Etiket: Çalışma

  • Sınav kaygısı olan öğrenciler neler yapabilir?

    Sınavın sonucuna değil sürece odaklanın. Sınav ve sonuçlarını düşünmek zihinsel enerjinizi ve zamanınızı boşa harcamanıza neden olur. Günlük çalışma planları yapın, nasıl ilerlediğinize kendinizde şaşıracaksınız.

    Sınavlar öğrenme için birer fırsat olarak görebiliriz. Kötü geçen sınav sonrası ‘Ne yaptım? Neleri iyi yaptım? Neleri daha iyi yapabilirdim? Nelerin farkına vardım? Ne öğrendim? Bu sorunu nasıl çözebilirim?’ sorularını sorup, çözüm bulabiliriz. Sınavlar hangi konularda eksiklerimiz olduğunu, zamanı iyi kullanıp kullanmadığımızı, çalışma yöntemimizin doğru olup olmadığını, sınav stratejimizi gözden geçirmemizi sağlayabilir.

    Olumsuz düşüncelerden uzak durun. Daima olumlu düşünmeye özen gösterin. Karamsar ve negatif düşüncelerle vaktinizi boşa harcamayın. Hiç kimse sınava tüm bilgileri tam olarak bilerek giremez. Mutlaka bilgilerin bir kısmı unutulacaktır, önemli olan bunu en aza indirgemektir. Zihinsel enerjinizi yeni bilgileri öğrenmek ve eski bilgilerinizi tekrar etmek için kullanın.

    Kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Herkesin öğrenme ve çalışma stili farklıdır. Sizin bir deneme sınavında başarılı olamamanız, bir sonrakinde de başarısız olacağınız anlamına gelmez. Başkalarının ne yaptığını düşünmek yerine eksikliklerinizi tamamlamaya çalışmanız daha faydalı olacaktır.

    Planlı hareket edin, doğru ve etkili ders çalışın. Ders çalışırken kısa dönemli planlar yapmanız çok önemlidir. Tamamlanan her hedef kendinizi daha iyi hissetmenizi ve bir sonraki adımı atmak için daha hevesli olmanızı sağlayacaktır. Anlamadan, ezberleyerek çalışmak da bilgilerin çabuk unutulmasına sebep olacak, yorum yapma yeteneğinizi zayıflatacaktır. Anlamadığınız kısımları, çok basit bir şey bile olsa öğretenlerinize sormaktan çekinmeyin. Kendinizi iyi tanıyın, en iyi ne şekilde öğrendiğinizi tespit edin. Mutlaka dinlenmeye zaman ayırın. Önemli olan çok çalışmak değil, etkili çalışmaktır.

    Motivasyonunuzu yüksek tutun. Kendinize güveninizi hiçbir zaman kaybetmeyin. Küçük de olsa eski başarılarınızı sık sık hatırlayın.

    Ailenizden ve öğretmenlerinizden destek istemekten çekinmeyin. Moraliniz bozulduğunda, belli bir konuyu öğrenmekte zorluk çektiğinizde, çalışma programınızı oluşturmakta güçlük çektiğinizde yardım istemekten çekinmeyin. Unutmayın her başarılı sporcunun onu başarıya götüren bir antrenörü vardır. Bazen dışardan kendi göremediğimiz bazı eksiklerimizin bize söylenmesi çok faydalı olmaktadır. Sınav kaygısı, öğrenme stratejileri, dikkat eksikliği konusunda çocuk ve ergen psikiyatristinden destek alabilirsiniz.

    Yaşadığımız sürece hem başarılar kazanacağız hem de ara sıra başarısızlıklar yaşayacağız. Bir kişinin yaşamda başarılı olabilmesi için, her sonucun yeni bir başlangıç olduğunu görebilmesi önemlidir. Sınavlar her zaman olacak, yaşam denen oyun karşımıza sürekli yeni sınavlar getirecektir. Bu oyunda en önemli kural sürekli oyunda kalmaktır. Çocuğunuza başarıya adım adım ulaşıldığını, bunun bir maraton olduğunu hatırlatın. Herkes gibi onun da performansının zaman zaman düşebileceğini unutmayın. Bu gibi dönemlerde onu motive edip yüreklendirin. Bilgi eksikliği olan konuları vakit geçirmeden tespit edin ve gerekli olan önlemleri alın. Kaygıyla baş edemediğini görürseniz profesyonel destek almaktan kaçınmayın. Çocuğunuzu iyi gözlemleyin, ruhsal bir sıkıntı yaşıyorsa, dikkat ve öğrenme sorunları yaşıyorsa bunların sebebini ve çözümünü bulmaya çalışın.

    Çocuk ve ergen psikiyatristinden bu konuda destek alabilirsiniz.

  • Çocuktaki sınav kaygısında anne babaların tutumları ne olmalıdır?

    Sınav döneminde anne babalarda en az çocuklar kadar kaygılıdır. Kaygı bulaşıcı bir duygudur. Çocuğunuzun geleceği konusundaki endişeleriniz çocuğunuza yansır. Bu nedenle öncelikle aileler kendi kaygılarını azaltmaya çalışmalıdırlar. Çocuğumuzun kaygısını artırmak sadece ona baskı yapmak veya olumsuz sözler söylemekle artmaz. Olumlu cümleler kursak bile, beden dilimiz yüz ifademiz ve ses tonu ile verdiğiniz mesajlar olumsuzsa kaygımız çocuğumuza geçer. Ağızdan çıkan ile bedenlerin söylediği çelişiyorsa öğrenci daha çok beden diline dikkat edecektir. ‘Ben senin başarılı ve mutlu olmanı istiyorum’ derken ‘başarılı ol ki çevreye rezil olmayalım’ diye düşünüyorsanız ona destek olamazsınız. Çok fazla sorumluluk alan kaygılı çocuklarda ‘sana çok güveniyoruz mutlaka başaracağına inanıyoruz’ denmesi bile ‘bana çok güveniyorlar, ailemin güvenini boşa çıkartırsam’ düşüncesine ve kaygıya sebep olabilir. Bu nedenle sonuca değil sürece odaklanmak ve ‘elinden geleni yaptığına inanıyoruz, zaman zaman başarısız olsan bile çalışmaya devam eder ve elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırsan istediğin hedefe ulaşırsın, senin yanındayız, bunun için biz de elimizden geleni yapmaya hazırız’ denmesi çocuk için rahatlatıcı olacaktır.

    Onu ne kadar sevdiğinizi ona her zaman hissettirin. Bir çocuğun başarılı olması için motivasyona ihtiyacı vardır. Bunun için çocuğun başarabileceği kapasiteye sahip olduğuna inanması, başarmaktan keyif alması gereklidir. Çocukların en çok anne babalarından övgü aldıklarında mutlu olur. Çocuklar anne babalarda düş kırıklığı yarattıklarını hissetmeye başlarlarsa, içe kapanma, yetersizlik duyguları ortaya çıkar. Çocuğumuzdan kapasitesinden fazlasını ister, yapabildiklerini görmez, yapamadıklarını yüzüne vurur, sürekli tembelsin derseniz, bir süre sonra çocuk da bu durumu kabullenir, özgüvenini ve çalışma mücadele etme motivasyonu kaybeder. Sadece başarılı olduğunda sevgi ve ilgi gören, başarısızlıklarında eleştirilen çocuklar, kendi değerlerini sadece başarılı olmaya bağlayacakları için, kendilerine güvenmez ve en ufak başarısızlıkta sınav kaygısına kapılabilirler. Konuyu öğrenip öğrenmediğine değil de, sadece sınavda iyi not alıp alamayacağına odaklanır, sınavda başarılı olup olamayacağını düşünmekten ders çalışmaya konsantre olamaz, sınav sırasında heyecandan bildiklerini unutur.

    Gereğinden fazla fedakarlıktan kaçının ve bunları hatırlatmayın, maddi olarak aşırı fedakarlıkta bulunmak, bu fedakarlıkların sürekli hatırlatılması öğrenciyi ders çalışamaz hale getirir, “ailemin bu fedakarlıklarına yanıt vermek zorundayım.” biçiminde düşünerek daha fazla kaygılanabilir.

    Negatif motivasyondan uzak durun. Bazı anne babalar çocuklarının motivasyonunu artırmak için; ‘Bu kadar çalışmayla kazanamazsın“ gibi söylediği sözler, hırslanıp çalışmasını sağlamayacağı gibi, çocuğun ya inatlaşmasına ya da kaygıdan çalışamamasına neden olur

    Çocuğunuzu hiçbir zaman başka çocuklarla kıyaslamayın, örnek göstermeyin. Eşiniz veya çocuğunuz sizi başkalarıyla kıyasladığında ne hissediyorsanız, çocuğunuz da onu hisseder. Kendi eksiklerini göremez veya aşırı abartır, öfkelenir, sizi suçlar, motivasyonu azalır, kaygısı artar. “Amcanın kızı tıbbı kazandı, havasından yanına varılmıyor, aman bizi mahcup etme.” vb. türünden yaklaşımlar çocuğunuza zarar verebilir. Çocuk, ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler.

