Etiket: Çocuk

  • JAPONLARI DEPRESYONA SOKMAYALIM

    JAPONLARI DEPRESYONA SOKMAYALIM

    Yıllar önce Japonya’dan gelen toplum bilimcisi bir profesör, Van’ın bir köyünde 15 çocuklu bir aile ile tanıştığında şok geçirmiş ve “beni yalnız bırakın, kısa süreli depresyon geçiriyorum” dedikten sonra, bir odaya 15 dakika kendini kapatmıştı. Biliyorum ki aynı profesör, birkaç köyü daha gezse, ömür boyu içinden çıkamayacağı bir depresyonun içine girecekti.

    Aile planlaması ve nüfus politikaları, toplumun sosyokültürel, ekonomik ve eğitim seviyesi ile direkt ilintilidir. Günümüzde ekonomik olarak gelişmiş birçok ülke, yaşlı nüfus oranını azaltmak ve nüfus azalmasının önüne geçmek için, politikalar geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye önünde bu örnekler olduğu için çok akılcı nüfus politikalarına sahip olmalıdır. Ne çok sıkı nüfus politikaları uygulanmalı, ne de Japon profesörler depresyona sokulmalıdır.

    Ülkemizde sosyokültürel, eğitim ve ekonomik açıdan uçurumlar olduğundan,aile planlaması anlayışı bakımından da yine uçurumlar bulunmaktadır. Ayrıca kırsal bölgelerde halen “çok çocuk” sahibi olmak, sosyal ve ekonomik bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu durumda ailelerin beklentide oldukları çocuk sayısı yükselmekte, doğurganlık hızı artmakta, iki gebelik arası süre kısalmakta ve 35 yaş üzeri gebelikler artmaktadır. Ancak plansız ve aşırı doğurganlık sağlıksız toplumun ana sebeplerindendir. Kısa aralıklarla yapılan doğumlar, genç ve ileri yaş gebelikleri, ciddi sağlık problemlerini beraberinde getirmektedir.

    Yüksek oranda çocuk nüfusu, eğitimsizlik ve yoksulluk kıskacındadır. Eğitimsizlik ise sağlıklı yaşam bilincinin önündeki en temel engeldir. Eğitimsizlik aşırı doğurganlığı, aşırı doğurganlık ise eğitimsizliği kamçılamaktadır. Bu kısır döngünün eğitim ayağında kırılması gerekmektedir. Bayanların eğitim seviyesi arttıkça “Aile Planlaması” bilincinin arttığı görülmüştür. Ülkemizde üniversite mezunu bayanların sahip olduğu çocuk sayısı 1–2 iken okur-yazar olmayanlarda bu rakam 5-6’dır.

    Öte yandan her ailenin istediği zaman ve bakabileceği sayıda çocuk sahibi olması en doğal hakkıdır. Aile planlaması “Ailelerin istedikleri zaman, istedikleri sayıda ve bakabilecekleri kadar çocuk sahibi olmaları” şeklinde tanımlanır. Aile planlamasında amaç anne ve doğacak bebeğin sağlıklı olması, sağlıklı çocuklar yetiştirilmesidir. Çünkü kontrolsüz, birbirini takip eden doğumlar, düşükler, anne ve çocuk sağlığını ciddi boyutlarda tehdit etmektedir. Aile planlaması hizmetleri, ailedeki kişi sayısını sınırlama, çocuk yapmama veya nüfusu azaltma anlamına gelmez. Hatta bir amacı da çocuk sahibi olmayan ailelere yardım ve yol göstermektir.

    Aile planlamasının aile ve toplumsal açıdan yararları;

    1.Aşırı Doğurganlığı Engellemek
    Doğum sayısının fazla olması anne-bebek sağlığını bozar. Özellikle 4. doğumdan sonra istenmeyen durum gelişme olasılığı ile anne ve bebeğin ölüm riski artar. Bir evde olabilecek en büyük felaketlerden biridir annenin ölümü. Bu tüm aile fertlerini derinden sarsar.

    2.Doğum Aralığını Ayarlamak
    Sık doğum annenin sağlığını bozar. En sağlıklı anne de bile iki doğum arasında en az 2–3 yıllık bir süre olmalıdır. Aile planlaması iki doğum arasındaki süreyi ayarlamak için en iyi yöntemdir.

    3.Sağlıklı Çocuklar Yetiştirmek
    Bir ailenin en büyük sorumluluğu çocuklarını sağlıklı büyütmek, onların geleceklerini güvenceye almaktır. Ailenin bakabileceği kadar çocuğu olursa onların maddi-manevi ihtiyaçlarını daha iyi bir şekilde karşılar. Yani aile planlaması yöntemi ile topluma bedenen ve ruhen sağlıklı çocuklar yetişir.

    4.Sağlıklı Toplum Oluşturmak
    Hızlı nüfus artışının ekonomik gelişim üzerine olumsuz etkisi çok büyüktür. Aile Planlaması ile hızlı nüfus artışını yavaşlatarak toplumun eğitim, beslenme, konut ve çevre koşullarının iyileştirilmesi sağlanır. Bütün bunların sonucunda nüfusun niteliğini iyileştirerek sağlıklı bir toplum oluşturulur.

    5.Riskli Gebelikleri Azaltmak
    20 yaşından önce ve 35 yaşından sonra yapılan doğumlar anne ve bebek açısından risklidir. Özellikle 35 yaşından sonra yapılan doğumlarda sakat ve hastalıklı bebek doğurma şansı artmakta, erken doğum ve düşük kilolu bebek doğumları artmaktadır. Aile planlaması bu riskli gebelikleri önleyerek ana-çocuk sağlığını korumayı amaçlar ve bebek ölüm hızı azaltılır.

    6.Çocuk Sahibi Olmayan Ailelere Yardımcı Olmak
    Aile planlaması çalışmalarının bir diğer yararı da çocuk sahibi olmayan ailelere yardım etmek, yol göstermek ve tıbbi olanaklardan yararlanmalarını sağlamaktır.

    7.İstenmeyen Gebelikleri Önlemek
    İstenmeyen gebelikler çoğunlukla kürtajla veya düşükle sonlandırılır. Anne sağlığını tehlikeye sokan düşükler, özellikle sağlıksız koşullarda yapıldığında anne ölümlerine bile yol açmaktadır. Aile planlaması istenmeyen gebelikleri önleyerek eşlerin ne zaman çocuk yapacaklarına karar vermelerini sağlar ve kürtaj oranını azaltır.

    Kırsal bölgelerde eğitim seviyesinin yetersiz olması ve okur-yazarlık oranın düşük olması, sağlıklı yaşam bilincinin yetersiz olmasına yol açmaktadır. Kadınların insan sağlığı ve özellikle koruyucu sağlık hizmetleri hakkında yeterli bilgisi bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu hizmetlerden yararlanmak isteyen kadın sayısı da az olmaktadır. Bu eksik, özellikle Aile Planlaması ve gebelikten korunma yöntemlerinin kullanımı konusunda belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çocuk istemeyen kadınların oranı modern bir doğum kontrol yöntemi kullanan kadınların oranından çok daha fazladır. Ayrıca modern korunma yöntemleri hakkındaki yanlış inanışlar (kanser yapar; kısırlık yapar, kilo aldırır, baş ağrısı yapar vb.) bu yöntemlerin yaygınlaşmasını engellemektedir. Ülkemiz genelinde Aile planlaması amacıyla modern korunma yöntemi kullanan bayanların oranı oldukça düşüktür.

    TNSA’nın (Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması) verilerine göre kadınların yaklaşık %71’i gebelik düşünmezken bunların sadece %43’ü modern korunma yöntemi kullanmaktadır. Ülkemiz bu oranla Mısır, Zimbabwe, Tunus ve Bangladeş gibi ülkelerin gerisindedir. Zimbawe’de okuryazar olmayan bayan sayısı %15 iken ülkemizde bu oran %21’dir. Bu veriler eğitimin ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir.

    Sonuç olarak sağlıklı toplum, ruhen, bedenen ve sosyal olarak sağlam olan bireylerden oluşur. Bu unsurların sağlanması belli ekonomik imkanlara ve eğitime bağlıdır. Bakılabilecek çocuktan fazlasına sahip aileler ne yazık ki bu imkanları çocuklarına sağlayamamaktadır. Bu nedenle “Aile Planlaması” bilincinin oluşturulabilmesi için Devlet başta olmak üzere özellikle sivil toplum örgütlerine, kadın kuruluşlarına ve toplumun her kesimine görev düşmektedir.
    Gelin, ne Zimbawe’den geri kalalım, ne de Japonları depresyona sokalım.

