Etiket: Çevre

  • Cilt bakımı neden gerekir

    Mükemmel, ışıldayan bir cilt bizim asıl aksesuarımızdır. Hangi yaşta olursak olalım hepimiz sağlıklı, bakımlı, güzel bir cilde sahip olmayı isteriz. Cildimiz iç dünyamıza açılan bir penceredir ve hangi hızla yaşlandığımızın en iyi göstergesidir. Hayatımızın tamamında olduğu gibi cildimiz de genlerimiz ve çevremiz arasında gerçekleşen bir evliliğin ürünüdür. Genlerimiz için bir şey yapamayız, ancak çevresel etkenleri kontrol edebiliriz.

    Cildimiz gün boyu çevre koşullarının etkisi ile kirlenir. Egzoz dumanları, makyaj artıkları, cildin kendi salgıları, mikroorganizmalar cilt üzerinde birikir ve cildin normal işlevlerini yerine getirmesini engeller. Ayrıca nikotin, alkol, sağlıksız beslenme, yetersiz uyku gibi etkenler de cildin yapısını olumsuz etkiler.

    Cilt bakımı cildin temizlenerek ve uygun ürünlerle desteklenerek bu olumsuz faktörlerin etkilerini ortadan kaldırır. Cildin normal işlevlerini devam ettirmesini sağlar.

    Cildimizde sorun olmasa dahi ayda 1 kez genel cilt bakımı yaptırmamız cilt sağlığı ve güzelliğimizi korumamız için gereklidir. Cildimize düzenli bakım yaptırmamız ve ev ürünleri ile desteklememiz geleceğe yönelik bir yatırımdır.

    Cilt bakımının amaçları:

    Cildin doğal hidrolipid yapısını ve dengesini korumak,
    Cildin işlevlerini düzenlemek (oksijenlenme, kan dolaşımı, ölü hücrelerin atılması, yeni hücre oluşumu),
    Cildin doğal atıklar ve dış faktörlerle oluşan kirliliğinin temizlenmesi, koruyucu tabakanın oluşturulması,
    Yıpranma ve yaşlanma ile azalan biyolojik aktiviteler için cildin ihtiyacı olan aktif maddelerin verilmesi,
    Cilt bakımı ile daha güzel bir görünüm yanında ruhsal rahatlama, gevşeme hissetmek.

    Klasik cilt bakımı:

    Uzmanımız tarafından cilt analizi yapılarak cildinizin neye ihtiyacı olduğu belirlenir. Önce cilt temizlenerek peeling işlemi yapılır. Ardından cilt yapısına göre 5 -15 dak. arasında buhar banyosu uygulanır. Vakum yardımı ile cildin altında birikmiş olan yağlar cilt yüzeyine çıkarılır. Cilt de komedon ve milia oluşumu varsa temizliği yapılır.

    Bu işlemin sonrasında yüksek frekans işlemi yapılır. Bunun amacı cildi mikroplardan arındırmak, yatıştırmak ve kan dolaşımını hızlandırarak, sivilceleri kurutmaktır. Kas yönü doğrultusunda yüz ve dekolte masajı yapılır.
    Cildin ihtiyacına göre serum ve maske uygulanarak cildin ihtiyacı olan kremle işlem tamamlanır.
    Önleminizi erkenden alın, yarına bırakmayın. Her yaş da cilt bakımı yaptırılmalıdır!

    Özel tedavi ve bakım kürleri

    Sorunlu ciltler için geliştirilmiş olan özel tedavi bakım setlerimizle cilt sorununuzu ortadan kaldırıyoruz.

    Hassas ciltler için tedavi-bakım kürü

    Problemli-yağlı-akneli ciltler için tedavi-bakım kürü

    Cilt gençleştirici tedavi-bakım kürü

    Göz çevresi tedavi-bakım kürü uygulanmaktadır.

    Hassas ciltler için tedavi bakım kürü

    Haftada 1 kere uygulanan 6 haftalık bakım kürüdür. Her seans 60 dakikadır.
    İçeriği: yaban mersini özü, kuşburnu, rosa canina özü, meriloto, meyan kökünden elde edilen Beta Glicirretic asit, E ve C vitaminileri, aloe vera ekstreleri.
    Etkileri: Damar çeperlerini korur. Tahriş olmuş ve kuperozlu ciltlerde yanmayı, kızarıklığı azaltır, rahatlama sağlar, antioksidan etki gösterir.

    Problemli-yağlı-akneli ciltler için tedavi-bakım kürü

    Haftada 1 kere uygulanan 5 haftalık bir üründür. Her seans 60 dakikadır.
    İçeriği: Limon, portakal, kil, salatalık suyu, ada çayı, yeşil çay, glikolik asit ve gse ekstreleri içerir.
    Etkileri: Asit düzenleyici, sebum dengeleyici, sıkılaştırıcı ve antiseptiktir.

    Cilt gençleştirici, toparlayıcı bakım kürleri

    Haftada bir uygulanan 6 haftalık bakım kürleridir. Her seans 60 dakikadır.

    Havyar Kürü

    İçeriği: Havyar, saf A vitamini, kiona yağı E-A-C vitaminleri

    Etkileri: Kuru, kırışıklığı ciddi boyutlarda olan ciltler için uygulanır. Nemlendirici ve kırışıklıkları açıcı etkisi vardır.

    Q10 Kürü

    İçeriği: Glikoprotein, Q10 enzimi, bitkisel dolgu kürecikleri.
    Etkileri: Olgun ve elastikiyet kaybı olanlara özel cilt kürü. Cilt de dolgunluk etkisi yapar. Toparlar ve elastikiyeti arttırır. Yüz kontürünü şekillendirir. Antioxidant etkilidir.

    Göz Çevresi Bakımı

    Göz çevremiz de özel bakımı hak eder. İnce çizgilenmeler, şişlikler, koyuluklar, göz etrafı ile ilgili problemlerdir. Bu sorunların çözümünde yardımcı olabilecek çeşitli bakımlar vardır. Yenileyici bir göz çevresi bakımı ile nazik cildin düzenlenmesi, sıkılaştırılması sağlanır. Haftalık seanslar şeklinde uygulandığında mükemmel sonuçlara ulaşılır.

  • Obezitenin Nedenleri

    Obezitenin Nedenleri

    Halk arasında ‘bunun annesi de kiloluydu, o kadar yiyip spor yapmazsan böyle katmer katmer göbeğin olur, doğduğunda da kiloluydu’ söylemleri obezite nedenlerinden sayılır. Aslında bu efsane mitlerde küçükte bir pay yok değildir. DSÖ obeziteyi; genetik ve çevresel etmelerin, bireyin yağ dokusuna ve enerji metabolizmasına etkileri olarak tanımlar. Daha net bir ifadeyle; obeziteye genetik yatkınlığı olan bireyler, çevresel etmenlerin etkisiyle obez olurlar (Pekan, 2017).

    1.2.1. Obeziteye Genetik Faktörlerin etkileri: Obezitenin genetik geçişi olduğu bilinmektedir fakat obeziteyle komorbid durumdaki hastalıklar dışında, obez hastaların büyük bir kısmı kalıtım sebebiyle obez olmazlar. Kalıtımın obeziteye etkilerinin neler olduğunu bulmak için ikiz çalışmaları, aile ve üvey birey çalışmaları yapılmıştır. BKİ esas alınarak yapılan çalışmalarda, aynı yumurta ikizleri ve farklı yumurta ikizleri veya ayrı olarak yetiştirilmiş aynı yumurta ikizlerinin BKİ %70 oranında benzerlik göstermiştir, aynı oran üvey birey çalışmalarında %30 ‘a düşmüştür. Aileyle yapılan çalışmalarda ise ikiz ve üvey çalışmalarında farklı olarak orta düzey bir kalıtım bulunmuştur. Birinci derece akrabalarda, obezite veya aşırı kilolu olma durumu ‘lamda cofficient’ denen metodla hesaplanmaktadır. Bu bize bir biyolojik akrabamız obez olduğunda, bizim obez olma riskimizle toplumdaki diğer bireylerin obez olma riskini karşılaştırır. Bu konu üzerinde yapılan çalışma; 840 obez bireyin, 2349 birinci derece akrabasından elde edilen risk oranın toplumdakinden 2 kat fazla olduğunu göstermiştir. Bireydeki obezitenin ciddiliğine göre riskte artmaktadır (Şık,2017). Kanada’da yapılan bir araştırma bu konuyu destekler argümanlar sunmuştur. 15245 bireyde yapılan araştırmada, akrabasında obez birey bulunanların obez olma riski Kanada toplumuna göre 5 kat fazladır (Gedik,2003). Özetle, ailesinde veya akrabalarında obez birey bulunan kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla obez olma riski taşır.