    Çocuğunuzdan beklentilerinizde gerçekçi olmaya çalışın. Objektif bakıldığında belli alanlarda kuvvetli yönleri olabileceği gibi belli alanlarda da zayıf özellikleri olabilir. Aşırı beklentiye girmeyin. Her anne baba çocuğunun özel olduğunu düşünür. Beklentileriniz ile çocuğunuzun yapabilecekleri birbiriyle uyumlu olursa çocuğunuz daha az kaygı yaşayabilir. Bazen aşırı pohpohlamak, ’Çok zeki ama çalışmıyor’ sözleri, çocuğun kendini dev aynasında da görmesine ve tembelliğine sebep olabilir. Çocuğumuza vereceğiniz mesaj; ‘her ne yaparsan yap, elinden gelenin en iyisini yap, beklentimiz ise ‘başarıya değil, amaçlı, planlı programlı, çalışmasına yönelik’ olmalıdır.

    Çocuğa, sınavların onun kişiliğini değerlendiren bir ölçü olmadığı, kazanmak kadar kaybetmenin de hayatın bir parçası olduğu, hayatın sonu olmadığı anlatılmalıdır. En iyiyi isteyen mükemmeliyetçi ebeveynler çocukta hata yapma korkusuna neden olur. Çocuğun Hatasını düşünmesini sağlamak, birlikte çözümü konuşabilmek önemlidir. Sınavdan veya ödevinden düşük not almış morali bozulmuş bir çocuğa “ben sana söyledim, baştan savma yapmışsın, son ana bırakıyorsun” yerine “üzgün görünüyorsun, bir sonraki ödevinden, sınavından iyi not alabilmek için nelerde eksiğin var bunu konuşabiliriz” diyebilmek çocuğun hatalarından ders almasına yardımcı olmamızı sağlar.

  • Aile ve ödev

    Çocuk ve ergen psikiyatrisinde ve hatta erişkin psikiyatride doktorların çokça karşılaştığı sorunların başında anne babaların çocuklarına ödev yaptıramaması gelmektedir. Ne yapsak ta çocuklar ödev yapsalar. Üniversite veya yüksek lisans öğrencisi olsa bile aileler çocuklarının başarılarını takip ederler. Bazen onlardan çok kaygıya kapılırlar.

    Çocuk ve ergen psikiyatrisine başvuruların önemli bir kısmı ders başarısı ile ilgilidir. Ders çalışmamanın bir kısmı dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları ve aile sorunlarına bağlı olabilir. Bir kısmı da ödeve karşı sorumluluk duygusu gelişmemesine bağlıdır.

    Ödev okul sorumluluğunun gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca okulda öğrendiği bilgilerin kalıcı hafızaya yerleşmesi için dersleri tekrar etmesi faydalıdır. Çocuk ve ergen psikiyatristi çocuk ve ergenle görüşmelerinde davranışçı tedavi yöntemleri kullanarak çocuktaki ödev yapma davranışını geliştirmeye çalışır. Bunun için aileyle beraber çalışmak gerekir. Aile yardımcı olacak fakat tamamen kendi görevi gibi bütün ödevi yapmayacaktır.

    Öğretmenlerde verdikleri ödevleri gözden geçirmelidir. Bunun için bir ödül veya ceza ufakta olsa olmalıdır. Yoksa bir süre sonra kontrol edilmeyen ödevler için çocuk ve gençte motivasyon azalır.

    Belli bir ritimde ödev yapmaya alışan öğrenci artık ödev yapmazsa rahatsızlık hissedecektir. Ödev dışında çok küçük yaşlardan beri sorumlulukları kendine yaptırılan çocuklarda görev bilinci daha fazla olacaktır.

    Okul içinse psikiyatrik ve psikolojik olarak çocuğun kaldırabileceği kadar, ona faydalı olacak ödevler verilmelidir. Sırf ödev vermiş olmak için vermek çocuğun bir süre sonra isteğini kıracaktır.

    Dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları gibi sorunlar çocuk ve ergen psikiyatrisinde ayrıca değerlendirilmelidir. Dikkat eksikliği olan çocuklar çabuk sıkılacağı için ders çalışma saatleri daha kısa aralıklarla ayarlanmalıdır. Sıkıldıkça ara vermesi sağlanmalı. Arada eğlenceli şeyler yapmasına izin verilmelidir.

    Özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda özellikle öğrenme sorunu olan alanlarda daha yavaş onun hızında bir eğitim modeli uygulanmalıdır. Muhakkak bir çocuk ergen psikiyatrisine ve psikoloğa gidilmelidir. Ayrıca özel eğitim uzmanları da faydalı olabilir.

    Her çocuğa özgü eğitim çok önemlidir. Çocuk ergen psikiyatristleri çocuğun öğrenme modelini anlamalı ve buna göre bir eğitim modeli çıkartmalıdır. Çocuk ve ergenin öğrenme hızı ve yetenekleri önemlidir. Dinleyerek, yazarak, okuyarak farklı farklı öğrenme yetenekleri olabilir.

    Ders başarısı biranda düşen ve ya ders çalışmayı biranda bırakan çocuklarda psikiyatrik hastalıklar düşünülmelidir. Depresyon, anksiyete, şizofreni, okul – arkadaş sorunları düşünülmeli ve çocuk ve ergen psikiyatristince tedavi edilmelidir. Daha sonra ödev yapma alışkanlıklarına geri dönebilir.

    Ders ve ödev çocuk ve genç için en önemli görevlerdir. Üniversite öğrencileride dahi dikkat sorunlarından ders çalışma ve ödev sıkıntısı olabilir. Ailelerin bu konuda çok baskı yapmadan yönlendirici olmaları gerekir. Eksik kaldıklarını düşünürlerse bir psikiyatriste gitmekten çekinmemelidirler.

  • Çocuk Psikodraması

    Çocuk Psikodraması

    Sosyometri ve psikodrama grup terapisinin oluşmasını sağlayan alanlardan biri Spontaniye Tiyatrosu diğeri çocuklarla yapılan gözlem ve çalışmalara dayanmaktadır. Psikodrama grup terapisinin kurucusu Jacop Levi Moreno önceleri felsefe ile uğraştı. Sonra tıp eğitimi aldı ve sonra çocukların günlük oyunlarını izlemeye başladı. Çocukların yetişkinlerden farklı olarak spontanite ve yaratıcılıklarının yüksek olmasına dikkatini verdi. Hayatın başlangıcında var olan yönlerin sonrasında nasıl köreldiğini ve insanların kullanamadığı bu yapının hayatlarına nasıl yansıdığını da fark ederek Psikodrama grup psikoterapisini oluşturdu.

    Çocuk Psikodraması , Psikodrama’nın çocuklarla yapılan uygulamasıdır. Çocuk psikodraması çocukların günlük yaşamda yaşadıkları zorlukları, önemli olayları ve bunlara ilişkin duyguları, düşünceleri, inançlarının sahneleyerek otaya koydukları ve bu yolla değişimin sağlandığı terapötik süreçtir. Yetişkinlerle yapılan çalışmalardan farklı yanları vardır. Fakat psikodramanın temelinde yer alan eylemi, spontaniteyi, yaratıcılığı, rol kuramını ve sosyemetriye yer verir. Farklı yanları olarak belli yaş aralığında olması, grup sayısı, grup odasının düzeni, grubun çalışmasında ki lider sayısı, psikodrama teknikleri uygulanırken dikkat edilmesi gereken durumlar olarak sıralayabiliriz.

    Çocuk psikodramasi, 6 ve 11 yaş arasında en az 3 en fazla 6 kişilik gruplarda iki terapist eşliğinde uygulanır.

    Çocuk psikodraması haftada bir gün veya on beş günde bir periyotlarda bir saat on beş dakika süreyle yapılır.

    NEDEN ÇOCUK PSİKODRAMASI?

    Çocuk psikodraması ile çocuklar da sağlıklı yapıyı güçlendirmek ve ihtiyaç duyduğu sağlıklı yapıyı yeniden oluşturmak. Duygularını ve kendini tanımalarını sağlamak. Rol repertuarını arttırarak kendini ve bir diğer kişiyi tanımasını kolaylaştırmak. Eylemle birlikte kendi potansiyelini ortaya çıkarmak. Çocuklukta yaşanan korkular, takıntılar, öfke, kardeş kıskançlığı, davranış sorunlarının da iyileştirici olması sebebiyle uygulanmaktadır.

    Biz yetişkinlerden farklı olarak var olan spontanite ve yaratıcılıkları grup çalışmalarında kendilerini ortaya koymada ve karşı karşıya kaldıkları veya kalacakları güçlüklerle başa çıkmada önemli bir faktör olmaktadır. Çocuk psikodramasında eylem kullanıldığında ve engellenmediğinde çocuk hakkında birçok bilgiye sahip olmamız da mümkün olmaktadır.

    Çocuk psikodramasında, grup çalışmasına katılan çocukların ebeveynleri ile de çalışma yapılmaktadır. Çocuklarla çalışma yapılan birçok yöntem, ailelere müdahale gerekliliği destekler. Bu durum çocuk psikodraması için de geçerlidir. Ailelere müdehale de ailenin yaklaşımları, tutumları ve çocuğun ihtiyacına uygun olarak iyileştirici müdahaleler ebeveyn gruplarında ele alınmaktadır.

