Etiket: Çalışma

  • Ders Çalışma ve Ödev Yapmada Çocuğa Yardımcı Olma

    Ders Çalışma ve Ödev Yapmada Çocuğa Yardımcı Olma

    Çocuğum Ders Çalışmıyor, Ne Yapmalıyım?

    Ona sürekli ders çalışması gerektiğini söylemeyin.

    Velilerden sıkça duyulan serzenişlerin başında, çocuklarının ders çalışmadığı geliyor. İşin aslına bakıldığında, bu durumda en büyük pay anne ve babalarda. Siz, çocuklarınıza ders çalışmalarını söyledikçe, onlar üzerlerine sorumluluk alma gereği duymuyor. Daha sonra ise; ortada sorumluluk kavramını anlayamamış pek çok öğrenci bulunuyor.

    Ders Çalışmaları İçin Baskı Yapmayın

    Sürekli olarak ders çalışmaları için öğrencilere baskı yapmak, ters tepecektir. Bu nedenle kesinlikle ‘’Ders çalış.’’ demeyin. Yemek esnasında, gününün nasıl geçtiğini, okulda hangi konularını gördüklerini ve öğretmeninin ödev verip vermediğini sorabilirsiniz. Bu konuşmalar, okulda verilen ödevleri onlara hatırlatmak ve onları takip ettiğinizi göstermeniz açısından önemlidir. Öğretmen ve velilerin irtibatta olması da, okul başarıları ve ödevlerinizi yapıp yapmadıklarını öğrenmeniz açısından gereklidir.

    Ev Ödevine Yardımcı Olurken

    Yardım İsteyene Kadar Bekleyin.

    Eğer çocuğunuz ya da öğretmenleri sizden yardım istemiyorsa büyük olasılıkla buna gerek yok demektir. Bir sorun olduğunu seziyorsanız, tavsiye almak için okulla görüşün. Okul ödevinin, kendini sorumlu ve kontrollü durumda görmek isteyen çocuğun etki alanına girdiğini unutmayın.

    Yardım İstediğinde Erişilebilir ve Destekleyici Olun.

    Ev Ödevinin önemine ilişkin tavrınız, çocuğunuzun tavrını da biçimlendirir. Eğer sizin için TV programı, onun çarpım tablosunda çalışma ihtiyacından daha önemliyse onun da aynı görüşte olmasına şaşırmayın.

    Ödev konusunda çocuğa yapılacak yardım, çocuğun ödevini yapmaya değil, onu yönlendirmeye yönelik olmalıdır. Aksi takdirde, çocuğunuzun çalışma alışkanlığı kazanmasını ve sorumluluk duygusunu geliştirmesini engellemiş olursunuz. Sorularını cevaplamanız, ödevini sesli okurken dinlemeniz veya sınava hazırlanması için materyallerini nasıl organize etmesi gerektiğini öğretmeniz ona nasıl yardımcı olabileceğiniz konusunda verilebilecek mükemmel örneklerdir.

    Ayrıca, çocukların her yardıma ihtiyaçları olduğunu söylediklerinde yardıma ihtiyaçları olmadığını da aklınızdan çıkarmayın. Bazen ne yapacaklarını şaşırdıklarından kolay bir yol peşinde koşmaya başlarlar. En küçük bir kışkırtma ile yardıma koşarsanız, çocuğunuzu bağımlı olmaya alıştırmış olursunuz.

    Haftanın Her Günü İçin Bir Ödev Çizelgesi Yapın.

    Ödevlerini yapmak çocuğunuzun sorumluluğudur. Bu sorumluluğu taşımasını ve doğru çalışma alışkanlıklarını edinmesini öğrenmenin bir yolu ona “Günlük Ödev Yapma Saati” belirlemenizdir. Günlük ödev yapma saati, önceden planlayarak günün belirli bir saatini ödev yapmaya ayırmaktır. Bu saat süresince diğer bütün etkinlikler durmalıdır. Çocuğunuz kendisine ayrılmış özel çalışma köşesine giderek çalışmalıdır.

    Çocuğunuzla birlikte oturarak her gün ödeve ne kadar zaman ayırması gerektiğini konuşun.

    “Mecburi Ödev Saati” uygulayın.  

    Eğer çocuğunuz özensiz ve aceleyle ödevini yapıyorsa ya da eve ödevini getirmeyi unutuyorsa “”Mecburi Ödev Saati”” uygulayın. Bu, çocuğunuzun ödevlerini eve getirmiş olmasına bakılmaksızın, planlanan tüm saatin ödev ve okumak gibi akademik faaliyetlerle geçirilmesi demektir.

    Çocuğunuzun Ev Ödevlerine Olan Yaklaşımlarını Etkileyecek Olumsuz Tutumlar Sergilemeyin.

    Çocuğunuzun ödevlerine karşı aşırı ilgili veya ilgisiz, baskıcı ve arkadaşlarıyla kıyaslayıcı tutumlarınız, çocuğunuzun ödevlerden hoşlanmamasına ve ödevini yapamama kaygısı duymasına neden olabilir. Bu nedenle, çocuğunuza ev ödevlerinde destek ve rehberlik veren tutumlar sergilemeniz önemlidir. Çocuğunuza ödevlerinde yardımcı olmanın en iyi yolu, ona etrafında olduğumuzu hissettirmek ama masasına oturmamaktır.

    Çocuğunuzu Övün.

    Tutarlı olarak çocuğunuzun ödev için gösterdiği çabaları takdir edin; onu bazı özel başarıları için de övün. Pozitif yorumlar, eleştirel olanlara nazaran çocuğunuzun davranışlarının değişiminde daha fazla etkiye sahiptirler. Ev ödevlerinin mükemmelliğe ulaşmayı değil, öğrenmeyi hedeflediğini unutmayın. 

    Anne-babanın çocuğa gülümsemesi, onun çabasını övmesi çocuk için en büyük ödüldür. Bu yüzden ödevleri maddi bir ödüle bağlamayın.

    Sürekli ödevlerini yapıp yapmadığı sorgulanan çocukta “Nasıl olsa ben hatırlamasam da annem-babam hatırlatır.” düşüncesi oluşur ve siz söylemeden, hatırlatmadan ödev yapmaz. Ebeveynin ödevlerini yaparken her zaman çocuğun yanında olması çocukta alışkanlık haline gelirse çocuk, onlar olmadan ödevlerini yapmaz. 

    Anne-babanın ödevleri kontrol ederken sıkı düzeltmeler yapması, sürekli eleştirilerde bulunup sık sık müdahale etmesi şeklinde mükemmellik beklentisi, çocuğun ödev üzerinde özenerek yapayım diye gereğinden fazla oyalanıp vakit kaybetmesine neden olur. 

    Anne-baba eve gelir gelmez, dinlenmeden ödev yapması konusunda çocuğa sürekli uyarılarda bulunursa çocuk ödev yapmaktan soğur.

