz etkiler.

    8- Boşanma sonrasında çocuğun hayatında nelerin değişeceği değil nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

    Boşanma kararını öğrenen çocukların anne ve babadan duymak istedikleri

    1- Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemeyecek.

    2- Seni her zaman seviyoruz, her zaman annen baban olmaya devam edeceğiz. Boşanma kesinlikle senin suçun değil.

    Çocukların aklına gelebilecek sorular.

    1- Benim yüzümdenmi boşanıyorsunuz

    2- Annemi/babamı bir daha görebilecekmiyim.

    3- Evden hanginiz ayrılacak

    4-Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda

    5-Evden ayrıldığında nerede yaşayacak

    6-Annem/babam bizimle burada yaşasa olmazmı

    7-Neden seninle kalamıyorum

    8-Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissedermi.

    9- Birgün yeniden birleşeceklermi

    10- Bizi kim koruyacak, kim yemek pişirecek, kim uyutacak

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamaları için belli bir süre geçmesi gerekir.

    1- Halen yaşadığı evde kalması ev değiştirmemesine özen gösterin.

    2-Evden ayrılacak ebeveynin birdenbire değilde evde kalış sürelerini azaltarak evden ayrılmasını tercih edin.

    3-Pek çok aile çocuk mutlu olsun diye onu hediyeye boğar, bu bir hatadır, çocuk bu durumu kullanmayı öğrenip disiplin sorunlarına yol açar.

    4-Boşanma ile ilgili sorunlar (mahkeme, nafaka, maddi tartışmalar) çocuklar tanık olmamalıdır.

    Yapılan Hatalar

    1-Çocuğu taraf tutmaya zorlamak

    2-Çocuğu karşı taraf ile görüştürmemek

    3-Diğer ebeveynin kötülenmesi

    4-Çocuğun hatalı ve istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi

    5-Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması

    6-Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması ve yapılan programların ertelenmesi

    7-Karşı taraftan intikam almak için çocuğun kullanılması

    8-Bayram, mezuniyet, yıl sonu gösteri gibi özel günlere diğer ebeveynin dahil edilmemesi

    9-Çocukla geçirilecek günlerin ihmal edilmesi, ertelenmesi

    10-Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatıyla ilgili sorular ile çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması.

    11-Çocuğun tanık olacağı biçimde her türlü oratamda diğer ebeveyn ile tartışılması

    12-Çocuğun diğer eşin aile büyükleri ile görüştürülmemesi

    13-Çocuğun karşı tarafı suçlayan cümleler kurulmasına izin verilmesi

    14-Anne babanın çocuğa karşı tutarsız davranmaları

    15-Çocuğu karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi.

  • 2 Yaş Sendromu

    2 Yaş Sendromu

    2 yaş sendromu, bebeklikten çocukluğa geçiş dönemi olarak adlandırılır. 16-42 ay arasında görülür. Bu dönem bireyselliğin başlangıcıdır. Bebeğin; anne ve babasına olan bağımlılığı kısmen de olsa azalmıştır. Kendi isteklerini dile getirebilecek konuşma ve istedikleri hareketleri gerçekleştirebilecek yürüme yetisini gelişmeye başlamıştır. Çocuk bu sayede çevresini keşfetmeye başlayacaktır. Çocuk, bu dönemde edinmiş olduğu konuşma, yürüme gibi yetilerini keşfedebilmek ve kullanabilmek için¸anne ve babasından bağımsız olmak, onlardan uzaklaşmak istemektedir. Çocuk bunları her ne kadar gerçekleştirmek istese de aslında hala annesine muhtaç olduğunun farkındadır. Bundan dolayı da başkalarına boyun eğme ve isyan etme arasında bocalar duruma gelir.

    Bu dönemde görülen önemli gelişimlerden biri tuvalet eğitimidir. Çocuk dışkısını istediği gibi kontrol etmeyi öğrenir ve bu öğrenme ona büyük bir haz verir. Küçük deneme yanılmalarla bunu oyun haline dönüştürülmesi de yeni keşfettiği bu yeni özellikten haz aldığının göstergesidir. Tuvalet eğitiminde annenin rolü önemlidir. Çocuk eğer bu eğitime hazır değilse baskılanmamalı. Aksi halde bu durum ters etki gösterecek ve istenilenin tersinde davranış ortaya çıkmasına sebep olarak yetişkinlikte de yansımaları görülecektir.