  • Sınav kaygısı (stresi)

    Sınav Kaygısı

    Sınav kaygısının belirtileri nelerdir?

    Temel belirti başarıyı etkileyecek kadar yoğun yaşanan ‘KAYGI’ dır. Sınavlarda da başarılı olmak için belirli bir düzeyde kaygıya gerek vardır. Bu gerekli düzeyde yaşanılan kaygı kişiyi çalışmaya, planlar yapmaya iter ve yararlıdır. Fakat bu kaygı düzeyi çok yükselip genci tabiri caizse ‘boğmaya’ başladığında, yaşanılan kaygı sınav puanlarını ve yazılı notlarını düşürmeye ve çalışma süreci olumsuz etkilenmeye başlar.

    Kaygı sürecin tetikleyen ana faktör ise olumsuz ve gerçekçi olmayan düşüncelerdir. ‘Başarısız olacağım, rezil olacağım, yapamayacağım’ şeklinde zihinde dönüp duran düşünceler gencin unutkanlık yaşayarak çalıştıklarını hatırlayamamasına, dikkatini sınava verememesine, okuduğunu anlayamamasına neden olabilir. Kalp çarpıntısı, terleme, titreme, hızlı nefes alıp verme, yüzün kızarması, kaslarda gerginlik, baş ağrısı, baş dönmesi ve mide bulantısı şeklinde fizyolojik belirtiler görülebilir. Gerginlik, ağlama, sinirlilik gibi duygusal semptomlar sıklıkla eşlik eder. Fakat şunu unutmamak gerekir çocuktan çocuğa bu belirtilerin sayısı ve şiddeti değişiklik gösterir.

    Peki sınav kaygısının sebepleri nelerdir?

    Tüm psikiyatrik hastalıklarda olduğu gibi sınav stresi de bir ya da birden çok farklı nedenden kaynaklanabilir. Gencin kişilik yapısı ve düşünme şekli, ailenin tutumu, ülkemizin sınav sitemi, sınava hazırlık süreci, okul ve dershane yaşamı ve arkadaş ilişkileri başlıca faktörlerdir.

    Sınav kaygısı yaşayan kişiler çoğunlukla sınavda yaşamaktan korktuğu ‘akademik’ başarısızlığı genelleyerek bunu ‘kişiliğinin başarısızlığı’ olarak algılarlar. Bu kişiler çalışma sürecinde ‘BAŞARISIZLIĞA’ odaklanmışlardır. Gerçekçi olmayan düşünce ve inançlarla başlayan bu süreç sonrasında duygulara ve davranışlara yansır ve giderek kötüleşir. Bu nedenle özellikle sınava yönelik olumsuz düşünceler sorunun temelinde yer alırlar.

    Çocuklarını doğru motive etmeye çalışan aileler de maalesef bilmeden bu süreci daha da kötüye götürecek hataları sıklıkla yaparlar. “Senin için o kadar masraf yaptık, kazanamazsan paralar çöpe gidecek” şeklindeki konuşmalar, arkadaşları ile kıyaslamalar, çalışma programındaki eksiklere yönelik ‘“az ders çalışıyorsun, herkes kazanacak sen kazanamayacaksın” şeklindeki yaklaşımlar sıklıkla yaşanır. Aşırı kontrol, çocuklarının koydukları kurallara koşulsuz uymasını beklemek gibi katı tutumlar da oldukça fazladır. Bu şekilde aile kaygısını çocuğa yansıtmış olur.

    Sınav kaygısını azaltmanın yolları

    Gençler sınav kaygısı ile başa çıkmak için neler yapabilirler?

    Öncelikle çoğumuzun kabul edeceği nokta sınav maratonun çok yoğun ve yorucu yaşandığı bir eğitim sistemimiz var. Sınav sistemi ya da ülkenin eğitim koşulları değişinceye kadar öncelikli olarak gençlere ve ailelere düşen görev bu sınav süreci sevmeseler bile ‘gereğini’ yapmaları. Ülkemiz koşulları içerisinde eğer bir sınav sistemi uygulanmasa da idi oluşacak tablo şu anki tablodan çok daha karmaşık ve adaletsiz olacaktı. “En güzel günlerinde ders çalışmak zorunda mıyım?” şeklindeki düşünceler çalışma sürecinden kişiyi soğutabilir. Bu nedenle daha mutlu, daha özgür ve daha saygın bir gelecek sınav sürecini ‘kabullenmekle’ başlamalıyız. Yaşam kuralları maalesef hem gençler hem de yetişkinler için bir takım ertelemeleri zaman zaman zorunlu kılar.

    Diğer önemli adım ise çalışma sürecini planlamaktır. Çoğu öğrenci doğru ders çalışma yöntemlerini ve planlı çalışmanın önemini maalesef bilmiyor. Doğru ve esnek bir çalışma programı kısa sürede ‘verimli’ çalışmanın anahtarıdır. Bu programın içerisinde mutlaka sosyal faliyetler yer almalıdır. Bu konuda rehberlik servislerinde doğru desteği mutlaka gençler ve aileler almalılar.

    Daha öncede bahsettiğimiz olumsuz düşünceleri olumlularla değiştirmek işe yarayacaktır. ‘Başarısız olacağım’ yerinde ‘elimden geleni yapacağım’, ‘Herkes benden daha kötü alacak yerine ‘hak ettiğimi alacağıma inanıyorum’ şeklinde olumlu düşünceler kötüye gidecek süreci engelleyebilir.

    Ailelere neler önerilebilir?

    Ailelerin bakış açılarında değişim yaratmak ve çocuklarıyla ilgili beklentileri ‘gerçekçi’ sınırlara indirmek çoğunlukla gereklidir. Aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, eleştiride bulunurken mutlaka çocuğun olumlu yönlerini de vurgulamalıdırlar. Onların içinde bulundukları durumu ve hissettiklerini anlamaya çalışmak yani ‘empati’ yapmak çok önemlidir.

    Sınavı ölüm kalım meselesi haline getirmeme, onlara sınav sonucu ne olursa olsun ‘biricik ve değerli’ olduklarını hissettirme, sonuca bakmaksızın onlara sevgi vermeleri gerekir. Bu desteği verirken içi boş ‘kazanamazsan da sağlık olsun’ yerinde davranışlarla desteklen içten bir mesaj olması önemlidir. Çocuklarımızın bizim gerçekte neyi beklediğimizi ve neyi kast ettiğimizi hissettiklerini akıllarından çıkarmamalılar. Ayrıca asla kıyaslama yapmamalıdırlar. Bu şekilde çocuklarının omuzlarındaki yükü bir miktar azaltabilirler.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Dikkat eksikliğinin 6 yönü- (5) hafıza sorunları

    Dikkat eksikliği görülen çocuklar ve yetişkinler üzerine yapılan çalışmalarda sorun sadece dikkat alanında bulunmaz. Beynin bir çok fonksiyonunu yöneten sistemi (en üst merkezi) ilgilendiren bir sorun yaşadığından farklı alanlarda (6 grup) belirtiler görülür. Bu yazımızda dikkat eksikliğinin 5. grup sorun alanı olan hafıza sorunlarından bahsetmeye çalışacağız.

    1.Odaklanma (dikkat),

    2.Planlama,

    3.İstek (motivasyon),

    4.Öfke kontrolü,

    5. Hafıza

    6. Organizasyon becerileri.

    Dikkat Eksikliğinde Hafıza Sorunları:

    Hafıza temel olarak kısa süreli hafıza ve uzun süreli hafıza olmak üzere ikiye ayrılır. DEHB’li bireyler daha çok kısa süreli hafıza sorunları yaşarlar.

    Dikkat Eksikliği olan çocuklarda aileler tarafından sıklıkla hafıza sorunları şu şekilde sıralanabilir.

    ‘Günlük ödevlerini unutuyor’

    ‘Bazen sınavlarda çok kısa süre önce öğrendiklerini unutuyor’

    ‘Toplama yaparken eldeleri hatalı hesaplıyor’

    ‘Okuduklarını anlatırken ya da paragraf sorularını yanıtlarken zorlanıyor. Sık sık okuduklarını unutuyor’

    ‘İstediğimiz basit komutları yerine getirirken sıklıkla karıştırıyor’

    ‘Eşyalarını kaybediyor. Nereye koyduğunu unutuyor’

    ‘ Bir işe başladığında yapacağı adımları karıştırıp, unutup farklı bir işe kaydığı oluyor’

    Bazen ailelere benzer şekilde DEHB’li bireylerde unutkanlıklarını kendileri tanımlarlar.

    ‘Dersi dinlemeye çalıştığımda hocanın söylediklerini uzun süre tutamıyorum’

    ‘Bazen karşımdaki uzun süre konuştuğunda eğer araya girmezsem ona vereceğim cevabı unutuyorum’

    Yapılan çalışmalar da belirtilen bu sorunların işlem belleği (anlık bellek) ve dikkat kaynaklı olduğunu göstermektedir. İşlem belleği en çok bilgisayarlarda ‘RAM’ lere benzetilmektedir. Bu anlık bellek türünde dış dünyadan gelen bilgiler (sesler, görüntüler, olaylar) ve kalıcı hafıza (anılarımız, bildiklerimiz) esnek bir şekilde bir araya getirilir.