  • Ders Başarısı

    Ders Başarısı

    “Kötü” karnelere tepki verirken dikkat etmek gerekir. Hakaretler, ağır cezalar öğrencileri derslerden, okuldan soğutmaktadır. Öğrencilere derslere neden önem vermesi gerektiği anlatılmalıdır. Derslerine önem verirse neler olur, önem vermezse hayatını nasıl etkiler; anlayacağı şekilde ifade edilmelidir. Unutulmamalıdır ki her öğrencinin her dersten başarılı olması, anlama şekli ve hızının aynı olması mümkün değildir. Ailelere düşen görev çocuklarını çok sıkmak/aşırı disiplin ile çok rahat bırakma uçlarında yer almadan dengeyi sağlayabilmektir. İyi karneler için de güzel sözler söylemek (aferin gibi), ödüllendirmek (küçük de olsa hediye almak, gezmeye götürmek gibi) öğrenciyi iyi hissettirir ve gelecek dönem için motivasyon sağlar.

    Derslerde neden başarısız olunur? Yeterince ders çalışılmadığından, günlük ders tekrarı yapılmadığından, planlı, programlı ders çalışılmadığından, bazı dersleri “başaramayacağı” konusunda gereksiz önyargıların olmasından, bazı derslerin çok sıkıcı bulunmasından, başarılı olmak için neler yapılması gerektiğinin bilinmemesinden… Başaramayacağını düşünen öğrenciler bir süre sonra çaba sarf etmekten vazgeçerler. Dolayısıyla da başaramazlar, o dersi sevmediklerini söylerler ve o dersten mümkün olduğunca kaçarlar.

    Okulda işlenen konuları akşam gözden geçirmek önemlidir. Bir bilgi ilk öğrenildikten 20 dakika sonra neredeyse yarı yarıya unutulmaktadır. Söz konusu bilgi tekrar edilmezse 9 saat sonra üçte bir oranına kadar gerilemektedir. Buradan hareketle bir bilginin uzun süreli hafızaya kaydedilebilmesi için öğrenildiği gün bir tekrar, yedi gün içerisinde ikinci tekrar ve bir ay sonra üçüncü tekrar yapılması gerekmektedir.

    Ders çalışırken yapılan yanlışlar nelerdir? Bildiği konu üzerinde yoğunlaşmak, bilmediklerini es geçmek: Yeni bir konuyu öğrenmek ya da daha zor olan bir konu üzerinde çalışmak elbette ki daha ürkütücü gelecektir ve kaçınma dürtüsü oluşturacaktır. Ancak bu dürtüye teslim olmak büyük hatadır./p>

    Derslere karşı önyargılı olmak: “Zaten bu dersin çok zor olduğunu söylemişlerdi.” “Anlamıyorum işte yapamayacağım” gibi düşünceler sonucunda o derse çalışmak için motivasyonun bitmesine neden olur. Uygun yöntem ve başaracağım inancıyla her dersin üstesinden gelinebilir.

    Yanlış ders çalışma yöntemleri: Televizyon ve müzikle ders çalışmak. Müzik, TV ve gürültü beni etkilemiyor düşüncesi yanlıştır. Beyin, dersi ve TV/müzik gibi uyaranları aynı anda işlemleyebilir ancak dikkatte ve hafızada depolanmasında başarı düşüktür. Müzik mutlaka olmalı diyenler söz içermeyen müzikleri tercih etmelidir.

    Sürekli çalışmak: Ders odaklı yaşamak, uzun süre ara vermeden çalışmak verimli değildir. Bilgiler karışır, kavrama düşer. Ders çalışırken belli aralarla dinlenmeli: 45 dakikada çalışma 10 dakika ara iyi bir periyottur.

    Nasıl başarılı olunur? Başarmayı istemek, kendine güvenmek, hedef belirlemek: Bir kâğıda büyük harflerle yazıp odada görünür bir yere asmak iyi olacaktır. Hedefin gerçekçi olmasına dikkat edilmelidir. Motivasyon: Ders çalışmayı istemek ve sevmek, geleceği güzel şekliyle hayal etmek, ders çalıştıktan sonra kendini ödüllendirmek gibi uygun motive edici bir şey bulmak yarar sağlayacaktır.

    Bazı kişiler işitsel olarak daha iyi öğrenir, bazı kişiler görsel olarak daha iyi öğrenir. Öncelikle mutlaka hangi öğrenme stiline sahip olunduğu keşfedilmeli, ona göre ders çalışılmalıdır.

    Her gün aynı saatte ders çalışma saatleri belirlenmeli, ders programı hazırlanmalı, planlı ders çalışılmalı. Başarı disiplin gerektirir. 

    Rahat bir çalışma ortamı oluşturulmalı, sessiz bir ortam, masa sandalye sağlanmalıdır. Ders daima masa ve sandalye üzerinde çalışılmalı. Yatarak uzanarak, kanepede yatakta ders çalışılmaz. 

    Dikkati dağıtacak uyaranlar ortamdan uzaklaştırılmalıdır.  Çalışma masası cam kenarında olmasın dikkati dağıtabilir. 

    Birden fazla ve doğru kaynaktan çalışılmalı, kendine ders anlatmak, bir başkasına anlatmak, öğretmencilik oyunları en etkili anlama öğrenme yöntemlerinden biridir. 

    Ders çalışma programında bir sözel dersten sonra bir sayısal ders koyulmalı. Sosyal bilgiler  (tarih, coğrafya vb.) ardından Türkçe (edebiyat, yabancı dil) arka arkaya yerine araya sayısal (matematik,  fizik, geometri vb) koymak daha iyidir. Konu çalışırken önemli görülen yerlerin altı renkli kalemle çizilmeli: Algıda seçiciliği sağlar. Önce konu çalışması yapılmalı sonra sorular çözülmeli. Sadece soru çözerek konu tam anlamıyla öğrenilemez. Ama konuyu çalışıp üzerine soru çözülürse pekişir ve kalıcılık artar.  

    Anlamanın tam sağlanamadığı konularda ve çözümü bulunamayan sorularda mutlaka öğretmenlerden ya da bilen kişilerden yardım alınmalıdır. Ertelemek ve üzerinde durmamak yanlıştır.

    Haftada birkaç saat mutlaka sosyal etkinliklere ve keyif alınan aktivitelere zaman ayrılmalıdır. Zihnin rahatlamaya da ihtiyacı vardır. 

    Okul döneminde sağlıklı bir uyku düzeni sağlanmalı, daha az uyumak için aşırı kahve, çay ve enerji içeceklerinden kaçınılmalıdır. Yeterli ve dengeli beslenme ihmal edilmemelidir. 

    Başarı için ailenin / çevrenin desteği, olumlu öğretmen-öğrenci iletişimi / ilişkisi, sınıf ortamının uygunluğu, arkadaş ilişkileri de önemli rol oynamaktadır. 

  • Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilik Uyumu Nedir?

    Evlilikte uyum, farklı kişilik özelliklerine sahip bireylerin değişen dünya koşullarına uyum sağlamaları, yaşadıkları sorunları uzlaşarak çözmeleri, birbirleriyle olumlu iletişim kurmaları, mutlu olmak ve ortak amaçlara ulaşmak için kurdukları birliktelik olarak tanımlanmıştır.