  • İNFERTİLİTE DE BİLİNÇ ALTI

    İNFERTİLİTE DE BİLİNÇ ALTI

    İNFERTİLİTE DE BİLİNÇ ALTI

       Çiftlerin bir yıl düzenli ilişkisine rağmen gebe kalamamalarına infertilite diyoruz. Bu durum hem kişi de hem de ailede huzursuzluğa yol açabilir.

       Günümüzde infertilite sorunu oldukça sık görülmeye başlanmıştır. İnfertilite kliniklerinde yapılan son teknolojik çalışmalarla daha fazla çiftin gebe kaldıkları gözlenmiştir. Tüm imkânlara rağmen bir grup çift hala gebe kalamamaktadır. Bu çiftlerde açıklanamayan infertilite tanısını kullanabiliriz. Açıklanamayan infertilite vakalarında tüm laboratuvar sonuçları normal olmasına rağmen bu durumun ruhsal sebeplerden de kaynaklanabileceği ihtimali vardır.

       Kadının tüm menstrual döngüsü hormonların kontrolü altındadır. Ne var ki kronik strese maruz kalma durumu beraberinde stres hormonlarının artmasına yol açar. Bu hormonlarda gebelik için gereken hormonların salınımını bozabilir.

       Hormonlar normal organik bir problem olmamasına rağmen erkek faktöründe de sorun yoksa bilinçaltımızın bebekle ilgili düşüncelerine bir göz atabiliriz. Bilinçli aklımız ısrarla anne olmayı isterken, bilinçaltında pek çok faktör anne olmamıza engel oluyor olabilir.

       Kişinin anne olmayı istemesi hayata bakışı ile alakalıdır. Kendini anneliğe hazır hissetmesiyse duygusal bir boyuttur. Eğer anne adayı kendini yetişkin gibi değil de çocuk gibi hissediyorsa annelik yapması çok zordur. Bilinç dışı zihni kendini annelik konusunda yetersiz görüyordur. Bazen de duygu karmaşası çocuk sahibi olup olmama konusunda bile karar veremez. Buda stres faktörlerini tetikler.

       Geleneksel aile modellerinde aile büyükleri çocuk için sürekli baskı yapabilir. Kadınsa böyle bir ortamda kısır kadın damgası yememek için çocuğunun olmasını ister. Çocuğu olmadığı takdirde ötekileşecektir, yalnız kalacaktır. Bir insan için bu tip aile modellerinde yalnızlık toplumsal dışlanmadır. Bazen de çocuğu olmayan kişi bulunduğu aile de gariban, mazlum rolüne soyunur ve ailesi ona acır. Kişi de bundan ikincil bir kazanç sağlar. Böyle bir durumda kadın bilinçli zihni ile çocuğu isterken bilinç dışı olarak çocuğu istemeyip, gebelikten uzak durabilir.

       Kız çocuğu evin istenmeyen bir çocuğu olabilir. Annesi ve ailesi tarafından sevilmeyip horlanmış olabilir. Çocuk sahibi olmanın, çocuk büyütmenin zor olduğu, aslında akıllıca olmadığı bilgisi zihnine defalarca kodlanır. Kendi duygusu çocuğa sahip olmak isterken bilinçaltı çocuğun gereksiz bir varlık olduğunu kodlayabilir.

       Günümüzde pek çok kadın çocuk sahibi olmayı kocasının kendisini terk etmemesi için isteyebilir. Bir kadın için erkeği tarafından terkedilmek çok ağır bir duygudur. Bilinç ve bilinç dışı yine burada da karşı karşıya gelir. Duygular karmakarışık olur.

       İnfertilitede erkek faktörüde önemlidir. Çok yoğun kıskançlık duyguları yaşayan bir kadın kocasını bile olabilecek kız çocuğundan kıskanabilir. Başka bir kadının gelip ve ona ait erkeği alacağı duygusu onu sonsuz bir kaygıya itebilir. Bu durum anne kız arasında rekabet oluşturur. Zihin tedbir olarak gebelikten vazgeçebilir. Bir kadının bir erkekten çocuğunun olabilmesi için onu gerçekten çok sevmesi gerekir. Aklının bir köşesinde hala eski sevgilisi varsa bilinçli akıl çocuğu isterken, bilinç dışı istemez.

       Bazen kişi fiziki olarak kadın olabilir ama kendisini duygusal olarak erkek hissedebilir. Erkek olan biri çocuk doğuramaz. Çünkü doğacak çocuk o kişide iç karışıklığı yaratır. Çocuk doğduğu zaman bilinçli zihni kadın, bilinç dışı zihni erkektir.

       Kız çocuğunu tanıştığı, hayran olduğu ilk erkek babasıdır. Babanın baba kimliği yanında anneye ve diğer kadınlara nasıl davrandığı kız çocuğu tarafından zihne kodlanır. Eğer burada sağlıklı bir baba kız ya da anne baba ilişkisi varsa kız çocuğu diğer erkeklerle nasıl ilişki kuracağını öğrenir. Belki de en fazla karşılaşılan sorunlar bu aile dinamiğindeki yanlış öğretileridir. Eğer kız çocuğu babası ile sağlıklı bir ilişki yaşamazsa ya da annesi tarafından bu ilişki engellenirse, kız çocuk yetişkin olduğunda babasına benzeyen erkeklerle evlenmek isteyecektir. Bu erkeği bilinç dışı zihin gerçek babası olarak algılar.

       Cinsel ilişki yetişkin bir kadın ve yetişkin bir erkeğin karşılıklı yaşadığı bir ilişki durumudur. Bu kadının bilinç dışı zihni evlendiği erkeğin yeni tanıştığı birisi mi yoksa çocukluğunda tanıdığı babası mı fark edemez. Bilinçli zihni kocası ile seviştiğini sanırken bilinç dışı zihin babası ile sevişir. Bilinç dışında da hiçbir kadın babadan çocuğu olsun fikrini kabul edemeyeceğinden çocuğu ret eder. Aslında kocası başka biridir. Çocukken tanıdığı erkek olan babası başka biridir.

       Buradan şunu söyleyebiliriz. Mutlu olmak için tek koşul çocuk sahibi olmak değildir.  Yaşamın tek anlamı var olmanın tek anlamı çocuk değildir. Aile içinde konuşulan tek konu çocuk olmamalı duygular biraz özgür bırakılmalıdır. Bu problemi neyin devam ettirdiğini bulmak için profesyonel bir destek ile bilinçaltı belki de çözümlenebilir. Psikoterapi bu çiftlerde oldukça büyük destek sağlayabilir.Cinsel Terapist

  • Engelli Çocuklar ve Ailelerinin Depresyon Düzeyi

    Engelli Çocuklar ve Ailelerinin Depresyon Düzeyi

    Çocuk sahibi olmak tüm çiftleri heyecanlandıran, beklenti içine sokan, plan yaptıran, hayatlarını değiştiren bir yeniliktir. Her kadın hamile olduğunu öğrendiği andan itibaren ailecek gelecek planlarına başlarlar. Çocuklarının sağlığı başta olmaz üzere, eğitimi, yetiştirilme tarzı, sosyal çevresi düşünülüp planlamaya başlanır. Ancak maalesef bazen bu hamilelik düşünüldüğü gibi sonlanmayabilir ve ebeveynler engelli çocuk sahibi olabilir. İstatistiklere göre her on çocuktan biri engelli doğarken ülkemizde her 7-8 aileden birinde engelli çocuk doğar. Türkiye’de yaklaşık 3.5 milyon engelli çocuk bulunmaktadır.

