Etiket: Bunu

  • Dünya Dönüyor

    Dünya Dönüyor

    Dünya dönüyor, dönüyor, dönüyor…

    Dünya tabii ki de dönüyor, ama benim etrafımda diyen biri misiniz ya da eşiniz, dostunuz, patronunuz mu kendini dünya merkezinde gören. Öyleyse bu yazı sizin için…

    Gelişiminin 9 ile 18. ayları sırasında dış dünyaya açılmaya başlayan çocuk engellerden habersiz gözükür, her şey ona büyülü gelmektedir. Bir başka deyişle dış dünya ile aşk yaşamaktadır. Çocuğun dış dünyaya açılırken en önemli ihtiyaçlarından biri annenin büyümesine verdiği destek ve dış dünyada başarısız olduğunda bunun uygun şekilde tamir edilmesidir. Bu ne demek? Dünyayı keşfederken her şeyin mükemmel gideceğini düşünen çocuk, örneğin yürümeye başlarken düşer ve zihnindeki o mükemmellik hissinin zedelenmesinden zarar görür. Bunu uygun şekilde tamir etmek sağlıklı bir yetişkin olmak için önemli bir adımdır. 

    Ya tamir edilmezse? İşte o zaman narsisistik kişiliğin çekirdekleri atılmış olacaktır. Çocuk kendini korumaya almak adına hayatı boyunca bu mükemmellik hissini, yani dünyanın merkezinde olduğu hissini sürdürmek zorundadır. 

    Bu kişiler iki birimde yaşar. Ya karşısındaki cezalandırıcı, saldırgan, değersizleştirici algılayıp kendini parçalanmış, değersiz hisseder ve bunu utanç ve aşağılık hisleri takip eder. Ya da ilişkide olduğu herkesi mükemmel görüp kendini üstün, çok zeki, mükemmel, tapılası ve emin hisseder. Ama genel hatlarıyla görünen ikinci saydığımız özelliklerdir. Aşağılanmış ve değersizlik hisleri kişinin o kadar canını yakmaktadır ki, bunu göstermemek adında mükemmelliğini sürdürmek zorundadır. Tıpkı bilgisayarın ekran koruyucusu gibi. Arka ekranda olan ilk gördüğümüz değildir çoğu zaman. 

    Bu kişiler çevresel başarısızlıklar, olumsuzluklar, mükemmellik hissini sarsacak duygulanımlar yaşadığı zaman, tüm bunların üzerini kapamak için kaçınma, inkâr, başkalarını değersizleştirme, kötüleme, reddetme gibi davranışlar göstermektedirler. 

    Mükemmel olmak ve bunu sürdürmek adına para, güç, güzellik, seks vb. alanlarda hayranlığı toplamak adına çılgınca çaba gösteren narsisistik kişiler olduğu gibi idealize ettiği herhangi bir şeyin ışığında mükemmelliği sürdüren kişiler de vardır. Tuttuğu takım, parti, sevdiği şarkıcı vb. hepsi ama hepsi en mükemmelidir, çünkü onundur. Bu kişiler kendilerini sürekli eleştirir, fakat bunun altında yatan ben aslında mükemmel olabilirim ama başaramıyorum düşüncesidir. Bir diğer narsisistik kişilik ise sürekli etrafındakilere saldırarak, değersizleştirerek mükemmelliği sürdürürler. 

    Bu kişileri terapide görmek çok sık rastlanan durumlar değildir. Çünkü o zaten mükemmeldir. Ancak ilerleyen yaşlarda arkaya bakıp aslında bu mükemmelliği kendilerinin yarattığını az da olsa hissedenler ya derin bir depresyona girip ya da yine kendi vücuduna aşırı yatırım yaptığından panik atak gibi rahatsızlıklarla terapiye başvururlar. Terapiye başvuracak kadar gerçekle yüzleşemeyenler ise huysuz bir ihtiyar olma yolunda ilerlemektedirler.  Terapiye getiren başka şeyler ise tamir edemeyeceği büyüklükteki hayat başarısızlıklarıdır. Kariyerindeki değişimler, iflas, duygusal açıdan beslenilen bir kişinin kaybı, büyük bir hastalık vb. 

    Bu kişilerle yaşamak oldukça zordur. Çünkü kendi kafalarından geçen her ne ise doğru olan odur ve bunu karşısındakine kabul ettirmek için bile uğraşmazlar. Zaten o ne düşünüyorsa herkes onu düşünmektedir. Bu kişilerle iletişimini sürdürmek isteyenler çoğu zaman kendinden vazgeçerek karşısındakini aynalamak, halk diliyle pofpoflamak durumundadırlar. Bir eleştiri yaparken bu yolu kullanarak önce bu kişilerin biraz olsun dinlemeleri sağlanabilir. Sert bir eleştiri karşısında iç dünyalarına ulaşmanız oldukça zordur, çok ciddi bir kırılma yaşayarak ya sizi değersizleştirirler ya da uzaklaşırlar. 

     Eğer etrafınızda bu tarz kişiler varsa hayatınızı kolaylaştıracak birkaç ipucu vermek istedim. Hadi bakalım, kolay gelsin !

  • Affetmek

    Affetmek

    Affetmek, bağışlayabilmek, hoş görmektir. Affetmek söylendiği kadar kolay olmamakla birlikte bazen kişilerin hayatını derinden etkileyebilir. Burada bakmamız gereken temel mesele affetmek bizim için neyi temsil ediyor olmalıdır. Bazı kişiler Affederek kendilerinin olgunlaştığını düşünürken bazıları ise küçük düştüğünü hissediyor olabilir.

