Etiket: Çalışma

  • Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Obez olan bedenin değil bilinçaltındaki düşüncelerin!

    Dünya genelinde giderek yaygınlaşan obezite sorunu sadece kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve felç riskini artırmıyor. Yapılan araştırmalar obezitenin özellikle kadınlarda rahim ağzı, meme kanseri ve kalınbağırsak kanseri riskini de artırdığını gösteriyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından vücutta sağlığı bozacak ölçüde aşırı yağ birikmesi olarak tanımlanan obezite tüm dünyanın alarma geçtiği global bir sağlık sorunudur hatta artık hastalık olarak kabul edilmektedir. DSÖ’nün araştırmalarına göre, 2008 yılında obez olan insan sayısı 400 milyonken, bu sayının 2015’te 700 milyon olması bekleniyor.

    Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı tarafından, 7 bölgedeki 7 ilde 15 bin 468 birey üzerinde yapılan ‘’Sağlıklı beslenelim, kalbimizi koruyalım’’ araştırmasına göre, erkeklerde obezite görülme sıklığı yüzde 21,2 olarak belirlendi. Bu oran, kadınlarda ise yüzde 41,5 olarak tespit edildi.

    Obezitenin nedeni..

    Obezitenin en önemli nedenleri yanlış beslenme ve fiziksel aktivite yetersizliği gibi görünse de asıl neden beynimizde yani bilinçaltımızın işleyişinde gizli.

    Zihnimiz, aldığı bilgileri hem bilinçli hem de bilinçaltı olarak işlemektedir. Bilinç, zihnin yaklaşık yüzde 1’ini oluşturan, mantık yürüten, kavrayan, eleştiren, yargılayan kısmıdır. Bilinçaltımız ise beynimizin yüzde 99’unu oluşturan farkında olmadığımız yanıdır. Birçok kişi yüzde 1’i şef sanar. Öyle olsaydı; doktorlar zararlarını bildikleri halde sigara içer veya kilolu olurlar mıydı?

    Gerçek şef bilinçaltıdır. Sadece bilincin bilmesi yetmiyor, bilinçaltının da ikna olması gerekiyor. Hepimiz sağlığımız için spor yapmamız, sağlıklı beslenmemiz gerektiğini biliyoruz ama yapamıyoruz. Çünkü bilmek yetmiyor, bilinçaltı çalışmaları ile yeme davranışı ile ilgili hataları bulup, bilinçaltını ikna etmek gerekiyor. Yoksa her şey geçici olur, kilo verirsiniz ama tekrar alırsınız ki bu çok zararlıdır.

    Kontrolsüz yemenin altında aslında duygusal ve ruhsal ihtiyaçlarımız yatıyor. Stres, gerginlik, endişe, suçluluk, kızgınlık gibi olumsuz duygular, aşırı yemeye neden olabiliyor. Yemek yiyerek bu olumsuz duyguları bastırmaya çalışıyor olabilirsiniz. Öte yandan yemek yeme keyifli bir şeydir ve bununla ilgili çocukluğumuzdan beri bilinçaltımızda olumlu anılar mevcuttur. Örneğin doğum günleri birçoğumuz için eğlence, pasta ve yemek demektir. Bu durumda bilinçaltı bu anları daha sık yaşamak, anne babayı memnun etmek, kızdırmamak için yedirtir. Ya da içindeki değersizlik duygusuna bir yanıt olarak “Madem kendini değersiz hissediyorsun, kendini beğenmiyorsun, ben de sana yardım edeyim” der ve çılgınca yedirerek sizi şişmanlatır.

    Bir hastamla bilinçaltı çalışmaları yaparken neden aşırı yediği ile ilgili imgelem çalışmasında 8 yaşlarındayken çok hasta olduğu bir zamanda annesinin ona söylediklerini hatırladı:’’Ben sana demedim mi iyi yemezsen hasta olur ve ölürsün’’. Bilinçaltımız bizi hayatta tutmak için vardır. Sonuç; yemezsem ölürüm düşüncesi bilinçatına yerleşince danışanım şişmanlamıştır.

    Yine bir hastamın aşırı çikolata yeme durumu ile çalışırken, babasını işten eve geç geldiği zamanlar çikolata getirdiğini ve kendisine sarılıp okşadığını hatırladı. Çikolata ile baba sevgisini ve güvende olmayı birbirine bağlamıştı ve kendini güvende hissetmediğinde canı çikolata çekiyordu.

    Bazen de zayıflamak için mide kelepçesi ameliyatı olan ama hala kilolu olan birçok hastam oluyor. Sorunun midede değil, beyinde yani bilinçaltında olduğunu farkettiklerinde ise hızla kilo vermeye başlıyorlar.

    Bence metaforik olarak mideye değil, bilinçaltına kelepçe gerek. Zaten ben de bilinçaltı imgelem çalışmalarında danışanlarıma midelerinin içi hava dolu balonun ağzı açıldığında sönmesi gibi küçüldüğünü ve çok az yediğinde bile hemen doyduklarını hayal ettiriyorum. Ayrıca aşırı yemenin, hızlı yemenin anlamlarını bilinçaltında farkettirince işim kolaylaşıyor.

    Peki ne yapmalıyız?

    Sağlıklı beslenme alışkanlığını egzersizle desteklemek kilo vermenizi hızlandırır, ama esas önemli olan sorunu temelde yani bilinçaltında çözmektir. Bataklığı kurutmazsak sivrisinekler bitmez. Terapi ancak bilinçaltını ikna ederek, inançlarını değiştirerek gerçekleşir. Dış şartları değiştirmek yerine içimizdeki inançları değiştirmek zorundayız. Mevlana’nın söylediği gibi: “Sen düşünceden ibaretsin, geri kalan et ve kemiksin. Gül düşünür gülistan olursun, diken düşünür dikenlik olursun.’’

    Bilinçaltımızı olumlu düşünce ve duygularla doldurursak hastalığı sağlığa, mutsuzluğu mutluluğa, başarısızlığı başarıya çevirebiliriz. Kendinize 15 dakika ayırarak ’’Bilinçaltı Değişim Çalışması’’ olarak adlandırdığım çalışmayı yapabilirsiniz:

    Değiştirmek istediğiniz inancı ve yerine koymak istediğiniz inancı belirleyin ve başınızı hareket ettirmeden sadece gözlerinizle önce kaşlarınızın arasına gözlerinizi kırpmadan 10 saniye bakın, nefeslerinizi verirken içinizden veya sesli‘’rahat, daha rahat ” deyin. Sonra yine başınızı çevirmeden sadece gözlerinizle sol üst tarafa bakın. Böylece bilinçaltınız ile iletişime geçmiş olursunuz. Olumlu düşünceyi örneğin ’’Yavaş yavaş azar azar yiyorum’’ veya ‘’İdeal kiloma iniyorum.’’ telkinlerini içinizden veya sesli olarak bir kez söyleyin. Cümleniz bitince sağ elinizin işaret parmağı ile sol elinizin üstüne bir kere hafifçe vurun. Sol üst yöne olan bakışınızı bozmadan tekrar olumlamanızı söyleyin ve tekrar parmağınızla elinize vurun. Bu işlemi bu şekilde en az 40 kere tekrarlayın. Bu çalışma süresince gözünüz hep sol üst köşeye bakıyor olsun, gözünüz yorulursa kırpabilirsiniz ama sol üste bakmaya devam edin.Bu çalışmayı bir gün bile atlamadan 21 gün boyunca yapın. Atlarsanız baştan başlamanız gerekecek bunu hatırlayın. 21 gün bitince artık her gün yalnızca 1 kere sol üst köşeye bakarak parmağınızla elinize vurmanız ve 1 kere olumlamanızı söylemeniz yeterli olacaktır. Günde 1 den fazla olumsuz inanç ile çalışabilirsiniz. Ancak her biri ile 21 gün çalışmanız gerektiğini unutmayın. Tabii ki bir Hipnoterapist ile çalışırsanız,değişim daha hızlı ve kalıcı olacaktır.

