Etiket: Böbrek

  • Lupus nefritinin idame tedavisinde hangi ilacı kullanmalı? Mikofenolat (cellcept) / azatiyoprin (imuran)

    Doç. Dr. İsmail Şimşek
    Lupuslu bir hastada nefrit (böbrek iltihabı) gelişmesi hastalığın en ciddi komplikasyonlarından sayılır ve geçtiğimiz yıllarda lupus tedavisindeki tüm gelişmelere karşın, böbrek tutulumu sonrası hastalığın ilerleyerek diyalize girme sıklığında önemli bir azalma elde edilememiştir. Doktorlar tarafından lupus böbrek tutulumunun tedavisi 2 aşamalı olarak planlanır. Bu aşamalardan ilki indüksiyon adı verilen hastalığın alevli başlangıç döneminin baskı altına alınması, ikincisi ise idame dönemi olarak adlandırılan ve ilk aşamada baskı altına alınan hastalığın bir daha alevlenmesini önlemek için verilen daha uzun süreli tedavilerdir.
    Romatologlar arasında uzun zamandır idame tedavisinde bir miktar daha pahalı olan mikofenolatın daha ucuz bir immünsüpresif olan azatiyoprinden bir üstünlüğü olup olmadığı tartışılmaktaydı. Lupus nefritinde tedavinin nasıl olması gerektiğine yanıt arayan ALMS (Aspreva Lupus Management Study) çalışmasının sonuçları The New England Journal of Medicine'in 17 Kasım tarihli sayısında yayınlandı.
    Çalışmaya klas III, IV, ve V lupus böbrek tutulumu olan ve indüksiyon tedavisi (siklofosfamid ya da mikofenolat kullanarak) ile hastalığı baskı altına alınmış olan 227 lupus hastası katılmış. Hastaların bir bölümüne günde 2 gram mikofenolat mofetil, bir bölümüne ise 2mg/kg/gün azatiyoprin verilerek 3 yıl süre ile takip edilmiş.
    Çalışmada temel olarak hangi idame tedavisi ile hastalık alevlenmesinin daha az görüleceği araştırılmış. 3. yılın sonunda hastalık alevlenmesi mikofenolat grubunda %16 oranında görülürken bu oran azatiyoprin grubunda %32 olarak ( 2 kat daha fazla) bulunmuş. Ek olarak mikofenolat'ın azatiyoprin'e üstünlüğünün hastanın almış olduğu indüksiyon tedavisinin hangi ilaç ile yapıldığından (siklofosfamid, mikofenolat vb.) etkilenmediği görülmüş. Çalışmada hastalık ile ilişkili pek çok parametre daha değerlendirilmiş ve hemen hepsinde mikofenolat, azatiyoprinden üstün bulunmuş.
    Sonuç olarak bu çalışmanın sonuçlarına göre lupus böbrek tutulumunun idamesinde mikofenolat'ı kullanmak azatiyoprin'e göre daha avantajlı gibi gözüküyor. Diğer taraftan, 3 yıllık takip süresi uzun gibi gözükse de eski lupus çalışmalarından elde ettiğimiz deneyim bu hastalarda ilaçların gerçek etkileri hakkında fikir sahibi olmak için 5-20 yıl gibi bir süre ile takibin gerekli olduğu yönünde.

  • Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Böbrek nakli hakkında bilinmesi gerekenler

    Kronik böbrek hastalıkları tedavileri yapılamadığı taktirde veya ileri dönemde ortaya çıktıklarında (Bkz: ‘’ Kronik böbrek yetmezliği hızla artıyor” adlı makalemiz) ilerleyerek son dönem böbrek yetmezliği dediğimiz noktaya gelmektedir. Bu dönemde böbrek işlevleri yaşamaya yetersiz hale gelmektedir ki bu dönemde böbreğin yerine bu işlevleri yapacak bir şey koymak gerekecektir. Ne mutlu ki böbreğin yerine bir şey koymak olanağı mevcuttur. Bu böbrek işlevlerini yerine getirmek üzere çok kez pek çok hastada diyaliz dediğimiz yöntemi koymaktayız. Kuşkusuz bu yöntemle üremik toksinlerin bir kısmını temizleyebilirken, böbreklerin yaptığı kan yapımı kemik metabolizması ile ilgili hormonların salgılanması da yapılamamaktadır. Bu durumda bu eksikliklerin sağlanması ek bazı ilaçlarla sağlanmaya çalışılır. Ayrıca hemodiyaliz dediğimiz makina ile yapılan diyaliz yönteminde kişi yaşamını makinanın bulunduğu merkeze bağımlı geçirmek zorunda kalmaktadır. Haftada en az 3 kez 4 saat bu merkezlerde zamanını geçirmek zorunda kalması ciddi olarak hasta yaşam kalitesini bozuyor.

    Periton diyalizi dediğimiz diyaliz yöntemi evde hasta tarafınından uygulandığı için yaşam kalitesi nisbeten daha iyi olsa da bu yöntem de böbrek işlevlerini yerine koymada yetersiz kalıyor. Bununla birlikte diyaliz tedavisinin her iki çeşidi de kronik böbrek yetmezliği hastaları için her hastaya uygulanabilir olması nedeniyle tartışmasız hastaların tamamı için yaşam kurtarıcı tedaviler olduğu da kabul edilmelidir. 1960’lı yıllardan itibaren başlayan ama 80’li yıllardan itibaren tüm dünyada yaygın olarak uygulanan diyaliz tedavisi yukarıda çok azına değindiğimiz sorunlarla sürmekte, hastaların yaşam kalitesini yeterince sağlayamadığı gibi maalesef hastaların yaşam sürelerini de kabul edilebilir boyuta getirememiştir. Onun için de son dönem böbrek hastalığı (SDBH) hastaları için böbreğin yerine başka bir böbrek koymak demek olan böbrek nakli (renal transplantasyon) her zaman daha üstün bir tedavi yöntemi olarak kendini kanıtlamıştır.

    Böbrek Nakli neden SDBH’nın en iyi tedavisidir ?

    Böbrek nakli herşeyden önce sürekli olarak böbreğin sağlayabileceği her türlü olanağı hastaya sunabildiği için kesinlikle gerçek bir yerine koyma tedavisidir. Esasen hastaların 10 yıllık yaşam süresi diyaliz hastalarının 5 katı kadar daha iyidir. Yaşam kalitesi tartışmasız, normal kişilerin yaşam kalitesine yakındır. Hastalar bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanmak zorunda olmasına rağmen tedavi maaliyeti, diyaliz tedavisinden en az iki üç kat daha azdır. Kişinin çalışabilir olması, ekonomiye katkısı ise hesaplanamayan ama kesinlikle daha fazla getirisi olan konulardır.

    Böbrek naklinde böbrek vericisi kimlerdir?

    Böbrek naklinde asıl sorun organ sağlanmasıdır. Organ kaynağı canlı akraba veya akraba olmayan vericiler ile ölü vericilerdir. Vericilerin alıcı ile kan grubu uyumu ilk şarttır. Burada belirtmeliyiz ki bu kural aynı kan vericilerin de olduğu gibi A ve B grubları kendi grublarından ve 0 grubundan, AB grubu tüm gruplardan, 0 grubu ise yalnızca 0 grubundan alabilirler şeklinde anlaşılmalıdır. Rh faktörü burada önemli değildir, negatif pozitife veya tersi olasıdır. O grubu alıcılar A grubundan bazı özel önlemlerle organ alabilir ama bu yöntemler hem gayet riskli hem de çok çok pahalıdır. Bu nedenle bizim ülkemizde bu bilgi birikimi, hatta deneyim ve olanaklar olduğu halde haklı olarak uygulanmamaktadır. Bu risklere girmek yerine özellikle ölü böbrek bağışını artırmak çok daha akılcıdır. Organ vericilerinin hücrelerinde bu arada beyaz kan hücrelerinde bulunan doku uyum antijenleri ( HLA antijenleri) alıcı ile yeterli miktarda uyumlu olmalıdır. Bu şekilde kabul edilebilir oranda uyum öncelikle anne-baba ve kardeşler arasında olabilir. Daha az oranda amca-hala-teyze-dayı gibi ikinci, hatta üçüncü derecedeki akrabalarda olabilir. Ölü vericilerde bir bekleme havuzunda çok sayıda bekleyen doku uyumu antijenleri tesbit edilmiş hastalar içerisinden bir ölüden alınmış organın doku tipine uyum her zaman -1, 2,3 uyumsuz şeklinde- sağlanabilir. Bu uyumsuzluk ne kadar fazla ise organ reddi riski de o kadar artar.

    Yine zorunlu durumlarda ameliyat sonrası bağışıklığı baskılayıcı tedavi tasarımı daha güçlü kılınarak bu risk artışı giderilmeye çalışılır. Kuşkusuz daha güçlü bir bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi daha fazla ilaçla ilgili yan etki ve risk anlamına gelir. Renal transplantasyonun avantajı her zaman diyalize göre daha ağır bastığı için çok hasta özellikle genç hastalar için bu risklerin göze alınması doğru olacaktır. Canlı akraba olmayan vericili böbrek nakli organ yokluğunun kısmen telafisi amacıyla bu şekilde tedavi tasarımındaki değişiklik olanakları dolayısıyla gündemdedir. Burada asıl sorun etik sorunlardır. Yasalarımız çıkar karşılığı yapılan organ bağışını yasaklamış, organ ticaretini cezalandırmaktadır. Bunun için de en tipik canlı akraba olmayan verici eşler arası yapılan nakillerdir. Bu tanımlama kayınpeder, kayınvalide gibi hısmi akrabalara kadar genişletilebilir. Bu tür vericilikte ticari bir durum olmadığı açık olduğundan Etik Kurullar bu tür verici adaylarına izin verebilmektedirler.

