Etiket: Cerrahi

  • Prostat kanseri için hormon tedavisi

    Hormon tedavisi “androjen deprivasyon terapisi (ADT)” veya “androjen baskılama tedavisi” olarak da adlandırılmaktadır. Bu tedavideki amaç, androjenler olarak adlandırılan erkeklik hormonlarının düzeylerini azaltmak, veya bunların prostat kanseri hücrelerini etkilemesini durdurmaktır.

    Androjenler, prostat kanseri hücrelerinin çoğalmasını ve yayılmasını tetikler. Vücudumuzdaki ana androjenler testosteron ve dihidrotestosterondur. Androjenlerin büyük bölümü testisler tarafından üretilmektedir, fakat adrenal olarak adlandırılan böbrek üstü bezlerinde de bir miktar androjen üretilmektedir. Androjen seviyelerini azaltmak veya prostat kanseri hücreleri tarafından kullanılmalarını engellemek, çoğunlukla bir müddet için prostat kanserlerinin küçülmesini veya büyümelerinin yavaşlamasını sağlamaktadır. Fakat tek başına hormon tedavisi prostat kanserini tamamen tedavi (kür) etmez.

    Hormon tedavisi ne zaman kullanılır

    Hormon terapisi aşağıdaki durumlarda kullanılabilir:

    – Eğer prostat kanseri cerrahi veya radyoterapi ile tamamen tedavi edilemeyecek kadar çok yayılmış ise, veya çeşitli sebeplerle cerrahi veya radyoterapi uygulanamayacaksa

    – Eğer cerrahi veya radyoterapi sonrası kanser tekrarlamışsa

    – Radyasyon tedavisi ile birlikte; eğer tedavi sonrası hastalığın tekrarlama ihtimali yüksekse (Gleason skoru, yüksek PSA düzeyi, ve/veya kanserin prostat dışına yayılma durumuna göre hastalar düşük-orta-yüksek risk gruplarına ayrılır. Yüksek risk grubundaki hastalarda, hastalığın tekrarlama ihtimali daha yüksektir.)

    – Radyoterapi öncesi, kanseri daha da küçülterek tedavinin etkinliğini artırmak için

    Hormon tedavisi türleri

    Prostat kanseri tedavisi için birçok hormon tedavisi türü kullanılmaktadır.

    Androjen düzeylerini azaltan tedaviler

    Orşiektomi (cerrahi kastrasyon)

    Testisler, androjenlerin en önemli kaynağıdır. Bu cerrahi yöntemde testisler ameliyatla çıkarılmaktadır. Böylelikle birçok prostat kanserinde bir müddetliğine büyüme durur veya küçülür. Günübirlik olarak uygulanan bir cerrahi yöntemdir ve hormon tedavisinin en basit ve ucuz yöntemi olabilir.

    LHRH agonistleri

    Bu ilaçlar testislerde testosteron yapımını azaltırlar. Bu ilaçlarla tedaviye bazen kimyasal kastrasyon veya tıbbi kastrasyon da denilmektedir, çünkü androjen düzeylerini orşiektomi kadar etkili bir şekilde azaltmaktadırlar.

    LHRH agonistleri çoğunlukla ayda bir veya 3 ayda bir enjeksiyon şeklinde uygulanmaktadır. Bu grupta ülkemizde en yaygın kullanılan ilaçlar Leuprolide (Eligard) ve Goserelindir (Zoladex).

    LHRH agonistleri ilk verildiklerinde, testosteron seviyelerinde önce hızlı bir yükseliş sonra azalma gözlenir. Buna flare (parlama) etkisi denilmektedir. Bu etkiden korunmak için, LHRH agonistleri başlamadan birkaç hafta önce anti-androjen denilen ilaçlar başlanmalıdır (bu ilaçlara bir sonraki yazımızda değineceğiz).

    LHRH antagonistleri

    Degarelix (Firmagon) bir LHRH antagonistidir. LHRH agonistleri gibi çalışır, fakat testosteron düzeylerini daha hızlı düşürür ve flare etkisine neden olmaz.

    İleri evre prostat kanseri tedavisinde kullanılır. Aylık olarak cilt altı enjeksiyon şeklinde uygulanır.

    CYP17 baskılayıcı

    LHRH agonistleri ve antagonistleri testislerde androjen yapımını engellemeye çalışır. Fakat prostat kanseri vücuda yayılmışsa, bu hücreler hala az da olsa kanser büyümesini tetikleyen androjen üretmeye devam ederler. Abiraterone (Zytiga) adlı ilaç CYP17 adlı enzimi engeller, böylelikle sadece testislerde değil, aynı zamanda böbrek üstü bezlerde veya vücuda yayılmış (metastaz yapmış) prostat kanseri hücrelerinde androjen üretimini bloke eder. Abirateron her gün alınan hap şeklinde bir ilaçtır ve ileri evre hormon tedavisine dirençli prostat kanseri tedavisinde kullanılmaktadır.

  • Akciğer kanserinde tedavi yöntemleri!

    Son yıllarda, akciğer kanseri tedavisinde oldukça umut vadedici gelişmeler olmuştur. Moleküler patoloji ve özellikle görüntüleme tekniklerinde yaşanan gelişmeler, akciğer kanserini ve seyrini çok daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Özellikle son 15 yılda kullanıma giren yeni kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik akıllı moleküller, cerrahi tekniklerde gelişme, radyoterapi cihazlarında modernizasyon, 3-4 boyutlu tümör dokusuna odaklanan radyoterapi uygulamaları, küçük boyutlu ve ameliyat edilmesi uygun olmayan tümörler için cyber-knife gibi nokta atışı yapan yeni teknolojiler, girişimsel radyolojide tümörü yakan, donduran, atar damardan yoğun tedaviyi doğrudan tümöre ulaştıran baş döndürücü yöntemler, akciğer kanserini çok daha iyi yönetilebilir duruma getirmiştir. Tüm bu gelişmeler hastaya son derece olumlu katkılar sağlarken, aynı zamanda doğru tedavi planlaması ve yönetim organizasyonu ile tedavi sıralamalarındaki karmaşaları ortadan kaldıracaktır. Tedavi planlarken hastalığınızla ve sizin özellikleriniz ile ilgili bir dizi faktörü göz önünde bulundururuz.

    -Akciğer kanserinizin türü

    -Tümörün akciğerde bulunduğu yer

    -Hastanın genel sağlık durumu

    -Kanserin yayılım düzeyi ve kritik organlar ile ilişkisi (kanserin evresi)

    -Görüntüleme ve kan testlerinin sonuçları

    -Tedavi alternatifleri konusunda kapsamlı bilgi edindikten sonra sizin tercihiniz tedavi planlamada oldukça önemlidir.

    Akciğer kanseri tedavisinde kanser türünün önemi var mıdır?

    Akciğer kanseri başlıca iki grupta incelenir ve tedavi seçimi iki alt grupta ayrı ayrı değerlendirilir. Akciğer kanserleri küçük hücreli akciğer kanseri ve küçük hücreli olmayan akciğer kanseri olarak ayrılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde uygulanan tedavi, küçük hücreli akciğer kanseri tedavisinden farklıdır.

    Küçük hücreli akciğer kanseri, çoğunlukla kemoterapi ve radyoterapi ile tedavi edilir. Cerrahi, nadiren kanserin göğüs merkezindeki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermediği ve çok küçük boyutta olduğu durumlarda tercih edilebilir. Küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle kanserin yayılmış olduğu gözlenir. Bu sebeple de, çoğunlukla kemoterapi ana tedavi olarak kullanılır. Bu tür akciğer kanseri tedavisinde radyoterapi de kemoterapiye yardımcı tedavi olarak uygulanır.

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi hastalık teşhis edildiğinde evresine bağlı olarak cerrahi, kemoterapi, radyoterapi ardışık veya eş zamanlı uygulanarak gerçekleştirilir. İleri evre akciğer kanseri olan bazı hastalarda, biyolojik tedavi de uygulanabilir. Toplumda önemli yanlış bilgilerden birisi küçük hücreli olmayan akciğer kanseri denince akla sadece büyük hücreli akciğer kanserinin gelmesidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri ifadesi küçük hücreliden farklı özellik taşıyan ve özellikle erken evrede (evre 1-3 arası) benzer tedavi stratejisi ile tedavi edilen 4 ana grubu içerir. Bunlar sıklık sırasına göre adenokanserler, yassı hücreli kanserler, büyük hücreli ve karma tip kanserler olarak alt gruplara ayrılır. İleri evre yani metastatik (sıçrama yapmış) hastalarda bu grupların tedavisinde de gerek kemoterapi seçiminde gerekse hedefe yönelik akıllı tedavilerin seçiminde ayrışırlar.

