Etiket: Cevap

  • Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Çocuklara Doğum Nasıl Anlatılır?

    Geleneksel Türk ailesinde cinsellik içeren konular aile içinde konuşulmaz, ayıp sayılır, çocukların merak ettikleri sorular apar topar kapatılır yada en hızlı şekilde konuyu kapatacak cevaplar verilerek konuşmaktan kaçınılır. Çocuğun nasıl doğduğuna dair en yaygın verilen cevap ise seni leylekler getirdi olur. Bu cevap çocuk dünyasında bir süreliğine merakı giderse dahi çocuğumuz eninde sonunda bir çocuğun nasıl doğduğunu öğrenecektir. Kafasında konuya dair pek çok çelişki, kabullenememe, hayal kırıklıkları gibi cinselliğin doğası ve onu yönlendirdiğimiz cinsel anlayış arasında çelişkili duygular yaşayacaktır. Bu da çocuklarımızın gelecek hayatlarında pek çok çelişki ve sorun yaşayabilmelerine neden olur. Bu yüzden çocuklara gerek cinsiyet gerek kendi varoluşlarıyla ilgili açıklamalar yaparken her zaman gerçek ya da gerçeğe en yakın açıklamayı yapmalıyız.

    Çocuk dünyasıyla alakalı bizlerin anlayamadığı şudur: Biz yetişkinlerin kafasındaki cinsellik çocukların zaten kavrayamayacakları bir konudur. Çocuğa açıklama yaparken her zaman çocuğun yaşı, anlayabileceği düzey ve kavrayabileceği kelimeler göz önünde bulundurularak anlatılmalıdır. Aksi taktirde çocuğun sorduğu soruya cevap vermekten ziyade kafasını daha fazla karıştırmış oluruz.

    Çocuğun merak ettiği konu ne olursa olsun tatmin edeceği cevabı ailesinden almazsa mutlaka bu cevabı dışarıda arayacaktır. Bu da hem bir şeyleri yanlış, yarım yamalak öğrenmesine neden olur, hem de aldığı cevaplar ailesinin aktardıklarından büyük farklılıklar gösteriyor ise çocuğun iç dünyasında konuya ilişkin çelişkiler yaşanmasına neden olacaktır.

    Çocukların doğumla ilgili soruları iki ana gruba ayırabiliriz. Bunlar, bebeğin nasıl oluştuğu ve çocuğun nasıl doğduğudur. Aileler doğumdan çok bebeğin ilk nasıl oluştuğu konusunu açıklamakta daha fazla zorlanmaktadırlar. Çocuklar sık sık ben yada kardeşim senin karnına nasıl girdik, bebek nasıl yapılır, benim de bebeğim olur mu gibi sorular sorarlar. Buna vereceğimiz cevap şöyle olmalıdır; bebek sahibi olmak için çocukların büyümesi lazım. Büyüyünce tabii ki senin de çocuğun olacak diyebiliriz.

    Beş yaşın altı çocuklara bebeğin bir tohumdan geldiğini anne karnında özel bir bölmede (cep gibi, kese gibi) korunduğunu, ilk başlarda mercimek kadar küçük olduğunu anne karnındaki özel yerde dokuz ay boyunca büyümeye devam ettiğini, bebek annenin karnında büyüdükçe annenin karnının da büyüdüğünü belli bir boya ve ağırlığa gelince anne karnının alt kısmında doğum yapmak için bir delik açılacağını bebeğinde doktor yada ebe tarafından buradan çıkarılarak anneye verildiğini anlatabilirsiniz. Bu genelde beş yaş ve altı çocuklar için tatmin edici bir cevap olacaktır. Altı yaş ve sonrası için verdiğimiz bu cevap yeterli olmayabilir. Çünkü bu yaşlarda çocuklar daha araştırıcı ve meraklı olacaklardır. Önceden anlattığımız her şeyi tekrar anlatabiliriz. Bunu dışında daha fazla yanıt verebilmek için resimli bir kitaptan yada kalemle çizerek fetüsün ne olduğunu, anne karnında nasıl durduğunu, büyüme aşamalarını anlatabiliriz. Anne ile bebeğin aralarındaki göbek bağını bu yolla bebeğin nasıl beslendiğini anlatabilirsiniz. Abi yada abla olmuş çocuklar bu tip açıklamaları daha rahat anlayacaklardır. Çünkü annelerinin hamileliklerinin ilk dönemlerine tanıklık etmişlerdir. Eğer çevremizde hamile bir yakınımız varsa bu iyi bir fırsat olacaktır. Çocuğa bu kişiyi gösterebiliriz, elini karnına koydurup fetüsün hareketlerini izletebiliriz. Yeni doğmuş bir bebeği göstererek ne kadar küçük olduğunu yada çocuğunu emziren bir anneyi izleterek bebeğin ilk doğduğunda nasıl beslendiğini öğretebiliriz. Bütün bunlar oldukça faydalı olacaklardır.