    Ölü(kadavra) organ nasıl sağlanıyor?

    Bu vericiler çok kez ölüm durumu hastanede gerçekleşmiş vericilerdir. Dolaşım durduktan sonra 30-35 dakika içinde organların çıkarılıp, uygun bir çözeltiyle işlemden geçirip soğutulması gerektiğinden hastane dışında ölümlerde bunu gerçekleştirmek pratikte nadiren mümkün olabilmektedir. Beyin ölümü de bir ölüm şeklidir, ölüm gibi geri dönüşsüz bir durumdur. Biz tüm beyin fonksiyonlarının beyin sapı reflekslerinin ortadan kalktığı hastanın solunumun durduğu ancak devam eden dolaşımın idamesi için solunum makinasına bağlı olmak zorunda olan hastalar beyin ölümü tanımına girer. Bunun söylenebilmesi için beyin ölümünü kanıtlayan muayene ve testlerin 12 saat arayla tekrarlandığında pozitif sonuç vermesi gereklidir. Fakat hem yasal olarak hem de bilimsel olarak beyin ölümü raporu en az 12 saat izlemle yapılan bu inceleme ve muayeneler sonucunda 4 hekim tarafından oy birliği ile verilebilir. Ölü vercili organ nakillerinde organlar bu tür hastalardan sağlanmaktadır. Canlılığında organ bağış kartı olduğu bilinen hastalardan – ki bu bir vasiyet olduğu için organ bağışı aileleri için bir görev olmaktadır – izinsiz olarak , organ bağış kartı olmayan kişilerden organlar ancak ailelerinin izniyle alınabilir. Genellikle böbrekler, karaciğer, kalp ve gözün saydam tabakası (kornea) alınmaktadır. Vericilerin ölüm nedeni bir enfeksiyon hastalığı veya kanser olmamalı, talep edilen organların ölüm halinde fonksiyonları normal olmalıdır. Çıkarılan böbrekler uygun bir solüsyonla soğutulduktan sonra 48 saat içinde kullanılması gerekmektedir. Bu süre her organda değişiktir. Dini anlamda organ bağışında bir sakınca olmayıp sevap olduğu konusunda çok sayıda din adamı, ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanlığının görüş bildirimi makale mevcuttur.

    Ölü böbrek naklinde sistem nasıl işliyor ?

    Canlı böbrek nakli yapılamayan vericisi olmayan hastaların böbrek nakli yapılan bir hastaneye başvurarak kandan doku tipi tayinleri yapılır. Doku tipi , kan grubu ve hastalığı ile ilgili bilgilerle birlikte Sağlık Bakanlığındaki (SB) bekleme listesine alınır. Herbir bölge içinde herhangi bir hastanede sağlanan organ en uygun alıcı hangi merkezde ise oraya organ gönderilir. O merkez de listedeki en uygun 5 hastayı 4-5 saat içinde başvurmak koşuluyla davet eder. Bu hastalar klinik ve laboratuvar olarak tekrar kontrol edilirler. Organ uyumu açısından bir de karşılaştırma testi (çapraz uyum testi -XM) uygulanır. Eğer bir organ için doku tipi ve XM durumu eşit birden fazla aday var ise yine SB tarafından saptanmış kriterlere (yaş, diyalizde bekleme süresi vs.) göre hazırlanmış puan sistemi kullanılarak hasta seçilir organ bir hastaya o merkez tarafından takılır.

    Canlı vericide aranan koşullar nelerdir? Yakınına böbrek bağışlayan kişi zarar görebilir mi?

    Tabii ki diyaliz hastaları bu bağışı yapacak kişiler yine yakınları olduğu için bu soruyu çok sorarlar. Canlı böbrek nakli 1955 yılından bu yana yapılmaktadır, dolayısıyla 50 yıllık deneyim mevcuttur. Gerekli incelemeler yapıldığı taktirde böbrek vericisinin çok önemsiz operasyon riski dışında yaşamını tek böbrekli devam etmesinden kaynaklanan hiç bir riski olamaz. Bu nedenle yaşamına tek böbrekli devam etmesine razı olamayacağımız, böbrek hastaları, şeker hastaları ve hipertansiyon hastaları verici adayı olamazlar. Verici yaşı mutlaka 18 yaşından büyük tercihan 60 yaşından küçük olmalıdır. Evlilerde eşlerinin bu operasyona rızası şarttır. Ayrıca yapılan incelemelerde alıcıya transfer edilebilir bir hastalığı (viral hepatit gibi tedavi edilemeyen enfeksiyon, kanser vs.) olmamalıdır. Bu bağışın yarar ve zararının farkında olunmalı, aile baskısı gibi unsurlar olamaksızın kabul edilmelidir . Tabii ki kabul edebilecek hukuki ehliyeti de olmalıdır (zeka geriliği, psikoz vs söz konusu olmamalı).

    Tedavinin sonuçları nedir?

    Böbrek nakli hastalarının en büyük sorunu böbrek reddi yani rejeksiyonudur. Bunu önlemek için bağışıklığı baskılayıcı ilaçlar kullanıyoruz. Buna rağmen böbrek 5 yıllık sağkalım süresi canlı vericilerinde %90, ölü böbrekler vericili nakillerde %70-80 düzeyindedir. Hastaların kullandığı ilaçların oluşturduğu yan etkiler riskler nedeniyle oluşan enfeksiyonlar ve gayet düşük oranda habis organ riski söz konusudur. Bütün bunlara rağmen böbrek naklinin kesinlikle hele diyalizle karşılaştırıldığında daha avantajlı olduğunu unutmamalıdır. Hasta böbreğini kaybetse de tekrar nakil olabilir ya da ilerleyen yaşında tekrar diyalizle yaşamını sürdürerek yaşam kalitesinin fazla bozulmadığını düşünebilir.

    Herkese böbrek nakli yapılabilir mi?

    Böbrek nakli yapılacak kişinin aktif enfeksiyon hastalığı veya kanser gibi malign hastalığı olmamalıdır. Enfeksiyonlar bu arada viral B ve C hepatitleri karaciğerde belirgin hasar yapmamış ise tedavileri yapılarak organ nakline hazırlanabilir. Şeker hastaları da böbrek nakli olabilir. Bu hastaların insülin ihtiyacı ilaçlar nedeniyle artabilir ama bu durum bir sakınca teşkil etmez. 60-65 yaşın üzerindeki hastaların yaşam kalitesi talebi genç hastalar gibi olmayabilir. Hatta bu yaşta hastaların diyalizde sağkalım süreleri ile böbrek nakli olanların sağ kalım süreleri arasında belirgin fark olmaz. Bu nedenle düşünülmeyebilir ama bu da göreceli bir kavramdır. Hastanın diyaliz sürdürmesinde bazı güçlükler varsa örneğin damar yolu sorunları varsa pekala böbrek nakli bir seçenek olarak düşünülebilir. Yaşlıdan yaşlıya ölü böbrek programı veya hemen hemen kendi yaşındaki durumu uygun eşler arası böbrek nakli düşünülebilir. Bazı böbrek hastalıkları nakil böbrekte tekrarlayabilir ama bu nedenle ihmal edilebilir düzeyde böbrek kaybedilir, bu yüzden hiçbir hastalık organ nakline engel değildir. Örnekler çok çeşitli olabilir. Her diyaliz hastası böyle bir isteği varsa mutlaka bir böbrek nakli programı olan bir merkeze bizzat ulaşarak kendi özelini tartışmalıdır.