    İkinci önemli gelişim ise; çocuğun bireysel yemek yeme girişimidir. Çocuk, bu dönemde kendini keşfedebilmek için annesinin yemek yedirmesini reddeder. Çocuğun bu girişimi desteklenmeli, onun bu girişiminde başarılı olabilmesi için ortam hazırlanmalı. Çocuğun kaşık, çatal tutabilmek için ince motor becerileri henüz tam olarak gelişmemiştir. Bu sebepten; yemeğini dökerek yiyebilmektedir. Çocuğa çevresini ve kendi üzerini kirlettiği için kızılmamalı. Onun bu kirlenmeyi fark etmesi, kaşık-çatalını kontrollü şekilde kullanmayı öğrenebilmesi için ona uygun ortam hazırlanmalı. Bunun için; yere geniş bir örtü serilebilir, çocuğun bu örtü üzerinde yemek yemesi sağlanabilir. Anneler için bu biraz eziyetli olsa da çocuk için eğlenceli bir gelişim oyununa dönüşecektir.

    Çocuk, bu süreç boyunca yapmış olduğu girişimlerin engellenmemesini ister. Kendini ve çevresini keşfetme sürecindedir. Çocuğun bu bağımsızlık girişimleri engellenirse; yetişkinlik döneminde karar alamaz ve aldığı kararlardan da suçluluk duyar.

    Bu dönemde sık yaşanan durumlarda biride; çocuklarda çok fazla inatçılık görülmektedir. Çocuk, bağımsız karar girişimlerine karışılmamasını gerektiğini ve otoritenin kendisinde olduğunu ispatlamaya çalışır. Çocuğun bu inatlaşma durumunda, sakinleşmesini beklemeli, sakinleşmesinin ardından karşılıklı olarak neden bu davranışları gösterdikleri üzerine konuşulmalı. Çocuk ile davranışları üzerinde konuşmak; çocuğun yapmış olduğu davranışları fark etmesini ve karşısındaki büyük bir bireyin çocuğun tabiri ile ‘büyükler gibi’ konuşuyor olması çocuğa, kendini ‘değerli’ olduğu hissini uyandıracaktır. Bu da yetişkinlik döneminde özgüvenli birey olmasını sağlayacaktır.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık sevilen birinin paylaşılamaması durumudur. Sevginin olduğu ortamda gerçekleşen doğal bir süreçtir. Kardeş kıskançlığı, aileye yeni gelen bireyin daha çok sevileceği, çocuğa gösterilen sevginin azalacağı hatta kaybolacağı hissi ile oluşur. Bu süreci anne-babalar doğru yönetebilirler ise kıskançlık sonucu oluşan olumsuz davranışlar en aza inecektir.

    Çocuk, annenin hamilelik döneminden itibaren bir şeylerin değiştiği düşüncesine kapılmaya başlar. Annenin, hamilelik dönemini başında yaşamış olduğu bulantılar, ağrılar nedeniyle, hamilelik dönemi sonlarında ağırlaşması sebebiyle çocuğa yöneltilen ilgi azalacak ve ‘yeni kardeş anneyi üzüyor, onu hastalandırıyor’ düşüncesi içerisine girmesine sebep olacaktır. Çocuğa hamilelik için riskli süre olarak adlandırılan 3. aya girildikten sonra çocuğun yaşına uygun bir şekilde bir kardeşinin olacağı, annenin hamilelik döneminde yaşayacağı olası durulmarı, hamilelik sonrasında bebeğin ihtiyaçlarının neler olacağına dair bilgiler çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır. Bu anlatım hikayeler ile, çocuğun bebekliğine ait resimler, videolar göstererek yapılabilir. Bu anlatımların belli aralıklarda yapılması çocuğun içinde bulunduğu durumu somutlaştırarak süreci kolaylaştırılmasını sağlayacaktır.

    Anne eve bebekle geldiğinde; çocuk ile bebek arasındaki ilk karşılaşma anı çok kıymetli olacaktır. Çocuğun, bebeği tanımasına, ona dokunmasına fırsat verin. ‘bebeğe dokunma canı yanar, kucağına alma düşürürsün’ gibi aşırı korumacı bir yaklaşımdan kaçının. Böyle bir durumda çocuk kendini önemsiz ve yeni gelen kardeşin kendisinden değerli olduğu hissine kapılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğunca, sizlerin gözetimi altında bebeği tanımasına izin verin. Küçük deneme-yanılmalar ile bebeğe nasıl davranması gerektiği öğrenecektir.

    Bebeği görmeye gelen misafirler geldiğinde, tüm ilginin bebeğe yönelmesine izin vermeyin. Mümkünse gelen misafirler ile konuşarak; çocuk ile de ilgilenmelerini isteyin. Bebeğe hediyeler gelirken, çocuğa da küçük sürprizler yapın. Misafir kalabalının içinde tek başına bir köşede kalmasını izin vermeyin.

    Doğum ardından anne yorgun düşebilir, bebeğinde anne bakımına ihtiyacı olacaktır. Bu süreçte anneye, baba veya yakın bir aile üyesinin yardımı çok iyi gelecektir. Anne, bebeğin bakımı ile ilgilenirken; baba da, çocuk ile zaman geçirmelidir.