    Her çocuk dünyaya geldiğinde ailesinin bakımına, şefkatine ve ilgisine muhtaçtır. Sağlıklı bir çocuğun yetiştirilmesi, toplum içinde yer edinmesi her açıdan daha olasıdır. Oysa engelli bir çocuk dünyaya geldiğinde maalesef işler değişir. Anne baba rolleri sağlıklı çocukta olduğu gibi olmaz ve engelli bir çocukla yaşamak aile üyelerini sosyali psikolojik ve ekonomik açılardan etkiler. Anne-babalar engelli çocuğa sahip olmaları nedeniyle çoğu zaman hayal kırıklığına uğrarlar.(Ergin,Şen,Eryılmaz,Pekuslu ve Kayacı 2005)Bekledikleri çocuğa sahip olamadıkları için bu hayal kırıklığını şok, kızgınlık, utanma ,suçluluk, reddetme, acı çekme gibi duygular takip eder. Acı çekme hissi aslında içinde bulundukları durumu kabullendiklerini gösterir ve zamanla acı hissinin sonucunda depresyon oluşmaya başlar. Çoğunlukla anne babalar yüklendikleri sorumluluklar karşısında her şeye güçlerinin yetmeyeceği inancı ile depresyona girmektedirler (Sandalcı 2002,Gökcan 2004). Çocuğun bakımı için gerekli olan fazla zaman, para, enerji gereksinimi ve bunların beraberinde getirdiği duygusal sıkıntılar anne ve babanın stres yaşamasına neden olmaktadır (Küçüker, 2001).Ayrıca sağlıklı bir çocuğa sahip olan aileler sosyal destek görmekte bir sorun yaşamayıp rutin hayatlarına devam edebiliyorken engelli çocuğa sahip ailelerde sosyal destek seviyesi düşmektedir. Hem normalden fazla bakıma muhtaç bir çocukla tüm zamanını geçirmekte hem de çevreden destek göremediğinde depresyon ve kaygı seviyesi de buna bağlı olarak artmaktadır. Ebeveynler eskisi gibi bir hayata sahip olamadıklarını, sosyal hayatlarının bittiğini, çevreden desteksiz kaldıklarını ve ekonomik olarak yükün fazla olduğunu gördükleri için de bu seviye gitgide artıyor ki Otistik ve Down sendromlu çocukların annelerinin kaygı puanı normal gelişim gösteren çocukların annesinin kaygı puanından daha yüksektir.

    Engelli çocuklara sahip olan ebeveynlerin kaygı düzeylerinin etkileyen bazı durumlar söz konusudur :

    1- Yapılan araştırmalara göre engelli kız çocuğuna sahip ebeveynler engelli erkek çocuğuna sahip ebeveynlere oranla daha fazla kaygı duymaktadırlar. Buna sebep olarak kız çocuğunun fiziksel gelişimi, eğer ömür boyu bakıma muhtaçsa ne olacağı, ergenlik döneminde değişiklikler olarak gösterilmiştir.

    2- Annelerin engelli çocuklarıyla yaşadıkları olumsuz deneyimler kaygı düzeylerini arttırmaktadır.

    3- Çocuğun özel eğitim merkezinde geçirdiği zaman kaygı düzeyini etkilememektedir.

    4- Kaygı düzeyleri ebeveynlerin eğitim seviyesine göre farklılık göstermektedir.

    5- Ailelerin bir kısmının depresyon seviyesinin diğer engelli çocuğa sahip ailelerin depresyon seviyesinden daha düşük olmasının sebebi geleceğe yönelik iyileşecek inancıdır.

  • Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Kendi Çocukluğumuz Neden Önemlidir?

    Bugünün dünyasını anlamak için bundan yüzlerce, binlerce yıl önce yaşamış atalarımızı araştırmanın önemi, herkes tarafından kabul edilmiş bir gerçek. Peki insanlık olarak atamızı merak ettiğimiz kadar insan olarak atamız olan kendi çocukluğumuzu neden merak etmiyoruz?

    Biz yetişkinlerin dünyasında çocuk olmak maalesef hâlâ küçümseniyor. “Çocuk gibi olmak, çocuk işte, çocuk aklı, çocukça hareketler” gibi sözler kullanıyoruz. Acaba bu davranışın altında kendi çocukluğumuzu küçümsemek yatıyor olabilir mi?

    Bebek dünyaya geldikten sonra 3-4 yaşına kadar duygularını sözcüklerle ifade etmeyi tam olarak öğrenemez. Belirli sayıda sözcük öğrenir ancak bu sözcükleri duygularını temsil edecek kadar ifade etme yeteneği henüz gelişmemiştir. Bu süreçte beynin, duyguların olduğu bölümü daha çok gelişmiştir. Bu nedenle her bebek ya da çocuk, ifade edilememiş yoğun duygulara sahiptir. Bu duygular yetişkinlikteki kadar sabit değildir. Ebeveyn ve kardeşlere olan duyguları sevgi ve nefret arasında çok sık yer değiştirir. Çocuk büyüdükçe ebeveynler ve kardeşlerine karşı olumsuz duyguları bastırır. Zaman içerisinde hatırlamamaya başlar fakat asla tam olarak unutmaz; bunlar bilinçaltında (bilinçdışı) tutulur ve yaşam süresince farkında olmasak da aldığımız kararlara, kişiliğimize, ilişkilerimize etki eder.

    Bebek doğduğunda beyin gelişiminin yalnızca %25’i tamamlanmıştır. %75 gibi önemli bir oran, ebeveynleri ile olan ilişki sayesinde tamamlanır ve bu uzun yıllar devam eder. Bu nedenle ebeveynlerimizle ilişkimiz yaşamımızda oldukça büyük bir yer kapsar. Çocukluğumuzda onlardan hem olumlu hem olumsuz birçok şey öğreniriz. Tüm bunlar 6 yaşına kadar devam eder. Özellikle 6 yaşından sonra bu bilgiler bizim ilişki kalıplarımızı oluşturur ve yaşamımızın sonuna kadar etkisini sürdürür.

    Çocukluğumuzu düşündüğümüzde aklımıza pek fazla duygu, düşünce ya da anı gelmez. Tüm bunlar bilinçdışımızda yer alır ve onlara ulaşmak mümkündür. Psikoterapi ile gerekli olan anılara belirli bir zaman içerisinde ulaşılabilir. Bu sayede çocukluğumuzdaki duygulara ulaşarak bastırmaktan kurtarıp hayatımıza olumsuz etkilerini oldukça azaltabiliriz; ebeveynlerimizden öğrendiğimiz ilişki kalıplarını inceleyip ilişkilerde yaşadığımız sorunlara farklı bir bakış açısı kazanarak daha sağlıklı ilişkiler kurmayı öğrenebiliriz. Ancak burada amacımız bu konuları araştırırken doğrudan ebeveynlerimizi suçlamak değildir; amacımız herkesin hata yapabileceği düşüncesi ile başkalarını suçlamadan, bilerek ya da bilmeden sergilenmiş davranışların kişideki etkilerini incelemektir.

    Psikoterapi ile böyle bir çalışma yapmak için mutlaka psikolojik bir rahatsızlık yaşamak gerekmez. Bir hastalık yaşamadan kendisini daha iyi tanımak, yaşamına farklı bir pencereden bakmak, gelecekte daha doyurucu bir yaşama sahip olmak için psikoterapi desteği alan birçok kişi vardır.

  • Aşk

    Aşk

    Böyle hassas bir konuda bilimsel gerçeklerle konuşmak pek hoşuma gitmeyecek ama meslek aşkım ve saygım da bir yandan bunu esprili bir dille de olsa yapmam gerektiğini söylüyor. Yani burada psikolog kendiyle çelişiyor. Aşka haksızlık etmek istemeyen duygusal tarafı ve illa da bilim diyen meslek AŞKı. Yine de anlaşılan duygusal tarafım ağır bastı ki illa da anlatacaksam espri katayım, yumuşatayım istiyorum

    Her şeyi de bilmeyelim efendim, aşkı da yalan yanlış yaşayalım ne olacak diyenleriniz olabilir. Vallahi yaşayın ama daha sağlıklı yaşayın diye sıvadım kollarımı aşka, yani aşkı yazmaya.

    “Aşk yoktur, libido vardır” demiş psikolojinin babalarından olan Sigmund Freud. Öyleyse libidonun tanımını yapmakla başlamalı. Libido, bilinçdışına bastırılmış duyguları, insanın bedeninde ateşleyen, yaşantımızın birçok yönüyle bize haz veren şeyleri anlatmak için kullanılan bir terimdir. Aşkta da bilinçdışından bir şeyler çıkıyor demek ki bilince. Bakalım onlar neymiş?

    Bir söylentiye göre ( söylenti dediğime bakmayın, oturmuş kuram yapmışlar), kimilerinde ödipal arzuymuş aşk. Hadi, yeni bir kavram daha… Şimdi ayıklayalım pirincin taşını. Hayatımızda bir dönem var ki o dönem 3-5 yaşlarına tekabül eder. Bu dönemde erkek çocuk anneye, kız çocuk babaya aşıktır ve hem cinsini ortadan kaldırmak ister bilinçdışında. Bundandır kız çocuklarının annesinin topuklu ayakkabılarını giyip salınması evin içinde. Babaya beğendirecek ya kendini. Ee erkek çocukta korur kollar annesini, kıskanır babayı, bilek güreştirir ki babayla göstersin anneye gücünü. Ancak, toplumun ve kültürün oluşumunu sağlayan bir yasak var ki bu da ensest yasağı. Mecbur bastırır çocuk duygularını. Bastırmış duygular durur mu bilinçdışında, durmaz! Bu çocuk büyür ve günün birinde karşısına çıkan “O” na ilk görüşte aşık oluverir. Yıllardır aradığı, hayallerini süsleyen kadın-erkek ordadır işte. Bilinçli olarak farkında değildir, aşık olduğu kadının yanağındaki benin aynısının annesinde olduğunun, ve farkında değildir aşık olduğu adamın babası kadar şefkatli bakışına vurulduğunun. Bunlar basitleştirilmiş örnekler tabi. Sonra gelsin evliliklerde cinsel sorunlar, hayal kırıklıkları, anlaşmazlıklar, sen böyle değildin demeler… “O” aslında genelde öyledir de, görmek istediği gibi görüşündendir şimdiki hayal kırıklığı. Ve işte bu yüzden kördür aşkın gözü! 