    Eğer çocuk babanın doğumdaki rolünü merak ediyorsa ona bebeğin oluşumunda tohumlardan birinin anneden diğerinin babadan geldiğini ve bu iki tohumun birleşince bebeğin oluştuğunu söyleyebiliriz. Eğer bu cevap yeterli olmuyorsa anne ve baba çocuk yapmayı çok istiyorlarsa ve buna karar verdilerse o zaman çocuk sahibi olduklarını söyleyebiliriz.

    Dokuz, on yaşlarından itibaren ise bu açıklamalar çocukların meraklarını gidermekte yeterli olmayacaktır. Bu yaşlarda artık çocuğa spermi ve yumurtayı anlatmakta hiçbir sakınca yoktur. Merakları giderilmiş olan çocuk ilgisini farklı konulara yönlendirecektir.

    Bu tip konularda yapacağımız açıklamalar ne olursa olsun hep dikkat etmemiz gereken şey yaptığımız açıklamanın gerçeğe yakın olması, çocuğun dünyasında anlaşılabilinir ve tatmin edici olmasıdır.

  • Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    İnsanın en temel ihtiyacı yakınlarıyla güvenli bir bağlanma kurmasıdır. Ebeveynleriyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, sevgilileriyle ve eşleriyle… Güvenli bağlanma ihtiyacı ve bu ihtiyaca eşlik eden kaybetme ve yalnızlık korkusu psikoterapide ele alınmaktadır. Bağlanma ihtiyacını anlamak için, bağlanma teorisinin sunduğu özelliklere bakabiliriz.

    • Bağlanma, motive eden içsel bir güçtür:‘Önemli diğerleri (ebeveyn, çocuklar, sevgili, eş, arkadaş vb.)’ ile temas arayışı ve teması sürdürme ihtiyacı insanlar için en temel ve iç dünyadan gelen bir motivasyon kaynağıdır.
    • Güvenli bağlanma otonomiyi sağlar:Etkili ya da etkili olmayan bağlanma biçimleri vardır. Etkili ve güvenli bağlanma otonominin ve özgüvenin gelişmesini güçlendirir. Güvenli bağlanma ve otonomi birbiriyle bağlantılıdır. Araştırmalar güvenli bağlanmanın tutarlı, uyumlu ve olumlu kendilik algısıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Ne kadar güvenli olarak bağlanabilirsek o kadar farklı ve ayrışmış olabiliriz. Sağlıklı ve etkili olan; kendine tamamıyla yeten ve diğer kişilerden ayrı olmaktan ziyade karşılıklı dayanışma ve bağlılık içinde olabilmektir.
    • Bağlılık, güvenli bir sığınak gibidir:Bağlı olduğumuz kişiler bize rahatlık ve güvenlik sağlarlar, onlara ulaşamayacağımızı hissetmek ise içsel strese neden olur. Sevilen birine fiziksel olarak yakın olmak sinir sistemini düzenler. Bu durum anksiyete ve zayıflık hislerinin doğal ilacıdır. Olumlu bağlanmalar anksiyete ve belirsizliğin etkilerine karşı tampon oluşturan güvenli bir sığınak yaratırlar. Aynı zamanda kişiliğin gelişiminin uygun bir düzeyde olmasını sağlarlar.
    • Bağlılık, sağlam bir temel sunar:Bu sağlam temele dayanarak kişi dünyasını keşfetmeye çıkabilir ve çevresine en uyumsal şekilde karşılık verebilir. Bu şekilde sağlam bir temel, araştırmayı destekler ve yeni bilgilere karşı açık olmayı sağlar. Risk almak, öğrenmek, kendiliği, diğerlerini ve çevreyi sürekli olarak geliştirmek, adaptasyonu sağlamak için gerekli olan güveni sağlar. Güvenli bağlanma kişinin geri çekilmesini ve kendisi, davranışları ve zihinsel durumu üzerine derinlemesine düşünmesini güçlendirir. Bir ilişki güvenlik hissi sağladığında, kişinin diğerleriyle bağlantı kurması, onlara destek olması, çatışma ve stresle daha başarılı bir şekilde baş etmesi mümkün hale gelir. Bu tarz ilişkiler mutluluğu, tatmini ve dengeliliği artırır.
    • ‘Ulaşılabilirlik’ ve ‘cevap verebilirlik’ bağları kurar ve güçlendirir:Güvenli bağları inşa eden duygusal ulaşılabilirlik ve cevap vermedir. Bir bağlılık figürü fiziksel olarak bulunabilir; ancak duygusal olarak orada olmayabilir. Ayrılık kaygısı, bağlılık figürünün ulaşılabilir olarak algılanmamasından doğar. Duygusal bağlılık ve ihtiyaç olunduğunda bu duygusal bağı bulmaya dair güven önemlidir. Bağlanma üzerinden düşünecek olursak; herhangi bir cevap vermek (bu cevap kızgınlık dahi olsa), hiç cevap vermemekten daha iyidir. Eğer bağlılık figüründen bir cevap ya da duygusal bağlılık işareti alınamazsa, algılanan mesaj “Senin sinyallerin beni ilgilendirmiyor, aramızda bir bağlantı yok.” şeklinde olacaktır.