    1.2.2. Obeziteye Çevresel Faktörlerin Etkileri: Bireyin obezite sorunuyla baş başa kalmasında genetik faktörlerin etkisi olsa da asıl belirleyici çevresel faktörlerdir. Bireyin kendisi dışında kalan herkes ve her şey ‘çevre’ olarak adlandırılır (Gürel ve İnan,2001). Swinburg (1999),  çevre ve obezite ilişkisine yönelik ilk tezi ortaya atan kişidir. Sağlıklı besin çevresi bireyi sağlıklı yaşamaya itmekte ve bireyin fiziksel aktivitesindeki artışa sebep olmaktadır. Çevrenin yaşayış biçimi, tarzı, düşüncesi ve hatta besin tüketim alışkanlıkları bizleri istemli ya da istemsiz olarak etkilemektedir. Obezitedeki çevresel etmenler; bizim hangi tür besini seçtiğimizle, o besine nasıl ulaştığımızla, o besinin kalorisel değerleriyle ve de çevrenin biz farkında olmadan yüklediği değerlerle şekillenir (Soylu, 2016).

    1. Besin Seçimi: İçinde yaşadığımız çevre bizim sağlıklı besin seçimimizi desteklediğinde değişim daha kolay sağlanmakta ve devamlılık sürmektedir. Cummins ve Macintre besin çevresini; dışarıdan alınan ve her türlü pişirilmeye hazır gıda, paketli ürün ya da dışarıdan tüketilen besin olarak tanımlar (Duman, Kayhan ve Sesal, 2009). Bireyden kaynaklanan etmenler (bireyin besin seçimi, yeme davranış ve tutumları, biyolojik ve demografik etmenler), sosyal çevre (aile, komşu, arkadaş ve akraba), fiziksel çevre (okul, market, işyeri, alışveriş merkezi ve restoran) ve makro düzeydeki çevresel etmenler (sosyo-ekenomik durum, kültür, besinlerin pazarlanması ve besin alanındaki politikalar) bireyin besin çevresini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun sebzeyi sevip sevmemesi ya da yediği yemeğin porsiyonunu kendi belirlemesi bireysel etmen, çocuğun ailesinin sebze yiyip yemesi sosyal etmendir. Çocuğun gününü geçirdiği ev, okul gibi yerlerde sebzenin bulunması ya da ailenin sebzeye kolay ve ucuz ulaşması ise fiziksel çevre etmenidir. Bu konuda yapılan tarımsal politikalar ve kaliteli ürün ise makro düzey çevresel etmendir (Gedik, 2003).

    1. Ulaşılabilirlik: Artık Türk filmlerindeki gibi sefer taslarında yemek taşıyan insanları görmek neredeyse imkânsızdır. Günümüz çevresi bize anında, sıcak, lezzetli bol enerjili ve kalorili besinleri kolayca sunmaktadır. Her köşe başında bulunan fast food restaurantları, elimizde yürürken bile içebileceğimiz bol kalorili içeceğimiz, buzdolapları ve dışarıdaki her şeyi kolayca stoklayabileceğimiz dondurucular yiyeceğe kolayca ulaşabilmeyi ve tüketebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yaşam biçimi ve sosyokültürel yapıdaki gelişmeler bireyi dışarıda beslenmeye zorunlu kılmaktadır. Dışarıda yemek yemek evde hazırlanana göre daha fazla şeker, yağ ve kolesterol içermektedir, bu durum obeziteye adeta bir davetiyedir(Soylu,2016). Us Department Of Agriculture (2010)’nin yaptığı çalışmalarda, dışarıda tükettiğimiz besinin evdekinden 134 kalori fazla olduğu bulunmuştur. Bir başka araştırma ise, insanların tükettikleri besinin kalorisini olağandan daha az algılama meyiline sahip olduğunu göstermiştir(Serter, 2003). Hayvanlar üzerinde yapılan kısa dönem çalışmaları göstermektedir ki; hayvanlara istedikleri kadar yağ oranı yüksek miktarda çeşitli besin verildiğinde, hayvanlarda yoğun bir şekilde enerji artışı ve obezite ortaya çıkmıştır. İki farklı kafes düzeneğine konulan atlardan birine 3 kap sukroz içeren içecek ve bir kap su konulmuştur, diğerine ise 3 kap su ve 1 kap sukroz içeren içecek koyulmuştur. Daha fazla sukroz içeren içecek alan at otuz günün sonunda aşırı derecede kilo almıştır. Bu hayvanlar aynı metabolik sisteme sahip olsalar bile enerji dengesi çevresel etmenlerin yönetimindedir(Soylu, 2016).

    1. Besin Fiyatları: Besin fiyatlarındaki artış ve azalmalar alacağımız besin miktarını etkiler. Üniversite öğrencilerinde yapılan bir araştırmada sağlıklı yiyeceklerin (süt ürünleri, çorba ve salata gibi) ücretleri düşürüldüğünde, öğrencilerin bu yiyecekleri daha fazla tükettikleri görülmüştür. Yine aynı şekilde öğrencilerle yapılan farklı çalışmalarda, meyve ve salata fiyatlarının yarı yarıya indirildiğinde satış oranlarının öncekine göre arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca sağlıklı yiyeceklerin fiyatlarının düşürüldüğünün tüketiciye duyurulması, tüketicinin sağlıklı yiyeceklere yönelimini arttırmıştır. Hastane kafeteryasında yapılan bir araştırmada şeker oranı yüksek içeceklerin fiyatı arttırıldığında tüketimin düştüğü, hatta fiyat indirildiğinde bile bireylerin o içecekleri tüketme davranışının azaldığı bulunmuştur. Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında obezite oranını arttıran sağlıksız besinlerin fiyatlarının arttırılması gerekmektedir ve bireyi sağlıklı yiyecek tüketmeye yönlendirme amaçlanmalı ve tüketicilere farkındalık kazandırılmalıdır. Sağlıklı besinlerin fiyatlarının düşürülmesi, obezite oranını da düşürmektedir(Soylu, 2016).

    1. Menülerin etiketlenmesi: Menüde yer alan yiyecek ve içeceklerin, besin değeri ve kalorilerinin hemen tüketilecek ürünün üzerinde yazması bireyi daha sağlıklı menüler seçmeye itebilmektedir(Köksal ve Özen, 2008). Büyük bir restoran zincirinde yapılan araştırmada, bireylere seçtikleri ürünün besin değerleri ve kalori bilgisi söylendiğinde, bireylerin daha az kalorili besin seçme davranışı gösterdikleri gözlemlenmiştir(Soylu, 2016). Yaşları 11-18 yaş arasındaki 106 kişiden oluşan bir topluluğa, başka bir restoran zinciri araştırması yapılmıştır. Bireylere ilk olarak üzerinde besin değerleri ve kalorileri yazmayan menü verilmiştir. Daha sonra ise kalorileri ve besin değerleri yazan 2. bir menü verilmiştir ve 2. menüyü alan bireylerin  %29 oranında daha az besin siparişi verdikleri gözlenmiştir. Menülerdeki ve siparişlerdeki bu değişimler bireylerin daha az kalori almasına yardımcı olmaktadır ve bireyler bundan sonraki besin seçimlerinde daha dikkatli olmaktadırlar. Bu konuda menülerde kalorili bildirgesi bulunmasına dair yasal çerçeve kurulursa, obeziteye etki eden bir faktör eksilebilir(Gedik,2013).