    “Aşk; herkesi O’na benzetip, kimseyi O’nun yerine koyamamaktır” demiş Can Yücel. Şairlerinde bir bildiği var demek.

    Bir diğer söylentiye göre ise, çocukluk yaşantımızın ödipal dönemden önceki döneminde eksik kalmış, ilk nesneyle yani bakıcıyla ilişkimizin eksik kalan yanlarını tamamlamak için aşkı arar dururmuşuz. Bu yüzdendir ki yap-bozun eksik kalan parçalarını uygunsuz parçalarla doldurma isteği. Boşluğu doldurma ihtiyacına aşk der, tutkuyla yaşar, delice bağlanır, kaybetmekten korkar ve kaybetmemek için çılgın bir çaba gösterir. Aslında o kişinin derdi aşık olunan kişinin gidişi değildir, görünen o olsa da. O çılgın çaba eksik kalan yanını hatırlamama çabasıdır. O boşluk üşütür insanı, ve üşümemek için yanmayı göze alır. Bu kişilerin iyilik halleri dışarıdaki kişilere bağlıdır. “O”nu kaybetmemek için kendini bile kaybeder.

    Burada da Cemal Süreya girer işin içine ve der ki; “Annesinden dayak yediği halde, yine anne diye ağlayan bir çocuktur aşk.”

    Bir de aşkın şu yüzü var; bebekliğin ilk dönemde bakıcı ile ortak yaşamsal haz verici yaşantıların tekrarlanması, bu vesileyle de bakıcının bebeğe sunduğu “cennete” erişme isteği. Kimi zaman bu hissi tekrar yaşamayı, yani sevgilinin sıcaklığını, ilgisini hissetmeyi arzular. Bu kimi zaman sağlıklı bir bütünleşmeyi getirse de kimi zaman bağımlı bir varoluşu tetikler. Şarkılarda aşkların, aşıkların cennetle ilişkilendirmesi de boşuna değildir hani.

    “Gel benim ol, cennet gözlüm/ sar beni tut elimi, al kalbimi” , “ Cennet gözlüm gittin ama hayalinle yaşıyorum” , “Cennetten gelen bir melekti sanki” , “Gel gel gel elleri cennet kokan yarim” , “Cennet gözlüm bul beni/ Yavrum cennetine al”.

    Kimisi de kendi pofpoflanma ihtiyacından yaşadığını aşk zanneder ve zannettirirmiş diyorlar. Bu kişiler hayranlığı kendilerine toplamak için deli divane aşık rolüne girer ve o anda aslında gerçektende öyle hisseder. Sepetindeki aşık sayısı koltuklarını kabartır. Bu kişiler hep koltukları kabarık gezme ihtiyacı hisseder, sepetindeki insan sayısından beslenirler. Hele bir kır o kişiyi, kafasındaki dünyasına çomak sok, bambaşka biri olur, o aşık kaybolur. Sonrasında tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna… Kendisi mükemmel olduğu hissinin yanında mutlaka aşık ettirmeye çalıştığı kişi de mükemmeldir. Bu tarz kişiler sepetine attığı, yani kendine aşık ettiği kişilerin gerçek özelliklerini fark ettikçe hayal kırıklığı yaşar ve o kişiyi tümüyle kötü algılayıp sepetinden atar. Gelsin yeni mükemmeller!

    Bir objeye duyulan sevgi, ona sahip olma isteğinden gelir.” Freud

    İçinizi karartmış olabilirim ama tüm bunların yanında sağlıklı ve nitelikli beraberliklerin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yani iyisini de kötüsünü de söylemesi benden, sizde olanı bulması sizden. Olgun bir ilişkinin yaraları iyileştirdiği, bütünleşmeyi sağladığı, ihtiyaçları giderdiği, paylaşımı arttırdığı ve çoğu zaman hayatı kolaylaştırdığı doğrudur. Daha fazla uzatmadan Newton’un sözüyle nokta koymak istiyorum yazıma. Aşkla kalın!

    “Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.” Newton

  • Ayrılığın Gözyaşları

    Ayrılığın Gözyaşları

    Genç kadın gözyaşlarına boğulmuştu. İçindeki tarifsiz sancıyı anlatmaya yetecek kelimeler yoktu adeta. Hıçkırıkları nefesini kesiyordu zaten. Yine de boğulduğu hıçkırıklar arasında çıkarmaya çalıştığı birkaç yarım yamalak cümle pekiştiriyordu acısını. Hıçkırdıkça anlatmaya çalışıyor, anlatmaya çalıştıkça daha çok ağlıyordu. “ Neden, neden bunları ben yaşadım ki, içimi yakıyor onsuzluk” gibi birkaç cümleydi anlaşılan söylediklerine dair. Yanağından süzülen gözyaşları içine akıyordu, içindekileri kusuyordu o yaşlarla.

    Biraz sakinleştikten sonra cümleleri daha anlaşılır hale gelmişti. Terk edilişini, önemsenmeyişini, değersizliğini anlatıyordu bir bir. Hakaretlerle, bir hiç gibi gördüğü amansız muameleyle nasıl hala onu istediğine, onu bırakıp gideni daha saniyesinde nasıl bu kadar özlediğine inanamıyordu. Anlamsızdı duyguları ama yaşıyordu. Küçük düşüşü canını yakıyor ama bu yalnızlığının, terk edilişinin her şeyi küle çevirircesine yakmasından daha fazla olamazdı. Tüm vücudu yara bere içinde kanıyordu sanki ve kanı bitmişçesine soluk bir benizle duygularını anlamlandırmaya çalışıyordu. “Neden?” Neden sevmeyi bu kadar ağır ödüyordu ki? Kendinden verdikçe sevileceğini zannedip tükendiğini hissediyor fakat bununla yüzleşemiyordu. Bu gerçekle yüzleşmek iyice yitirecekti kendine olan saygısını. Tek çıkış yolu buluyordu bu yangını hafifletmeye, o da gideni suçlamaktı…

    Yukarıda genç bir kadının bir ayrılık sonrası hissettikleri anlatılmıştır. Kadın ya da erkek fark etmez, bir insan neden bu kadar yoğun yaşar terk edilişi? Bu yazılanlarda kendinizi bulduğunuz bazı durumlar olabilir. Ayrılıklar, kayıplar her insanı üzer ve depresif bir ruh durumuna sokabilir. Fakat ayrılığa verilen tepkiler bir çan eğrisinin uç noktalarında ise bizi düşündürmelidir. Terk edilme ihtimalinde bile çılgınca çabalar gösteren, kendini yok sayan, kontrolsüz davranışlarla terk durumunun önüne geçmeye çalışan bir insan çan eğrisinin bir ucunda değerlendirilir. Bu yazıda bahsetmek istediğim tam da bu uçtaki kişiler.

    Peki, neden terke dair hissedilen bu yoğun korku ve bunu engellemek için yapılan çılgın çabalar? Hayatının hangi bölümünde olursa olsun bu yoğun, uç duyguları yaşayan bir insan için yapılması gereken erken dönemlerin incelenmesidir. Yeni yürümeye başlayan çocuk için ilk adımları kendi için yaptığı ve birey olmasına hizmet eden şeydir. Ama çocuk bunu ilk defa deneyimlediği için kendi başına yapması mümkün değildir. Yürüme, genetik olarak yapması gereken bir eylem olup psikolojik açıdan değerlendirdiğimizde anneden (bakıcı sağlayan kişi) ayrılma olarak görülür. Bir iki adım uzaklaşan çocuk adeta bir arabanın benzin alması gibi anneye döner ve yürümeye devam edebilmek için annenin gözlerine bakar ve o hayat enerjisini almak ister. Anne kendi bireysel gelişim durumundan dolayı bilinçdışında çocuğun kendinden uzaklaşmasını tehlike olarak algılar ve çocuğun ihtiyacı olan o hayat enerjisini ister istemez çocuğa veremez. Çocuk ne yapmalıdır? Burada uzaklaşmaya ihtiyacı olan fakat annenin gözlerinden o ışığı alamayan çocuk anneye geri döner. Eğer bir adım daha atarsa anneden hayat enerjisini alamaz ve bu çocuk için psikolojik açıdan ölmek demektir. Ölmek pahasına yürümek, bunu ilk defa deneyimleyen çocuk için zordur. Eğer kendi olursa annesinin onu terk edeceği zihnine oturmuştur bir kere. Bu çocuk büyüyüp kocaman bir insan olduğunda farkında bile olmadığı zihin kelepçesi kendi olmasını engeller, kendi yoktur. 