    Öncelikle buradaki kavramı düzeltmekle işe başlayabiliriz. Affetmenin bize iyi geleceğine, yüklerimizi bir nebze olsun azaltabileceğine inanıyor isek belki de böyle olabilir diye düşünebiliriz.

    Peki neden affedemiyoruz?

    Belki duymuşsunuzdur, “Zeigarnik Etkisi” diye bir etki vardır.

    Zeigarnik Etkisi: Kişilerin tamamlanmamış olayları, durum ve işleri tamamlananlara göre daha kolay hatırladıkları yönündedir. Yani sonlandırılmamış işler zihni meşgul ederken, bitirilen işler sonucu zihin meşguliyetten kurtulur.

    Yaşadığımız olaylarda da böyledir. Bir kişi ile olan problemimizi çözümlemediğimiz zaman zihnimiz bununla meşgul olur ve yapılan yanlışları, hataları ve kırgınlıkları daha kolay hatırlar. Eğer sorunlarımızı yaşadığımız an içinde çözümlemeye çalışır isek ve o anda affedebilirsek, zihnimiz bununla meşgul olmaz ve yıllarca hem bedenimize hem de ruhumuza bir yük olarak binmez.

    Başka insanları affederken, kendimizi suçladığımız ve canımızı yakan tüm anlardan dolayı kendimizi de affetmeli ve bu şekilde özgürleşmeliyiz. Affetmek, acıyı ve nefreti dindirir bizi özgür kılar. Sağlığımızı düzeltir.

    Neler Yapabiliriz?

    Kızgınlığı ifade etmeliyiz.Hatası olan kişiye bunu belli etmeli ve olayın üstünü kapatmak yerine uygun bir şekilde çözüm aramalıyız.

    Suçlu hissetmeyi bırakmalıyız. Başımıza gelenlerden dolayı sorumlu olup olmadığımızı tartmalıyız. Bunu yapabilmek adına yaralanmış hissettiğimiz şeyin ne olduğuna bakmalıyız. Bu gururumuz mu, ünümüz mü

    Kendimize zaman tanımalıyız. Olay çözülsün diye hemen affetmek ya da hiç affetmemek yerine doğru zamanı beklemeliyiz.

    “Bize yanlış davrandığını düşündüğümüz bir kişiyi affetmeliyiz. Bunu hak ettikleri için değil, bu haksızlıklara karşılık vermeye devam etmeyecek kadar kendimizi sevdiğimiz için.”Miguel Ruiz

    Konu ile ilgili bir kitap: Affetmek Üzerine- Edward M. Hallowell

    Bir de şarkı: Please Forgive Me- Brayn Adams

  • Konuşmadıklarımız Hayatımızı Nasıl Etkiler?

    Konuşmadıklarımız Hayatımızı Nasıl Etkiler?

    Sustuklarımızın zaman içerisinde içimizde ne denli büyüdüğünü, biriktiğini ve bizi ne derece etkilediğini biliyor muyuz?
    Sanırım cevabımız hayır.
    Bunun toplumsal bir baskıdan, ayıp çocuğum sus konuşmadan, sen çocuksun karışmadan, büyüklerin işine karışılmazdan ve tabii ki en önemlisi sus konuşma sen ne anlarsından kaynaklı olabileceği kanısındayım.
    Bugün eğer bu denli sorunlar yaşıyorsak, gerektiği yerde gereken kişiye gerekli sözleri söyleyemediğimiz için. Kendimizi ifade edemediğimiz için yaşıyoruz. Kaldı ki insanlar bunu anlamamakta ısrarlılar, çünkü bu bize böyle öğretildi. Konuşmamanın ve susmanın bedellerini toplumca en ağır şekilde ödediğimiz günlerimiz oldu. Çocuklara, kadınlara, hayvanlara şiddetin çözülememesi önüne geçilememesinin en büyük sebeplerinden biridir susmak.
    Kimi zaman yaşadığımız olay bizi o kadar etkiler ki. Muhatabımız olan kişiye söyleyememek bu etki üzerine çok daha ağır bir yük bırakır. Bu yük bizimle bir ömür boyu sürer, sürmekte haklıdır çünkü söze, dile dökülmediği için boşluğa akmadığı ve kimse tarafından duyulmadığı için ağır bir yük gibi yıllarca omuzlarımızda kalır.

    İşte eğer günümüzün sorunu ne diye sorarsak bunun cevabı bana kalırsa susmaktır.

    Belki içinizden iyi ama ben yıllardır bu şekilde yaşıyorum, nasıl söylemem gerektiğini bilmiyorum diye geçirebilirsiniz. O zaman da bunun yollarını keşfetmek için çaba göstermelisiniz.
    Emek olmadan yemek olmaz derler. Yani susmamak için de bir emek vermelisiniz, uzunca bir süre bu şekilde yaşadınız ve konuşmak elbette en başta size zor gelecektir. Fakat, zor demek imkânsız demek değildir. İşte bu fotoğrafın anlamı da bu.
    Hayatımızın yönünü belirleyen en temel şey, konuşmak.
    Bir pusula olduğunuzu düşünün, dönmeniz gereken tarafı bilmediğiniz zaman sadece bir pusulasınızdır. Ama eğer yönünüzü bulursanız, o zaman pusula olmaktan çıkar. Çok değerli bir bilgiye sahip olursunuz, yani nasıl döneceğinize.
    İşte konuşmayı öğrenerek bu bilgiye sahip olmalısınız ya da olmalıyız. Bunu nasıl yapacağımızı bulmak, bilmek ise bizim testimiz.
    Umuyorum ki, hangi yöne döneceğimizi ve nasıl konuşmamız gerektiğini öğrendiğimiz günlerimiz olur.
    Sevgi ve doğru yönde olmamız dileği ile…