    Evrelerine göre küçük hücreli akciğer kanseri tedavisi

    Erken evre küçük hücreli akciğer kanseri teşhisi koyulan hastalara çoğunlukla kemoterapi eş zamanlı veya sonrasında akciğere radyoterapi uygulanır. Sağlık koşulları, kanserin yayılımı, evresi ve test sonuçları uygun olan hastalara kemoterapi ve radyoterapi aynı anda verilebilir (kemoradyoterapi). Bu kanser türünde beyine yayılım oldukça sık rastlanır. Bu nedenle, kemoterapi tedavisi ile tümörü küçültülen hastalarda genellikle ana tümörün bulunduğu akciğer alanına ve beyine radyoterapi önerilir. Bu radyoterapi genellikle kemoterapi tedavisi tamamlandıktan sonra verilir ve beyine yayılım göstermiş ve görüntüleme testlerinde görülemeyecek kadar küçük olası kanser hücrelerini öldürme hedeflenir. Bu yönteme, profilaktik kranial ışınlama veya PKI denir.

    Göğsün ortasındaki lenf bezlerine (mediyastinal lenf bezleri) yayılım göstermemiş çok erken evre küçük hücreli akciğer kanserinde, tümörle birlikte tümörün bulunduğu bölgede akciğerin bir kısmı alınabilir (lobektomi). Cerrahiyi takiben hastaya kemoterapi ve zaman zaman radyoterapi uygulanır. Ancak, küçük hücreli akciğer kanseri teşhis edildiğinde genellikle yayılım göstermiş olur ve cerrahinin tedavide uygulanması pek mümkün olmaz.

    Lenf bezlerine veya vücudun diğer bölgelerine yayılım göstermiş küçük hücreli akciğer kanserinde kemoterapi, radyoterapi veya belirtileri hafifletmek için palyatif tedavi uygulanabilir. Kemoterapi, akciğerdeki tümörü küçültmeyi başarırsa, yüksek ihtimalle beyine yayılmış olan kanser hücrelerinin öldürülmesi için beyine radyoterapi uygulanabilir demektir.

    Neredeyse 30 yılı aşkın süredir küçük hücreli akciğer kanserinin yaşam süresinde ve tedavi seçeneklerinde anlamlı gelişmeler elde edilememiştir. Çok sayıda akıllı molekül bu hastalıkta araştırılsa da yaşam süresine katkı sağlamamıştır. Bu yıl Amerika (ASCO) ve Avrupa Onkoloji (ESMO) kongrelerinde sunulan tedavi stratejileri, bu türde tercih ettiğimiz tedavi stratejilerimizde küçük de olsa değişikliklere yol açmıştır. Özellikle yeni nesil immünoterapi ilaçları (pembrolizumab) küçük hücreli akciğer kanserli hastalar için umut olmuştur, fakat henüz klinik pratikte kullanılmaya başlanmamıştır. Bunu yanında metastaz yapmış küçük hücreli akciğer kanserinde daha önce sadece kemoterapi ve iyi yanıt sonrası beyine koruyucu ışınlama yapılırken, yeni çalışmalar sonrası kemoterapiye iyi yanıt veren hastalarda kanserin kaynaklandığı alana ışın uygulamak bu hastaların yaşam sürelerini uzatmıştır. Beyine uygulanan ışın tedavisinin yararı ise son yıllarda sorgulanmaya ve yakın incelemeye alınmıştır. Bu konudaki yeni gelişmeleri takipte olacağız ve sizleri bilgilendirmeye devam edeceğiz.

    Evrelerine göre küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi

    Evre I

    Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde I.evreye nadir rastlanır. Bu evrede, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya tamamı (pnömonektomi) alınarak cerrahi müdahale gerçekleştirilir. Başka sağlık problemleri yüzünden ameliyat olamayan hastalara, kanserin iyileştirilmesine çalışmak yerine hedefe yönelik radyoterapi önerilebilir. Ameliyat olamayan küçük tümörü olan hastalar için başka bir seçenek, radyofrekans ablasyonudur (RFA).

    Evre II

    Evre II küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, cerrahi önerilebilir. Tümörün bulunduğu yere göre, akciğerin bir kısmı (lobektomi) veya (pnömonektomi) tamamı alınabilir. Kanser tamamen alınırsa, hastaya koruyucu amaçlı kemoterapi önerilebilir. Kemoterapide kanserin tekrarlama riskinin azaltılması hedeflenir. Bu kemoterapi uygulamasına, adjuvan kemoterapi adı verilir. Tedavi öncesinde doktorun kemoterapinin yan etkileri ve faydaları hakkında hastaya bilgi vermesi önemlidir. Tümörün tamamı alınamazsa, hastanın cerrahi sonrası radyoterapi görmesi mümkündür.

    Başka sağlık problemleri nedeniyle ameliyat edilemeyen hastalara radyoterapi veya kemoterapi ve radyoterapi kombine tedavisi (kemoradyoterapi) önerilebilir. Bu tedavi, kanserin tamamen yok edilmesini hedefler.

    Evre III

    Üçüncü evre hastalığın evrelendirilmesi iki grupta incelenir. 3A ve 3B olarak iki gruba ayrılırken bu her iki grupta son derece hayati öneme haiz ve tedavi stratejisi belirleyen ikişer alt gruba ayrılır. 3A evresi mediasten olarak anılan göğüs boşluğu lenf bezi tutulum şekline göre minimal tutulum (minimal N2) ve ciddi tutulum (bulky N2) olarak iki grupta incelenir. Göğüs boşluğu lenf bezlerinde minimal tutulum filmlerde saptanmazken tesadüfi örnekleme ile saptanması anlamına gelir. Bu evrede, göğüs boşluğu lenf bezlerinde çoklu metastaz saptanmaz. Evre 3A minimal tutulumu olan uygun hastalarda kemoterapi sonrası ameliyat önemli bir seçenektir. Bununla birlikte cerrahiye uygun olmayan hastalarda radyoterapi eş zamanlı kemoterapi en etkin yöntemdir. Bu evrede kliniğimizde yenilikçi tedavi uygulamalarından olan intra-arteryel kemoterapi seçeneği hastalarımıza sunulmaktadır. Atar damardan uygulanan tedavi ile tümöre yoğun kemoterapi uygulanabilmekte ve tedavi yanıt oranı belirgin düzeyde artırılırken, cerrahi başarı şansıda aynı paralelde artmaktadır. IIIA evresinde Bulky N2 diye adlandırdığımız grupta göğüs boşluğu lenf bezlerine çoklu metastaz yapmıştır. Bu grupta cerrahi dünyada tercih edilen bir yöntem değildir. Genel durumu uygun fit hastalarda, radyoterapi eş zamanlı kemoterapi tek tercih edilecek yöntemdir.

    Evre IIIB’de kendi içinde iki grupta incelenir. Bunlardan ilki tümör kritik organlara ciddi düzeyde temas etmiştir, ancak agressif mediastinal lenf nodu tutulumu (karşı tarafta lenf bezleri tutulumu) yoktur; bu grupta yer alan hastaların bir kısmı doğrudan yetkin cerrahlarca ameliyat edilebileceği gibi kimi zaman da kemoterapi ile tümörde makul düzeyde bir gerileme elde edilirse ameliyat şansı sunulabilir. Ancak, 3B grubunun yaygın yani agresif göğüs boşluğu lenf bezi tutulumu var ise ameliyat mümkün olmaz ve en doğru tedavi, hastanın genel durumu iyi ise radyoterapi eş zamanlı kemoterapi uygulamasıdır.

    Evre IV

    Dördüncü evrede nadiren cerrahi yöntem tercih edilir. Nadiren cerrahiye uygun olan durumlarda, hastalar kapsamlı tetkik edilerek hata oranı en aza indirilmeye çalışılır. Dördüncü evre akciğer kanserinde üç durumda cerrahi tercih edilebilir. Akciğer kanserinde ana tümör çok büyük değil ve kritik organ tutulumu yapmamış bununla birlikte göğüs boşluğu lenf bezlerine yayılmamış aynı zamanda karşı akciğere tek, beyine tek veya tek bir böbrek üstü bezine metastaz yapmış ise her iki tümöre yönelik cerrahi uygulanabilir. Bu grup hastalarda alınacak kararlar, multidsipliner çalışan yetkin onkoloji grupları tarafından detaylı incelenerek gerçekleştirilmelidir. Bu tür kararlar, tek bir hekimin kendi başına vereceği kararlar olamayacak kadar cididi ve farklı bakışlar gerektirir.