  • İdrarda protein kaçağı: idrar tetkikinin önemi

    Kronik böbrek yetersizliği olasılığı, etrafımızda diyaliz ve böbrek nakli hastaları arttıkça ‘’Acaba böbreklerim nasıl, günün birinde ben de diyalize girmek zorunda kalabilir miyim ?’’ diye bir çok kişiyi endişeye sokmaktadır. Hastalığın en dikkatici özelliği sinsi gidişi ve günün birinde bardağı taşıran son damla ile kişiyi hastanelik etmesidir. Birden bir diyaliz gerçeği kişinin yaşamına daha doğrusu tüm ailesine bomba gibi düşebilmektedir. Halbuki bu sorunun yanıtını verebilmek için hekimler çok kapsamlı araştırmalara girişmeden önce basit bir idrar tetkiki yaptırarak işe başlarlar. Çünkü vücudumuzdaki organlarımızdan sadece böbreklerimiz idrar dediğimiz bir ürün dışarı atarak çalışması hakkında adeta bize bir rapor sunmaktadır. Onun için de rastlantısal olarak idrarda herhangi bulgu bulunması da kişiyi yukarıda sözünü ettiğimiz endişeye haklı olarak sevketmektedir. Böbrekte bir hasarın varlığını göstermede en etkin en güvenilir idrar bulgusu da proteinüri yani idrarda protein görülmesidir.
    PROTEİNÜRİ NEDİR?
    İdrarla günde 150mg civarında protein atılır. Bu miktar da rutin kullanımdaki basit idrar incelemelerinde saptanmaz. Genç yaşlarda, 30 yaşından önce, postural proteinüri dediğimiz hemen tamamı günün aktif zamanlarında (gündüz) atılan hiçbir zaman günde 1gm’ı geçmeyen proteinüri görülebilir. Bu fizyolojik bir durumdur. Yine de bu gibi durumların bazen bir başka böbrek hastalığına ait bir belirti olup olmayacağı bir uzman hekim tarafından araştırılması ve açıklanması zorunluluğu olabilir (Askeri okul muayeneleri veya benzeri durumlar) ve hatta ayrıca 30 yaşına kadar da izlenmesi gerekir. Ateşli durumlarda ve kalp yetersizliğinde de bir miktar proteinüri geçici veya aralıklı olarak da görülebilir. Genellikle günde 300mg üstünde bir proteinüri varsa rutin idrar tetkiklerinde saptanabilir.
    Tam idrar tetkiki dediğimiz inceleme yöntemi ucuz ama gayet güvenli önemli bir araştırma yöntemidir. Bu yöntemde idrar bulgularını bu arada proteinüriyi daldırma çubuğu dediğimiz bir test aracı ile üzerindeki renk indeksiyle çalışan indikatörler vasıtasyla 1+ ile 4+ arasında yarısayısal bir ifade ile saptama olanağı vardır. Rastgele alınan idrar örneğinde kolayca saptanan proteinürinin günlük atılımının sayısal değeri ise gayet önemlidir. Bu miktar hastalığın türünü dahi tahmin etmede yararlı olabilir. Ayrıca bir çeşit hastalık (minimal lezyon hastalığı) dışında daha yüksek günlük protein atılımı daha olumsuz bir gidişi düşündürür. Genel olarak günlük idrarda 500mg ve üzerindeki proteinüri, özellikle 1gm üzerine de çıktığı zaman anlamlı bir proteinüri olarak algılanır. Hele 3 gm ve üzerinde günlük protein atılımı ise molekülünün küçük olması dolayısıyla daha çok albumin kaybı demektir ki karşılanamayan bir kayıp olduğu için de kanda albumin miktarında düşmeye neden olur. Bunun sonucunda da vücudun her tarafında (bacaklarda, karında, akciğer zar boşluğunda ) sıvı toplanması yani ödem görülür. Biz bu duruma nefrotik sendrom diyoruz. Nefrotik sendrom daima nefron dediğimiz böbreğin fonksiyonel organcığının kılcal damarlardan oluşan yumakcık (glomerul) dediğimiz parçasının hastalığıdır, biz bu tür hastalıklara glomerulonefrit diyoruz.
    Bir çok çeşiti olan bu hastalıklar ödem dışında başka yakınmalara da yol açarlar. En önemlisi de bu hastalıklar önemli bir kısmının tedavisinin yapılamadığı durumda böbrek yetersizliği (üre yüksekliği) ile son bulmasıdır. Basit idrar tetkikinde proteinüri saptandığı taktirde günlük idrar toplanarak bir günlük miktarı saptanmalıdır. Özellikle 1gm ve üstünde günlük proteinüri ile seyrettiği taktirde- erken ve aktif dönemde ve daha böbrek yetmezliği gelişmeden bir nefroloji kliniğinde böbrek biyopsisi yapılmalıdır. Bu alınan parçanın bir nefropatoloji laboratuvarında özel yöntemlerle incelenmesiyle glomerulonefritin türünün tayini önem arzetmektedir. Bu hastalıklar vücudumuzu koruyan bağışıklık (immun) sisteminin kendine karşı reaksiyon geliştirerek (oto immun) oluşan antikor-antijen komplekslerinin böbreklere yerleşerek başlattığı yangısal reaksiyon sonucu gelişen hastalıklardır. Onun için de bağışıklık sistemini baskılayıcı bazı ilaçların bir süre veya sürekli kullanılmasını gerektirecektir. Bu tedavilerle herbir glomerulonefrit türüne göre değişen, hastadan hastaya da farklı olabilen başarılı, kısmen başarılı veya başarısız sonuçları olabilir. Ama şunun altı çizilmelidir ki- birçok hasta diyalize girmek zorunda olduğu noktada hastalığını öğrenmektedir- erken olarak bir tedavi şansı yakalamanın çaresi basitçe tam idrar tetkiki yaptırıp böbrek hasarının en güvenilir göstergesi olan proteinürinin varlığının saptanmasıdır.

  • Yüksek tansiyon böbrekleri tehdit ediyor

    Kan Basıncı yani tansiyon, damar içsersindeki kanın ,akımı sırasında damar duvarlarına yaptığı basınçtır.Tansiyon; kalp tarafından pompalanan kan miktarı ve damarların bu akıma karşı oluşturduğu dirence bağlıdır. Kan basıncının, sürekli olarak 140/90 mmHg veya daha yüksek olarak sebat etmesine hipertansiyon denir.

    Hipertansiyon, günümüzde dünyadaki en önemli sağlık sorunlarından birisidir.Hipertansiyon, dünyada önlenebilir ölüm nedenleri içerisinde bir numaralı risk faktörüdür.Bu değerler yaş gruplarına ve cinsiyete göre düzeltildiğinde, Türkiye’de hipertansiyon sıklığı % 31.8 olduğu bulundu. 75 yaş üstü grupta ise yaklaşık dört kişiden üçünde hipertansiyon bulunmaktadır.Hipertansiyon türk toplumunda kadınlarda (% 36.1) erkeklerden (% 27.5) daha yüksek olarak rastlanmaktadır.Ve yine bu sıkılık yaşla birlikte artmaktadır.Hipertansiyon başağrısı , başdönmesi gibi bir takım yakınmalara yol açabildiği gibi, hiçbir şikayete yol açmadan da ortaya çıkabilir. Hipertansiyon, herhangi bir şikayete yol açmasa da uzun vadede felç, kalp hastalıkları ve kalp yetmezliği ile böbrek hastalıklarının en önemli sebeplerindendir ve yalnızca kan basıncı ölçümü ile teşhis edilir.Ülkemizdeki yuksek tansiyonlu kişilerin yaklaşık yüzde altmışı bu hastalığının farkında değil. Bu da düzenli kan basıncı ölçümünün neden bu kadar önemli olduğunu gösterir. Farkına varıldığı takdirde kan basıncı yüksekliği sıklıkla kontrol edilebilir. Beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve egzersiz sıklıkla kan basıncını düşürür. Bunun yanı sıra, doktor önerisi ile çeşitli tansiyon ilaçları kullanılarak kan basıncı kontrol altına alınabilir. Tanı konmuş ve tedavi uygulanmakta olan hastalarınsa sadece %20 sinin kan basınçları kontrol altındadır. Kan basıncının kontrol altına alınması, kalp hastalıkları ve inme gibi serebrovaskuler hastalıklar nedeni ile olan ölümleri azaltmakta, böbrek yetmezliğinin ilerlemesini yavaşlatmakta ve insanların korkulu rüyası olan diyaliz gereksinimi ortadan kalkmaktadır.

    Dünya’da ve tabii ülkemizde de sayıları hızla artan diyaliz ve böbrek nakli hastalarının, primer hastalık nedenlerinin başında birinci sırada diyabet, ikinci sırada hipertansiyon gelmesidir. Kronik böbrek yetmezliğinin önlenmesi bir bakıma hipertansiyonun kontrolu ile yakından ilgilidir. Böbrekler hipertansiyonun hem nedeni hem de kurbanıdır.

    Hipertansiyon damarları etkileyen bir hastalık olduğu için kalp ve beyin gibi böbrekleri de hedef organ olarak seçmektedir. Buna biz hipertansif böbrek hastalığı diyoruz. Bunun nedeni böbreğin en küçük fonksiyon gören organcığı olan kılcal damarlardan oluşan glomeruller (yumakcık) içindeki basıncın artışı bu dokunun fonksiyon kaybına neden olmakta, böbrekler büzüşmekte ve yetmezliğe gitmektedir. Bu nedenle böbrek rahatsızlığı olmayan bir tansiyon yüksekliği hastasında tedavi hedefi 140/90 mmHg iken böbrek hastalığı var ise hedef daha düşük değer 130/85 olarak kabul edilmektedir. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: böbrek yetersizliği damar sertliği sürecini hızlandırmakta kalp damar hastalıklarını ortaya çıkarmakta ve bir kısır döngüye girilip kan basıncı yüksekliği böbrek fonksiyonlarının kaybını daha da ilerletmektedir. Bu tehlikeli, yaşamı tehdit edici süreçte tetiği hipertansiyon çekmektedir.

    Tuz ve Hipertansiyon ilişkisi: Yukarıda belirttiğimiz gibi böbreklerin tuz atma kapasitesini aşan boyutta diyette tuz alımı, ya da kronik böbrek hastalıkları ve ileri yaş nedenli böbrek kitlesinin azalmasıyla tuz atma kapasitesinde azlık hipertansiyonun sık nedenidir.Türk toplumu gunde yaklaşık 20 grama yaklaşan tuz tüketimine sahiptir; bu durum olması gerekenın yaklaşık beş katıdır. Günümüz toplumunda hazır, hızlı-yemek yeme alışkanlığı, dışarıda yemek yeme zorunluluğu, konserve edilmiş tuzda hazırlanmış yemeklerin sofralarımızda artışı hipertansiyonu olan kişi sayısını artırmış ve artırmaya devam etmektedir. Hipertansiyon tedavisi olan bir hasta yemeklerde tuz kısıtlamasını sağlayamıyorsa ilaçlarda da yarar sağlayamamakta, hipertansiyonun tehlikeli yaşamsal sonuçlarına katlanmak zorunda kalmaktadır.