    Bazı çocuklar ‘bebeği sevdik şimdi gitsin artık’ diyerek tepki gösterebilir. Bebeğin evde kalıcı olduğunu anladığın andan itibaren kıskançlık belirtileri göstermeye başlarlar. Bu belirtiler;

    Kendi yemeğini yiyebildiği halde annede yedirmesini isteme,

    Tuvalet eğitimine tamamlamış olmasına rağmen; alt ıslatma problemlerinin oluşması,

    Bebeksi konuşmaların, bebeksi davranışların başlaması,

    Anne ve babadan sık sık kucaklanmak istemesi

    Kusma, bulantı, baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar görülmesi

    Bu kıskançlık belirtilerindeki temel amaç; çocuk farkında olmadan kendini bebeğe benzetmeye çalışıyor, eğer bebeğe benzer ise anne ve babasının kendisini daha çok seveceğine inanıyor. Bazı çocuklarda ise; kıskançlık belirtisi gözükmeyebilir, bu çocuklar kıskançlıklarını bastırmaya çalışırlar. Sorun çıkaran çocuk olurlar ise anne ve babasının onu daha az seveceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğun kıskançlık yaşamadığını, duruma alıştığını düşünseler de aslında durum görüldüğü gibi değildir. Çocuğun davranışları gözlemlendiğinde; çocuğun bebeği severken biraz fazla sıktığı, öperken bebeğin ağlamasına sebep olduğu gibi davranışlar sergilediği gözlemlenebilir.

    Çocuğun yeni gelen bebeğe alışması zaman alabilir. Bu sürecin hızını anne ve babanın çocuklar iletişimleri belirleyecektir. Anne ve baba, çocuğa, bebeği sevmesi için baskı yapılmamalı. ‘sen büyüksün, söz dinlemelisin’ diyerek çocuktan yaşından büyük olgunluk beklenmemeli. Bu şekilde bir yaklaşım, çocuğun kardeşinden uzaklaşmasına ve bebek ile rekabete girmesine neden olacak. Çocuğun odasının ayrılması gerekiyorsa, bu işlem bebek dünyaya gelmeden önce yapılması gerekmektedir. Bebek dünyaya geldikten sonra oda ayrılırsa; çocuğun kendisini dışlanmış hissetmesine sebep olacaktır. Oda ayırma işlemi de kademeli olarak yapılması uygundur. Oda için birlikte eşya seçilmeli, çocuğun oda düzeni ve eşyaları hakkında fikri alınmalı, odası olduğu için özendirilmeli. Oda düzenlendiği zaman çocuğun orada yatması için zorlanmamalı. Anne veya baba bir müddet çocuk ile beraber, çocuğun odasında uyunmalı, çocuğa uyuduktan sonra kendi odalarında uyumaya gidecekleri bilgisi verilmeli. Çocuğa bilgi verilmeden, çocuk uyuduktan sonra odadan ayrılmak, çocuk gece uyandığında annesini yanında göremezse paniklemesine ve tek başına yatamama korkusuna dönüşecektir.

    Çocuğun, bebek dünyaya geldikten sonra okula gönderilmesi doğru değildir. Bebek dünyaya geldikten sonra çocuk okula gönderilirse; çocuğun kendisi terk edilmiş hissetmesine sebep olur. Çocuk okula bırakıldığı zamanda, evde kendisini bekleyeceğiniz, ona yemek yapacağınız, kardeşi ile çocuk evde yokken neler yapacağınız anlatılmalı, çocuk evde yokken evde neler olduğunu bilmek ister. Evde kardeş ile yapılan aktivitelerin sıkıcılığından, okulda yapacağı faaliyetlerin eğlencelerinden bahsetmek, çocuğun aklının eve kalmamasına ve okula uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. 

    Araştırmalar kardeşler arası yaş farkı ne kadar az olursa kıskançlık düzeyinin o kadar fazla olacağını gösteriyor. Örneğin; henüz 3 yaşında olan ve hala bakıma ihtiyacı olan bir çocuğun yeni gelen bebeği kabullenmesi ve anneyi paylaşması kolay olmayacaktır. Bazı durumlarda kardeşler arası yaş farkı büyük olduğunda da problemler ortaya çıkabilmekte. Yaş farkının fazla olduğu durumlarda ise; yıllardır süre gelen evdeki tek hakimiyet, tek sevginin paylaşılması kolay olmayacaktır. Kardeşler arasındaki kıskançlığın en büyük belirleyicisi, anne ve babanın çocuklara karşı tutumları olacaktır. Anne ve babalar mümkün olduğunca çocuklara eşit değil ancak; adil davranmaları gerekmektedir. Eşit davranma beklentisi çocukları olumsuz etkileyebilir. Bebeğin daha çok bakıma ihtiyacı olacak ve annenin bebek ile fazla ilgisi çocuğun gözünde eşit davranma durumunu sekteye uğratacaktır. Bu sebepten ötürüdür ki; çocuklar arasında adil davranmaya önem gösterilmesi gerekmektedir. Annenin, bebeğe neden fazla zaman geçirdiğini, çocukla yaşına uygun bir şekilde anlatarak açıklanması gerekmektedir.

