Etiket: Çalışma

  • Lazer -ıpl epilasyonda yenilikler

    Lazer -ıpl epilasyonda yenilikler

    Lazer ve Ipl ile epilasyon uygulamalarında temel prensip; selektif fototermolizdir. Selektif fototermoliz; verilen ışık enerjisinin hedef kromofor olan melanin tarafından emilmesi ve ısıya dönüştürülmesi bu ısı sayesinde kıl kök hücrelerinde kalıcı hasar oluşturulmaya çalışılmasıdır. Yok edilmeye çalışılan kıl kök hücreleri; Saç gövdesinin üretilmesini sağlayan, pigmentsiz, kıl folikülünün derin kısmında ve errektör pili çıkıntısına yakın dış kök kılıfında yerleşen hücrelerdir.

    Hayvan deneyleri; Lazer ışının, pigmentin daha yoğun olduğu anagen fazda daha etkili, katagen ve telegen fazda az etkili olduğunu bulmuştur. Fakat insanlar üzerinde yapılan çalışmalar; Lazer epilasyon etkinliğinin her zaman saç büyüme döngüsüyle ilgili olmadığı göstermektedir. Bunun nedeni ise insan kıl folikülünde her fazda ışını emecek kadar melanin olduğu düşünülmesidir. Epilasyon amaçlı kullanılan ışık kaynaklarının, oluşturduğu ısının, kıl kök hücresi yanı sıra, peribulbar alandaki vasküler yapıda hasar oluşturarak kıl yok etmede etkili olduğu gösterilmiştir. Buna rağmen pratikte; aynı alandaki kıl folikülerinin içerdikleri melanin miktarı farklı olduğu için aynı seansın sonunda bir kısım kıl folikülü kalıcı hasırlanırken bazılarında daha az etki görülmektedir. Başka bir çalışmada, lazer uygulama sonrası yapılan histopatalojik ve immünohistokimyasal incelemeler sonrası kıl şaftının termal ısıyla yok olduğu, ancak kıl folikülünün immünohistokimyasal yapısının genellikle aynı kaldığı saptanmıştır. Bu nedenle, lazer ve Ipl sistemlerinin kıl kök hücresini yok ederek değil fonksiyonlarında değişikliğe yol açarak etki ettiği öne sürülmüştür. Görüldüğü üzere lazer ve ıpl sistemleri ile yapılan epilasyon işleminin fizyopatolojisini daha iyi anlamak için kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

    Çok açıktır ki yenikler daha çok lazer ve ıpl cihazlarında olmaktadır. Ruby Lazer ( 694nm), Aleksandrite Lazer(755nm), Diot Lazer (800-810nm), Nd:YAG Lazer(1064nm), IPL ( İntense Pulse Light)(590-1200nm) cihazları 1996 yılından bu yana epilasyon amaçlı kullanılan cihazlardır. Cihazların dalga boyları ne kadar kısa ise melanin selektivitesi o kadar fazladır yani o fazla etki eder. Fakat melanin selektivitesi fazla olması epidermisdeki melaninde çok etkileyeceğinden yanık ihtimali o kadar fazladır. Ayrıca daha boyu penetrasyon derinliğini belirler. Kısa dalga boyları yüzeyel kalırken uzun dalga boyları daha derinlere etki edecektir. Bu nedenlerle kısa dalga boyuna sahip Ruby lazer hem epidermisdeki melanini etkilemesi yüksek, hem de çok yüzeysel kalması nedeniyle ilk kullanılan lazer olmasına rağmen artık kullanılmamaktadır.

    Diğer dalga boylarındaki lazerlerle ilgili sonuçları karşılaştıran bir çok çalışma vardır. Bunların bir kısmı farklı lazer sistemleri arasında fark bulmazken bir kısmı belirli dalga boylarının sonuçlarını daha başarılı bulmaktadır. Benim kişisel görüşüm epilasyonda altın standart Aleksandrite lazerdir. Fakat cilt tipi daha koyu hastalarda, bronzlaşmış hastalarda daha uzun dalga boyuna sahip Diot ve Nd:YAG lazer daha güvenlidir.

    Lazer ve ıpl epilasyonda daha iyi sonuçlar alabilmek için çok sayıda yeni denemeler yapılmaktadır. Bunlardan bir tanesi; Q- Switch lazerlerdir. Bu lazerler nanosaniyede atış yaparlar. Etki mekanizmaları; Fotomekanik hasardır. Yani fotoakustik şok dalgaları ile folikülü patlatmaya çalışılmaktadır. Değişik dalga boylarında Q- Switch sistemleri olsa da en sık kullanılan Q- Switch Nd:YAG lazerdir. Başarılı sonuçlar veren çalışmalar olsa da benim klinik gözlemim ancak çok ince kıllarda uzun seanslar sonucu çok az bir azalma sağlamaktadır. Buna rağmen esmer, yüz bölgesinde ince kılları olan hastalarda diğer cihazların çok başarılı olmadığı hatta paroksimal hipertrikoz olabileceği düşünülürse, sonuçlar iyi olmasa da denenebilir. Diğer araştırmacılar da sonuçların çok iyi olmadığını düşünmüşler ki fotomekanik hasarı artırabilmek için, şu çalışmayı yapmışlar; Önce 10 mikro milim çapındaki karbon partikülleri ağdalanmış cilde sürüp daha sonra düşük enerji ( 2-3 j/cm2 Q-switched Nd: YAG lazer 1064nm, 10 Hz, 10 ns pulse duration, 7 mm spot size) ile atış yapılıyor. Fotoakustik şok dalgaları ile karbon partiküllerin patlatılması ve follükülü hasarlaması hedeflenmiş. Kılların büyümesini geciktirmekte çok etkili olmasına rağmen uzun dönem sonuçları iyi bulunmamıştır.

    Cihazlardaki bir diğer yenilik; İki farklı dalga boyu kullanan kombine cihazlar yani; İki farklı dalga boyunda ışını aynı pluse içinde atabilen cihazlardır. Bunu hem ardışık olarak yani atış pedalına basınca önce bir dalga boyunu aynı pluse içinde sonra diğer dalga boyunu atarak, hem de eşzamanlı olarak yani her iki dalga boyunu her bir pedala basışta beraber atarak çalışan cihazlardır. Kombine cihaz kullanımı ile tek dalga boyunda kullanımında fark bulan ve bulmayan çalışmalar vardır. Benim kişisel gözlemim sonuçları çok değiştirmemesine karşılık kullanılan her iki dalga boyunun koplikasyonlarının toplamı nedeniyle koplikasyon oranı artmaktadır.

    Lazer ve ıpl cihazlar Radyofrekansla da kombine edilebilmektedir. Radyofrekans dokuya ışıkla beraber uygulanır. Kıl radyofrekansa iletken ya da absorban değildir. RF akımları kılın çevresinde çok yoğunlaşır ve bu bölgeyi çok fazla ısıtır. Bu ısınmaya ışığın absorbsiyonu ile sağlanan ısınma da eklenerek folikül koagüle edilir. Çok iyi sonuçlar bildiren çok çalışma vardır. benim kişisel gözlemim sonuçların radyofrekansın sonuç çok büyük bir artı sağlamadığı halde koplikasyon oranın artmasına neden olduğu yönündedir.

    Lazer ve ıpl cihazlarındaki yeniklerden beni en fazla heyecanlandıran, Robot lazerlerdir. Bunlar yüksek çözünürlüklü web kamerası, ısı ve mesafe sensörü ile veriler eş zamanlı olarak bilgisayar ara yüzü ile kontrol edilerek seçilen alanın homojen ve yeterli enerji alması sağlayan bilgisayarlı sistemlerdir. Anlık cilt yüzeyinde ısı ölçümü yaptığından yanık ihtimalini azaltmaktadır.

    Lazer ve ıpl cihazları dışında bahsedilebilecek diğer yenilikler; Eflornithine kremdir. Bu krem Eflornithine ornitine dekarboksilaz enziminin geri dönüşümsüz blokörüdür, bu blokajla hızlı bölünen dokuların yapı taşlarından olan poliminlerin azalmasına yol açar. Yapılan çalışmalar da lazer tedavilerine eklenmesinin tedavi başarısını artırdığı görülmüştür. Türkiye’de bulunmayan krem yurt dışında Vagina adı ile satılmaktadır, ne yazık ki pahalıdır.