  • Korku

    Korku

    Korkmak bir çok konu için bizim önümüze çıkan, kimi zaman bizi motive eden kimi zaman ise engelleyen bir duygudur. Korktuğumuz zamanlarda gitmek istediğimiz yolda yürümek bizi zorlayabilir. Çünkü vazgeçmemiz daha kolay olur ve bu yol gözümüzde büyür de büyür. Genellikle bir korkudan önce kendimizle uzun uzun konuşuruz ve neden korkmamız gerektiğini kendimize anlatır dururuz. Bu bizi daha da korkmaya iter ve vazgeçmemiz için hiçbir sebebimiz kalmaz. Fakat bunu fark ettiğimizde korkularımızın aslında yersiz olabileceğini ve bir şansı daha hak ettiğimizi görebiliriz.

    Neden korku bu kadar bizi engeller?
    Bazı davranışlarımız bizi nesiller boyu korumuştur. Örneğin; kaçmak, eğer zamanında atalarımız kendilerine zarar verici hayvanlardan ya da doğa olaylarından kaçmayı öğrenmemiş olsalardı. Muhtemelen yaşamları sona erecekti ve bizim neslimize kadar gelinemeyecekti. Yani demek istediğim bazı davranışların gerekliliğidir. Korku da bunun gibi bizi korur ve dikkatli ol sinyali verir. fakat kimi zaman bunu çok yanlış değerlendirdiğimizi düşünüyorum. Örneğin; Bir kursa yazılmak ve bir konuda başarı elde etmek istiyoruz. Ancak, buna ilk adımı atamıyoruz. Çünkü çekiniyoruz, vazgeçiyoruz ve korkuyoruz.

    Neden?
    Belki yapamamaktan, belki rezil olmaktan belki de başka şeylerden dolayı korkuyoruz ve kendimize bir şans vermiyoruz. Bu bizi içine kapanık ve istediğini elde edemeyen bir kişi gibi hissettiriyor kimi zaman. Bunu zamanla tekrar tekrar yaptığımızda ‘öğrenilmiş bir çaresizlik’ söz konusu oluyor.

    Ne kadar denersem deneyeyim, zaten yapamayacağım diye kendimizi kısıtlıyoruz ve sonuç: Elbette yapamıyor oluyoruz. Çünkü kendimize bunu söyledik. Sonuçtan şaşırmamız mümkün mü?

    Korku bizi motive ettiği gibi, bizi vazgeçirebilir. Ancak farkında olmak tüm bunların önüne geçecek ve bizi hedeflerimize doğru götürecektir.

    Korktuğumuz şeylerle ilgili düşünelim ve sonuçlarının sandığımız gibi olmayabileceğini hayal edelim. Ve belki bir tane küçük adım atalım. Bakalım sonuç hayal ettiğimiz gibi oldu mu?

    Cesur olmak, bütün “rağmen”lere rağmen harekete geçmektir…
    Cesaret ve Korku- Brigitte Labbe

  • Düşünceler

    Düşünceler

    Bazen bir şeyi neden yaşadığımızı bilmeden sürekli bir şekilde yaşar dururuz. Bundan rahatsızlık duyma düzeyimiz sürekli olmasına bağlı olarak azalır. Buna kısaca alışmak diyelim. Bir şeylere alıştığımızda neler oluyor peki?

    Bunu biraz açmak istiyorum çünkü kötü bir ruh haline, negatif düşünce ve fikirlere zamanla alışırız. Bu alışkanlık zamanla bizim karakterimizin bir parçası olur. Öyle ki bunu anlamak, adlandırmak zamanla bir hayli zorlaşır. Ve tüm o alışkanlıkları kendimiz zannederiz. Danışanlarımdan bazen duyuyorum bunu. Kendi düşüncelerini kendi kimlikleri sanıyorlar ve bundan bir türlü kopamadıkları için zamanla kendilerini daha da suçlu hisseder hale getiriyorlar.

    Bu çok zor olsa gerek. Düşüncelerimizi kontrol edememek ve bu düşünceleri düşünmeyi alışkanlık edinmek sanıyorum ki bir çok insanda var. Ama bunun tam tersini yapan insanlar da var. Mesela pozitif, kendi ile barışık olan insanlarda genel olarak gözlemlediğim şey. Düşüncelerini kendileri sanmıyorlar. Onlarla özdeşleşmiyorlar, bunların bir düşünceden ibaret olduklarının farkındalar ve bunu bir kimlik olarak özümsemiyorlar. Diğer taraftan düşüncenin kimlik olma durumu alışkanlık edinmesi ile birlikte insanı içinden çıkılmaz bir hale sokuyor ve çoğu psikolojik rahatsızlığın temelini oluşturan suçluluk, öfke, kızgınlık, kırgınlık duygularını besliyor.

    Peki neler yapabiliriz?

    Öncelikle düşüncelerimizden ayrışmayı öğrenmeli. Düşüncelerimizi yakalama çalışmaları yapmalı.

    Bunu nasıl yapacaksınız?

    Öncelikle aklınızdan geçen bir düşünce olduğunda, onun bir düşünce olduğunun farkında olun. Ardından gelen düşünceleri bir gözlemci gibi izleyin.

    Bu bir süre sonra sizin o düşüncelerden farklı olduğunuzu size hissettirecek ve ciddi anlamda rahatlama sağlayacağınız bir an yaratacak.