    1. Reklamların etkisi ve Nörobiyoloji: Besinlerle ilgili yapılan reklamlar o besinleri tercih etme oranımızı etkilemektedir. İştah mekanizması ve besin alımı, çevremizden ve bedenimizden gelen sinyallerden etkilenmeye açıktır. Bu durumun farkında olan besin endüstrisü, nöropazarlama tekniği kullanarak bizi o ürünü seçmeye teşvik eder. Besin endüstrisi bu yüzden nörobilimcilerle ve psikologlarla çalışırlar. Bu konuda hedef çocuklardır, küçüklükten itibaren bu algılara maruz kalan çocuklar aynı firmalar için büyüdüklerinde de müşteridir. Gıda endüstrisi kalorisi yüksek, enerjisi düşük besinlere karşı bireylerin algılarını etkileyerek pozitif inanç oluşturmaktadırlar(Öyekçin ve Deveci,2012). Yapılan araştırmalar çocukların; evde yapılmış meyve suyu tüketmek yerine, reklamlarda gördüklerini istemeye daha meyilli olduklarını göstermiştir. Dünya Tarım ve Sağlık Örgütü (2002), yüksek enerji değeri olan ve besin açısından fakir ürünlerin, tüketilmesinin ve pazarlanmasının obezite için risk faktörü olduğunu belirtmiştir.

    1. Çocuklar ve Aileleri: Bireyin ilk tanıdığı çevre ailesidir, dolayısıyla ilk öğrenmeler ve ilk alışkanlıklar ailede çerçevelenir. Model alınan aile, çocuğun yetişkinlikteki yaşamını ve tercihlerini etkilemektedir. Dördüncü sınıfa giden çocuğa sahip 1196 ailede yapılan araştırmalar, evde abur cubur tarzında (cips, kola, tüketime hazır ürünler…) yiyecekler ya da sağlıklı yiyecekler bulunmasıyla obezite arasında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Bireyin evde bulunan yiyeceğe yöneliminin olması sebebiyle birey evde ne varsa ya onu tüketir ya da dışarıdan hazır besin sipariş verir. Ailesiyle birlikte aynı sofrada haftada yedi kez veya daha fazla yemek yiyen çocukların, ailesiyle yemek yemeyen çocuklara göre obezite olma oranları 0,7 kat daha düşüktür(Köksal ve Özel,2008). Saelens ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada kilolu ailelerin çocuklarının kilolu olma oranları %35.1 ‘iken, obez olmayan ailelerin çocuklarında bu oran %8.2’ dir, ayrıca obez ailelerin %23.2’si obez çocuğa sahiptir. İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, evlerinin etrafında sağlıksız besin satan yerlerde oturan bireylerin BKİ’ leri diğerlerine göre daha yüksektir. Sağlıklı çevreye yakın ve fiziksel aktivitesi desteklenmiş çocuklar (sağlıklı ürünlerin bulunduğu market ve restaurantlar, bisiklet yollarına ve yürüyüş parklarına yakın )  daha az obezite riskiyle karşılaşırlar(Şık,2017).

    1. Çevrenin Düzenlenmesi: Yaşanılan evin ya da gün boyu çalıştığımız mekânın nerede, nasıl ve hangi olanaklara sahip olduğu önemlidir. Günümüzün belki de hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz evimiz ya da iş yerimiz obezitede hangi rolü oynuyor? Evimizin ve iş yerimizin güvenli, içimizi açan ferah bir yerde olması, fiziksel olarak ( park, kaldırım ve egzersiz faaliyetlerini yapabilecek imkân sunabilmesi ) yardımcı olması, ulaşım ( bisiklet yolları ve toplu ulaşıma yakınlığı ) olarak rahat olması çevremizi cazip kılar. Bu değerler bireyin fiziksel aktivitesi ve yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir(Sözen, 2006). Obezitede fiziksel çevrenin önemi ile ilgili yapılan çalışmalar bu konuda 4 kriterden bahseder. Bu kriterler; fonksiyonellik,  estetik, uzaklık ve güvenliktir. Bireyin yaşadığı çevrenin uzaklığının; mağazalara, parklara, alışveriş merkezlerine, sağlıklı ürün hizmeti sunan kafeteryalara ve daha iyi fiziksel aktivite yapabileceği mekânlara mesafesiyle ilgidir. İkinci kriter olan güvenlik; bireyin güven içerisinde ve tehlikeden uzak bir şekilde yürüme ya da koşu alanlarında özgürce hareket edebilmesine olanak sağlar. Kötü bir cadde üzerinde olan duvar yazıları olan, çöp konteynerlerinden kötü kokular gelen bir yer bireyi ne kadar spor yapmaya motive eder? Estetik açıdan yeşil alanlar, bakımı yapılmış ağaçlar ve ilgi çekici caddeler bireyin motivasyonunu arttırır(Soylu, 2016). Drewnowski ve arkadaşları, 2001 yetişkin üzerinde ‘çevre değerlendirmesi’ konulu on bir maddeden oluşan bir anket yapmıştır. Her bireyin evinden on dakikalık yürüme mesafesi olan yerler her katılımcı için değerlendirilmiştir. Yoğun trafiğin olduğu, abur cubur yiyecek restaurantlarının bulunduğu ve barların bulunduğu caddeler gibi düşük uygunluk değerine sahip yerlerde yaşayan bireylerin BKİ’ leri, bunların tam tersini yani temiz, güvenli ve bakımlı çevrede yaşayanlara göre daha yüksek çıkmıştır(Pekcan,2017). Çevre uygunluk değerlerini vergi kayıtlarına göre inceleyen Mellor ve arkadaşları, yüksek uygunluk değerlerine sahip bireylerin daha düşük BKİ’ ne sahip olduğunu söyler. Özetle; düşük çevre yerleşim kriterine sahip bireylerin, sağlıklı besin alma ve spor yapma düzeyleri daha düşük olduğu için BKİ’leri daha yüksektir(İnanç,2015).

    1. Şehirleşme ve Sosyo-ekonomik düzey: Xu ve Wang, yetersiz cadde bağlantılarının ve sağlıksız besin satan kafeteryaların çokluğunun obezite ile ilgili çevresel etmen grubunda yer aldığını söyler. Fakat bu sonuçları daha çok, yaşanılan yerin coğrafik özellikleri ve kentleşme düzeyleri etkilemektedir. Daha iyi cadde bağlantılarına sahip olan yerler ve spor aktivitesi, obeziteyi sadece şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde düşürürken; bu durum daha küçük ve orta büyüklüğe sahip şehirlerde daha az etkilidir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009). Quintiliani ve arkadaşları Boston’da düşük sosyo-ekenomik düzeyde yaşayan bireylere, çok yönlü sağlıklı müdahale programı yapmıştır.  İlk olarak bireylere sağlıklı besin ürünlerine ulaşmada kolaylık sağlanmıştır, daha sonra spor için yürüyüş grubu oluşturulmuştur. Ayrıca bu bireylere diyetisyen tarafından sağlığı arttırıcı bilgiler verilmiş olup, bireylerin diyet ve spor aktiviteleri medya kampanyalarıyla desteklenmiştir. Proje bölgesinde sağlıklı ürün satan restaurantlara ulaşabilmeleri ve yürüyüş parklarına kolayca gidebilmeleri için haritalar oluşturulmuştur. Bu projede amaç; halk sağlığı politikaların nüfusun geneline değil de, özellikle dezavantajlı gruplara ulaşabilmesini vurgulamaktır(Öyekçin ve Deveci,2012).