                Anne ve babalar çocukları ile geçirdikleri zamanın kalitesini arttırmaları gerekmektedir. Mümkün olduğunca; karşılıklı iletişim halinde olacakları, birbirleri ile konuşabilecekleri ortamlar oluşturulmalı, kalabalığın olduğu, birbirleri ile minimum diyalog halinde oldukları ortamlar çocuğa anlık olarak mutluluk verir, örneğin oyun parkından çıktıktan sonra çocuğun hırçın davranışlar sergilemeye devam ettiği görülebilir. Çocukla birlikte faaliyetler yapmak, yemek yapmak gibi aktivitelerde bulunabilinir. Anne, baba ve çocuk üçlüsünün içerinde belli aralıklarla bebeğinde dahil edilmesi, çocuk ve bebek arasındaki iletişimi artıracak, sevgi bağının oluşmasını sağlayacaktır.

  • Montessori Eğitimi

    Montessori Eğitimi

    Montessori eğitim yaklaşımının kurucusu Maria Montessori’dir. Maria Montessori, 1870’te İtalya’da dünyaya gelmiştir. 1896 yılında Roma Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olarak ilk kadın tıp doktoru unvanını almıştır. Özel araştırmalarında ‘çocukların nasıl öğrendiklerini’ analiz etmiştir. Bu araştırmaları sonrasında Psikoloji ve Felsefe alanlarıyla ilgilenmeye başlamış ve 1904 yılında Antropoloji Profesörü olmuştur.

    Montessori eğitiminin temel amacı; çocuğu bağımsız olmasını sağlamak. Montessori, bireyin bağımsız bırakıldığı oranda potansiyelini ortaya çıkaracağını savunur. Çevreyi çocuk için uygun şekilde dizayn ederek; çocukların deneme-yanılma ile çevreyi keşfetmesine olanak sağlayarak bilgiye ulaşmasına imkan sağlamaktır. Çocukların kendilerine en uygun öğrenme yolunu bulmalarına olanak sağlanır. Bilgiye kendileri için sunulmuş araçları kullanarak ulaşmaları hedeflenir. Çocukların diledikleri gibi hareket etmeleri sağlanarak yaratıcılık, özgüven, problem çözme gibi becerilerinin gelişmesi sağlanır.

    Eğitimin temelinde ‘emici zihin ilkesi’ yer almaktadır. Emici zihin ilkesi; çocuğun zihinsel faaliyetlerinin ortaya çıkarmasını hedefler. Zihinsel faaliyetlerin ortaya çıkarılması için zorlamalar yok, planlanmış ve benzer öğretiler söz konusu değil. Çocuğa keşfetmesi için uygun ortam ve özel tasarlanmış materyaller verilerek gelişimine destek olunur.

    Eğitim, iki bucuk ve altı yaş arasındaki çocukları kapsar. Montessori sınıflarında farklı yaş gruplarındaki çocuklar bir arada eğitim görürler. Sınıftaki küçük çocuklar; malzeme kullanımı gibi konularda büyük çocuklardan destek alırlar. Arkadaştan edinilen bilgiler daha kalıcı olur ve bu sayede arkadaşlık ilişkilerinin, iletişimlerinin güçlendirilmesi hedeflenir.

    Tüm sınıflarda aynı materyaller kullanılmakta ve sınıflarda her materyalden sadece bir tane bulunmaktadır. Çocuğun, kullanmak istediği bir materyaller arkadaşındaysa; arkadaşının işinin bitmesini, kendisine sıra gelmesini beklerken; başkalarının hakkına saygı göstermeyi, sabretmeyi öğrenmiş olacaktır.

    Materyaller, çocuklarını fiziksel ihtiyaçlarına göre özel olarak tasarlanmaktadır. Kendi boyuna uygun kıyafet askılıkları, sandalyeler, lavabolar, musluklar, masalar bulunmakta. Çocukların kullandıkları materyaller oyuncak değil, yetişkinlerin günlük hayatlarında kullandıkları gerçek malzemelerden üretilmiştir. Tüm bu materyaller, çocukların rahatça kullanımına uygun olarak, taşıyabilecekleri ağırlık ve biçimlerde tasarlanmışlardır.

    Materyaller, çocukların dış dünyayı keşfetmesine yönelik güvenlikte ve kontrolde tasarlanmışlardır. Basitten karmaşığa doğru ilerleyen kullanımları vardır. Çocukların bunları kendilerinin keşfetmesi, hata yaptığında zarar görmeden kendi hatasını kendisinin fark ederek düzenlenmesine olanak sağlar. Bu materyaller üç aşamalı sunum olarak tasarlanmışlardır. Bu aşamalar tanıma, kavrama ve kullanmadır.