    Duygu, bağlanmanın merkezindedir. Bağlılık ilişkileri en yüksek duygularımızın yükseldiği ve bu duyguların en çok etkiye sahip olduğu ilişkilerdir. Duygular bize ve diğerlerine motivasyonlarımızı ve ihtiyaçlarımızı ifade eder.

    • Korku ve belirsizlik bağlanma ihtiyacımızı tetikler:Birey kendini tehdit altında hissettiğinde, travmatik bir deneyimden dolayı ya da günlük hayatı etkileyen hastalık gibi bir durumdan ötürü, hatta bağlılığın güvenliğe dair direk bir tehdit olduğunda; çok güçlü bir duygu uyanır ve rahatlık ve temas ihtiyacı belirgin hale gelir. Yakınlık arama gibi bağlanma davranışları aktive olur. Sevilen biriyle temas hissi temel duygu düzenleyicilerinden biridir. Önemli kişilere bağlanma çaresizlik ve anlamsızlık duygusuna karşı temel korumamızdır.
    • Ayrılık sürecindeki içsel stres tahmin edilebilirdir:Eğer bağlanma davranışları güvenli bir cevap almayı ya da bağlılık figürleriyle teması sağlayamazsa tipik bir süreç başlar: Kızgınlıkla karşı koyma, kaynaşmaya çalışma, depresyon, umutsuzluk ve en sonunda kopma. Depresyon temasın kaybına verilen doğal bir tepkidir. İlişkilerdeki öfke bazen ulaşılamaz durumdaki bağlılık figürüyle temas kurmaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir. İlişki içindeki umudun öfkesiyle ilişkisizlikteki umutsuzluğun öfkesi birbirinden ayrıdır. Güvenli ilişkilerde ulaşamamaya dair protesto öteki tarafından fark edilir, kabul edilir ve yanıtlanır.
    • Güvensiz bağlanmanın çeşitli biçimleri vardır:Bağlılık figürünün hiç cevap vermeyişi ile nasıl baş edilebileceği sınırlıdır; ancak “Sana ihtiyacım olduğunda sana güvenebilir miyim?” sorusuna verilen olumsuz yanıtlar karşısında birçok baş etme mekanizması gelişebilir. Böyle bir durumda bağlanma yanıtları anksiyete ve kaçınma arasındadır. Yeri değiştirilemez biriyle ilişki tehdit altına girdiğinde ancak henüz tamamen kopmadığında bağlanma sistemi aşırı uyarılır ve hızlanır. Bağlanma davranışları artar ve yoğunlaşır: Kaygılı hal, izleme durumu, hatta sevilen kişiden yanıt almaya yönelik saldırgan girişimler olabilir.

    Güvenli duygusal bir bağlılık olmadığında bu durumla baş etmek için ortaya çıkabilecek bir başka strateji ise, özellikle cevap almaya dair umutlar sona erdiğinde, bağlanma sistemini durdurmak, bağlanma ihtiyaçlarını baskılamak, görevlere ve sorumluluklara odaklanmak, bağlılık figürüyle duygusal bağ kurma girişimlerini sınırlandırmak ya da bu girişimlerden tamamıyla kaçınmaktır. Güvensiz başka bir strateji ise hem yakınlık aramak hem de yakınlık teklif edildiğinde korku ve kaçınmayla karşılık vermektir. Bu strateji genellikle diğerlerinin korkunun hem çözümü hem de kaynağı olarak algılandıkları kaotik ve travmatik bağlanmalarda olur.