    Bunun dışında; Melanin solüsyonları ile bölgenin melanin açısından zenginleştirilmesi için Lipoxome adı verilen melanin içeren lipozomal kapsüllerin topikal kullanıldığı bir araştırmada melanin uygulanan ve uygulanmayan bölgeler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış olsa da uygulamadaki ek çaba ve maliyete bakıldığında sonuç hayal kırıklığı olarak değerlendirilmiştir.

    Lazer ve ıpl epilasyonda yenilikler deyice mutlaka ev için üretilen lazer ve Ipl cihazlardan bahsetmek gerekmektedir. Şu anda ıpl ve Diot lazer dalga boylarında üretilmekte olan düşük güçlü cihazlardır. Ev tipi cihazları, etkili bulan çalışmalar bir çok araştırma olmasına rağmen bu kadar düşük güçte enerji üreten cihazlar ile kalıcı kıl azalması elde edilebilmesi çok mümkün değildir. Yapılan ölçümler uygun kullanıldığında, düşük doz nedeniyle göz için güvenli bulsalar da yanlış kullanım (göze çok yakın atış yapılması) veya cihazdaki arızalar koplikasyon ihtimalini artıracaktır. Diğer bir sorun, paroksimal hipertrikozdur. Bildiğimiz üzere bölgenin etkin dozdan daha düşük dozlarda ısıtılması özellikle ince kıllarda artış yapmaktadır. Zaten ev tipi cihazlar ile epilasyon yapan kişilerde kılların daha fazla arttığı konusunda yayınlar vardır. Benim görüşüm hiçte ucuz olmayan bu cihazlar alan bir çok kişinin daha sonra kıllarım artı diye yine biz dermatologlara şikayet bildireceklerdir.

    Dr. Fatma Yıldız

  • Yüzün estetik analizine kullanılan yöntemler

    Yüzün estetik değerlendirilmesinde Kullanılan Yöntemler

    Sosyal kabul edilme, psikolojik olarak iyi olma hali ve bireyin kendini beğenmesi fiziksel görünüşe bağlıdır. Öz saygının kuvvetli bir şekilde yüz görünüşüne bağlı olduğu yayınlanmıştır. Görünüş bu nedenle yüzün birincil fonksiyonlarından biridir. O halde medikal estetik, lazer ve cerrahi tedavilerin başlıca amaçlarından biri de en uygun yüz çekiciliğine erişmek ve bunu korumaktır. Bunu başarmak için doktorun çok özenli bir yüz incelemesi yürütmelidir ki yapılan uygulamalar normal yüz özelliklerini etkilemesin. Özellikle yüz ile ilgili uyumsuzlukları tanımak, olumsuz yüz özelliklerini düzeltmek için gösterilen çabayı arttıracaktır.

    Mükemmel yüzü meydana getiren yumuşak doku profili, artisleri, fiziksel antropolojistleri, rekonstrüktif cerrahları, dermatologları ve ortodontistleri içeren birçok disiplin tarafından pek çok kez tanımlanmıştır. Tanımlanan bu profiller yüzlerdeki iskeletsel konveksivite, yumuşak doku ve dişlerin pozisyonu açısından geniş değişimler göstermektedir. Mükemmel bir yüze neyin en iyi olacağının verilen kültüre göre büyük değişim gösterdiği kaçınılmaz bir sonuçtur. Bununla birlikte genelde ortalama bir yüz, atipik bir yüze göre daha estetik bulunur. İskeletsel normlar, tedavi ihtiyaçlarını ve stabilite hedeflerini tanımlamaya yardımcı olur fakat yumuşak doku görünümü, sadece kısmi olarak altındaki iskeletsel yapıya bağlıdır.

    Ayrıca yaşlanma ile yumuşak doku özelliklerinin gelişimini dikkate alarak üzerinde düşünmelidir. Verilen bireyin yüz özelliklerini normale döndürmek için uygulanacak tedavi planı, yumuşak doku özelliklerini ve onların normal değerlerini bilerek planlanabilir. Normal değerlerde değişime bireyi benzersiz kılan ailesel ve etnik karakteristik özellikleri korumak adına izin verilebilir. Bireysel yüz özellikleri ve birbirleriyle olan dengeleri tedavi öncesinde tanımlanmalıdır.

    Standart yüz özelliklerini ve hastanın yumuşak doku yapılarını bilerek her hasta için yüz çekiciliğini en iyi şekilde kullanmak adına bireyselleştirilmiş bir norm tespit edilmelidir. Bu sebeple yüz güzelliğinin belirlenmesi konusunda yapılan çalışmalar artmaktadır.

    Yüzdeki herhangi bir orantısızlık yüzün estetik kalitesini azaltır. Bu oransızlığın düzeltilmesi elimizdeki standart ölçümler ışığında hastaya yönelik medikal tedavi ve estetik cerrahi uygulamalarla sağlanabilir. Yüz üzerinde yapılan antropometrik çalışmalardan hem doğumsal kafa-yüz deformitelerinin düzeltilmesin de hem de estetik girişimlerde yararlanılır. Antropometrik ölçümlerin veri tabanları oluşturulmuştur.

    Daha sonra yüzde fotoğraflardan alınan ölçümlerin güvenilirliği ve doğrudan yüz üzerinden alınan ölçümleri karşılaştıran bir çalışma yapmışlardır. Ölçüler doğrusal mesafeler, eğimler ve açıları içermektedir. Bu fotoantropometri olarak adlandırmıştır. Daha sonra çalışmada kullanılacak olan ölçüler yüz üzerindeki farklı işaretlenmiş noktalardan oluşturulmaktadır.

    Fotoğraflama standartları

    Bu fotoğraflamalar dışında yüzün mimiklerinin değerlendirilmeside önemlidir. Duygularımız beyinde limbik sistem kontrolü altındadır ve bu duygular 7 kranial sinir ile yüzde 80 kas çalışması ile ifade bulmaktadır.

    Yüzün estetik değerlendirilmesinde bir çok yöntem kullanılmaktadır. Bunlar,

    Yüz analizinde kalitatif (Sayısal ölçümler yapmadan) değerlendirme Yöntemi

    Yüz analizinde kantitatif (Sayısal ölçümler yapılarak) değerlendirme Yöntemi

    Yüz analizinde Pi Altın Oran değerlendirme yöntemi

    Yüz analizinde Fabergé egg değerlendirme yöntemi

    Marquardt yüz maskesi ile değerlendirme yöntemi

    Dr. Young’ın göz iris çapı değerlendirme yöntemi

  • Kadın ve erkeklerde erkek tipi saç dökülmesi

    KADIN VE ERKEKLERDE ERKEK TİPİ DÖKÜLME (ANDROGENETİK ALOPESİ)

    Halk arasında kellik olarak adlandırılan androgenetik alopesi, hem erkek hem de kadınlarda görülen genetik bir saç dökülmesidir. Erkeklerde görülen tipine erkek tipi dökülme, kadınlarda görülen tipine ise kadın tipi dökülme adı verilir. Ancak günlük konuşmada kadın veya erkek ayırt edilmeksizin erkek tipi dökülme olarak adlandırılmaktadır. Genetik bir dökülme şeklidir ve kalın koyu renkli saçların zamanla ince, ayva tüylerine dönüşmesi ile kendini gösterir. Bu şekilde olan dökülmenin tipik bir görünümü vardır:

    Erkek tipi (Hamilton-Norvood)

    Erkek hastalarda saçlı derinin ön çizgisinin yan kısımlarındaki saçlarda incelme şeklinde başlar. Buna bağlı olarak ön saç çizgisi yanlardan geriye doğru çekilir. Saçın ön kısmı, tepesi alına yerleşmiş üçgen şeklini alır.Daha sonra tepe kısmında dökülmeyle devam eder.

    Kadın tipi (Ludwig)

    Bu tipte saçın ön çizgisi normal halinde kalırken tepenin orta kısmı açılır.

    Kadınlarda ayrıca yılbaşı ağacı tipinde bir dökülme de görülebilir. Yılbaşı ağacı tipi dökülmede yine saçın tepe kısmı açılır fakat ön saç çizgisi kaybolmuştur.

    Androgenetik alopesi erkeklerin kabaca %50' sinde görülür. Erkeklerde ergenlik döneminde belirtiler görülmeye başlar.Kadınlarda görülen androgenetik alopesinin 2 farklı başlangıç yaşı vardır: Biri ergenlik dönemi, diğeri ise menapoz sonrasıdır. Menapoz öncesi kadınların yaklaşık %13' ünü etkilerken menapoz sonrası görülme sıklığı belirgin olarak artar. 70 yaşından sonra erkeklerin %80' i, kadınların % 42' sinde görülür.