    Montessori eğitiminde öğretmenin rolü; gözlem ve rehberlik etmektedir. Çocukların yaptıkları davranışları cesaretlendiren şekilde hareket etmektedir. Çocuklara materyalleri nasıl kullanacakları hakkında bilgi verir ve çocukların kendilerini keşfetmesini sağlar. Çocuklar arasındaki ilişkileri gözlemler ve iletişimlerinin güçlenmesi sağlar.

  • Neden Anne Baba Eğitimi Gerekli?

    Neden Anne Baba Eğitimi Gerekli?

    ‘İnsan’ asırlardır ürüyor, gelişiyor, değişiyor… Yaşam şekilleri, değer yargıları, anne baba tutumları vb. İnsanlar önce çocuk sonra ebeveyn oluyor. Nesilden nesile bir çok şey gibi ebeveynlik tutumları da aktarılıyor.

    Anne baba olarak hepimiz çocuklarımız için en iyisini ister, çocuklarımızın sevildiğini bilmesi, mutlu hissetmesi ve başarılı olması için elimizden geleni yaparız. Pek azımız geleneksel anlayışın dışına çıkarak etkili ve doğru anne baba olma yolunda çaba gösterirken, çoğumuz da da kendi anne babamızdan gördüğümüz eğitim anlayışını kanıksayarak çocuk yetiştirmeye devam ediyoruz.

    Çocuklarımızın beslenmesi, hasta olmaması, iyi akademik eğitim alması için her ebeveyn imkânları doğrultusunda çaba gösterir. Ancak tüm bunları yaparken çocuklarımızın psikososyal gelişimlerini göz ardı ederiz.

    Sümerler`den (İ.Ö. 3500-1900) kalma bir tabletteki şu sözlere bakın: “Artık büyü. Okuluna git, oku. Sokaklarda aşağı yukarı dolaşma. Sen sabah akşam bana eziyet ediyorsun. Sabah akşam eğlence uğruna zamanını boşa geçiriyorsun.” Ortalama dört bin yıl önce söylenmiş sözlerin güncelliğini bu denli koruması ne kadar şaşırtıcı değil mi?’

    Dünya bu kadar hızla değişirken neden ısrarla ebeveynlik tutumlarımızı değiştiremediğimizi anlamak güç değil. Çünkü toplum olarak geleneksel aktarımlar ve içgüdüler ile anne baba olmanın yeterli olduğu yanılgısına düşüyoruz.

    Bugün toplumuza baktığımızda çoğu yetişkinin ‘çocukluk psikopatolojisini’ taşıdığını gözlemleyebiliriz. ( tahammülsüzlükler; trafikte cinayetler, kavgalar, ilişkilerde saplantılar, egosal kaygılar, düşük benlik algıları….)

    Toplumumuza yapacağımız en büyük katma değerin etkili anne baba olmayı hedef alarak sağlıklı nesiller yetiştirmek olduğunu düşünüyorum.

    Ebeveynlik programlarında erken çocukluk döneminin sosyal, duygusal ve zihinsel gelişim ihtiyaçları ve bunların nasıl karşılanacağı konusunda bilgilenirsiniz. Ayrıca, çocukların zorlayıcı davranışlarının altında yatan nedenleri ve bu davranışlara nasıl müdahale etmeniz gerektiğini öğrenirsiniz.

    Böylece;

    Anne ve baba rolleri ile ilgili kaygılarınızı azaltıp çocuklarınızla daha nitelikli ve eğlenceli anlar yakalar,

    Anne baba ve çocuk arasında güçlü ve güvenli bir bağ oluşturur,

    Çocuklarınız büyürken emin adımlarla onların gelişimlerine rehberlik edersiniz.

    O halde gelin hep birlikte gelecek nesillerin daha güçlü, mutlu, ne istediğini ve andan zevk almayı bilen, hayatlarında kaygılara, takıntılara çok fazla yer vermeyen insanlar olabilmeleri için “elimizden gelenin daha iyisini yapalım.”

  • Çocuklarda Cinsel Eğitim

    Çocuklarda Cinsel Eğitim

    Çocuklarımız, dünyadaki en değerli varlıklarımız. Onlar dünyaya geldikten sonra hayatımızda pek çok şeyi onların yararına olacak şekilde değiştiririz. İmkânlarımız doğrultusunda en iyi kıyafetleri, en iyi yiyecekleri, en iyi oyuncakları alır, evimizin her köşesini onlara uygun şekilde düzenleriz. En iyi okullara göndeririz. Bazı anne babalar çocukların gelişimsel yönünü çok iyi takip edebilmek ve doğru davranışlarda bulunabilmek için, çocuk eğitimi üzerine kitaplar okur, filmler izler ya da seminerlere katılarak onları sağlıklı bireyler olarak yetiştirmek için ellerinden geleni yaparlar. Kuşkusuz bütün bunlar çok önemli ve gerekli ebeveynlik tutumlarıdır.