    Bağlanma davranışları kişinin duygularını düzenlemeye, reddedilme ve yalnız bırakılmaya karşı kendisini korumaya yönelik yanıtlarını içerir. Bağlanmaya yönelik alışkanlıklar yeni ilişkilerle değişebileceği gibi, var olan ilişkiye şekil verebilir ve bu şekilde sürdürülebilir. Bağlanma stratejileri partnerin bağlanma biçimine göre farklılaşabilir. Bağlanma biçimi ilişki doyumunu etkiler. Güvensiz bağlanan çiftler, güvenli bağlanan çiftlere göre ilişkiyle ilgili daha az tatminkandır. Güvenli bağlanan çiftlerin adaptasyonu ise daha yüksektir.

    • Bağlanma, kişinin kendisiyle ve ötekiyle ilgili zihinsel temsiliyetlerini içerir:Bağlanma stratejileri duygularla baş etme yollarını düzenler. Bazı partnerler reddedilmiş hissettiklerinde şikayet eder ve bir felaket olmuşçasına tepki gösterirler, bazı partnerler ise birkaç gün sessizleşirler. Bu davranışlarda kişinin kendisini ve ötekini zihninde nasıl temsil ettiği belirleyicidir. Güvenli bağlanan kişide, kişi kendini sevilmeye ve değer verilmeye layık görür, özgüvenli ve yeterlidir. Araştırmaların gösterdiğine göre, güvenli bağlanma kendine yeterlilik ve kendi kendine yapabilirlikle bağlantılıdır. Güvenli bir şekilde bağlanan kişilerin ötekilere dair zihinsel imgesi ihtiyaç halinde cevap verebilecek, güvenilebilir ve inanmaya değer olduklarıdır. Kişinin kendisine ve ötekine dair zihinsel temsiliyetleri, ilişkiye taşınarak etkileşim biçimlerini şekillendirir. Bir kişinin birden fazla temsiliyeti olabilir ve duruma göre bazıları daha aktif olabilir. Amaçlar, inanışlar, stratejiler ve duygular bu temsiliyetlere göre belirlenir. 
    • İzolasyon ve kayıp kaçınılmaz olarak travmatize edicidir:Yoksunluk, kayıp, reddedilme, en çok ihtiyaç duydukları tarafından terk edilme; kişi üzerinde oldukça büyük etkilere sahiptir. Bu travmatik durumlar ardından izolasyonu getirdiğinde, kişilik gelişiminde ve hayattaki diğer zorluklarla başa çıkmada oldukça büyük etkilere sahiptir. Bir kişi, ihtiyaç duyduğunda bir ötekine ulaşabileceğine dair güvene sahip olduğunda, bu güvene sahip olmayan kişi kadar kronik ve yoğun bir içsel korku duygusuna sahip olmaz.

    Yoksunluk ve ayrılık stresi ilişkinin bir parçasıdır ve danışanlar bu durumlardan genellikle ‘travmatik’ olarak bahsederler. Ayrıca bu durumlar depresyon, anskiyete ve aşırı tetikte olma halleri ile bağlantılıdır.

  • Çocuğunuza ölümü anlatmak

    Eğer çocuğunuzla ölümü nasıl konuşacağınız konusunda tereddütteyseniz yalnız değilsiniz. Birçoğumuz ölümden konuşmaya korkarız özellikle de çocuklarla. Ancak ölüm hayatın vazgeçilmez bir parçası ve onlara yardım etmek istiyorsak bunu da onlarla konuşabilmeliyiz. Konuşmak her şeyi çözmese bile, konuşmadığımızda onlara sınırlı yardım etmiş oluruz.

    Çocuklarla ölüm hakkında konuşmak yaşlarına ve yaşadıkları tecrübelere göre değişir. Bu ayrıca bizim tecrübelerimize, inanç, duygularımıza ve kendimizi nasıl bir pozisyonda bulduğumuza bağlı olarak da değişmekte.

    Aslında çocuklar ölümü günlük hayatlarında farketmiştir. Yolun bir köşesinde ölmüş kuş, böcek veya diğer hayvanları görmüştür. Televizyonda veya bilgisayar oyunlarında günde en az bir kere ölüm haberi duyarlar, masallarda dinler, oyunlarında canlandırırlar. Ölüm, günlük hayatın bir parçasıdır ve bir dereceye kadar çocuklar da bunun farkındadır. Eğer çocukların bizimle ölüm hakkında konuşmalarına izin verirsek, onlara gerekli bilgileri verebilir ve üzgün olduklarında onlara yardım edebiliriz. Söylediklerine dikkat gösterir ve saygı gösterirsek iletişimleri artar. Eğer biz de ölümle ilgili kendi duygularımızdan memnun, dürüst ve açık isek çocukların da bu konuyla ilgili konuşmalarını artırırız. O zaman iletişiminizi kısıtlayan engelleri gözden geçirmek faydalı olabilir:

