Romatoid artrit (RA) genel olarak gebelik süresince sessiz seyredebiliyor. Ama çoğunlukla karşılaştığımız durum, doğumun hemen sonrasında hastalığın tekrar geriye gelişi (çoğu zaman gebelik öncesinden daha şiddetli olarak). Günümüzde RA tedavisinde kullanabileceğimiz çok sayıda etkin tedavi yöntemi mevcut olmakla birlikte, bu ilaçların büyük bir kısmının anne sütüne geçme ihtimali, süt veren anneleri tedavi edebilmemizin önündeki en büyük engel.
TNF inhibitörleri son yıllarda oldukça sık kullandığımız etkili bir ilaç grubu. Etanercept (Enbrel) de bu grubun üyesi olan, sadece RA değil, ankilozan spondilit ve psöriatik artrit gibi hastalıkların tedavisinde de kullandığımız bir ilaç. Diğer taraftan süt veren annelerde kullanımı hakkında bilgilerimiz oldukça sınırlı. Dolayısı ile etanercept'in süt veren annelerde kullanımı ile ilgili her türlü bilgi son derece önemli. İşte bu noktada Journal of Rheumatology'nin Temmuz sayısında yayınlanan çalışmayı önemli buluyorum (kanıt hiyerarşisindeki yeri çok yukarılarda olmasa da).
Keeling ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, yüzlerce hasta ile yapılmış randomize kontrollü çalışmaların aksine sadece 1 hastanın takip sonuçlarına dayanan bir çalışma. Evet, yanlış duymadınız, sadece bir hasta, başka bir deyişle bu çalışma bir olgu sunumu.
Araştırmacıların ifadesine göre, RA tanısı ile takip edilen ve gebeliği süresince herhangi bir sorun yaşamayan 34 yaşındaki kadında, gayet sağlıklı bir kız bebek dünyaya getirdikten 3 ay sonra hastalık alevlenmesi gözlenmiş. Bunun üzerine hastanın da onayı alınarak etanercept başlanılmasına karar verilmiş. Bu noktada, çok da alışık olmadığımız bir şey olmuş (en azından benim); hasta kendisinden süt örnekleri alınarak bu örneklerde ilaç düzeylerinin ölçülmesini istemiş.
Hastanın bu isteği geri çevrilmeyerek (!),hem etanercept'in 25 mg'lık formunu (haftada 2 defa) hem de 50 mg'lık formunu (haftada 1 defa) kullanmakta iken, 2 ay süre ile süt örnekleri alınmış. Sonuç olarak yapılan ölçümlerde anne sütündeki etanercept miktarının ihmal edilebilir (herhangi bir şekilde bebeğe etkili olmayacak) düzeyde olduğu gösterilmiş.
Elbette çalışmanın sadece 1 hastadaki gözlemi yansıtması, elde edilen sonuçların genellenebilirliğini bir miktar azaltıyor. Bununla birlikte, az da olsa bir bilginin olması, hiç fikrimizin olmamasından daha iyidir diyorum. Literatürü araştırdığımda, daha önce yayınlanmış aynı bu olguya benzer (süt verirken etanercept kullanmış ve hem süt hem de bebeğin kanındaki ilaç düzeylerinin zararsız olduğu gösterilmiş) 2 tane daha olgu olduğunu gördüm.
Sonuç itibarı ile şu anki bilgilerimize göre emziren annelerin etanercept kullanmasında bir sakınca gözükmüyor.
Etiket: Çalışma
-
Emziren anneler etanercept (enbrel) kullanabilir
-
Eklem içerisine uygulanan hyaluronan diz osteoartritinde etkili değil
Osteoartrit (OA) ya da halk arasında daha sık kullanılan (ancak gerçeği yansıtmayan) adıyla kireçlenme romatoloji uzmanlarına en sık başvuru nedenlerinden birisi. A.B.D'de yapılan bir çalışmaya göre 30 yaş üzerindeki bireylerin %6'sı diz eklemini tutan OA' ten etkilenmiş durumda ve bu oran 70 yaşın üzerindeki bireylerde %40'a kadar çıkıyor. Osteoartrit'in görülme sıklığı, halk sağlığı problemi olarak kabul edilmesine neden olacak kadar fazla olsa da, hastalığın tedavisi için cerrahi girişim (protez ameliyatları) dışında yapılabilecekler bir hayli sınırlı. Diz eklemi içerisine yapılan ilaç uygulamaları cerrahi dışı tedavi seçeneklerinden birisi. Eklem içi uygulamalar arasında popüler ancak bir o kadar da tartışmalı olanı hyaluronan (Hyalgan, Viscoseal, Synvisc, Orthovisc) adı verilen ilaç. Hyaluronan aslında normal eklem sıvısı ve kıkırdakta bulunan, kıkırdağın sağlamlık ve elastikliğini sağlayan, eklem yüzeylerini koruyan moleküllerden birisi. Osteoartrit'te hyaluronan miktarı azalmıyor ama yapısı bozuluyor. İşte bu ilacın iddia edilen etkisi de, dışarıdan bu molekülün eklem aralığına verilmesinin OA'te olumlu etkileri olduğu şeklinde. Hyaluronan'ın OA'te etkinliğini araştıran çok sayıda çalışmaya rağmen, bu ilaç gerçekten etkili mi? Özellikle daha etkili olduğu bir hasta grubu var mı? Ya da etkisi ne kadar sürüyor? gibi soruların yanıtları halen tatmin edici olmaktan uzak. İşte bu nedenle yeni çalışmalar halen romatoloji dergilerinde kendine yer bulabiliyor.
Osteoartrit hastalarında hyaluronan'ın etkisini araştıran, Hollanda'da yürütülen çok merkezli bir çalışmanın sonuçları Annals of the Rheumatic Disease'in Haziran sayısında yayınlandı. Araştırmacılar diz OA'i olan 335 hastanın yarısına (yaklaşık olarak) 5 hafta süreyle haftada bir olmak üzere, diz eklemi içerisine Hyalgan uygularken, diğer yarısına da serum fizyolojik (seyreltilmiş tuzlu su da denilebilir) uygulayarak bu hastaları 1 yıl süre ile takip etmişler. Çalışma süresince hastaların parasetamol dışında ağrı kesiciler ya da NSAİİ (iltihap giderici ilaçlar) almalarına izin verilmemiş (elbette hiç bir çalışma kimsenin 1 yıl boyunca ne alacağı hakkında etik anlamda yaptırımda bulunamaz, ancak hastalar çalışma süresi dahilinde bu ilaçları almaları durumunda çalışma dışı bırakılabilirler ki bu çalışmada yapılan da bu). İlacın etkilerini (hastaların bu uygulamalardan fayda görüp görmediğini) pek çok farklı yöntem ile değerlendirmişler. Bu yöntemlerin ortak özelliği ise hepsinin hastalar tarafından yapılan değerlendirmeler olması.