    Androgenetik alopesinin nedeni nedir?

    Erkeklerde androjene bağlı bir özellik gösterir. Kıl kökü testesterondan daha güçlü olan dihidrotestesterona duyarlı hale gelir. Dihidrotestesteron, kılın büyüme evresi süresini kısaltır ve terminal kıl denilen kalın saçların ayva tüyü haline gelmesine yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopesi çoğunlukla genetiktir. Erkeklerdeki androgenetik alopesi ile ilgili yapılan analizlerde, babada kellik olması halinde erkek çocuklardaandrogenetik alopesi görülme riski yüksek bulunmuştur.

    Kadınlarda sebebine dair daha az bilgi mevcuttur. Androjenlerle (testesteron) ilişkisi belirsizdir. Muhtemelen başka faktörler de yer almaktadır. Ancak androgentik alopesili bir grup hastada androgenetik alopesi ile hormonal bozukluk bir aradadır. Bu nedenle gerekli hastalarda hormonal testler de yapılmalıdır.

    Androgenetik alopesi temelde kozmetik bir problemdir. Psikolojik etkisinden başka saçın seyrelmesi nedeniyle güneş ışınları kafa derisine ulaşır ve güneşe bağlı hasara yol açar. Erkeklerde görülen androgenetik alopeside kalp krizi riski artmış olabilir. Bu tip dökülme, ayrıca prostat büyümesiile de ilişkilendirilmiştir.

    Androgenetik alopesi, teşhisi klinik muayene ile konulur. Bazen farklı saç dökülmesi tipleri ile karışabilir. Bu durumda saçlı deri biyopsisi ile teşhis doğrulanır.

    Androgenetik alopesi nasıl tedavi edilir?

    Androgenetik alopeside tedavinin 2 hedefi vardır: İlerlemeyi durdurmak ve yeni saçların çıkmasını sağlamak.

    Minoksidil: Minoksidil bir tansiyon ilacı olarak piyasaya çıkmıştır. Yan etki olarak saç çıkardığı görülmüştür. Kadın ve erkeklerdeki androgentik alopesi tedavisinde FDA tarafından onay almış ilk üründür. Sürme ilaç şeklinde kullanılır. Sprey ve köpük formu bulunmaktadır.

    Finasterid: Erkeklerde kullanım onayı olan, tablet şeklinde bir ilaçtır. Etkisi 6 aydan sonra değerlendirilebilir.

    Hormonal tedaviler: Bunların faydasına dair bilimsel veriler yetersizdir.

    Mezoterapi: bu tedavi şeklinde vitamin, mineral, minoksidil gibi damar genişletici ajanlar saç derisine enjekte edilir. Saçın dökülmesi durur ve var olan saçlar kalınlaşır. Mezoterapi ile ilgili yeterince çalışma bulunmamaktadır.

    Saç ekimi: Etkinliği klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Uygun hasta seçimi ile sonuçları oldukça başarılı bulunmuştur.

    Diğer seçenekler:

    1. Aminoasitler: Özellikle sisteinin, büyüme faktörlerinin artmasına neden olduğu düşünülmektedir.

    2. Eser elementler: Çinko ve bakırın saçın beslenmesini arttırdığı ileri sürülmüştür.Androjenik alopesili hastalarda demir depolarının azalmasıyla ilgili çelişkili sonuçlar bulunmuştur. Demir eksikliği olmadan demir takviyesi yapılması ile ilgili yeterince kanıt yoktur.

    3. Vitaminler: Özellikle biotin ve niasinin saçın büyümesiyle ilgili etkileri ileri sürülmüştür ve saçın beslenmesi üzerine pozitif etkileri vardır.

    4. Proantosiyanidinler: Bu grupta prosiyanidin B de yer alır. Prosiyanidin B, antioksidan özelliklere sahip flavonoidlerdendir. Prosiyanidin B' nin, 6 aylık kullanımdan sonra erkeklerde saç sayısında önemli artışa yol açtığı gösterilmiştir.

    5. Millet seed (Darı tohumları): Darı tohumları silisik asit, aminoasitler, mineral ve vitaminleri içeren doğal bir üründür. Darı tohumu ekstresi, sistein ve kalsiyum pantotenat içeren ağız yoluyla alınan bir ilacın büyüme evresi oranlarını arttırdığı gösterilmiştir.

    6. Ginko bloba, aloa vera, ginseng, bergamot, hibiscus veya sorphora ile ilgili yapılmış bir çalışma yoktur.

    7. kafein: Bazı saç bakım ürünlerinde bulunur veandrogenetik alopeside ilerlemeyi durdurduğu ve saç çıkardığı ileri sürülmüştür. Ancak bunu kanıtlayan bir çalışma yoktur.

    8. Melatonin: Yapılan bir çalışmada kadın hastalarda androjenik alopesi veya yaygın dökülmede 6 ay boyunca sürme ilaç şeklinde uygulanan melatoninin faydalı olduğu gösterilmiştir.

    9. Düşük seviyelilazer tarağı: Çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Faydalı olabileceği ileri sürülmüştür.

    10. Siyah yılan kökü: Östrojen seviyeleri üzerinde pozitif etkilere sahiptir. Kadın hastalarda menapoz sonrası şikayetler için kullanılır. Androjenik alopeside faydalı olabilir ancak bu konuda çalışma yapılmamıştır.

    11. Dihidrotestesteronu bloke ederek etki eden diğer ajanlar saw palmetto, beta sitosterol, yeşil çay veya polisorbat 60' tır.Androgenetik alopeside saw palmetto ile ilgili yapılan bir çalışmada saç sayısında anlamlı bir değişiklik gözlenmiştir.

    12. Amineksil. Minoksidile benzer bir mekanizmaya sahiptir ancak etkili olduğuna dair çalışma yoktur.

    13. Prostaglandin analogları: Damarlarda genişleme yoluyla etkili olabileceği düşünülmüştür.

  • Power plate

    Spor, sağlık, güzellik, fizik tedavi ve antiaging amaçlı kullanılabilme özelliğiyle bütün dünyada bir devrim olarak nitelendirilen power plate vibrasyon esaslı çalışan bir cihazdır. Dokuların sıkılaşması, selülitin azalması ve özellikle doğum sonrası gevşeyen kasların forma girmesinde etkilidir. Tüm vücuda güçlü bir vibrasyon uygulayarak, yer çekimi kuvvetini yaklaşık 4 kat arttırır. Power Plate'in ürettiği fiziksel vibrasyon kaslara enerji olarak transfer edilir. Kaslarda birbirini takip eden istem dışı kasılmalar olur, öyle ki kaslar saniyede 30-50 kez kasılıp gevşer. Kaslarda oluşan bu hareketler tendonların da gerilmesine neden olur. Bu kasılma derin kas olarak nitelendirilen karın içi kasların ve omuriliği çevreleyen kasların bile kasılmasını sağlar. Kaslar derinlemesine çalışarak kısa zamanda kuvvetlenir. Zamanla dokular sıkılaşır, selülitler azalır ve özellikle doğum sonrası gevşeyen kaslar forma girer.

    Nasıl uygulanır?

    Hemen her yaştaki insana uygun olan Power Plate'i kullanmak için yapılması gereken, üzerine çıkmak ve eğitmenin gösterdiği egzersizleri yapmaktır. Bunlar standart hareketler ya da eğitmenle kişiye özel hazırlanmış hareketlerdir. Pasif bir sistemle çalıştığından kişiye fazla iş düşmez, sadece vücut ve kaslar üzerinde belli bir ağırlık hissedilir. Cihazın en önemli özelliği ise kalbi aşırı yormamasıdır.

    Obezite tedavisine uygun mudur?

    Diyet yapan için egzersiz şarttır. Power Plate egzersizleri, egzersiz alışkanlığı olmayanlar ve egzersize başlayıp bir türlü devam ettiremeyenler için idealdir. Bu özellikle şişmanlık tedavisi yapılan hastalar için önerilir. Amaç, öncelikle kilo problemi olan hastalara yardımcı olmaktır. Normal kiloda olup, bölgesel yağlanma sorunu ve selülit şikayeti olan kişiler için de Power Plate egzersizleri güzel sonuçlar verir.

    Seans süresi ne kadardır?