    Bilinçaltınızı daha iyi tanıyarak ve yöneterek ideal kilonuza inmeniz dileğiyle…

  • Hipnozla sınavlara hazırlık

    Hipnozla sınavlara hazırlık

    Ülkemizde her yıl milyonlarca öğrenci sınavlara hazırlanıyor. Öğrencinin bütün hayatını etkileyen bir kaç saatlik bu sınava psikolojik yönden hazırlanması da çok önemli. Bazı öğrenciler sınavda aşırı stres ve heyecan duyarlar,panik havasına bile girenler vardır,bazıları sınavdan hemen önce tüm bildiklerini unuttuklarını düşünürler.Bazıları da sınavdan önceki aylarda ders çalışmaya motive olamazlar,ders çalışma istekleri yoktur. Sınav heyecanı aslında gerekli bir duygudur. Ancak bu aşırı şekilde olursa ve öğrenciyi panik havasına itecek boyutlara ulaşırsa ortaya çıkan durum; motivasyon güçlüğüne, konsantrasyon bozukluğuna ve sonuçta başarısızlığa neden olur.

    Hipnoz yoluyla öğrencinin bilinçaltına inilerek sınava dair tüm korku, kaygı ve stresi ortadan kaldırılabilir, öğrendiklerini daha kolay hatırlaması sağlanabilir. Yapılan araştırmalar beynin en iyi rahatlamış haldeyken yani alfa dalgaları yayarken öğrendiğini,öğrendikleri hatırladığını göstermektedir.Hipnoz ,beyni bu alfa dalga formuna getiren en etkili araçtır.Ayrıca sınavdan 3-5 ay önce hipnoz seanslarına başlanabilirse,düzenli çalışma alışkanlığı kazandırılabilir,motivasyonları arttırılabilir.Hipnoz yoluyla öğrenme kapasitemizi katlayarak artırabiliriz.Ayrıca sınavlara hazırlanma sürecinde oluşabilecek yorgunluk,bıkkınlık,bezginlik gibi olumsuz duygular da tamamen ortadan kaldırılabilir.

    Başarısız olunan derslere karşı öğrencinin bilinçaltındaki “ben başarılı olamam,yapamam” düşüncesi hipnoz yardımıyla ortadan kaldırılarak korku duyulan derslere karşı ilgi arttırılabilir.Ders çalışmaktan sıkılan, ders çalışmayı sürdüremeyen,ders çalışırken hayallere dalan, okuduğu sayfayı başa dönerek defalarca okuma ihtiyacı hisseden, çalışmak için kendini zorlayan öğrenciler, hipnozla ders çalışırken hayatlarının en keyifli işini yapıyormuş gibi kendilerini hissederler ve daha başarılı olurlar.Ayrıca hipnozla öğrencilerin hafızaları da güçlendiğinden başarıları artar.

  • Beyin tümörlerinden korunmanın yolları için 10 öneri:

    1.Deri

    Beyin ve deri gelişimsel açıdan akrabadır. Bizim en doğal giysimiz olan derimize özen göstermemiz gerekir.

    2.Baş ağrısı

    En sık görülen belirti olan baş ağrısı için tetikte olmamız ve süregelen, nedenini çözemediğimiz baş ağrılarımız için gerekirse MR çektirmekten kaçınmamalıyız. MR tetkikinde radyasyon yoktur ve hamilelerde bile kullanmaktayız.

    3.Uyku

    Yapılan son çalışmalarda beyinde nöronların yoğunlukta bulunduğu gri cevher katmanlarında uyku sırasında hem katmanda hem de beyin suyu içeriğinde hacimsel artış olduğu ve biriken toksik maddelerin bu açılan sıvı yollar vasıtasıyla temizlendiği gösterildi. REM safhası olan kaliteli uyku için her türlü zemin hazırlanmalı. Sağlıklı yaşam için sağlıklı uykunun yerini hiçbir şey alamaz.

    4.Göze görünmeyen ışımalar

    Cep telefonları, baz istasyonları, wi-fi kaynakları, v.b. gibi ilerleyen teknoloji ürünlerinden yayılan ışımalardan özellikle çocukları korumalıyız. Radyasyon kansere yol açtığı gibi aslında tedavi için de kullanılır. Ancak kanser tedavisinde küçük yaştaki çocuklara radyasyon uygulanması tüm ülkelerde yasaktır. Fransa’da ana okullarında wi-fi kaynağı bulunması yasaktır. Cep telefonunuzu kulaklıkla kullanınız. Gece uyku sırasında tamamen kapatınız.

    5.Yediklerimiz ve içtiklerimiz

    Aslında sağlıkla ilgili ne sorun yaşıyor isek yediklerimizden ve içtiklerimizdendir. Fabrikadan çıkan işlenmiş yani “taş devri diyeti”ne uymayan ne kadar ürün varsa onlardan uzak durmalıyız. Bağışıklık sistemimizi güçlendirici besinleri tüketmeliyiz.

    6.Hareket

    Son yıllarda beyinde de bol miktarda bulunan kök hücreleri ile yapılan çalışmalarda onları olumlu yönde harekete geçiren en güçlü uyaranın hareket olduğu kanıtlandı. Henüz belirgin bir başka güçlü uyaran hala bulunamadı. Mutlaka ağır, tempolu spor yapmanız gerekmiyor. Basit hareket bile yeterli. Ama mutlaka hareket. Uzun süre atıl kalmamalı.

    7.Saç boyaları

    Büyük ölçekli çalışmalardan yoksunuz ama özellikle çok erken yaşlarda başlayan saç boya kullanımı ve küçük çapta yapılan bilimsel çalışmalarda 21 yılı aşan saç boya kullanımı risk faktörü listesinde yer almaktadır. Geçici etkideki saç boyalarının ve aralıklı boyamanın bir risk olmadığı bilinmekte.

    8.Nitrozo içeren maddeler

    Başta sigara içmek ya da tütün kullanmak. Bunun yanı sıra bazı kozmetikler ve şampuanlar. Klorlu yüzme havuzları, N-nitrozo içeren besin maddeleri (domuz pastırması, bira, v.b.) risk faktörleri listesinde yer alır.

    9.Allerji ve bağışıklık durumu

    Size allerji yapan maddelerden uzak durunuz. Allerjiniz var ama nedenini bulamadınız; bu durumda allergen maddeleri mutlaka bir profesyonele danışıp ortaya çıkartın. Allerjilerinizin bağışıklık sistemini hırpalamasına izin vermeyin. Özellikle çocuklarınızı enfeksiyöz (mikrobik, virütik) hastalıklardan korumaya çalışın.