    Evre IV küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisinde, kanserin mümkün olduğu kadar uzun süre kontrol edilmesi ve belirtilerin azaltılması için tümörü küçültme hedeflenir. Birçok araştırmada, bu durumda kemoterapi kullanılmış ve hastanın yaşam süresinin uzadığı ayrıca belirtilerin hafiflediği görülmüştür.

    Belli başlı proteinleri (reseptör) olan kanser hücrelerine sahip hastalar, erlotinib( Tarceva), gefitinib (Iressa) veya krizotinib (Xalkori) olarak adlandırılan biyolojik ilaçlarla tedavi edilebilir.

    Kemoterapi tedavisi gören ve kanserin yayılımı kontrol edilemeyen hastalar, durumları uygun görülürse tekrar kemoterapi tedavisine alınır. Kanserde EGFR reseptöründe mutasyon (değişme) varsa erlotinib tedavisi önerilebilir. ALK geninde değişiklik varsa Xalkori ismli hedeflenmiş ilaç tercih edilir.

    Öksürük veya ağrı gibi bazı belirtilerin kontrol altına alınması için radyoterapi uygulanabilir. Tümör ana havayollarından birindeyse (sağ veya sol bronş), radyoterapi kadar diğer tedavilerde belirtileri hafifletebilir veya önleyebilir. Bu tedaviler şöyle sıralanabilir:

    -İçten radyoterapi (brakiterapi)

    -Tümörü dondurma (kriyoterapi)

    -Hava yolunu açık tutmak için sert bir tüp (stent) kullanmak

    -Işık tedavisi (fotodinamik tedavi)

    Akciğer kanserinde immünoterapi

    Opdivo (nivolumab)

    4 Mart 2014 tarihinde ileri evre yassı hücreli akciğer kanserli hastalarda, 9 Ekim 2015 tarihinde adenokanser türünde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde ikinci basamak tedavi olarak FDA onayı almıştır. Opdivo, immun sistem hücrelerimizi baskılayan PD-1 proteininin aktivitesine engel olmaktadır ve böylece immün sistem hücrelerimiz çalışmasını sürdürebilmektedir. Opdivo, daha önce melanom tedavisinde de onay alan bir immünoterapi ilacıdır. En önemli yan etkisi isilik olarak gösterilmiştir.

    Keytruda (pembrolizumab)

    Pembrolizumab etken maddeli Keytruda adlı ilaç, 2 Ekim 2015 tarihinde küçük hücreli dışı akciğer kanserinde kullanım onayı almıştır. Henüz ülkemizde onay almamıştır. Gelişmeleri yakından takip edip sizlerle paylaşıyor olacağız.

  • Bacaktaki tümörün tedavisi nasıl olmalı?

    Soru: Kardeşim 24 yaşında. Bacağında bir tümör bulundu. Buradan alınan biyopsinin sonucu yumuşak doku sarkomu olarak geldi. Yapılan taramalarda kanserin sağ akciğerde üç, sol akciğerde iki yere sıçramış olduğu tespit edildi. Başka yerde metastaz yokmuş. Doktorlar tedavi konusunda çelişkili tavsiyelerde bulunuyorlar. Kimisi hemen kemoterapi önerirken kimi doktorlar da babamın ameliyat olması gerektiğini söylüyorlar. Şaşırmış durumdayız. Siz nasıl bir yol önerirsiniz?
    Yanıt: Onkolojide metastaz yapmış kanserlerde uygulanan tedavi genellikle kemoterapi olmakla birlikte bunun istisnası olan durumlar da vardır. Kalın barsak kanseri, erkek ve kadın yumurtalık kanserleri, böbrek kanseri, kemik tümörleri bunlar arasında sayılabilir. Bu tür kanserleri olan uygun hastalarda kemoterapi ile birlikte metastazların cerrahi olarak çıkarılması da düşünülebilir. Yumuşak dokulardan kaynaklanan kötü huylu tümörler de bu grup içinde değerlendirilmelidir. Cerrahiye, genellikle az sayıda metastazın olduğu, çıkarılmaları sonucu organ fonksiyonlarında bozulma beklenmeyen durumlarda başvurulur. Yumuşak doku sarkomlarında, özellikle akciğer metastazlarının olduğu hastalarda bunların cerrahi olarak çıkarılması önde gelen tedavi seçenekleri arasındadır. Hatta çok sayıda akciğer metastazının olduğu hastalarda bile cerrahi düşünülebilir.
    Kardeşinizin tümöründe farklı yaklaşımlar olmakla birlikte benim düşüncem, hem kemoterapi hem de cerrahinin birlikte uygulanmasıdır. Çünkü kardeşiniz gibi genç bir hastada ancak böylesine agresif bir tedavi ile sarkomun tamamen yok edilmesi ihtimal dâhiline girebilir. Bunun için bacaktaki tümör büyük ise öncelikle birkaç kür kemoterapi uygulanmalıdır. Orijinal tümör küçüldükten sonra ameliyatla alınmalıdır. Verilen kemoterapilerin yalnızca bacaktaki tümöre değil akciğerdeki metastazlara da etkili olması beklenir. Tedavinin ne denli etki ettiğini anlamak için tomografi ya da PET-BT ile akciğer metastazları yeniden değerlendirilmelidir. Kaybolmayan metastaz tespit edilirse bunlar da cerrahi olarak çıkarılmalıdır. Tüm bu tedavilerin yanısıra bacaktaki orijinal tümör yatağına ışın tedavisi de gündeme gelebilir.
    Kardeşinizin hastalığı tıbbi onkolog, radyasyon onkoloğu ve cerrahların birlikte karar vermesi gereken bir durumdur. Bu vaka bile onkolojide değişik branşlardan doktorların bulunduğu tümör kurullarının ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

    Prof. Dr. Coşkun Tecimer

  • Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite Cerrahisi ve Çapraz Bağımlılık

    Obezite cerrahisi kararı verilmeden önce, obezite rahatsızlığı olan kişi birçok tahlil sürecinden geçmektedir. Bunlardan biri de psikolojik kontroldür. Psikolojik kontrol yapılırken hastada asıl önem verdiğimiz konu; yemeğe nasıl bir anlam yüklediğidir yani yemek kişi için ne anlam ifade etmektedir. Yemek birey için yaşamak adına bir araç mıdır yoksa yaşam amacıdır ve kişi yemekle arasında ciddi bir bağ kurup aslında yemeğe bağımlı hale mi gelmiştir?     

        Çapraz bağımlılık; dürtüsel bir davranışın yerini diğer bir dürtüsel davranışın almasıdır. Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkabilen bağımlılık geçişi ise; dürtüsel yeme davranışının yerini bir diğer bağımlılık türüne bırakmasıyla meydana gelir. Bunlar; alkol, sigara, kahve ve  ağrı kesici olabileceği gibi kumar, alışveriş, cinsellik, egzersiz veya dini ritüeller gibi davranışsal bağımlılıklar da olabilir.

        Bariatrik cerrahi sonrasında, hastanın yemekle olan ilişkisi değişmeye başlar. Önceleri rahatlamak ve dikkat dağıtmak için, ödül veya kaçış olarak yemeğe başvursa da, ameliyat yemekle hazzı birleştirme kalktığından, bu boşluğun yerini başka bir davranış veya maddeyle doldurmaya yönelir. Rakamlar, operasyon sonrasında %5 ile %30 arasında çapraz bağımlılık vakalarının ortaya çıktığını göstermektedir.

        Çapraz bağımlılık için risk oluşturan bazı faktörler bulunur. Hastanın operasyondan önce alkol veya ağrı kesici bağımlılığı bulunması, ailesinde madde kullanımının olup olmaması, çocukluk travması, depresyon veya anksiyete problemi yaşayıp yaşamadığı, kendini toplumdan izole etmeye yatkın olması ve duygusal deneyimlerden sakınma davranışı göstermesi, operasyon sonrasında geliştirilen çapraz bağımlılığın işaretlerindendir. Bunun için de ameliyat kararı verilmeden önce, obezite hastası mutlaka ayrıntılı tetkiklerden geçirilmelidir. Bu bağlamda dikkat edilecek şey, başvurduğu hekimin mutlaka bir ekiple çalışmasıdır.