    Tüm bunları yapabildiğinizde zamanla düşünceleri kontrol etmeyi öğrenebilir, onları alışkanlık haline getirmeyebilir ve pozitif anlamda yönlendirebilir olacaksınız.

  • Somatoform Bozukluk

    Somatoform Bozukluk

    Somatoform bozukluklarda, kişinin tıbbi sorunların varlığını akla getiren bedensel belirtilerden yada kusurlardan yakındığı organik nedenlerin bulunamadığı görülür. Soma, beden anlamına gelir. Kısacası somatoform bozukluk; duyguları bedenselleştirmedir.

    Kişinin ne başkasını kandırma gibi bir niyeti vardır ne de kasten kendileri hastaymış gibi rol yapma niyeti. Günümüzde bir çok kişi doktorlara ağrıları nedeniyle sürekli gider gelir fakat aldıkları cevap sorunların psikolojik olduğu ve bir ruh sağlığı uzmanıyla görüşmeleri gerektiğidir.

    Peki insan duygusunu neden bedenselleştirir?

    Çünkü duygusu ile başa çıkamaz yani onu boşaltamaz veya düzenleyemez. Bazen de duygu o kadar iyi bastırılmıştır ki hiç fark edilmez. Fark edilmemeye dayanamayan duygu kendi başının çaresine bakar ve sahibinin bedeninde kendini sağdan sola atar. Bu atışlar kişiye bazen baş ağrısı, bazen omuz ağrısı, bazen de mide ağrısı olarak kendini hissettirir.  

    Eğer böyle bir durum yaşıyorsanız kendinize sorun; bu aralar canımın sıkıldığı, beni üzen bir olay veya kişi var mı?

    İnsanın olumsuz duygularını boşaltmasının en etkili yolu o duyguyu muhatabına söyleyebilmektir. Örneğin, arkadaşıma öfkeliysem bunu ona demeliyim, anneme kızdıysam bunu ona söyleyebilmeliyim. Önemli nokta bunu söylerken nötr bir şekilde, sadece duyguyu ifade etme niyetiyle diyebilmek.

    Eğer karşınızdaki kişi bunu taşıyabilecek biri değilse veya siz ona demeye hazır değilseniz bunu kendi kendinize yapacaksınız. Dışarıdan saçma görünen fakat çok etkili bir yöntem; duyguları sesli bir şekilde kendi kendine dile getirmek.  Duyguyu ne kadar çok spesifikleştirerek dile getirirseniz o kadar iyi boşaltırsınız. Örneğin; ‘’Ayşe’ye bana bağırdığı için kızgınım’’ veya ‘’Anneme, bana haksızlık yaptığı için kızgınım’’ veya ‘’Abime öfkeliyim’’ vb…

     Beyin çokça duyduğu şeye karşı duyarsızlaşıyor. Yani siz bunu sıkça tekrar ettikçe bir süreden sonra duygunuzun yatıştığını fark edersiniz. Tabi ki kişiden kişiye değişmekle birlikte bazen bu boşalma birkaç ay sürebilir. Ne kadar çok duyurursanız , o çabuk boşaltırsınız! 

    Bunu sesli bir şekilde kendinize duyurma fikrinin dışarıdan fazla basit göründüğünü düşünebilirsiniz fakat en basit olan en etkilidir. Bu teknik kendi danışanlarımda ve  kendimde uyguladığım ve çok fazla olumlu geri dönüş aldığım bir yöntem.  

    Bir diğer teknik kamera tekniği. Kişi diyelim ki hiçbir organik neden bulunamadığı halde midesinin çok fazla ağrıdığını söylüyor. O zaman bu kişi hayali bir kamera ile o bölgeye girip bakacak. Bu kamera ağzından girse midene inse neler görür?  Ağrısı konuşsa ona ne der? O ağrı ona ne anlatmak istiyor? Ağrısı hangi olaya tepki olarak orada toplanmış ve ne olursa çeker gider? Ağrısının bir cinsiyeti olsa, yaşı olsa bu ne olurdu? Bu ağrı güncel veya geçmiş hayatından birini temsil ediyor olabilir mi?

    Kişinin iyileşmeye niyeti varsa ve ikincil bir kazancı da yoksa somotoform bozukluk yani kişinin duygularını bedenselleştirmesi terapi ile çözülebilen bir durumdur.

  • Hissizleşiyor Muyuz?

    Hissizleşiyor Muyuz?

    Gergin geçen ve yüksek strese maruz kaldığımız bu günlerde üzerinde pek durmadığımız ama önemi yadsınamayacak bir konu da psikolojimiz.Terör eylemleri, şiddet olayları, toplum içi öfke patlamaları ve gazete manşetlerinde hemen hemen her gün okuduğumuz cinayet haberleri. Tüm bunlar, sosyal bir yaşantının parçası olan biz insanı nasıl etkiliyor dersiniz. Kaçımız ne hissettiğimizi düşünüyor, duygularımızın ne olduğunu ifade etmeye çalışıyoruz. Hissizleşiyor muyuz acaba?