    Ancak göz ardı ettiğimiz ve aslında sağlıklı bir gelişimin olmazsa olmazlarından olan çocuklarımıza vermemiz gereken “ cinsel eğitim” konusudur.

    Cinsellik bir çok anne babanın, hatta öğretmenlerin bile yok saymayı tercih ettiği bir konudur. Bunun en önemli nedenlerinden biri, cinsel eğitimin seks eğitimi ile karıştırılmış olmasıdır. Toplum olarak sağlıklı nesiller yetiştirmek; bedensel, ruhsal, zihinsel, sosyal ve cinsel yönden kendisi ve çevresi ile barışık bireyler yetiştirmekle mümkündür. Bu konuda yürütülmüş pek çok araştırmada ana babaların çoğunun üreme ve cinsiyet konusunda çocuklara küçük yaşta bilgi vermeyi savunduğunu, fakat yine bu aynı kişilerin çocuklarına hiçbir bilgi vermemiş olduğu görülmüştür. Bunun temel nedeninin, anne babaların konuyu nasıl ele alacaklarını bilemeyişlerine dayandığı düşünülmektedir. Çekingenlikleri, yaşamın bu doğal parçasını küçük yaşta öğrenmenin sakıncalı etkileri olabileceği düşüncesinden çok, bu konudaki bilgisizliklerden ve konunun onları tedirgin etmesinden kaynaklanır. İşte tipik tepkilerden birkaçı:

    • «Bu işi nasıl açıklayacağımı bilemiyorum.»,
    • «Acele etmeme gerek yok, nasıl olsa öğrenir.»,
    • «Bunu anlatırken hangi kelimeleri kullanmam gerektiğini bilmiyorum.»

    Anne babanın, kendisinin bu konudaki çekingenliği bilgi vermeyi hep yarına bırakma eğilimini doğurduğu gibi, çocuğun bu konudaki sorularının da yanıtsız kalmasına yol açmaktadır. Böylece çocuğun kadın- erkek olma konusundaki tutumu ve eğilimlerinin tohumları atılmış olacaktır. Şimdi bu yazımı okuyanların bazılarının “ Aman canım bize çocukken cinsel eğitim dersi mi verdiler, ne oldu? Kadın da olduk erkek de… “ diye söylediklerini duyar gibiyim. Fakat bilimsel araştırmalar bunun tam tersini söylüyor.

    Ülkemizde hem kadınlarda hem de erkeklerde çok yüksek bir oranda cinsel işlev bozuklarına rastlanmaktadır. Türkiye’ de ‘vajinismus’ her on kadından birinde, erken boşalma 18- 59 yaşları arasındaki erkeklerin yaklaşık yüzde 30’unda görülmektedir. Cinsel işlev bozuklarının en önemli nedenlerinden biri hep göz ardı ettiğimiz ve insanların yaşamı boyunca ihtiyaç duyduğu cinsel eğitimin olmamasıdır. İnsan doğduğu günden ölümüne kadar cinselliği olan bir varlıktır. Dolayısıyla cinsellik hakkında bilgilenmenin veya cinsel eğitimin yaşam boyunca sürmesi gerekir. Ancak cinsellikle ilgili bilmek istediklerimiz veya bilmemiz gerekenler her yaşta aynı değildir.

    Bunun için anne babalar ve eğitimciler, bilimsel kaynaklardan ve eğitim seminerlerinden faydalanarak bu konuda bilgi sahibi olmalıdırlar. Çocuğun bütün gelişim evrelerinde onun fiziksel gelişimi kadar ruhsal gelişimi de özenle takip edilmelidir. Çünkü bu, sağlıklı, ne istediğini bilen, güçlü, sosyal nesiller için kritik bir öneme sahiptir.

  • Sigara ile kanser ilişkisi

    Sigara içmeyen bir toplum yaratırsak neredeyse akciğer kanserlerinin %90’ından daha fazlasını yok edebiliriz. Günümüzde sigaranın çok sayıda kanser ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Sigara içmeyen bir toplumda akciğer kanseri yanı sıra, baş boyun kanserleri, yutak (farinks), yemek borusu (özafagus), mide, pankreas, böbrek, mesane, lösemi ve hatta meme kanseri gibi birçok kanser türünde ciddi oranda azalmalar gözlenecektir. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, 20. yüzyılda tütün kullanımına bağlı yaklaşık 100 milyon yaşam kaybı meydana geldi ve her yıl bu sayıya 6 milyon ekleniyor. Sigaranın içinde 50’nin üzerinde doğrudan kanserle ilişkili kimyasal bulunmaktadır. Filtreli sigara içmek bu kimyasallara maruziyeti azaltmamaktadır. Yıllar içinde filtreli veya light sigara içimi bireylerin nikotin ihtiyacını gidermek için sigara dumanının daha derin içlerine çekmelerine neden olarak, akciğer kanserlerinin daha derin ve alt loblara doğru yer değiştirmesine neden olmuş ve akciğer kanseri sıklığını azaltmamıştır. 1900’lü yılların ilk çeyreğinde sigara ve akciğer kanseri ilişkisi ortaya konulmaya başlanmış 1950’li yıllarda ise bu ilişki bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Ne var ki yıllar boyu bu bilimsel gerçek toplumdan devletler ve sigara üreticileri tarafınca saklanmış sigara bağımlılığı dünya çapında yaygınlaştırılmıştır. 1997’de Amerika’nın en ünlü sigara üreticilerinden olan Liggett, akciğer kanserine yakalanan bir bireyin mahkemeye vermesi sonucu mahkum edilmiş ve tüm dünyaya özür içeren mesaj yayınlamak zorunda kalmıştır.