    Bu yüzdendir bir kişinin ayrılıkta verdiği kontrolsüz tepkiler. Birinin gitmesi ölüm demektir. Nefes alamamak demektir. Yetişkin yaşantısında karşısına çıkan durum ve kişiler anne türevidir. Aslında ilişkilerini o günün koşullarında ve o kişiyle değil, zihninde terk edilme duyguları ile annesiyle yaşar. 

    Herhangi bir ilişkinin kopması bu kişide depresyon, öfke, korku, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygularına yol açar. Bu boşluk duygularına dayanamayan insan kendini uyuşturacak eylemler arar. Kendini başka bir ilişkinin kollarına atmak, cinsellik, uyuşturucu ve aşırı alkol kullanımı, tıkınırcasına yemek yeme, alışveriş yapmak, uyku gibi spektrumun bir ucundan diğer ucuna çeşitli eylemlerle o yok edici duyguların üzerini kapamaya ve kendini iyi hissetmeye çalışır.

    Özet olarak anlatmaya çalıştığım bu kişilik özellikleri, kişinin hayatını zihnindeki kelepçelerle yaşamasına neden olur. Bunu fark etmek atılacak ilk adımdır. İyileşme dediğimiz şey ise kişinin zihnindeki anne ve anne türevlerinin gözlerine bakma ihtiyacı duymadan diğer adımları atabilmektir. Bir ayrılık sonrası yahut kendiniz için yaptığınız bir eylem sonrası gelen yok edici duygulara, uyuşturucu eylemleri yapmadan dayanabildiğimiz kadar dayanmak kişiyi güçlendiren bir şey olacaktır. Yeter ki içinizdeki potansiyelleri fark edin ve hayatı kendi ayaklarınız üzerinde durarak yaşantılamanın keyfine varın. Tüm bunları yapmak burada yazılanlar kadar kolay değildir belki de. Fakat kişinin davranışları ve duyguları üzerine düşünmesi ve sabretmesi bu potansiyelleri yavaş yavaş fark etmesine ve hayata geçirmesine vesile olacaktır. Kendi başınıza yaptığınız eylemler yeterli gelmiyorsa bir uzmana başvurmanız daha nitelikli bir yaşama adım atmanızın önemli bir yoludur. 

  • Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve Bağlanma Kuramı: Kişilik Patolojileri

    Mahler ve psikapatoloji adına; 0-3 yaş döneminde kurulan anne-çocuk ilişkisinin öncelikle çocukluk dönemine ve daha sonra kişilik örüntüleri üzerinde etkilerini çalıştığını söyleyebiliriz. Bağlanma kuramı üzerinden çoculuk döneminde araştırdığı patolojiler depresyon ve anksiyetedir. Bunlar:

    • Bebek Depresyonu

    • Analitik Depresyon

    • Psişik Hospitalizasyon

    • Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu

    • Bebeklik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu

    Bunlarla birlikte, yetişkinlik dönemi adına kişilik bozukluklarına değinen Mahler, kişilik bozuklukları ile anne – çocuk ilişkisi üzerinden neden sonuç ilişkisi kurmuştur. Bu bozukluklar ise:

    • Narsisistik Kişilik Bozukluğu

    • Borderline Kişilik Bozukluğu

    • Şizoid Kişilik Bozukluğu

    Bebek Depresyonu

    Bebek depresyonuna neden olacak temel durum, anne ve bebeğin bağlanma sürecindeki kesintileridir. Bu kesinti kısa olursa; kısa süreli anne yoksunluğu, uzun olursa; uzun süreli anne yoksunluğu görülmektedir. 

    Analitik Depresyon:

    Kısa süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin 3 ay içerisinde varlığını tekrar göstermesi ile belirtilerde olumlu geri dönüşler ve iyileşme yaşanır. Çocuk anneden ya da bakım verenden yaşadığı ilk ayrılık döneminde uzun sürebilen ve şiddeti yoğun ağlamalar yaşar, sonlanan ağlamalar yanına yabancı bir kişinin gelmesi ile tekrarlanır. Sustukları zaman kendilerinde yorgun ve küskün bir hal görünür. “Protesto dönemi” olarak adlandırılan dönem, yemek yeme sürecinde azalma, kilo kaybı, fiziksel gelişimde yavaşlama, dışkılamada zorluk veya ishal gibi geribildirimler verir. Bakım veren eksikliğinin 2. veya 3. haftasında durgun bir hal alan çocuk, bu dönemde “depresif dönem” e geçmiş olur. İki aylık süre zarfında bakım veren sürece dahil olmazsa çocuğun duygusal tepkileri giderek kısıtlı ve donuk bir hal alacak şekilde kötüleşir. Etkilere karşı gösterilmeyen tepkiler, bu sürecin “içe kapanım dönemi” diye ifadelendirilen kısmıdır. Bakım verenin üç aylık sürede geri gelmesiyle çocukta semptomlar azalarak, sağlıklı yapıya yavaş yavaş dönüş sağlanacaktır. Çocuk anne veya bakım vereni arzulamaktadır, fakat bir yönüyle de yaşadığı terk edilişin siniri halindedir. Kişinin(bakım veren) gelmesiyle, içe kapanık dönemde olan çocuk, kişiye direnç gösterme eğilimindedir. Kişi hatırlanmasına rağmen terk edilişin sinirini ve bu terk edilişin tekrarlanma korkusunu hisseder. Böyle çocukların bir kısmının ergin dönemleri için, duygusal ilişkilerinde kısmi veya yok denecek kadar az bir duygulanma ve duygu yönüyle geri durma ile belirtilen duygusu olmayan kişilik tipolojileri görülebilir. 

    Psişik Hospitalizasyon: 

            Uzun süreli anne yoksunluğu üzerinden oluşan bu hastalıkta, annenin geri dönüşü 3 aydan uzun sürer. Yeni doğmuş veya bebeklik dönemlerinde ebeveynleriyle olmayan ve yetimhanelerde bulunan çocuklarda gözlemlenen bir durumdur. Öyle ki annenin olmayışı ve kurulamayan bağ üzerinden böyle bir süreç ortaya çıkar. Anneyle ve ya bakım veren konumunda bulunan bir kişiyle sağlanan ilişkiden mahrum kalan çocuklar bilişsel ve duygusal gelişim yönünden de eksik kalırlar. Bu tip çocuklar için sorulara veya tepki beklentisi içeren herhangi bir davranışa zor ve sonradan cevaplama, çevresel durumlara dikkatin yoksunluğu görülmektedir. Kendi kendilerine sallanışlar, ağzında birşeyler varmışcasına çiğneme ve bunun gibi rutin, sistematik davranışlar gösterirler. Bu tür davranışlar çocuk için aslında kendisi adına bir uyarıcı oluşturan eylemlerdir. Bununla birlikte parmak emme ve ritmik bazı bedensel hareketler gibi hedonistik davranışlarda bulunurlar. Süreç daha belirgin bir hal aldığında ise sahte zeka geriliği kronik bir durum oluşturabilir.

    Kısa süreli ve uzun süreli anne yoksunluğu sendromları DSM-IV’te yer almamıştır. DSM-III’te reaktif bağlanma bozukluğu (attachment disorder) adı altında kategorize edilmiştir. 

    Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu: 

           DSM-IV’te “Bebeklik, Çocukluk veya Ergenliğin Diğer Bozuklukları” kategorisi altında bulunmakla birlikte, çoğunlukla görülme oranı 1 ile 3 yaşları arasında bulunan çocuklarda fazla olan bir bozukluktur. Anne çocuk ilişkisindeki patolojik bağlanma nedeniyle çocuğun olası ebeveyn kaybı anksiyetesidir. Kreşe başlarken fark edilme olasılığı artan bu hastalıkta çocuk, sahiplendiği ebeveyn olmadan bir ortamda kalamama, yapılması gereken bir işi yapamama, oyuna yalnız katılamama gibi benzeri sosyal durumlarda kendi göstermektedir. Ayrıca ebeveyn yanındayken suskunluk ve karşıdaki yetişkinle iletişime girmeme, anne ortamdan ayrılmak istediğinde ise yoğun bir kaygıyla ağlama kendini göstermektedir.