        Bağımlılık sürecinin nasıl işlediğini anlamak için beyin görüntüleme yöntemlerine başvurduğumuzda, ödül hissiyle ilişkili bölgelerde bulunan dopamin adlı nörotransmitter miktarında azalma olduğunu görürüz. Bu bulgu; alkol, sigara veya uyuşturucu gibi maddelere bağımlılıkta geçerli olduğu gibi yeme bağımlılığında da aynı prensiple işler. Bunun yanısıra yeme bağımlılığı olan kişilere bakıldığında vücut kitle indeksi arttıkça dopamin seviyesinin azaldığı ortaya çıkmıştır. Yeme bağımlılığını incelemek üzere hayvanlar kullanıldığında, aşırı yağ ve şekerli gıdayla beslenmeleri sonrasında kısa zamanda fazla yiyecek tüketmeye ve yoksunluk belirtileri göstermeye başlamışlardır.  

        Yeme bağımlılığı ve diğer bağımlılıkların çalışma prensipleri arasındaki bu benzerlik çapraz bağımlılığın meydana gelmesinde büyük önem taşır. Kişi, düşük olan dopamine seviyesinden dolayı olumsuz duygular hisseder. Bu anormal düşüklük, hastayı bu hisleri tolere etme konusunda zorlar. Ancak dopamini arttırmanın birçok yolu vardır. Bu yönlendirmelerde doğru çalışan bir ekiple ilerlemek her zaman için tercih edilmelidir.

        Çapraz bağımlılıkta yemek yerine koyulan bir diğer unsur ise; şans oyunlarıdır. Kumara olan yatkınlık yemekle birlikte bastırılırken, obezite ameliyatı sonrasında, obezite rahatsızlığı yaşayanların yemek unsuru yerine kumar ve şans oyunlarını koydukları görülmektedir.

        Bağımlılık geliştiren hastaların başka bir ortak tarafı da stres oluşturan durumlardan kaçmak için bunu bir strateji olarak kullanmalarıdır. Sıkıntı ve zorluğa karşı savaşma kabiliyeti düşük olan kişilerin çapraz bağımlılığa yöneldiği görülmüştür.

        Bariatrik cerrahi sonrası ortaya çıkan çapraz bağımlılık hastanın tek sorunu değildir. Bununla birlikte, insomnia, depresyon ve anksiyete ortaya çıkabilir. Ülser, yüksek kan basıncı, vitamin eksikliği ve tekrar kilo alımı gibi problemler yaşayabilir. Yeme bağımlılığı bulunan kişinin bariatrik cerrahi öncesi ve sonrası bir psikoloğa danışması da bu sebeplerden dolayı önemlidir.

        Hastanın hayatı için büyük önem taşıyan yemek yemenin yerini maddesel veya davranışsal bağımlılıkların doldurmasını engellemek yeterli olmayabilir. Bu büyük boşluğu, kişinin kendisiyle ve toplumla barışmasına ön ayak olacak alışkanlıkların alması gerekmektedir. Egzersiz, dopamin salınımına olan etkisiyle de ödül yerine geçebilecek önemli yollardan biridir.  Gönüllülük esasına dayanan kuruluşlarda çalışmak, hastanın hem kendini değerli hissetmesine hem de sosyal ilişkilerini geliştirmesine yarayabilir. Bu örnekler, kişinin o dönem yaşadığı ruhsal duruma ve çevresel faktörlere göre geliştirilip değiştirilebilir. Çapraz bağımlılığın ilk 2 yıl ortaya çıktığı gözönünde bulundurulduğunda; terapistin bu dönemde önemli bir ilerleme kaydedip, 2 yıl sonrasında belirli aralıklarla danışanla görüşmeye devam etmesi obezite cerrahisi olmuş birey için daha sağlıklı ve yaşam kaliteleri artmış bir hayat sürmelerini sağlamaktadır.

    Unutmayın; yaşam karar ya da seçimlere dayanır. Kendiniz ve sevdikleriniz için ilk adımı atın ve psikoloğunuzdan destek alın.

  • Çocuğumu sünnet etmeyi planlıyorum. Ama !!!

    Sünnet basit bir işlem midir?

    Sünnet cerrahi bir işlem olduğundan hafife alınacak bir işlem değildir. Uzman hekimler tarafından yapılmadığı taktirde çocuğun geri kalan hayatını etkileyebilecek ciddi sıkıntılara yol açabilir. Uzman olmayan ellerde yapılan sünnetlerde sünnet komplikasyonları oldukça yüksektir. Profesyonel kişilerce yapılan sünnetlerde komplikasyon %5 iken, sağlık teknisyenlerinin yaptığı sünnetlerde %10, geleneksel sünnetçilerin yaptığı sünnetlerde ise %85’e varan komplikasyon oranları vardır ve bu oranlar toplu sünnetlerde daha da arttığı bilinmektedir.

    Sünnet derisinin altında pipinin üzerindeki beyaz salgının temizlenmesi gerekir mi?

    Sünnet derisinin glans penis üstünden kaymasını sağlayan beyaz renkli bu fizyolojik salgıya Smegma denir. Ebeveynler tarafından sünnet derisinin geriye çekilip bu salgının temizlemesi gereksiz ve zararlı bir işlemdir. Smegma salgısının sünnet cerahisi esnasında temizlenmesi yeterlidir.

    Hangi yaş aralığı sünnet için uygun değildir?

    4-6 yaş döneminde erkek çocukların ruhsal-cinsel gelişimi açısından kritik bir dönemdir. Çocuk örselenmeden ruhsal-cinsel gelişimini tamamlayabilmesi için tıbben zorunluluk olmadıkça 4-6 yaş arasında sünnetten kaçınılması uygundur.

    Çocuğumu bezli iken sünnet edebilirmiyim?

    Günümüzde sünnetin olası psikolojik etkileri kaygısı ile, genellikle eğitimli ebeveynlerin yenidoğan sünnetini ya da ilk yaşlarda sünnet yaptırma isteği artmış olduğunu görülmektedir.

    Bezli bebeklerde sünnet işlemi sonrası takiplerinin rahat olduğu saptandığından, bizlerde bu yaşlarda sünnet cerrahisini önermekteyiz.

    Sünnet cerrahisi öncesinde uzman hekim muayenesi gereklimidir?

    Sünnet işlemi öncesinde uzman muayenesi çok önemlidr. Çünkü yapılan genital muayenede hipospadias (Resim-1), inmemiş testis, inguinal herni, gömük penis (Resim-2) ve varikosel gibi inguinal bölge ek genital anomaliler saptanabilir. Bu ek probleme göre cerrahi zamanı ertelenebilnir veya ek patoloji ile beraber sünnet cerrahiside yapılır. Hasta aynı anestezi ile ek patolojilerinden kurtulmuş olur.

    Uzman olmayan ellerde sünnet yaptırırsak ne gibi problemler ile karşılaşabiliriz?

    Yukarıda sayılan ek patolojilerin uygun zamanda tedavi edilme şansı kaybolur. Ayrıca kullanılan sünnet metoduna göre glans penis dediğimiz pipi ucuyla veya pipi cildi ile ilgili problemler olan; yetersiz sünnet (Resim3) ve penil mukozanın uzun bırakılmasına (Resim-4) bağlı problemler ile karşılaşırsanız, çocuğunuza ikinci kez operasyon gerekebileceğinden uzman hekimlerin cerrahi yapmasını tercih etmelisiniz.

    Evde lokal anestezi ile çocuğumu sünnet edebilirmiyim?

    Lokal anestezi altında sünnet edilen çocuğun acı duymaması mümkün değildir. Üstelik çok yoğun bir endişe ve korku yaşar. Dahası, çocuğun endişesi ve tepkilerinden etkilenen cerrah ve ekibinin aceleyle girişimi yapmaya kalkmaları hata riskini artırır. Ek olarak evde oluşturulan ortamın temizliği ve sterilitesi yetersiz olduğundan, sünnet sonrasında enfeksiyon görülme ihtimali hastane ortamına göre yüksektir.

    Çocuğumun sünnet işlemi için en uygun ortam neresidir?

    Sünnetin, uygun koşullarda ve deneyimli kişiler tarafından yapılmamasından dolayı peniste kalıcı hasarlar ya da hayati tehlike oluşabilir. İşlem, enfeksiyon bulaşma riskini azaltmak amacıyla temel cerrahi prensiplere uygun olarak ameliyathane ortamında gerçekleştirilmelidir.

    Sünnet işlemi esnasında anestezi gereklimidir?

