Etiket: Birey

  • Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Yardım Edin, Kurtulmak İstiyorum

    Danışmanlığını yaptığım bireylerde konu madde bağımlılığı ise; danışanlarımdan madde öykülerini anlatmalarını rica ederim.

    Peki, nedir madde öyküsü?

    Madde bağımlısı bireyin farkındalık hali tedaviye başlamada etkili olabilmektedir. Eğer sorunun farkında değilse bu bize farkındalık öncesi dönemde olduğunu gösterir. Farkındalık ancak sorunun ne olduğunu anladığında başlıyor. Kişi bu aşamadan sonra değişime niyetli ise karar basamağına geçebiliyor.

    Madde bağımlısı birey değişim için adım attığında ancak eyleme geçmiş oluyor. Değişimi koruyabilmek ise sürdürme dediğimiz diğer önemli basamak…

    Madde bağımlısı olan birey kendi isteği ile tedavi olmayı istediğinde konu ile ilgili olarak psiko eğitim verilmesi gerekiyor. İyileşme dönemlerinin hem bireye hem de aileye anlatımı karşılaştıkları sorunla ilgili soru işaretlerini gidermede etkili olabiliyor.

    İyileşme dönemlerine göz attığımızda neler olduğunu kısaca açıklayalım.

    Yoksunluk aşaması dediğimiz dönem henüz ilk 1 ayın tamamlanamadığı sürede karşımıza çıkıyor. Bu dönemde birey fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliyor.

    1 ay ile 3 ay arasında ise; balayı dediğimiz dönem başlıyor. Yani madde bağımlısı olan birey ve aileler iyileşmenin gerçekleştiğini düşünüyorlar. Oysa ki bu dönemde sadece madde isteği azalıyor, yorgunluk ve halsizlik olabiliyor, depresif haller gözlenebiliyor.

    3 ay ile 6 ay arasında ise; uzamış iyileşme aşaması başlıyor. Madde bağımlısı olan bireyde keyifsizlik, boşluk hissi ve ne yapacağını bilememe durumu gözlenebiliyor.

    Ancak 6 aydan sonra yeniden bir yapılanma aşamasına geçilebiliyor. Bu aşamada birey yeni arkadaşlar, yeni hobiler edinerek yeni bir yaşam tarzına merhaba diyebiliyor.

    Bilinmesi ve dikkat edilmesi gereken nokta tedavi aşamasında dahi kaymaların olabileceğidir.

    Yazımda sizlere yoksunluktan bahsettim. Öyleyse, yoksunluk nedir? Bunu açıklamakla devam edelim.

    Yoksunluk: Madde kesildiğinde ya da azaldığında ortaya çıkan ruhsal ve fiziksel semptomlardır. Yoksunluk belirtileri arasında huzursuzluk, öfke, sıkıntı, gerginlik, esneme, kusma, ishal, burun akması ve gözlerde yaşarma gibi durumlar gözlenebiliyor.

    Kullanılan maddeye göre, yoksunluk belirtilerinin görülme zamanları farklılık gösterebilir.

    Örneğin: Eroin bağımlısı olan bir bireyde yoksunluk belirtisi 4-6 saat sonra başlarken, methadon yoksunluğu ise son kullanımdan itibaren 36 saat kadar uzun bir süre gerektirebiliyor.

    Terimlerle devam ederek, sizlere nüksetmeden bahsedeyim.

    Nüksetme nedir?

    Maddeyi bıraktıktan sonra ki dönemde yeniden kullanmaya başlamak demektir. Madde kullanan bireylerde çağrışımlar nüksetmeyi ortaya çıkartabiliyor. Ses, koku, madde kullanan diğer arkadaşlar ve gruplara rastlamak, yaşanılan stresli olaylar nüksetmeye sebep olabiliyor.

    Ailelerden gelen diğer bir soru ise: Ebeveyn olarak çocuğumuzun madde kullandığını öğrendiğimizde ne yapacağız?

    İlk olarak lütfen sakin olun.

    İletişiminizi gözden geçirin. Kendinizi ve çocuğunuzu suçlayıcı tavırlara girmeyin. Unutmayın ki çocuğunuzla konuşabildiğinizde, çocuğunuzun söylediği her cümle size ipuçları verecektir. O yüzden nasihat ederek konuşmayı başlatmayın ve sürdürmeyin. Utanç duymayın ve öfkeye kapılmayın.

    Okul döneminde çocuklarınız varsa; psikolojik danışmanlık birimiyle irtibata geçebilirsiniz.