    Örneğin paragraf sorusunda çocuk okuduklarını bir taraftan aklında tutmaya çalışırken geçmiş bilgileri ile sentezleyerek doğru yanıt bulunmaya çalışılır. Bu zihin için zor bir görevdir. Bu karmaşık süreçte anlık belleğimizin (çalışma belleği) doğru çalışmaması bilgilerin unutulmasına ve cevaba ulaşılamama ya sebep olacaktır. Yapılan çalışmalarda DEHB li bireylerin bu tip zor görevlerde sık hata yaptıkları ve çalışma belleği sorunlarını sık yaşadıkları gösterilmiştir.

    Benzer şekilde bir kısa bir öykü yada paragraf yazmak ta zihinsel kaynaklarımızı yoran görevler arasındadır. Yazma sırasında ana konunun bulunması, konuya giriş gelişme ve sonuç şekilde bir gidişat belirlenmesi, örneklendirmelerin yapılması ve üslubun seçilmesi zihinsel açıdan çok karmaşık ve ağır bir yüktür. Dikkatin, hafızanın ve uyanıklık sistemlerinin işbirliği içerisinde çok yoğun çalışmasını gerektirir. Bu zor zihinsel görevlerde de başarısızlık ve kaçınma DEHB li çocuklarda sıkça karşımıza çıkan bulgulardır.

    Özetle unutkanlık dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde okuma, yazma gibi zor olan zihinsel işlemler esnasında ve bazen de günlük hayatta basit görevler sırasında sık karşılan önemli bir bulgudur.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Çocuklarda ödev ve ders disiplini nasıl sağlanır?

    Yeni eğitim-öğretim döneminin başlaması ile beraber birçok aileyi düşündüren en önemli şey çocuklarının ders çalışıp çalışmayacağı, çalışırsa yeterli olacağı mı ya da çalışmasının karşılığında istenen başarıyı sağlayıp sağlayamayacağı endişesidir.

    Ders çalışmak uygun fiziki şartların ve disiplinin sağlanması ve çocuğun isteği ile zamanında verilecek sorumluluk duygusu ile kazanılabilecek bir alışkanlıktır. Bu alışkanlığın kazanılması ta ki çocuğun kendi ayakları üstünde durmaya başladığı 1-1.5 yaşlarından itibaren verilecek güven duygusu ile birebir ilişkilidir. O dönemdeki çocuklar her şeyi kendileri yapmaya çalışırlar, büyüdüğünü artık başkalarına bağımlı olmaktan kurtulduğunu hem kendine hem de çevresindekilere göstermeye çalışır. Bu güven duygusu çoğunlukla ebeveynler tarafından korumacı içgüdü ile başına bir şey gelir endişesi ile engellenir. Sürekli çocuk uyarılır, ‘‘ yapma cıs, dokunma canın acır, çıkma düşersin, uff olursun’’ tarzında uyarıya maruz kalır. Bu tutum çocuğun azmine o dönemde vurulmuş bir kilit gibidir, okulun başlaması ile artık çocuğun başarması gerektiği sürekli hatırlatılır ancak çocuk bu güveni yapılan engellemeler nedeniyle kendinde göremeyebilir. Bu nedenle çocukların merakı ve başarma azmi hep takdir edilmeli ve desteklenmeli sadece tehlikeli durumlarda açıklamalarla engellenmelidir. Özgüven ve merak, yapılacak takdir ve motivasyon çocuğun derse olan ilgisini oldukça olumlu etkileyecektir.

    Bunların yanında çocuğun kendinden kaynaklanacak bazı durumlar ders çalışmayı ve başarıyı olumsuz etkiler. Bunlar çocuktaki Dikkat Eksikliği, Hiperaktivite Bozukluğu, Zeka Yetersizliği ve Öğrenme Bozukluğudur. Bunların tespit edilip uygun tedavi ve eğitim programlarına alınması gerekir.

    Acaba ders çalışma sevdirilebilir mi?

    Birçok anne babanın biz hekimlere sorusu acaba çocuğum ders çalışmayı niye sevmiyor, her şeyi yapıyoruz, istediğini alıyoruz bir dediğini iki etmiyoruz ama bir türlü sevdiremiyoruz, nasıl ders çalışmayı sevdiririz?

    Ders çalışmak aslında birçok çocuk için gerçekten zevksiz ve zor bir görevdir. Çocuklar bu nedenle zor ve zevksiz olan işten kaçabildikleri kadar kaçmaya çalışırlar. Bunun yanında günümüzdeki teknolojik aletlerin (bilgisayar, cep telefonu, playstation) ve sosyal medyanın etkisi bu zorluğu daha da arttırmaktadır. Çocukların ilgisini çekecek o kadar keyifli uyaran var ki çocuklarda bu uyaranlardan uzak durmakta zorlanmaktadır. Çocukları tamamen bu uyaranlardan uzak tutmak yerine kontrollü ve sınırlı sürelerde vakit geçirmeleri sağlanmalıdır.

    Peki çocukların çalışması için nasıl bir düzen sağlanmalı?

    Hiçbir başarı emek harcamadan gerçekleşmez, tesadüfi değildir, belli bir zaman ve disiplinle ancak başarı sağlanabilir. Bu disiplin sadece çocuktan beklenmemeli, aynı şekilde anne babalarda çalışmaya ortak olmalı en azından çocukların çalıştıkları saatlerde kendileri de gazete, kitap, dergi gibi bir şeyler okuyarak onları motive etmeliler.

    Okula sabah giden öğrenciler için okul dönüşü en az 1-1.5 saat kadar dinlenmeye zaman ayrılmalı, bu saatleri çocuğun kendi istediği şekilde geçirmesi sağlanmalı.Öğleden sonra giden öğrenciler için ise ders çalışma programları daha çok sabah saatlerine ayarlanmalıdır. Çalışma mekanı sürekli aynı ortam olmalı, masası dikkatini dağıtacak pencere kenarı gibi yerlerde olmamalı, masasında ders için gerekli araç gereç dışında başka şeyler bulunmamalıdır.

    Çocuğa gerçekçi, yapabileceği programlar oluşturulmalı, bu programlar belli dönemlerde (haftalık, aylık) gözden geçirilmeli, gerçekleşme oranına göre yeni hedefler oluşturulmalıdır. Ders çalışma programı önceden ayarlanmalı; belli bir saat çalışma, belli bir konunun bitirilmesi ya da sorunun çözümü hedefi konmalıdır.

    Hedefler gerçekleştiğinde çocuk maddi olarak ciddi düzeylerde olmayan ancak hoşuna giden ödüllerle motive edilmeli (istediği bir filme gitme, tv yada bilgisayarda geçirdiği sürelerde belli dönemler için arttırıma gitme, istediği kıyafet yada ayakkabıyı alma v.b ).

    Çocuğun gün içerisinde programına uyması durumunda daha fazla çalışması için uyarılarda bulunmaktan kaçınılmalı, eğer daha fazla çalışmasının mümkün olduğu kanaati ediniliyorsa bir sonraki gözden geçirme dönemine kadar beklenmelidir.

    Çalışmanın yeterli olmadığı ya da programların aksatılması durumunda ise caydırıcı cezalar uygulanabilir. Bu cezalar çocukların çok sevdiği şeylerden alıkonulması (bilgisayarın sınırlandırılması, oyunların belli dönem için oynatılmaması, TV süresinin kısaltılması v.b), harçlığından kesilmesi ya da çok sevdiği bir oyuncağın, elbisenin, spor ayakkabının alınmaması gibi cezalar uygulanabilir.

    Son tahlilde her ne olursa olsun karşımızdakinin çocuk olduğunu unutmadan, onu aşağılamadan başkaları ile kıyaslamadan, sürekli benzer ifadelerle uyarmadan; kararlı olarak ondan net ifadelerle ne istediğimizi konuşarak, onunda fikrini alarak planlama yapmalıyız.

    Geleceğimiz olan çocuklarımızın mutlu, özgüvenli ve başarılı olması dileğiyle….