    Evlilik süresi, evlilik uyumunu etkilemektedir. Evliliğin ilk birkaç yılında evlilik uyumunun düşük olduğunu araştıran çalışmalar vardır. Evlilik süresi ilerledikçe çocukların evden gitmesi, eşlerin emekli olması ve birbirlerine daha çok vakit ayırması evlilik uyumunun bu dönemde en yüksek seviyeye ulaştığını söyleyen çalışmalara ulaşılmıştır. Evlilikte eşlerin meslekleri de evlilik uyumunu etkilemektedir. Çalışan kadınların ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumları incelenmiş ve çalışmayan kadınların eşlerinin evlilik uyumlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Mesleksel statü açısından eşinden yüksek konumda olan bireyler düşük statüye sahip eşe göre evlilikte daha mutlu bulunmuştur.

    Evlilik mutluluğunu belirleyen cinsiyet rol tutumlarına bakıldığında erkeklerin kadınlara göre daha yüksek düzeyde narsistik eğilimleri olduğu belirtilmektedir. Kadın pasif erkek narsistik özellik gösteriyorsa ve narsistik birey evlilikten tatminini alabiliyorsa bu evlilik uyumlu gözükmektedir. Cinsiyet ve karanlık kişilik özelliği arasındaki ilişkinin incelendiği çalışmalarda, karanlık kişilik özelliklerine sahip bireylerin yüksek statü ve yüksek kendilik değeri gibi özellikler taşıması bakımından toplumumuzda daha çok iş hayatındaki konumu bakımından erkek cinsinde görülmesi beklenmektedir

           Kişilik özellikleri açısından eşler arası benzerliğin evlilik de uyumlu olduğu görülmüştür. Örneğin, her iki eş için de,  yalan söylememe benzerliği ile evlilik uyumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Başka bir çalışma da eşlerin empati eğilim düzeyleri araştırılmış ve evlilik uyumları yüksek olan çiftlerin her ikisinde de empati eğilim düzeyleri yüksek çıkmıştır. Karşılıklı iletişim kurabilen, evlilik ve aileyi ilgilendiren konularda fikir alışverişinde bulanabilen ve sorunlarını pozitif bir şekilde çözebilen çiftlerin evliliği uyumlu olarak tanımlanmış ve evlilik oldukça uzun bir zamandır daha birçok araştırmaya konu olmuş ve olmaya devam edecektir.

           Rusell (1983) evlilik uyumunu, eşlerin birbirlerinden farklı olmadıkları düşüncesi ile birlikte eşlerin evlilik ilişkisi içerisinde saygı, sevgi, cinsel doyum, düşünsel davranışlarda bulunma koşuluyla gerçekleştirdikleri bir birliktelik olarak niteler. Evlilikte uyumu etkileyen pek çok faktör bulunmaktadır.

  • Kanser hücresini öldüren truva atı: yüksek doz c vitamini

    Uzun yıllar önce Nobel ödülü alan, yaşamının son dönemlerinde C vitaminin kanser dahil hastalıklarla mücadelede yararına adayan kimyacı Linus Carl Pauling (1901 – 1994)’ in kulakları yeni çalışmalarla çınlamaya devam ediyor. Ünlü ve saygın bilim dergi Science’ da yeni yayımlanan detaylı bir çalışmada C vitaminin laboratuar ve hayvan çalışmalarında kansere neden olan mutasyonu taşıyan kanser hücrelerinin öldürüldüğü saptanmıştır. Science dergisi, bilimsel etkinliği en yüksek dergilerden olup impact faktörü 33’ dür.

    Bu çalışmalar, etkili ilaç bulunmayan birçok kanser tipi için umut ışığı olmaktadır. Günümüzde mutasyona yönelik ilaç tedavileri geliştirilmeye çalışılmaktadır. Yapılan bu araştırmada C vitamininin veya askorbik asitin bir kanser ilacı gibi hedefe yönelik tedavilerin bir parçası olabileceğini düşündüren kuvvetli bulgular saptanmıştır.

    1971 yılında İskoçyalı doktor Pauling tarafından yüksek doz C vitamininin damar yoluyla uygulanması ile başarılı kanser tedavisini yayımlamasından sonra A.B.D.’ de 1970 ve 1980’ lerde Mayo Klinik tarafından iki klinik çalışma yapılmış ve sonuç olarak tedavi etkisiz olarak bulunmuştur. Mayo Klinik tarafından yapılan bu çalışmalarda, doktor Pauling’ den farklı olarak C vitamini ağız yoluyla kullanılmıştır. Ağız yoluyla verilen C vitamini miktarının hem doz olarak düşük olması, hem de kan dolaşımında damar yoluyla verilenden daha düşük düzeyde olmasının buna neden olduğu düşünülmektedir. Levine ve grubu tarafından yapılan çalışmalarda ise yarar sağlanabilmesi için C vitaminin toplardamar yoluyla yüksek dozlarda verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Son yıllarda az sayıda klinik çalışma yapılmış, over (yumurtalık) ve pankreas kanseri hastalarında kemoterapi ile beraber yüksek doz C vitamini uygulamasının yan etkisi az, kanser hastalarının yaşam sürelerine katkısı olabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. Fakat çalışmalar daha ileriye götürülememiştir.

    İlaç firmalarının desteklemediği bu konuda bağımsız bilim adamlarının C vitaminin kanser tedavisindeki rolüne ilişkin çalışmaları devam etmiştir.

    Science dergisinde yayımlanan, preklinik fare ve hücre kültürü çalışmasında, günün birinde C vitamininin hedefe yönelik bir tedavi yaklaşımı olabileceğini düşündüren bulgular elde edilmiştir.

    Kolorektal (kalınbağırsak) kanseri en sık görülen 3. kanser tipidir. Hastaların yaklaşık yarısında saldırgan tip olan mutant KRAS ve BRAF genleri bulunur. Tedavisi daha zor olan bu hasta grubunda hastalık daha saldırgan seyretmekte, günümüzdeki kemoterapi veya tedavi yaklaşımlarına iyi yanıt vermemektedir.

    Science dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma 300 portakalın içerdiği C vitaminine eşit yüksek doz C vitamini uygulanması ile preklinik modellerde KRAs ve BRAF mutasyonu olan kolorektal kanserin çoğalmasının engellendiğini göstermiştir. Bu araştırma, kanser tedavisinde yeni bir tedavi geliştirilmesini sağlamada önemli bir adım olarak kabul edilmektedir.

    C vitamini antioksidan olup, hücrelerin hasardan korunmasında görev alır. Yüksek dozlarda verilen C vitamini ise kanser hücrelerinin içinde tam zıt etki ile oksidasyon yaparak kanser hücrelerini öldürmektedir.

    Atardamar (arter) içinde oksijen bol bulunur ve C vitamini (askorbik asit) bu ortamda okside olarak dehydroascorbic acid (DHA)’ e döner. Kanser hücrelerinin zarında daha fazla bulunan şeker taşıyıcısı GLUT1 tarafından hem şeker hem de DHA kanser hücresinin içine taşınır. GLUT1, askorbik asiti hücre içine geçiremez.

    Kanser hücresinin içine giren DHA, Truva atı gibi davranarak kanser hücresinde bulunan antioksidanlar tarafından tekrar askorbik asite çevrilir. Bu işlem esnasında da kanser hücresine gerekli antioksidanlar tüketilerek kanser hücreleri oksidatif hasara uğrayarak ölürler.