  • Diyabet ve böbrek hastalığı

    Diyabet ve böbrek hastalığı

    Bu yıl, 11 Mart 2010 tarihindeki Dünya Böbrek Gününün sloganı ‘’Diyabetini iyi kontrol et, böbreklerini koru’’ şeklinde kabul edilmiştir. Diyabetik hasta sayısı dünyada ve ülkemizde hızla artıyor. Bunun yanı sıra kronik böbrek hastaları da hızla artmakta ve bu artış maalesef diyabetik nefropati (DN) dediğimiz diyabetik hastalarda görülen kronik böbrek hastalığı nedeniyledir. Hızlı bir seyirle etkilediği hastaları eninde sonunda diyaliz hastası yapan bu tehlikeli hastalığı Dünya Böbrek Gününde ele almak istiyoruz.

    Diyabetik nefropati sık görülen bir sorundur : Türkiye’de diyalizle ve böbrek nakli ile tedavi gören son dönem böbrek yetersizliği hastası 2008 yıl sonu itibariyle 55 bin civarındadır. 45 bin kadarı diyaliz olmakta, ancak 7-8 bin kadarı da fonksiyonel nakil böbreği ile yaşıyor. Her yıl %10 kadar yani 5 bin civarında yeni diyabetik hasta bu sayıya ekleniyor. Hem yeni tedaviye başlayan hem de halen tedavi olan hastaların içinde diyabetik hastalar %30’luk oranla birinci sırayı teşkil ediyor. Bundan belki daha önemlisi 10 yıl önce ancak 11 bin kadar olan diyaliz hastasının ancak %12’sinin diyabetik olduğu gerçeğidir. Genellikle çocuklukta başlayan ve mutlak insülin yetmezliği demek olan Tip I diyabetliler tanı konduktan 15 yıl sonra en az %30’u diyabetik nefropatinin ilk işareti olan mikroalbuminüri dediğimiz asgari düzeyde protein kaçağı geliştirirler ve bunların yarısından biraz azı da belirgin protein kaçağı veya yerleşik DN geliştirirler. Erişkin yaşta başlayan ve daha yaygın gördüğümüz Tip 2 diyabette, diyabetin başlayışı iyi belirlenemediği için ne kadar zamanda bu oran ne olur pek söylenemez. Ama bu oran Tip 1 diyabettekinden kesinlikle çok azdır ve son yıllarda insülin tedavisindeki gelişmeler, protein kaçağının tedavisi ve hipertansiyonun dikkatli izlenmesi ve kontrolu sayesinde azalma eğilimindedir. Örneğin bir çalışmada 90’lı yıllarda 1000 hastada yılda 32 hastada DN görülürken, 2000’li yıllarda bu oran 15’e düşmüştür. Fakat Tip 2 diyabetin yaygınlığı ve artan şişmanlık ve hareketsizlik nedeniyle hızla artan sayısını dikkate aldığımızda yukarıda sözünü ettiğim ürkütücü durum karşımıza çıkmaktadır.

    Diyabetik nefropati hızlı ilerler: DN erken döneminde ancak özel yöntemle saptanan mikroalbuminüri dediğimiz bir belirti ile kendini gösterir. Sonra bu durum rutin idrar analizi ile dahi saptanan giderek günde 3-5gm’ın üzerinde bir protein kaçağına doğru ilerler. Genellikle bu dönemde daha önce başlamamışsa hipertansiyon da tabloya eklenir. Daha sonra da hızla gelişen bir börek fonksiyon kaybı ve nihayet diyaliz hastası olma durumu ortaya çıkar. Bu hastaların en ciddi sorunu da ciddi bir tuz ve su birikimi ve bunun yol açtığı kan basıncı yüksekliğine eşlik eden sol kalp yetmezliği ve akciğerde sıvı birikimi ile gelişen bir nefes darlığı sorunudur. Bu yüzden üre ve kreatinin düzeyleri çok aşırı artmadan hastaların çoğu acil diyaliz tedavisine alınması gerekir. Bu yüzden bu hastalarda erkenden diyalize hazırlık yapmak bir kural olmuştur.

    Diyabetik nefropati önlenebilir: Kişi diyabet ise öncelikle bu gerçeği kabul etmeli ve bu hastalığın gereklerini yerine getirmelidir. Hastalarda diyabetik kontrol yapılamadığı durumda bedel maalesef ağır olmaktadır. Kan şekerinin kontrolu başlangıçta en önemli önlemdir. Bunun da anahtarı öncelikle kilo almamak veya kilolu isek kilo vermek ve ölçülü bir unlu ve şekerli besinlerden oluşan diyetin güne dağılmış biçimde 5 öğünde alınmasıdır. Başlangıçta ağızdan alınan ilaçlar ama diyabetin yaşı arttıkça da şeker kontrolu iyi de olsa zamanında insülin tedavisine geçilmesi diyete eşlik edecektir. 3 aylık şeker kontrolunu gösteren bir test olan HbA1C (glukozlanmış hemoglobin) düzeyleri 3 ayda bir bakılmalı %6.5 hedefinin altında tutulmalıdır. Diyabetik hastalarda sık olarak karşılaştığımız yanlışlık hastanın sadece kan şekerine bakılarak izlenmesidir. Hatta hastaların bir kısmı kendi kendine bu işi yapmakta bir doktor izlemine bile girmemektedir. Halbuki bu hastalar birlikte sık görülen hipertansiyon kalp damar hastalıkları, göz dibi kılcal damar değişikliği ve kanamalarla körlüğe sebeb olan göz retinası hastalıkları ve diyabetik ayak dediğimiz bacak veya kol kesilmesine giden tehlikeli bir sürece yol açan çevrel sinir hastalığı bakımından yakın takibi gerekir. Yapılması gereken tetkiklerin beşında da basit bir idrar analizi gelir. Daha iyisi idrarda protein kaçağının erken tanısı için de idrarda mikroalbuminüri ve kreatinin birlikte veya 24 saatte total mikroalbumin miktarının tayini DN erken tanısı için son derece önemlidir. Eğer mikroalbuminüri başlamışsa, en önemli önlem yine şekerin iyi kontroludur, DN’yi önleyebilir. Eğer hastalık ilerler de aşikar proteinüri –yani rutin idrarda saptanabilirliği- ortaya çıkarsa glisemik kontrol artık daha az işe yarayacaktır. DN oluşumu böbrek içi basıncın artışı ile yakın ilişkili olduğundan böbrek içi basıncı düşürmek var olan mikroalbuminüri veya proteinüriyi azaltmak amacıyla kan basıncı yüksekliği olmasa da ARB veya ACEI grubundan bir tansiyon ilacının verilmesi de gereklidir.

    Özellikle mikroalbuminürinin başladığı evrede hastalarnı olanak varsa nefroloji uzmanı tarafından takibinin böbrek sağkalım süresini uzattığını gösterir önemli sayıda çalışma vardır. Hastaların kan basıncı (tansiyonları) yüksek ise mutlaka 130’un altına düşürülmesi gerekir. Bunun sağlanması da DN ilerlemesini önleme açısından son derece önemlidir. Kan basıncı kontrolunun sağlanması için ilaçla birlikte, tuzsuz yemenin öneminin de altını çizmeliyiz. Diyabetik hastalar esasen tuza duyarlıdır ve bu yüzden de hipertansiyon diyabetiklerde diyabet olmayanlara oranla daha fazla görülür. Bir de DN gelişirse hele bir de böbrek fonksiyon bozukluğu da ortaya çıkarsa daha da tuza duyarlı hale gelir. Bu yüzden DN’li bir hasta tuzsuz diyet yapamaz ise ilaçla tansiyonunun düşürülmesi kesinlikle olanaksızdır.

    Diyaliz gören diyabetik hastaların gidişi daha olumsuzdur: Diyabetik hastalar, böbrek yetersizliği olmasa da kalp damar hastalıkları açısından olumsuz bir gidişle karşı karşıyadır. Bu duruma böbrek hastalığı da eklenince daha da damar sertliği süreci hızlanmakta ve bu da bu gidişi daha olumsuz hale getirmektedir. Diyalize giren diyabetik hastaların yaşam süreleri diyabetik olmayan diyaliz hastalarına göre bir buçuk kat daha kısadır.

    Diyabetik diyaliz hastaları da böbrek nakli olabilirler: Diyabetik hastaların böbrek nakli olmalarına engel yoktur. Nakil olan hastaların yaşam süreleri diyalize girenlere göre daha iyi olmaktadır. Zaten böbrek nakli ameliyatı öncesi diyabeti olmayan kronik böbrek yetersizliği hastalarının önemli bir kısmı kullanılmak zorunda olan ilaçlar nedeniyle nakilden sonra diyabet geliştirmektedirler..

    Diyabete genetik yatkınlık belki kader olabilir ama diyabetik bir hastanın başta böbrek hastalığı olmak üzere her türlü olumsuz komplikasyonu diyabetin dikkatli izlenmesi ve tedavisiyle, önleyici önlemler sayesinde kader olmaktan çıkabilir.