    10.Çevresel faktörler

    Başta iyonizan radyasyon (nükleer santral kazaları, radyoaktif uranyum gibi elementlerin yüksek bulunduğu doğalar) olmak üzere çalışma yerlerinde maruz kalınan elektro-manyetik ışımalar, trafiğe bağlı hava kirliliği, endüstriyel ürünler, petrol, kauçuk, haşere öldürücüler, zirai ilaçlar, v.b. olası risk faktörleri listesinde yer alırlar.

  • Glutatyon nedir?

    Glutatyon tüm insan hücresinde bulunan kuvvetli bir antioksidandır. 3 farklı aminoasitin(Glutamik asit , Sistein , Glisin) birleşiminden oluşmaktadır.

    Glutatyon karaciğerde üretilir ve bu vücutta birçok farklı fonksiyonda görev alır.

    DNA yapımı , protein ve hücresel oluşumlar

    İmmun fonksiyonları destekler yani bağışıklığı güçlendirir.

    Sperm hücresi yapımını destekler

    Serbest radikallerin vucuttan uzaklaştırılmasını sağlar

    Enzim fonksiyonlarını düzenler

    Vitamin C ve E’yi yeniler

    Beyinden civa atılımını sağlar

    Karaciğer yağlanması ile savaşır

    Programlı hücre ölümünün düzenlenmesinde görevlidir.

    Araştırmacılar artmış glutatyon değerlerinin vücutta birçok hastalıkta azalmaya neden olduğunu kanıtlamışlardır.

    Glutatyonun faydaları nelerdir?

    1-) Antioksidan Aktivite:

    Serbest radikaller yaşlanmaya ve birçok farklı hastalığa neden olabilir. Antioksidanlar serbest radikallerin vücuda verdiği zararı minimuma indirir. Glutatyon en kuvvetli antioksidanlardan biridir ve yüksek doz glutatyonun birçok hastalıkta faydası kanıtlanmıştır.

    2-) Kanser ilerlemesini durdurur:

    Bazı çalışmalarda Glutatyonun kanser ilerlemesini yavaşlattığı görülmüştür. Ancak bazı çalışmalarda ise Glutatyonun kemoterapinin etkisini azalttığına dair sonuçlar elde edilmiştir.

    Bu nedenle kanser- glutatyon ilişkisi hakkında daha fazla çalışma yapmak gerekmektedir.

    3-) Karaciğer Hastalıklarında Hücre Hasarını Azaltır:

    Hepatit , Karaciğer Yağlanması , alkol kullanımı karaciğer hücrelerinin tamamına zarar vermektedir. Yapılan bir klinik çalışmada alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığında potansiyel antioksidan ve detox etkisiyle glutatyonun faydalı olduğu gözlemlenmiştir.

    4-) İnsülin Hassasiyetini Arttırır:

    İnsülin direnci çağımızın en revaçta olan ve tip 2 diyabetin öncü basamağı olan bir rahatsızlık. İnsülin üretimi vücutta kısaca hücrelerde kullanılacak olan glukoz(Şeker)’in hücre içine girmesini sağlar. Bu sayede kan şekeri normal seviyelerinde kalır. Ancak insülin direnci geliştiğinde hücre içine giremeyen şeker nedeniyle kan şekeri artar ve Tip 2 diyabet gelişir.

    2018 yılında yapılan küçük bir çalışmada glutatyon tedavisi alan insülin direnci hastalarında birçok komplikasyon gerilemiş özellikle Nöropati (Sinirsel) problemler ve Retinopati (Bir göz hastalığı) belirgin gerileme göstermiştir.

    5-)Parkinson Semptomlarını Azaltır:

    Birçok çalışmada Glutatyonun parkinson’da görülen semptomları azalttığı kanıtlanmıştır. Tedavide ağızdan değil İV(Damar yoluyla) alınan glutatyonun daha etkili olduğu belirtilmiştir.

    6-) Ülseratif Kolitin Neden olduğu Hasarı Azaltır:

    Birçok inflamatuar hastalık gibi ülseratif kolitte oksidatif hasar (Serbest Radikaller) ve stres nedenli olduğu düşünülmektedir.

    2003 yılında yapılan hayvan deneylerinde ülseratif kolit hastası olan deney farelerinde glutatyon bağırsak hasarını minimuma indirmiştir. Ancak insan çalışmaları asıl sonuç için gereklidir.

    7-) Otizm ve Türevi Hastalıkların Tedavisi: Glutatyon vücudun her gün kullandığı çok kuvvetli bir antioksidan.

    2011 yılında yapılan bir çalışma ile glutatyonun farklı hastalıklarda da faydalı olabileceği düşünüldü. Otizmli çocuklara yapılan glutatyon tedavisi sonrasında otizm nedeniyle görülen birçok problemde belirgin düzelme görüldü.

    Çalışmalar daha çok yeni olmasına rağmen birçok hasta çocuk ve aile için umut olabilir.

    Glutatyon Nasıl Uygulanır?

    Glutatyonun ağızdan alınan ve Damar Yoluyla alınan formları bulunmaktadır.

    Kliniğimizde önerimiz damardan form ile tedavi alınmasıdır. Hastaya ve durumuna göre hekim tarafından doz belirlenir.

    İşlem 10-15 dk arasında sürmektedir.

  • Hipnozun tarihçesi

    Hipnozun tarihçesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Sınav kaygısı ve akupunkturla tedavisi

    Sınava çalışmaya ve sınav sırasında kişinin bildiklerini kullanabilmesine engel olan yoğun kaygı duygusudur.

    Evdeki sıkı disiplin, güven kırıcı ebeveyn ve öğretmen eleştirileri, cezalar, zorlu sınav koşulları, okul başarısızlıkları, başarının küçümsenmesi, diğer kişilerle yapılan karşılaştırmalar sınav kaygısının gelişmesine zemin hazırlayan faktörlerdir.

    Sınava giren kişide endişe yaratıcı olumsuz düşünce kalıpları vardır. Başarılı olamayacağı, diğer kişilerin kendinden daha akıllı olduğu, sınav sırasında bildiklerini unutabileceği, başaramazsa insanların onun hakkında ne düşüneceği, durumunun diğerleri kadar iyi olmadığı, çok eksiği olduğu düşünceleri kaygı uyandırır.

    Sınava çalışan kişide uykusuzluk, ani öfke patlamaları, sosyal ilişkilerde bozukluk, derse odaklanamama ve beslenme alışkanlığında bozukluk gelişmesi sınav stresi için önlem alınması gereken durumlardır.

    Sınavda düşüncelerini toplayamama, okuduğuna dikkatini verememe oluşur. Huzursuzluk, çarpıntı, terleme, baş dönmesi, mide bulantısı, baş ağrısı, korku hissi, sinirlilik, aşırı terleme, barsak hareketlerinde değişiklik, ciltte kızarma gelişebilir.

    Sınav kaygısı sonucu sınav başarısı %40’a varan bir oranda düşebilmektedir.

    Çocuğa antidepresan ilaçlar vererek onu sakinleştirdiğimizde sınava çalışmak için geren kaygıyı da ortadan kaldırabiliriz. Çocukta uyku hali ve uyuşukluk gibi yan etkiler de oluşabilir. Bu ilaçları bırakmaya çalışmak ve ilacın bağımlılığından kurtulmak da sonrasında sorun olabilir. Bir denge tedavisi olan Akupunktur sınav kaygısını azaltmada en etkili yöntemlerden biridir.