    1. Okullar ve İşyerleri: Ailesinden sonra bireyin en çok davranış kazanımı okulda gerçekleşir. Çocuğun beslenmeye ait davranışları ve sporsal faaliyetlere ilişkin yargıları bu dönemde oturur.  Çocukların günde en az iki yemek döneminde okulda olmaları onların beslenme biçimini etkiler(Şık,2017). Okul kantinlerinde satılan besinlerin çoğu besin ve mineral bakımından yetersiz, yüksek derecede yağ, tuz ve şeker içeren ürünlerdir. Okul kantinlerine ve yemekhanelerine çocukların sağlığı için uygun besinlerin temini sağlanmalıdır. Okul panolarına sağlıklı yiyeceklerin faydalarının anlatıldığı yazı ve görseller konulmalıdır, hatta velilere yönelik olarakta bu konuda seminer düzenlenmelidir. Okullarda yeterli düzeyde sporsal alanlar bulunmalı öğrenciler bu konuda desteklenmelidir(Serter,2003). İnsanların büyük bir kısmı çalışmaktadır ve günlerini sadece işyerlerinde geçirmemektedirler. İş yerlerinin on dakikalık mesafe alanlarında,  sağlıklı besine ve sporsal faaliyetlere ulaşım, bunların sıklığı, kavşaklara yakınlığı, yürünebilecek caddelerin bulunması bireylerin obezite riskini düşürmektedir. Aynı iş yerinden aynı spor aktivitesine giden bireylere indirim yapılması ya da grupça gidilen fiziksel aktivitelere indirim de bireyleri spor yapmaya teşvik etmektedir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009).

  • Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Psikoterapi Düşünceleri Nasıl Değiştirir?

    Kişilerin yaşadığı olaylar karşısında verdiği duygusal ve davranışlar tepkiler yaşadığı olayı nasıl algıladığı ve bu olaya nasıl bir anlam yüklediği ile ilgilidir. Çoğu zaman, yaşadığımız olayların bizim duygu durumumuzu belirlediğini düşünürüz. Oysaki yaşanılan olayın kendisi kişinin duygularını etkilemez. Duyguları etkileyen faktörler; kişinin o olayı nasıl algıladığı, bu algıdan yola çıkarak olay hakkında ne düşündüğü ve olayı zihninde nasıl yorumladığıdır. Zihnimizde oluşan yorum ise duygularımızı, duygularımız da bedenimizde hissettiklerimizi (boğazınızın düğümlenmesi, göğsünüzün sıkışması, ürperti hissi vb.) ve davranışlarımızı belirler.

    Gün boyunca aklımızdan kısa süreli bazı düşünceler gelip geçer. Bunlar eletirdik düğmesine basınca ampulün aniden yanması gibi zihinde belirir. Bu düşünceler bazen gözümüzün önünden geçen anlık imajlar (görüntüler) şeklinde de olabilir. Düşünce doğurgandır ve birbirini doğurarak, kartopundan bir çığ oluşması gibi, giderek büyüme özelliği vardır. Bu düşüncelere ‘’ Otomatik Düşünceler’’ adı verilir. Otomatik düşünceler, mantık yoluyla ya da bilinçli olarak zihnimize getirmediğimiz, aniden ve kendiliğinden beliren düşünceler olup çoğu olumsuz düşüncelerden oluşur. Zihnimizden kısa sürede ve hızla gelip geçen düşünce veya görüntüleri o an farkına varamasak da, çoğunlukla bizde oluşturduğu duyguyu fark ederiz Bunlar; kaygı, korku, endişe, panik gibi olumsuz duygular olabilir. Duygu durumumuzun aniden olumsuz olarak değiştiği anlarda kendimize ‘’ biraz önce aklımdan ne geçti? Ya da ne hayal ettim? ’’ sorusunu sorduğumuz zaman otomatik düşüncelerimizi yakalayabiliriz.  

    İnsanlar dünyaya geldiği andan itibaren çevresinde olup bitenlere bir anlam vermeye ve anlamaya çalışır. Dünyayı anlamaya çalışırken, kendisi, iletişim içinde olduğu insanlar, yaşadığı çevre ve kültürle ilgili bilgiler edinir. Bir süre sonra bu bilgilere dayalı olarak zihninde bazı inançlar oluşmaya başlar. Edindiği bilgiler ışığında dünyayı, yaşadığı çevreyi, kültürü ve insanlar arası ilişkileri kendi deneyimlerinden yola çıkarak anlamlandırır ve çevresine uyum gösterebilmek için de bu deneyimleri zihninde yeniden düzenler. En temel inançlar; kişinin dünya ve diğer insanlarla olan ilk deneyimleriyle biçimlenir. İlk deneyimlerle oluşan algı ve fikirler kişi tarafından değişmez doğrular olarak kabul görür ve sorgulanmaz. Bu en temel inançlar kişinin zihinsel yapı taşları bir diğer adıyla düşünce kalıplarıdır.

    Bir sonraki aşamada zihnimizdeki düşünce kalıplarımıza uygun kurallar ve varsayımlar geliştirmeye, böylece sayıları giderek artan düşünce kalıplarımız ile zihinsel yapımızı şekillendirmeye başlarız.

    Zihnimizdeki düşünce kalıplarını destekleyen ‘’meli, malı‘’ cümleleriyle kurduğumuz kurallar ve  ‘’eğer böyle olursa, sonuç budur  ‘’şeklindeki olumsuz varsayımlar aslında, gün boyunca aklımızdan gelip geçen olumsuz otomatik düşünceleri belirler. Otomatik düşünceler ise olaylar karşısındaki duygusal ve davranışsal tepkilerimizi etkileyerek, gün içindeki duygu durumumuzu ve çevremizle olan iletişimimizi belirler. Sorgulanmadan doğru kabul edilmiş düşünce kalıpları ve bunların uzantısı olan kurallarımız, varsayımlarımız bir süre sonra bizi bir çember gibi içine alır, yaşamımızı kısıtlar ve yaşam adeta kâbusa dönüştürür.

          Kişilerin düşünce sistemleri üzerinde çalışan Düşünce Terapisi (Bilişsel Terapi) bugüne dek sizin tarafınızdan doğruluğu hiç sorgulanmadan kabul edilmiş temel inançlarınızın doğuştan gelmediğini, sonradan öğrenildiğini ve bunların sorgulanabileceği, esneyebileceği ya da değiştirilebileceği gerçeğini temel kabul eder. Olumsuz olan ve yaşamımızdaki işlevselliği bozan, sizi kısıtlayan katı, sert düşünce kalıplarınız, kural ve yargısal varsayımlarınızın tarafınızdan yeniden sorgulanmasını sağlar. Sizi kısıtlayan, hayatınızı zorlaştıran, iletişimlerinize zarar veren düşünce biçiminizi yeniden şekillendirir. Zihninizdeki peşin yargılı, aşırı kuralcı ve katı düşünceleriniz esnemeyi öğrenir. Kurallarınız ve varsayımlarınız değişip esnerken,  gün boyunca aklınızdan gelip geçen düşünceleriniz de olumlu yönde değişim gösterir. Böylece olaylar karşısındaki duygu durumunuz ve davranışsal tepkileriniz yeniden biçimlenir. Bu durum; çevrenizle kuracağınız ilişkileri, yaşadığınız olaylara verdiğiniz anlamı ve sonuçların sizi etkileme biçimini yeniden belirlerken, sizi saran çemberin de kırılmasına ve özgürleşmenize, hayattan daha fazla keyif almanıza katkıda bulunur.

  • Çocukta mizaç

    Çocuğun baştan getirdiği eğilimleri daha çok mizaç olarak düşünürüz. Genel olarak çocuğun genetik getirdiği özellikler diyebiliriz. Bebekken bile insanlar bazı davranışları farklılık gösterebilir. Bu o insanın mizacına göre verdiği tepkidir. Çocuk ve ergen psikiyatrisin de çocukların mizacına göre değerlendirmek önemlidir. Mizaç daha çok insanın kendisine özgü bir durumdur. Onu diğer insanlardan ayırır. Kişilik özellikleri de bu mizacın üzerine oturur.

    Çocukta mizaç davranışları yönlendirir ve insanda davranış farklılıklarını yapan durumdur. Temelde var olan mizaç özellikleri çevresel etkilerle şekillenerek bizim davranış modelimizi oluşturur.