Çalışmanın sonuçlarını incelediğimizde; 3. ayın sonunda hyaluronan uygulanan hastaların %67,9'u tedaviye yanıt verirken (hastalık ile ilişkili yakınmalarında azalma olması), plasebo uygulanan hastaların %72,4'ünün tedaviye yanıt verdiğini görüyoruz. Her iki grupta tedaviye yanıt veren hastalar uzun süreli takip edildiğinde ise, hyaluronan uygulanan hastalarda yakınmaların tekrar başlaması (nüksetmesi) için geçen süre yaklaşık 172 gün iken, plasebo uygulanan hastalarda bu süre yaklaşık 204 gün. Bu süre ne kadar uzun ise bu o uygulamanın daha etkili olduğu anlamına geliyor, ancak bu çalışmada her 2 grupta yakınmaların nüksetme süresi birbirine çok yakın. Plasebo uygulaması hyaluronandan daha etkili gibi gözükmekle birlikte aradaki fark istatistikî olarak anlamlı değil.
Uzun lafın kısası, değerlendirmeyi nasıl yaparsak yapalım, hyaluronan OA'te tuzlu sudan daha etkili değil gibi gözüküyor. Bu çalışmanın sonuçları, hyaluronan tedavisinin yüksek maliyeti ile bir arada değerlendirildiğinde, OA hastalarında bu uygulamanın çok da mantıklı olmayacağı anlamını taşıyor. Elbette daha kapsamlı bir çalışma ile bu bulguların aksi ispat edilene kadar. -
Sjögren hastaları neden bitkin?
Günümüzden yaklaşık 50 yıl kadar önce yaşamış olan Amerikalı yazar (ve de ilk kişisel gelişimcilerden birisi) Dale Carnegie yaşadığımız yorgunlukların nedeni çalışmalarımız değil, endişelerimiz, hayal kırıklıklarımız ve dargınlıklarımızdır demiş. Bu söze genel anlamda katılmamak zaten mümkün değil. Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlanan çalışmanın sonuçları ise bu deyişin, Sjögren sendromlu hastalar için de geçerli olabileceği anlamını taşıyor.
Sjögren sendromu denildiğinde çoğu hekimin aklına ilk gelen, hastalığın tipik özelliği olan ağız ve göz kuruluğu gibi dış salgı bezlerinin* çalışma bozukluğunu yansıtan yakınmalardır. Bu yakınmalar gerçekten önemli olmakla birlikte, hastalar üzerindeki olumsuz etkisi en az bunlar kadar, hatta daha fazla olanı ise yorgunluk/bitkinlik hissidir. Bitkinliğin tanımı kişiden kişiye değişebilse de, tıp dilinde kabul gören tanımı; uykuyu arttırma ile düzeltilemeyen genel enerji yokluğu durumudur. Bu satırları okuyan çoğu SS'lu hastanın evet bende de bu tarif edilenden var dediğini duyar gibiyim. Bu hastalarda bitkinlik hissine ek (ve de ilişkili) olarak, dikkati çeken diğer bir bulgu da gündüz uyuklamaları (daytime sleepiness). Sjögren sendromlu hastalarda bitkinlik hissinin çok sık rastlanılan bir yakınma olduğu bilinmesine rağmen, hekim olarak hastaların bu yakınmaları ile ilgili yapabildiklerimiz oldukça sınırlı.
Her şeyden önce, günümüze kadar SS hastalarında yapılan ilaç çalışmalarının büyük bir bölümünde bitkinlik hedef alınmamış (yani ilaçların bitkinlik üzerine olan etkileri araştırılmamış). İlaçların bitkinlik üzerine etkilerini araştıran az sayıdaki çalışmada ise, ne iltihap baskılayıcı (TNF-alfa inhibitörleri gibi) ne de daha farklı (alfa linolenik asid, DHEA) tedavi yaklaşımlarının etkinliği gösterilememiş. Şu ana kadar bu konuda etkili (o da bir miktar) olduğu gösterilen tek yaklaşım rituksimab tedavisi. Hastaları bu derece rahatsız eden bir durum için bu kadar çaresiz kalmamızın en önemli (ve belki de tek) nedeni, SS hastalarında bitkinlik/yorgunluk hissinden sorumlu olan mekanizmaları bilmememiz. Elbette hastalarda sıkça gördüğümüz kronik ağrı ya da ağız ve göz kuruluğu gibi bulgular uyku kalitesini bozarak bitkinlik hissi ve gündüz uyuklamalarından sorumlu olabilir. Teoride bu açıklamalar akla yatkın olmakla beraber, hâlihazırda SS hastalarında bitkinlik hissine yol açabilecek faktörleri araştıran bir çalışma yok(tu).
İşte, Theander ve arkadaşlarının yaptığı çalışma, SS hastalarında uyku süre ya da kalitesini bozabilecek faktörler ile bitkinlik hissi ve gündüz uyuklaması gibi bulguların ilişkisini araştırıyor. Elbette buradaki esas amaç; SS hastalarında gözlenen bitkinlikten sorumlu faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerden her birinin düzeltilmesini sağlayacak tedavi stratejilerini geliştirmek (dolayısıyla hastaların bitkinlik hissine çare bulmak).Araştırmacılar bu amaçla 81 SS hastasını ve bu hastalar ile yaş ve cinsiyet olarak eşleşen 59 sağlıklı bireyi (hastalar ile karşılaştırabilmek için kontrol grubu olarak) çalışmaya dahil etmişler. Şimdi bazı okuyucuların aklından, ölçülen kan basıncı veya kan şekeri olsa tamam da, bitkinlik nasıl ölçülebilir diye geçiyor olabilir. Daha önceki yazılarımda da değindiğim gibi, hasta tarafından yapılan değerlendirmeler günümüzde hastalıkların tanı ve takibinde çok önem kazanmış durumda. Araştırmacılar da, bitkinlik, uyku kalitesi, uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete** gibi durumların ölçümü için, sadece SS hastaları için değil başka hastalıkların değerlendirilmesinde de kullanılabilen (güvenirliği test edilmiş) anketleri kullanmışlar.
Peki, ne bulmuşlar? Her şeyden önce, SS hastalarında hem bitkinlik hem de gündüz uyuklamalarının sağlıklı bireylerden daha fazla olduğunu, ancak hastalarda bitkinlik hissinin (%40) gündüz uyuklamalarından (%15) daha sık karşılaşılan bir problem olduğunu göstermişler. Bir hayli yoğun istatistiksel analizin (regresyon analizi) sonucunda da, hastaların gündüz yaşadığı bitkinlik hissinden sorumlu olabilecek faktörleri gece ağrısı ve anksiyete olarak belirlemişler. Bu noktayı biraz daha açmak gerekirse; uyku bozukluğuna yol açan her faktörün bitkinlik hissinden eşit ölçüde sorumlu olmadığını göstermişler. Şöyle ki, gece tuvalete kalkmak için uyanma hastaların %53 gibi önemli bir bölümünde görülmesine rağmen yapılan analizde bunun bitkinlik hissinde belirleyici olmadığı gösterilmiş. Diğer taraftan, hastaların %19'unda görülmesine rağmen, gece ağrısının anksiyete ile beraber, bitkinlik hissinden en çok sorumlu faktörler olduğu ortaya konulmuş.