    Akupunktur iğneli veya iğneden rahatsız olan çocukta lazer ışığı ile kulak ve vücuttaki dengeyi sağlayan noktalara uygulanır. Çocuklarda genelde ışıkla yapılan lazer akupunktur tercih edilir.

    Akupunktur kaygıya yönelik semptomları ortadan kaldırır.

    Akupunktur ilaçsız, yan etkisiz ve kalıcı bir tedavi şeklidir.

    En ideal tedaviye başlama zamanı, sınavdan 1-1,5 ay öncesidir. Haftada 2 seans olacak şekilde ortalama 10 seanslık bir tedavi, genelde yeterli olmaktadır.

    Beyin kan akımı akupunktur tedavisi ile arttığı için, beynin konsantrasyon, hafıza ve bellek kapasitelerinde artışlar meydana gelir. Böylelikle derse daha iyi yoğunlaşma olur.

    Stres sırasında oluşturulan uyarılar, limbik sistemimiz (kalp, mide, akciğerler gibi organları istem dışı çalışmasını ayarlayan sistem) tarafından algılanıp yorumlandıktan sonra bedenin vereceği cevap düzenlenir. Akupunkturun buradaki etkilerinin başında limbik sistemi düzenleyerek kalbimizin, sindirim sistemimizin çalışma düzenini, hormonlarımızın salgı düzenlerini dengelemesi gelir.

    Böylelikle strese verilen cevaplar daha dengeli hale gelir, konsantrasyon ve dikkat artar. Stres eşiğini yükseltir. Böylelikle daha önce kızdığımız, sinirlendiğimiz, korkup heyecanlandığımız olaylara daha rahat yaklaşırız. Akupunktur ile salgılatılan endorfin ve enkafalinler iç huzur ve sakinlik hissi verir.

  • Panik atak tedavisinde akupunkturun yeri

    Panik atak tedavisinde akupunkturun yeri

    Beynimizin vücudumuzdaki organlarımızın fonksiyonlarını, duygularımızı ve davranışlarımızı nasıl yönettiğini daha kolay anlamak için bir benzetme yapacaksak, bir bankanın yönetiminde var olan hiyerarşik yapı gibi yönettiğini söyleyebiliriz.

    Nasıl ki bir bankanın bir genel müdürü vardır prefrontal korteksimiz o genel müdürdür. Genç, dinamik, yeniliğe açık.

    Nasıl bir yönetim kurulu vardır, limbic sisteme ait beyin bölümleri o yönetim kuruludur.

    Nasıl geniş bir otonomisi olan ama yönetim kurulu ile etkileşimi sürekli bir müdür vardır, o hipothalamustur ve de müdürün altında simpatik , parasimpatik sistem olarak adlandırdığımız iki şef çalışır.

    Bu şeflerin arasındaki denge sağlığımız için özel bir öneme sahiptir.

    Bu şeflerden simpatik sistem tehlike ve korku yaratan durumlarda daha çok çalışır.

    Parasimpatik system ise daha sakin ve huzurlu durumlarda fonksiyon görür.

    Bu hiyerarşik düzenin ahenkli çalışması sağlıklı bir yaşam için oldukça önemlidir.

    Gerçek bir tehlike durumunda örneğin bulunduğumuz odaya birisi tabanca ile daldığında, limbik sistemimiz bunu süretle değerlendirir ve altında çalışan hypothalamus ve simpatik sistemin active olmasıyla odada bulunan herkesin kalbi çok atmaya başlar çünkü iki şansımız vardır ya adamın elinden tabancayı almak ya da kaçmak, örneği uzatmamak için durumu kaçmak üzerinden aktaracak olursak ; kaçmak için bacaklarımıza ihtiyaç duyarız bu nedenle bacaklarımıza giden damarlar genişler, nereye nasıl kaçacağız yanı beynimizin çalışması lazım, beynimize giden damarlar genişler. Kanı nereden bulacağız? Derimizdeki damarlar daralır ve kanımız kalbimize alınır o yüzden betimiz benzimiz atar. O sırada vücudumuzda sindirim yapacak hal yoktur sindirim sistemimizi besleyen damarlarımız da daralır o kan da kalbimize alınır , tabi ki bu sırada bu hızla dolaşan kanımızın oksijenlenebilmesi için solunumumuz daha sıklaşır ve kalbimiz çok ve güçlü atarak oksijenlenmiş kanı bacaklarımıza ve beynimize göndererek bizim kaçıp kurtulabilmemizi sağlar.

    Limbik system fizyoloji sınırları içinde gerçek bir tehlike varken bu çalışma düzeni hayat kurtarıcı bir durumdur.

    Oysa depremde kalmak, hayati tehlike yaratabilecek bir trafik kazası geçirmek, fiziksel şiddete maruz kalmak, tecavüze uğramak, bir kaza ile bir uzvumuzu kaybetmek, bir bombalamanın ortasında kalmak, ölüm riski taşıyan bir hastalık teşhisi ile karşı karşıya kalmak gibi yüksek şiddetli birden ortaya çıkan stress uyaranlarına maruz kalan kişilerin limbik sistemleri o olaylardan kısa bir süre sonra çok küçük stres uyaranlarını ( asansör, siren, hızlı giden otomabil, biraz yüksek ses , karanlık, ıssızlık,vb.) bile gerçek bir tehlike uyaranı olarak algılamaya başlar, oysa ortada gerçek bir tehlike yoktur.

    Işte o andan itibaren gerçek bir tehlikede hayatımızı kurtaracak olan fonksiyonlarımız ; kalbin çok atması , betimizin benzimizin atması, soluğumuz yetmiyormuş gibi hissetme sonucu öleceğimizi düşünmeyle ortaya çıkan bir klinik tabloya dönüşür ki bu tablo panik atak olarak tanımlanan bir hastalığa dönüşür.

    Yapılan laboratuar araştırmalarında hiç bir neden bulunamaz ve her atak sonrakilerin şiddetini artıran bir sarmalın oluşmasına neden olur.

    Oysa neden limbik sistemimizin organ fonksiyonlarını yönetimindeki ahengin bozulmasından başka bir şey değildir.

    Akupunktur yapılan bilimsel çalışmalarda da gösterildiği gibi limbik sistemin çalışmasını düzenleyerek daha doğru çalışmasını sağlayarak panik atak tedavisinde psikiyatrik tedaviyi destekleyen bir yöntem olarak ortaya çıkmaktadır.

    Akupunktur panik atak tedavisinde haftada 3 seans olarak toplam 15 seans uygulanır.

  • Hipnoz ve tarihcesi

    Hipnoz ve tarihcesi

    Franz Anton MESMER (1734 – 1815)

    Viyana Tıp Fakültesinde okurken, manyetizma ile ilgili görüşlerden haberdar olan Mesmer, 1765’de “Yıldızların ve Gezegenlerin İnsan Vücudu Üzerin­deki Fizyolojik Etkileri” adlı doktora tezini, astronomi ile tıbbı birleştiren bazı iddialara dayandırmıştır. Bu tezde insanların, yıldızların etkisi altında yaşadığını, kâinatı dolduran manyetik bir akımın insanlara nüfuz ederek onların hastalanmasına ve sağlıklı kalmalarına sebep olduğunu ileri sürüyordu. Eğer bu man­yetik akım insan vücuduna eşit miktarda dağılmışsa insan sağlıklı, dengesiz dağılmış ise kişi hasta oluyordu.