    Seanslar yalnız 10-15 dakika sürer. Power Plate ile yapılacak 10-15 dakikalık çalışmalar ve bunun haftada 3 kez tekrarı istenilen sonuçları elde etmek için yeterlidir. Power Plate'in en iyi yanlarından biri uygulama kolaylığının olması ve özel bir kıyafet giymeden istenilen kas grubunu çalıştırmasıdır. İstenirse, öğle yemek aralarında bile 10-15 dakika ayırarak, hiç terlemeden, yaklaşık 1,5 saatlik egzersize denk gelen çalışma yapılabilir. Ayrıca , kilo problemi olan hastalarda, dengeli bir diyet ile düzenli Power Plate uygulaması yapıldığında çok güzel sonuçlar alınır. Bölgesel sorunu olanlarda, 7-9 seans sonunda yaklaşık 5-7 cm incelme sağlanır.

    Etkileri nelerdir?

    Metabolizmayı yükseltir: Power Plate, ana metabolizmayı düzenleyerek deri altındaki yağ

    tabakasını azaltır.

    Kas gücünü arttırır: Power Plate ile çalışma esnasında, çalışma bölgesindeki kaslar %100'e yakın bir verimlilik ile çalışır ve gelişir.

    Selülit ve kozmetik yararları: Power Plate ile yapılan masaj özellikli egzersizler deri

    altındaki yağ dokusunun azalmasına, yağ hücrelerinin parçalanmasına, daha sıkı ve sağlıklı bir dokuya sahip olunmasına yardımcı olur.

    Ağrıyı azaltır: Bir taraftan kan dolaşımının hızlanması diğer taraftan istem dışı kasılmalar

    sonucunda, sinirlere gelen ilave ve sık uyarılar nedeni ile hissedilen ağrı azalır. Çünkü Power Plate çalışması esnasında kaslarda oluşan gerilmeler, vücutta ağrılara sebep olan diğer gerilmeleri azaltır.

    Esnekliği arttırır: Geliştirilmiş egzersiz programlarının uygulanması ile vücut dolaşım sistemi

    düzenlenir, bu bölgeler ısıtılarak kas ve tendonlardaki esneklik arttırılır.

    Fitness geliştirir: Power Plate kaslarda “patlama gücü” yaratarak, kas dokusunun kısa sürede

    güçlenmesini sağlar. Bu durum bütün vücut performansının kalbe ve eklemlere aşırı yük bindirmeden artmasını sağlar.

    Dolaşımı düzenler ve hızlandırır: Power Plate çalışması esnasında kaslar saniyede 30-50

    kez kasılarak en küçük kılcal damarlara bile 30-50 kez kadar kan pompalanmasına neden olur.

    Vücut uyumunu geliştirir: Power Plate, kas içi ve kaslar arasındaki koordinasyonu sağlayan

    tüm reseptörlerin aynı anda uyarılmasını sağlar. Böylelikle vücudun koordinasyon yeteneği ve uyumu artar.

    Kemik yoğunluğunu arttırır: Power Plate kemik dokusunun gelişmesini ve kuvvetlenmesini

    sağlar. Bilimsel çalışmalarda, Power Plate uygulamasından sonra kemikte bulunan mineral yoğunluğunda kayda değer artışlar olduğu gözlenmiştir. Özellikle kadınlarda görülen kemik erimesi (osteoporoz) konusunda Power Plate etkili bir mekanizma sunmaktadır. Menopoz döneminden önce Power Plate kullanılması ileride görülebilecek kemik erimesi oranını düşürecektir.

    Kimlere uygun değildir?

    Vücutlarında implant ve protez taşıyanlar, kalp pili olanlar, beyin ameliyatı geçirenler, epilepsi

    hastalığı olanlar, pıhtılaşma bozukluğu olanlar ve gebelerin kesinlikle bu cihazı kullanmamaları gerekir.

  • Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    Etkili Ders Çalışma Yöntemleri

    -Ders çalışma ortamınızı düzenleyin. Düzenli ve sessiz bir ortamda daha verimli çalışırsınız.

    -Dikkatinizi dağıtabilecek faktörleri kontrol altına alın. Özellikle telefon, tablet, bilgisayar vb. aletleri ders çalışırken yanınızda bulundurmamaya çalışın. Dikkatinizin sadece öğrenmeniz gereken bilgide olması öğrenme sürecini kolaylaştıracaktır.

    -Kendinizi en zinde hissettiğiniz saatlerde ders çalışmaya gayret edin.

    -Uykuyu çağrıştırdığı için yatakta ders çalışmayın.

    -Ders çalışmayı ertelemeyin. Erteledikçe çalışmanız gereken konular, altından kolaylıkla kalkamayacağınız kadar birikecek ve sıkıntı yaratacaktır.

    -Sınava çalışmayı bir gece öncesine bırakmayın. Bir bilginin öğrenilebilmesi için bol bol tekrar edilmesi gerekmektedir.

    -Etkili bir zaman planlaması yaparak zamanınızı iyi değerlendirmeye çalışın. Kendinize günlük, haftalık, aylık çalışma programları hazırlayabilirsiniz. 

    -Çalışmanız gereken konuları küçük bölümlere ayırın. Her bölümü çalıştıktan sonra kendinizi ödüllendirin.

    -Çalışacağınız konuyla ilgili tüm kaynakları edinin. Derste iyi not tutun. Konu anlatımlı ve soru çözümlü çalışma kitapları edinin. Geçmiş sınavlarda çıkmış soruları bulun.

    -Nasıl daha verimli öğrenebildiğinizi keşfetmeye çalışın. Tek başınıza mı yoksa grupla mı çalışmak öğrenme sürecinizi kolaylaştırır? Öğrenmeniz gereken konuyla ilgili görsel şemalar mı hazırlarsınız, yoksa konu anlatımlı videolar mı dinlemeyi tercih edersiniz? Öğrenme stilinizle ilgili öğretmenlerinizden veya uzmanlardan görüş alabilirsiniz.

    -Konuyu yüzeysel değil derinlemesine öğrenmeye çalışın. Ezberlemek yerine konuyu anlamaya çalışın.

    -Çalışacağınız konunun önemli noktalarını belirleyin. Önemli noktaları bol bol tekrar edin.

    -Konunun kısa özetini çıkarabilirsiniz.

    -Konuyla ilgili görsel şemalar, tablolar vb. oluşturabilirsiniz.

    -Konunun diğer konularla ilişkisini değerlendirin. Bu ilişkileri görsel şema veya tablolarınıza işleyebilirsiniz.

    -Konuyla ilgili çalışma soruları hazırlayın. Soruların cevaplarını araştırarak konuyu özümseyebilirsiniz. 

    -Konuyla ilgili hatırlatıcı kelimeler, deyişler, imgeler bulmaya çalışın.

    -Hatırlamanız gereken konunun önemli noktalarını küçük renkli kağıtlara yazıp sık sık görebileceğiniz yerlere asın. 

    -Dikkatiniz dağılmaya başladığında çalıştığınız konuyu sesli okumanız ilginizi konuya yöneltecektir. 

    -Ders çalışırken mola vermeyi unutmayın. Örneğin, 50 dakika ders çalışıp 10 dakika mola verebilirsiniz. Molalarınızda dinlendirici ve keyif verici aktiviteler yapın. 

    -Kendinize ölçülebilir, somut hedefler belirleyin. Hedeflerinize ne kadar yaklaştığınızı sık sık kontrol edin.

    (Örneğin; doğal sayılar konusuyla ilgili 20 soruluk testlerden ortalama 5 yanlış yapıyorsanız, hedefiniz bir ay içinde bu yanlış sayısını 2’ye düşürmek olabilir. Hedefinize ulaşıp ulaşmadığınızı test sonuçlarınıza bakarak somut olarak değerlendirebilirsiniz.) -Hedeflerinize ulaştığınızda da kendinizi ödüllendirin.

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    Sınavlar günümüz hayatının vazgeçilmez parçaları. Hangi okulda okuyacağımız, hangi işte çalışacağımız TEOG, YGS, LYS, KPSS ve daha pek çok sınavla belirleniyor. Akademik ve mesleki geleceğimizi belirleyen bu sınavlar hiç kuşkusuz yüksek kaygıya neden olabiliyor. Orta düzeyde sınav kaygısı öğrencileri çalışmaya teşvik edip performanslarını arttıracağından gereklidir. Ancak yüksek düzeyde sınav kaygısı öğrencilerin okul başarılarının, ders çalışma isteklerinin ve özgüvenlerinin düşmesine yol açacağından kontrol altına alınmalıdır. Sınav kaygısı, değerlendirilme ve başarısızlık ile ilişkili birtakım bilişsel, fizyolojik ve davranışsal tepkiler bütünüdür.