Bu sonuçlar ve verdiğim detaylı bilginin hastalar (ve de hekimler) için ne tür bir önemi var? Bu bilgilerin ışığında, bitkinlik hissi ile ilişkisi gösterilen gece ağrısı ve anksiyete gibi faktörlerin tedavisine ağırlık vererek, hastaların büyük kısmının yaşam kalitesini bozan bitkinlik problemine daha kalıcı çözümler bulabiliriz. Elbette bu bağlamda ilk yapılması gereken şey, bu faktörleri düzeltmenin gerçekten bitkinlik hissini düzeltip düzeltmeyeceğini araştıran klinik çalışmalar.
*dış salgı (ekzokrin) bezleri; salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir.
**Anksiyete; endişe, kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. -
Diş hastalıklarını önleyerek romatoid artrit gelişimini önlemek mümkün (mü?)
Modern tıbbın kurucularından sayılan ve pek çok önemli gözleme (bir kısmı kendi adıyla anılan) imza atmış bir hekim olan Sir William Osler Ağız sağlığı vücudun sağlığına açılan penceredir tespitini bundan yaklaşık olarak 100 yıl kadar önce yapmış. Öğrenciliğim sırasında bu tespiti bir şekilde duymuş ya da okumuş olduğumu hatırlıyorum. Bugün için o zamanki düşüncelerimi net olarak hatırlamak zor olsa da, açıkçası bende yarattığı his elindeki kısıtlı imkânlardan yaptığı çıkarımları biraz abartmış tarzında bir şeylerdi. Diğer yandan (Sir Osler'i 100 yıl sonra haklı çıkartacak şekilde) son yıllarda yapılan bazı çalışmalar, dişeti ve çevresindeki dokularda bakterilerin de rol oynadığı kronik bir iltihap olan peridontid (PD) ile kalp hastalıkları, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı gibi hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Tahmin edeceğiniz üzere benim ilgimi çeken ise, PD ile romatizmal hastalıkların ilişkisini inceleyen çalışmalar. Gerçekten de yakın dönemde yapılan çalışmalar, PD'in romatoid artrit (RA)'in hem ortaya çıkışı hem de ilerlemesi için bir risk faktörü olabileceğini düşündürür tarzda.
RA ile ağız sağlığının ilişkisine daha yakından bakma olanağı sağlayan bir çalışmaJournal of Rheumatology'nin Haziran sayısında yayınlandı. Bu çalışma özünde PD ile RA arasındaki ilişkiyi araştırıyor. Ancak araştırmacılar, çalışmaya katılan bireylerde PD var mı yok mu diye muayene ile karar vermek yerine, bunu hem daha objektif hem de daha sayılabilir (nicel) hale getirmek amacı ile PD gelişiminden sorumlu tutulan bir bakteri olan Porphyromonas (porfiromonas diye telaffuz ediliyor) gingivalis'e karşı gelişen antikor düzeylerine (kanda) bakmışlar.
Çalışma Kanada'da yaşayan Kuzey Amerika yerlilerinde yapılmış. Özellikle bu grubun seçilmesinin bazı nedenleri var; öncelikle bu topluluk dünyada RA görülme sıklığının en yüksek olduğu gruplardan birisi, hastalık çoğunlukla erken yaşta başlıyor, romatoid faktör (RF) ve anti-citruline peptid antikor (ACPA) pozitifliği sık ve de aynı ailede birden fazla RA hastası gözlenebiliyor. Bu noktada ACPA'ya biraz daha açıklık getirmek gerekebilir. Bu antikor RA için bir hayli özgün, çoğu zaman hastalığın ortaya çıkışından yıllar önce bile kanda tespit edilebiliyor (ülkemizde pek çok laboratuvar anti-CCP testi adı ile bu testi yapabiliyor).
Çalışmada 3 grup var; 1-RA hastaları, 2- hastaların birinci derece (sağlıklı) akrabaları 3- hasta grubu ile akrabalık bağı olmayan sağlıklı bireyler. Araştırmacıların yaptıkları da bu üç grupta Porphyromonas gingivalis'e karşı gelişen antikorların kandaki düzeylerine bakmak.
Bakmışlar ve de şunları bulmuşlar:
1- RA hastalarındaki P.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, hem hastaların sağlıklı akrabalarından hem de akrabalık bağı bulunmayan sağlıklı bireylerden daha yüksek.
Bunun anlamı şu; P.gingivalis (dolayısıyla PD) bir şekilde RA ile ilişkili ama bu ilişki hastalığın genetik komponenti ile çok alakalı değil gibi.
2-
a- Hastalar ve akrabaları ACPA pozitif olan ve olmayanlar olarak sınıflandırılır ise, ACPA pozitif olan hastalardaki p.gingivalis düzeyleri ACPA negatif olan hastalardan, hastaların ACPA pozitif akrabalarındaki p.gingivalis'e karşı antikor düzeyleri, ACPA negatif olan akrabalarınkinden daha yüksek bulunmuş.
b-Buna karşın aynı karşılaştırmalar RF pozitif olan ve olmayan hasta ve akrabalarında yapıldığında, ACPA için gösterilene benzer bir ilişki RF için gösterilememiş.
Bunun anlamı da p.gingivalis ile RA arasında gösterilen ilişki, genel anlamda RA'dan ziyade RA gelişiminde önemli yere sahip olan ACPA pozitifligi ile ilişkili yani daha net bir cümle ile ifade etmek gerekir ise, araştırmacıların bu sonuçlara göre savunduğu tez şu: P.gingivalis PD yapıyor bu da RA hastalığının gelişiminde önemli rol oynadığı düşünülen ACPA gelişimine neden oluyor ve bir süre sonra RA gelişiyor.
Bazı okuyucuların aklına P.gingivalis nasıl olup da ACPA pozitifliği yapıyor diye gelebilir. Bunu açıklayacak biyolojik gerekçeler var ama bu yazının amacını biraz aştığı için makalenin orijinaline bakmalarını tavsiye ederim. Bu çalışmanın sonuçlarını yorumlamayı güçleştiren 2 tane sorun var; birincisi yapılan gözlemin kesitsel olması (yani sadece o anın fotoğrafını çekmiş olması) nedeni ile tam olarak bir neden sonuç ilişkisi olup olmadığını yorumlamak zor, ikincisi yukarıda değindiğim gibi çalışmanın yapıldığı grup özel bir grup ve bu çalışmanın sonuçları başka toplumlara uygulanabilir mi bilmiyoruz.