    Bebelik veya Küçük Çocukluk Döneminin Tepkisel Bağlanma Bozukluğu: 

          Dönem itibariyle 5 yaş öncesinde görülen bir bozukluk olup, gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda çevresiyle olağandışı bir iletişimi gözlemlemek mümkündür. Çevreyle(başka insanlarla) iletişimde sorunlar gözlemlenmektedir. Süreç gerçekleşirken sunulan yardım, çocuk tarafından kabul edilmeyebilir. Kendisini geri çeken bir durum ve nötr(duygusuz) bir ifade dikkat çeker. 

    Kişilik Bozuklukları

          Kuram dahilinde kişilik bozukluklarının yapısına ve işleyişine dikkat çeken Mahler için sağlıksız anne – çocuk ilişkisi yetişkinlikte Narsisistik, Borderline ve Şizoid Kişilik Bozuklukları’na neden olmaktadır. Bu patolojileri çalışırken, duygusal ilişkiler içerisinde yer alan bazı duygu, düşünce ve davranış süreçlerini yine üç kişilik patolojisi üzerinden iki bölümde incelemiştir. Bu bölümler; libidinal afekt ve terk depresyonu bölümleridir. Her üç kişilik bozukluğu da tariflenen bölümlerde kendi kişilik örüntüleri dahilinde benzer duygu, düşünce ve davranışlar gösterirler.

     

    Narsisistik Kişilik Bozukluğu: 

            Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nin alt evresi olan Alıştırma Evresi’nde takılan narsisistik kişi, kendisini her daim olumlu görürken, olumsuz herhangi bir durumun suçlusu karşıdakidir. Bireysel anlamda bir sorunla karşılaştığında varolabilecek olumsuz durumu ortadan kaldırmak için çözüm üretmekten ziyade problemi dışlamaya, ötelemeye, paketleyip kaldırmaya meyillidir. Anneyle kurulan ilişkide anne tarafından gerçekdışı yüceltmeler ve iltifatlar, yaptığı bir davranış üzerinden eylemin derecesinden büyük ödüller ve özellikle olumsuz bir davranışta sorumluluk vermek yerine olayı geçiştirmek veya karşıdakini suçlu göstermek ileride narsisistik kişilik örüntüsünün çocukluk dönemleri nedenleri olabilir. Türkiye’de çocuk yetiştirme kültüründe sıklıkla görülen bir örnek vermek gerekirse; çocuğun istemeyerek çarptığı, çarpmanın etkisi ve huzursuzluğuyla ağlamaya başladığı sırada annenin gelip ‘‘Kim ağlattı seni?’’ sorusunu seçmek mümkün. Bu sorudaki alt metin, ‘‘Sen ki iyi olansın ve asla ağlamazsın. Eğer ağlıyorsan biri seni mutlaka ağlatmıştır. Seni ağlatan her ne olursa olsun(sehba, halı gibi cansız eşyalar dahil) kötüdür, suçludur ve cezalandırılmalıdır’’. Bu sorunun ardından da elbette cezalandırma naraları gelir, ‘‘Al sana halı, al sana sehba, alsana!’’. 

          Peki narsisistik kişilik yapısı libidinal afekt ve terk depresyonu göz önünde bulundurulduğunda duygusal ilişkilerde ne gibi duygu, düşünce ve davranış örüntüleri kurarlar?

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Tekrar birleşme hissi 

    • Biriciklik

    • Hayran olunan

    • Mükemmel

    • Hak eden

    Nesne ‘‘kaynaşılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yüce, biricik, özel.

     

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Panik

    • Ümitsizlik 

    • Çaresizlik

    Nesne ‘‘terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; fragmante, değersiz, hak etmeyen.

    Terk Depresyonunda Görülen Davranışlar:

    • Masturbasyon

    • Sadomazo ilişkiler

    • Hemcinse ilgi duymasa dahi o süreçte yakınlaşma

    • Uyuşturucu

    • Kumar

    • Adrenalin yükselten eylemler

    İntihara meyil yoktur.

    Borderline Kişilik Bozukluğu: 

           Mahler’in kuramına göre Yeniden Yakınlaşma Dönemi’nde takılı kalan Borderline için; sürekli kendine değeri, sevgiyi ve yakınlığı sorgulama vardır. Yetersiz hissettiği anlar intihara meyil oluşturur. Egosunu karşısındakine teslim ederek, başkalarının kurallarına ve yaşam tarzına uymaya çalışır. Özellikle narsisistik örüntüler taşıyan annelerin çocuklarında görülme ihtimali yüksektir. Erken yaş dönemlerinde oluşmaya başlayan egosu narsisist anne tarafından sürekli işgale uğrayan çocuk için bir süre sonra teslim bayrağını çekmek mecburiyeti oluşur. Bir dönem direnilerek anne ile çatışan çocuk daha sonra pes ederek varolma çabası taşıyan egosunu tam olarak oluşturamadan karşıya(anne) teslim eder. Böylece bireysel düşünce süreçleri üzerinden işleyen karar mekanizmaları oluşamaz. Tabiri caizse bulunduğu kabın şeklini alan ve bir kap bulamazsa yaşamını sürdüremeyen bir kişilik tipolojisi oluşur. Bu onun olmayan kendilik değerini oluşturabilecek tek değer alanıyken, bir taraftan da egosunu teslim ettiği kişiye bu durumdan dolayı(egoyu teslim ettiği için) öfke duyar. 

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • İyi hissetme

    • İlgilenilme

    • Sevilme

    • Beslenme

    Nesne ‘‘yapışılan’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; iyi, itaatkar, pasif, sevgili, çocuk(su).

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Cinai Öfke

    • Ağır Depresyon

    Nesne ‘‘uzaklaşan, terk eden’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; yetersiz, kötü, çirkin, terk edilen.

    Terk depresyonunda görülen davranışlar içerisinde intihar girişimleri vardır.

    Şizoid Kişilik Bozukluğu:

          Mahler’in kuramına göre çocukluk döneminde annesiyle hiç bağlantı kuramamış, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakla birlikte duygusal destek vermemiş, bir benzetmeyle robotik bir tavır takınmış annelerin çocuklarında görülmektedir. Belki de çocuğun temel ihtiyaçlarını bir çok anneye nazaran çok daha zamanında ve ölçüsünde karşılamasına rağmen, göstermediği sevgi ve değerden dolayı anne – çocuk bağlanması gerçekleşemez. Duygusal güven bağı eksiktir. Böyle bir anne – çocuk ilişkisi yaşamış birey için şunları söylemek mümkün: Duygusal ilişkiyi sürdürmek adına ne tam olarak kopmak ne de tam olarak içiçe geçmek ister. Kendi sınırını belirlemekle birlikte karşıdakinin hududu geçmesini istemez. Aynı zamanda tam olarak geri çekilmesini veya diğer çizdiği uzaklaşma sınırını ihlal etmesi de istenmeyen bir harekettir.

    Libidinal Afekt Döneminde:

    • Bağlantıda

    • Varlığı onaylanmış

    • Yabancılaşmamış

    Nesne ‘‘bağlantı’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; bağlantıda, köle.

    Terk Depresyonu Döneminde:

    • Boşluk/hiçlik

    • Suçluluk

    Nesne ‘‘kopan, sadist’’ durumdadır.

    Kendilik durumu; alien(uzaylı), izole, özgür.

  • Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik ve Yaşam: Etkili Anne-Baba İletişimi

    Ergenlik, ileride okyanusta yaşayabilmek için su dolu bir lavaboda dalmayı öğrenmektir:

    Tıkadığım, içi su dolu banyo lavabosuna ilk defa kafamı daldırdığımda 9 yaşındaydım. Çoğunuz nefes almanın hayat kurtardığını sanırsınız, bir başka durumda (örneğin suyun altında) nefes vermek sizi hayatta tutar. Ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Bende öyle yaptım.
    Tasmamın ipinin annem ve babamda olduğunu, ne kadar salınmamı isterlerse o kadar geniş alana hareket edebildiğimi ilk defa 9 yaşında anladım. Bu yaşa kadar nasıl böyle yaşamışım diye soracak olursanız; bir zamana kadar küçük bir köpek yavrusu ile insan yavrusu arasında pek bir fark yokmuş. Fakat benimle büyüyen yavru köpekler artık hırlıyor ve ben artık düşünebiliyorum. Düşünüyorum demişken, yazık ki annemle babam artık çocuk olmadığımı ve düşünebildiğimi fark etmediler.
    Beni sakındıkları bir çok şeyi onlar bu ihtimali düşünmezken deneyimliyorum. Aslında o kadar da kötü değil; bahane veya yalan hesap vermekten daha kolay.
    Aslında bu suyun altında nefes vermek gibi; ne kadar sakin, kademeli ve kısmi nefesler verirseniz suyun altında o kadar uzun yaşarsınız.
    Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı. Onun yerine kulaklarımda vurgun oldular. Hep dinlemeksizin, seçeneksiz ve açıklamadan bir şeylere ittiler, bir şeylerden çektiler. 
    Kulaklarım ağrıyor. Şu an 37 yaşındayım ve hala kulaklarım ağrıyor. Eşimin sesi babamın sesine karışmış, patronum annem gibi bakıyor ve ne zaman kendime dönsem kendimi su dolu bir lavaboda boğulur halde buluyorum.
    Sanırım suların derinliklerinde ben 9 yaşındaki halimi, 9 yaşındaki halim ise bizi arıyor.

                Çok dramatik ve karamsar bir öykü değil mi? Edebiyatın öncülüğünde gerçekler imgesel bir örtünün altına saklanıyor ve örtüye dokunduğumuzda bizlere ‘‘-ce e!’’ diyor.

                 Ergenlik dönemini çoğu kişi melankoli ve hüzün dönemi olarak gözlemler, tanımlar. Bu hüzün tam da yaşanması gereken bir hüzün olduğu için onurlu bir hüzündür. Çünkü insan ergenlikle beraber geçmiş yaşantısından, çocukluğundan, ailesinden uzaklaşır. Bu ergenliğin amentüsüdür. Tüm bu uzaklaşmalardan dolayı ergen melankoli ile hüzün yaşamaktadır ve bir taraftan tam da zorunlu olduğu için bu hüzün onurlu bir hüzündür. Ergenlik bu uzaklaşmaların ardından kendisini geçmiş ile gelecek arasındaki an, tamamiyle şimdi, kendini tarihlendirme süreci olarak karşımıza çıkar. 

                  Burda kendini tarihlendirme süreci önemli, bu süreçte ebevenlere büyük rol düşmektedir. Bu rolü anlamak için kendini tarihlendirme sürecine değinelim: Kendini tarihlendirme süreci evreleri ikiye ayrılır; unutkanlığa karşı koruma ve kişisel tarihten hareketle gelecekteki ilişkiler dünyasını oluşturma. Bu yolda ergen için ‘tarihçi çırağı’ ifadesi kullanılır. Peki tarihçi çırağı ergen ise tarihçi kim? Tarihçi ebeveynler. Ergen ‘Ben kimim?’ sorusuna bulamadığı yanıtı ‘Ben nerden geldim?’ sorusunu sorarak yanıtlanır. İşte burda, ben nerden geldim noktasında, uzaklaştığı ailesine, unuttuğu çocukluğuna geri döner. Bu sorunun yanıtı ebeveynlerde gizlidir. Bu yüzden ön ergenlik denilen dönemde her ergen ebeveynlerine kan bağları, soy ağacı ve en önemlisi çocuklukları ile ilgili sorular sorarlar. Bu hem unutmak istemedikleri çocukluklarına dair bir nevi terapidir, hem de kendilerini tarihlendirmede bir referans oluşturur. Bu dönemde ebeveynler iyi bir tarihçi olurlarsa, aile bağları o denli kuvvetlenecektir. Anne – baba iletişimi sağlıklı bir şekilde devam edecektir. Bu dönemde çoğu aile yapılmaması gereken ilk şeyi yapıp onlarla arkadaş olmayı denerler. Oysa ki ergenin o dönemde bir başka arkadaşa değil, tam tersine tarihçi rolünü iyi şekilde yapan, aile bağlarını kuvvetlendiren ebeveynlere ihtiyacı vardır.

    Peki ebeveynler bu bağı ergenlikle beraber nasıl güçlendirecekler?

                 Çocukluk dönemiyle ergenlik dönemi arasındaki ihtiyaçlar çok farklıdır ve anne – baba iletişimi bu farklılıklar üzerinde değişim göstermelidir. Bu perspektifi oluşumunda, ergenlik döneminde ebeveynlere düşen en büyük sorumluluk; karşıdakini (ergeni) dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak ve net yönergeler vermemek. Basamakların başında yer alan iki kavram çok önemlidir: Dinlenmek, Anlaşılmak.

    Aslında yalnızca ergenlik döneminde değil, ergenlik dönemiyle başlayarak hayatımızın her anında dinlenmek ve anlaşılmak isteriz, ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç ergenlik döneminde sağlıklı bir şekilde karşılanmışsa, yetişkinlik döneminde toplumla kurduğumuz diyalog da o ölçüde sağlıklı olur. Fakat bu ihtiyaç karşılanmamış ve hatta sürekli görmezden gelinmiş – bastırılmaya çalışılmışsa, o zaman yakın çevremizden tutun arabasına bindiğimiz taksiciyle dahi iletişimimiz bu eksikliğin nevrotik dışavurumundan nasibini alır. 

    Nevrotik dışavurumdan kastım; agresiflik, kendini savunmayı saldırı pozisyonu üzerinden sağlamak, çözüm odaklı olmayan, sorun taşırıcı üslup ve düşünce tarzı gibi çoğu zaman istemsiz, sonunda huzursuz eden veya pişmanlık yaşatan tutumlar.

               Çocukluk döneminin travmaları ergenlik döneminde kendini gösterebilir. Ergenlikle beraber ebeveynlerini değerlendirmeye başlayan kişi, çocukluk dönemine dair düşük not verdiği ebeveynlerini cezalandırmak adına istenmeyen davranışlar sergileyebilir, zor bir ergenlik geçirebilir. Aslında bu dahi ebeveynler için bir fırsattır. Çocukluk döneminde oluşan yaralarla yaşamak yerine ergenlikle beraber bu yaraların gösterilmesi, ebeveynlerin yaralanan yerlere pansuman yapabilmelerine olanak sağlar. 

    Bu pansuman aletlerini üstte sıralamıştım, tekrar etmekte fayda var: Dinlemek, anlamaya çalışmak (anlayamayabilirsiniz), yargılamamak, net yönergeler vermemek. Yazıda da dendiği gibi –bir ebeveyn olarak- ‘‘şnorkel’’ olunmalı. Bkz. ‘‘Elbette beni dinleyen ve anlayan veya hiç yoktan yargılamak yerine yalnızca endişelerini dile getiren bir ailem olmasını isterdim. Böylelikle suyun altında kalmak için kısmi nefesler vermek zorunda kalmazdım. Onlar benim şnorkelim olurlardı.’’

  • Ailede Kayıp ve Yas

    Ailede Kayıp ve Yas

    Çocukta Yas Süreci

    Çocuklar gelişim dönemi itibariyle ölüm kavramını bir yetişkin kadar olmasa da anlayabilecek ve bunun üzerinden yas tutabilecek bir yaşta. Bu yüzden öncelikle bu süreçte onun da yas tutacağını unutmamamız lazım. İnsanlarda ortak olan yas tepkilerinden bir kaçını (durağanlık ve sessizleşme, belirli davranışları yapmada isteksizlik, genel hüzün hali..) Bu durumda (çocuk olduğu için) endişe veya kaygıya kapılmayıp, yas sürecine ortak olmak, empatik tepkiler vermek ve özellikle onu dinlemek önemlidir. Bununla birlikte çocuk sizi dinlemek de isteyecektir. Duygularınızı ifade etmekten korkmayın, fakat bu kolay olmasa da kayıp yaşayan çocuk karşısında duygularınızı ifade ederken sakinliğinizi sürdürün. Bu karşılıklı durum çocuk için; ‘‘Annem de – babam da benzer duyguları yaşıyor ve sakin olabiliyorlar’’ diyerek yas sürecinin rol modelliğini üstlenir. Çocuklar beklediğimizden çok daha güçlüdürler ve empatik – samimi konuşmalar eşliğinde sağlıklı bir yas süreci geçirirler. En önemlisi tekrar söylemek önemli: Çocuklar da yas süreci geçirir, bu normal ve sağlıklı bir durumdur.