  • Hipertansiyon ve böbrek ilişkisi

    Hipertansiyon ve böbrek ilişkisi

    Uluslararası Nefroloji Derneği (ISN) ve Uluslar arası Böbrek Vakıfları Federasyonu (IFKF) 3 yıldır böbrek yetmezliğinin dünyada hızla artması, diyaliz tedavisi gören insanların sayısının giderek artmasının sosyoekonomik sonuçlarını da dikkate alarak, toplumların bu konuda bilinçlendirilmesi amacıyla 12 Mart gününü ‘’ Dünya Böbrek Günü ‘’ ilan etmiştir. Bu yılki programın ana konusu ‘’ Yüksek kan basıncı: kan basıncını düşük tut’’ olarak kabul edilmiştir. Bunun nedeni tüm Dünya’da ve tabii ülkemizde de sayıları hızla artan diyaliz ve böbrek nakli hastalarının, primer hastalık nedenlerinin başında birinci sırada diyabet, ikinci sırada hipertansiyon gelmesidir. Kronik böbrek yetmezliğinin önlenmesi bir bakıma hipertansiyonun kontrolu ile yakından ilgilidir. Böbrekler hipertansiyonun hem nedeni hem de kurbanıdır.

    Kan basıncının sağlanmasında böbreğin rolü: Hipertansiyon ile böbrek hastalığı ilişkisi, daha doğrusu hipertansiyonun neden olduğu böbrek hastalığı anlamında bir ilişki 19. yüzyıl sonlarından beri biliniyor. Fakat asıl olarak böbrek-kan basıncı ilişkisi 1932 yılında Goldblatt adlı araştırıcının köpeklerde bir böbrek damarının bir klip yardımıyla daraltıldığında yani böbreğe daha az kan gittiğinde kan basıncının ileri boyutta artması ile dikkati çekmiştir. Böyle bir durumda böbreklerden renin denen bir hormon salgılanmakta bu hormon da damarları büzen bir başka hormonu ve tuz tutan bir başka böbreküstü bezi hormonunu uyararak kan basıncını artırmaktadır.Bu mekanizma normalde kan basıncının düşmesini engellemek için vardır. Çünkü kan basıncı düşerse beyin ve kalp gibi yaşamsal organlar dokular kansız kalır. Normal fizyolojik koşullarda kan basıncı düştüğü zaman böbrek iki şey yapmaktadır. Birincisi renin denen hormon salgılanmakta ve damarlar büzülmektedir. İkincisi de tuz atılımı azalmaktadır. Fakat patolojik halde bu hormon fazla salgılanırsa ya da aşırı tuz yenir ya da böbrek tuz atma kapasitesi düşerse (böbrek fonksiyonlarının azalması gibi) hipertansiyon dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Yani ‘’ esansiyel hipertansiyon’’ dediğimiz yaygın görülen hastalık fonksiyonel bir böbrek hastalığıdır. Erken yaşlarda renin mekanizması, ileri yaşlarda tuz duyarlılığı hipertansiyonun oluşumunda daha egemendir.

    Hipertansiyon kurbanı böbrek: Hipertansiyon damarları etkileyen bir hastalık olduğu için kalp ve beyin gibi böbrekleri de hedef organ olarak seçmektedir. Buna biz hipertansif böbrek hastalığı diyoruz. Bunun nedeni böbreğin en küçük fonksiyon gören organcığı olan kılcal damarlardan oluşan glomeruller (yumakcık) içindeki basıncın artışı bu organcığın kaybına neden olmakta, böbrekler bağ dokusuyla kaplanarak büzüşmekte ve yetmezliğe gitmektedir. Bu nedenle böbrek rahatsızlığı olmayan bir tansiyon yüksekliği hastasında tedavi hedefi 140/90 mmHg iken böbrek hastalığı var ise hedef daha düşük değer 130/85 olarak kabul edilmektedir. Belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: böbrek yetersizliği damar sertliği sürecini hızlandırmakta kalp damar hastalıklarını ortaya çıkarmakta ve bir kısır döngüye girilip kan basıncı yüksekliği böbrek fonksiyonlarının kaybını daha da ilerletmektedir. Bu tehlikeli, yaşamı tehdit edici süreçte tetiği hipertansiyon çekmektedir.

    Hipertansiyon nedeni olarak böbrek hastalığı: Böbrek hastalıklarının özellikle parankiminin yani idrar yapan bölümlerinin hastalıklarında (nefritlerinde) en sık görülen bazen ilk belirti hipertansiyondur. Böbreklerin taş ve iltihap nedeniyle hasar gördüğü durumlarda da yine hipertansiyon görülebilen bir belirtidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz kısır döngü bu durumlarda da işlemekte kan basıncı kontrol altına alınamazsa böbrek hastalığının seyrini de hızlandırmaktadır. Yani böbrek hastalığı ile hipertansiyon arasında ‘’ tavuk-yumurta ilişkisi’’ vardır.

    Böbrek damar darlığı nedenli hipertansiyon: Genç yaş erişkinlerde fibromuskuler distrofi dediğimiz damar kasındaki değişikliklerle ve 40 yaş üzerinde erişkinlerde damar sertliği plağının böbrek damarlarından birini veya ikisini birden daraltmasıyla böbrekten yukarıda açıklandığı gibi renin salgısına yol açar ve inişli çıkışlı olmayan yüksek boyutta hem sistolik hem de diyastolik hipertansiyona neden olur. Renovasküler hipertansiyon dediğimiz bu hastalık uygun olgularda balon anjioplasti denen bir yöntemle de tedavi edilebilir. Olayın iki taraflı olduğu , anjioplasti gibi yöntemlerin başarılı olmadığı darlığın daha küçük damarları ilgilendirdiği durumlarda böbrek yetmezliği sonucu ortaya çıkar. Yaşlanan nüfus nedeniyle artık bu olguları daha çok görüyoruz.

    Tuz ve Hipertansiyon ilişkisi: Yukarıda belirttiğimiz gibi böbreklerin tuz atma kapasitesini aşan boyutta diyette tuz alımı, ya da kronik böbrek hastalıkları ve ileri yaş nedenli böbrek kitlesinin azalmasıyla tuz atma kapasitesinde azlık hipertansiyonun sık nedenidir. Günümüz toplumunda hazır, hızlı-yemek yeme alışkanlığı, dışarıda yemek yeme zorunluluğu, konserve edilmiş tuzda hazırlanmış yemeklerin sofralarımızda artışı hipertansiyonu olan kişi sayısını artırmış ve artırmaya devam etmektedir. Hipertansiyon tedavisi olan bir hasta yemeklerde tuz kısıtlamasını sağlayamıyorsa ilaçlarda da yarar sağlayamamakta, hipertansiyonun tehlikeli yaşamsal sonuçlarına katlanmak zorunda kalmaktadır.

    ÖNERİLEN KAYNAKLAR:

    1.Hipertansiyon: Ne kadar bilinçliyiz ? Prof. Dr Ali Başçı www.doktorlarsitesi.com.tr

    2.Kronik Böbrek Yetmezliği Hızla Artıyor ! Prof. Dr Ali Başçı www.doktorlarsitesi.com.tr

    3. www.worldkidneyday.org

    4. www.turkhipertansiyon.org

    Prof Dr ALİ BAŞÇI

  • Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Kronik böbrek yetersizliği hızla artıyor !

    Ne yazık ki çok kez bir böbrek hastalığı vücutta şişlik, idrarda kan görülmesi, hipertansiyon gibi gürültülü semptomlar göstermeksizin, sinsi olarak ilerleyici bir seyir göstererek böbrekleri küçültmekte , fonksiyon gören organeller bağ dokusu ile kaplanarak fonksiyon göremez hale gelebilmektedir. Sonunda süreç ‘’son dönem böbrek hastalığı” dediğimiz bir sonla bitmektedir. Bu durum günümüzde hastanın sonu olmamaktadır ama bu dönemde hastanın yaşamın sürdürülmesi diyaliz , böbrek nakli (böbrek transplantasyonu) gibi hastanın yaşam kalitesini ciddi oranda etki eden, uygulaması oldukça güç ve pahalı bazı yöntemlerle mümkün olur. Bu hastalığın sinsi özelliğinin oldukça sık görülmesi çoğu hastayı böbreklerindeki ciddi sorunun geri dönüşsüz olduğu bu son noktada bardağı taşıran son bir damla ile hastaneye gitmek zorunda bırakır, hastalığını çok geç olarak öğrenmiş olur. Birden hasta ve hatta tüm ailesi bu acı gerçekle sarsılır. Bugün hemodiyaliz merkezlerindeki hastaların en az %60’ı ne yazık hastalıklarını diyalize girmek zorunda kaldıkları gün öğrenmişlerdir.

    Konunun önemi nedir? : Türk Nefroloji Derneği Kayıtlarına göre 2007 yılı sonu itibariyle 50.000 civarında son dönem hastamız var. Bu milyon nüfus başına 700’den fazla kişi demektir. Bugün Batı ülkeleriyle hemen hemen aynı olan bu orana göre hastaların yaklaşık 40000 kadarı sayısı 750 civarında olan hemodiyaliz merkezlerinde, 5-6 bin kadarı periton diyaliz dediğimiz yöntemle, 2-3 bin kadarı da fonksiyon gören böbrek transplantı ile yaşamını sürdürüyor. Şunu belirtmek gereklidir ki bu yaşamı mümkün kılan bu yöntemler asıl olarak bu sayıları artıran faktördür. Çünkü bu hastalar bu yöntemler sayesinde yaşama devam edebildikleri için sayıları artmaktadır. Fakat ayrıca bizde ve tüm dünyada yeni kazanılan hasta sayısında da giderek artma görülmektedir. Yine NHANES çalışmasında 2003 yılında ABD’de 300.000 kadar 5. evre kronik böbrek yetersizliği yani son dönem böbrek hastası mevcut olmasına karşılık orta şiddette böbrek yetersizliği olan 8 milyon kadar Amerikalı mevcuttur. Ülkemizde de Türk Nefroloji Derneği desteği ile yapılan CREDIT çalışması Ülkemizde tüm bölgelerde doğrudan normal nüfusta yaptığı epidemiyolojik tarama ile son üç evre böbrek yetmezliği (böbrek fonksiyonları %60’ın altındaki hastalar) oranı %9 olarak saptamıştır. Bu yaklaşık 3.5-4 milyon kişiyi temsil etmektedir. Yani gerçekte bizim farkında olmadığımız önemli sayıda insanımız bu hastalığa sahiptir. Bu hastalık toplumsal bir boyut kazanmıştır, büyüyen bir epidemi (salgın) durumundadır. Bu nedenle de bu makale kaleme alınmıştır.