Sonuç olarak belki de günün birinde ağız sağlığını düzelterek, RA gelişimini tamamen önlemek ya da geciktirmek mümkün olabilir. Genel olarak çoğu hekim (belki hastalar da) bu kadar karmaşık gözüken hastalıkların nedenlerinin ve tedavisinin de karmaşık olması gerektiğini düşünüyor. Bu örnekte olduğu gibi ağızdaki bir bakterinin ortadan kaldırılmasının hastalığın gelişimini tamamen önleyebileceğine inanmakta güçlük çekiyoruz. Oysa yıllarca cerrahların yeni ameliyat yöntemleri geliştirmelerine neden olan ülser hastalığının, bir bakterinin eseri olduğu ve antibiyotikler ile tedavi edilebileceği gerçeği gözümüzün önünde ibretlik bir şekilde duruyor. -

Azı karar çoğu zarar: d vitamini

D vitamini faydalı mıdır? sorusu, gerek hastalarımız gerekse eş dost tarafından sıkça sorulan sorulardan birisi (ya da birisi haline geldi). Gerçekten de son yıllarda araştırmacıların D vitaminine karşı ilgisinde belirgin bir artış var ve neredeyse bildiğimiz tüm hastalıkların bir şekilde D vitamini ile ilişkili olduğunu ileri süren hatırı sayılır araştırma mevcut.
Tahmin edeceğiniz üzere bu çalışmaların ortak sonucu D vitamini faydalıdır şeklinde. Bununla birlikte bu araştırmaların büyük bir kısmının sonuç bölümü incelendiğinde araştırmacıların D vitamini alımınızı arttırın gibi doğrudan bir tavsiyede bulunma konusunda biraz çekimser davrandıkları gözden kaçmıyor. Şimdi yazının başındaki soruya yanıt olarak, her ne kadar insanın içinden adının içinde vitamin olduğuna göre faydalıdır elbette diye refleks ve de kaçamak bir yanıt vermek gelse de, işin aslı göründüğünden biraz daha karmaşık gibi. Faydalı olduğu yönünde genel kanıtlar olsa bile, kime faydalıdır?, hangi durumlarda faydalıdır?, hangi dozda faydalıdır? gibi soruların öncelikle yanıt bulması gerekiyor.
D vitamininin olumlu etkileri olduğu düşünülen ve en çok araştırılan konulardan birisi D vitamininin düşmeler ve de kırık gelişimi üzerine olan etkileri. Daha önce yapılmış çoğu klinik çalışma (aralarında bazı tutarsızlıklar olsa da) D vitamininin düşme ve kırık gelişimini azalttığı yönünde. Önceki çalışmaların sonuçlarına göre, günlük 700-800 ünite D vitamini alımının kırık riskini %13-26, düşme riskini %19-26 oranında azalttığı gösterilmiş. Ek olarak, bu çalışmalar D vitamini ile ilgili en önemli sorunlardan birinin hasta uyumu olduğunu, yani hastaların ilacı her gün düzenli kullanma konusunda pek istekli olmadığını, ortaya koymuş. Bu nedenle Sanders ve arkadaşları, JAMA’da 12 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan araştırmayı planlarken, faydası zaten gösterilmiş olan D vitaminin kullanımını kolaylaştıracak bir şekilde, her gün (düşük doz) almak yerine yılda 1 defa (yüksek doz) uygulamanın, düşme sıklığı ve kırık gelişimi üzerine etkileri nedir sorusunu sormuşlar.
Çalışma Avustralya’da tek bir merkezde 2003-2008 yılları arasında yürütülmüş. Yaşları 70’in üzerinde ve kalça kırığı için en az 1 risk faktörü bulunan (annede kalça kırığı, eski kırık hikâyesi vb.) 2258 kadının bir bölümüne senede 1 defa ağız yolu ile 500 000 Ünite koleskalsiferol (vitamin D3) diğer bölümüne de plasebo verilmiş ve katılımcılar 3-5 yıl süre ile takip edilmişler. Katılımcılardan düşmeleri ellerindeki takvime işlemeleri istenmiş, kırıklar zaten çekilen röntgen ile bir şekilde kayıt altına alınmış.
Gelelim çalışmanın sonuçlarına; D vitamini verilen kişiler plasebo verilenler ile kıyaslandığında, düşme sıklığında %15, kırık sıklığında %26 artış saptanmış. Yanlış okuduğunuz ya da yazım hatası olduğu düşüncesiyle az önce okuduğunuz cümleyi yeniden okumayı aklınızdan geçiriyorsanız buna hiç gerek yok. Araştırmacılar burada yer veremeyeceğimiz pek çok ek analiz de yapmışlar ama bu yüksek doz D vitamininin düşme ve kırık riskini ARTTIRDIĞI sonucunu değiştirmemiş. Çalışmanın sonuçları arasında dikkati çeken diğer bir özellik de gerek düşme gerekse kırık sıklığının ilacın verilmesini takip eden ilk 3 ay içerisinde belirgin artış göstermesi (ki bu da bir şekilde düşme ve kırıkların sorumlusunun D vitamini olduğunu destekler nitelikte). İşin açıkçası araştırmacılar bu (beklenilmeyen) sonucu yorumlamaya çalışırken bir hayli zorlanmışlar. Şu an için A.B.D ve Kanada’da 70 yaş üzerindeki bireylere tavsiye edilen D vitamini dozu günde 600 Ünite (üst sınırı 2000 Ünite ki bu da senelik 700 000 Üniteye denk geliyor). Araştırmacılar biraz da buna dayanarak, buradaki sorunun dozun yüksekliğinden ziyade, bu kadar yüksek dozun tek seferde verilmesi olabileceği şeklinde yorum yapmışlar.
Aslında bu çalışmanın bize anlattığı (ya da hatırlattığı) en önemli şey, insan vücudu ile ilgili hiçbir şeyi düz mantıkla düşünmememiz gerektiği. Araştırmacıların hipotezi tutsa ve bu yazının başlığı senede 1 defa alınan D vitamini her derde deva olsa mutlaka daha ilgi çekici olurdu ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.
-

Çalışan Anne Olmak
Günümüzde hayat şartlarının giderek zorlaşması, maddi sıkıntılar sadece babanın çalıştığı eski aile yapılarında değişikliğe yol açmıştır. Artık özellikle de şehir hayatında ailenin geçimini sağlamak için her iki ebeveyn de çalışmakta ve çalışan annelerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Sadece maddi sıkıntılar değil, kadınların eğitim seviyelerinin artması da çalışmak istemelerine sebep olmuştur. Peki, annenin çalışması çocukları nasıl etkilemektedir? Annenin çalışmasının aile yaşamına katkıları olduğu gibi zorlukları da vardır. Bu durumun çocuk üzerinde yaratacağı etkiler değişir. Annenin yaptığı iş, çalışma koşulları, anne-çocuk iletişimi, aile içi ilişkiler, annenin yokluğunda çocuğa bakan kişinin özellikleri ve sağladığı bakımın uygun ve devamlı olması, çocuğun hangi gelişim basamağında bulunduğu ve çocuğun yaşı çocuğun annenin çalışmasından nasıl etkileneceğini belirler. Yaş, üzerinde önemle durulması gereken faktörlerden biridir. Çünkü yaş ne kadar küçük olursa anneye duyulan ihtiyaç o kadar artar.