    İletişim Engelleri

    Kaçınma, Yüzleşme

    Genel olarak bizi üzen şeylerden bahsetmekten kaçınırız. Ölümle ilgili konuşmaktansa hiç bahsetmemenin daha iyi olduğunu düşünürüz. Ancak konuşmamamız iletişimde olmadığımız anlamına gelmez. Çocuklar harika birer gözlemcidir. Yüzümüzü okur, vücut dilimizi anlarlar. Üzücü bir olayla ilgili konuşmaktan kaçındığımızda çocuklar bu konuyu gündeme getirmek veya bu konuyla ilgili soru sormakta tereddüt duyarlar. Konuşmaktan kaçınmak çocuk için şöyle anlamlara gelir: ‘Eğer annem ve babam bu konuda konuşmuyorlarsa bu gerçekten kötü bir şey ve ben de bu konuyla ilgili konuşmasam daha iyi’ gibi. Aslında ebeveynler ölümle ilgili konuşmaktan kaçınırken, çocukların bu konuyla ilgili daha fazla kaygı duymalarına ve duygularını saklamalarına neden olurlar. Bilinmeyen hakkındaki kaygı gerçekle yüzleşmekten daha sıkıntılıdır. Çocuk kendi içi dünyasında farklı şeyler hayal edebilir ve zihninde en kötü veya gerçek olmayan senaryolar çizebilir.

    Birbaşka sorun ise, çocukları anlamadıkları veya bilmek istemedikleri bilgilerle direk yüzleştirmekten doğar. Hassas konularla ilgili konuşmak için çocuğu iletişime açık hale getirmek gerekir. Yani sakınmak ile yüzleştirme arasında bir denge kurularak iletişim sağlanabiilir. Bu dengeyi kurmak için yapılabilecekler:

    -Çocuklarla iletişim kurmak için uygun zaman kollayın.

    -Çocuğun iletişim kurmasını sağlamak için dürüst olun. Yaşına uygun olarak sorduğu sorulara basit bir dille cevap verin. Sorularına cevap verirken özetle, yaşına uygun cevaplarla net konuşun, uzun cümlelerle gevelemeyin.

    -Çocuğu dinleyerek duygularını kabul edin.

    -Gerçekten üzgün olduğunda ondan dürüst açıklama yapmasını önerin.

    Belki de en zoru ölümle ilgili kendi duygu ve düşüncelerimizi anladıktan sonra uygun koşullar geliştiğinde çocuklarla bu konuyu daha rahat konuşabiliriz.

    Bütün Cevapları Bilmemek

    Çocuklarla konuşurken özellikle cevapları bilmiyorsak çok da rahat hissetmeyiz. Özellikle daha küçük yaş grubu çocuklar annebabasının herşeyi bildiklerini düşünürler. Ancak ölüm hayatın en bilinmeyen parçasıdır. Bu konuyla ilgili konuşurken kendimizi korkulu ve tereddütlü hissederiz. Bu durumda olan anne baba da çocuğa bu durumu açıklamak ve konuşmak istediğinde ne yapacağını bilemeyebilir. Tüm cevaplar rahatlatıcı olmadığı gibi, gerçekten inandığımız şekilde onlara anlatabiliriz. “Bu konuyla ilgili tam bir cevap bulamıyorum” şeklinde dürüstçe açıklama yapılabilir. Bu, inanmadığımız bir açıklamayı ona aktarmaktan daha iyidir. Ne kadar iyi kurgulanırsa kurgulansın beyaz yalanlar güveni ve inandırıcılığı sarsar. Sakince, savunucu tutumda olmadan herşeyi bilmediğimizi söylemek, onların bu durumu kabullenmesini, ileriki zamanlarda kendi inancına uygun düşüncelerinin gelişmesini destekler.

    Tabuların Üstesinden Gelmek

    Ölüm hakkında konuşmak kaçınılan bir tabudur ancak ölüm hayatın ayrılmayan bir parçasıdır. Tıbbın ve teknolojinin daha geride olduğu önceki yüzyılda insanlar evlerinde vefat eder, sevdikleri etrafına toplanarak çocuk ve erişkinler ölümü birlikte yaşayarak birbirlerine destek olurlardı. Ancak günümüzde ölüm daha yalnız yaşanmakta. Çoğu insan hastanede hemşireler etrafında iken ölmekte. Sevenleri ölen kişiyle daha az vakit geçirmekte, son zamanlarını birlikte geçirememekte. Böylece ölüm yaşamdan gittikçe izole hale gelmekte. Sonuç olarak ölümün gizemi artmakta, bazılarının korkuları belirgin hale gelmektedir.