    Artışın en önemli nedeni diyabet ve hipertansiyondur: Gerek yukarıda söz ettiğimiz NHANES çalışması gibi yabancı epidemiyolojik çalışmalar gerekse Türk Nefroloji Derneğimizin yapmış olduğu çalışmalarda ve kayıt sisteminde bu artıştan birkaç faktör sorumlu görünmektedir. Bunların başında diyabet yani şeker hastalığı gelmektedir. Türkiye’de 2007 yılında hemodiyaliz hastaları arasındaki diyabetik oranı %30, Avrupa’da %40 civarındadır. Ama asıl önemli olan, bu oranların son 10 yıl içinde iki katından fazla artarak bu noktalara gelmesidir. Diyaliz hastalarında altta yatan hastalık nedenlerinin ikincisi ülkemizde ve dünyada hipertansiyondur . Hipertansif hastalarda arteriosklerozun yani damar sertliğinin artışı böbrekleri de hastalandırmaktadır. Nüfusumuz önemli ölçüde yaşlanmıştır. İlerleyen yaşla birlikte böbreklerde damarsal sorunlarla gelişen yetmezlik oranı da artırmaktadır. Bugün kontrast madde dediğimiz ilaçlarla radyolojik görüntüleme yöntemleri (tomografi, anjiografi ve benzeri) çok fazla miktarda kullanılmaktadır. Bunlar doğrudan böbrek hastalığı yapmasa da başlangıç halindeki böbrek sorunlarını ağırlaştırabilmektedir. Yine benzer şekilde romatizmal ilaçlar (nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar ) bu tür sonuçlar doğurabilir. Günümüzde böbrek yetmezliğinin genç yaşlarda görülen nedenleri arasındaki nefritler ve taş, iltihap, ileri yaşta görülen prostat büyümesi gibi ürolojik nedenler erken tanınarak tedavi edildikleri için olmalı giderek azalmaktadır.

    Böbrek hastalığının belirtileri nelerdir? : Özellikle bir böbrek hastalığını düşündürür belirtilerin başında ödem gelir. Ödem hasta veya gözlemleyen yakınları tarafından göz altında şişme veya bacaklarda parmak basınca göçen şişlikler şeklinde veya yüzüğün veya eteğin sıkması bazen ani kilo artışının saptanması ile fark edilebilir. Burada önemli olan ödemin her zaman böbrek hastalığı nedeniyle olmamasıdır. Ayırıcı tanı yapılırken de kuşkusuz önce böbrek hastalığı düşünülecektir. İdrar renginde gözle görünür koyulaşma şeklinde fark edilecek idrarda kan görülmesi bazı taş tümör gibi ürolojik nedenler dışında bir nefrit belirtisi de olabilir. Hipertansiyon hele erken yaşlarda tansiyon yüksekliğinin varlığı durumunda bir böbrek hastalığı akla gelmelidir.Bazen erken yaşta bilinen bir tansiyon yüksekliğine hiçbir şekilde yaklaşımda bulunulmayıp sadece antihipertansif tedavi verildiği sonra da yıllar sonra hastada böbrek yetersizliği geliştiğini üzülerek görmekteyiz. Böyle nispeten daha gürültülü belirtiler dışında, aslında bir çok hastalıkta var olabilecek halsizlik, nedeni belirgin olmayan kansızlık, açıklanamayan kaşıntı nihayet iştahsızlık, bulantı kusma gibi belirtiler de böbrek yetersizliğinin ilk işareti olabilir. Kadın hastalarda gebeliğin erken dönemlerinde ödem ve tansiyon yüksekliği, son aylarda görülen eklampsi dediğimiz gebelik zehirlenmesi, tekrarlayan düşük ölü doğumlar, adet göremememe de dikkati çekmeli gebelikten sonra böbrek hastalığı yönünden değerlendirilmelidir. Çok kez halsizlik veya kansızlık gibi durumlar o kadar ılımlı seyreder ki böbrek yetmezliği çok ilerlediği halde hastalar hastalanmakta olduklarını fark edemezler. Rutin anlamda her türlü nedenle bir hekime başvuran hastaya bir idrar tetkiki ve böbrek fonksiyonlarını yansıtan testler yapılmalıdır. Yine herhangi bir nedenle bir ilaç kullanılacaksa(özellikle bazı antibiyotikler, nonsteroid anti romatizmal ilaçlar gibi), bir kontrast madde verilerek bir radyolojik görüntüleme ( anjio ve BT gibi) yapılacaksa veya herhangi bir operasyon yapılacaksa böbreklerle ilgili inceleme yapılmalıdır.

    Önemli belirti idrarda protein varlığıdır: İdrarla normalde kanda bulunan protein atılmaz. İdrarda proteinin varlığı böbrekteki hasarın en önemli göstergesidir. Bu bulgunun saptanması için yapılacak bir idrar tetkiki gayet basit ucuz bir yöntemdir. Ödemli bir hastada, idrarda kan bulunan bir hastada, hipertansiyon söz konusu olan hastada bu durumların böbrek hastalığı nedenli oldukları ancak hastanın idrarında proteinin varlığı ile anlaşılabilir. Konuya başlarken bu hastaların her zaman gürültülü tablolarla gelmediğini ifade etmiştim. Ama doğru yapılıp doğru yorumlanan basit bir idrar tetkiki hastalığı ele verebilir. Hemen bütün böbrek hastalarında mutlaka bir idrar bulgusu mevcuttur.

    Bu kuralın pek az istisnası vardır.

    Erken tanı önemli mi?: Hastalığın hızlı ve alevli gidişi esnasında genel olarak bazı tedavi yöntemleri ile hastalığı tedavi etmek veya tamamen tedavi olmasa bile durdurulması, en azından frenlenmesi söz konusu olabilir. Örneğin ‘’ hızlı ilerleyen glomerulonefrit” dediğimiz hastaya günler haftalar içerisinde böbrek fonksiyonlarını kaybettiren bir akut nefrit durumunda erken böbrek biyopsisi ile patolojik görünümün evresine bağlı olarak belirli oranda tedavi şansı olabilir. Ne yazık ki bu hastaların çoğu yanlış olarak son dönem böbrek hastalığı tanısı alabilmekte bulunduğu kentte hemen bir hemodiyaliz tedavisine yönlendirilebilmekte ve hasta bu hastalık için var olan tedavi şansını yitirebilmektedir. Bu tip hastalar mutlaka ve mutlaka bir böbrek biyopsisi olanağı olabilecek iç hastalıklarının böbrek hastalıkları ile ilgili dalı olan nefroloji kliniklerine yönlendirilmelidir.

    Diyabetik hastalarda erken dönemde iyi şeker kontrolu, hipertansif hastaların tedavisinin uygun yapılması aynı zamanda böbrek hastalığının korunması anlamına gelir. Bu hastaların erken olarak – hastalar diyaliz noktasına gelmeden- nefroloji kliniklerince takibi hastalığın akıbetini olumlu yönde etkilediğine dair önemli sayıda yayın mevcuttur.

    Ürolojik olayların sık tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, idrarın geri kaçışı (refluks), tıkayıcı taşlar, prostat büyümesi gibi durumlar ihmal edilir de, doğru olarak doğru zamanda müdahale edilmediği taktirde de kronik böbrek yetmezliğine yol açabilir. Her şeye rağmen bir çok böbrek hastalığının tedavisi yok. Belki bu hastalıklardan gelişen böbrek yetersizliği bir kader olarak algılanabilir. Ama yukarıda belirtmeye çalıştığım önlenebilir durumlar asla kader değildir.