    Mutasyona uğramış KRAS ve BRAF geni olan kolorektal kanser hücrelerinde daha fazla serbest oksijen radikallerinin oluşması nedeni ile bu hücreler yaşamak için daha fazla antioksidan maddeye ihtiyaç duyar. Bu nedenle yüksek doz C vitaminin verilmesi ile damarlarda oluşan DHA’ nın etkisine, normal hücreler ve diğer kanser hücrelerinden daha duyarlıdır.

    Bu verilere bakılarak sadece yüksek doz C vitamini tedavilerinin yapılmasından ziyade uygun hastalarda diğer konvansiyonel tedavilerle birlikte yeni tedavi yaklaşımı olarak değerlendirilmesi düşünülmelidir. Özellikle GLUT1 reseptörlerini yüksek oranda bulunduran böbrek kanseri, mesane kanseri ve pankreas kanserinde yardımcı tedavi olarak değerlendirilebilir.

    Kanser tedavileri, tıbbi onkoloji uzmanının kontrolü ve gözetiminde yürütülmeli, sadece alternatif tedavi değil, tamamlayıcı yaklaşımların konvansiyonel tıbbi tedavilerle bütünleştirildiği, hasta odaklı tedavi stratejisi kullanılmalıdır. Bu şekilde daha başarılı sonuçlar elde edilebilir.

    Prof. Dr, Canfeza Sezgin

    İç Hastalıkları ve Tıbbi Onkoloji Uzmanı

  • Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav Kaygısı Nedir?

    Sınav kaygısı, sınav ile doğrudan ilişkili kaygı türlerinden biridir. Sınava yüklenilen anlam, sınavla ilgili yoğun düşünceler , sınav sonrası tepkilere ve beklentilere verilen önem, yanlış beslenme, uykusuzluk, zamanı iyi kullanamama , olumsuz düşünceler, aşırı kahve ve çay tüketimi, konuların bitmemesi, yapılan tekrarların yetersiz olması , kendini hazır hissedememe kaygı oluşumunda çok etkilidir. Kaygı, öncelikle sınava yeteri kadar hazırlanmaya ve sonrasında da sınavda başarı olmaya engel olabilir.

    Sınav kaygısı belirtileri; dikkati toplamada ve sürdürmede zorluk çekme, okuma- anlamada zorluk, başaramayacağım- yapamayacağım gibi olumsuz düşünceler, kendini yetersiz hissetme, unutkanlık, kalp çarpıntısı, terleme, karın ağrısı, nefes alıp vermede hızlanma, ateş basması, aşırı gerginlik, karamsarlık, sinirlilik, mutsuzluk , bıkkınlık, çaresizlik, panik, hata yapma korkusu, çalışmayı bırakma, bahaneler üretmeye başlama gibi durumlarla ortaya çıkabilir.

    Sınav Kaygısı İle Nasıl Baş Edilir?

    • Sınava planlı ve programlı şekilde hazırlanılmalı, günlük testler , tekrarlar yapılmalı, çalışmalar son güne bırakılmamalıdır.

    • Sınava iyi bir şekilde hazır olunmalıdır. Eğer kendinizi hazır hissederseniz kaygınız oldukça azalır.

    • Sınav yaklaştıkça konu tekrarları arttırılmalıdır. Bu sayede kaygının sebep olmuş olduğu unutkanlığınızı azaltmış olursunuz. Tekrar yapmak bilgileri aklınızda tutmanızı kolaylaştırır.

    • Sınav öncesi tekrarları arttırın fakat çok yoğun bir şekilde kendinize yüklenmeyin. Tüm çalışmayı son günlere yığmayın.

    • Baskı ve kaygıyı arttıracak kişiler ile konuşmamaya özen gösterin. Arkadaşlarla sürekli sınav ile ilgili konuşmalar, kıyaslamalar yapmak gerginliğinizi arttırabilir.

    • Sınav öncesinde, sınav yerine gidip bakılmalıdır. Sınav detayları, süresi, başlama- bitiş saati gibi bilgiler ayrıntılı olarak öğrenilmelidir. Sınav günü ise sınav yerine erken gidilmelidir.

    • Sınavlara hazırlanırken dinlenmeye vakit ayırmak ihmal edilmemelidir. Aşırı yorgunlukta kaygıyı arttıran sebeplerden biridir.

    • Tek bir sınav sizin göstermiş olduğunuz başarının sadece bir kısmıdır. Bu yüzden çok fazla gözünüzde büyütmeyin. Bu durum da kaygınızı arttırabilir.

    • Aldığınız notlarla kendi değerinizi belirlemeyin .Unutmayın siz sadece öğrenci değil bir bireysiniz. Sahip olduğunuz diğer özelliklerinizi düşünün.

    • Aşırısı olmadığı sürece gerginlik normal karşılanır. Bu durumda gevşeme tekniklerinden yararlanabilirsiniz. Derin derin nefes alıp , yavaş yavaş vermek işinizi kolaylaştırabilir.

    • Sınav esnasında vaktinizi iyi değerlendirmeye çalışın. Sizin için önemli olan dersler veya sorulardan başlayın, bir soru için gereğinden fazla zaman harcamamaya çalışın. Bu durum sonraki sorular için telaş yapmanıza ve hata yapmanıza sebep olabilir.

    • Sınav esnasında dikkatinizi iyi kontol etmelisiniz. Sınav gözetmenlerini, öğrencileri, sınav salonundaki araç gereçleri gözlemlemeyin, dikkatinizi dağıtmalarına izin vermeyin.

    • Dikkatinizin dağıldığını ya da kaygınızın arttığını hissettiğiniz zamanlarda tekrar gevşemek için derin derin nefes alıp, yavaşça verebilirsiniz.

    • Sınav, eksik ve başarısız olduğunuz konuları görmenizi sağlar. Sınav sonrasında bu konulara yoğunlaşıp çalışmak bir sonraki sınavı daha rahat, başarılı geçirmenizi sağlayabilir. Bu durumda kaygı da ilk sınava göre oldukça azalır.

    • Sınav sonucu ne olursa olsun çaba ve emeklerinizi ödüllendirin.

    • Olumsuz düşünceler yerine olumlu düşünceler geliştirmeye çalışın . Örneğin, “Yapamayacağım, kazanamayacağım” gibi düşünmek yerine “Yapabilirim , başarabilirim, elimden gelenin en iyisini yapacağım” şeklinde  düşünmeye çalışın. Bu şekilde kendinizi de rahatlatmış, inancınızı yükseltmiş olursunuz.

    Sınava Girecek Öğrencilerin Ailelerine Öneriler

    • Bu dönemlerin ergenlik dönemi olduğunu unutmayın . Duygu durum değişikliklerinin sık yaşandığı bir dönemdir. Anne – baba olarak hangi durumda olursanız olun sorumluluklarınızı yerine getirmeye dikkat edebilirsiniz. Fakat çocuklar her zaman böyle olmayabilir. Ders çalışmaları gerektiği halde bazen ders çalışmak istemiyor olabilirler. Bu durumda ısrarla ve zorla ders çalışmalarını sağlamayın.