    Aslında ölümün her canlının doğal sonucu olduğunu farkedilmelidir. Ölüm sonrası üzüntü ancak birlikte vakit geçirip birbirine destek olarak veya sadece orda olmakla en iyi aşılabilir.

    Gelişim Basamakları

    Çalışmalar çocukların ölümü gelişim basamaklarına göre anladıklarını göstermiştir. Örneğin okul öncesi çocuklar ölümü geçici, geri dönebilen somut bir durum olarak görürler. 5-9 yaşları arasında, ölümün hayatın sonu anlamına geldiğini, tüm canlıların sonunda öleceğini farketmeye başlarlar. Ancak bunun kişisel olduğunu anlamazlar. Ölümü canlandırmaya çalışırlar. Ölümü bir iskeletle veya ölüm meleği ile ilişkilendirerek, bu hayallerle ilgili kabus görebilirler.

    9-1o yaşlarından ergenliğe doğru çocuklar ölümün geridönüşümsüz olduğunu, kendileri de dahil olmak üzere herkesin birgün öleceğini kavrarlar. Bazıları yaşam ve ölümle ilgili filozofik yaklaşımlar üzerine kafa yorarlar. Ergenler kendi kafalarında hayatın anlamını sorgulayıp dururlar.

    Çocukların dönemlerine özgü ölümü anlamaları ancak ailenin çocuğun dönem özelliklerini bilen ebeveynlerinin sayesinde olmaktadır. Örneğin ergenle ölüm konusunda tartışmak veya zıtlaşmak kendi düşüncelerine tehdit olarak algılanabileceği için ölüm olayını kabul etmemesine veya farklı reaksiyonlar geliştirmesine neden olabilir.

    Kişisel Deneyimler

    Tüm çocukların hayat deneyimleri kendine özgüdür ve duygularını ele alma ve gösterme şekilleri farklıdır. Bazı çocuklar 3 yaşında ölümle ilgili soru sormaya başlar. Bazı çocuklar ölümden hiç bahsetmez ancak oyunlarında işlerler. Ölümle ilgili duygularını nasıl ifade ederse etsinler, erişkinler tarafından sempatik ve yargısız cevaplara ihtiyaç duyarlar. Dikkatli dinleme ve gözlemle, çocuğun ihtiyaçlarına göre uygun yaklaşımla ilgili önemli ipuçları elde edilebilir. Okul öncesi ve genç okul yaş dönemi çocuklarında basit ve kısa açıklamalar yerinde olur. Sorularına uzun nasihat ve karmaşık cevaplar vermek onları sıkar ve kafalarını karıştırır. Somut ve birbirine benzer örnekler vererek konuşabilirsiniz. Ölümü çocuklara şöyle açıklayabiliriz; ‘Bir kişi öldüğünde nefes almaz, yemez, konuşmaz, düşünmez. Bir köpek öldüğünde havlamaz ve koşmaz. Bir bitki öldüğünde artık büyümez ve çiçek vermez’ gibi.

    Bazı çocuk hemen soru sorarken, bazısı sessiz kalır ve bir zaman sonra yanınıza gelerek soru sorar. Her soru basit ve doğru şekilde cevaplanmalıdır. Çocuğun söylenenlerden ne anladığı önemlidir. Bazen çocuklar ancak tekrar tekrar sorup aynı cevapları duymak isterler. Zamanla çocuklar yeni deneyimler yaşayarak, daha ayrıntılı açıklamalar ile duygu ve düşüncelerini paylaşırlar.

    -Çocuklara birinin ölüm haberini verirken; ‘o artık gitti, bizi terk etti’, uykuda, uzun dinleniyor gibi cümlelerle açıklamak onların kaygılarını daha da artırır ve kafalarını karıştırır.

    -Ölümün nedeninin hastalık olduğunun söylenmesi, çocuğun ilerde hastalık deneyiminde sonucun ölüm olacağını düşünmesiyle kaygılandırır. Bu yüzden ölümün nedeni olarak hastalık açıklanırken, sadece ciddi hastalıkların ölümle sonuçlandığını yoksa çoğu hastalığın iyileştiğini belirtmek gerekir.

    -Ölümle ilgili yapılan başka bir genelleme de hastalığın nedeni olarak yaşlılığın söylenmesidir. Bu açıklama çocuğun genç yaşta birinin ölümünü gördüğünde inandırıcılığını yitirecektir.

    -Günlük hayatta daha az duygulandıran fırsatlardan yararlanarak zaman zaman ölümden bahsedilebilir.Bir çiçek, böcek, kuş gibi canlıların ölümünden konuşmak daha kolaydır. Çocuklar daha da meraklanabilir, soru sormaya devam edebilir. Çocukların merakı sakince karşılanarak, kendilerini suçlu hissetmeden basitçe cevaplanmalıdır.