    • Sınav öncesinde veya sınav sırasında korku ve gerginlik içindeyseniz,

    • Sınavları, öğrendiğiniz bilgileri ölçme aracı değil de kişiliğinizin değerini belirleme aracı olarak görüyorsanız,

    • Sınavlarla ilgili endişe verici, olumsuz düşünceleriniz aklınızı sürekli meşgul ediyorsa,

    Örneğin; 

    • Sınavdan düşük bir puan alacağım.

    • Sınavı kazanamayacağım.

    • Ailemin emeklerini boşa çıkaracağım.

    • Ailemi, öğretmenlerimi hayal kırıklığına uğratacağım.

    • Konuları yetiştiremeyeceğim.

    • Sınavda bildiğim her şeyi unutacağım.

    • Sınavda zamanım yetmeyecek.

    • Ya kaydırırsam?

    • Başaramazsam mahvolurum.

    • Sınavı geçemezsem rezil olurum.

    • Ya bilmediğim yerden soru gelirse?

     

    • Sınava hazırlanırken veya sınav sırasında dikkatinizi toparlayamıyorsanız,

    • Sınav sırasında öğrendiğiniz bilgileri hatırlamakta güçlük çekiyorsanız,

    • Sınav öncesinde veya sınav sırasında bedeninizde sıkıntı verici değişiklikler oluyorsa, 

    Örneğin; 

    • Kalp atış hızında artış

    • Nabız artışı

    • Kas gerginliği

    • Vücut ısısında artış

    • Terleme

    • Mide ağrısı

    • Baş ağrısı

    • Titreme

    • Mide bulantısı

    • Solunum güçlüğü

     

    • Etkili ders çalışma becerilerine sahip olmadığınızdan sınava yeterli düzeyde hazırlanamıyorsanız,

    • Ders çalışmayı sürekli erteliyorsanız,

    • Sınavları bitirmekte sıkıntı yaşıyorsanız,

    • Olası başarısızlık durumlarından kaçıyor veya kaçma isteği yaşıyorsanız, 

     

    SINAV KAYGISI YAŞIYOR OLABİLİRSİNİZ!

    Sınav kaygısıyla başa çıkmak amacıyla bilimsel olarak etkisi kanıtlanmış yöntemleri içeren bireysel veya grup psikoterapi çalışmalarına katılabilirsiniz. Etkili yöntemler: 

    • Gerçekçi ve rasyonel olmayan düşünceleri yeniden yapılandırma çalışmaları

    • Dikkat toplama eğitimi

    • Gevşeme egzersizleri 

    • Zihinde canlandırma çalışmaları

    • Zaman yönetimi eğitimi

    • Etkili ders çalışma becerileri eğitimi

    Sınava girecek öğrenciler;

    • Sınav dönemi bir maratondur. Bu maratonda zaman zaman başarınız düşebilir. Endişelenmeyin. Performansınızı düşüren faktörleri belirlemeye ve çözüm üretmeye çalışın.

    • Her sınav yeni bir deneyimdir. Sınavlara geçmiş başarısızlıklarınızı düşünerek değil başarılarınızı düşünerek girin.

    • Sınavlara olumlu ancak gerçekçi bir bakış açısı geliştirin. 

    • Endişelendiğinizde derin diyafram nefesleri alıp vererek bedeninizi gevşetmeye çalışın. Beden ve zihin birbiriyle bağlantılı olduğu için bedeninizi gevşetirseniz zihniniz de rahatlayacaktır.

    • Verimli ders çalışın. Konu ve tekrar eksiğiniz olmasın. Bol soru çözüp antrenman yapın. Unutmayın ki iyi bir sporcu olsanız da yeterli düzeyde antrenman yapmadan bu maratonu tamamlayamazsınız.

    • Kendinize gerçekçi, somut ve ölçülebilir hedefler belirleyin. Hedeflerinize ne kadar yaklaştığınızı sık sık değerlendirin.

    • Ders çalışmayı ertelemeyin. Erteledikçe çalışmanız gereken konular birikecek ve hedeflerinize giden yolda size engel olacaktır. 

    • Etkili bir zaman planlaması yapın.

    • Ailelerinizden, öğretmenlerinizden ve uzmanlardan destek alın. 

    Ebeveynler;

    • Çocuğunuzun ilgi ve yetenekleri doğrultusunda gerçekçi beklentiler şekillendirin.

    • Çocuğunuzu başkalarıyla kıyaslamayın.

    • Çocuğunuzun kişiliğini eleştirmeyin.

    • Çocuğunuza koşulsuz sevgi verin.

    • Çocuğunuzun akademik ve duygusal ihtiyaçlarını değerlendirin ve etkili yöntemlerle gidermeye çalışın.

    • Kendi kaygılarınızı kontrol altına alın.

    • Çocuğunuzun güçlü yanlarını destekleyin, hatırlatın. 

  • Fekal mikrobiyota transplantasyonu

    Fekal mikrobiyota transplantasyonu (FMT) on yıl öncesine kadar emekleme dönemindeydi. Güvenlik ve etkinliği ile ilgili çok fazla bilgi yoktu. Ancak son yıllarda, bu konuda çalışmalar artarak devam etmektedir. 2017 yılı itibariyle 300 üzerinde makale yayınlanmış ve 200 civarında kayıtlı devam eden çalışma mevcuttur. FMT ilk olarak Clostridium difficile (C.dif) enfeksiyonunda çalışılmıştır. Rekürren C.dif enfeksiyonundaki yüksek etkinliği diğer alanlarda da çalışmalara cesaret vermiştir. Bu alanlar inflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH), ilaç dirençli bakteri, irritabl bağırsak sendromu (İBS) ve karaciğer hastalıklarıdır.

    FMT ve ilaç-dirençli bakterilerin kolonizasyon direnci

    Kolonizasyon direnci, tanım olarak bağırsak mikrobiyotasının dirençli bakterilerin çoğalması ve kolonizasyonunu engellemesi olarak tanımlanabilir. Bu yeteneğini kaybetmiş bir bağırsak mikrobiyotasına FMT ile yeniden direnç kazanılması tedavinin etkinliğini açıklayabilir. Tıp alanında ve gıda sanayisinde antibiyotiklerin yaygın olarak kullanılması sonucu dirençli bakteriler bağırsakta kolonize olmakta ve insan sağlığını tehdit etmektedir (1). Bu nedenle, FMT dirençli bakterilerin tutunmasını ve kolonizasyonunu azaltmakta potansiyel bir tedavidir. Bilinski ve ark hastaları 1 ay içinde %60, 12 ayda ise %93 oranında dirençli bakteri kolonizasyonundan kurtarmıştır (2). Rekürren C.dif hastalarında uygulanan FMT’nin, dirençli bakteri genlerini önemli oranda azalttığı gösterilmiştir (3,4).Mahieu ve ark FMT nin vankomisin rezistan Enterokok (VRE) ve karbapenemaz üreten Enterobactericae (CPE) kolonizasyonunu azalttığını göstermiştir (5). Ancak enema şeklindeki FMT uygulamalarının etkili olmadığı, uygulama yolunun tedavi başarısında önemli bir faktör olduğu gösterilmiştir (6). Stalenhoef ve ark bir olguda, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonuna neden olan Pseudomonas aeruginosa etkenini FMT ile eradike ettiğini göstermiştir (7). Sonuç olarak, FMT uygun hasta ve koşullarda antibiyotik-dirençli bakterilerin dekolonizasyonunda etkiliolabilecek potansiyel bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıkmaktadır.

    FMT ve İBH

    Yakın zamanda yayınlanan bir sistematik derleme ve meta-analiz İBH nın birçok alt tipinde FMT nin remisyon sağlamada atkin olduğu bildirilmiştir (8). Ülseratif kolitte (ÜK) 201/555 (%36), Crohn hastalığında 42/83 (%50.5) ve poşitte 5/23 (%21.5) remisyon oranları bildirilmiştir. FMT öncesinde antibiyotik kullanımı tedavi başarısını arttırmaktadır. Bu nedenle daha önceki çalışmalarda antibiyotik tedavisinin olmaması düşük tedavi oranlarını açıklayabilir (9). Üç randomize plasebo kontrollü ÜK çalışması yayınlanmıştır. En büyük çalışma Paramsothy ve ark çalışmasıdır ve bu çalışmada plaseboya göre FMT nin remisyon sağlamada üstün olduğu gösterilmiştir. Ancak her iki çalışma da yetersiz tedavi başarısı nedeniyle erken sonlandırılmıştır (10). Ancak bu çalışmada planlanan hasta alımının ancak %58 ini ulaşılabilmesi soru işaretlerini arttırmaktadır. Bu sonuçlar ümit verici olmakla birlikte henüz kanıta dayalı olarak İBH’da FMT tavsiyesinde bulunmak mümkün değildir. Crohn hastalığında (CH) ise durum daha karmaşıktır. Prospektif açık etiketli bir çalışmada, daha önceki tedavilerde başarısız olan hastalarda FMT ile 11/19 (%58) başarı sağlanmış ancak geri kalan hastalarda tedavi dozu artırımı gerekmiştir 7/8 (%87.5) (11).