    Mesmer bu görüşlerin etkisi altında olduğu gibi dönemin tıp otoriterlerinden Hofman’ın (1660-1741), Filozof Laibniz’in Monadlar görüşünü tıbba sokmaya çalışan vitalist teorisinden de etkilenmiştir.

    Bu arada Cizvit papazı Hell, zaten mıknatısların iyileştirici etkisine inandığı ve tedavi edilecek kişi organlar biçiminde mıknatıslar üreterek kişi tedavi etmeyi denediğinden Mesmer’ in doktora tezi ile pek ilgilendi. Ve ona birkaç mıknatıs gönderdi. İlk defa kalbinden şikâyetleri olan bir kişi üzerinde mıknatısla tedavi gerçekleştirerek parlak bir sonuç alan Mesmer; madem ki, mıknatıstaki akım vücuda geçip orada kalıyor, o halde bu akımı vücuda sindirip, eller ile akıtarak kullanmak ve şifa vermek mümkündür diye düşünmeye başladı. İkinci hasta­sı Viyana’nın en ünlü hekimlerinin tedavi edemediği, Baron Hareczky idi ve yemek borusu darlığından rahatsızdı. Onu da başarıyla tedavi ettikten sonra Mesmer’ in şöhreti birdenbire arttı ve 1778’den itibaren hastalarını yeni tekniğiyle tedavi etmeye başladı. Böylece, bu tarih itibariyle Animal (canlı) Manyetizm doğmuştu!

    Parlak başarıları nedeniyle Mesmer’i çekemeyen meslektaşları çoktu ve bu kıskançlıklar nedeniyle sonunda Viya­na’yı terk etti. Bu terk edişte bardağı taşıran son damla, İmparatoriçe tarafından himaye edilen, kör olmasına rağmen oldukça yetenekli bir piyanist olan Theresa Paradi’ nin tedavisiydi. O zamanın Avrupa’sının en ünlü hekimleri, Therasa’nın rahatsızlığına göz sinirleri felci teşhisi koymuş ve bir çare bulamamışlardı. Histerik bir körlüğü olan bu kızı Mesmer tedavisine aldı ve kızcağız yavaş yavaş görmeye başladı. Bu olay Teresa’nın babasının günümüze kadar gelen yazılı hatıra kayıtlarından ayrıntılı olarak tespit edilmiştir. Başarıyı duyan saray doktoru Van Stoerk ve ünlü göz mütehassısı Wenzel kıskançlıklarının etkisiyle kızın annesini, eğer Theresa iyileşirse impa­ratoriçenin vermekte olduğu ödeneği keseceğini söyleyerek korkuttular. Nihayet, kızını Mes­mer’in tedavisinden alıkoymak isteyen anne ile reddeden kızı arasında geçen dramatik bir sahnede kızın suratında patlayan bir tokat sonucu, kızcağız tekrar görmez oldu ve kendisini muayene eden hekimler de Mesmer’ in başarısızlığını ilan edince Mesmer de Viyana’yı terk etti.

    Paris’e gelen Mesmer, Vendome meydanındaki bir otelde büyük, bir daire Kiralayıp, fakülte hekimlerinden Deslon ile beraber orayı muayenehane haline getirdi ve hızla yayılan şöhretinin akın akın koşturduğu hastalarını tedaviye başladı. Fransa’nın belli başlı şehirlerinde «Societe del’harmarie» adı verilen manye­tizma dernekleri kuruldu. Nihayet sene 1874 Kral XVI. Louis, bu konunun bilimsel olarak araştırılması için bir komisyon kurulmasını emretti ve derhal bir değil, iki komisyon kuruldu.

    Birinci komisyon Mesmer ile görüşemediğinden başka manyetizörleri inceledi. İlimler Akademisi Üyeleri ve Tıp Fakültesinden bazı profesörlerin oluşturduğu bu komisyonun raporu olumsuz oldu. İkinci komisyon Tıp Akademisi tarafından oluşturuldu fakat sonuç yine aynıydı. Komisyon raporlarından sonra her şey ve herkes birden Mesmer’in aleyhine dönüverdi. Hele manyetizma ile tedavi edilmiş bir hastanın, açık teşekkürü gazetelerde yayınlandığı sırada ölüvermesi, alay ve hakaretleri son noktaya çıkardı. Hezimetin bütün acılarını yaşayan Mesmer, ufukta toplanan büyük Fransız İhtilali’nin de bulutlarını hissederken Fransa’yı terk etti, İsviçre’ye yerleşti ve ömrünü fakir hasta­lara bakmaya adayarak 15 Mart 1815 de Mersebourg’ da hayata gözlerini yumdu.

    Markiz De Puysegur

    A. Mes­mer’in öğrencilerinden olan Markiz de Puysegur hocasının yolunda çalış­malarına devam ederken, bir gün tesadüfen bir çobanda uyurgezerlik hali yarattığını­ fark etti. Elleriyle hastanın ağrıyan yerlerine dokunarak çobanın manyetik düzenini normale getirmeye çalışıyordu. Bu sırada sürekli hastanın gözlerinin içine bakıyordu. İki üç dakika sonra kişi kendisini Puysegur’un kollarına bırakmıştı. Bu manyetizmadan tamamen farklı bir durumdu. Hareketsiz duran hastanın bir süre sonra yürüdüğünü, konuştuğunu ve sorulan sorulara cevap verdiğini gördü. Kişi tüm gürültüye, bağırmaya, çağırmaya rağ­men uyanmıyordu. Sanki bir uyku içindeydi. Puysegur hastanın gerçekten uyumadığını, söylenenleri anlayıp cevap verebildiğini fark ettiğinden, hastasıyla mutluluk verici şeyler üzerine konuşarak bu konuda olumlu telkinler vermeye başlamıştı. Bir süre sonra uyanan kişi tamamen iyileşmiş bir halde ve sevinç içindeydi. Konuşmaları ise hiç hatırlamıyordu.

    1784 Mayıs ve Haziran aylarını böyle tecrübelerle, 10 kişiyi yapay uyurgezer haline koymakla geçiren Puysegur, bu hali normal uyurgezerliğe benzettiği için, yapay uyurgezerlik hali olarak isimlendirmişti. Bu fenomenin keşfi ile Manyetizm tarihinde yeni bir çığır açılmış oluyordu.

    Puysegur’ un bu keşfinden sonra 1787’de Petetine, 1813’de Deleuze yapay uyurgezerlikle ilgili kitaplar yayınladılar. Yapay uyurgezerlik yeniden dikkatleri üzerine çekince 1825 yılında Fransız Tıp Akademisi konuyu tekrar görüşme gereği hissetti. Daha önceden Mesmer aleyhine verilmiş olan kararın iptaline karar vererek; manyetik etkileri kabul ettiğini açıkladı.

    Dr. John Elliotson manyetizma ile 1837’de ilgilenmeye başladı. Fakat bu davranışı resmi makamlarca kabul görmedi. Durum böyle olunca John Elliotson, üniversitesinden istifa etti. Manyetizma çalışmalarına devam eden J. Elliotson 1843’te Zoist isimli bir dergi çıkardı.