    İnsanoğlu çevresi ile mutlak uyum içinde bir varlıktır ve yaşadığı çevreye, olaylara adapte olmaya çalışır ki yaşamını sürdürebilsin. Bunu farkında olarak yapmaz. Fakat bu farkında olmama durumu sürecin kolay olacağı anlamına da gelmez. Şöyle bir düşünelim, sahip olduğunuz hayattan ne kadar keyif alıyorsunuz, geleceğinizi düşündüğünüz zaman içiniz mi kararıyor yoksa umutlu ve pozitif duygularla mı doluyorsunuz. 2 basit temel soru üzerinde durduk aslında ama bunu genişletmek de mümkün. Örneğin, yaptığınız aktiviteler size sıkıcı gelmeye mi başladı, monoton bir yaşantının içerisinde boğulduğunuzu mu hissediyorsunuz, gün içerisinde modunuz sık sık değişiyor ve keyif aldığınız şeyler size artık gereksiz yada geçici mutluluk gibi mi görünüyor. Tüm bu sorular karşısında sizi memnun etmeyen cevaplar alıyorsanız korkmanızı gerektiricek bir durum yok. Çünkü çoğu insanın bu günlerde yaşantıladıkları durum çok benzer. Bunun sebebi dış faktörlere bağlı olarak yoğun bir günlük strese maruz kalmamız ve bu stresin bizi depresyona yaklaştırması veya depresyona sokması. Okuduğumuz terör haberleri, şehit haberleri, tecavüz ve cinayet haberleri üzerimizde derin etkiler oluşturabiliyor. Üzülüyoruz, tepki vermek istiyoruz, kızıyoruz, öfkeleniyoruz ama bu duyguların hepsi kısa süreli oluyor. Bunların hepsi otomatik bir şekle dönüşmüş durumda; öfkemiz, üzüntümüz, her bir duygumuz, yaşanması gerektiği için yaşanıyor ve sonra beynimiz tarafından bastırılıyor, bunu halk arasındaki ‘’içine atmak’’ deyimi gibi düşünebiliriz. Bastırma işlemi, baş edemediğimiz duygu ve olaylarla mücadele etmek için farkında olmadan geliştirdiğimiz bir defans mekanizmasıdır. Peki bastırma işlemi yaparak yani içimize atarak aslında ne yapmış oluyoruz, bu bizim için faydalı mı?

    Kimi durumlar için evet diyebiliriz, ama ‘’bastırma’’ işlemi her olumsuz duygu ve olay için gerçekleşiyorsa bu insanı öğrenilmiş çaresizlik dediğimiz olguya itebilir. Öğrenilmiş çaresizliği terimsel anlamına girmeden basitçe şöyle düşünebiliriz, bir cam tarafından ikiye ayrılmış bir odadasınız ve odanın diğer tarafına geçmeye çalıştığınızda sürekli olarak cama çarpıp içeriye giremiyorsunuz, bir süre sonra o cam ortadan kaldırılsa bile siz sürekli çarptığınız için orada cam olmadığını fark etmeyip, odanın diğer tarafına geçmeye bile çalışmıyorsunuz, yaşantılamış olduğunuz negatifliği genelleyip denemekten bile vazgeçiyorsunuz. Peki öğrenilmiş çaresizlik neden bu kadar önemli. Bunun sebebi ne kadar öğrenilmiş çaresizliğe maruz kalırsanız depresyona girmeye de o kadar yaklaşma riskiniz yüksek. Okuyoruz, üzülüyoruz, kızıyoruz, ama bir şey değişmeyecek nasılsa diye bastırıp rutin hayatımıza dönüyoruz. Değiştirmek için hiç bir şey yapmıyoruz. Sabah mutsuz uyanıyoruz, işe, okula mutsuz gidiyoruz ve bu mutsuzluk döngüsünü tüm hayatımıza bulaştırıyoruz. Küçük şeyler bizi mutlu etmiyor.

    Mevsimsel geçişlerde kişilerin duygusal yönden değişimler yaşadığı, alışma sürecinde daha kırılgan ve depresif olduğu zaten biz psikologların yıllardır kabul etmiş olduğu bir gerçek. Fakat artık sadece mevsimsel geçişleri değil, yaşantısal geçişleri de ciddi şekilde hisseder olduk. Siyasi gündem, sosyal gündem ve konular birinci elden psikolojimizi ciddi bir şekilde etkiliyor gibi görünüyor. Son bir kaç senedir özellikle hareketli ve değişken bir gündeme sahip olan ülkemizde, biz henüz gündemde olan probleme ayak uyduramazken, gündem değişiyor ve yeni bir probleme maruz kalıyoruz. Bununla beraber stabil olmayan, bizi tatmin etmeyen farklı duygular yaşantılamaya başlıyoruz. Bu durum ile baş etmek için yapabileceğimiz şeylerde var tabiki. Bunların başında yaşadığımız durumun farkında olmak ve kabullenmek gerekiyor, ‘’hayatım böyle işte’’ fikri yerine sorumluluğu ele almak fikrini kendimize yerleştirmemiz gerekiyor. Düzenli şekilde yapılan egzersiz ve meditasyonun depresyon ve stres konusunda etkin olduğu araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Ağır bir egzersiz programı olmasa da gündelik ve düzenli tempolu yürüyüşler, egzersiz faaliyetleri sizi daha iyi ve zinde hissetirecek, pozitif duygular ve düşünceler konusunda destekleyecektir. Kendinize sevdiğiniz bir aktivite bulun ve çok uzun olmasada mutlaka günde belirli bir süre bu aktiviteye ayırmaya çalışın. Bu aktivite sizin kendinizin bulması ve benimsemesi gereken bir aktivite olmalı. Gün içerisinde çok sinirli ve mutsuz hissettiğiniz anlarda nefes egzersizleri yapabilirsiniz, nefesinizi saymak, derin ve yavaş nefes alıp vermek size kendinizi dinletecek ve rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Eğer tüm bunlara rağmen bahsettiğim duygu ve durumları ciddi bir şekilde yaşantılıyorsanız, kesinlikle profesyonel bir yardıma başvurmanız gereklidir. Şunu unutmamalıyız ki nasıl boğazımız ağrıyınca doktora gidiyorsak, psikolojik destek almak da bunun kadar doğal ve gereklidir. Bu yüzden nasılsa geçer fikri veya ‘’benim hayatım böyle’’ düşünceleri içerisinde kaybolup, kendinize eziyet etmek yersiz ve gereksiz olacaktır.

  • ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    ÇOCUKLARDA ÖFKE KONTROLÜ

    • Öfke Nedir, Normal midir?

    Her insanın sahip olduğu ve olması gereken tabii bir duygudur. Kişi, engellendiği, isteklerinin karşılanmadığı, hayal kırıklığına uğradığı ve karşısındaki ile çatışma yaşadığı anlarda öfke duygusuna kapılır. Zararlı ve saldırganlık belirten bir durum değil aksine her insanda bulunması gereken, asıl olmazsa sıkıntıların meydana geleceği bir duygu halidir.

    • Çocuklarda Öfke Krizleri Neden Olur ve Kaç Türe Sahiptir?

    Öfkenin kaynağını anlamak için öncelikle beynimizi biraz tanımakta yarar var. Beynimiz, alt ve üst kısımlar olmak üzere iki katlı bir ev gibidir. Alt katında nefes almak, gözümüzü refleks olarak kırpmak, herhangi bir tehlike ile karşılaşıldığında savaşmak ve kaçmak, korku ve öfke duymak gibi hislere bilinçsizce kapılmamıza sebep olan faaliyetler gerçekleşir. Kontrol haricinde ortaya çıkan öfke hali beynimizin tam da bu kısmından kaynaklıdır.

    Üst kata çıkacak olursak, burada işler biraz daha sistemli ilerler. Burası geniş bir kütüphane gibidir. Düşünme, hayal kurma, plan yapma, organize etme gibi eylemlerin kaynağı tam olarak beynin üst katıdır. Çocuklarda görmek istenilen erdemli davranışların yeri de burasıdır.
    Fakat çocuklar şaşırtıcı düzeyde ince zekaları ile beyinlerinin bu kısımlarını da ulaşmak istedikleri hedef uğruna çok güzel kullanabilirler. Anne babanın elini kolunu bağlayan stratejik öfke krizlerinden söz ediyorum. Alışveriş merkezinde istediği alınmadığı anda yaygarayı kopartan ortalığı birbirine katan ve sonunda ebeveynini mağlup eden şu çocuklar, tanıdık geldi değil mi?

    • Öfke Kriziyle Baş Etmek İçin Ne Yapmalı?

    Öncelikle çocuğun öfkesinin alt beyinden mi yoksa üst beyinden mi kaynaklandığını iyi anlamak gerekiyor. Çünkü ikisinin hisleri bambaşkadır ve yaklaşım da buna göre olmalıdır.
    Alt beyinden kaynaklı bir öfke halinde çocuk kendi davranışlarını kontrol edemez, o an ona oturup doğruyu yanlışı anlatmanın hiçbir faydası olmaz çünkü kapatmıştır kendini. Duygusu çok yoğundur ve sakinleştirilmeye ihtiyacı vardır. Bunu kendiniz üzerinden de düşünebilirsiniz, çok öfkelendiğiniz bir durum karşısında birinin size nasihat etmesini nasıl karşılarsınız? Onu dinleyecek durumda mısınızdır? Yoksa sadece biraz anlayış ve sakinleştirilmeye mi ihtiyacınız vardır? İşte çocuklara da bunu düşünerek yaklaşmak gerekiyor.
    Çok sevdiği oyuncağının kardeşi tarafından kırıldığını gören bir çocuğun dünyası başına yıkılabilir ve o an doğruyu yanlışı düşünmeksizin kardeşine vurma eğilimi gösterebilir. Böyle bir durumda yapılması gereken, çocuğun öncelikle duygusunu anlamak olmalı. Sarılın, şefkatle yaklaşın, yumuşak bir ses tonuyla gözlerine bakarak şuan çok kızgınsın biliyorum deyin ve onu ortamdan uzaklaştırarak sakinleştirmeye çalışın. Dikkatini başka yöne çekmek de alt beyinden kaynaklı bir öfke nöbeti için güzel bir yöntemdir.

    Öfke krizi üst beyinden kaynaklıysa ne yapacağız peki? Bunun stratejik bir öfke hali olduğunu bilip ona göre boyun eğmemeyi öğrenecek anne baba. İlk etapta bu zor gelebilir. Çünkü gerçekten sakinleşmesi için sadece, o an isteğinin yerine getirilmesini bekleyen bir çocuk vardır karşımızda. İki keskin seçenek karşısında kalır anne baba, çocuğun istediğini yap veya yapma. Yapmazsa olacağı ortada bununla nasıl baş edecek? Cevap basit; sınır koyarak. Bu sınır koyma işlemiyle karşılaşan çocuklar başta afallayabilir çünkü daha önce görmemişlerdir ve hiç de hoşlarına gitmez ama ebeveynlerin istikrarlı duşu karşısında kabul etmekten başka çareleri olmadığını görürler. Yapılacak olan şey, ilk önce çocuğun duygusunu anlamak. Alışveriş merkezinde satılık olmayan bir eşyayı istediğini düşünelim. Alamayacağımızı söyledik ve yaygara koptu. “Çocuğa eğilip şuan bunu almayı çok istediğini biliyorum ama bu satılık değil bu yüzden alamayız. Evet üzgün ve sinirlisin bunu görüyorum.” Duygusunun anlaşılmasıyla yatışmadığı takdirde sınır giriyor devreye “bu şekilde ağlamaya devam etmeyi seçersen, bugün aldığımız diğer oyuncağını da geri vermeyi seçmiş olursun” veya yine çok sevdiği bir şeyden vazgeçmeyi seçmekle alternatifler üretebilirsiniz. Kabul etmese de o sevdiği şeyden mahrum kaldığını gördüğü zaman bu sınır koymanın ne kadar işlevsel olduğuna şahit olacaksınız. Her şeyden önemlisi bu sınıra çocukların da ihtiyacı var. Zira hayat sınırsız bir yaşam alanı sunmuyor kimseye. Bunu erken yaşta uygun bir seçim yöntemiyle öğrenen çocuk için ilerisi çok daha kolay olacaktır. Kısacası; beynin üst katını çalıştırın ve çocuklara kendi seçimlerinin sorumluluğunu almaya olanak tanıyın.