    Kişilik daha çok gelişen değişen özellikler göstermekle birlikte mizaç daha sabit eğilimleri gösterir. Ama çevresel etkenlerle insanın kişiliğini etkiler. Mizaç özellikleri temel yapı taşını oluşturur. Bebeğin ailesi, çevresi , yaşadığı olaylar bu mizaç üzerine kişiliğinin gelişmesini sağlar. Çocuğun genetik alt yapısı üzerine kurduğu temeller davranışsal özelliklerini oluşturur. Böylelikle çocuğun kişilik özellikleri belirmeye başlar.

    Yaşamın ilk yılları kişilik gelişimi için çok önemlidir özellikle ilk 5 yılda kişilik özelliklerinin temelleri atılır. Bu dönemde yaşanan olayalar , ailenin çocuğa davranışı ve bu konuda yapılan olumlu ve olumsuz davranışlar çocuğun gelecek yaşamını ve karakterini etkileyecektir.

    Çocuk psikolojisinde çocuğun mizacını göz önüne almadan yapılacak çocuk psikolojik eğitimi hatalı olacaktır. Özellikle anne babaların çocuğun mizacına göre davranmayıp kendi kafalarındaki ideal çocuğu yaratmak, yada kendi kişiliklerine benzer bir kişilik oluşturma çabaları; çocuğun farklı ve mizacına göre ideal bir karakter gelişimini sekteye uğratacaktır. Belki ilerde de çatışmalı anne baba ilişkisi oluşturacaktır.

    Sağlıklı bir anne baba davranışı ise çocuğunun mizacına göre ona alternatifler sunarak kişiliğinin gelişmesini sağlamasıdır. Böylelikle çocuk çevre ve aile ilişkilerinde sağlıklı bir kişilik geliştirerek başarılı olacaktır. Çevrede onu sağlıklı bir şekilde içine alacaktır.

    Şunu unutmamak gerekir ki mizaç doğuştan getirilen temel yapı taşıdır. Üzerine iyi bir kişilik geliştirilirse herkeste bir potansiyel vardır. Aksi taktirde kişilik bozuklukları gelişir ki buda insan ve çevresi ile ilişkiler derin bir şekilde olumsuz yönde etkiler.

  • Sağlıklı çocuk ve çevre

    Anneler ve Babalar, Her geçen gün dünyamız ve çevremiz hızlı bir şekilde kirlenmeye devam etmektedir. Bu kirlenmeden en çok etkilenen ise çocuklarımızdır. Çocuklar daha doğmadan önce çevre kirliliğinin etkileri ile karşılaşmaktadır. (*)

    Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, gelişmekte olan ülkelerde her yıl beş yaşından küçük on dört milyon çocuk sağlıksız içme suyu, yetersiz hijyen koşulları, çevre kirliliği, yaygın hastalıklar ve beslenme yetersizliği nedeni ile kaybedilmektedir. Bunun üç milyonu çevre ile ilgili hastalıklardan kaynaklanmakta, iki milyonu akut solunum yolu hastalıklarından kaynaklaklanmakta solunum hastalıklarının yüzde altmışı ise nedeni de çevre koşullarından bağlıdır. Her yıl iki milyon çocuk ishalden kaybedilmektedir, ishallerin yüzde sekseni yetersiz su ve alt yapı eksikliğidir.

    Çevre ile ilgili hastalıkların görülme sıklığında artış olduğu yayınlanmaktadır. Hava kirliliğinin, gürültünün, kimyasalların ve elektromanyetik alanların, allerji, astım, solunum yolu hastalıkları, gelişimsel hastalıklar ve kanserlerle ilişikili olduğu bilinmektedir.

    Son yüz yılda yeni teknolojilerin artması ile binlerce kimyasalların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Endüstrileşmiş ülkelerde seksen beş bin civarında kimyasal madde üretilmekte, bunların yirmi sekiz bini kitlesel olarak yani beş yüz tonun üzerinde üretilmektedir. Bunların yarısı temel toksikolojik testlerden geçirilmekte ve yüzde onu ise gelişmekte olan canlılar üzerine etkileri araştırılmaktadır. Geri kalanın ne olduğu, ne yapacağı bilinmemektedir.

    Ortaya çıkan kimyasal kirlilik hastalık modellerini değiştirmiştir. Erken doğum, anne karnında gelişme geriliği, allerjik hastalıklar, astım, kanser hastalıkları, doğumsal anomaliler, otizm, şişmanlık, işitme sorunları, dikkat eksikliği ve öğrenme bozuklukları artmıştır.

    Çoçuklar niçin çevreden daha fazla etkilenmektedir.

    Çocuklarda hücreler hızlı çoğalır ve organlarda hızlı gelişir. Ağırlıkların göre daha fazla hava solur, daha çok besin ve su tüketirler. Merkezi sinir sistemleri, bağışıklık, sindirim ve üreme sistemleri yetişkinlere göre çevreye karşı daha duyarlıdır.

    Yaşamın ilk yılını yerde geçiren bebekler, emekleme döneminde yerdeki hertürlü görünmeyen kimyasal ve tozlara maruz kalmaktadır.

    Bebeklik döneminde çocuklar zamanlarınının büyük kısmını kapalı ortamda geçirirler. Kapalı ortamda kullanılan kimyasallar, aşınan maddeler, ev içine yayılan duman ve gazlar dan fazla etkilenirler.

    Okul öncesi dönemde toprakla daha sık temas etmeleri ve özellikle ilk birkaç yılda ellerini sık sık ağızlarına götürmeleri nedeni ile sağlıksız koşullarla sık karşılaşmaktadır. Oyun alanlarında çok fazla sayıda çevresel kirletici ile karşılaşmaktadır.

    Okul döneminde okul çevresi çok önemlidir. Okul binasının yapısı, yapıda kullanılan malzemeler, sınıfların havalandırılması, okul çevresi temizliği, okul tuvaletlerinin durumu ve okul yemekhanelerinin durumu çocukları etkileyen önemli faktörlerdir.

    Çocuklarımızı çevre kirliliğinden korumak için neler yapmalıyız.

    Genel çevre kirlenmesi yönünden idare ve yerel yönetimlerin temiz su kaynakları sağlaması, çöplerin toplatılması, atıkların arıtılması, yerleşim yerlerinden yüksek gerilim hatlarının geçirilmemesi konusunda görevlerini yapmalıdır.

    Evde; kullanılan mobilya, halı ve diğer malzemelerin kimyasal yönden zararlı olmamasına dikkat edilmelidir. Ev ortamında sigara içilmemelidir. Isıtma ve havalandırmada kullanılan malzemelere özen gösterilmelidir. Elektromanyetik dalga yayan televizyon, bilgisayar ve cep telefonlarından mümkün olduğu kadar uzak tutulmalıdır. Çocuk beslenmesinde hazır gıdalardan kaçınılmalıdır.

    Okulda; okulun çevresi, sınıfların havalandırılması, ısıtılması, soğutulması, temizlikte kullanılan kimyasalların durumu, okulun su kaynağı, besinsel kaynaklar, hazır gıdaların durumu, okulda çoçukların kullandığı el işi ve resimlerde kullandığı malzemelerin içeriği çok önemlidir.

    Okul dışında; çocukların oyun alanlarına dikkat edilmeli, oyun alanlarında kullanılan haşere temizleyiciler, oyun elemanlarının kullanıldığı malzemeler, kullanılan boyalar, başı boş hayvanların oyun alanlarını kirletmesi, oyun alanlarında çöp atıklarına dikkat edilmelidir.

    Çocuklarımızı her türlü çevre kirliliğinden koruyalım. Çocuklarımıza çevreye saygı, insana saygıdır ilkesini öğretelim.

    Prof. Dr. Duran Canatan

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Kan Hastalıkları ve Genetik Hastalıkları Uzmanı

  • Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumun gelişimini nasıl doğru destekleyebilirim?

    Çocuğumuzun gelişimini doğru desteklemek istiyorsak temelde üç alana bakmalıyız.

    Birinci alan çocuğun bireysel özelikleridir.

    Çocuğumun doğası neye yatkın ve neyi yaparken keyif almakta ona bakılması gerekir. Bu konu çok tartışıldığı için ben daha çok diğer iki alana odaklanmak istiyorum.