  • Sınav kaygısı ve başa çıkma yöntemleri

    Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir.
    Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav esnasında ve hatta sınavdan sonrada yoğun kaygı ve endişe yaşayabilirler.
    Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.
    Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme olur. Soru sorulmasından rahatsız olurlar ve bu durumlardan kaçınırlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir. Çalıştıkları halde sınavdan düşük puan almaları öğrencilerin özgüvenlerini sarsabilir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Bu durun öğrencileri farkında olmadan kendi davranışlarını denetleyemez hale getirir.
    Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.
    “Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum , aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.
    Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir. Ayrıca başkalarıyla yarış içinde olmamak ve her kesin farklı yetenek ve kapasiteye sahip olduğunu bilmek hem çocuk hem de yetişkinler için önemlidir.
    Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, nefes alma egzersizleri, gevşeme egzersizleri, kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, düşünceleri durdurma tekniği, dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.
    “Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır. Ayrıca daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ‘’ Ben hep başarısız oldum bundan sonrada başarısız olacağım’’ tarzında düşüncelerin de değiştirilmesi elzemdir.
    Öncelikli olarak sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.
    Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. Sınav öncesinde yeteri kadar çalışmak ve bunun sınav başarısında önemli belirleyici olduğunu bilmek kritik öneme sahiptir. Buna rağmen doğabilecek kaygı ve endişeyi uygun yöntemlerle azaltılmasını sağlamak gereklidir .
    Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır.
    Kendini ödüllendirme, keyifle yapılan etkinliklere yönelmek, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yeni planlar yapma sınav sonrası kaygıyla baş edebilmek için yapılabilecek aktivitelerdir.
    Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir. Bazı ebeveynler kendi narsistik düşüncelerini çocukları üzerinden yaşayabilmektedir. ‘’Benim çocuğun en iyi olması gerekiyor’’ tarzındaki düşünceler çocuklarda aşırı kaygıya neden olabilmekte ve ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurmayı engellemektedir. Bunun yerine aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici ve motive edici tarzda davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir ve bu sevgi çocuğa fark ettirilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir.
    Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.
    Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu vs.), ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir. Bunun için aileler sınav kaygısı olan çocuklarını geç olmadan bir uzmana götürmeli ve danışmanlık almalılar.

    Yrd.Doç.Dr.Ceyhun Caferov

  • Sosyal fobinin yaygınlığı: bir gözden geçirme

    Sosyal fobinin yaygınlığı: Bir gözden geçirme

    Nursu CAKIN MEMİK, Ozlem YILDIZ, Umit TURAL*, Belma AĞAOĞLU

    Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Cocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    *Kocaeli Universitesi Tıp Fakultesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Kocaeli, Turkiye

    Özet:

    Amaç: Sosyal fobi son yıllarda önemli bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yazının amacı yaygın olmasına rağmen sosyal fobi tanı ve tedavisinin beklenenden az olması nedeniyle sosyal korkulara ve sosyal fobiye dikkat çekmek ve yaygınlığını tartışmaktır.

    Yöntem: Son on yıl içinde (1999-2009) sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” anahtar sözcükleri kullanılarak taranıp gözden geçirilmiştir.

    Bulgular: On yıllık bir zaman dilimi içinde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış olan yirmiiki araştırma yazısı değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar incelendiğinde toplum yaygınlığının ülkeler arasında belirgin farklılık göstererek yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği, yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstünde %0,4-%17 arasında değiştiği görülmüştür. Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu saptanmıştır.

    Tartışma: Kültürler arasında sosyal fobi yaygınlığının belirgin farklılık sergilemesi önemli bir bulgu olmuştur. Bu farklılığın çalışmalar arasında desen farkının olmasına bağlı olabileceği gibi, sosyal fobi tanı ölçütlerinin her kültürde geçerli olmayabileceğini de akla getirmektedir. Bunun yanında ölçüm araçlarının, yaygınlığın ölçüldüğü zaman diliminin ve yaş gruplarının her bir araştırmada farklı olmasının da bu sonuca yol açmış olabileceği düşünülmüştür.

    Sonuç: Önemli bir toplum sağlığı sorunu olduğu bilinen sosyal fobi yaygındır. Bireysel ve toplumsal düzeyde sosyal, mesleki ve ekonomik sorunlara yol açması nedeniyle sosyal fobi alanında yapılacak çalışmaların artırılması gerektiği açıkça ortadadır.

    Anahtar sözcükler: epidemiyoloji, yaygınlık, sosyal fobi, sosyal anksiyete bozukluğu

    GİRİŞ:

    Sosyal korkular insanların sosyal durumlara uyum sağlayabilmek için yaşadıkları normal duygulardır (1). Buna karşın sosyal fobi utanma ve sosyal ortamlarda başka kişilerce olumsuz değerlendirileceği ile ilgili yoğun korku duyma, bu gibi ortamlardan kaçma ve kaçınma davranışının sergilenmesidir (2). Sosyal fobi akademik alanda başarısızlığa, ekonomik bağımlılığa, iş verimliliğinde azalmaya, sosyal yetersizliğe ve yaşam kalitesinde düşmeye yol açtığından ekonomik maliyeti yüksek olan bir bozukluktur (3). Bunun yanında günlük yaşamın temel yapısını oluşturan aile ve akran ilişkilerini de büyük ölçüde etkilemektedir (4). Duygudurum ve anksiyete bozukluğuna yatkınlığı artıran sosyal fobi özellikle depresyon ve alkol bağımlılığı gibi bozuklukların eş hastalanım olasılığını artırmaktadır (3,5). Sosyal fobinin depresyon, madde kötüye kullanımı ve özgül fobiden sonra en yaygın ruhsal bozukluk olduğu ve yapılmış olan farklı çalışmalarda yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında değiştiği bildirilmiştir (6-18). Epidemiyolojik örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlık oranlarının yüksek ancak tedavi çalışmalarında oranın düşük olması hastaların tedavi için yardım talebinde az bulunduğunu düşündürdüğü gibi klinik pratikte sosyal fobi tanısının yetersiz konduğunu da düşündürmektedir (19-22). Bu yazıda artık önemli bir halk sağlığı sorunu olarak görülen sosyal fobiye gereken dikkati çekebilmek, sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yayınlanmış çalışma sonuçlarını ve bu sonuçların kullanılan tanılama sisteminden, ele alınan zaman diliminden, yaş grubundan, cinsiyeten ve kültürden etkilenimini tartışmak amaçlanmıştır.

    YÖNTEM:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış son on yıldaki araştırmalar pubmed ve medline centrale arama motorları kullanılarak değerlendirilmiştir. 9.1999 ile 9.2009 yılları arasında yayınlanmış olan araştırmalar değerlendirmeye alınmıştır. Tarama “sosyal fobi”, “sosyal anksiyete bozukluğu”, “epidemiyoloji”, “yaygınlık” “çocuk” ve “ergen” terimleri kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı yaş grubu ile ilgili her hangi bir sınırlama yapılmamıştır. Bu araştırmada yalnızca toplum tabanlı çalışmaların sonuçları tartışılmıştır. Ruhsal ya da fiziksel hastalığı olan bireylerin oluşturduğu örneklemlerde sosyal fobinin yaygınlığını araştıran çalışmalar değerlendirmeye alınmamıştır.

    BULGULAR:

    Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili son on yıl içinde yayınlanmış 22 toplum tabanlı araştırmanın sonuçları değerlendirilmiş ve yaygınlık oranlarının %0,4 ile %12,1 arasında değiştiği görülmüştür. Tablo 1 incelendiğinde yaş ortalamasının 14,4 ile 39,3 arasında değiştiği görülmektedir.

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Sosyal fobi ile ilgili yapılmış olan yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde sıklıkla değerlendirme aracı olarak CIDI'nin (Uluslarası Bileşik Tanı Görüşmesi) kullanıldığı görülmüştür. Birçok çalışmada ölçüm araçlarının yetersiz olduğu düşünülmüş ve araştırmacılar tarafından bazı maddelerin eklendiği, çıkarıldığı ya da yeni anketlerin oluşturulduğu görülmüştür (6,11). Pelissolo ve arkadaşları sosyal fobinin yaygınlığını değerlendirmek için M-CIDI'nin (Munich-CIDI) sosyal fobi bölümünden 16 maddelik bir ölçek oluşturup örnekleme uygulamışlardır (12). Yine Stein ve arkadaşları CIDI'ye 12 soru ekleyerek çalışmalarını yürütmüşlerdir (6). Faravelli ve arkadaşları ise MINI'ye(Mini Uluslarararası Nöropsikiyatrik Görüşme) 6 soru ekleyip ölçeği belirledikleri örnekleme uygulamışlardır (11). Stein ve arkadaşları sosyal fobi yaygınlığının CIDI ile %6,8 CIDI'ye sosyal fobiyi değerlendirmek için ek sorular eklendiğinde %7,2 olduğunu saptamışlardır (6). Tablo 1'de görüldüğü gibi değerlendirilen çalışmaların 13'ünün CIDI'yi, 3'ünün M-CIDI'yi, 1'inin CIDI'ye 12 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını kullandığı, 1'inin CIDI ve SCID'i (DSM Eksen Bozukluklari icin Yapilandirilmis Klinik Gorusme) kullandığı, 1'inin SADS'ı (Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) kullandığı, 1'inin UM-CIDI (University of Michigan-CIDI) ve DIS'i (Uluslararası Tanı için Bileşik Görüşme) kullandığı ve 1 çalışmanın da MINI'ye 6 soru ekleyerek oluşturulan ölçüm aracını ile birlikte FPI'yi (Floransa Psikiyatrik Görüşme) kullandığı görülmektedir (6-18,23-31). Çalışmaya alınan 22 araştırmadan 18 araştırmada yüz yüze görüşülerek, 2'sinde telefon kullanılarak, 1'inde hem yüzyüze hem de telefon ile görüşülerek, 1 çalışmada ise posta yoluyla örnekleme ulaşılarak değerlendirmenin yapıldığı saptanmıştır (6-18,23-31)

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Tanı sınıflama sistemlerinden sıklıkla DSM-IV'ün (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, dördüncü baskı) kullanıldığı görülmektedir. Araştırmaya alınan 22 çalışmadan 13'ünün DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10'u (Hastalıklar ve Sağlık Problemlerinin Uluslararası İstatistiksel Sınıflaması Onuncu Revizyon), 4'ünün DSM-III-R'yi, 1'inin ICD-10 ile DSM-IV'ü, 1'inin ICD-10 ile DSM-III-R'yi, 1 çalışmanın da DSM-III ile DSM-III-R'yi birlikte kullandığı Tablo 1'de görülmektedir (6-18,23-31). Yapılmış olan bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7 olduğu ancak ICD-10'a göre bu oranların sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7'ye düştüğü saptanmıştır (15). Yapılmış olan başka bir çalışmada DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %1,3 iken ICD-10'a göre bu oran yaklaşık iki katına, %2,7'ye yükselmiştir (23).