    • Çocuğunuz için endişelenebilirsiniz. Fakat onun gireceği sınav ve onun geleceği hakkında aşırı endişeli ve kaygılı olmanız ona da yansır. Onunda kaygısını arttırmış olursunuz. Bu durum çocuğunuzun başarısızlığına sebep olabilir. Ona güvenin ve kapasitesinin üzerinde beklentilere girmeyim.

    • Her zaman sonuçlar ne olursa olsun onu çok sevdiğinizi, onun sizin için çok değerli olduğunu hissetirmeyi ihmal etmeyin. Sevgi, kaygısını azaltır, kendini güvende hissettirir ve başarılı olmasını sağlar.

    • Tüm bunları yaparken aşırı rahat tutum sergilememeye de özen gösterin. Sürekli olarak sınav bizim için önemli değil zaten gibi söylemler çocuğunda sınavı fazla önemsememesine sebep olabilir.

    • Bazı aileler çocukların başarıları ve motivasyonlarını arttırabileceği düşüncesi ile sürekli “yapamazsın, bu gidişle olmaz, kazanmayacaksın” gibi sözler söyler. Bu tutum daha çok çocukları olumsuz etkiler ve çalışma isteğini azaltır. Bununla birlikte sürekli arkadaş ya da kardeşlerliyle kıyaslama yapmak, zekasını küçümseyici konuşmak, suçlayıcı ya da tehditkar davranmakta başarısını oldukça olumsuz etkileyecek sebepler arasındadır.

    • Çocuklar sınava hazırlanırken, misafir kabul etmemek, işten ayrılmak, televizyon ve bilgisayar açtırmamak gibi gereğinden fazla fedakarlıklar yapmaya çalışmak çocukların kaygısını arttırabilir. Bu durumda çocuk ailemin çaba ve fekadarlığının karşılığını veremem endişesiyle korku yaşayabilir.

    • Sürekli yapması gerekenleri hatırlatmayın. Sorumluluklarını bilen, sınava hazırlanan öğrencilerin sürekli olarak uyarılmaya ihtiyaçları yoktur. Bu tutum onları daha çok kaygılandırır.

    • Her çocuğun eksikleri olabilir. Kapasiteleri farklı olabilir. Siz ebeveyn olarak iyi olduğu konularda ona destek çıkarak, kendini geliştirmesine ve başarılı hissetmesine yardımcı olun. Başarılı bir sonuç aldığında mutlaka takdir edin. Bu durumda çocuğun kendine güven duygusu ve yapabileceğine inancı artar.

    • Mutlaka birlikte eğlenceli vakit geçirebileceğiniz ortamlar yaratmaya çalışın. Bu sayede çocuğun dinlenmesini ve keyifli vakit geçirmesini sağlamış olursunuz. Tatil ya da gezme planlarını deneme sınavlarından aldığı sonuçlara göre belirlemeyin. Başarısız olsa da tekrar daya iyisini yapabilmek için dinlenmeye ve ders dışında başka aktivitelere ihtiyacı olduğunu unutmayın.

  • Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeopati nedir, kanser tedavisinde yarar sağlar mı?

    Homeos (benzer) ve pathos (ızdırap) kelimelerinin birleşiminden oluşan homeopatinin temelinde “benzer benzeri iyileştirir” mantığı yatar. İlk olarak 18. yüzyılda kullanılmaya başlanan homeopati, en sık kullanılan tamamlayıcı tıp yöntemlerinden biridir. Uygulayan kişiye “Homeopat”, Hometpat’ın önerdiği tedavi ajanına ise “remedi” denilir.

    Homeopatinin çıkışı enteresan bir gözleme dayanır. Bilindiği üzere geçmiş zamanlarda sıtma hastalığı ciddi bir halk sağlığı sorunu idi (sosyokültürel düzeyi düşük toplumlarda hala ciddi bir sorundur). Sıtma hastalığının belirti ve bulguları ateş, üşüme ve terlemedir. Sıtma tedavisinde en sık olarak kullanılan ilaçlar olan kininler de fazlaca kullanıldığında, yani kinin zehirlenmesi durumuda da ateş, üşüme ve terleme gözükmektedir. Bu gözlemden hareketle, acaba “Benzer benzeri iyileştiriyor mu?” fikri ortaya atılmıştır.

    Homeopatik ilacın yaşam gücüne hastalık ile aynı etkiyi yaptığına inanılmaktadır. Dolayısı ile yaşam gücü, hastalığa ve bu hastalık için üretilmiş homeopatik ilaca karşı tepkiyi aynı veya farklı şiddetlerde gösterir denilmektedir. Homeopatik tedavinin dayandığı ilkeler şunlardır:

    – Benzer benzeri iyileştirir.

    – Tek bir ilaç kullanılır.

    – Her zaman en düşük doz kullanılır.

    – Remedinin potensi seyreltildikçe artmaktadır.

    – Sadece homeopatik ilaç kullanılır.

    1 ölçek ilaç, su ile 10 ölçeğe tamamlanırsa 1X; 100 ölçeğe tamamlanırsa 1C; 50.000 ölçeğe tamamlanırsa 1Q olarak adlandırılmaktadır. Ana karışım, seyreltme ve çalkalama yöntemi sonrası laktoz tabletlerine emdirilmekte ve bu şekilde kullanılmaktadır. Homeopatlara göre, tedavide önerilen madde ileri derecede seyreltildiği için oldukça güvenilirdir ve güncel ilaçlarla etkileşime girmez.

    Homeopatinin bilimsel kanıtı var mıdır?

    1854 yılında Londra Kolera Salgını’nda homeopati ile tedavi edilen 90 hastanın 73’ü sağlığına kavuştuğu, buna karşılık o dönemin standart kolera ilaçları ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %40’ı kurtulabildiği iddia edilmiştir. Fakat bu sonuçlar sonradan yapılan çalışmalarla desteklenememiştir.

    Modern zamanlarda ise birçok klinik çalışma ile homeopatinin hastalıkları tedavi etmedeki gücü araştırılmıştır. Bu araştırmaların hiçbirinde homeopatinin kanser de dahil herhangi bir hastalığı iyileştirdiğine dair güçlü kanıtlara ulaşılamamıştır.

    2005 yılında saygın tıp dergisi Lancet’te yayımlanan bir makalede 110 homeopati çalışmasının sonuçları derlenmiştir. Bu çalışmalarda homeopatinin çeşitli hastalıkları tedavi edip etmediği sorgulanmıştır. Ayrıca homeopatinin faydalarının plasebo etkisine bağlı olup olmadığına da bakılmıştır. Plasebo etkisi, farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine ve inanca dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

    Bu derleme çalışmasına göre, homeopatinin hastalıkları tedavi etme gücü, modern ilaçlarla kıyaslanamayacak derecede zayıftır. Bununla birlikte bazı çalışmalarda homeopati uygulamalarının, kişinin genel durumunda bir iyileşme sağladığı gözlenmiştir, fakat bu etki plasebo etkisi olarak yorumlanmıştır.