    Sünnet işlemi boyunca uygun anestezi ve analjeziyi (ağrının giderilmesi) sağlamak çok önemlidir. Çocuk Cerrahları genellikle sünneti genel anestezi altında yapmayı tercih ederken bazı cerrahlar, lokal anestezi kullanmaktadırlar. İlk 3 ayda bebekler hareketleri rahat kontrol edildiğinden sünnet işlemi lokal anesteziylede yapılabilinir. 3 aydan sonra genel anestezi altında cerrahi uygulanmalıdır. Sünnet işlemi için birçok metot var.

    Hangisini tercih etmeliyim?

    Giyotin (uçurma) metodu: Glans kesilerine neden olması nedeniyle pek önerilmese de yapan kişi için kolay ve hızlı olduğundan sık tercih edilen bir yöntemdir. Dorsal Slit ve Eksizyon: Bu teknikte saat 12 hizasından dorsal kesi yapılır daha sonra prepüsyum çepeçevre eksize edilir. Glansı görerek işlem yapıldığı için glans yaralanmaları olmaz. Oluşan mukoza ve cilt dudakları emilen dikişlerle sütüre edilir. Çocuk cerrahlarının kullandığı metot budur.

    Sünnet işleminde kanama kontrolü için hangi yöntem güvenilirdir?

    Lokal anestezi ile evlerde yapılan sünnetlerin çoğunda pil ile çalışan elektrokoter (Bilinen ismi ile = laser) kullanılmakta. Elektrokoter, hücresel düzeyde yıkım ve yakma düzeyi öngörülemediğinden sünnet için güvenilir olmayan bir cihazdır.

    Ayrıca kesilen dokularda ağrı ve kanama olmaması için kullanılan Jetokain (lokal anestezik madde) içindeki Adrenalinden (damarların kasılmasını sağlayarak kanama olmasını azaltır) dolayı bir uç organ olan pipide (penis) kanlanma bozukluğu yapabilme ihtimalinden dolayı, bu lokal anestezik maddenin sünnet için kullanılması çok sakıncalıdır. Adrenalin içermeyen lokal anestezik madde kulanımı ve oluşan kanama odaklarının bipolar koter ile durdurulması ise çok güvenilirdir. Kullanılan bipolar koter (çift uçlu ) sadece 2 ucu arasındaki dokuları yaktığından sünnet için en uygun koterdir. Cerrahi işlemi yapan kişiden kullandığı anestezik madde ve koter çeşidini mutlaka SORUNUZ !!!!!!!!

    Operasyon günü dikkat etmemiz gerekli bir durum varmı?

    Randevu saatinde hastanede olmanız ve çocuğun operasyon saatinden en az 4 saat önce yiyecek ve içecek almaması önemlidir.

    Sünnet işlemi ve sonrasında bizleri nasıl bir deneyim beklemektedir?

    Hasta kliniğe yattıktan sonra damar yolu açılır. Ameliyathane kapısında çocuğun aileden ayrılık korkusu yaşamaması için damardan dormicum verildikten sonra, çocuğunuz operasyon odasına alınır. Anestezi ekibi maske ile hastayı uyuttuktan sonra, operasyon sonrası ağrısız bir süreç için lokal anestezi ile işleme başlanılır. Sünnetin bütün süreci görerek yapılır. Bistüri ve doku makası ile dokular kesildiğinden, güvenilir bir şekilde sünnet işlemi yapılır. Damar uçları bipolar koter ile yakılır. Pansuman yapıldıktan sonra hasta uyandırılır ve aile ile beraber yattıkları servise çıkarılır. Operasyondan 1-2 saat sonra beslemeye geçilir. Aynı gün hasta taburcu edilir.

    Evde pansuman yapma gerekliliğim varmı?

    Steril şartlarda çalışıldığından sünnet sonrası pansuman gerekli değildir. Hastanın varolan pansumanı ise 2 gün sonra evde ılık su banyosı sonrasında açılır. Antibiyotikli bir pomad ile yaranın bakımı yeterlidir. Bezli bebeklerde sargı bezi açıldıktan sonra pipi ucunun beze temas etmemesi için kullanılacak kağıt bardak ile bezin sünnet bölgesine teması engellenir.

    Ne zaman kontrole gelmeliyiz?

    Evdeki takiplerde bir problem yok ise 10-15 gün sonra kontrol uygundur.

    Kontrol sonrasında dikkat etmem gereken bir durum varmı?

    Bebeklerde pipi etrafındaki yağ dokusunun fazlalığından dolayı sünnet sonrasında pipi çevresindeki yağ kütlesinin içine gömülebilir. Istenmeyen yapışıklıkların önüne geçmek için, günde bir defa altbezi değiştirilirken, pipinin 2 tarafındaki yağlı dokuya parmakla basıp pipinin tamamının doğurtulması ve etrafının temizlenmesi uygundur

  • İnvaginasyon(invajinasyon) yani bağırsakların iç içe geçmesi durumu

    Yanlış olarak “bağırsak düğümlenmesi” olarak da bilinen invajinasyon, bağırsakların iç içe geçmesi demektir. Aslında günlük yaşamda bağırsaklar birbirinin içine girer ve çıkar. Eğer giren bağırsak geri çıkamazsa, o zaman invajinasyon bulguları ortaya çıkar. En sık olarak süt çocukluğu döneminde (6 ay-1 yaş) görülür. İlkbahar ve sonbahar gibi mevsim değişimlerinde daha sıktır. Bu yaştaki çocuklarda invajinasyon, ince bağırsağın son kısmının (ileum) kalın bağırsağın ilk kısmının (çekum) içine girmesi ile oluşur (ileo-çekal invajinasyon). İshal gibi nedenlerle bağırsak hareketlerinin artması invajinasyona neden olabilir. Rotavirus salgınlarında daha sık olarak görülmesinin nedeni de budur. İnce bağırsağın son kısmı lenf dokusundan zengindir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonu gibi genel sistemik enfeksiyonlarda burada bulunan lenf dokusu da şişer. Kalınlaşan bu doku, herhangi bir nedenle iç-içe girmiş olan bağırsağın geri çıkmasını engeller. Eğer bağırsak içinde polip varsa bu da aynı şekilde invajinasyona neden olabilir. İki yaşın üzerindeki çocuklarda ise, bağırsaktan köken alan lenfoma (lenf kanseri) invajinasyon nedenlerinden biridir. İnvaginasyon ilk olarak kusmayla başlar. Başlangıçta çocuğun yediklerini içeren kusma bir süre sonra sarı-yeşil bir renk alır. Bu durum bağırsak tıkanıklığının bulgusudur. Tıkanıklık, bağırsakların geriye doğru şişmesine neden olur.

    Bu da karında şişlik (distansiyon) olarak görülür. Zaman geçtikçe iç-içe geçen bağırsağın iç duvarında oluşan ödem, buradan kanamaya neden olur. İnvajinasyonda anüsten kan gelmesinin nedeni budur. “Çilek jölesi” şeklinde kanama olarak tanımlanan bu durum invajinasyonun en tipik bulgusudur. İnvaginasyon saptanan hastalar hastaneye yatırılarak damar yolu açılır ve serum tedavisi ile antibiyotik tedavisine başlanır. Sonuç olarak hastalığın esas tedavisi acil şartlarda girişimsel yöntemler ve cerrahidir.

    Tedavi Seçenekleri:

    Hidrostatik-Serum (İzotonik) İle Redüksiyon: Ultrasonografi eşliğinde baryum veya izotonik sıvının (serum fizyolojik) makat yoluyla barsaklara en fazla 1,5 metre yüksekten 150 mm/Hg basınç altında verilerek içiçe girmiş barsakların açılması yöntemidir. Gecikmiş ve genel durumu bozuk hastalarda uygulanmamalıdır. En fazla iki ya da üç kez tekrarlanabilir. Başarı oranı %50-90 arasındadır. Açılma olmazsa açık cerrahi tekniğe geçilmelidir. Hastalığın redüksiyon sonrası tekrarlama olasılığı %2-20’dir ve nüksler çoğunlukla ilk 72 saatte olur.

    Pnömotik (hava ile) redüksiyon: Yine makat yoluyla havanın barsaklara verilerek içiçe geçmiş barsakların açılması işlemidir. Bebeklerde 80 mm/Hg, büyük çocuklarda 110-120 mm/Hg’yı aşmamalıdır. Başarı şansı %75-90’dır. Hastalığın redüksiyon sonrası tekrarlama olasılığı %2-20’dir ve nüksler çoğunlukla ilk 72 saatte olur.