    Yaş ve sosyal fobi:

    Yaşa göre değerlendirildiğinde yaygınlık oranlarının 18 yaşın altında %1,6, 18 yaş ve üstündeki bireylerle yapılan çalışmalarda %0,4-%17 arasında değiştiği görülmektedir.

    Essau ve arkadaşaları 12-17 yaşları arasındaki ergenlerle yaptıkları çalışmada yaş ile birlikte sosyal fobi yaygınlığının arttığını, en fazla artışın da 12-13 ile 14-15 yaşları arasında olduğunu saptamışlardır (8). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi belirtilerinin ilk başladığı yaş ortalamasının 15,5±12,6, sosyal fobi tanısı alma yaş ortalamasının ise 28,8±11,5 olduğu bildirilmiştir (9). Bir başka çalışmada sosyal fobi başlangıç yaşı ortanca değerinin 7 olduğu saptanmıştır (6). Grant ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin ortalama başlangıç yaşı 15,1, Lee ve arkadaşlarının çalışmasında ise 18,0 olarak bulunmuştur (10,27).

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Cinsiyete göre sınıflandırıldığında yaygınlık oranlarının kadınlarda %1,3-17,2 erkek erkeklerde ise %0,4-10,0 arasında değiştiği görülmektedir. Değerlendirmeye aldığımız tüm çalışmalarda birbiriyle uyumlu olarak sosyal fobinin kadınlarda erkeklerden daha fazla olduğu gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Stein ve arkadaşları sosyal fobi tanısı koydukları hastalarının %26,8'inin yaygın sosyal fobi, kalan %73,2'sinin ise yaygın olmayan sosyal fobi tanısı aldıklarını belirtmişlerdir (17). Bir başka çalışmada yaygın sosyal fobi yaygınlığının %7, yaygın olmayan sosyal fobi yaygınlığının ise %17 olduğu saptanmıştır (30). Pelissolo ve arkadaşlarının çalışmasında sosyal fobi yaygınlığının sosyal fobi tanı ölçütleri sınırlı ve dar kapsamlı ele alındığında yaygınlığın %1,9-%0,9, sosyal fobi için tanı ölçütleri esnetildiğinde ise yaygınlığın %7,3-%2,3 arasında değiştiği saptanmıştır (14). Faravelli ve arkadaşlarının çalışmasında yaşam boyu sosyal fobi yaygınlığı %3,27 saptanmasına karşın sosyal fobi tanı ölçütleri dar kapsamlı ele alındığında oranın %3.09' a düştüğü görülmüştür (9).

    Kültür ve sosyal fobi:

    Kıtalar arası çalışmalar karşılaştırıldığında yaşam boyu yaygınlık oranlarının Avrupa'da %1,6 ile %17, A.B.D.'de %5 ile %12,1, Asya'da %0,4 ile %0,82, Güney Amerika'da %10,2 ile %11,7 arasında olduğu, Avustralya'da ise bir yıllık yaygınlığın %1,3 ile %2,7 arasında değiştiği görülmektedir.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Tablo 1 incelendiğinde yaşam boyu, oniki aylık, altı aylık ve bir aylık yaygınlık oranlarının birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Yaşam boyu yaygınlık oranlarının %0,4 ile %13,7 arasında, oniki aylık yaygınlık oranlarının ise %1,3 ile %7,9 arasında değiştiği görülmektedir. Rocha ve arkadaşlarının yapmış olduğu bir çalışmada DSM-III-R tanı ölçütlerine göre sosyal fobinin bir aylık, bir yıllık, yaşam boyu yaygınlığının sırasıyla %7,9-%9,0 ve %11,7, ICD-10'a göre ise sırasıyla %4,7-%5,2 ve %6,7 olduğu saptanmış ve değerlendirmenin yapıldığı zaman dilimine göre sonuçlarda belirgin farkın olduğu ortaya çıkmıştır (15).

    TARTIŞMA:

    Ölçüm aracı, görüşme biçimi ve sosyal fobi:

    Değerlendirilen çalışmalara bakıldığında farklı ölçüm araçlarının kullanıldığı ve ölçüm araçlarına sosyal fobiyi daha iyi ölçebilmek için maddelerin eklenip çıkarıldığı ya da bazı maddelerin değiştirildiği görülmektedir. Ölçüm araçlarındaki bu çeşitliliğin çalışma sonuçlarını ve sosyal fobi yaygınlık oranlarını da etkilediği açıktır. Bizim incelediğimiz farklı çalışmalarda olduğu gibi Zimmerman ve Mattia'nın yapmış olduğu çalışmada da aynı örneklem grubunda bile olsa ölçüm ve tanı aracının değişimi ile yaygınlık oranlarının değiştiği, yarı yapılandırılmış görüşme ile sosyal fobi oranının yapılandırılmamış klinik görüşmelere göre 9 kat fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla %28.6, %3.2) (22). Araştırma kapsamına alınan çalışmalara baktığımızda ölçüm araçlarının uygulanma biçimlerinin (telefon görüşmesi, posta yolu, yüz yüze görüşme) de farklılık gösterdiği görülmektedir. Ölçüm araçlarının telefon görüşmesi ya da posta yolu ile uygulandığı araştırmalarda değerlendirme yöntemlerinin çalışmayı sınırlandırdığı açıktır. Yapılmış olan bir araştırma sonucunda ortaya çıkmış olan sosyal fobi yaygınlık oranı değerlendirilecekse kullanılan ölçüm aracının ve ölçüm için uygulanan yöntemin de bilinmesinin önemli olduğu ortadadır.

    Tanılama sistemi ve sosyal fobi:

    Farklı tanı sınıflama sistemlerinin kullanımının çalışmalarda yaygınlık sonuçlarını etkileyeceği açıktır. Değerlendirmeye aldığımız çalışmaların birçoğunda DSM-IV tanı sınıflama sisteminin kullanıldığı görülmüştür. Canals ve arkadaşlarının yapmış oldukları bir çalışmada DSM-III-R ölçütlerine göre basit/sosyal fobi yaygınlığı %1.7 iken ICD-10'a göre bu oranın %5.5'e yükseldiği görülmüştür (32). Yine Wacker ve arkadaşlarının çalışmasında DSM-IV ölçütlerine göre sosyal fobinin bir yıllık yaygınlığı %16 iken ICD-10'a göre bu oranın %9,6'ya düştüğü saptanmıştır (33). Sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılmış olan çalışmalar tanı ölçütlerinde yapılan küçük değişikliklerin yaygınlık oranlarında büyük değişikliklere yol açtığını göstermektedir (34,35). Fehm ve arkadaşlarının yapmış oldukları çalışmada sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerini tam olarak karşılayanların %2, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden tek bir ölçütü eksik olan eşik altı sosyal fobi tanısı alan kişilerin %3, sosyal fobinin DSM-IV tanı ölçütlerinden iki ya da daha fazla ölçütü karşılamayan belirti düzeyinde sosyal anksiyetesi olan bireylerin %7,5 yaygınlıkta olduğunu belirtmişlerdir (24). Yaygınlık oranlarının değerlendirilmesinde kullanılan tanı sınıflama sistemi ile birlikte sosyal fobi tanısı kapsamına alınan ölçütlerin de bilinmesinin önemli olduğu görülmektedir.

    Yaş ve sosyal fobi:

    Ergenlik döneminde sosyal fobi yaygınlığının toplum tabanlı çalışmalarda %0.5-%4 (8,36), birinci basamak hastalarının oluşturduğu örneklemde ise yaygınlığın %3-%6,8 (37,38) arasında değiştiği bildirilmiştir. Almanya ve A.B.D'de yapılmış çalışmalar sonucunda ergenlerde sosyal fobinin yaşam boyu yaygınlığının %5 ile %15 arasında değişebildiği saptanmıştır (39,40).