    Çocukların Ölüme Tepkileri

    Çocuklar etraflarında ölüm olayını tecrübe ettiklerinde, bazı farklı reaksiyonlar geliştirebilirler. Bunlar:

    Suçluluk

    Yapılan bazı çalışmalarda, kardeş, ebeveyn gibi evde yakın akrabalardan birinin ölümünü yaşayan çocuklar çoğunlukla kendilerini suçlu hissederler. Çocuklar bu olayın neden sonuç ilişkisini kurmakta zorlanırlar ve ölüme kendilerinin neden olduklarını düşünürler. Ölümün kendi yaptıklarının cezası olduğunu söyleyebilirler: “Annem öldü ve beni terk etti çünkü ben yaramazdım” gibi.

    Bu gibi durumlarda öncelikle çocuğun duygu ve düşüncelerini konuşmaları ve sizinle paylaşmaları için destekleyin. Daha sonra onların suçluluk duyguları ile ilgili; sevildiklerini ve onu desteklediğinizi hissettirin. Onlara nasıl hissedeceklerini söylemeyin. Maalesef ülkemizde çocuklarına bu konuda destek olmaya çalışan ailelerin söylemleri yönlendirici olmakta “Üzülme. Suçlu hissetme.” Gibi söylemler çocuğun duygularını hem yok saymakta hem de kendi yapamadıklarını gerçekle bağdaşmayan duygular çocuktan istenmektedir.

    Öfke

    Yakın birinin kayıbı hem erişkin hem de çocuğun öfkelenmesine neden olur. Erişkinler doktor ve hemşirelere veya ölümü durduramadıkları için kendilerine öfkelenirler. Çocuklar özellikle kendilerine bakan kişilerin ölümünün ardından öfkelerini açıkça belli ederler. Bazen ölen kişiye öfkelenirler. Duyguları öfke veya korku ne olursa olsun bakımlarının devam edeceği onlara hissettirilmelidir.

    Regresyon

    Çocuklar yakın birinin kaybıyla geçmiş dönem özelliklerine gerileyebilirler; alt ıslatma, parmak emme, kekeleme, korkular ve çocuksu davranışlar gösterme gibi. Bu davranışların geçici olduğu bilinmeli ve bu dönemde çocuklar desteklenmeye devam edilmelidir.

    Depresyon ve diğer davranış problemleri

    Bazı çocuklar öfkelerini içe aktarırlar, tedirginlik, içine kapanma, agresif davranışlar gibi şikayetleri başlayabilir. Ölümden 6 ay sonra bu şikayetler devam eder ve uyku, iştah problemleri, devam eden korkular, okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde bozulma gibi çocuğun hayatını etkilerse, bir çocuk psikiyatristi uzman yardımı gerekmektedir.

    Ülkemizde ölüm ve ölene değer verme geleneksel davranışları çocuğu ve ölen kişinin ailesini destekleyicidir. Ölü evi yalnız bırakılmaz, ağlayan olursa dinlenilir, desteklenir, konuşmasına izin verilir. Komşular ve akrabalar ölen kişinin evine yemek götürür, yakınları maddi ve manevi olarak destekler ve acılarını paylaşırlar. Yakınını kaybeden çocuklarla birebir daha fazla vakit geçirilir, bakımları desteklenir. Bu gibi geleneksel davranışların devam etmesi ölümün daha kolay aşılmasını sağlar. Çocuklar yaşlarına ve duruma göre hazırlanarak ölen kişinin mevlidine, mezarına gitmesi sağlanabilir. Bunlar çocukların da ölümü anlamalarını, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmelerini kolaylaştırır.

    Dr. Selcen ESENYEL

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Çocuklarda iyi huylu damarsal tümörler

    Çocuklarda iyi huylu damarsal tümörler

    HEMANJİOMLAR: İyi huylu damarsaltümörlerdir. Bebeklik dönemindeki çocukların yaklaşık %10’unda görülür. Kızlarda erkek bebeklere kıyasla üç kat daha sıktır. Hemanjiomlar doğumda bulunabildikleri gibi doğumdan kısa süre sonrada ortaya çıkabilirler. Genellikle yaşamın ilk yılında hızla büyürler, sonraki beş yılda büyüme yavaşlar ve 10-15 yaşlarında eski haline dönerler. Prematür bebeklerde görülme oranı ikiye katlanır.