    Cerrahi Tedavi:

    Lapasroskopik Redüksiyon: Barsakların laparoskopi yardımıyla açılma işlemidir. Eğer şartlar uygunsa ameliyat sonrası dönem açık cerrahiye göre hem daha rahat geçmekte hem de kozmetik sonuçlar daha iyi olmaktadır.

    Açık Cerrahi: Yukarıdaki tedavi seçenekleri başarısız olduğunda ya da hastalar bu seçeneklere uygun olmadığı durumlarda tercih edilmelidir. Açık cerrahide eğer barsakların dolaşımı bozulmamışsa ve invaginasyona sebep olacak bir doğumsal anomali söz konusu değilse elle barsakların açılması (manuel redüksiyon) yeterlidir. Süreç uzamış ve barsak dolaşımı bozuksa ameliyat sırasında barsakların bir kısmı çıkartılabilir (segmental rezeksiyon) veya barsağın ucu karın duvarına ağızlaştırılabilir (stoma yapılması).

  • Erken yaşta sünnet avantajları

    1- Erkek çocuklarda sünnet yaşı ve ideal yaş aralığı :

    Çocuğun cinsel kimliğini keşfettiği Fallik Dönem olarak adlandırılan 2-6 yaş arası hariç her dönemde sünnet yapılabilir. Çocuğun cinsel organını keşfettiği bu dönemde cinsel bölgeye ağrılı bir girişim yapmak ileriki yaşlarda psikoseksüel ve psikolojik sorunlara yol açabilir. Hele bu dönemde lokal anestezi ile sünnet yapmak çok zararlıdır.

    Ben 2 yaş öncesi yaptığım sünnet operasyonlarında, iyileşme bu dönemde daha hızlı olduğundan; çocuğun ve ailenin bu süreci daha rahat atlattığını gözlemlediğimden erken dönemi tercih ediyorum.

    Tüm bu yaş sınırlamalarına tek istisna, başka bir nedenden dolayı genel anestezi verdiğimiz çocuklardır; bu hastalarda genel anestezi almışken, yapılacak işlemle birlikte sünnet yapılması düşünülebilir.

    2- Bebeklik döneminde erken yapılan sünnetin avantajları:

    Bebeklikten kastınız yenidoğan sünnetiyse (ilk 28 günde yapılan), bunun avantajları çocukluk çağı sünnetlerinden farklı değil ancak derinin fazla bırakılması, yapışıklık oluşması, sünnet hattının daralarak iyileşmesi ve ikinci bir işlem gerektirmesi gibi bir takım olumsuz yönleri de olduğundan şahsen yenidoğan sünneti yapmayı tercih etmiyorum.

    Yenidoğan sünnetleri lokal anesteziyle yapılabilir ancak daha büyük çocuklarda ise genel anestezi tercih edilmelidir. Genel anestezide etki süresi en kısa anestetik madde tercih edilir ve maske anestezisi uygulanır. Çocuk uyuduğunda işlem kolay, hızlı, kanama kontrolü daha etkin olur.

    3- Bu dönemde yapılan sünnetin üriner enfeksiyon riski :

    Çocukluk çağı sünnetlerinin üriner sistem enfeksiyonu, balanit, fimozis, parafimozis riskini azalttığı bilimsel yayınlarla kanıtlanmıştır.

    4- Sünnet olmayan erkek çocuklarda sıklıkla görülen hastalıklar :

    Sünnetsiz erkeklerde idrar yolu enfeksiyonu, balanit, bazı cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve penis kanseri daha fazla gözükür.

    5- Sünnetin erkek çocuklarda riski azalttığı hastalıklar :

    Sünnet penis kanserine ve HIV de dahil olmak üzere bazı cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı da korunmada yardımcıdır. Bu husus Amerikan Pediatri Akademisi ve Dünya Sağlık Örgütü’nce de Kabul görmüştür.

    6- İnmemiş testis, oluşma nedeni ve tedavisi :

    Anne karnındayken erkeklerin yumurtaları yani testisler gelişimlerini bebeğin karnında tamamlarlar. Hamileliğin 7.- 8. aylarından sonra da kasık kanallarından ilerleyip doğuma yakın dönemde testis torbalarına otururlar.

    Testislerin birinin veya ikisinin de bu torbaya oturamamasına “inmemiş testis” denir. Testislerin torbaya yerleşmeleri doğumdan sonra 4-6 ayı bulabilir. Bu aylardan sonra testisler hala torbaya inmemişlerse, yani kanalda ya da karın içerisinde kalmışlarsa cerrahi müdahale gerekir.

    Aile torbanın boş durduğunu kendisi farkedebilir ya da rutin çocuk sağlığı muayenesinde çocuk doktoru da bunu fark edebilir.

    Testisleri torbada olmayan çocuğun mutlaka kontrol altında tutulması gereklidir. Müdahale edilmeyen inmemiş testisin başlıca komplikasyonları kısırlık, kanser ve testis torsiyonudur (testisin kendi etrafında dönüp dolaşımının bozulması).

    Normal sperm üretimi için testislerin daha serin bir ortam olan torbalarda yer alması gerektiğinden; eğer testis kanalda ya da karın boşluğunda kalırsa ısı yüksekliğine bağlı olarak sperm üreten hücreler etkilenmeye başlar. 18 aydan sonra testisteki bozulmalar geri dönüşümsüz hale gelmeye başlar. Bu sebepten biz artık 1,5 yaşına gelmiş bir çocuğun testisinin akıbetini değerlendirip tedavi planımızı oluşturmuş oluruz.

    Belli bir yaştan sonra, boyutları küçük olarak karşımıza gelen inmemiş testis vakalarında testisi indirsek bile fonksiyon kaybının önüne geçemeyebiliriz. Bu hastalar ileride çocuk sahibi olmak için yardımcı üreme teniklerine ihtiyaç duyabilirler.

    Gerçek inmemiş testislerin tedavisi cerrahidir. Standart cerrahi kasıktan yapılan orşiopeksi adı verilen açık cerrahidir. Testis genelde tek seansta, bazen de karın boşluğundaysa veya damarlarının boyu çok kısaysa iki aşamada torbaya indirilir.

    Testisin torbanın yakın olduğu bazı durumlarda hormonal tedaviyle testislerin torbaya inmesi sağlanabilir. Ancak ilaç tedavisi, çocukların küçük yaşta cinsiyet hormonlarına maruz kalmalarına neden olur ve çeşitli yan etkilere yol açabilir. Gerçek inmemiş testisli çocuklarda asıl tedavi cerrahidir.

    8- Peygamber sünneti ve tedavisi :

    Halk arasında Peygamber sünnetli (Hipospadyas) veya doğuştan sünnetli olarak bilinen hastalıkta, idrar penisin alt tarafındaki bir delikten gelir. İdrar kanalı penisin ucuna kadar gelişememiş, aşağıda kalmıştır. Bu duruma peniste eğrilik de eşlik edebilir. Tedavisi cerrahidir. Cerrahi için en uygun yaş aralığı 9 ay ile 1.5 yaş arasıdır. Hastanede yatış süresi genellikle hipospadyasın tipine ve yapılan cerrahi tekniğe gore 1-10 günlük bir sürebilir.

  • Karın ağrısı çocuk

    Çocukluk döneminde karın ağrısı bir çok nedenle karşımıza çıkabilen ve sıklıkla rastlanabilen şikayetlerden biridir. Fizik muayene ve laboratuar incelemeleri ile olguların %10’una yakın olan kısmında organik nedenli tanı konabilirken, akut ağrıların % 4-5’inde operasyon gerekebilir. Özellikle ani başlayan olgularda çocuk cerrahisi tarafından değerlendirilmek önem taşır.

    Çocukluk, yenidoğan döneminde ergenliğe kadar olan geniş bir perspektifi içerdiği için her yaşta karın ağrısına yaklaşım ile ilgili olarak farklı değerlendirmeler yapmak gerekir. Yaş, karın ağrısının başlama şekli, ne kadar süredir olduğu, ilaç kullanımı, yan bulgular gibi bir çok parametre beraber değerlendirilerek karın ağrılarına tanı konur. Tecrübeli bir çocuk cerrahı karın ağrısına yaklaşımda, çocuğun ruhuna, zarar görmemesine, incitilmemesine önem verdiği için, genellikle ilk muayene sonrasında karın ağrısının cerrahi olup olmadığına karar verebilir.