Çalışan anneler konusunda ülkemizde yapılan araştırmalar, tutarlı sonuçlara ulaşamamışlardır. Gerek uygulanan yöntem, gerekse uygulamanın yapıldığı grubun sayısal büyüklüğü ve temsil gücü açısından elde edilen sonuçları genellemek güçtür. Bu konuda yapılan bazı araştırma bulguları, çalışan annelerin çocuklarında, annesi çalışmayan çocuklara göre bazı davranış sorunlarının daha fazla olduğunu gösterirken, bazıları ise tersine; annesi çalışan çocukların psiko-sosyal gelişimlerinin annesi çalışmayan çocuklara kıyasla çok daha üstün olduğunu ortaya koymuştur. Araştırmalar çocuğun kişilik gelişimi üzerinde annenin çalışıp çalışmamasının değil, ancak anne babanın çocuk yetiştirme tutumlarının etkili olduğunu ortaya koymaktadır.
Aşağıda çalışan annelere verilebilecek önerileri bulabilirsiniz:
● Çalışan anneler genellikle çocukları ile “yeterince vakit geçiremediklerinden yakınırlar. Oysa bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki, anne babası çalışan çocukların %85-90’ı böyle bir durumdan şikâyetçi değildir. Diğer bir ifade ile çalışan anne babaya sahip çocukları sadece %10-15’i anne babaları ile daha fazla vakit geçirmek istediğini söylemektedir. Ayrıca unutmamamız gerekir ki, çocuğunuzla geçirdiğiniz sürenin uzunluğu değil, kalitesi önemlidir. Annenin çocuğuyla birebir ilgileneceği bir zaman diliminin belirlenmesi, yapacaklarını onunla planlaması ve onun isteği doğrultusunda oyun oynaması çocuğuyla kaliteli zaman geçirmesini sağlamaktadır.
● Annenin çocuk ile birlikte geçirdiği süre arttıkça birlikteliklerinin kalitesinin azalma olasılığı vardır. Yani, çalışan annelerin düşündüğü gibi, çalışmayan anneler zamanlarının çoğunu çocuklarıyla verimli bir şekilde geçirmeyebilirler. Bunun en önemli sebeplerinden biri bütün gününü çocuğu ile geçiren annelerin çocukların enerjilerine yetişemeyip bir süre sonra yorgun düşmeleri ve bunalmaları olabilir. Ya da anneler; yemek yapma, ev işleri, alışveriş, temizlik ve ütü gibi sorumlulukları tek başına üstlendikleri için çocukları ile gün içinde çok vakit geçiremeyebilirler.
● Çalışan bir anne olarak akşam işten eve geldiğinizde yemek hazırlamak, sofra kurmak, çamaşır yıkamak vb. gibi bir sürü ev işi yapmakla çocuğunuzla vakit geçirmek arasında kalıyorsanız, bu ikilemi çözmenin en uygun yollarından biri ev işlerini çocuğunuzla birlikte yapmaktır. Ona da sorumluluk verirseniz, bu durum hem onun hoşuna gidebilir, hem de günlük işlerinizi yaparken onunla ilgilenmeye devam etmiş olursunuz. Çocuğunuz ev işlerinde size yardımcı olmak istemeyebilir. Bu tür durumlarda onu teşvik edin; ama çatışmaya girmeyin.
● Bazı anneler oyun oynamaktan keyif almazlar. Hem sizin hem de çocuğunuzun birlikte yapmaktan keyif alacağı etkinlikler bulmaya çalışın.
● Fazla mesailerinizden dolayı eve geç gelen bir anneyseniz çocuğunuzun uyku saatini de buna göre ayarlamanız önerilir. Her çocuğun kısa bir süre de olsa her akşam annesini görmesi önemlidir.
● Çalışan annelerde en çok gözlenen davranışlar, çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçiremediklerini düşündükleri için suçluluk duymaları ve onlara karşı aşırı hoşgörülü davranmalarıdır. Fakat unutulmaması gerekir ki çocuklar öyle görünmese de sınırlara ihtiyaç duyarlar ve ancak kuralların olduğu ortamlarda kendilerini güvende hissederler.
● Çalışan annelerde bir diğer görülen davranış ise neredeyse her akşam eve gelirken çocuklarına bir şeyler almalarıdır. Bu durum çocukta her akşam bir beklenti yaratmaktadır. Çocuklar annelerinin eve gelişini kendisine oyuncak ya da çikolata vb. gibi yiyecekler getireceği için değil, onlarla birlikte zaman geçirmek için beklerlerse anne ve çocuklar arasındaki ilişki daha sağlıklı olur.
● Bazı çalışan annelerin yaşadığı en büyük sıkıntı ise eve iş getirmek zorunda olmalarıdır. Bu durum kurumsal şirkette çalışanlarda gözlenebileceği gibi, annenin akademisyen ya da öğretmen olduğu durumlarda da görülebilir. İşten yorgun eve gelen anne hem yemek yapmak, sofra kurmak, toplamak vb gibi ev işleriyle uğraşırken hem de yarına yetiştirmesi gereken işleri düşünür. Bu tür durumlarda babaların annelerle işleri paylaşması annelerin stresini azaltabilir.
● Çalışan bir anne olarak eve iş getirdiyseniz, işinizi çocuğunuz uyuduktan sonra yapmanız çocuğunuzla çatışma yaşama olasılığınızı düşürecektir. O gün eve getirdiğiniz işiniz fazlaysa ve çocuğunuz uyumadan önce de çalışmanız gerekiyorsa bunun çocuğunuza açıklayın.
● Çalışan annelerin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de çocuklarına kimin bakacağıdır. Genelde bir büyükanne -anneanne veya babaanne- ya da bir bakıcı çocuğun sorumluluğunu anne ile birlikte üstlenir. Bu durum ise çocuğa karşı farklı tutumların gösterilmesine yol açabilir. Hâlbuki bir çocuğun doğru yanlış kavramları edinmesinde en önemli unsur ona bakan kişilerin ortak bir tutum içinde olmalarıdır. Çocuğa büyükanne bakarsa onun doğruları ile anne babanın doğrularının çatışma olasılığı vardır. Örneğin, büyükanne ve dedeler torunlarına aşırı düşkün oldukları için gevşek bir tutum benimseyebilirler. Bu yüzden anne babasının onaylamadığı şekilde yemek yemesine- TV karşısında yemek yemek vb gibi- ya da uzun süre çizgi film izlemesine izin verebilirler. Benzer bir sorun çocuğa bakıcı baktığında da görülebilir. İş kaybetme korkusu ile çocukla çatışma yaşamamak için onun her istediğini yapan bakıcılar, anne babanın çocuğa kural koymasını zorlaştırabilir. Çocuğa bakan her kim ise; büyükanne ya da bakıcı, anne baba ile ortak bir tutum içinde olmalı ve anne evde yokken de onun istediği düzenin devam etmesini sağlamalıdır.