    Akciğer kanseri gibi yaşam kaybı riski yüksek olan bir kanser türünün oluşumu tek bir sebebe bağlı değildir. Yapılan araştırmalar sonucu, akciğer kanserinin birçok nedeni bulunmuştur. Çeşitli faktörler akciğer kanseri oluşumunda rol oynayabilir. Ancak bu faktörlerin çoğu tütün kullanımıyla ilişkilidir.

    Sigara ve Akciğer Kanseri; sigara içmek akciğer kanserine neden olur. Tütündeki zararlı maddeler (kanserojen) akciğerdeki hücrelere zarar verir. Zamanla bu zararlı etkiler hücrelerde kansere neden olabilir. Bir sigara içicisinin akciğer kanseri olması; hangi yaşta sigara içmeye başladığı, ne kadar süredir sigara içtiği, günde içtiği sigara sayısı, sigarayı ne kadar derin içine çektiğiyle alakalıdır. Sigara içmeyi bırakmak bir kişinin akciğer kanseri olma riskini büyük ölçüde düşürecektir.

    Akciğer kanserinden korunmanın en iyi yolu sigara içmeyi bırakmak veya hiç başlamamaktır!

    Puro ve pipo ve Akciğer Kanseri; puro ve pipo kullananlar bunları kullanmayanlara göre daha çok akciğer kanseri olma riski taşırlar. Kişinin kaç yıldır puro veya pipo içtiği, günde kaç adet içtiği ve ne kadar derin içine çektiği, kanser olma riskini etkileyen faktörlerdir. İçlerine çekmeseler de puro ve pipo içicileri, akciğer ve ağız kanserinin diğer tipleri için de risk altındadırlar. Ayrıca pasif içiciler de tütün dumanına maruz kalarak aynı oranda akciğer kanseri olma riskine sahiptir.

    Eğer halen sigara içiyorsanız hemen bırakın! Bu konuda doktorunuzun yönlendirmesi ile yardım almanız mümkündür.

    Pasif içiciliğin çocuk kanserleri üzerine etkisine bakacak olursak çocuklar, anne ve babalarına bakarak onları taklit ederler. Ailenizde kimsenin sigara içmesine izin vermeyin ve evinizde sigara içirmeyin. 2010 yılında elde edilen verilere göre çocuklar ve gençler arasında sigara kullanımı azalmaktadır. Son 10 yıldır tütün ürünlerinin kullanımının yol açtığı sonuçlar konusunda blinçlendirme çalışmaları, hız kesmeden devam etmektedir. Ancak, bu konuda ailelerin devamlı tetikte olması gerekir. Yapılan araştırmalar, 12 yaş ve üzeri çocukların %25’den fazlasının düzenli olarak sigara kullandığını göstermiştir ki bu hiçte azımsanacak bir rakam değildir.

    Akciğer kanseri halen en sık rastlanan ve görülen vakaların yaklaşık %85’inde yaşam kaybına sebep olan bir kanser türü olarak baş sırada yer almaktadır. Sigara kullanan kişilerin yaklaşık %80’inin 18 yaşından erken sigara içmeye başladığı dikkate alınacak olursa, ailelerin çocuklarına sigaranın zararlarından bahsetmeleri ve sigarasız bir yaşam sürmenin insan sağlığına faydalarını anlatmaları gereklidir. Sigara kullanan ebeveynlerin örnek olmak adına sigarayı bırakması hem akciğer, ağız, özofagus, mesane, böbrek ve pankreas kanserleri ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltacak hem de çocuklarında olumlu etki yaratacaktır.