    Hindistan’da, Kalküta’da Dr. James Essdaile, Zoist dergisini okuyarak konuyla ilgilenmeye başladı ve 1845’de başladığı manyetik anestezi ile ameliyatlarına 1851’e kadar devam etti. Bu zaman aralığı içinde binlerce ameliyatı başarı ile bitirdi. Ancak 1851’de memleketi İskoçya’ya döndüğünde yaptıklarına kimseyi inandıramadan öldü.

    Bu arada kimyasal anestezi tekniklerinin gelişmesiyle birlikte (1844; azot oksit, 1846; eter) manyetizmin ameliyat amaçlı kullanımı giderek azaldı.

    DR. JAMES BRAID

    Dr. James Braid, usta manyetizörlerin bir sahne gösterisini çok yakından takip ederken, manyetize edilen kişinin gözlerinin sabit olması dikkatini çekti. Kendi kendine bu yapay uyurgezerlik halinin insanın göz sinirlerini yormakla mümkün olabileceğini düşündü. Ve bunu denemeye kadar verdi. Yakınları üzerinde yaptığı çalışmalarda insanların bakışlarını parlak bir objeye yönlendirdi ve onların gözlerini yormaya çalıştı. Bir müddet sonra aynı uyku halinin oluştuğunu gördü. Bu duruma Grekçe uyku anlamına gelen Hypnos (1841) adını verdi. Dr. J. Braid sayesinde yapay uyurgezerlik halinin çok basit bir şekilde elde edilebileceği gösterilmiş oldu. Daha sonra Braid, hipnozun uyku olmadığının farkına vardı, ama isim öylece kaldı.

    1842 yılında Dr. J. Braid’ in Britanya Tıp Topluluğuna teklif ettiği hipnoz gösterisi reddedildi. 1843 yılında Dr. Braid Nevrohypnology isimli eserini yayınladı. Fakat Britanya Tıp Topluluğu bu eseri önemsemedi ve alaya aldı. Yine de hipnoz ismi Braid’in çalışmalarının, kendisinden öncekilerin çalışmalarından ayrılmasını sağladı. Braid’in kabul edilmiş ve muhafazakâr bir tıp uzmanı olması ve bilimsel yaklaşıma önem vermesi, bir süre sonra İngiltere’de hipnozun ilk defa saygı duyulan bir konuma yaklaşmasını sağladı.

    Manyetik akım olmadan hipnotik durumun oluşturulabileceğini ilk defa savunan kişi Braid’dır. O, hipnozitörün kişiyi yalnızca telkin yoluyla etkilediğine inanıyordu. Bu nedenle hipnozun, hipnozu gerçekleştiren kişinin gizli, sihirli güçlerine değil; kişinin telkine yatkınlığına bağlı olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle Braidizm olarak bilinen hipnotik uygulamasında, kendisi uygun telkinleri verirken, hastalarından bir noktaya odaklanmalarını istiyordu.

    Jean Martin CHARCOT

    Fransız nörolog Jean – Martin Charcot olaya daha değişik bir açıdan bakıyordu. Hipnotize edilen kişileri mutlaka açık veya gizli histerik kişiliğe sahip insanlar olarak kabul ediyordu. Ona göre hipnotize olabilmek anormal bir sinir yapısının ürünüydü. Normal kişilerin hipnotize edilemeyeceğini belirtiyordu. Bu görüşü ile Charcot modern hipnoz görüşünün bir parçası haline gelmese de, bu derece saygın bir tıp otoritesinin hipnozu araştırmaya değer bulması, hipnozun saygın ve kabul edilebilir hale gelmesinde önemli katkıları olmuştur.

    LIEBEAULT ve BERNHEIM (NANCY EKOLÜ)

    Braidism’ in etkisi, yıllar sonra Braid’in kitabını okuyan bir Fransız köy hekiminin çabalarıyla Fransa’da kendini hissettirdi. Liebeault adlı bu hekim, Braid’in sabit bakış tekniğine sözle telkini de ustaca katarak yirmi yıl boyunca hipnotizmayı başarı ile kullandı. Bu teknikle gerçekleştirdiği tedaviden para da almıyordu. Konuyla ilgili kitabını yayınladığı zaman ancak bir nüsha satıldı. Arkadaşları bile onunla ve çalışmalarıyla alay ediyordu. Bu alaya alış, Profesör LIEBEAULT Bernheim’in, onun bir şarlatan olduğunu belirtmek için bir makale yazmasına kadar vardı.Hatta bir gün Bernheim, siyatik ağrılarından şikayetçi bir hastasının kendi­sinin haberi olmadan Liebeault tarafından tedavi edildiğini duyunca, kızdı ve gidip ona haddini bildirmeye karar verdi. Ama Bernheim her şeyden önce bir bilim adamıydı ve Liebeault ile bir konuşma ve hipnotizma tekniklerini yakından görünce, düşüncelerini değiştirdi. Böylece meşhur bir profesör, basit bir köy hekimi­nin tedavi metodunu kabul ederek onunla çalışmaya başladı. Ve bu teknikle 10.000 kişi tedavi ettiler.

    Liebeault ve Bernheim, hipnozun sadece telkin sonucu ortaya çıkan bir hal olduğunu ilan ederek Charcot ve ekolüne karşı cephe aldılar. 1886’da Bernheim, Telkin Tedavileri adlı kitabını yayınladı. Fransa’nın en ünlü hekimlerinden biri olarak hipnoterapiye yönelmesi oldukça büyük bir olumlu etki yarattı. Bernheim ve Liebeault, Nancy Hipnotizma Okulunu kurdular. Öncelikle onların çabalarından dolayı hipnoz bütün Avrupa Kıtası’nda hekimler ve psikologlar tarafından büyük ölçüde kabul edildi. BERNEHEIM

    Emile COUE

    Troyes’li genç eczacı 1885 yılında Liebeault ile ilk kez kar­şılaştı. 28 yaşındayken yaptığı bu görüşme hayatının akışını değiştirecekti. Liebeault yal­nızca bir taşra doktoruydu. Gösterişçi ve hırslı değildi. Telkin fenomenini ilk kez açıkça gözler önüne se­ren ve neredeyse mucizelere imza atan da oydu. Son olarak Nancy’ye yerleşmişti. Burada, sonradan onun fikirlerini dün­yaya tanıtmış olan öğrencisi Bernheim’i bulmuştu. Emile Coue, Liebeault’un deneylerinden bazılarına katıldıktan sonra hipnotik telkinler üzerine çalışmalara ve uygulamalara koyulmuştu. Kısa süre geçmeden bunun içerdiği potansiyelleri kavramıştı. Bir süre tek tek hastalar üzerinde Liebeault’un hipnotik tekniğini uygulamış, daha sonra toplu telkin tedavisine yönelmişti. Coue kendisine tedavi için başvuranları şezlonglara yatırıp, koltuklara oturtmuş, onları derin bir hip­notik uykuya daldırmaktan yavaş yavaş vazgeçerek, hasta­larında hafif bir gevşeme durumunu sağlamakla yetinmiş, etki­li bir dille hastaların tümüne birden seslenerek, onları telkin yoluyla şifaya kavuşturmaya çalışmıştı. Ama Coue hasta­larına telkinlerde bulunmakla kalmamış, çalışmalarının ağırlık noktasını, onları kendi kendine telkin tekniğini uygulayacak şekilde eğitmek üzerinde toplamıştı. İşte Coue tekniğinin büyük önemi de buradan gelmiş ve bu noktada küçümsenmeyecek ileri bir adım oluşturmuştu.