● Çocuğunuzla hafta içi yeterince vakit geçiremediğinizi düşünüyorsanız hafta sonu ve resmi tatillerde birlikte vakit geçirmenin keyfini çıkarın. Sadece onun istediği şeyleri yaparak değil, ikinizin de istediği şeyleri birlikte yaparsanız, hem siz hafta sonunda dinlenmiş hem de birlikte iyi vakit geçirmiş olursunuz. Bütün bunlar göz önüne alındığında çalışan bir annenin durumunun oldukça zor olduğu düşünülebilir. Fakat çalışmak kişiyi zihnen ve bedenen yorsa da, çalışmak manevi tatmin sağladığı için çalışan anneler bu zorlukların üstesinden daha kolay gelmektedirler. Burada unutulmaması gereken bir nokta ise evdeki tüm sorumlulukların anne ve baba arasında paylaşılmasının önemidir. Ancak böyle bir paylaşım sonucunda çalışan anneler çocuklarıyla düzenli ve iyi vakit geçirebilirler.
-

Başarısızlık Nedenleri
Başarısızlık, her bireyin yaşadığı bir deneyimdir. Doğduğunuz günden beri aileniz, arkadaşlarınız, öğretmeniniz, iş arkadaşlarınız tarafından size yöneltilen beklentileri karşılamak yükümlüğünde kalmış ve bu yükümlülükleri yerine getirememiş olabilirsiniz. Veya kendinize koyduğunuz hedeflere ulaşamamayı başarısızlık olarak nitelendirebilirsiniz. Çeşitli sebepleri olan başarısızlık sizi umutsuzluğa ve öz güven azalmasına sürüklememeli, sebepleri irdelenmelidir. Örneğin müziğe yeteneği olmayan bir insanın müzik konusunda ‘başarısız’ olduğunu söylemek yanlıştır. Bir konuya yeteneğinizin olmaması veya önünüzdeki engeller sizi başarısız bir insan yapmaz.
Peki neden başarısız olunur?
-
Yetenek dışı alanlar: Eğer çaba gösterdiğiniz alanda yeteneğiniz yoksa kulvarınız dışında bir hedef koymuş olabilirsiniz. Tabiki çalışkanlık başarıya ulaşmada çok önemlidir. Fakat bazı alanlarda sadece belirli özelliklere sahip bireyler başarılı olabilir. Örneğin yüzme alanında kariyer sahibi olabilmek için istenen belirli bir vücut yapısı vardır. Bu yapıya sahip olmayan bireyin çalışkanlığı kendini ancak belirli bir noktaya kadar götürecektir.
-
Baskıcı ebeveynler: Aşırı kontrolcü, mükemmeliyetçi anne-babalar çocuklarına baskı uygular. Bu baskı altında yetişen çocuklar başarısız olmalarına sebep olan yoğun bir stresle karşı karşıyadır. Sürekli iyi not alma kaygısı, yetişkinlikte iyi bir kariyer sahibi olma kaygısına dönüşecektir.
-
Psikolojik sebepler: Öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği, hiperaktivite gibi psikolojik etkenler bireyin hayatını olumsuz etkileyerek çalışma kalitesini düşürmekte, bu yüzden başarısızlığa sebep olmaktadır. Bu etkenlerin ortadan kaldırılmadan kişinin kendini çalıştığı konuya odaklaması güç olacaktır.
-
Öz disiplin eksikliği: Çalışmaya başlamak bu çabayı sürdürmek, plan yapmak, hedefe doğru aşama kaydetmek öz disiplin gerektiren aktivitelerdir. Çalışma, plan yapma becerilerini kazanamamış ve geliştirememiş bireylerin taşıdıkları kontrol eksikliği onları başarısız olmaya itmektedir.
Bu faktörlere ek olarak başarısızlığa sebep olan birçok etken olabilir. Herhangi bir sebepten başarısız olan bazı bireyler umutsuzluğa kapılmakta, bu başarısızlığı hayatının diğer alanlarına genelleyebilmektedir. Sınavına yeterince çalışmadığı için sınavı geçemeyen kişi kendini ‘aptal, yetersiz, beceriksiz’ olarak görmeye başlarsa özgüvenini ciddi anlamda zedeleyebilir. Kazanılmış başarısızlık sendromu kişilerin kendi başarısızlık döngülerini yaratmaları, bir anlamda kendi kendilerini sabote etmeleri anlamına gelmektedir. Depresyona da sebep olabilen kazanılmış başarısızlık sendromu ancak başarısızlığın doğru sebeplerle ilişkilendirilmesi ve bu sebepler üzerine çalışmayla aşılabilir. Varmak istediğiniz hedef yolundaki sizi olumsuz etkenleri tanıyın, ortadan kaldırın ve çalışmaya devam edin.
Başarısızlık,yeniden ve daha zekice başlama fırsatından başka bir şey değildir. Henry Ford
-
-

Oyun Terapisi Çocukları Depresyondan Koruyor
Çocuklar doğal bir yöntem olan oyunu tercih ederken uzmanlara ve uzman adaylarına bu oyunları ve çocuğun iç dünyasını yorumlayarak ebeveynler arasında bir köprü oluşturma konusunda büyük bir görev düşmektedir
Düzenlenen eğitim çalışmalarında; oyun terapisi çalışma tekniklerinin gösterilmesi ve çiftler halinde pratik çalışma ile oyun terapisi tekniklerine dayanan klinik vak’aların kavramsallaştırılması ebeveynlerin terapötik sürece dahil olma tekniklerine hakim olma, terapi sonuçları temelinde tedavi planlaması prensiplerine hakim olma, Çocuk-ebeveyn ilişkisinin temel unsurları theraplay yaklaşımı açısından incelenmesi hedef aldıklarını kaydederek, “Çocuklarla çalışmanın eğlenceli yöntemleri ile psikoterapiye yönelik sıkı bir yaklaşım çerçevesinde oyun terapisinin pratik becerilerini geliştirmeleri amaçlanır. Eğitim çalışmaları kapsamında katılımcıların oyun psikolojik etkisinin temel ilkelerini, çocuğun kişiliği ve davranışları hakkında bilmek; çocuğun oyun aktivitesini, ebeveynleriyle etkileşimini analiz edebilmek, direktif ve nondirektif oyun psikoterapisi tekniklerini uygulamak, çocukluk davranışı ve gelişiminde çocuklarda travmanın nörobiyolojik etki mekanizmaları düzeltilmesi için oyun psikoterapisini yürütmede beceriye sahip olmaları sağlanmaya çalışılır.