    Çocuklarımızın “hayır” diyebilmeyi öğrenmeleri önemli. Çünkü nerede, ne zaman, hangi koşullarda maddenin çocuklarınıza sunulduğunu bilemeyebilirsiniz.

    Tedavi basamağı diğer merak edilen konu…

    Tedavi sürecine göz attığımızda, önemli iki soru şu: Kişi kendini bağımlı olarak tanımlıyor mu? , tedavi olmayı istiyor mu? Bu soruların cevaplarını aldıktan sonra nasıl bir tedavi yöntemi izlenmeli? şeklinde düşünebiliriz. Hastalara uygulanacak tedavi şekilleri ve tedavi süreleri farklılık gösterebiliyor.

    Tedaviler ayaktan ya da yatarak, uzun ya da kısa süreli olabiliyor. Bireydeki değişimler ancak tedavinin 3. ayından sonra kendisini gösterebiliyor. İlaçlı tedavinin yanında psikoterapik müdahaleler de tedavinin seyrini olumlu etkiliyor. Psikoterapi sürecinde terapist ile danışan arasında kurulacak güven ortamı, danışanın kişilik özellikleri, aile ve sosyal desteğin varlığı, tedavinin süresi gibi faktörler tedavinin seyrinde önemli unsurlardandır.

    Yazımda son olarak ebeveynlerimize yardımcı olacağını düşündüğüm “yaklaşım” konusundan biraz daha bahsetmek istiyorum.

    Ebeveynler olarak yaklaşımlarınızda nasıl olmalısınız?

    Çocuğunuzla sakince konuşmayı deneyebilir ve onu dinlediğinizi hissettirebilirsiniz, kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak empati yapabilirsiniz, zorlandığı her durumda onun yanında olacağınızı gösterebilirsiniz, aldığınız kararlarda istikrarlı olmaya gayret edebilirsiniz, birlikte kaliteli zaman geçirebilirsiniz, arkadaş çevresini tanıyabilirsiniz, çocuklarınızı kimseyle kıyaslamadan ve bulundukları ortamlarda küçük düşürmeden onlara örnek davranışlarınızla yardımcı olabilirsiniz.

    Evet değerli okurlarım, bu hafta da sizlere madde bağımlılığı hakkında merak ettiklerinizi açıklamaya çalıştım. Güzel bir hafta sizlerle olsun. Sağlık ve huzurla kalınız.

    “Kendinden başka bir şeye ne kadar çok bağımlı olursan, o kadar az mutlu olursun. Mutluluk kendi kendine yetebilmektir.”

    Paulo Coelho

  • Kayıp ve Yas Üzerine

    Kayıp ve Yas Üzerine

    Birey için çekirdek duygusal ihtiyaçları ihtiva eden ilişkiler ortadan kalktıktan sonra ortaya çıkan yeniden yapılanma süreci yas olarak tanımlanır. Kayıp veya yas süreci, sadece geri dönüşü olmayan bir ölüm olayı ile sınırlı değildir. Duygusal içerikli birçok ilişki tamamlandığında da önümüzdeki yaşama uyum sağlamayı amaç edinen bir süreçtir aynı zamanda. Freud’a göre, yas süreci kaybedilene dair kaynaklarını yaşamın geri kalanına aktarma çabasıdır ve birçok yönüyle acı hissettirir.

    Ruh biliminin yıllar boyunca en önemli araştırma alanlarından biri yas tepkisi olmuştur. Kaybedilene ilişkin yas tepkisi; birey ile kaybedilen arasındaki ilişkinin niteliği, bireyin kayba atfettiği anlam, kaybın şekli, bireyin başaçıkma stratejileri ve kişilik özellikleri, bireyin psikososyal destek olanakları ile yakından ilişkilidir. Bu sebeple yasın bireye özgü olduğu söylenebilir.

    Amerikan yas terapisti J. William Worden, kayıptan sonra ortaya çıkan yas tepkisinin bireyin bilişsel ve duygusal olarak yeniden yapılanmasına yardımcı olan bir görev olduğunu belirtmiştir.  Worden normal yas tepkisinin görevini şu şekilde tarif eder: “Kaybedilen için geride kalanın yaşamında öyle bir yer bulunmalı ki, bu yer hem kaybedilene bağlı olmayı hem de kaybedenin yaşamına devam etmesine engel olmamayı sağlamalıdır.”