    Coue1922’de “Bilinçli Kendi Kendine Telkin Yoluyla Kendine Hakimiyet”, 1923’te “Telkin Ve Kendi Kendine Telkin Nasıl Uygulanır?”, yine 1923’te “Tekniğim: Amerikan İzlenimleri “ adlı eserleri kaleme almıştır.

    Sigmund FREUD

    Sigmund Freud, görkemli meslek yaşamına hipno­zu öğrenerek başladı. Fransa’ya gelmeden önce bile, Avustur­yalı nöropatolog Breuer’in ortaya attığı olgunun doğruluğuna inanmıştı. Breuer, hipnoz aracılığıyla, Bertha Pappenheim adında his­teri hastası bir genç kızı tedavi ediyordu. Böylece, diyalog yo­luyla geriye dönüş düzenlemesini bulacaktı.

    Genç, oldukça güzel, çok zeki olan bu kız, çok yönlü huzursuzluklar, besinlerden tiksinme, organların kasılması, kendinden geçme gibi belirtiler gösteren ağır bir sinirsel histeriye tutulmuştu… Hipnotizmayla girdiği trans içinde genç kız konuşmaya başladı; Breuer onu kendisi­ne güvenmesi için yüreklendiriyordu.

    Doktor şaşkınlık içinde, Bertha’nın her sinirsel nevroz be­lirtisinin bir heyecanla ortaya çıkmış olduğunu ve hasta, duygu­sal uyarının nedeni olayı yeniden yaşarken kaybolduğunu sap­tadı. Breuer bu tekniğe; Yunanca, ‘ruhun arındırılması, ya da ferahlatılması’ anlamına gelen ‘katarsis’ adını verdi.

    Uyanma durumunda genç kız, öteki hastalarda da olduğu gibi, hastalık belirtilerinin nasıl doğduğunu, aralarındaki bağ­lantıyı ve yaşamındaki herhangi bir etkiyi söyleyemiyordu. Hipnoz durumunda ise, genç kız araştırılan bağlantıları hemen buldu. Freud, bu bulguya derhal inandı. Hipnoz bilinç düzeyini in­diriyordu. Böylece, bilinçaltında saklı duygular yüzeye çıkıyor­du. Kişi geri dönüşle, derinliklere biriktirilmiş anıları yeniden yaşıyor, belirtiyi süpürerek kendini bağımsız kılıyordu.

    Freud’un psikanalizi yaratmaya yönelmeden önce, hipnotiz­maya gösterdiği merakı saptamak ilgi çekicidir. O çağda, yine de uyanma durumunda genç kızın kayıtsızca içini dökebildiğine Freud inanıyordu. Psikanalitik yaklaşım Freud’un şunları yazmasıyla belirginleşiyor: Tedavinin amacı, yanlış yollara girmiş duygusal yükü, bir başka deyişle oraya saplanıp kalmış genç kızı, içinde ilerleyebileceği olağan yollara­ aktarmaktır.

    Freud, Yaşamım ve Psikanaliz adlı kitabında hipnoz altın­daki işlemlerini anlatırken coşku içindedir: “Paris’te, hipnotizmanın hastalar üzerinde belirtileri ortaya çıkarmak ve sonra da bunları silmek için sakıncasız kullanıldı­ğını görebilmiştim… telkin benim başlıca çalışma aracım ol­du… üstelik hipnoz aracılığıyla çalışma göz kamaştırıcıydı… insan ilk kez kendine özgü güçsüzlüğünü aşmış olmanın duy­gusunu özümsüyordu; mucize yaratan olma adına övgü doluy­du.” Bu anlatım, bizzat Freud’un kendisini çözümlemek isteyen biri için verdiği örnektir.

    Freud, yine de çok geçmeden hipnoza sırt çevirdi. Bunun ayrıntılı gerekçelerini onun kendinden din­leyelim: “Bir gün çalışma yaparken, uzun zamandan beri kuşkuya düştüğüm şey kendini bana doğrudan doğruya gösterdi. O gün en yumuşak başlı hastalarımdan bir genç kızı, geçmiş neden­lerden kaynaklanmış acılı buhranlarını bitiren hipnoz duru­mundan çıkarıyordum. Hastam uyanınca, kollarını boynuma doladı. Bu olayı kişisel dayanılmazlığıma bağlamayacak kadar soğukkanlıydım. Şimdi, hipnozun gerisinde etkili olan gizemli öğeyi düşünüyordum. Onu gidermek ya da en azından yalıtmak yerine, hipnozdan vazgeçmeliydim.”

    Freud, böylece yer değiştirici olguyu buldu. Dostu Breuer de ona, Bertha Pappenheim ile buna benzer bir macera geçirdi­ğini itiraf etti. Güzel hastası iyileşince, yalnızca aşkını ilan et­mekle kalmıyor, ona istemeden sorumlusu olduğunu öne sürdü­ğü hayali bir gebeliğin tüm belirtilerini sergiliyordu.

    Ruhsal yer değişim korkusu, Freud’u hipnoza sırt çevirme­ye yönelten etkenlerden biridir; hipnozun inatçı gizemliliği ikinci neden olabilir. Freud hastanın kişiliğine gerçek bir yağma uygulayan sihirsel bir eylem saydığı hipnozlu telkine düşman kesiliyordu artık. Üstelik belki de asıl neden Freud’un bu tekniğe egemen olamayışıydı. Eğer Freud iyi bir hipnotizmacı olsaydı; psikanaliz bugün belki ‘hipno-analiz’ olarak daha erken bir dönemde var olacaktı.

    1891’de İngiliz Tıp Cemiyeti hipnozun doğası ve değerini araştıracak bir komite görevlendirdi. Araştırmanın sonunda hazırlanan raporda hipnoz fenomenin gerçek olduğu ve tedavi sürecinde hipnozun kullanımının da tatmin edici bulunduğu belirtildi. Hipnozun eğlence amacıyla kullanılmasının doğru bulunmadığı da belirtildi. Fakat soruşturmanın olumlu sonuç­larına rağmen; hem Britanya’da hem de Britanya dışında hip­noza olan ilgi azalmaya devam etti. Özellikle de Freud’un bu yaklaşımı bırakması hipnozu büyük ölçüde geriletti. Pek az is­tisna hariç, hipnozun kullanımı, yeniden şarlatanların, eğlence dünyasının ellerine düştü; bu da onunla ilgilenme konusunda uzmanları ürküttü.

    Birinci Dünya Savaşında savaş nevrozlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadar hipnoza olan il­gide bir canlanma olmadı. Hipnoterapi bu alanda değerini ka­nıtladı ve tekrar dikkatleri üstüne çekti. İlk çalışmaların çoğu doktorlar tarafından yürütülmüş olsa da, 20. yüzyılda psikoloji biliminin gelişmesi, hipnozu bilimsel inceleme altına alma süre­cinde psikologların rolünü arttırdı.