“Bütün çocuklar anlaşılmaya ve kabul edilmeye ihtiyaç duyarlar”.
“Çok hızlı değişmekte olan bir dünyaya uyum sağlamaya çalışan çocuklar yetiştiriyoruz. Çocukların dünyasından bakabilen, onların dilini konuşmayı ve dinlemeyi öğrenen terapistlerin artmasını hedefliyoruz. Oyun terapisi çocukların hem kişisel hem de kişiler arası düzeydeki problemlerle çalışabilmelerini sağlar. Çocuğa odaklanan terapi, odağı terapistten çocuğa kaydırır ve kendini keşfetme ve kendini gerçekleştirme için fırsatlar oluşturur. Bu yeni fırsatların hayata geçirilmesidir.
Unutmayalım ki bir çocuğun hayallerine giden yolda onlara bu yolda eşlik eden biz yetişkinlerin (ebeveyn, terapist, uzmanların) bilgi ve bilimin ışığında ilerlerken, sahip olduğumuz alçak gönüllülük, sevgi ile zamanında birer çocuk olduğumuzu hatırlamak ile mümkündür. Bu terapiler aracılığıyla birçok çocuğun; kalbine, ruhuna ve hayallerine ulaşabilmek hedeflenir. -
Sınav kaygısı ve baş etme yolları
Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır. Başka bir adıyla performans anksiyetesi olarak bilinen sınav kaygısı okul çağındaki çocuk ve ergenlerde sık görülmektedir. Bireyin sınava yüklediği anlamlar, sınavla ilgili zihinde oluşturulan imaj, sınav sonrası duruma ilişkin atıflar ve sınav sonrası elde edilecek kazanımlara verilen önem sınav kaygısı oluşumu üzerinde etkilidir. Bu bağlamda çocuklar sınav öncesinde, sınav esnasında ve hatta sınavdan sonrada yoğun kaygı ve endişe yaşayabilirler.
Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir. Belirtiler bazen çok hafif olsa da bazı öğrencilerde çok ciddi ve ağır seyredebilir.
Öğrencinin başarısında belirgin bir düşüş gözlenir. Ders çalışmayı erteleme, sınav ve hazırlığı hakkında konuşmayı reddetme olur. Soru sorulmasından rahatsız olurlar ve bu durumlardan kaçınırlar. Dikkat dağınıklığı, odaklanamama, fiziksel yakınmalarda dikkat çeken bir artış (karın ağrısı, mide bulantısı, terleme, uyku düzensizliği, iştahsızlık ya da tersine aşırı yeme, genel mutsuz bir ruh hali vb.), çok çalışılmasına karşın performans düşüklüğü kaygının varlığını gösterir. Çalıştıkları halde sınavdan düşük puan almaları öğrencilerin özgüvenlerini sarsabilir. Öğrenilenleri aktaramama, okuduğunu anlamama, düşünceleri organize etmede zorluk, dikkatte azalma, sınavın içeriğine değil kendisine odaklanma, zihinsel becerilerde zayıflama , enerji azlığı, fiziksel rahatsızlıklar sınav kaygısının başlıca etkileridir. Sınav kaygısı gerçek dışı beklenti ve yorumlar içerdiğinden yanıltıcıdır. Bu durun öğrencileri farkında olmadan kendi davranışlarını denetleyemez hale getirir.Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygını oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve baskısı da önemli bir etkendir.
“Sınava hazır değilim”, “Bu bilgiler çok gereksiz ve saçma. Nerede ve ne zaman kullanacağım ki?” “Sınavlar niye yapılıyor , ne gerek var?” “Bu bilgiler gelecekte benim işime yaramaz” Sınava hazırlanmak için gerekli zamanım yok ki!”“Bu konuları anlayamıyorum, aptal olmalıyım” “Ben zaten bu konuları anlamıyorum” “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım” “sınav kötü geçecek” “Çok fazla konu var , hangi birine hazırlanayım?” sıklıkla gözlene olumsuz otomatik düşüncelerdir.Yapmam gereken nedir?” “Yapabildiğimin en iyisini yapabilirim?” “Olabilecek en kötü şey ne”“Dünyanın sonu değil, telafisi var” Bunda başarısız olmam her zaman olacağım anlamına gelmez” “Yeterli zamanımın olmadığı doğru , ancak olan zamanımı en etkili şekilde nasıl kullanabilirim? “Tüm kaynakları çalışamasam bile , önemli bölümlere öncelik vererek sınava hazırlanabilirim, hiç olmazsa bu bölümlerden puan kazanırım” “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam tembel ve beceriksiz olduğumu göstermez. Daha fazla çalışmam gerektiği anlamına gelir” “zamanı kendi yararıma kullanmak benim elimde” kaygıyla başa çıkmak için geliştirilebilecek alternatif düşüncelerdir. Ayrıca başkalarıyla yarış içinde olmamak ve her kesin farklı yetenek ve kapasiteye sahip olduğunu bilmek hem çocuk hem de yetişkinler için önemlidir.
Düşünce ve inançları sorgulamak (gerçekçi olmayan düşünme alışkanlıklarını farklı bir gözle yeniden değerlendirmek, nefes alma egzersizleri, gevşeme egzersizleri, kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, düşünceleri durdurma tekniği, dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.
“Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, mutlaka kazanmalıyım, kazanmazsam kimsenin yüzüne bakamam, sınav benim kim olduğumu gösterir, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır. Ayrıca daha önceki deneyimlerden yola çıkarak ‘’ Ben hep başarısız oldum bundan sonrada başarısız olacağım’’ tarzında düşüncelerin de değiştirilmesi elzemdir. Öncelikli olarak sınava yoğunlaşmayı ve sorulara odaklanmayı sağlayan, düşünceleri organize etmede, dikkati yoğunlaştırmaya yardımcı olan, olumsuz düşünmeyi ve telaşa kapılmayı engelleyen, kontrol duygusunu geliştirerek başarıya yardım eder, gerçek performansı sergilemede önemli rol oynayan bir yaklaşımdır.
Çalışma alışkanlıklarını ve sınava ilişkin tutumları gözden geçirerek yeni bir zihinsel yapılanma yaratmaya çalışmak gerekir. Zamanı iyi kullanılmalıdır. Beslenme ve uykuya dikkat edilmelidir. Sınava yönelik çalışmaları son güne/geceye bırakmamak önemlidir. Sınav öncesinde yeteri kadar çalışmak ve bunun sınav başarısında önemli belirleyici olduğunu bilmek kritik öneme sahiptir. Buna rağmen doğabilecek kaygı ve endişeyi uygun yöntemlerle azaltılmasını sağlamak gereklidir .Olumsuz otomatik düşüncelere karşı alternatif açıklamalar getirme, kontrolün kendisinde olduğunu hatırlatma, yanıtlayabileceği sorulardan başlama, kaygıyı azaltmaya yönelik teknikler kullanma (hızlı gevşeme, dikkat artırma teknikleri, kontrollü nefes alıştırması) sınav esnasında yapılabilecek bazı çalışmalardır. Kendini ödüllendirme, keyifle yapılan etkinliklere yönelmek, eksikler üzerine düşünme ve geleceğe yönelik yeni planlar yapma sınav sonrası kaygıyla baş edebilmek için yapılabilecek aktivitelerdir.