    İBH’da FMT uygulaması ile ilgili birçok bilinmeyen vardır. Bunlar arasında ideal donör kimdir ve kaç seans, ne kadar sıklıkla FMT yapılmalıdır? Step-up yaklaşımı denilen steroid drençli veya refrakter ÜK olgularında adım adım tedavinin FMT’ye doğu artarak ilerlemesi gibi bazı alternatif yaklaşımlar daha yüksek başarı bildirmektedir (12).

    Diğer Gastrointestinal Durumlarda FMT

    Fonksiyonel bağırsak hastalıklarından özellikle İBS’de yapılan çalışmalarda %69 yanıt oranları bildirilmiştir. Ancak hasta spesifik uzun dönem tatmin edici başarı ancak hastaların %46 sında elde edilmiştir (13). Tian ve ark yavaş transit konstipasyonda kontrol grubuna göre anlamlı düzelme sağlamıştır (%36.7 vs %13.3). Tedavi yanıtı 12 hafta takip edilmiştir (14). Diyet lifi ve probiyotik ile birlikte FMT uygulandığında, hastaların %52.5 inde klinik remisyona ulaşılmıştır (15). Kronik intestinal psödo-obstruksiyon ile ilgili bir olgu serisinde, %44 başarı elde edilmiştir (16). Bu hastalar 8 hafta sonra bile normal beslenebilmiştir. Bir olguda fonksiyonel dispepsi olan 5 yaşındaki bir çocukta FMT ile semptomların düzeldiği bildirilmiştir (17).

    FMT ve gelecekteki potansiyel

    Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYK) toplumda giderek artan insülin rezistansı ve adipozite ile birlikte olabilen, potnsiyel olarak siroza ve hepatoselüler kansere ilerleyebilen bir hastalıktır. Toplumda basit karaciğer yağlanması görülme sıklığı %25 dir. Hayvan çalışmalarında FMT ile kilo kontrolü ve karaciğer yağ miktarında hatta NAS skoru (karaciğer histolojik skoru) düzelmesi bildirilmiştir (18,19). Şiddetli alkolik hepatit hastalarında steroid kullanılamayan bir grupta yapılan çalışmada FMT nin asit ve hepatik ensefalopatiyi gerilettiği, 1 yıllık sağkalımın iyileştiği rapor edilmiştir (%87 vs 33) (20). Bajaj ve ark hepatik ensefalopati hastalarında FMT ile kognitif fonksiyonların ve disbiyozisin düzeldiğini bildirmiştir (22).

    SONUÇ

    FMT gelecek vaad eden, potansiyel olarak disbiyozisin eşlik ettiği hastalıklara çalışma konusu olabilecek, maliyeti düşük bir tedavidir. Ancak en önemli sorunların başında uzun dönem güvenlik gelmektedir. Bunun dışında metodoloji, uygun donör ve alıcı özellikleri henüz net değildir. Mikrobiyota testlerinin ucuzlaması ve hızlanması ile birlikte alıcı verici mikrobiyotaları FMT öncesi bakılabilir hatta FMT sonrası vericinin mikrobiyotasının alıcıda kolonizasyonu takip edilebilir. Ancak muhtemelen artifisiyel olarak daha standart mikrobiyal çözeltilerin gelecekte feçesin yerini alma ihtimali mevcuttur.

    KAYNAKLAR

    Forslund K, Sunagawa S, Kultima JR, Mende DR, Arumugam M, Typas A, et al. Country-specific antibiotic use practices impact the human gut resistome. Genome Res. 2013;23(7):1163–9.

    Bilinski J, Grzesiowski P, Sorensen N, Madry K, Muszynski J, Robak K, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with blood disorders inhibits gut colonization with antibiotic-resistant bacteria: results of a prospective, single-center study. Clin Infect Dis. 2017. doi:10.1093/cid/cix252.

    Millan B, Park H, Hotte N, Mathieu O, Burguiere P, Tompkins TA, et al. Fecal microbial transplants reduce antibiotic-resistant genes in patients with recurrent Clostridium difficile infection. Clin Infect Dis. 2016;62(12):1479–86. Antibiotic resistance is a growing problem, and the potential of FMT to modulate antibiotic- resistant microbial populations may play a crucial role in com- bating this issue.

    Jouhten H, Mattila E, Arkkila P, Satokari R. Reduction of antibiotic resistance genes in intestinal microbiota of patients with recurrent Clostridium difficile infection after fecal microbiota transplantation. Clin Infect Dis. 2016;63(5):710–1

    Mahieu R, Cassisa V, Hilliquin D, Coron N, Pailhories H, Kempf M, et al. Impact of faecal microbiota transplantation on mouse digestive colonization with two extensively resistant bacteria. J Inf Secur. 2017;75(1):75–7.

    Sohn KM, Cheon S, Kim YS. Can fecal microbiota transplantation (FMT) eradicate fecal colonization with vancomycin-resistant en- terococci (VRE)? Infect Control Hosp Epidemiol. 2016;37(12): 1519–21.

    Stalenhoef JE, Terveer EM, Knetsch CW, Van’t Hof PJ, Vlasveld IN, Keller JJ, et al. Fecal microbiota transfer for multidrug-resistant gram-negatives: a clinical success combined with microbiological failure. Open Forum Infect Dis. 2017;4(2):ofx047.

    Paramsothy S, Paramsothy R, Rubin DT, Kamm MA, Kaakoush NO, Mitchell HM, et al. Faecal microbiota transplantation for in- flammatory bowel disease: a systematic review and meta-analysis. J Crohns Colitis. 2017. doi:10.1093/ecco-jcc/jjx063. This review offers the most complete up-to-date overview of the evidence regarding FMT for IBD. This is important given the apparent effectiveness of FMT in the induction of UC remission and its potential in CD and pouchitis.

    Keshteli AH, Millan B, Madsen KL. Pretreatment with antibiotics may enhance the efficacy of fecal microbiota transplantation in ulcerative colitis: a meta-analysis. Mucosal Immunol. 2017;10(2): 565–6.

    Moayyedi P, Surette MG, Kim PT, Libertucci J, Wolfe M, Onischi C, et al. Fecal microbiota transplantation induces remission in pa- tients with active ulcerative colitis in a randomized controlled trial. Gastroenterology. 2015;149(1):102–9. e6.

    Vaughn BP, Vatanen T, Allegretti JR, Bai A, Xavier RJ, Korzenik J, et al. Increased intestinal microbial diversity following fecal micro- biota transplant for active Crohn’s disease. Inflamm Bowel Dis. 2016;22(9):2182–90.

    Cui B, Li P, Xu L, Peng Z, Xiang J, He Z, et al. Step-up fecal microbiota transplantation (FMT) strategy. Gut Microbes. 2016;7(4):323–8.

    Pinn DM, Aroniadis OC, Brandt LJ. Is fecal microbiota transplan- tation the answer for irritable bowel syndrome? A single-center experience. Am J Gastroenterol. 2014;109(11):1831–2.

    Tian H, Ge X, Nie Y, Yang L, Ding C, McFarland LV, et al. Fecal microbiota transplantation in patients with slow-transit constipa- tion: a randomized, clinical trial. PLoS One. 2017;12(2):e0171308.

    Ge X, Ding C, Gong J, Tian H, Wei Y, Chen Q, et al. Short-term efficacy on fecal microbiota transplantation combined with soluble dietary fiber and probiotics in the treatment of slow transit consti- pation. Zhonghua Wei Chang Wai Ke Za Zhi. 2016;19(12):1355–9.

    Gu L, Ding C, Tian H, Yang B, Zhang X, Hua Y, et al. Serial frozen fecal microbiota transplantation in the treatment of chronic intesti- nal pseudo-obstruction: a preliminary study. J Neurogastroenterol Motil. 2017;23(2):289–97.