    Erken bebeklik döneminde hava yutulması ve gaza bağlı olarak oluşan karın ağrıları sıktır. Daha sonra kabızlığa olarak bağlı olan karın ağrıları daha ön plana çıkmaya başlar. İlk bir yılda özellikle erkek çocuklarda idrar yolu enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen karın ağrıları da sıktır.

    2-3 yaşında sonra kreş eğitiminin başlaması ile birlikte daha fazla enfeksiyona yakalanan çocuklarda da karın ağrısı sık rastlanan bulgulardan biridir. Burada karın içinde bezelerin şişmesi ile birlikte yoğun ağrılar olabilir. Bu ağrılar cerrahi olmasa da nadiren cerrahi sonuçlara yol açabilir. Bu dönemde beslenme eğitimini tam alamayan, kabızlığı olan çocuklarda karın ağrısı sıktır. Ancak 4 yaş altında karın ağrılarında organik nedenler olması ihtimali daha fazladır.

    Fonksiyonel karın ağrıları 5 yaştan sonra 15 yaşa kadar, çocukların ayda bir kez aktivitelerini kısıtlayacak hale getiren ve genellikle organik olarak tanı konamayan ağrılardır. 10-12 yaşında kız çocuklarında daha sık görülür. Karın ağrısında cinsiyette önemli bir faktördür. Erken çocukluk ya da ergenliğe geçiş döneminde kız çocuklarda over ve rahim kaynaklı ağrılar olabilir.

    Genel olarak değerlendirmek gerekirse, ishal ya da idrar yolları kaynaklı ağrılar ani ve şiddetlidir. Apandisit gibi cerrahi gerektirebilen ağrılarda genelikle tablo yavaş yavaş oturur ve ağrı gittikçe artar. Bu durum karın içinde enfeksiyon bulgularına yol açtığı çocuklar hareket edemezler ve sessizdirler. Eşlik eden öksürük varsa akciğerlerin mutlaka değerlendirilmesi gerekir. Akciğer ya da üriner sistemi ilgilendiren ağrılarda karın ağrısı gibi karşımıza çıkabilirler.

    Karın ağrısı çocukluk çağında mutlaka özenle yaklaşılması ve bu özeni gösterebilen doktorlar tarafından, tedavisinin yapılması gereken bir rahatsızlıktır.

  • Hipospadiyas

    Hipospadias

    Hipospadias yaklaşık olarak 300 erkek bebekte bir görülen bir doğumsal anomalidir. Bu anomalide üretra adı verilen idrar kanalı eksik gelişmiş ve penisin ucuna kadar ulaşamamıştır. İdrar deliği penisin ucuna değil, penisin altında bir yere açılır. Bu hastalarda sünnet derisi de yarımdır; bir kapşon şeklinde penisin başının arka yüzünü örterken penisin başının alt kısmı açıktadır. Bu nedenle halk arasında “Peygamber sünnetli”, “doğustan sünnetli” ya da “yarım sünnetli” olarak da isimlendirilir. Aslında bu hastalar sünnetli doğmazlar, idrar kanalı eksik geliştiğinden ötürü sünnet derisinin alt kısmı da gelişmez ve yarım kalır.

    Hipospadias doğumdan itibaren bir muayene ile kolaylıkla tanınabilen bir anomalidir. İdrar deliği penisin başı ile skrotum (torbaların) kökü arasındaki herhangi bir yere açılabilir. Bu da hipospadiasın hafif, orta ve ağır formları arasındaki farkı oluşturur. Hipospadiasın ağır formlarında kordi adı verilen, ereksiyon (sertleşme) anında peniste eğrilme de hastalığa eşlik eder. Hafif formlarda idrar deliği penisin başına daha yakındır. Ereksiyon (sertleşme) anında peniste eğrilik (kordi) olsa dahi çok ağır değildir. Orta formlarda idrar deliği penisin ortalarında bir yere açılır. Bu hastalarda hafif-orta derecede kordi duruma eşlik eder. Ağır formlarında ise idrar deliği penis köküne ve hatta skrotumların (torbaların) arasına açılır. Bunlarda eğrilik de çok ağır olabilmektedir.

    Tanı:

    Hipospadias tanısı doğumdan itibaren normal muayene sırasında rahatlıkla konabilir. Genellikle de ek bir tetkik yapmaya gerek yoktur. Ancak ağır formlarında bazı ek tetkiklere gereksinim olabilir. Özellikle ağır formlarda böbrekler ve idrar yollarına ait başka sorunlar da söz konusu olabileceğinden detaylı bir üriner sistem ultrasonografisi ile değerlendirme yapmak gerekebilir.

    Tedavi:

    Hipospadias’ın cerrahi tedavisindeki temel amaç idrar deliğini anatomik olarak olması gerektiği yer olan penisin ucuna taşımak ve aynı zamanda, eğer varsa, eğriliği düzeltmektir. Eğrilik düzeltilmediği taktirde ereksiyon ve cinsel ilişki sırasında olumsuzluklara yol acacaktır.

    Bu operasyon hipospadias cerrahisinde deneyimli Çocuk Cerrahları ve Çocuk Ürologları tarafından yapılmalıdır. Burada önemli olan hekiminizin çocukların cerrahisinin yanısıra çocuklardaki bedensel, fiziksel ve psikolojik özelliklere hakim ve bu konuda eğitiminin olması gerektiğidir. Unutulmaması gereken şey çocuk ile erişkin arasında çok büyük farklılıklar olduğudur. Bir çocuğa erişkine yaklaşıldığı şekilde asla yaklaşılmaması gerekir. Bu nedele, tedavi süreci çocuğun tüm bedensel ve ruhsal özelliklerini bilen, gözeten ve uygulamalarını buna göre yapan bir cerrah tarafından yürütülmelidir. Aksi uygulamalar hem çocukta hem de ailelerde olumsuz deneyimlere ve gelecekte pek çok başka sorunların yaşanmasına yol açabilmektedir.

    Hipospadias cerrahisi için yüzlerce çeşit ameliyat tanımlanmıştır. Bunlardan bir çoğu tarih içinde güncelliğini yitirmiş olup kullanılmamaktadır. Burada cerrahın en deneyimli olduğu güncel cerrahi tekniği uygulaması önemlidir. Hafif ve orta ağırlıktaki hipospadias tek seanslı operasyonlarla %90’lara varan başarı ile tedavi edilebilirken ağır formlarında iki seanslı operasyonlar gerekebilmektedir.

    Hipospadiaslı hastaların operasyondan önce sünnet edilmemesi gerekir. Çünkü sünnet derisi idrar kanalı oluşturulurken kullanılabilmektedir. Ayrıca hipospadias cerrahisi uygulanan hastalarda aynı anda sünnet de yapılmaktadır. Bu nedenle hastların kesinlikle sünnet edilmemesi önemlidir. Sünnet edilmiş olan hastlarda hipospadias cerrahisi daha sorunlu olabilmektedir.

    Operasyonun zamanlaması da önemlidir. Operasyon(lar), çocuğun cinsel kimliğini tanımaya başladığı 2,5 yaşına kadar tamamlanmalıdır. Klinik uygulamalarımızda hasta 6 aylık olduktan sonra (tercihan 8-9. ayda) cerrahi tedavinin yapılması ve hasta 18-24 aylık olana kadar operasyonların tamamlanması gerektiğini önermekteyiz.

    Operasyon süresi hipospadiasın ağırlık derecesine ve yapılacak olan cerrahinin tek ya da iki seanslı olmasına göre değişkenlik göstermekle birlikte ortalama 1.5 ile 4 saat arasında değişmektedir. Operasyonlar günübirlik olarak gerçekleştirilir; hastanede yatmaya gerek yoktur. Operayon bölgesinde bir pansuman ve bir de sonda bulunur. Hastanın altının bezli olması operasyona engel degildir. Çift bez uygulaması ile hasta ve ailesi hızla günlük yaşamına geri döner. İkinci veya üçüncü gün pansumanı açılır, 7. gün sondası çekilir. Ondan sonra banyo yapabilir.

    Komplikasyonlar:

    Deneyimli çocuk cerrahları ve çocuk ürologları tarafından geçekleştirilen hipospadias operasyonlarında başarı oranları %90’ların üzerindedir. Ağır formlarda komplikasyon oranı biraz daha yüksek olabilmektedir. Çocuk deneyimi olmayan cerrahlar tarafından gerçekleştirilen operasyonlarda hem cerrahi komplikasyon oranı daha yüksektir hem de psikolojik olarak daha olumsuz deneyimler söz konusu olmaktadır.