Aile için sınavın ne anlam ifade ettiği, sınava yönelik tutum ve yaklaşımları önemlidir. Sıklıkla aileler kendi kaygılarını çocuklarına yansıtmaktadırlar. Çocuktan yüksek beklentilerinin olması, ayrıntılarla aşırı uğraş sergilemeleri ve sınavı bir araç değil amaç olarak görmeleri oldukça önemlidir. Bazı ebeveynler kendi narsistik düşüncelerini çocukları üzerinden yaşayabilmektedir. ‘’Benim çocuğun en iyi olması gerekiyor’’ tarzındaki düşünceler çocuklarda aşırı kaygıya neden olabilmekte ve ebeveynlerle sağlıklı iletişim kurmayı engellemektedir. Bunun yerine aileler sınırlarının farkında olmalıdırlar. Güven ve sorumluluk vermeli, önemsemeli, olumlu geri bildirimde bulunmalıdır. Sınava ilişkin konuşmalarda özenli davranmalı, gerçekçi olmalı, akranlarıyla karşılaştırmaktan kaçınmalıdır. Duygu ve düşünce paylaşımı, empati önemlidir. Sınavı yüceltmeme, ölüm kalım sorunu yapmama, yüreklendirici ve motive edici tarzda davranma önerilmektedir. Çocuklar koşulsuz sevilmelidir ve bu sevgi çocuğa fark ettirilmelidir. Aile bireyleri uygun rol modeli olmalı, uygun aile ortamı sağlamalı ve uygun problem çözme davranışları geliştirilmelidir. Ailenin bakış açısında değişim yaratmak ve beklenti düzeyini gerçekçi sınırlara indirmek temel girişimleri oluşturur.
Bir ruhsal bozukluk ortaya çıkmışsa (depresyon, anksiyete bozukluğu, uyku bozukluğu vs.), ruhsal belirtilerden dolay işlevselliğinin bozulması, kaygıyla başa çıkmak için uygun olmayan yollar kullanma, davranış bozukluklarının görülmesi psikiyatrik destek gerektiğinin başlıca göstergeleridir. Bunun için aileler sınav kaygısı olan çocuklarını geç olmadan bir uzmana götürmeli ve danışmanlık almalılar. -
Aile ve ödev yapma
Çocuk ve ergen psikiyatrisinde ve hatta erişkin psikiyatride doktorların çokça karşılaştığı sorunların başında anne babaların çocuklarına ödev yaptıramaması gelmektedir. Ne yapsak ta çocuklar ödev yapsalar. Üniversite veya yüksek lisans öğrencisi olsa bile aileler çocuklarının başarılarını takip ederler. Bazen onlardan çok kaygıya kapılırlar.
Çocuk ve ergen psikiyatrisine başvuruların önemli bir kısmı ders başarısı ile ilgilidir. Ders çalışmamanın bir kısmı dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları ve aile sorunlarına bağlı olabilir. Bir kısmı da ödeve karşı sorumluluk duygusu gelişmemesine bağlıdır.
Ödev okul sorumluluğunun gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca okulda öğrendiği bilgilerin kalıcı hafızaya yerleşmesi için dersleri tekrar etmesi faydalıdır. Çocuk ve ergen psikiyatristi çocuk ve ergenle görüşmelerinde davranışçı tedavi yöntemleri kullanarak çocuktaki ödev yapma davranışını geliştirmeye çalışır. Bunun için aileyle beraber çalışmak gerekir. Aile yardımcı olacak fakat tamamen kendi görevi gibi bütün ödevi yapmayacaktır.
Öğretmenlerde verdikleri ödevleri gözden geçirmelidir. Bunun için bir ödül veya ceza ufakta olsa olmalıdır. Yoksa bir süre sonra kontrol edilmeyen ödevler için çocuk ve gençte motivasyon azalır.
Belli bir ritimde ödev yapmaya alışan öğrenci artık ödev yapmazsa rahatsızlık hissedecektir. Ödev dışında çok küçük yaşlardan beri sorumlulukları kendine yaptırılan çocuklarda görev bilinci daha fazla olacaktır.
Okul içinse psikiyatrik ve psikolojik olarak çocuğun kaldırabileceği kadar, ona faydalı olacak ödevler verilmelidir. Sırf ödev vermiş olmak için vermek çocuğun bir süre sonra isteğini kıracaktır.
Dikkat eksikiği hiperaktivite bozukluğu, özel öğrenme bozukluğu (disleksi), anksiyete bozuklukları, depresyon , iletişim , arkadaş ilişki sorunları gibi sorunlar çocuk ve ergen psikiyatrisinde ayrıca değerlendirilmelidir. Dikkat eksikliği olan çocuklar çabuk sıkılacağı için ders çalışma saatleri daha kısa aralıklarla ayarlanmalıdır. Sıkıldıkça ara vermesi sağlanmalı. Arada eğlenceli şeyler yapmasına izin verilmelidir.
Özel öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda özellikle öğrenme sorunu olan alanlarda daha yavaş onun hızında bir eğitim modeli uygulanmalıdır. Muhakkak bir çocuk ergen psikiyatrisine ve psikoloğa gidilmelidir. Ayrıca özel eğitim uzmanları da faydalı olabilir.
Her çocuğa özgü eğitim çok önemlidir. Çocuk ergen psikiyatristleri çocuğun öğrenme modelini anlamalı ve buna göre bir eğitim modeli çıkartmalıdır. Çocuk ve ergenin öğrenme hızı ve yetenekleri önemlidir. Dinleyerek, yazarak, okuyarak farklı farklı öğrenme yetenekleri olabilir.
Ders başarısı biranda düşen ve ya ders çalışmayı biranda bırakan çocuklarda psikiyatrik hastalıklar düşünülmelidir. Depresyon, anksiyete, şizofreni, okul – arkadaş sorunları düşünülmeli ve çocuk ve ergen psikiyatristince tedavi edilmelidir. Daha sonra ödev yapma alışkanlıklarına geri dönebilir.
Ders ve ödev çocuk ve genç için en önemli görevlerdir. Üniversite öğrencileride dahi dikkat sorunlarından ders çalışma ve ödev sıkıntısı olabilir. Ailelerin bu konuda çok baskı yapmadan yönlendirici olmaları gerekir. Eksik kaldıklarını düşünürlerse bir psikiyatriste gitmekten çekinmemelidi