    WangJ,GuJ,WangY,LinK,LiuS,LuH,etal.16SrDNAgene sequencing analysis in functional dyspepsia treated with fecal mi- crobiota transplantation. J Pediatr Gastroenterol Nutr. 2017;64(3): e80–e2.

    Brandl K, Schnabl B. Intestinal microbiota and nonalcoholic steatohepatitis. Curr Opin Gastroenterol. 2017;33(3):128–33.

    Zhou D, Pan Q, Shen F, Cao HX, Ding WJ, Chen YW, et al. Total fecal microbiota transplantation alleviates high-fat diet-induced steatohepatitis in mice via beneficial regulation of gut microbiota. Sci Rep. 2017;7(1):1529.

    Philips CA, Pande A, Shasthry SM, Jamwal KD, Khillan V, Chandel SS, et al. Healthy donor fecal microbiota transplantation in steroid-ineligible severe alcoholic hepatitis: a pilot study. Clin Gastroenterol Hepatol. 2017;15(4):600–2.

    Bajaj JS, Kassam Z, Fagan A, Gavis E, Liu E, Cox J, Kheradman R, Heuman D, Wang J, Gurry T, Williams R, Sikaroodi M, Fuchs M, Alm E, John B, Riva A, Smith M, Raylor-Robinson S, Gillevet P. Fecal microbiota transplant from a rational stool donor improves hepatic encephalopathy: a randomized clinical trial. Hepatology 2017 doi: 10.1002/hep.2930

  • Sigarayı içmemek kanserden koruyor, bırakmak da tedaviden daha fazla fayda görmeyi sağlıyor

    Sigaranın, obezite ile beraber (daha önce sigara ilk sırada idi, son zamanlarda kanser sebebi olarak sigara ve obezite birlikte ilk sırada yer almakta) kanser için en önemli risk faktörü olduğu bilinmektedir. Yalnız sigara kullanmakta olan ve kanser tanısı alan hastalarda, sigaranın tedaviye olan etkisi hakkındaki bilgiler sınırlı idi.

    Annals of Oncology Ocak 2018 sayısında, bu konu hakkında şu ana kadar en önemli bilgi veren çalışmalarda biri yayınlandı. Ordonez-Me ve arkadaşları tarafından başta Almanya, Fransa,Hollanda gibi birçok ülkeyi kapsayan geriye dönük yapılan bu araştırmada, 14 kohort çalışma incelendi. Bu çalışmalarda, başlangıçta kanser tanısı olmayan yetişkinlerden, 12414 kolorektal kanser tanısı alan hastalar geriye dönük analiz edildi.

    Çalışma ‘’Güncel sigara kullanımının ve sigara bırakılmasının kolorektal kanser sürecine etkisi’’ olarak sunuldu. İlk analizde sigara içenlerde (eskiden bırakmış olması veya tanı anında içici olması farketmiyor), hastalığın içmeyenlere göre daha kötü seyrettiği görüldü.

    Ama asıl burada belirtmek istediğim, tanı anında sigara içenlerdeki durumun ne olduğu. Çünkü tanı esnasında sigara içenlere, bir onkolog olarak, sigaranın bırakılmasının tedavi sürecine önemli katkıda bulunduğunu söylerken, elimizdeki doneler kısıtlı idi. Bu çalışma her ne kadar retrospektif yani geriye dönük olsa da önemli bir kanıt sunmakta (en güçlü kanıt, ileriye yönelik randomizasyon ile olacaktır ama burada bir grubun sigara içmeye devam etmesi, diğer grubun sigarayı bırakması gerek ancak bu da etik olarak uygun olmamakta).

    Çalışmanın sonuçlarına göre, kolorektal kanser tanısı esnasında sigara içenlerde yapılan analizde, sigarayı anında bırakan ve bir daha içmeyen hastalarda, hastalık tedavi sürecinin çok iyi olduğu (istatistiksel olarak anlamlı), 10 yıllık takip sürecinde %22’lik risk azalması olduğu saptanmış. Sigarayı bırakmak, kolorektal kanser prognoz-hastalık sürecini anlamlı düzeltmekte idi.

    Sonuç olarak; Kolorektal kanser tanısı alan ve sigara içen hastalarda ilk tedavi seçeneği sigarayı bırakmak olmalıdır. Yoksa ileride sağlık sigorta şirketleri, sigara içmeye devam edenlerde, kansere bağlı sağlık giderlerini ödememek için hukuki yollara başvuracaktır.

  • Böbrek tümörlerinde bir ilk; adjuvan tedaviye fda’den onay

    FDA bir ilk olarak, böbrek tümörlerinde bir ilaca adjuvan tedavi olarak onay verdi. Metastatik hastalığın tedavisinde en önemli köşe taşlarından biri olan Sunitinib, FDA tarafından Böbrek tümörü hastalarında (yüksek riskli olanlar) adjuvan tedavide onaylandı.

    Böbrek tümörlerinde diğer tümörlerde olduğu gibi adjuvan (başka organlara yayılmamış hastalarda, tümörün cerrahi olarak alınması sonrası hastalıksız durumda iken belirli bir süre zarfında verilen tedavi) tedavi çalışmaları yapılmakta idi, ancak istenen başarı 6000’e ulaşan hasta sayısında yapılan birçok çalışmada elde edilemedi. Büyük ölçekli faz III ASSURE çalışmasında (2016) sunitinib ve sorafenib, PROTECT çalışmasında (2017) Pazopanib, ARISER çalışmasında (2016) Girentixumab (Karbonik anhidraz IX inhibitörü MAB) adjuvan tedavide araştırıldı ama istenen faydanın oluşmadığı görülmüştü. Bu arada axitinib ve everolimus adlı metastatik hastalıkta faydalandığımız ilaçların, adjuvan potadaki çalışmaları ise devam etmekte, sonuçları beklenmekte.

    2016 da yayınlanan S-TRAC çalışmasında, sunitinib, yüksek riskli (Evre III (T3 veya lenf nodu metastazı mevcut) Clear Cell Renal Hücreli Karsinom ) hastalarda adjuvan tedavide 1 yıl süre ile verilmiş ve 5 yıllık takipte, amaçlanan primer sonlanım noktası olan hastalıksız süre açısından anlamlı fayda elde edilmişti. Çalışmada görülen yan etkilere rağmen, hastalıksız sürede gösterdiği katkının anlamlı olması nedeni ile FDA tarafından onay verildi.

    Kasım 2017 önemli bir dönüm noktası oldu böbrek tümörleri açısından. Farklı bir çerçeveden bakarsak, farklı tümör gruplarında bir çok çalışma olmasına rağmen, imatinib’ten uzun bir süre sonra bir tirozin kinaz inhibitörü adjuvan tedavide onay aldı. Kanser tedavisindeki devrimlerin, en son, en önemli baş aktörlerinden olan immünoterapi ajanları elbet böbrek tümörlerinde de irdelenecektir. Ve umuyorum ki hastalarımızı ve onkologları güzel sonuçlar beklemekte.

  • Yorgunluk nedir, çeşitleri nelerdir ?

    19. Yüzyıl ve sonrasında toplumlardaki sosyal dokunun değişimi, çalışma şartlarının farklılaşması, kişisel rollerin farklılaşması ve ağırlaşması sonucu yorgunluk çok sık duyulan bir şikayet olmaya başlamıştır. Son yıllarda ülkemizde yapılan taramalarda 100 kişiden 55’i çok yorgun olduğunu dile getirmektedir. Bu oran İngiltere için yaklaşık %38 gibidir. A.B.D. de yapılan çalışmalarda yorgunluğun getirdiği ekonomik kayıp yıllık 43 milyar dolar düzeyindedir. Bu değerler olayın sıklığı ve topluma getirdiği ekonomik kayıpların oldukça önemli düzeylerde olduğunu göstermektedir.