    Sonuç olarak, homeopatinin plasebo etkisi dışında bir faydası olduğu bilimsel ve klinik olarak kanıtlanmamıştır. Homeopatik ilaçlar genellikle herhangi bir aktif madde barındırmadıkları için zararsız kabul edilirler. Fakat bu ilaçların özellikle standart kanser tedavileri yerine kullanılması şeklinde bir yaklaşım hastaları ciddi şekilde tehlikeye atacaktır, bu nedenle önermemekteyiz.

  • Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara bırakmada hangi yöntem daha etkili: azaltarak bırakmak mı, birden bırakmak mı?

    Sigara ve sigaranın neden olduğu hastalıklar dünyada en önde gelen yaşam kaybı nedenleridir. Sigara dünyada her yıl 5 milyon, Türkiye’de 100 bin yaşam kaybından sorumlu tutulmaktadır. Akciğer kanserine bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, kronik obstrüktif akciğer hastalığına (KOAH) bağlı yaşam kayıplarının %90’ı, erkeklerde tüm kanserlere bağlı yaşam kayıplarının %35’i, kadınlarda %15’i sigaraya bağlıdır.

    Sigaranın ciddi derecede hastalıklara; yaşam, yaşam süresi ve yaşam kalitesi kayıplarına neden olduğu ortadadır. Bu nedenle sigara, kanserin önlenebilir en büyük nedenidir.

    Sigarayı bırakma konusunda yapılan çalışmalar, alternatif tütün ürünleri kullanılmasının istenilen başarıyı sağlamadığını; azaltarak bırakırım tarzında bir düşüncenin de sanılanın aksine yeterli düzeyde etkili olmadığını göstermeye devam etmektedir.

    Bu bağlamda yine yakın zamanda Oxford Üniversitesi’nde sigara kullanımını birden bırakan ve sigara kullanımını aşamalı olarak bırakan kullanıcıların karşılaştırıldığı yeni bir çalışma yapılmıştır. Yapılan kontrollü çalışmada rastgele seçilmiş 697 sigara kullanıcısı 4 haftalık dönemde ve 6 aylık dönemde incelenmiştir.

    Çalışmayı yapan ekip; toplumlarda aşamalı olarak sigara kullanımının bırakılmasının, sigarayı bırakmakta faydalı olduğunun düşünülmesine karşın, sigara kullanımının bir defada bırakılmasının daha etkili olduğunu kaydetmiştir.

    Araştırmacılar sigarayı birden bırakan 355 yetişkin kullanıcı ile sigarayı aşamalı olarak bırakan 342 yetişkin kullanıcının bulunduğu iki grup ile çalışmışlardır.

    Sigarayı birden bırakmayı seçen katılımcılar, sigarayı 2 hafta içinde hangi gün bırakacaklarını önceden belirlemişlerdir.

    Sigarayı aşamalı olarak bırakan katılımcılar, sigara kullanımını ilk haftanın sonunda %50 oranında azaltırken, ikinci hafta %25’lik bir azalma daha sağlamaya çalışmışlardır.

    Hemşireler her iki grupta da davranışsal destek vermişler ve her iki gruptaki hastalarda sigarayı bırakmadan önceki ve sonraki dönemde nikotin replasman (yerine koyma) yamaları uygulamışlardır. Sigarayı bir defada bırakan katılımcılar ayrıca öngörülen bu zaman diliminde tekrar kullanıma karşı gelmek için kısmen zor ve gelişmiş başa çıkma stratejileri izlemişlerdir. Araştırmacılar sonraki her klinik oturumda ise hastaların tükürüklerinden kotinin (nikotinin bir son ürünü) miktarını ve üfledikleri karbonmonoksit konsantrasyonunu değerlendirmişlerdir.

    4. haftada aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %39.2’si; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %49.0’u bu perhizi sağlamışlardır.

    6. ayda ise aşamalı olarak sigarayı bırakan gruptaki katılımcıların %15.5’inin bu perhizi sağladığı görülürken; bir defada sigarayı bırakan katılımcıların bulunduğu grubun ise %22.0’si bu perhizi sağlamışlardır.

    Sonuç olarak açık kanıtlarla gösterilen bu çalışmanın da işaret ettiği şekilde; aşamalı olarak sigara bırakmanın etkili bir yöntem olduğu düşünülse de uzun ya da kısa dönem fark etmeksizin sigarayı bırakmanın bir defada olması, sigarayı bırakma üzerinde daha etkilidir.

  • D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamini hakkında ne bilmeliyim? D vitamini ve kanser

    D vitamininin güçlü ve sağlıklı kemikler için olmazsa olmaz olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Ancak D vitamini son dönemlerde kanser, diyabet, kalp hastalıkları gibi bir dizi hastalıkla da sıkça ilişkilendirilmektedir. D vitamininin bu hastalıklardan koruyucu etkisi üzerine birçok çalışma yapılmakta ve sunulmaktadır. Ancak bu çalışmalar birbirleriyle çelişkili sonuçlar vermekte ve bu konuda kafa karışıklıklarına neden olmaktadır. Bu yüzden bu yazımızda D vitamini ve kanserden korunmadaki etkisine dair kanıta dayalı, güvenilir bilgileri sizlerle buluşturmak istedik.

    D vitamini nedir, görevleri nelerdir?

    D vitamini; bağırsaklardan kalsiyum ve fosfat minerallerinin emilimini artırarak, kemiklerde gerekli mineralleşmeyi sağlayan ve kemiklerin büyümesi, güçlenmesi, yeniden şekillenmesi için gerekli olan bir vitamindir. Kuvvetli kemik ve dişler için olmazsa olmaz bir bileşiktir. Eğer yeterli D vitamini olmazsa, kemikler ince ve kırılgan olur, şekil bozuklukları görülür. D vitamini bunun yanında bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, hücre büyümesini düzenler, vücudu kas zayıflığına karşı korur, yangıyı (iltihab) azaltır. Ayrıca kalp atışının düzenlenmesi, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için de gereklidir.

    D vitamini kaynakları nelerdir?

    İnsanlar D vitaminini güneşe maruziyet ile kendi ciltlerinde üretebilir, bunun yanında bazı besinlerden veya vitamin takviyelerinden alabilir. Güneşten gelen ultraviyole ışınları cilde çarptığında D vitamini sentezini tetikler. Günlük D vitamini gereksinimi; genel olarak kollar, bacaklar ve yüzün 20-30 dakika gün ışığına maruz kalmasıyla karşılanabilse de, gerekli güneş ışığı miktarı; günün ve yılın hangi zamanında olunduğu, kişini yaşı, deri rengi, bulunduğu yer, kıyafeti, güneş koruyucu krem kullanıp kullanmaması ve varsa diğer tıbbi sorunlarına göre değişir. Güneş iyi bir D vitamini kaynağı olmasının yanında, yaydığı Ultraviyole ışınlarıyla hem cilt yanıklarına neden olmakta hem de cilt kanseri için ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar cilt kanserinden korunmak için güvenli güneş ışığı miktarını henüz belirleyememiştir. Fakat güneş ışığına maruziyetin kısıtlı olması, özellikle güneş ışınlarının en dik açılarla geldiği öğle saatlerinde ve yaz aylarda dikkatli olunması gerekmektedir.