    İkinci alan çevredir.

    Çocuk çevresinden nasıl mesajlar alıyor? Aile, okul, izlediği filmler, vakit geçirdiği oyunlarda nasıl mesajlar alıyor ona bakmamızı gerekir. Çevre çocuğa geride olduğu, sıradan olduğu mesajlarını mı yoksa kendine özgü keşfedilmeyi bekleyen taraflarının olduğunu mu vurguluyor. İzlediği kahramanlar süper güçleri olan asla ulaşamayacağı figürler mi yoksa sıradan insanların neleri değiştirebildiğinin hikayeleri ile mi büyüyor çocuğumuz…

    Yakın çevre çocuğumuzun temel inançlarını değiştirir.

    Bu mesajlar zamanla onun zihinsel kalıplarını değiştirecektir. Çocuğumuzun gözlük numarasının giderek bozulması ve gerçeği daha net görememesi gibi düşünebilirsiniz bu süreci. Çocuk aldığı mesajlarda sen güçsüzsün, başarısızsın mesajlarını aldıkça yaşadığı zorlukları başa çıkılamaz şeklinde yorumlayacaktır.

    Üçüncü alan içinde yaşadığımız sistemdir.

    Büyük sistem gücü kimlere veriyor, neyi değerli, neyi değersiz kılıyor, neye odaklanmayı hedef olarak bireylere sunuyor ve bu sistemin kural koyucuları size nasıl bir rol biçiyor bu alana odaklanmak gerekir.

    Tek bir alana değil tüm çevreden aldığı mesajlara bakmak gerekir.

    Bu üç temel alanında farkında olarak çocuk yetiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Tüm süreci bir çiçeğin büyümesine benzetirsek, çiçeğin tohumu bireysel özellikleri, içinde bulunduğu saksı, toprak ve diğer çiçeklere göre konumu yakın çevreyi, içinde bulunduğu iklim, yağmur ve güneşin durumu ise büyük sisteme benzetilebilir. Tüm bu üç alandaki ufak ama doğru yönlendirmeler çocuklarımızı kendi öykülerinin kahramanlarına dönüşmelerini sağlayabilir.

    Kalın sağlıcakla…

  • Kişilik  Bozuklukları

    Kişilik Bozuklukları

    Kişilik genel olarak; kişiyi başkalarından ayırt ettiren ,kendine özgü ,biricik olan duygu,düşünce ve davranış örüntülerini içerir. Kişilik bireyin ‘nasıl bir kişi’ olduğunu betimler.Kişiliğin oluşumu doğum öncesi ,doğum sonrası ve çocukluk çağındaki fiziksel ,ruhsal koşullar ,etkileşimler ,öğrenme ve toplumsallaşma etkileriyle biçimlenir.

    Herkesin bir kişiliği vardır ve çoğumuzun kişiliği ‘bozuk’ değildir. Bazı özelliklerimiz diğerlerine göre daha öne çıkabilir ancak hepimiz birkaç kişilik tarzının özelliklerini birlikte taşırız.Belli bir tanımlamaya uymayan birçok kişi ,iki tip kişilik yapılanmasının bir birleşimini taşır (depresif-mazoşistik,paronoid-şizoid gibi)

    Kişilik bozukluğu diyebilmek için , kişinin toplumsal uyumunda işinde ,ilişkilerinde süreklilik sağlayabilmesinde uzun süredir önemli bozulmaların olması gerekmektedir.Kişilik bozukluklarında,benliğe yerleşmiş olan davranış örüntüleri esneklik göstermeden sürdürülür.(örneğin,yapılan yanlışlar devam eder).Genel olarak çevre ile çatışma olur ve kendisini çevreye değil çevresini kendisine uydurmaya çalışır .Sorunları olduğunda kişilik bozukluğu olanlar kendi davranışlarını haklı çıkarmaya çalışır, davranışları hakkında iç görüsü yoktur,daha çok çevreyi suçlar.Sorunun kendisinden değil başkalarından kaynaklandığına ilişkin açıklamalarda ısrar eder.Kendi davranışlarından yakınmaz ve değiştirmek için bir çabası olmaz,hatta çevresini değiştirmeye çalışır.Bazı kişilik bozukluklarında alkol ve başka maddelere karşı düşkünlük de olabilmektedir(örneğin,anti sosyal ve borderline kişilik bozukluğu).

    Kişinin ses tonu , duruşu ve anlatımı da kişilik yapısıyla ilgili önemli ipuçları vermektedir.Hisrionik kişilikte abartılı,dramatik bir anlatım ve davranış biçimi,obsesif kişilikte olayları çok ayrıntılı anlatma eğilimi , şizoid ve çekingen kişilikte göz göze gelememe ,paronoid kişilikte kendini savunan konuşma biçimi ,antisosyal kişilikte çevreyi suçlama eğilimi görüşme sırasında gözlenebilmektedir.Depresif kişinin anlatımında da genelde başkaları ,başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışma yer alır.

    İlişki kurma biçimlerine gelince narsisistik kişiler ‘değerli’ olduğu duygusunu sürdürebilmek için , özsaygılarını dengede tutabilmek ve özsaygısının uğradığı hasarı onarabilmek için ilişkide bulunduğu kişileri değersizleştirme ve kullanma eğilimindedir.

    Mazoşistik (kendi aleyhine işleyen kişilik) kişiler ,ilişkide bulunduğu kişilerin kendilerini suistimal etmekte olduğunu yansıtırlar ancak bundan sorumlu kişiyle ilgili herhangi bir rahatsızlık veya tepki duygusunu da genellikle inkar ederler.

    Obsesif ve kompulsif kişiler ilişkilerinde inatçı , düzenli , mükemmeliyetçi ,dakik ,katı ,aşırı vicdanlı , sorumluluk sahibi ve güvenilir özellikler gösterirken , sınırda (borderline)kişiler ilişkide bulunduğu kişileri hem yüceltir,( göklere çıkarma ) hem de değersizleştirirler( yerin dibine sokma ).

    Genel olarak toplum içinde kişilik bozukluklarını saptamak güçtür çünkü çevreyi suçlama eğilimlerinden ötürü kendi sıkıntılarını fark etmekte güçlük çekerler ve tedavi için başvurmazlar.Çevre ile çatışmalarından ötürü genelde yakınları tarafından başvurular olur.Ya da değişik hastalıklarla psikiyatriye gelenler arasında kişilik bozukluğu saptanır.

    Kişilik bozukluğu türlerine bakacak olursak ;garip, sıra dışı kişilik özelliklerini içeren Paranoid,Şizoid,Şizotipal kişilik bozuklukları ; Dramatik ,coşkusal ,özellikleri içeren anti sosyal,borderline(sınır) ,histrionik,narsisistik kişilik bozuklukları bulunmaktadır.

    Kişilik terapi uygulamalarıyla çokça değiştirilebilir ancak dönüştürülemez. Örneğin terapist depresif bir kişinin ,depresif halinin zarar verici ve dirençli niteliğini azaltmasında yardımcı olur ancak onun histerik yada paronoid bir kişilik haline gelmesini sağlamaz.İnsanlar ,temel kişiliklerinin içerdiği özellikleri iyi değerlendirebilirlerse özerkliklerini ve özsaygılarını çokça arttırabilirler.

    Daha özgür hissedebilme ,otomatik olarak yaptıkları davranışlar üzerinde hakimiyet kurabilme ve seçim yapabilme gücü elde edebilirler.Kendini kabul edebilme ,kendilerine özgü eğilimlerin birleşiminin nasıl oluştuğuna ilişkin bir kavrayışa neden olur.

  • ( anne-baba-genç ) neden çatışıyorsunuz ?

    ( anne-baba-genç ) neden çatışıyorsunuz ?