    En sık rastlanabilen komplikasyon fistül gelişimidir. Bu dikiş arasından ince bir sızıntı olması anlamına gelir. Korkulacak bir komplikasyon olmayıp operasyondan 6 ay sonra çok daha basit ve sondasız bir cerrahi müdahele ile onarılabilir. Bunun yanı sıra yara yerinde enfeksiyon, dikişlerin tümünün açılması, idrar kanalında darlık gelişmesi gibi komplikasyonlar da görülebilir. Bunların oranı ise çok düşüktür.

  • Ülkemizde sünnet ve karşılaşılan sorunlar

    Sünnet, dini inanç ve gelenekler nedeniyle, tüm Müslüman ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de çocukluk çağında en sık uygulanan operasyondur. Aslında temelde cerrahi bir girişim olmakla beraber, tedavi edici amaçla uygulanan bir operasyon olmadığından hekim olmayan kişiler tarafından ve çoğu kez cerrahi işlemlerin gerektirdiği titizlik ve prensiplerden uzak bir şekilde yaygın olarak uygulanabilmektedir.

    Ülkemizde sünnet işlemi çoğunlukla sünnetçiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Yapılan bazı anket çalışmaları, toplumda yüksek öğrenim görmüş ebeveynlerin dahi, çocuklarının sünnetini sünnetçilere yaptırmakta bir sakınca görmediğini ortaya koymuştur. Genellikle “erkekliğe adım atmak” olarak değerlendirilen sünnet işleminin sosyal boyutları sağlık boyutunu fazlasıyla aşmaktadır. Sünnet salonları, düğünleri, kıyafet ve aksesuarları, ve geleneksel bazı alışkanlıklar sünnetin bir sektör haline gelmesine yol açmıştır. Aslında çocuk için bir o kadar endişe verici olan bu işlem, aile bireyleri tarafından törensel bir anlam da taşımakta ve sünnetin sağlık yönünden çok sosyal yönüne ağırlık verilmektedir.

    Sünnet, penisteki “preputium” olarak isimlendirilen deri parçasının cerrahi olarak çıkartılmasıdır. Ancak, bu işlemin önemi ne yazık ki aileler tarafından dahi ya göz ardı edilmekte yada ilginç bir şekilde yeterince önemsenmemektedir. Ülkemizde bu işlemin kimler tarafından yapılabileceği 1928 yılında hazırlanmış olan “1219 sayılı Tebabet ve Şuabatı Sanatlarının İcrasına Dair Kanun” hükümleriyle belirlenmiş olup ruhsatsız ve diplomasız kişiler tarafından bu işlemin gerçekleştirilmesine izin verilmemektedir. Ancak 10 yıl süre ile bu işi yapan bir kişiye gereğinde ruhsat verilebilmektedir. Bu yasanın getirdiği sınırlamalar günümüz koşullarında, modern tıp çağında son derece yetersiz kalmaktadır, ve yeni bir takım düzenlemelerin getirilmesi zorunludur.

    Sünnet, ülkemizde çoğu kez evde, sağlık kabininde yada düğün salonlarının bir köşesinde, her türlü tıbbi koşuldan uzak, çoğu kez ehil olmayan kişiler tarafından gerçekleştirilen bir operasyon olduğundan, meydana gelen komplikasyon oranı (%1-38) hiç de azımsanacak bir düzeyde değildir. Ülkemizde bu komplikasyonlara ilişkin gerek yurtiçi gerekse yurtdışı dergilerde yayınlanmış pek çok makale bulunmaktadır. Kliniğimize de her yıl uzman olmayan kişilerce yapılmış çok sayıda sünnet komplikasyonu başvurmaktadır. Bu komplikasyonlar arasında yara yerinde enfeksiyon, kanama, sünnet derisinin eksik veya fazla kesilmesi, idrar yolunun (üretra) yaralanması ve peniste kısmi yada tam kesi (ampütasyon) sayılabilir. Bu komplikasyonların bazıları cerrahi müdahaleler ile kısmen veya tamamen düzeltilebilmektedir. Ancak bazen çok daha ağır düzeltici cerrahi operasyonlar gerektirmekte, kimi zaman ise her türlü cerrahi müdahaleye rağmen kalıcı sakatlıklar ile sonuçlanabilmektedir. Sonuçta çocuğun yaşamını ömür boyu etkileyebilecek ruhsal ve cinsel sorunlar ortaya çıkmakta, topluma sağlıksız bireylerin katılmasına neden olabilmektedir.

    Ülkemizde sünnet konusunda yaşanan en önemli sorunlardan birisi de “toplu sünnetler” dir. Bu tip girişimler bir “hayır” amacıyla yapılıyormuş gibi görünse de, ne yazık ki kişi, kurum yada kuruluşların reklamına hizmet etmektedir. Kısıtlı süre içinde, son derece uygunsuz ve sağlıksız ortamlarda, çoğu kez bir karmaşa içinde gerçekleşen bu “sözde hizmetler” sonrasında komplikasyon oranlarının yüksek olması kaçınılmazdır.

    Batılı ülkelerde, Hıristiyan ve Musevi toplumlarda da sünnet çocukluk çağında en sık uygulanan operasyonlardan biridir. Ancak farklı olarak, bu toplumlarda sünnet son derece sağlıklı olarak ameliyathane koşullarında, modern tıbbın ve cerrahinin tüm gereklilikleri yerine getirilerek uzman kişiler tarafından gerçekleştirilmektedir. Doğal olarak komplikasyon oranı da son derece düşüktür.

    Sünnet cerrahi bir işlemdir. Bu nedenle, ideal olarak cerrahi girişimin gerekliliklerine uyularak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ameliyathanede ve genel anestezi altında, zaman sıkıntısı olmadan, güvenli ve sağlıklı bir şekilde yapılmalıdır. Kimi zaman aileler genel anesteziye yönelik kaygılar taşımaktadır. Ne yazık ki, çok az sayıdaki şanssız uygulamaların medyada abartılarak defalarca gündeme getirilmesi, ailelerin haklı olarak bu konuda büyük endişeler taşımasına ve genel anestezi düşüncesinden uzaklaşmasına yol açmaktadır. Ancak günümüzde anestezi, uzmanları tarafından son derece güvenli bir şekilde uygulanmaktadır. Tıpta yaşanan gelişmeler anezteziyoloji biliminde de üst düzeye ulaşmıştır. Bugün çok daha ağır ve büyük operasyonlar için bile anestezi sorunsuz bir şekilde güvenle uygulanabilmektedir. Ayrıca, uzman olmayan kişiler tarafından sağlıksız koşullarda yapılan sünnetlerde komplikasyon gelişme oranının istatistiksel olarak genel anesteziye göre çok daha yüksek olduğu unutulmamalıdır. Dolayısı ile, sünnet için uygulanacak yüzeysel bir genel anestezi sorun olmaktan öte hem çocuk hem de cerrah için son derece konforludur.

    Çocuklar belli etsin yada etmesin sünnetten korkmaktadırlar. Ülkemizde sünnet en çok 6-8 yaşları arasında yapılmaktadır. Psikolojik gelişim evrelerini henüz tamamlamamış olan bir çocukta lokal anestezi ne kadar etkin bir şekilde yapılırsa yapılsın, sünnet çocuk için çok büyük bir endişe kaynağı olmaktadır. Ayrıca daha önceden sünnet olanların deneyimleri arkadaşlar arasında paylaşıldıkça, çocuklarda bu endişenin erkenden yerleşmesine ve yaşanan korkuların katlanarak büyümesine neden olabilmektedir. Çünkü, çocuk bakış açısı ile uzvundan bir parça “kesilecektir”. Özellikle “Fallik Dönem” adı verilen psikolojik gelişim evresinde daha ağırlıklı olmakla beraber, lokal anestezi altında uygun olmayan ortamlarda her aşamasını yaşayarak geçireceği, bir telaş içerisinde yapılan, genital bölgeye yönelik bir cerrahi girişim çocukta psikolojik bir travmaya yol açabilir. Genel anestezi, sünnetin en travmatik olan bölümünün çocuk tarafından hissedilmeden gerçekleştirilmesine olanak verdiğinden bu yönden de avantaj sağlamaktadır.

    Ülkemizde ve toplumumuzda sünnet uygulamalarının iyileştirilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Sünnetin cerrahi bir girişim olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle, ideal olarak hastane ortamında, bir ameliyat ciddiyetinde, uzman ve bu konuda deneyimli hekimler tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Uygun koşullar altında gerçekleştirilen sünnetlerde hem tıbbi hem de psikolojik komplikasyonların gelişme olasılığı son derece azdır.