    Kronik böbrek yetmezliği önlenemezse her şey bitmiş midir?: Bu tür düşünce bugünün nefrolojisi için geride kalmıştır. Son dönem böbrek hastalığı süreci içerisinde dikkatle izlenerek günün birinde diyaliz ve/veya böbrek nakliyle son bulacak süreç içerisinde tedavi edilecektir. Burada tedavinin amacı böbrek fonksiyon kaybının hızını yavaşlatmak olduğu kadar bundan daha önemlisi bu süreç içerisinde böbrek yetersizliğinin ortaya çıkarabileceği bazı olumsuzluklar nedeniyle ilerde böbrek nakli dahi yapılsa asla telafi edilemeyecek hasarlar bırakmamaktır. Şunu ifade etmek istiyorum: örneğin kontrolü iyi yapılmayan bir hipertansiyonun kalp büyümesi veya beyin kanamasına felçe yol açması sonradan telafi edilemeyeceği gibi. Keza kalsiyum metabolizmasını düzenleyen D vit yetmezliğinin ve paratiroid hormon salgı artışının iyi tedavi edilmemesi nedeniyle ortaya çıkabilecek metabolik kemik hastalıkları buna bağlı sakatlıklar ama daha da önemlisi damar kireçlenmeleri ve buna bağlı kalp damar hastalığı kesinlikle önlenmeye çalışılmalıdır. Herşeye rağmen son dönem böbrek yetmezliği ilerler hasta kendi böbrekleriyle yaşamını sürdüremez hale gelirse de o zaman bu fonksiyonu yerine koyabilecek başka bir şey yapılacak ki bu da diyaliz veya böbrek nakli olacaktır. Bu yöntemler belki ileride başlı başına makale konuları olacaktır ama burada şunun altını önemle çizmeliyim ki hiçbir organımızın son döneminde ( Kalp, karaciğer, beyin gibi) bu kadar yaşamı kurtarıcı tedavi yöntemi geliştirilememiştir. Evet bu tedavilerin de kendine göre sorunları vardır ama hastalara kabul edilebilir uzunlukta ve kalitede yaşam şansı tanırlar. Yeter ki bu yöntemler zamanlı bir şekilde, hastaya uygun yöntem seçilerek, uygulamaya konsun ve etkin bir biçimde de uygulansın. Bu hastalıkla yaşamını sürdüren hastalarımız da bardağın dolu kısmını görmelidirler. Unutmamalılar ki hekimlerin onlara yardımı ancak onların kendilerine yardımıyla mümkün olacaktır.

  • Çocuklarda böbrek hastalıkları

    Normal olarak, bel hizasında, karın boşluğunun arka tarafında sağ ve sol yanda yerleşmiş iki böbreğimiz vardır. Böbreklerimiz çok önemli ve hayati görevleri olan organlardır:

    Kanı süzerek idrarı oluşturur ve vücudumuzda ortaya çıkan zararlı atık maddeleri, asidi ve fazla suyu ve tuzları atarlar.

    Kalsiyum ve fosfor dengesini düzenler, D vitaminini aktif hale getirir.

    Tansiyonu ayarlayan ve alyuvarların yapımını uyaran hormonlar salgılarlar.

    Doğumsal böbrek hastalıkları

    Böbrek yokluğu (tek veya iki taraflı)

    Böbrekler yetersiz gelişimi (boyut veya fonksiyon)

    Kistik Böbrek hastalıkları

    Yerinde olmayan böbrekler

    Yapışık böbrekler

    Geçici genişlemeler

    Darlıklar (UPJ, UVJ)

    Böbrek reflüsü

    PUV

    Mesane anomalileri (ekstrofi, nörojen mesane)

    Sonradan oluşan

    Böbrek boyutu ve işeme fonksiyonu yaşla artar. Erişkin işeme paternine 4 yaşında ulaşılır.

    İdrar yolu enfeksiyonları

    İşeme bozuklukları (gece ve/veya gündüz alt ıslatma)

    Hipertansiyon

    Böbrek taşları

    Nefrit

    BELİRTİLER

    Kırmızı ya da kahverengi idrar yapma

    Göz kapakları, yüz, bacaklarda şişlik

    Karın ağrısı

    Sık idrara çıkma, idrar yaparken yanma, idrar kaçırma

    Ateş

    Çok su içme, çok idrara çıkma

    İdrar miktarının aniden azalması

    İştahsızlık

    Tekrarlayan kusmalar

    Büyümede duraklama

    Halsizlik

    Solukluk

    Sıklıkla sinsi seyreden ve düzenli tarama yapılmadıkça erken evrelerde teşhisi zor olan hastalık

    ÖNLEME

    Düzenli egzersiz

    Kilo kontrolü

    Tansiyonu ve kan şekerini kontrolü

    Dengeli beslenmek

    Sigara kullanmamak

    Alkol tüketimini sınırlandırmak

    Yeterli miktarda sıvı almak

    Yılda bir hekim kontrolü yaptırmak

    Bilinçsiz ilaç tüketiminden uzak durmak

    Ailedeki hastalık öykülerini bilmek ve bunlara göre önlemler almak

    Kan basıncı ölçümü yaptırmak

    Tuz tüketimini azaltmak

  • Doğumsal böbrek genışlemelerı

    Doğum öncesi anne karnındaki bebeğe yapılan ultrosonografinin yaygın kullanımı bebeklerde bir çok doğuştan böbrek hastalığının erken saptanmasına neden olmaktadır. Ultrosonografiyle doğum öncesi saptanan tüm anomalilerin %20’si, böbrek anomalileridir. Bu anomliler büyüklük anomalileri, böbrek dokusunun (parankim) anomalileri , kist varlığı ve antenatal hidronefroz (doğum öncesi bebeğin böbreklerinin genişlemesi) şeklinde dört grupta toplanabilir.

    Tanım

    Doğum öncesi (antenatal) bebeğe yapılan ultrosonografide bebeğin böbreklerinin içindeki idrarı toplayan toplayıcı keseler (=kaliksler) ve havuzcuktaki (pelvis) genişleme bulgusuna antenatal hidronefroz (doğumsal böbrek genişlemesi) denilir.

    Sıklık

    Antenatal hidronefroz (ANH) oldukca sık görülür ve doğum öncesi ultrosonografiyle saptanan anomalilerin en sık görülenidir. Gebeliklerin %1-5’inde saptanır, erkek bebeklerde, kızlara göre 2 kat daha sıktır.

    Bebeklerin değerlendirilmesi

    Doğum öncesi bebeklerde 18ci ve 20ci haftalarda böbrekler değerlendirilmelidir. Eğer normalden sapma var ise periyodik takiplerde 2-4 hafta aralarla değerlendirilme tekrar edilir. Doğum öncesi 20. hamilelik haftasından önce pelvis genişliği (A-P çap) 6 mm, 20-30 haftalarda 8 mm, 30 haftadan sonra 10 mm ve üzerinde genişlemeler önemlidir ve takibi gereklidir.

    ANH nedenleri

    Yaklaşık % 50’sinde hidronefroz (genişleme) geçicidir veya yapısaldır. Bir hastalık göstergesi değildir. Geri kalanı ise bir hastalığa bağlıdır.

    1) Geçici veya yapısal: %50-70.

    2) UPJ darlığı (böbrek çıkışında darlık): %10-30

    3) Vesikouretral reflü (idrarın, idrar torbasından böbreğe kaçışı): %10-40

    4) İdrar torbası girişinde darlık): %5-15

    5) Multikistik displastik böbrek (doğuştan kistik bir böbrek hastalığı)= %2-5

    6) Posterior uretral valv (erkek çocuklarda idrar kanalında darlık)= %1-5

    7) Ureterosel (idrar torbası içersinde keseleşme): %1-3

    Doğum sorası takip

    ANH’lu bebeğin doğum sonrası takibindeki amaç, ağır darlığı olan olguların erkenden saptanarak böbrek hasarlanması olmadan ameliyat edilmesi, sağlıklı olan (geçici veya yapısal ANH) bebeklerin ayırt edilerek gereksiz tetkik ve tedavilerden korunmasıdır.

    ANH’lu bebeğin doğum sonrası ilk değerlendirilmesinin ne zaman yapılacağı doğum öncesi çekilen ultroson bulgularına göre değişmektedir.

    Eğer doğum öncesi çekilen ultrosonda bebeğin her iki böbreğinde genişleme var ise veya tek taraflı genişleme var ve üreter genişlemesi ve/veya idrar torbası bozukluğu var ise bu bebekler doğumdan sonra birinci gün Çocuk Nefrolojisi Uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekir. Doğum öncesi çekilen ultrosonda bebeğin bir böbreği tutulmuş (genişleme var) ve üreter genişlemesi ve/veya idrar torbası bozukluğu yok ise bu olgularda değerlendirilme 3-7. günde yapılmalıdır.

    Sondalı film kimlere gerekir ?

    Kız veya erkek çocuklarında doğum sonrası çekilen ultrosonografilerde antenatal çap 15 mm üzerinde ve evre 3-4 derece hidronefroz var ise veya üreter dilatasyonu olan bebeklerde 4-6’cı haftada işeme sistoürotrografisi (İSÜG= sondalı film) istenmelidir.Son zamanlarda ise sadece hafif hidronefroz olan ve başka bulgusu olmayan olgularda rutin işeme sistografisinin çekilmemesi, diğer olgulara ise çekilmesi konusunda fikir birliği oluşmuştur. Antenatal hidronefroz saptanmış olgularda, takip sırasında ateşli İYE geçiren bebeklerde işeme sistografisinin (İSÜG= sondalı film) çekilmesi uygundur

    Darlık tanısı nasıl konulur ?

    Antenatal hidronefrozlu olgularda doğum sonrası ve takip süresince çekilen ultrosonlarda, A/Pçapta artışın olması veya azalmanın olmaması, böbrek parankim (dokusunda) incelmelerin oluşu, ureterlerde (idrarı böbrekten idrar torbasına getiren kanalda) genişlemenin oluşu ürüner sistemde obstrüksiyon (tıkanma, darlık) olduğunu düşündürür.

    Obstrüksiyon(tıkanma, darlık) araştırılması için diüretikli sintigrafi=renografi (DTPA veya MAG 3) denilen damar yolundan nükleer bir ilaç verilerek film çekilir. Bu tetkiklerin yan etkisi yoktur. Bebekte belirli dakikalarda sintigrafik görüntüler alınır. Yirminci dakikada damardan idrar yaptırıcı ilaç verilir. Görüntü almaya devam edilir. İdrar yaptırıcı ilaç (lasix) verilmesine rağmen ilk 30 dakikada böbrekte biriken idrar atılmaz ise obstrüksiyon (tıkanma, darlık) varlığının tanısı konulur.