    Elisabeth Kübler-Ross, yas üzerine çalışmaları ve gözlemleri sonucunda yas tepkisinin bazı aşamaları olduğunu ifade etmiştir. Kübler-Ross’a göre yas tepkisi;  şok ve inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve çözülme (kabullenme) aşamalarını içermektedir. Şok ve inkar evresi, geridönüşü olmayan kaybın kabul edilememesi ve çoğunlukla uyuşma veya donakalma şeklinde tepkilerle karakterizedir. Öfke evresinde ise, kaybın kabullenilmeye başlanması ve kayba ilişkin bir sebep veya sorumlu arayışı söz konusudur. Pazarlık, bireyin kaybın geri dönüşünün olmadığı inanışının yerleşmeye başladığı ve umutsuzluk hislerinin yoğunlaştığı dönemdir. Depresyon evresinde, kayıp kabullenilmiş ve çökkünlük şeklindeki yakınmalar en yoğun seviyededir. Çözülme ise, geleceğe dair olumlu hislerin ve düşüncelerin yeniden organize olduğu son evredir. Bireyin kayıptan sonra bu evrelerden herhangi birinde saplanması, yasın uzamasına veya komplike olmasına sebep olabilir.

    Yas belirtilerinin bir yılı aşması, uzamış yas tepkisini düşündürebilir ve ruhsal tedavi gereksinimini zorunlu hale getirir. Ancak bir yılı aşmamış yas süreçlerinde de ruhsal tedaviyi kaçınılmaz hale getiren durumlar söz konusu olabilir. Özellikle bireyin kayıptan sonra işlevselliği önemli ölçüde bozulursa, bedensel belirtiler (uyku ve iştahta ciddi değişiklikler gibi) önemli sorunlara sebep olursa, psikotik belirtiler (sanrı veya varsanılar gibi) varsa veya suisid (intihar) düşünceleri söz konusuysa süresine bakılmaksızın yas tepkisine müdahale gerekli olabilir. Yas tedavisinde, yasa özgü bilişsel müdaheleler ve terapi uygulamaları ile, gerekli hallerde psikotrop ilaç tedavileri uygulanabilir.

  • Savunma Mekanizmaları

    Savunma Mekanizmaları

    İnsanoğlu milyonlarca yıl var olma çabaları içerisinde yaşamaktadır. Bu var olma çabası içerisinde biyolojik faktörlerin yanında psikolojik faktörler de ön plana çıkmıştır. Bu psikolojik faktörlerin insan bünyesindeki etkisini gerek başka alandaki bilim adamları tarafından gerekse insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bilim adamları tarafından araştırılması gereken, merak uyandıran konulardandı. İşte tarihten günümüze insan fıtratını incelerken dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşın birey çeşitli savunma mekanizmaları geliştirdi. Bu mekanizmaların vücut bütünlüğünü koruma, varlığını sürdürmesi amacıyla önemliydi. Bu savunma mekanizmaları yaparken hem bilinçli hem de bilinçdışı yapıldığını bilim adamları tarafından ifade edildi. Psikanalizin kurucu Sigmund Freud’un çocukluktan beri gelen parlak zekâsı yaptığı çalışmalarla benliği id, ego ve süper ego olarak tanımlamaktaydı; id( altbenlik),ego(benlik), süper ego (Üst benlik) .

    Freud’a göre ego 3 farklı tehlikeyle karşılaşmaktadır. Bunlar engellenmeler ve dış dünyadan gelebilecek saldırılar, id’in içgüdüsel ve zorlayıcı istekleri ve süperegonun cezalandırmalarıdır. Bu tehlikelerin egoda oluşturduğu kaygı büyüdükçe, birey savunma mekanizmalarına başvurur. Freud bireyin küçük yaşlardan itibaren kendi benliğini korumak, sorunlar, iç ve dış çatışmalardan en az etkilenmek için çeşitli şekillerde kendini rahatlatmaya çalışan savunma mekanizmaları geliştirdiğini ileri sürmüştür. Burada ego sorunlarla baş edemediği anda devreye girerek savunma mekanizmalarına başvurur. Kişi savunmalara giderken hoşuna gitmeyen duygulanımlarla karşı karşıya kalır. Bunlar kaygı, depresyon ve öfkedir. Bu duygulanım karşısında hayatının kötüye gideceği düşüncesi içerisinde kendisini bulabilir. Savunma mekanizmalarına örnek verecek olursak eğer;

    1)Bastırma: İstenmeyen duyguyu bilinçdışına iterek ondan uzaklaşmasını sağlar.