    Anne ve babalar, çocuklarının günün birinde genç olacağını hayal ederek onu büyütürler. Belki de çocukluğun hayatın koşmacası içinde bu kadar çabuk geçipte gençlik çağının geldiğini farkedemezler. Bakıyorlar ki, onların ÇOCUK dediği genç, söz dinlemek istemiyor, kendisine göre doğru olanların peşinde…

    Gençlik çağında anne ve babalar çocuklarının arkadaş çevreleri için endişe duyarlar. Artık çocukları genç olmuş ve daha çok aile dışında ve arkadaşları ile zaman geçirmek istiyor. Ailede en çok duyulan ses iyi arkadaş ve kötü arkadaş kavramlarıdır. Çocukluk çağında aile ve çevre etkileriyle iyi bir kişilik oturtulduysa fazlaca bir sorun yaşanmayabilir. Çocukta iyi bir kişilik yerleşimine paralel olarak arkadaş seçimi de uygun şekilde olacaktır. Anne babanın fazlaca endişelenmemesi gerekir. Ayrıca dış hayatla ilgili deneyim çocuğun büyümesine ve gelişimine uygun olarak kazandırılmış mıdır? bu da önem kazanmaktadır.

    Gençlerin en çok duyduğu söz '' sana güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum '' dur. Bu çağda aile ve genç ön yargılı olmadan doğru davranış biçimlerinde iletişimlerini sağlıklı tutmalıdır. Gencin arkadaşları ile yaşadığı olumlu ve olumsuz yaşantıları da ailesi ile paylaşabilmesi gerekir. Burada aile kısmen yol gösterici olabilir. Genç belki de olumsuz davranışı olan kişilerle de iletişim içindedir. Ancak burada önemli olan gencin kendisini bu tip kişilere ve guruplara kendisini kaptırmayıp; kendisini kendisinin yönettiğini ailesine gösterebilmesidir. Genç otokontrol sahibi olup çevrenin verdiği zararlardan emin olmalıdır. Ailesi ile paylaşım içinde olmalı, aileye ait olduğu duygusunu yitirmemelidir. Aile burada baskıcı, yargılayıcı tavır içinde olmamalıdır ki genç doğrusunu da yanlışını da anlatabilsin. Genç suçlanmadan sorunlar aşılabilsin. Burada ailenin özen göstereceği bir konuda ses tonu kullanımıdır. Yüksek ve çatışmacı bir ses tonu kullanımıda iletişimi olumsuz etkileyecektir.

    Anne babalar, genci çevrenin olumsuz etkilerinden korumak için özeline girmemeli, ancak gerekli konular konuşularak çözümleme yoluna gidilmelidir. Bu şekilde gencin kendine olan güvenini kaybetmesine sebebiyet vermemiş oluruz. Gence kendini rahat ve huzurlu hissedebileceği bir ortam hazırlamalıyız. Bu ortamda sorumlulukların olmadığı bir ortam değildir. Aile yaşına uygun olan sorumluluklar vererek büyütmelidir, çocuğunu…Odasını ya da kendisine ait olan kısmı toplamayı bilerek büyümelidir ve gençlik çağında da devam ederek, belki bazı ilavelerle sürdürülmelidir.

    Anne- baba model olmayı gençlik çağında da devam ettirerek, davranışları ile örnek olmalıdır. İletişimde emir cümleleri kurmak, gencin tersini yapma isteğini uyandırır. Bu nedenle ailenin, gencin birşeyler bildiğini kabul ettiğini göstermesi ve onun düşüncelerini önemsemesi özgüven gelişimini güçlendirir. Aile ve genç deneyimlerini, isteklerini karşılıklı olarak ortaya koyarak platform oluştururlarsa genç kendine uygun olanı seçer ve hayata geçirir.
    Olumlu ve olumsuz özellikleriyle kendisi yaşayarak öğrenir.

    Genci çevrenin kötü özellikleriyle korkutmak, onun kendine olan güveninin zedelenmesine sebep olur. Bu durum gencin hayatında önemli bir husustur. Gencin okulda notları düşük olabilir, ancak kendine olan güveni kaybetmesi yaşam okulunda başarısızlığı meydana getireceği için önem kazanmaktadır.

    Ayrıca belirsizlik güven duygusunun kaybedilmesine neden olur, bu nedenle genç, yaşamındaki belirsizlikleri ortadan kaldırmalıdır ki ailesi O na yeterince güven duysun.

    Ailede yaşanabilen çatışmalarda, aile bireylerinin neyi nasıl söyleyeceğine ilişkin belki bilgi yetersizliğinden belki yaşam şartlarının güçlüğünden kaynaklanan iletişim sorunu dikkati çeker. Aile günü güç şartlarda geçirmiştir, akşam biraraya gelindiğinde tahammülsüzlükler olabilir. Bu durumda aile bireyleri iyi niyetlerini bozmadan birbirini anlamaya çalışmalı, empati yapmalıdır. Aile bireylerinin birbirlerini değerli hissetmesini sağlaması gerekir. Bu da paylaşımın yeterli olduğunun bir işaretidir. Gencin kendini değersiz hissetme nedenleri aile ile yeterince iletişim kuramama, gencin durumu yanlış algılaması, beklentisini yüksek tutmasıdır.

    Aile içinde güvenin tesis edilebilmesi için duygu ve düşüncelerin açık ve net şekilde açıklanabildiği bir ortam yaratılmalıdır. Bu da baskıcı olmamak, düşüncelere saygılı olmak, eleştiriye açık olmakla mümkün olur. Kişi kendi düşüncelerini zorlayarak karşı tarafa kabul ettirmemelidir.Kendisine gelen elştirileri de yapıcı olduğunu ve kendisindeki eksikleri tamamlama için bir fırsat olarak görürse ailede demokratik bir ortam yakalanmış demektir.
    Ailede baskıcı bir ortamın olması nelere sebebiyet verir? Yalancılık, iki yüzlülük, saklı olarak yapılan davranışlara, küsmelere…Baskı ile bir davranışı yapmaya itilen genç, görünürde istenen yapılıyormuş gibi davranır, ancak sonuç bölümüne gelindiğinde gerçek ortaya çıkıpta aileden tepki görürse mutlu olur. Çünkü, kendi isteğini gerçekleştirmiştir ve aileden gelen baskıya boyun eğmemiştir. Pasif agresif tepki geliştirmiştir.

    Anne ve baba çocukluktan itibaren gence doğru model olmalı, yalandan kaçınmalı, dürüstlük konusunda örnek yaşantı sergilemelidirler. Yanlış davranışlar karşısında kızıp, bağırmakla aileler soruna doğru yaklaşım gösteremezler, ya da uzun uzun dürüstlüğü anlatmak genci olumsuz davranışından uzaklaştırmaz.Doğruyu söylemek önemlidir, ancak; her doğru olan durumlar her yerde söylenmez. Bu gibi durumlarda susup, gerçeği saklamak, belki başka bir çözüm yolu bulmak gerekebilir. Sakınca doğurabilecek durumlarda dikkatli olunmalıdır.

    Yalanla elde edilen başarı ve mutluluk kısa sürer. Dürüstlükle uzun süren, devam edildiği sürece başarı ve mutluluk getiren süreç yaşanır.Onurlu ve belli bir kararlılıkla yaşanan hayat çok önemlidir. Dedikodu tarzını benimsemekte, iletişimde olumsuzlukların yaşanmasına neden olur. Biraz hayal gücü ile gerçekler saptırılır, olmayan durumlar varmış ya da olmuş gibi gösterilir.Bu nedenle gençler konuşmalarına dikkat etmeli ve kendilerini üzecek durumlardan kaçınmalıdır. Aksi halde genç kendine ve çevresindkilere zarar vermiş olur.

  • Beyin tümörleri tanı ve tedavisi

    Beyin tümörleri tanı ve tedavisi

    Beyin ve omurilik koruyucu bir zarla çevrilmiştir. Burada, beyin omurilik sıvısı mevcuttur. Beyin kafatası, omurilik de omurga ile korunmaya alınmıştır. Yani beyin omurilik, çevresindeki zar ve kemik bir bütün yapı oluşturur. Beyin sapı ile beyin omuriliğe bağlantı sağlar. Beyin ile omurilik arasındaki iletişim kafatasının arkasındaki bir delikle gerçekleşmektedir. Çok genel olarak beyin ön (frontal), yan (parietal, temporal) ve arka (oksipital) olarak bölümlere ayrılmıştır. Arka da beyincik vücudumuzun denge ve uyumundan sorumludur.