  • Terk Depresyonu

    Terk Depresyonu

    Ta uzak yollardan
    koştum geldim senin kollarına
    İçimde yanan hasretinle ben
    baktım durdum senin yollarına
    Sensizlik bir ÖLÜM sanki…

    Nilüfer’in çok eski ve çok sevdiğim parçalarından biri olan bu şarkı sözlerine biraz yakından bakalım:

    Şarkının yazarı sevdiğini o kadar yüceltmiş o kadar yüceltilmiş ki öyle fedakarlıklarla uzaklardan ona geldiğini, içinde bitmeyen bir hasretle yanıp tutuştuğunu ve öyle derin öyle çok sevdiğini, bu sevginin yokluğunun bir ölüm gibi hissedildiğini yansıtmış mısralarına…

    Son zamanlarda biten, yarım kalan aşk hikayelerinden sonra terk depresyonuna düşen , hayatın anlamsız olduğunu büyük bir boşluk içerisinde olduklarını, yaşamak bile istemediklerini vb. gibi ayrılık acısını anlatmaya yönelik bir çok mail aldım.Bu nedenle bu yazıyı yazma sorumluluğu hissettim.

    İnsan bir başkası tarafından sevilmeye, takdir edilmeye, özel hissetmeye, dokunulmaya ,paylaşmaya ihtiyaç duyan bir varlıktır. Birlikte bir bütün gibi hissettiğin, onunla gelecek planladığın , birinden ayrılmak elbette çok üzüntü verici dir. Elbette zordur. Fakat ayrılığın, ölümle eşdeğer şekilde yoğun hissedilmesi, büyük bir boşluk yaratması hayatın durması gibi duyguların hissedilmesi normal olmayan bir durumdur. Bütün bunların bugünkü sevgiliyle, “terk edenle” ilgili olmadığını söylesem, ne düşünürdünüz???

    Bir bebek düşünelim annesinin karnında cennette yaşarcasına mutlu huzurlu ve dengede… annesinden bütün ihtiyaçlarını karşılıyor oksijeni bile sıvı şekilde alıyor. Sonra bebek dünyaya geliyor ve bu denge bozuluyor. İlk nefes alıp ciğerlerini kullanmaya başlaması bile çocuğa büyük acı veriyor. Daha sonra fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılaması için bir bakım verene ( Anne, bakıcı, büyükanne, baba) İhtiyaç duyuyor. Önceleri simbiyotik (içiçe geçmiş)bir ilişki içerisinde var olan bebek, zamanla , anneden bağımsız bir varlık olduğunu fark etmeye ve ayrışmaya doğru gittiği bir gelişim dönemi içerisinde ilerliyor. Bu dönemde çocuk adeta dünyayı keşfederken büyük bir coşku içerisinde merakını gidermeye yönelik davranışlar içerisine giriyor. Bu kendini gerçekleştirme döneminde annenin veya bakım verenin , aşırı korumacı ya da kontrolcü bir şekilde bu keşfe engel olması ve çocuğu kendi kafasındaki gibi yaratmaya çalışması çocuğun benliğine damgasını vuruyor.
    Çocuk bu dönemde yeni şeyler keşfetmek kendi başına karar almak gibi dünyaya dair coşkusuna son vermek zorunda kalıyor çünkü annesi onaylamıyor. Annesinin sevgisinden vazgeçemez, çünkü bu sevgi çocuk için bir yakıt, bir oksijen gibi… Çocuk gerçek kendiliğinden vazgeçmek zorundadır çünkü annesinin yokluğu ona , depresyon, korku,kızgınlık, suçluluk ,çaresizlik ve boşluk gibi duygular yaratacaktır.
    Bu gelişim döneminde (ayrışma-bireyleşme)takılı kalmış bireyler yetişkin ilişkilerinde de ayrılığı çok şiddetli bir şekilde deneyimlerler.
    Anne ve baba ile kurduğumuz bu duygusal ilişki yetişkinlikte ki aşk ilişkisinde tezahür eder.
    Bu durumdaki yetişkinler ayrılık acısına katlanabilmek için bir takım savunmalar geliştirir. Yemek yemek, alışveriş yapmak, alkol ve madde kullanımında artış, tehlikeli işler yapmak vb. gibi maliyetli başa çıkma yöntemleri kullanırlar.Bazen de eski ilişki döngüsüne çok benzer birini bulur ve acıyı bir şekilde yatıştırır. Gerçekten aşık olduğunu düşünür, yeniden heyecanlanır, yeniden bağlanır. Çoğunlukla da bir önceki ilişkide olduğu gibi yine terk edilir. Sonra “hep böyle birileri beni bulmak zorunda mı ?” diye isyan eder ve tekrar bu duyguyla başa çıkmak için maliyetli yollara başvurur ve bu böylece sürüp gider… Özellikle ayrılık döneminde bir terapiste başvurulur işte bu dönemde gerçek kendiliğine doğru gidebilecek güçte ve kararlılıkta olursa çocuklukta yaşanan ayrışma ve bireyleşme yeniden yapılandırılabilir ve sağlıklı duygusal ilişkiler kurabilirler.

    Gerçek kendiliğinizle sevebileceğiniz, hissedebileceğiniz günlere…