    Uzman Klinik Psikolog
    Zeynep Görenoğlu

  • Öğrenilmiş Çaresizlik

    Öğrenilmiş Çaresizlik

    Çocuğunuza ”yapamadın-yine başaramadın” demek ya da sürekli onun yanında olup, onun yerine bir

    şeyleri yapmak çocuğunuzu öğrenilmiş çaresizliğe itebilir. Bunu yapmadan öce tekrar düşünün derim.

    Öğrenilmiş çaresizlik nedir?

    Kişi eğer çok sayıda başarısızlık yaşadıysa; tekrar denese de; nasılsa olayların onun kontrolünde

    olmadığından; o konuda asla başarıya ulaşamayacağını düşünerek adım atmamasıdır. Bu karamı Seligman literatürüne kazandırmıştır.  Seligman; öğrenilmiş çaresizliği şöyle ifade eder; insanların kontrolünün dışında olan olumsuz durumlarla karşılaşması sonucunda ortaya çıkan çaresizlik duygusu ve motivasyon eksikliği.

    Gerçek çaresizlik mi öğrenilmiş çaresizlik mi?

    Çaresiz kalınan durumlar olması olağandır. Belli konularda çözüm üretmek güçtür ya da çözümü yoktur ve kişi çaresiz kalabilir. Ancak öğrenilmiş çaresizlikte; gerçekten çaresiz olmadığımız halde çaresiz olduğumuzu zannederek, çözebileceğimiz sorunu da motivasyon eksikliği ve öğrenilmiş çaresizlik nedeniyle çözmek için bir şey yapmayarak,baştan kabullenmektir.

    Öğrenilmiş çaresizlik nasıl anlaşılır?

    Kişi yaşamaya karşı heveslerini kaybetmeye başlar. Sadece mecburi olduğu için o işleri yapmaya devam eder. Örneğin; geçim sağlayabilmesi için gibi. Bu da ciddi anlamda yaratıcılığı ve verimliliği engeller.

    Düşünme ve algı yetilerinde zayıflama olur. Arzu ettikleri şeye ulaşmanın kendi elinde olmadığını düşünen kişi; yaşama karşı bir şeyleri istemeyi de bırakır. Bununla bağlantılı olarak da kendi seçimleri değersiz gelmeye başlar ve özgüvenlerinde zayıflama olur. Acıyı kabullenmeye başlarlar hem fizyolojik, hem psikolojik acıdan bahsediyorum. Örneğin; iş yerinde patronu tarafından mobinge maruz kalan birisinin, bununla baş edemeyeceğini düşünüp, bunu kabullenmesi gibi.

    Öğrenilmiş çaresizliğin nedenleri nelerdir?

    Sürekli aşağılanmaya ya da hor görülmeye maruz kalmış olabilir. İnsanlara güvenini kaybetmiştir.

    Olumsuz çevre koşulları buna neden olabilir. Örneğin; maddi durumu düşük birisinin otobüse binmek

    zorunda olması ve o otobüsün sürekli saatinde gelmemesi nedeniyle kişinin işe geç kalması gibi. Oysa

    kişi zamanında evden çıksada, mevcut zorlu koşullar nedeniyle işyerine geç kalmakta ve sorumsuz olması ile suçlanmaktadır. Kişde bir süre sonra bunu kabul edecektir.Eğer kişi aynı veya farklı durumlarda başarısızlıkla karşılaştıysa ya da başkalarının olumsuz yaşam deneyimlerini dinleyip etkilenmiş veya deneyimlenmiş ise bunlar öğrenilmiş çaresizliğe neden olabilir.Kişinin kendi psikolojik sorunları ya da kendisine veya çevresine karşı olan güven sorunları varsa öğrenilmiş çaresizlik yaşayabilir. Stresli bir iş ortamı; baskın anne-baba tutumu; kişinin sosyal ortamdaki hareketsizliği de önemli etkenlerdir.

    Öğrenilmiş çaresizlikle baş etmek adına ne yapılmalıdır?

    ”Yine yapamadın” vb. gibi suçlayıcı ve yapıcı olmayan eleştiriler yapılmamalıdır. Kişiye boyunu aşan

    görevler verilmemelidir. Çünkü kişi bu verilen görevleri zaten yapmaya yetişemeyeceğinden iyice

    motivasyonu bozulacaktır. Bunun yerine kişinin seviyesine uygun aşamalı ödevler verilmelidir. Böylece motive olması adına, kendisini başarılı hissedecektir. Anne-babanın iyi bir rol modeli olması çok önemlidir. Çünkü ebeveynler de bu karamsarlığı yaşar ve problem odaklı ilerlerse, çocuklar da onları rol modeli alacaklardır. Kişinin başarıları takdir edilmelidir, hatalar kabul edilip ve doğrular sakince gösterilip ilerlenirse aşama kaydedilecektir. Anne-baba birbirini eleştirmemelidir; sürekli tartışma içeren bir ortam olmamalıdır. Böyle bir ortamda yetişen ve yaşayan kişi kendisini mutsuz hissedecektir ve yaratıcılığı kısıtlanacaktır.