    Bu damarsal anormalliklerin yarısından fazlası kafa ve boyun bölgesindedir. Çoğu soliter lezyonlardan oluşur. Bir lezyondan fazla olan çocuklarda organ hemanjiomlarının bulunma riskini artırır. Organ tutulumlarının çoğunluğu karaciğerdedir. Beyin, bağırsak ve akciğer tutulumlarıda görülebilir.Çoğu hemanjiomlar tedaviyi gerektirmezler. Ancak %10’u kadar sorun yaratırken %1’i yerleşim yerlerinden dolayı yaşamı tehdit eder. Hava yoluna yakın olanlar solunumu bozabilirler, göz çevresindekiler görme kaybına neden olabilirler. Hemanjiomlar üzerinde ülserasyonlar ve sekonder enfeksiyonlar hemanjiomların gerilemesine neden olabilir. Karaciğeri tutan büyük hemanjiomlar veya hemanjioendotelyomalar, karaciğer büyümesine, anemiye, trombositopeni (trombosit azalması) ve kalp yetersizliğine yol açabilirler. Karaciğerdeki yaygın hemanjiomlar, Kasbach-Merritt sendromuna yol açabilirler. Bu sendromda trombositopeni (trombosit azalması), hemolitik anemi, hemanjiom içinde kırmızı kan hücrelerinin tutulumu, kanın hemanjiom içinde pıhtılaşma mekanizmasının aktivasyonu sonucu pıhtılaşma mekanizmasının bozulması (koagülopati) ile sonuçlanır. Deride birden fazla lezyonun olduğu durumlarda, MR ile karaciğer taraması ve göz muayenesi mutlaka yapılmalıdır.

    Tedavi : Çoğunluğunda spesifik bir tedaviye ihtiyaç yoktur. Ancak yaşamı ve görme fonksiyonunun tehdit eden hemanjiomlar için tedavi şarttır. Başlangıç tedavisi prednizondur. Oral olarak (1-3 mg/kg / 24 saat) uygulanır. Nadiren daha yüksek dozlara gereksinim olur. Hemanjiomların %30’u bu tedaviye iyi cevap verir ve bir hafta içerisinde gerileme görülür. %40’ın da ise hemanjiom büyümesi durur ve minimal cevap verir, %30’u ise bu tedaviye cevap vermez. Kortizona cevap vermeyenlerde interferon –x (1-3 MU/m2 / 24 saat) kullanılabilir.%70’lere varan oranda bu tedaviye cevap alınabilir. Ancak %10 – 20 olgudainterferon-x’nın nörolojik yan etki riski için tedbir gerekebilir. Bazı olgularda lazer tedavisi uygulanabilir.

    Kasabach-Merritt sendromlu hastaların tedavisi kortizona ilaveten, interferon-x ile desteklenebilir. Heparin tedavisi bu hastalarda kontraendikedir zira kanamayı hızlandırır. Trombosit transfüzyonundan da kaçınılmalıdır. Aminokaproik asit veya traneksamik asit kullanımı faydalı olabilir. Tedaviye cevap alınamayan olgularda radyasyon, embolizasyon (sklerozan ajanlarla) veya cerrahi rezeksiyona ihtiyaç duyulabilir.

    LENFANJİOM VE KİSTİK HİGROMA : Bunlar çocuklarda

    görülen ve hemanjiomlardan sonra en sık görülen lenfatik damar kökenli yapılardır. Embriyonik lenf kesesinden köken alırlar. Hemen, hemen yarısı baş ve boyun bölgesinde bulunur.Yaklaşık %50’si doğumda vardır. Diğer yarısı 2 yaş civarında ortaya çıkar.

    Lenfatik malformasyonlar benign yapıdadırlar ancak boyun bölgesinde hayati yapıdaki damarlar arasında bulundukları durumlarda tamamen çıkartılamayacakları için maliğn ifadesi kullanılır, bu ifade bulundukları lokalizasyon nedeni iledir. Deriye yakın olgularda translüminasyon ile kendini belli eden, ağrısız, yumuşak kitlelerdir. Göğüs arka duvarında (mediastanda), olanlar solunum sıkıntısı yapabilirler. Enfeksiyon veya iç kanama ile lezyonda süratle büyüme görülebilir.

    Lokalize lezyonlarda cerrahi olarak çıkartılırlar. Ancak bu infiltratif lezyonlarda her zaman mümkün olmaz. Tamamen rezeke edilemeyen olgularda nüks kaçınılmazdır. Birden fazla cerrahi girişim gerekebilir. Solunum sıkıntısı yaptıklarında kistin espirasyoner geçici rahatlık sağlayabilir. Tedavide sklerozan ajanların enfeksiyonu ve lazer tedavisi kullanılabilir. Inder feronla sistemik tedavi de rapor edilmiştir.