    Buraya maddeler halinde (bir kaç maddede net bilgiler vererek) yas sürecinde çocuk ile iletişimin omurgasını çıkarabiliriz. Bu maddeleri dikkate alarak ölümün açıklanması ve yas süreci içerisinde vereceğiniz destek şu şekilde olabilir:

    ‘‘Seninle konuşmamız lazım, konu babaannenle ilgili. Biliyorsun ki babaannen yaklaşık bir haftadır hastanedeydi ve babanda onun yanında kalıyordu. Bu sabah da ben babanın yanına gitmiştim. Bugün babaannenin öldüğünü öğrendik.. (kendi duygularınızı sakinliğinizi koruyarak belirtebilirsiniz, açık olun.)’’ (bu kadarlık bir konuşma bilgilendirme konuşması için yeterli, bu konuşma elbette devam edecektir fakat çocuğun soruları veya tepkileri bu konuşma bulutlarını belirleyecek. Önemli olan aşağıdaki maddelere olabildiğince uymak.)’’

    • Çocukların bu konuda konuşmaya istekli ve hazır oldukları zamanlara duyarlı olun.

    • Konuşma girişimlerine açık ve sakin bir yaklaşımla karşılık verin.

    • Söylediklerinin alt metnindeki duyguları (merak, korku, endişe vb.) okuyun ve kabul edin.

    • Kendi zihninizde sorulan sorulara yönelik basit, kısa ve yaşlarına uygun bir cevap hazırlayın.

    • Kendi duygularınızla ilgili dürüst olun.

    • Çocuklar anne-babalarının herşeyi bildiklerini düşünürler ancak siz cevaplayamayacağınız bir soru ile karşılaşırsanız dürüstçe ‘ben bu sorunun cevabını bilmiyorum ama senin için bunu öğrenebilirim’ deyin.

    • Her çocuğun duygularını ifade edişi ve duyguları ile nasıl başa çıktığı biriciktir, kendisine özgüdür, ona ihtiyacı olan zamanı verin, her seferinde saygıyla ve dikkatlice dinleyin.

    • Bazen çocukların gerçekten ne sorduklarını “duymak” kolay olmayabilir. Bazen ne sorduğunu anlamak için sorusuna soruyla karşılık vermek gerekebilir. Örneğin ‘anne biz tekrar mutlu olacak mıyız?’ sorusuna ‘sence tekrar mutlu olacak mıyız?’ diye sorarak onu biraz daha konuşmaya teşvik ederek, yaşadığı duygunun derinliğini ve içeriğini daha iyi anlayabilirsiniz.

    • Çocuklar tekrarla öğrenirler. O tekrar tekrar sorarken siz de tekrar tekrar aynı şekilde cevaplayın.

    • Ölüm kelimesini kullanın. Ölen bir kişi için gitti, uyuyor gibi ifadeler kullanmayın, öldü deyin.

    • Ölümü hastalık ya da yaşlılıkla ilişkilendirmeyin. ‘Dünyadaki tüm canlıların bir yaşam süresi olduğunu, yaşam süresi bitince ölündüğünü’ söyleyin.

    • Ölen bir kişinin nereye gittiğini sorarsa “o öldü, ölen kişileri bir daha göremiyoruz ama onlara olan sevgimizi hep hissederiz, istersen birlikte resimlerine bakabiliriz, onunla ilgili konuşabiliriz” diyebilirsiniz (kendi duygularınızla ilgili dürüst olacağınız, özleminizi anlatacağınız önemli anlardan biri)

    • Çocuklar yakın bir aile üyesi öldüğünde suçluluk ve öfke duyguları hissedebilirler. Anne-babaların çocuğa sevgi ve ilgilerinin devam edeceğine dair yeniden güven vermeleri gerekir.

     

    Ebeveynde Yas Süreci

    Çocuğu ölen bir yetişkinde kayıp sonrası süreç, diğer yas durumlarına nazaran çok daha yıkım verici hissedilebilir. Bu süreçte Kübler-Ross modelindeki inkar ve öfke dönemi çok daha yoğun ve uzun yaşanır. Bu döneme suçluluk, yalnızlık ve hayata güvensizlik duyguları eşlik edebilir. Çocuk kaybında yetişkin bir bireyin diğer ölümlere verdiği tepkilerden daha zorlu, daha karmaşık tepkiler verilir. Çevresinde kayıp üzerine konuşacak yakınlarının ve profesyonellerin dikkat etmesi gereken en önemli konu, bu kayıbın diğer kayıplardan çok daha yoğun duygu durumu oluşturduğudur. Bu yüzden yas döneminin sonu için acele ettirilmemelidir.

    Yaslı anne – babalar tarafından yaşanan ortak duygular:

    Suçluluk ve pişmanlık ortak ve yoğun yaşanan iki duygudur. Bir çok yaslı ebeveyn, bu dönemde Kübler – Ross’un pazarlık dönemini de yoğun yaşar. Özellikle suçluluk duygusu onları ölüm anı veya öncesindeki davranışlarını yargılamaya, değiştirme isteğine yoğunlaştırır. 

    Umutsuzluk ve yalnızlık yine bu dönemde ortak yaşanan duygular arasındadır. Ebeveynler bu süreçte kendilerine destek veren çevreleri içinde dahi kendilerini yalnız hissedebilirler. Burda dikkat edilmesi gereken konu yine zamandır. Bu dönemde çevredeki kişilerin desteğinin zorlayıcı veya şart koşucu bir yönü olmamalıdır. Benzer bir çocuk kaybı yaşamış aileyle kurulan temas, bu dönemde daha destekleyici olabilir. 

    Öfke durumu, genellikle kendilerine, Tanrı’ya ve hatta kimi zaman ölen çocuğa dahi oluşabilir. Öfke her zaman olumsuz şekillerde ifade edilmez. Diğer duygu durumlarından ayrı olarak öfke, çok daha ağır ve çevre desteğinin etkili olmadığı bir durumdur. Bunun nedeni yalnızca duygusal değil, nöro-psikolojik bir takım nedenlerin de var olmasıdır. Bu yüzden öfke dönemi yoğun yaşanıyor ise mutlaka bir profesyonele(psikiyatrist, klinik psikolog) yönlendirilmelidir. 

  • Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu

    Çocukların her hangi bir şeye odaklanmalarını istiyorsanız öncelikle onların ilgilerini çekmeniz gerekir. Yazılarımda hangi yaş aralığındaki çocuklarla hangi ilginç oyunlarla ve eğlenceli bir şekilde dikkatlerini nasıl çekebileceğinizi gösterecğim. Yaşam boyun kendilerine fayda sağlayacak dikkat ve odaklanma becerilerini nasıl geliştirebileceğiz aktaracağım.

    Hepimiz bir şeylere dikkat ederiz ve önemseriz ancak bu şeylerin ne olduğu ve dikkatimizi ne kadar cezbettiği herkese göre değişir.

    İki dikkat türü vardır: Birincisi kendiliğinden ve genel dikkattir.Çevrenizdeki uyaranlara kısa bir süreliğine gözleriniz takılır, size kendinizle ilgili izlenim verir.Bir eğlence mekanında olduğunuzu düşünün. İnsanların vücut dillerinin yanı sıra, çeşitli ses, koku ve görüntülerini de algılayarak eğlencenin ruhu ve duygusunu hissedebilirsiniz. Ya da bisiklete binmeyi ele alalım. Bisiklet kullanırken bir yandan bisikleti idare etmeye, pedalları çevirmeye , bir yandan da trafiğe odaklanırsınız hafif rüzgarın saçlarınızı okşamasına izin vererek.

    Diğer bir dikkat türü ise odaklanılmış dikkattir. Bu dikkat türünde sadece tek bir şeye uzun süre dikkatinizi verirsiniz. Bilinçli dikkat büyük miktardaki bilgiyi aktif olarak süzgeçten geçirmeyi gerektirir ve ayrıntıların hepsini tek seferde algılamak yerine sırayla algılarsınız. Kendiliğinden dikkat başınızın üstündeki tepe ışığı iken, iradeli dikkat bir fenerden çıkan dar açılı ışıktır.

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış çocuktaki tipik davranış herşeyi fark etmesi ancak hiçbir şey algılayamamasıdır.Başka bir çocuk öğretmeninin anlattıklarına odaklanırken, DEHB’li çocuk sınıfta vızıldayarak uçan sineği, arkadaşının kırmızı tokasını, duvar boyasındaki çatlakları farkeder. Seanslarımdan birinde DEHB’li bir çocuğun annesi şöyle demişti: “Çocuğum çok iyi gözlemcidir, kimsenin fark etmediklerini farkeder, bağlantı kurar. Örneğin ben konuşurken, söylediklerime odaklanmak yerine saç rengimi, giydiğim kıyafetin rengini fark eder.”