    Birinci basamakta pediatristlerle yapılan bir çalışmada çocuk ve ergenlerde özgül fobiden sonra yaygın tipi başta olmak üzere sosyal fobinin en yaygın anksiyete bozukluğu olduğu görülmüştür (37). Buna rağmen pediatristlerin nadiren sosyal fobi tanısı koyduğu ve hastaların sosyal fobi için tedavi alamadıkları görülmüştür (37). Bu bulgu bize çocukluk döneminde çok yaygın bir sorun olmasına rağmen sosyal fobinin hekimler tarafından tanınmadığını göstermektedir. Sosyal fobinin başlangıç yaşının 5 yaş kadar erken olabileceği bildirilmiştir (aktaran 41). Olguların tedaviye başvuruları ise oldukça geç olmaktadır. Genellikle sosyal fobisi olanlar belirtiler ortaya çıktıktan 10 yıl kadar sonra tedavi için başvurmaktadırlar (42). Sosyal fobi kişilerin okul, iş, sosyal hayat, karşı cins ile ilişki gibi yaşamlarının birçok alanında başarısızlığa yol açmaktadır. Yapılmış olan bir çalışmada bu kadar olumsuz sonuçlara yol açmasına rağmen sosyal fobiklerin yalınızca %23,5'inin sorunları nedeniyle tedavi arayışında bulunduğu saptanmıştır (8). Sosyal fobinin hem bireysel hem de toplumsal alanda ciddi ekonomik kayıplara neden olması nedeniyle erken tanınması ve tedavi edilmesi gereken bir bozukluk olduğu konusunda araştırmacıların hemfikir olmalarına karşın çocuk ve ergenlik döneminde yapılmış olan araştırmaların sayıca az olması şaşırtıcıdır. Sosyal fobi nedeniyle yaşanan güçlükler hastaların hayat tarzlarını değiştirmelerine ve yaşam kalitelerinin düşmesine yol açmaktadır. Sosyal fobinin bireyde meydana getirdiği tüm bu olumsuzluklar göz önüne alındığında çocuk ve ergenlilik döneminde yapılacak yaygınlık araştırmalarının tedaviye oldukça geç başvuran hastaların erken tanınmasını ve yeti yıkımını azaltacağını düşündürmektedir.

    Cinsiyet ve sosyal fobi:

    Toplum çalışmalarında cinsiyetler arasındaki yaygınlığa bakıldığında kadınlarda erkeklere göre sosyal fobinin daha yüksek sıklıkta olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Buna karşın tedavi arayışının erkeklerde daha fazla olduğu ve dolayısıyla klinik örneklemde yapılan yaygınlık çalışmalarında sosyal fobi yaygınlığının erkeklerde daha yüksek oranda olduğu bilinmektedir (43). Bu da sosyal fobinin erkeklerin sosyal rollerinde meydana getirdiği yıkımın ve yetersizliğin şiddetinin daha fazla ve fark edilir olmasıyla açıklanabilir. Toplum içinde erkeklerin ev geçindirme, para kazanma gibi sosyal rollerinin olması, daha fazla sosyal ortamda bulunmalarına yol açıp klinik örneklemde sosyal fobi yaygınlılığının erkeklerde daha yüksek olmasına neden oluyor olabilir. Kadınlarda sosyal fobi yaygınlığının klinik örneklemlerde toplum örneklemlerinden düşük çıkması kadınların daha çok ev işleri, çocuk bakımı gibi görevleri üstlenip girdikleri sosyal ortamların erkeklere oranla daha az olmasından kaynaklanıyor olabilir. Öte yandan utangaçlık ve çekingen davranışlar gösterme kadın cinsiyete yakıştırılmakta ve olumlu geri bildirimlerle pekiştirilmektedir. Bu nedenle sosyal fobinin önemli özelliklerini oluşturan çekingenlik ve utangaçlık duygularından kadınlar hoşnut oluyor ve bu özelliklerden yakınmıyor olabilirler. Ancak erkeklerde sayılan bu duygular toplum tarafından bir eksiklik ve olumsuz özellik olarak algılandığından, erkeklerin sorunun daha fazla farkına vardığı söylenebilir.

    Sosyal fobinin alt tipleri:

    Sosyal fobi tanı ölçütleri ilk kez DSM-III'de yer almıştır (44). DSM-IV'e göre korku ve/veya kaçınma çoğu toplumsal durumu kapsıyorsa yaygın sosyal fobiden söz edilmelidir (2). Yaygın olmayan sosyal fobide korku ve/veya kaçınmalar sadece bir, iki alanda ya da yaygın sosyal fobi ile karşılaştırıldığında sınırlı alanlarda bulunmaktadır (45,46). Hekime başvuran ve yardım talebinde bulunan sosyal fobiklerin büyük çoğunluğunu yaygın sosyal fobisi olanlar oluşturmaktadır (47-50). Yaygın olmayan sosyal fobi ile karşılaştırıldığında yaygın sosyal fobinin daha erken yaşta başladığı, eş hastalanım oranının, işlev bozukluğu düzeyinin daha fazla, yaşam kalitelerinin daha düşük, madde kullanım oranlarının daha yüksek ve prognozun daha kötü olduğu bildirilmiştir (3,47,51).

    Sosyal fobinin alt tiplerinin bilinmesi etiyolojik farklılık ve tedavi yanıtını etkileyebileceği için önemlidir (52-54). Tanı ve izlem aşamasında yapılması gereken bu ayırım tedavi yönteminin seçimini ve bu alanda yapılacak bilimsel araştırmaları etkileyecek bir durumdur.

    Kültür ve sosyal fobi:

    Değerlendirmeye aldığımız araştırmalardan 6 çalışmanın Amerika kıtasında, 8'inin Avrupa'da, 2 çalışmanın Avustralya, 3'er çalışmanın Asya ve Güney Amerika'da yapıldığı saptanmıştır. Son on yıllık yaygınlık çalışmaları gözden geçirildiğinde bu konuda en fazla araştırmanın Avrupa kıtasında yapıldığı görülmüştür. Yaygınlık oranları değerlendirildiğinde de sosyal fobi yaygınlık oranlarının Avrupa'da en yüksek düzeyde olduğu, Asya kıtasında ise bu oranların düşük olduğu dikkat çekicidir. Toplumun Amerika'da olduğu gibi bireysel ya da Asya'da olduğu gibi toplumsal özellikler taşıması ya da iklim ve coğrafik yapının nüfus yoğunluğunu etkilediği gibi kişilerin sosyalizasyonunu da farklı şekillerde etkilemesi sonucu çeşitli toplumlarda sosyal fobinin yaygınlığının değişebileceği düşünülmektedir (55). Daha önce yapılmış olan birçok çalışmada doğu ülkelerinde sosyal fobinin yaygınlığının batı ülkelerine göre daha düşük olduğu gösterilmiştir (28,33,56-64). Doğu bölgelerde kişilerin bireysel olmaktan çok sosyal bir bağlılık içinde olmaları, bireysel performanstan çok toplumsal etkilerin anksiyeteye yol açma olasılığı şaşırtıcı olan bu bulgu ile ilişkili olabilir. Batıda sosyal fobi daha ciddi bir tıbbi sorun olarak değerlendiriliyor ya da batı toplumlarının yapısal özellikleri daha fazla sosyal anksiyete yaşanmasına yol açıyor olabilir. Bunun yanında sosyal fobi doğu toplumlarında bir hastalıktan çok bir kişilik özelliği olarak değerlendiriliyor olabilir. Batıda geliştirilmiş tanı ölçütleri, ölçüm araçları doğu toplumunda karmaşık doğası olan ve sınırları net olmayan sosyal fobiyi ya da sosyal kaygıyı yeterince değerlendiremiyor ya da ölçemiyor olabilir. Bu da sosyal fobi tanı ölçütlerinin farklı kültür ve toplumlarda ne kadar geçerli olduğu tartışmasını gündeme getirmektedir. Çalışma desenleri ve yaygın ya da yaygın olmayan sosyal fobide yer alan farklı belirti ve yakınma kümelerinin ele alınması da yaygınlık oranlarındaki bu farka yol açmış olabilir. Sosyokültürel özelliklerin kişide davranışsal, düşünsel ve duygusal değişikliğe yol açacağı bilinmektedir. Bu nedenle araştırmalarda kültürel özelliklere önem verilmesi gerektiği açıktır.

    Zaman dilimi ve sosyal fobi:

    Epidemiyolojik çalışmalarda uzun zaman diliminde sorunu anımsamanın hatalı olabileceği görüşü kabul görmektedir (65). Yaygınlığın araştırıldığı döneme bağlı olarak araştırma sonuçlarında belirgin farklar ortaya çıkabilmektedir (11,14,23,33).

    Araştırmalarda incelemeye alınan zaman diliminin çalışma ile ilgili yapılacak yorumu etkileyebileceği açıktır. Bu nedenle yaygınlık oranlarının değerlendirmenin yapıldığı zaman diliminin de göz önüne alınarak yorumlanmasının önemli olduğu düşünülmektedir.

    Sonuç:

    Değerlendirmeye alınan 22 araştırmadan çıkan ortak sonuçlar aşağıdaki gibi 3 madde halinde özetlenebilir.

    Sosyal fobi yaygınlığını belirlemek için kullanılan ölçüm araçlarının, görüşme biçiminin, sınıflama siteminin ya da değerlendirmeye alınan zaman diliminin farklı olması yaygınlık çalışmalarının sonuçlarını etkilemektedir.