    Yorgunluk için genel anlamda bir tanımlama yapmak zordur. Kişinin günlük aktivitelerine başlamak için kendinde yeterli gücü, enerjiyi bulamaması, ya da rutin aktivitelerinin bitiminde tükenmişlik hissinin gelişmesi durumudur. Yorgunluk, subjektif, kişinin algılaması ile ilgili bir yakınmadır, bu sebeple kişisel farklılıklar gösterir. Halsizlik, isteksizlik, güçsüzlük, yıpranmışlık, sıkıntı gibi tanımlamalar benzer durumu
    tanımlamak için sıklıkla kullanılır. Ancak, bazı hastalar egzersiz esnasındaki nefes darlığını veya bacaklardaki ağrıyı yorgunluk olarak dile getirebilir. Bu durumda tarifedilen yogunluk bizim sıklıkla kullandığımız tanımın dışında kalp – damar sisteminin hastalığının şikayet bulgusu olabilir. Bu sebeple güçsüzlük yorgunluk gibi yakınmaların arkasında gerçekte anlatılmak istenenin ne olduğu netleştirilmelidir.

    YORGUNLUK ÇEŞİTLERİ

    Fizyolojik Yorgunluk Sağlık durumu normal olan kişilerde stres, yetersiz dinlenme, yetersiz uyku, diyet değişiklikleri veya aşırı aktivite durumunda görülür. Yaşlı hastalarda bu tip yorgunluk daha sıktır.

    Organik Yorgunluk

    Bu tip yorgunluk bazı hastalıklarla birliktedir. Orta ve ileri yaş hastalarda en sık durumdur. Aile hikayesi, tam bir fizik muayene ve yapılan kan ve görüntüleme ile ilgili tetkikler sonrası nedeninin belirlenip, ilgili hastalığın tedavisi ile yorgunluk ortadan kaldırılabilir.

    Psikojenik Yorgunluk

    Genel olarak tüm yogunlukların %50 sini oluşturur. En sık depresyonla birliktedir. Herhangi bir yaş gurubunda oluşabilir. Çoğunlukla gün içinde azalır. Duygu, düşünce ve stres durumuna paralel olarak şiddeti değişebilir.

    Kronik Yorgunluk Sendromu

    19. Yüzyıl’da Kronik Nervöz Tükenme olarak tanımlanmıştır. Kronik yorgunluk sendromu büyük ihtimalle yüzyılımızın yaygın hastalığı olacaktır. Yaşlılarda nadirdir. Yorgunluğu olan hastaların %30 unda organik veya psikolojik sebep bulunmaz. Tanı koyulana dek idiyopatik kronik yorgunluk olarak değerlendirilir. Bu olgularda motivasyon azlığı konsantrasyon yetersizliği, güçsüzlük, irritabilite vardır. Sıklıkla psikomotor yavaşlama vardır. Yorgunluk çoğunlukla bir hastalık bulgusu olamakla birlikte kronik yorgunluk sendromu adı altında hastalığın kendiside olabilir. Yorgunluk her türlü bakteriyai, viral yada parazitik enfeksiyonun, kansızlık ve benzeri kan hastalığının, karaciğer yada böbrek hastalığının, kandaki vitamin ve mineral eksikliklerinin, hormonal hastalıkların, beslenme ve uyku bozuklukları sonucunda oluşabilir. Özellikle tiroid hormon yetmezliği, böbrek üstü bezi yetmezliği, büyüme hormonu yetmezliğive hipoglisemi gibi hormonal sebepler erken dönemde gözden kaçabilir.

    Kronik yorgunluk sendromunun tanısı içinse; tam bir klinik değerlendirme sonrası tanımlanamayan devamlı ve tekrarlayan yorgunluğun yeni ve bilinen bir zamanda başlaması, devamlılığı, sosyal ve iş hayatındaki aktivitelerde yavaşlamaya yol açması gerekir. 6 Ay üzerinde devam eden durumlarda bu sendrom düşünülmelidir.

    Yorgunluk yakınması; daha önce yaşanılmayan ölçüde yoğunsa, günlük aktiviteleri sınırlıyorsa, beraberinde başka yakınmalar mevcutsa, takipte olduğunuz kronik bir hastalığınız mevcutsa yada aile hikayesi veya vücut yapısı nedeniyle bazı organik hastalıklar açısından risk grubunda bulunuyorsanız ve kendi çabalarınızla geçmiyorsa zaman harcamadan bir hekimle görüşmelisiniz. Yakınmanın tehlikeye işaret edip etmediği bazı tıbbi araştırmalar sonucunda netleşecek bir durumdur. Pek çok sinsi seyirli kanserin ilk bulgusu yorgunluk olabilmektedir. Ve bu durumda kilo kaybı, beslenme bozukluğu ve hastalığın tutulma bölgesi ile ilgili pek çok ek yakınma sonradan tabloya eklenebilmektedir.

    KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Bu sendrom sürekli ve tekrarlayıcı seyreden, bir çok sistemi etkileyen bir hastalığı tanımlamak için kullanılır.Tek bir sebebi yoktur.Bu hastalığın viral bir enfeksiyon tarafından çalışma dengesi bozulan beyin kaynaklı olduğu veya stres ve savunma sisteminde oluşan bozulmanın ve hedef sapmasının içinde olduğu bir durum olduğunu kabul etmeliyiz. Kronik yorgunluğun en ayırtedici özelliği yatak istirahati ile geçmemesidir. Bu sürecin sonucu bitkinliktir.

    Kronik Yorgunluğun Belirtiler Fiziksel Tükenmişlik Bulguları

    _ Başka bir nedene bağlı olmayan, istirahatle geçmeyen, 6 aydan uzun süren, ortalama günlük aktiviteyi en azından %50 azaltacak derecede, sürekli ve tekrarlayıcı fiziksel ve mental bitkinlik hissi.

    _Güçsüzlük, daha önce tolere edilebilen egzersizden sonra oluşan ve 24 saat ya da üzerinde devam eden bir durumdur.

    _Enerji kaybı

    _Yıpranma

    _Hastalıklara karşı daha hassas olma

    _Baş ağrıları

    _Bulantı

    _Kas krampları ve myalji

    _Bel ağrıları

    _Denge kaybı

    _Sindirim sorunları

    _Uyku bozuklukları

    _Çabuk yorulma

    _Hafif ateş ,üşüme

    _Boğaz ağrısı

    _Boyunda ağrılı lenf bezleri

    _Açıklanamayan genelleşmiş kas zayıflığı

    _Kaslarda katılaşma

    _Geçici eklem ağrıları

    _Farenjit

    _Bazı hastalarda gribal infeksiyon benzeri durumlar

    Duygusal Tükenmişlik Bulguları

    _Işıktan rahatsızlık

    _Düşünmede zorluk

    _Göz önünde beneklerin uçuştuğu hissi

    _Depresyon

    _Umutsuzluk , unutkanlık

    _Evde ,işte gerginlik- tartışma artışı

    _Kızgınlık

    _Net görememe

    _Huzursuzluk,sabırsızlık

    _Nezaket, saygı gibi pozitif bulgularda azalma

    Zihinsel Tükenmişlik Bulguları

    _Doyumsuzluk

    _İşi bırakma

    _Kendine ve işine karşı negatif yaklaşım

    _Hafıza problemleri

    _ İşi savsaklama

    Kronik yorgunluk sendromu A tipi agresif dediğimiz hırslı, titiz, mükemmeliyetçi, çabuk sinirlenen, tez canlı kişilik yapılarında daha çok görülür. Kentsel yaşam ve çalışma yoğunluğunun sonucu olarak bu toplumun bireylerinde daha sıktır. Doktorlar ve diğer yardımcı sağlık çalışanlarında, yönetici kadrosunda çalışanlarda, ekonomi alanında çalışanlarda daha yoğun görülür. Kadın cinsiyet erkeklerden daha fazla risk altındadır. Kronik Yorgunluk Sendromunun tanı amaçlı kan testleri yoktur.

    Tedavi planı:

    -tatil

    -egzersiz( kas gevşemesine yardımcı, hafif egzersizler)

    – günlük istirahat sürelerini uzatma

    -ilac ( ENADA – ülkemizde yok , ARCALİON)

    -vitaminler ( günlük ihtiyaca göre)

    -psikoterapi( hayat tarzı değişikliği)

    Gün içinde yaptığımız işler birbirine benzer olmakla birlikte yorgunluk durumumuz değişken olabilmektedir. Bu durum kendimizden, çalıştığımız ortamın fiziksel ve sosyal yapısındaki değişiklikten kaynaklanabilmektedir. Çalışma ortamımızda iş akışını bozmayacak şekilde yapabileceğimiz kadar sık istirahat etmeliyiz. Hayat akış hızımızı azaltmalıyız. Stresli ortamlardan uzak durmaya çalışmalıyız. Çalışma ortamını, bizi en az yoracak şekilde düzenlemeliyiz. Sosyal destek almalı, gereksiz sorumluluktan uzak durmalıyız.