    D vitamini doğal olarak birçok gıdada bulunur. Morina balığı karaciğeri yağı, sardalye ve somon gibi yağlı balıklarda yüksek miktarda; yeşil yapraklı sebzeler ve yumurta sarısında da az miktarda D vitamini mevcuttur. Bazı ülkelerde süt ve süt ürünleri, ekmek, tahıllar D vitamini ile zenginleştirilmektedir, ancak ülkemizde henüz böyle bir uygulama yoktur.

    Güneşe maruziyet, yiyecekler, vitamin takviyeleriyle elde edilen D vitamini, aktif hale gelmek için vücutta 2 yerde hidroksilasyon denilen işleme uğramalıdır. Bunlardan ilki karaciğerde, diğeri böbrekte gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bu organlarda oluşan problemlerde de aktif D vitamini miktarı etkilenmektedir. Tıp Enstitüsü’nün (İnstute of Medicine) önerilerine göre yetişkinler için günlük gerekli D vitamini miktarı 600 IU (uluslar arası birim) iken, bu miktar 70 yaş üzeri için 800’dür. D vitaminin aşırı miktarda alımı ise, yan etkilere neden olabilir. Bu yüzden hiç kimse günlük 4000 IU’i aşmamalıdır.

    D vitamini nasıl etki eder?

    Yapılan laboratuar çalışmalarında; D vitamininin kanserden korunmadaki rolü üzerine güçlü biyolojik kanıtlar elde edilmiştir. D vitamini; hücre büyümesi ve yangının sınırlanmasını düzenleyen, kanser hücrelerinin yayılmasına izin veren sinyal moleküllerini azaltan bazı genleri engelleyebilir veya aktive edebilir. D vitaminin bu süreçlerdeki rolü, araştırmaların son derece aktif bir alanıdır.

    D vitamininin kanserden koruduğu düşüncesi ilk nereden gelmiştir?

    İlk olarak, ABD’de bölgelere göre çizilen kanserden ölüm oranları haritasında; güneşe maruziyetin az olduğu kuzey eyaletlerinde bazı kanser türlerinin anlamlı derecede daha fazla, güney eyaletlerinde daha az olması D vitaminin bazı kanser türlerinden korunmada etkili olduğu fikrinin doğmasına neden olmuştur. Çünkü güneş, D vitaminin ana kaynağını oluşturmaktadır. Ancak elbette ülkenin farklı bölgeleri arasındaki bu fark, o bölgelerde yaşayan insanlar arasındaki başka farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir. Bu yüzden bu konuyu araştırmak için çalışmalar başlatılmıştır.

    Şimdiye dek D vitamini ile kanserden korunma arasında en güçlü ilişki, kalınbağırsak kanserinde görülmüştür. Birçok çalışmada kanda D vitamini seviyesi yüksek olanlarda, düşük olanlara kıyasla kalınbağırsak kanseri riski anlamlı derecede düşük bulunmuştur. 50 yaş üzeri kolonoskopi uygulanan 3121 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada, günlük yüksek miktarda D vitamini alanlarda (>645 IU) kanserleşme ihtimali yüksek kanser öncüsü lezyonlar anlamlı derecede daha az görülmüştür. 10 ayrı Avrupa ülkesinden katılımcılarla yapılan bir başka kapsamlı çalışmada da, güçlü bir ilişki gözlenmiş ve teşhis öncesi kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda kalınbağırsak kanseri riski daha düşük bulunmuştur. Menopoz sonrası 1179 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada da, günlük kalsiyum (1400–1500 mg) ve D vitamini (1100 IU) desteği alanlarda 4 yılda kanser gelişme oranları anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. 16000 katılımcı ile yapılan bir başka çalışmada ise, D vitamini durumuyla genel olarak ölüm oranları arasında ilişki bulunmazken, kalınbağırsak kanserinde ölüm oranları yine kan D vitamini düzeyleri yüksek olanlarda daha az görülmüştür. Ancak yaklaşık 36bin menopoz sonrası kadın üzerinde yapılan bir çalışmada; kadınlar bir gruba düzenli olarak günlük 400 IU D vitamini ve 1000 mg kalsiyum verilirken, diğer gruba verilmemek üzere 2 gruba ayrılıp, 7 yıl izlendiğinde gruplar arasında kalınbağırsak kanserine yakalanma oranları açısında anlamlı bir fark görülmemiştir.

    D vitaminin diğer kanser türleriyle ilişkisi üzerine yapılan çalışmalarda ise, yararına ilişkin net kanıtlar sağlanamamıştır. 10 ayrı çalışmanın verilerinin birlikte değerlendirilip analiz edildiği bir çalışmada, teşhis öncesi kandaki d vitamini düzeyiyle lenf, böbrek, yumurtalık, rahim, mide, yemek borusu kanserleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Prostat ve pankreas kanseriyle ilişkisine dair yapılan çalışmaların sonuçları ise tutarsızdır, hatta bazı çalışmalarda, D vitamininin yüksek seviyelerde bu kanser türlerinin riskini artırıyor olabileceği iddia edilmiştir. Yapılan bir derleme çalışmasında kandaki yüksek D vitamini değerleri, pankreas kanseri riskinde artışla ilişkili bulunmuştur. 10 yıldan fazla devam eden geniş çaplı bir başka araştırmada da, D vitamininin agresif meme kanserinden korunmada etkili olduğu, yetersiz D vitamini seviyesinin birçok kanser türünde riski arttırdığını göstermiştir. Fakat yaklaşık 5500 menapoz sonrası kadının katılımcıyla, 2013’te yapılan bir başka çalışmada da, D vitamini alımının meme kanseriyle bir ilişkisi bulunamamıştır. Çalışmalar arasındaki bu tutarsızlığın kullanılan metodların farklı olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Bu yüzden aynı metodların kullanıldığı 21 ayrı araştırmayla, D vitaminin kalınbağırsak ve meme kanseri riskiyle ilişkisinin değerlendirildiği kapsamlı bir çalışmaya başlanmıştır. Devam eden çalışmanın sonuçları büyük olasılıkla gelecek yıl yayınlanacaktır, yayınlandığında biz de sizlerle muhakkak paylaşacağız.

    Ne Yapmalıyım?

    Sonuç olarak; D vitamininin kanser riskiyle ilişkisi olduğu düşünülse de; hangi dozlarda yararlı, hangi dozlarda zararlı, hangi kanser türlerinde etkili olduğu net olarak bilinmemektedir. Bunun için iyi tasarlanmış, kapsamlı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Yapılacak çalışmalar için anahtar, bazı kanser türlerinin riskini azaltan, ancak diğerlerinin riskini artırmayan ideal D vitamini miktarının belirlenmesi olacaktır. Ancak şu zamana kadar D vitaminin herhangi bir kanser türünden korunmada etkili olduğuna dair net bir şey söylemek mümkün değildir. Bu yüzden kanserden korunmak adına D vitamini kullanımı özendirilmemelidir. Bu noktada, şu an için mümkün olduğunca çok gıda çeşitliliğiyle kemik sağlığı için gerekli D vitaminin karşılandığından emin olun ve D vitamini takviyesine ihtiyaç duyup duymadığınızı doktorunuzla değerlendirin. Sağlık durumuna göre doktorunuz kanınızdaki D vitamini seviyesini ölçülebilir, ancak kanserden veya diğer ciddi hastalıklarda korunmak için rutin kan D vitamini ölçümü önerilmemektedir.

  • Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Bugüne kadar besinler ve hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda kesinleşen bilgi, tükettiğimiz ürünlerin içerisindeki bazı maddelerin bizleri koruduğu, bazılarının ise hastalıklara karşı korunmasız hale getirdiğidir. Bugünkü yazımızda da bu araştırmalardan birinden, baharatlı yiyeceklerin sağlığımıza etkisinin araştırıldığı bir çalışmadan bahsedeceğiz. Geçtiğimiz günlerde İngiliz Tıp Dergisi’nde (BMJ) yayınlanan bir çalışmaya göre; kararınca ve düzenli baharatlı besin tüketimi başta kanser olmak üzere birçok hastalığa bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayabilir.

    Baharatlar, neredeyse insanlık tarihinden günümüze dek mutfaklarımızın olmazsa olmazlarından olmuştur. Yediklerimize tat katmanın yanı sıra, konserve yapımında, kumaş boyamada, hatta makyaj ürünlerinde dahi kullanılmaktadır. Şimdilerde ise, baharatlı yiyecekler sağlığımıza olan faydalarıyla ön plana çıkmaktadır. Birçok araştırmada baharatlı gıdaların, iştahı azaltarak obezite ve diyabete karşı koruyucu rol oynadığı gösterilmiştir. Yine önceki yazılarımızdan birinde bahsettiğimiz gibi; acı biberin içinde bulunan kapsaisin adlı maddenin, kalın bağırsak kanserine karşı koruyucu etkisinin olabileceği belirlenmiştir. Sindirim sistemine yararları, kanser türleri üzerine faydalı olabileceği ve antibakteriyel etkileri de araştırılan diğer özellikleridir. Bu araştırmalarda günlük tüketimden ziyade genel baharatlı yeme alışkanlıkları temel alınarak yapılmıştır. Anlatacağımız araştırma ise günlük baharatlı besin tüketimi ve yaşam kaybı riski arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.

    Baharat kullanımının bir hayli yüksek olduğu Çin’de yapılan çalışmada; Çin’in 10 farklı yerinden yaklaşık yarım milyon kişinin bilgileri kullanılmıştır. Bu araştırmada kişilere haftalık ne sıklıkta baharatlı besin tükettikleri ve haftada 3’ün üzerinde tüketim yapanlara ek olarak ne tür baharatlar kullanıldıkları sorulmuştur. Araştırma sonucuna göre; baharatlı gıdaları haftada 3-7 gün tüketenlerde, haftada birden daha az tüketenlere kıyasla kanser, kalp-damar ve solunum hastalıklarına bağlı yaşam kayıplarının daha az görüldüğü bildirilmiştir. Taze ürünlerin kurutulmuşlara göre daha fazla etkili olduğu da ifade edilmiştir.

    Sonuç olarak; elde edilen bu sonuçlar, baharat sevenlere müjde niteliği taşımakla birlikte; sağlığınız adına baharatlı gıdaları önermek için henüz erkendir. Nitekim çalışma gözlemsel bir çalışma olduğundan, yeterince güçlü de değildir. Bu yüzden bu konuda da beslenmemizi düzenli tutmalı, baharatlı gıdaları aşırıya kaçmadan tüketmeliyiz.

  • Günde yarım avuç kabuklu kuruyemiş (fındık, ceviz, badem, fıstık), kanser ve diğer nedenlere bağlı ölüm riskini azaltır!

    Günde yarım avuç kabuklu kuruyemiş (fındık, ceviz, badem, fıstık), kanser ve diğer nedenlere bağlı ölüm riskini azaltır!

    Fındık, ceviz, badem veya fıstık gibi kabuklu kuruyemişler, içerdikleri zengin kaynaklar sayesinde sağlığımıza yardımcı olmakta ve birçok hastalığa karşı koruyucu etki yapmaktadır. Bu gıdaların, bilişsel işlevleri artırarak Alzheimer’a karşı koruyucu etkisinin olduğu; ayrıca kalp, damar ve kan dolaşımıyla ilgili sorunlara iyi gelerek kalp sağlığını koruyucu etkisinin bulunduğu önceki bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Yeni yayımlanan büyük çaplı ve uluslararası bir çalışmaya göre, kabuklu kuruyemiş tüketiminin başka önemli faydaları da vardır. Çalışma; günlük 15 gram kabuklu kuruyemiş tüketiminin diyabete, solunum sistemi rahatsızlıklarına, kanser ve sinir sistemi hastalıklarına bağlı ölümleri azaltabileceğini göstermiştir.

    Çalışmaya, yaşları 55-69 arasında değişen 120.000’den fazla erkek ve kadın alınmıştır. Araştırma ekibi, çalışmayı 1986 yılında başlatmış ve çalışamaya alınan kişilere hangi sıklıkta ve miktarda fındık, ceviz, badem, fıstık ve fıstık ezmesi tükettiklerini sormuşlar. Çalışmanın sonucuna göre bu gıdaları, günde 10 gram ve daha fazla tüketenlerin, hiç tüketmeyenlere kıyasla, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının %23 daha düşük olduğu saptanmış.

    Çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, kabuklu kuruyemişlerin günlük 15 gram, yani yarım avuç dolusu tüketiminin kanser de dahil olmak üzere pek çok hastalığa bağlı ölüm riskini azaltabileceğini ve bunların kadın ve erkek bireyler üzerinde eşit oranda etkili olduğu görülmektedir. Kabuklu kuruyemişlerin bu yararları omega-3, lif, E vitamini, antioksidanlar ve doymamış yağ asitleri açısından zengin olmalarıyla ilişkilendirilmektedir. Fıstık ezmesinde ise kabuklu kuruyemişlerde gözlemlenen bu etkinin bulunmadığı ortaya konulmuştur. Araştırma ekibi bu duruma ise; fıstık ezmesinin içeriğinde bulunan tuz, bitkisel yağ ve trans yağların neden olabileceğini söylemektedir. Ayrıca araştırmacılar geçmiş yayın ve çalışmalarda da desteklendiği gibi, bu yiyecekleri günlük 15 gramdan fazla tüketmenin daha olumlu etkiler ortaya çıkartmadığını bulmuşlardır.

    Sonuç olarak kabuklu kuruyemişler; besleyici ve hastalıkları önleyici etkisiyle günlük beslenmemizde yer almayı fazlasıyla hak eden benzersiz gıdalardır. Bu çalışma bu görüşe bir katkı daha sağlamış ve bu gıdaların genel olarak ölüm riskini de azalttığını ortaya koymuştur. Ancak yapılan çalışmalar; “ne kadar çok miktar, o kadar çok yarar” mantığının bu gıdalar için de yanlış olduğunu göstermektedir. Bu yüzden her gıdada olduğu gibi, kabuklu kuruyemişler de ölçülü tüketilmelidir. Ve içeriğinde birçok katkı maddesi, trans yağ gibi zararlı bileşenler barındıran fıstık ezmeleri yerine; bu gıdaların en doğal halleriyle tüketilmesi çok daha yararlı olacaktır.