    Gelişmiş ülkelerde gelişmekte olan ülkelere oranla sosyal fobinin daha yaygın olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir.

    Sosyal fobinin çocukluk-ergenlik döneminde başlamasına ve hastaların tedavi arayışlarının oldukça geç olmasına karşın yaygınlık araştırmalarının bu dönemde az olduğu görülmüştür. Az olduğu için çocukluk-ergenlik döneminde sosyal fobinin yaygınlığı ile ilgili yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber sosyal fobinin kadın cinsiyette daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır.

    Sosyal fobinin erken başlangıç özelliği göstermesi, işlevselliği büyük ölçüde etkilemesi, yaygınlık ve eş hastalanım oranlarının yüksek olması erken tanı ve tedavinin gerekliliğini göstermektedir. Bunun yanında doğu ve batı ülkelerinde sosyal fobi yaygınlık oranlarının belirgin farklılık göstermesi kültürler arası çalışmaların önemini açıkça ortaya koymaktadır. Yapılması planlanan çalışmalarda kültüre, ölçüm aracına ve çalışma desenine önem verilmesi sosyal fobi alanında elde edilecek bilgilerin niteliğini artıracaktır. Özellikle ergenlik ve çocukluk döneminde yapılacak çalışmalar sosyal fobinin başlangıç özellikleri, yaygınlığı ve seyri ile ilgili önemli bilgiler kazandıracaktır.

    Toplum ruh sağlığı girişimlerinin düzenlenebilmesi için ruhsal bozukluklar ile ilgili yaygınlık çalışmaları son derece önem taşımaktadır (55). Diğer anksiyete bozukluklarında olduğu gibi sosyal fobide de bireysel etkilenmenin ve toplumsal maliyetin fazla olması bu alanda yapılması gereken yaygınlık araştırmalarına olan ihtiyacı ortaya koymaktadır (66).

    Kaynak

    Ülke

    Sınıflama

    Sistemi

    Ölçüm aracı ve kullanım şekli

    Örneklem sayısı

    Yaş

    Ortalama

    Standart sapma

    Toplam

    Yaygınlık

    (%)

    Yaygınlık

    Kadın

    (%)

    Yaygınlık

    Erkek

    (%)

    Abou-Saleh ve ark., 2001 (7)

    Birleşik Arap

    Emirlikleri

    ICD-10

    CIDI

    SCID

    yüz yüze görüşme

    1394

    18 yaş ve üstü

    0,4 y.b.

    Andrews ve ark., 2001 (23)

    Avustralya

    ICD-10

    CIDI

    yüz yüze görüşme

    10641

    18 yaş ve üstü

    2,7 o.a.

    1,4 b.a.

  • Alerjik hastalıkların tedavisinde prebiyotik ve probiyotiklerin yeri var mı?

    Alerjik hastalıklar gibi bağışıklıkla ilişkli hastalıkların sıklığının giderek artması erken dönemde mikroplara olan maruziyetin azalmasıyla ilişkilendirilmetedir. Barsak mikrobiyotası( barsakta yaşayan yararlı, zararlı, ortakçı bütün mikroorganizmalar) vücuttaki en geniş mikrop çeşitliliğini oluşturur ve bu nedenle de bağışıklık sisteminin gelişiminde en önemli rolü oynadığı düşünülmektedir. Bu bilgiler alerjik hastalıkların tedavisinde barsaktaki mikrobik içeriğin değiştirilmesinin etkili olabileceğini akla getirmiş ve bu konuda çok sayıda çalışma yapılmaya başlanmıştır.

    Probiyotik ve prebiyotikler nelerdir?

    İnsanların ve hayvanların sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için sağlıklı bir gastrointestinal (mide-barsak) sisteme sahip olmaları gerekmektedir. Probiyotik bakteriler yeterli miktarda ağız yoluyla alındıklarında hastalık yapan mikroorganizmaların üremesini engeller, gıdaların sindirilmesini kolaylaştırır ve immün sistemi güçlendirir. Probiyotik gıdalar ise içerisinde raf ömrü sonuna kadar yeterli miktarlarda canlı probiyotik mikroorganizma (108 cfu/gram) içeren yoğurt, kefir gibi gıdalardır. Prebiyotikler ise mide içerisinde sindirime uğramadan barsağa geçebilen ve buradaki insan vücuduna dost probiyotik bakterilerin çoğalmasını sağlayan kompleks karbonhidrat yapıdaki besinlerdir.

    Atopik Egzama ve Probiyotik Tedavisi

    Atopik egzama çocukların %5-20 arasını etkileyen çocukluk döneminin en sık görülen hasta deri hastalığıdır. Barsaktaki mikrofloranın (barsakta yerleşik bakterilerin) içeriği atopik egzaması olan ve olmayan çocuklarda farklılık göstermektedir ve içerikteki bu farklılıkların aktif egzama gelişimi öncesinde olabileceği düşünülmektedir. Çalışmalarda bu konu ile ilgili en sık bulunan sonuç egzamalı bebeklerin gaytalarında Bifidobakteri türlerinin azalması şeklindedir. Probiyotikler tüm dünyada fermente süt ürünleri şeklinde tüketilmektedirler. Probiyotiklerin etkileri türlere göre çeşitlilik göstermektedir.

    Atopik egzamada probiyotik tedavisi ile ilgili olarak 0-55 yaş arası 2599 hastanın katıldığı 35 çalışmanın verileri 2018 Kasım ayında (en güncel) analiz edilmiştir. Bu çalışmalarda Lactobacillus ve Bifidobacteri türleri tek başlarına ya da diğer bakterilerle karıştırılarak ya da prebiyotiklerle kullanılmıştır. Sonuç olarak, egzama ciddiyetinde ve hastaların yaşam kalitesinde çok az ya da hiç değişiklik olmadığı görülmüştür. Egzama da probiyotik tedavisi önerilmesi için daha fazla kanıt grektiği belirtilmiştir. Ayrıca çok küçük ya da bağışıklık yetmezliği olanlarda dikkatli kullanılması önerilmiştir.

    Astım ve Probiyotik Tedavisi

    Astım çocukluk döneminin en sık görülen akciğer hastalığıdır. Son zamanlarda probiyotiklerin barsak mikrobiotasını etkileyerek astımda bronşlarda görülen yangıyı (hassasiyet, kızarıklık) azaltabileceği ön görüsüyle birçok çalışma yapılmıştır. 2018 yılında 910 astım tanısı almış olan çocuk hastanın katıldığı 11 çalışmanın verileri değerlendirilmiştir. Ancak bu çalışmaların az sayıda hasta ile yapıldığı ve çalışmalarda Lactobacillus, Bifidobakteri, Streptococus gibi farklı probiyotiklerin kullanıldığı belirtilmiş. Sonuç olarak probiyotik tedavisinin çocukluk çağı astımında daha az astım atağı geçirmeyi sağlayabileceği, ancak gündüz ve gece olan astım yakınmalarına ve solunum fonksiyonları açısından önemli bir fayda sağlamadığı görülmüştür. Astım tedavisnde probiyotik önerilmesi için daha fazla kanıta ihtiyaç vardır.

    Alerjik Rinit ve Probiyotik Tedavisi

    Alerjik rinit tüm toplumun %10-30’unu etkileyen, burun akıntısı, tıkanıklığı, gözlerde kaşıntı ve akıntı , hapşırık gibi yakınmalarla seyreden bir hastalıktır. Sıklığının giderek artması alerjik rinitin tedavisi ile ilgili çalışmaları arttırmıştır. 1919 hastada yapılmış 21 çalışmanın değerlendirildiği bir araştırmada çalışmalarda farklı probiyotik tedavisinin hastaların şikayetlerinin azalmasında ve yaşam kalitelerinin artmasında faydası olabileceği ancak çalışmalarda farklı tür bakteriler kullanıldığından standardize edilemediği ve daha fazla bilimsel kanıta ihtiyaç duyulduğu belirtilmiştir.

    Besin Alerjisi ve Probiyotik Tedavisi

    Besin alerjenleri bireyin immun sistemi tarafından tanınarak alerjik bulgulara neden olur. Bunların içinde en önemlisi anafilaksi olarak adlandırılan ağır alerjik reaksiyondur. Çocuklarda erişkinlere göre besin alerjisi sık görülür. En sık süt, yumurta, kuruyemiş, buğday, kabuklu deniz ürünleri ve balık ile olan alerjilere rastlanır. Probiyotiklerin barsakta oluşan alerjik yanıtı düzelterek etki edebileceği düşünülmüştür.

    2018 yılında 895 inek sütü alerjisi olan çocuk hastanın değerlendirildiği bir yayında probiyotiklerin inek sütü alerjisi olan çocukların yakınmalarında ılımlı bir düzelme sağladığını göstermiştir. Çocuklarda inek sütünün tolere edilmesini sağlamakla ilgili olarak probiyotik tedavisinin etkisinin kesin olarak belirtilemeyeceği ancak Lactobacillus rhamnosus GG tedavisinin inek sütü alerjisi olan çocuklarda inek sütünün tolere edilmesini sağlayabileceği belirtilmiştir.