    Bu konudaki ilk modern ki­tap 1933’te Clark L. Hull (1884–1952) tarafından yazıldı: “Hipnoz ve Telkine Yatkınlık: Tecrübi Bir Yaklaşım” Hull’ın klasik kitabının yayınlanmasını takiben literatür hızla genişlemeye başladı ve bugüne kadar da böyle devam etti. 1953’te İngiliz Tıp Cemiyeti, görevlendirdiği bir komitenin ra­porunda, hem fiziksel hem de psikolojik bozukluklarda hipno­zun kullanımını resmen onayladı. Amerikan Tıp Cemiyeti de bu onayı üç yıl sonra verdi.

  • Tüp bebek tedavisine akupunktur ile destek

    Tüp bebek tedavisine akupunktur ile destek

    Tüp bebek uygulamasında başarıyı engelleyen önemli faktörlerden biri anne adayında oluşan aşırı stres ve döllenmiş yumurtanın transverden sonra tutunup yerleşeceği endometrium adlı tabakanın yeterli damarsal olgunluğa ve kalınlığa ulaşamamasıdır.

    Akupunktur endometrium olarak adlandırılan bu tabakanın yeterli olgunluğa ulaşmasına katkıda bulunur.

    Akupunktur’un limbik sistemi düzenleyici etkisi ile anne adayının strese karşı dayanıklılığını arttırarak bu olumsuz etkiyi de ortadan kaldırır. Böylece tüp bebek uygulaması öncesinde ve sonrasında akupunktur tedavisi gören anne adaylarının başarı şansı akupunktur tedavisi görmeyenlere oranla daha artmaktadır.

    Amerika Birleşik Devletlerinde 2002 yılında Dr WE Paulus tarafından yapılan ve Fertility & Sterility isimli saygın bir tıp dergisinde yayınlanan bir çalışmada, akupunktur tedavisinin tüp bebek tedavisi yapılan çiftlerde gebelik oranlarını arttırdığının gösterilmesi ile tüp bebek kliniklerinde giderek yaygınlaşan bir uygulama haline gelmiştir. Bu gelişme beraberinde pek çok yeni çalışmanın da yapılmasına yol açmıştır. Günümüzde ABD’de pek çok tüp bebek merkezinde akupunktur tedavisi hastalara bir seçenek olarak sunulmaktadır.

    Fertility&Sterility dergisinin Mayıs 2006 sayısında akupunkturun tüp bebek tedavisinde kullanımı ile ilgili yedi adet çalışma yayınlanmıştır. Bu çalışmalardan iki tanesi özellikle dizaynları, hasta sayıları, sonuçları ve bilimsel değerleri açısından dikkat çekicidir. Her iki çalışmada tüp bebek tedavisine alınan hastalara embryo transferi aşamasından hemen önce akupunktur yapılmasının klinik gebelik oranlarını arttırdığı gösterilmiştir.

    Bu çalışmalardan ilki Danimarka da Dr Westergaard ve arkadaşlarının toplam 273 hasta üzerinde yaptıkları ve akupunkturun tüp bebek tedavisinde gebelik oranlarını arttırdığını gösteren bir yayındır. Bu yayında akupunktur yapılan grupta klinik gebelik oranı %39 olarak saptanmış, akupunktur yapılmayan kontrol grubunda ise %24 olarak saptanmıştır. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

    İkinci çalışma ise Almanya dan Dr Dieterle Stefan ( University of Witten-Dotmund) ve Çin den Dr Ying Gao ( Huazhon University of Science &Technology,Wuhan) tarafından ortak yürütülen bir araştırmadır. Bu çalışma toplam 225 hastada yapılmıştır. Klinik gebelik oranı akupunktur yapılan hastalarda %33.9 olarak saptanmıştır . Kontrol grubunda gebelik oranı % 15.6 olarak saptanmıştır. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.

    Belirli noktalara yapılan uyarı ile tüm vücutta beta-endorfin denen bir kimyasal maddenin salgılanması artmaktadır. Bu artış ile GnRH (gonadotropin releasing hormon ) salınımı ve dolaylı olarak vücudun ürettiği steroit ve gonadotropin hormonlarının salgılanması artmaktadır. Ek olarak akupunktur uygulaması sonrasında uterusa (rahime) olan kan akımını artar, endometrium olgunlaşır ve sonuç olarak rahimde gebeliğin oluşmasını kolaylaştıran koşullar sağlanır. Bütün bu değişiklikler sayesinde transfer edilen embryoların implantasyon (tutunma) oranının arttığı düşünülmektedir.

    Sonuç olarak akupunkturun, tüp bebek uygulaması yapılacak anne adayının bedeninin uygulmaya daha hazır hale getirdiğini söyleyebiliriz.

  • Kadın sağlık çalışanlarının serviks kanseri farkındalığı

    • Can H, Kılıç Öztürk Y, Güçlü YA, Öztürk F, Demir Ş. Kadın Sağlık Çalışanlarının Serviks Kanseri Farkındalığı. Tepecik Eğit Hast Derg 2010;20(2):77-84

    KADIN SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SERVİKS KANSERİ FARKINDALIĞI

    CERVICAL CANCER AWARENESS OF FEMALE HEALTH EMPLOYEES

    ÖZET

    AMAÇ: Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde (TEAH) görev yapan kadın sağlık çalışanlarının serviks kanseri, serviks kanserinin risk faktörleriyle ilgili bilgi düzeylerini; bu kanser türünden korunmada ve erken tanıda yaşamsal önemi olup rutin olarak önerilen jinekolojik muayene ve pap yayma konusundaki tutum ve alışkanlıklarını belirlemektir.

    GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel, tanımlayıcı olarak planlanan çalışma, 2010 Ocak ayı boyunca, TEAH'de çalışan kadın sağlık personeli ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma kadın sağlık personeli içinden halen veya geçmişte cinsel aktif olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 316 kadın ile tamamlanmıştır. Histerektomi ameliyatı geçirmiş ve/veya jinekolojik kanser tanısı almış hastalar çalışma dışı bırakılmıştır.

    BULGULAR: Çalışmaya katılan 316 kadın sağlık çalışanından 110'u (%34,8) daha önce en az bir kez Pap yayma testi yaptırmış, 206'sı (%65,2) ise bu testi hiç yaptırmamıştır. Bu kadınların 73'ünün (%23,1) düzenli olarak jinekolojik muayene yaptırdığı, 243'ünün (%76,9) hiç jinekolojik muayene yaptırmadığı saptanmıştır. Çalışmamızda Pap yayma testi hakkında bilgi sahibi olanlarda, düzenli jinekolojik bakı yaptıranlarda, serviks kanseri ve riskleri, Human Papilloma Virüs ve aşısı hakkında bilgi sahibi olan kadınlarda Pap yayma testi yaptırma oranı yüksek olarak saptanmıştır.

    SONUÇ: Sağlık personelinin, koruyucu sağlık hizmetlerindeki rolü nedeniyle bilgi eksikliklerinin giderilmesi için hizmet içi eğitimlerin düzenlenmesi, epidemiyolojik çalışmalarla bilgi düzeylerinin ve eksikliklerinin belirlenmesi gerekmektedir.

    Anahtar Sözcükler: Serviks kanseri, Kadın sağlık çalışanları, Pap yayma testi