    Beyin tümörü, hücrelerin anormalleşerek kontrolsüz çoğalması ve kitle halini alması ile gelişmektedir. Düzensiz büyüme ve gelişmesi sonucu, beyne baskı yapmaya, kafatası içinde basınç artışına ve bunun olumsuz bulgularına neden olmaktadır. Kalıtım, radyasyon, kimyasal faktörler ve çevre kirliliğinin önemli faktörler olduğu düşünülmesine rağmen, nedeni tam olarak ortaya konulamamıştır.

    Beyin tümörünün tanı ve tedavisinde zorluklar olsa da; son yıllardaki hızlı teknolojik gelişmelere paralel olarak bu durumda aşılmaya başlanılmıştır. En sık görülen kanser türlerindendir. Beynin kendisinden (glial tümörler) ve çevresindeki zarında (menengiomalar) gelişmiş olanlar birincil beyin tümörleri, başka organlardan yayılımla (metastazlar) gelişmiş olanlar ise ikincil beyin tümörü olarak değerlendirilmektedir. İkincil tümörler daha sık görülmektedir. Bunların dışında sinirlerden gelişenler (nörinom) ve beyin damarlarından gelişenlerde ( hemangiomlar) vardır.

    İyi huylu beyin tümörleri, yavaş büyüyen, tekrarlama olasılığı az olan, çoğunlukla çevrelerindeki dokulara yayılım gözlenmez. Çevre dokularla sınırları belirgindir. Bu durum tümörün cerrahisinde (çıkartılma işlemi) kolaylık sağlamaktadır. Total (tamamen) yada tama yakın çıkartılmaları büyük olasılık olduğu için operasyon sonrası, sonuçlarda yüz güldürücüdür. Ancak bazen iyi huylu tümörler beynin çok yaşamsal bölgelerine yerleşebilirler. Böyle bir durumda yerleşim özellikleri nedeni ile sonuçları iyi olmayabilir.

    Kötü huylu beyin tümörleri, hızlı büyüyen, çevresindeki dokulara yayılım gösteren ve zarar veren tümörlerdir. Sınırlarının net olarak ayırımı yapılamaz. Operasyonla çoğunlukla tamamen alınamazlar. Yinede tümörün kitle etkisi azaltılmış olur. Cerrahinin yaşam süresi ve kalitesi üzerine olumlu etkisi vardır. Tekrarlama olasılıkları yüksektir. Postoperatif 5-6 aydan 5-6 yıla kadar yaşam şansı veren tipleri vardır.

    Patolojik tanılarına göre bazı beyin tümörleri:

    Astrositomlar; Yavaş büyürler, çevre dokulara yayılım gösterirler. Nispeten iyi huylu olanları çoçuk ve genç yetişkinde görülme eğilimindedir. Kötü huylu tipleri ise 40-60 yaşlarında daha sık görülmektedir. Genel olarak orta yaşta görülmektedir. Erkeklerde daha sık görülmektedir. Glioblastoma Multiforme, kötü huylu astrositom olarak değerlendirilebilmektedir. En yaygın beyin tümörlerindendir. Hızlı ilerleme göstermektedir. En sık 55-60 yaşlarında görülür. Epandimomalar ise çocuk ve gençlerde sık görülmektedir. Genellikle iyi sınırlı ve iyi huyludurlar. Çevre dokulara yayılım gösterebilir. Radyoterapiye duyarlıdırlar.Çoğu zaman operasyon sonrası önerilir. Oligodendrogliomlar, genellikle yavaş büyür, 25-45 yaş arasında sıklıkla görülmektedir. En sık belirtileri sara nöbetleridir. İyi huylu değerlendirilebilirler, ancak büyüme hızları ve kötü huy gelişim potansiyelleri mevcuttur.

    Medullablastom en yaygın çocukluk çağı kötü huylu tümörlerindendir. En sık 5 yaş civarında görülür. Erkeklerde ve arka kafa bölgesinde yerleşim sık görülür. Radyoterapiye yüksek duyarlılık gösterir. Cerrahiyi takiben uygulanmalıdır. Menengioma, yavaş büyüyen, iyi huylu tümörlerdir. Tam olarak çıkartılmaları ile şifa sağlanabilir. İyi bir cerrahi girişim en etkin tedavi şeklidir. 40-50 yaşlarında kadınlarda daha sık görülmektedir. Metastatik Tümörler, diğer yapılardaki tümörlerin beyne yayılımı ile oluşur ve kötü huyludurlar. En sık akciğer kanseri, meme kanseri ve malign melanomadır (deri kanseri). Hastaların çoğunluğunda çoklu yayılım görülür. Böyle durumlarda cerrahi risklidir. Radyoterapi önerilmektedir. Cerrahi ve sonrasında uygulanan radyoterapiden en olumlu sonuçlar alınmaktadır.

    Baş ağrısı, bulantı ve kusma, kafa içi basıncının artmasına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Baş dönmesi ve sara nöbetleri de bu duruma eşlik edebilir. Bulantısız kusmalar, nabız yavaşlaması, görme bozuklukları, ruhsal değişmeler de bulunabilir.

    Tümörün tuttuğu alana göre kuvvet kayıpları hatta felçler görülebilir. Reflekslerde ki değişikler dikkat çekicidir.

    Beynin bölgelerine göre değişik bulgular ortaya çıkmaktadır. frontal bölgede oluşan tümörler kişilik değişikliklerine; parietal bölgedekiler konuşma bozukluklarına, oksipital bölgedekiler görme bozuklukları, temporal bölgedekiler koku, işitme bozukluklarına ve daha yoğun nöbetlere neden olurlar.

    Baş ağrısı, sara nöbetleri, sık sık bayılmalar, kişilik değişiklikleri, şuur durumunda değişiklikler, kusma, adet düzensizliği, memeden süt gelmesi, görme bozukluğu(çift görme, bulanık görme, görmenin azalması vs), kollarda veya ayaklarda uyuşukluk, kuvvetsizlik hatta felç, denge bozukluluğu, yüz felci, işitme kaybı, koku duyusunda azalma, konuşma bozukluğu (Konuşama güçlüğü, yanlış kelime telafuzu), bazı yeteneklerde (matematiksel işlemler ve el yazısı vs.) bozulma gibi bulgular ortaya çıkar. Değişik şekillerde oluşan, ilaçla geçmeyen baş ağrıların da ve sara nöbeti geçirenler de dikkatli olmak ve doktora başvurmak gerekmektedir.

    Beyin tümörleri tanısı, kan ve beyin-omurilik sıvısının incelenmesi, göz dibi muayenesi ve görüntüleme metotları ile konulur. EEG ve Direkt Grafiler de bazı durumlarda tanıda yardımcı olabilir. İleri görüntüleme yöntemleri olarak; Serabral angiografi, Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT), Magnetik Rezonans (MR), Positron Emission Tomography (PET) ve Single Photon Emission Computerized Tomography (SPECT) kullanılmaktadır. Rutin uygulamada en sık olarak BBT ve MR kullanılmaktadır.

    Tümörün büyüme hızına bağlı olarak, bazen belirtilerin ortaya çıkması ve tanı konması ile tümörün büyümeye başlaması arasında uzunca bir süre geçmiş olabilir. Erken tanı, hastanın tedavisinin planlanması ve olumlu sonuçlara ulaşılması bakımından çok önemlidir. Gecikmiş ve büyük boyutlara ulaşmış bir tümörde tedavi zorlaşmaktadır. Hayati tehlike riski artmaktadır.

    Tedavisinde, zorluklar olmasına rağmen, cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi yöntemlerinin tek başına ya da kombine kullanımı ile başarılı sonuçlara ulaşılabilmektedir. Cerrahi girişimin başarısını, tümörün histopatolojik tipi, yerleşim yeri ve büyüklüğü etkilemektedir. Beyin tümörlerinin tedavisinde mikro cerrahi uygulanmaktadır.