    En önemli noktalardan biri de; siz ya da çevrenizde birisinin öğrenilmiş çaresizlik yaşadığını düşünüyorsanız, o zaman mutlaka bir psikoterapi desteği alınması gerektiği unutulmamalıdır.

  • Çocuklarda İnatlaşma

    Çocuklarda İnatlaşma

    İnatlaşma, çocuklarda sık sık ve her yaş döneminde görülebilir. Bu kimi zaman bir davranış, kimi zaman bir tepkidir. Çocuklar inatlaşarak ya da ağlayarak anne-babaya isteklerini yaptırabileceklerini görürler ve bunu kullanırlar. Çocukların bağımsız birer birey olduklarını fark etmeleri, bu davranışı tetiklemektedir. Çocuklar bu süreçte ayrım yapmaksızın çevrelerindeki herkesle çatışabilirler. Ve bu durum çoğu zaman tutarsızdır. Çatışma içerisindeyken bir çok kez fikir değişikliğine gidebilirler. Hatta durum o kadar değişkendir ki aileler çoğu zaman çocuğun ne istediğini anlamakta bile güçlük çekerler. Ailelerin göremediği nokta; çocuğun bu süreçteki tek amacı, söylenenin aksini yapmaktır. Onun amacı aslında bağımsız bir birey olduğunu, kendi kararlarını kendi verebileceğini ve tercihleri onun da yapabileceğini size göstermektir. Bunun farkına varamayan ebeveynler, çocukla gereksiz çatışmalara girerek yıpranmaya ve yıpratmaya yol açabilirler. Unutulmamalıdır ki, 2 yaştan sonra çocuk, “hayır” dönemine girmektedir; bu söylenenenlerin reddedilmesi ve her şeyin inatlaşarak çözülmeye çalışılması, söz dinlememe dönemidir ve bu geçici bir süreçtir. Bu süreçte onunla inatlaşılması ve çatışmaya girilmesi inatlaşma davranışının çocukta karaktere dönüşmesine ve kalıcı olmasına sebep olmaktadır.

    BAŞA ÇIKMA YOLLARI:

    1. İnatlaşma durumunda yapılacak en önemli şey soğukkanlılığınızı koruyarak çatışmaya girmekten kaçınmak olmalıdır. Onun, “sizin çocuğunuz” olduğunu unutmayarak, uzlaşmacı ve yumuşak bir ses tonuyla karşılık vermeniz, yüksek ses ve şiddetten uzak durmanız gerekmektedir.

    2. Onun sizin rakibiniz olmadığını unutmayın. Onunla güç savaşına girmek yersiz olacaktır. Burada önemli olan kimin kazanacağı ya da kimin daha güçlü olduğu değil, elde edemeyeceği şeyden vazgeçmesini sağlamaktır.

    3. İstediğinin neden olmayacağını açık ve basit bir şekilde dile getirin. Bunun olamamasına sizin de üzgün olduğunuzu fakat şartların bunu gerektirdiğini açıklayın. Bu şekilde duygularınızı dile getirmeniz onun hem rahatlamasını sağlayacaktır, hem de sizi ona devamlı engel olan ve kurallar koyan bir düşman olmaktan çıkaracaktır.

    4. İnatlaşma konusunda dikkat edilmesi gereken başlıca bir konu ise tutarlılıktır. Ona önce “hayır” dediğiniz bir şeyi kabul etmediği için “evet” e çevirirseniz bunu size karşı kullanmaya başlayacak, her seferinde “evet”e dönüştürebileceğine inandığı için inatlaşması ve çatışması şiddetlenecektir.

    5. Ona yaptırmaya çalıştığınız şeydeki üslubunuz da çok önemlidir. “Hemen yemeğini ye!” acıkan bir çocukta bile bir inatlaşmaya yol açabileceği gibi, “Yemek hazır, hadi gel hep birlikte yemeğimizi yiyelim.” Gibi daha yumuşak bir tavır aranızdaki paylaşımı ve iletişimi de arttıracaktır.

    6. İnatlaşma başladığını bazen görmezden gelerek sakinleşmeyi beklemek de faydalı bir yol olacaktır.

    7. Yapılan her türlü çabaya rağmen çocuk inatlaşmaya devam ediyorsa o esnada dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışın. Bu sevdiği bir oyuncağı, etraftaki herhangi bir havyan ya da nesne, oyun, çizgi film olabilir.

    8. Aynı zamanda bu dönemde çocuklara devamlı “hayır” denmesi de olumsuz bir tutumdur. Ne kadar çok “hayır” derseniz, o kadar çok “hayır” alırsınız. Her şeye hayır demek yerine, yapabileceklerinizi ve yapamayacaklarınızı belirleyip, yapamayacaklarınızı da ona açıklamanız gerekmektedir.

    9. İnatçılık krizlerinde yapılabilecek en mantıklı şey çocuğa seçenek sunmaktır. Böylelikle hem ona istediğini vermiş olur; yani onun da bir birey olduğunu, hayatı hakkındaki kararları kendi seçebildiğini göstermiş olur hem de sizin istekleriniz doğrultusunda onunla uzlaşmış olursunuz. Bu, inatlaşma sorununu çözmüş olmakla birlikte aynı zamanda çocuğun özgüven gelişimi için de oldukça önemli bir adımdır.