    Kimlere erken sünnet önerilir ?

    Sünnet, posterior uretral valv (erkek çocuklarda idrar kanalı darlığı) veya vesikouretral reflüsü (idrarın böbreğe doğru geri kaçışı) olan olgular ile III ve IV derece hidronefrozu olan olgularda idrar yolu enfeksiyon gelişmesini anlamlı şekilde engellemektedir. Bu nedenle antenatal hidronefrozlu erkek çocuklarda sünnet yapılması önerilmektedir.

  • Çocuğunuzun böbrek sağlığını korumak için 10 altın öneri

    Ağrı, sık tuvalete gitme, bulantı ve kusma gibi şikayetlerle çocuklarda kendini gösterebilen böbrek hastalıkları bazen hiç belirti vermeyerek sessizce ilerleyebiliyor. Çocuklarda büyüdükçe böbrek yetmezliğine kadar gidebilecek ciddi böbrek sorunlarının önüne geçilmesi için anne babaların erken dönemde koruyucu önlemler alması büyük önem taşıyor.

    1.Bol su içmesine özen gösterin

    Ülkemizde anne babalar yeterince su tüketmedikleri ve çocuklarının beslenmelerinde sarf ettikleri özeni sıvı tüketimi konusunda yeterince göstermedikleri için, çocuklar yeterli oranda sıvı tüketmemektedir. Oysaki su, besinleri ve oksijeni organlara taşır, vücut ısısını dengeler, metabolizmayı düzenler, vücuttaki toksik maddelerin atılmasını sağlar ve enfeksiyonlarla savaşmaya yardımcıdır. Bebeklere; katı gıdalara başlanılan 6. aydan itibaren her yemek sonrası 30-100 ml arası su içirilmelidir. 1-5 yaş arasında da bu alışkanlığa devam edilmeli, ayrıca mevsim koşulları ve çocuğun aktivitesine göre yemek dışı saatlerde de su içirilmelidir. Çocuğunuzun yeterli su tüketip tüketmediğini anlamanın en pratik yolu, tuvalete gitme sıklığını takip etmektir. Yaşa göre değişmekle birlikte çocuklar ortalama 2-3 saatte bir tuvalete gidiyor olmalıdırlar.

    2.Tuz tüketimini sınırlandırın

    Aşırı tuz tüketimi, hipertansiyon ve kalp damar hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa neden olabilir. Fazla tüketilen tuz, sağlıklı böbreklerden atılırken belirgin bir iş yükü oluşturarak böbreklere zarar verir. Herhangi bir böbrek hastalığında ise, hastalığın daha da ilerlemesine neden olur. Bu nedenle günümüzde, süt çocukluğu döneminde bir yaşından önce bebeklerin tuz ile tanıştırılmaması, 1-18 yaş arasında günlük tüketilen tuz miktarının günde 2-3 gr’ı (yarım çay kaşığı) aşmaması önerilmektedir. Bilinçli tuz tüketimi konusunda farkındalık çocukluk dönemlerinden itibaren kazandırılmalı, anne ve babalar çocuklarına rol model olmalı ve yemek masasına tuzluk konulmaması bir yaşam biçimi olmalıdır.

    3.Doğru ve dengeli besleyin

    Ebeveynlerin beslenme konusundaki yanlış tutum ve davranışları ile çocukların hareketsiz yaşam tarzları obezitenin en önemli nedenleridir. Çocuklarda besinin bir ödül ve hedef olarak görülmesinden vazgeçilmesi gerekir. Çocukların gün boyu okulda olmaları, okul dışı zamanlarda çoğunlukla evde dört duvar arasında olup bilgisayar veya televizyon başında oturarak sürekli bir şeyler atıştırmaları obezitenin giderek yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Normalin üzerinde kilolu olma böbrek sağlığı açısından önemli riskler taşır. Obezitenin kalp ve damarlar üzerine olan olumsuz etkileri, böbrek dokusu ve damarları açısından da benzer olumsuzlukları doğurur. Özellikle ayaküstü beslenme (pizza, hamburger, vs), abur cubur alışkanlığı ve gıda koruyucuları içeren işlenmiş gıdalar (cips, salam, sosis, sucuk, turşu, salça, konserve) tüketimi sınırlandırılmalıdır.

    4. Bilinçsiz ilaç tüketiminden uzak durun

    İlaçlar, kimyasal maddelerdir. Ağrı kesiciler başta olmak üzere böbrekle atılan ilaçların doktor kontrolü olmaksızın tüketilmesinin ciddi sakıncaları vardır. Uzun süreli ve kontrolsüz ilaç kullanımı, çocuklarda kronik böbrek hastalıklarına neden olabilir.

    5. Böbreklerde taş yapan etkenlerden uzak durmasını sağlayın

    Böbrek taşları daha çok erişkin hastalığı gibi algılanmasına rağmen, bebeklik dönemi dahil tüm çocuklarda rastlanan ve görülme sıklığı giderek artan bir hastalıktır. Böbrek taşlarının oluşumunu engellemek için; bol su içilmesi ve tuz tüketiminin azaltılması bir yaşam biçimi olarak benimsenmeli, çocukların televizyon ve bilgisayar başında uzun zaman geçirerek hareketsiz kalmalarının önüne geçilmelidir. Potasyum içeriği zengin sebze ve meyve tüketilmeli, aşırı hayvansal proteinin alımına dikkat edilmeli ve vitamin ilaçları kontrolsüz kullanılmamalıdır.

    6. Düzenli kan basıncı ölçümü yaptırın

    Sağlıksız beslenme, stres ve obezite çocuklarda hipertansiyona neden olur. Erişkinlerde olduğu gibi baş ağrısıyla belirti verebilen hastalık, özellikle küçük çocuklarda hiçbir belirti vermeksizin de ortaya çıkabilir ve çoğu zaman sinsice ilerler. Tedavi edilmediği takdirde kalp ve böbrek yetmezlikleri ile görme kaybı ve beyin kanamasına varan sonuçlar doğurabilir. Hiçbir rahatsızlığı olmayan çocukların, rutin kontrollerinde üç yaşından itibaren tüm muayenelerde tansiyon ölçümü yapılmalıdır.

    7. Çocuğunuza düzenli tuvalet alışkanlığı kazandırın

    Oyun çağındaki çocuklar evlerinde iken, oyuna dalma ve oyunu bırakamama gibi sebeplerle tuvalete gitmeyi erteleyebilir. Özellikle de yuva ve anaokulu çağındaki çocuklar birçok nedenle okulda tuvalete gitmeye çekinir, idrarını tutar. Bu da idrar yolu enfeksiyonlarına yol açar. Okul öncesi çocukların idrarını düzenli aralıklarla yapmayı alışkanlık haline getirebilmesi için; evde ve okulda 2-3 saat aralıklarla tuvalete götürülmesi gerekir.

    8. Genital bölge temizliğini doğru yapın ve çocuğunuza öğretin

    Bebek cildi biz yetişkinlere oranla daha ince ve hassastır. Cilt yüzeyini kaplayan koruyucu tabaka henüz gelişmemiştir. Yanlış ve yetersiz yapılan alt temizliğinin bebeklerde ve küçük çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonlarına ve iyileşmeyen pişiklere neden olabilir. Bu yüzden bebeklerin alt temizliğinde normal pamuk ve su kullanılmalı, zorunlu haller dışında sabun, şampuan ve ıslak mendiller kullanılmamalıdır. Bu tür ürünlerin, ağır metal ve kimyasal içermesi nedeniyle genital bölgenin ph dengesini bozmaktadır. Ph dengesinin bozulması, bu bölgedeki yararlı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin çoğalmasına neden olur. Çocuklarda genital bölge temizliği yukarıdan aşağı (genital bölgeden anüse) doğru ve çok bastırılmadan yapılmalıdır.

    9. Ailede böbrek hastalığı öyküsü varsa, çocuğunuzun düzenli kontrollerini yaptırın

    Böbrek yetmezliği erken evrelerde herhangi bir belirti göstermeyebilir. Bunun için hastalığı saptamanın en etkin yolu, kan ve idrar tahlillerinin belirli aralıklarla yapılmasıdır. Erken teşhis ile böbrek yetmezliğini yavaşlatmak ve tedavi etmek mümkündür. Diyabet, yüksek tansiyon, fazla kilo ve anne, baba ya da yakın akrabalarda böbrek yetmezliği hikayesi gibi bu risk faktörlerinden biri veya bir kaçı varsa böbrek fonksiyonlarının 6-12 ayda bir kontrolü gereklidir.

    10. Çocuğunuzun düzenli egzersiz yapmasını sağlayın

    Egzersiz insanlara daha sağlıklı bir yaşam sunar. Özellikle böbrek hastalığında kalp sağlığını korumak ve hastalık riskini azaltmak için egzersiz çok önemlidir. Spor yapmak aynı zamanda depresyon üzerine olumlu etkiler gösterir ve kişiyi mutlu hissettirir. Ömür boyu sürecek hareketli yaşam tarzı alışkanlığı, çocukluk yaşlarında başlayan düzenli egzersizle mümkündür. Bu nedenle, çocuğun tüm beden sağlığının yanı sıra böbrek sağlığının korunması amacıyla, çocuklarla birlikte düzenli egzersiz yapılması önemlidir.