    Örneğin: Çocukluğunda ebeveynleri ile olan ilişkileri hatırlamaktan acı duyan birinin ne zaman aklına ebeveynleri gelse onları düşünmemeye çalışması (Bastırma).En çok kullanılan savunma mekanizmalarından bir tanesidir. Psikoterapi de bazı kişilik bozuklukları(örneğin; borderline kişilik örgütlenmesi) hastaları seansı manipüle etmeye çalışırken kendi duygularının temasından kaçınır ve onları düşünmemeye çalışır, bastırma mekanizmasına örnek verilebilir.

    2)Yansıtma: Bireyin hoşuna gitmeyen veya kabul edemeyeceği durumlarda bir başka insana yönlendirmesidir.

    3)Yüceltme: Doğuştan getirdiğimiz (saldırganlık ve cinsellik gibi) baskılanmış duygularımızın toplumun makul bulacağı alanlarda yaparak bu istekleri doyurmasıdır.

    Örneğin: Öğrencilerden pek hoşlanmayan bir öğretmenin disiplin kurulundan sorumlu olması (Yüceltme).MEB’de ya da Özel kurumlarda çalışan personellerin bazılarında bu savunma mekanizması mevcut olduğu gözlemlenmektedir.

    4)Özdeşim Kurma: Kendisinin hoşlanmadığı bir özelliğinin, bir başkasının hoşlandığı bir özelliklerini taklit ederek karşısındaki kişinin duygu ve düşüncelerinin kendisine aitmiş gibi hissetmesidir.

    5)İnkar/Yadsıma: Bireyin istemediği veya kabul etmediği bir konuda yokmuş gibi davranmasıdır.

    Örneğin: Bir yıldır eşinden boşanmış birinin eşi varmış gibi onun için alışveriş yapması ve evdeymiş gibi ona hediye alması (inkar/yadsıma).Yakın çevremde yaşayan bir beyefendi yas sürecini uzun tutarak eşinin bulunduğu odayı muhafaza etmiş, eşyalarına dokunmamış ve sanki eşi evdeymiş gibi ona hediyeler almaktaydı. Bu kendisinin inkar savunma mekanizmasında olduğunu göstermekteydi.

    6)Çarpıtma: Bu mekanizmada birey kendisinin hatalı olduğuyla alakalı durumu çarpıtarak başka bir kişiye ya da nesneye yönlendirmesidir.

  • Kaygı Bozukluğu

    Kaygı Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı bozukluğu) ; genel olarak gelecekle alakalı olmaktadır. Kaygı ve endişe dozuna göre normal ya da anormal olarak kabul görmektedir. Dünya kontrol edemeyeceğimiz kadar büyüktür. Fakat bazı insanlar kontrol edebilmek isterler. Güçleri yetsin, elleri erişsin isterler. Bunu gerçekleştiremedikleri zaman da kaygılanmaya başlarlar.

    “Gelecek” kaygısı en temel kaygılardandır. Çünkü geleceği kontrol edemeyiz. Ya şu olursa ya bu olursa düşüncesiyle birey kaygı seviyesini yükseltmiş olur. Kaygının akılcı bir yanı yoktur. Yetiştirilme tarzı, güven duygusu, etrafta ne gördüğümüz, ebeveynlerle olan ilişkiler vb. gibi durumlar karşısında hayata bakış açımız değişir. Birey sadece kendi hayatını değil etrafındaki bireylerin de hayatlarına erişerek, rahatsız olmalarına sebep olurlar.

    Özellikle çocuk yetiştirilirken söylenilen sözler; “koşma düşersin.” “yapma bir yerini çarparsın.” gibi, daha küçük yaşlarda kaygı ile tanışma meydana gelir. Olumsuzlukların aşılandığı çocuk yaşlardan sonra yetişkinlikte, çocuk her yerden tehlike işaretleri alır. Kaygı bozukluğu tehlike işaretlerini daha çok gören insanlarda ortaya çıkmaktadır. Sonu olmayan kaygı bozukluğu yaşayan insanlara hayatlarını kendileri zorlaştırırlar.

    Örneklendirmek gerekirse; çok sevdiğiniz bir dostunuzu yıllardır görmüyorsunuz. Kendisi başka bir şehirde ikamet ediyor. Sizi davet etti ve uçakla gitmeniz gerekli. Uçağa bindiğinizde ne düşünürsünüz? İşte can alıcı soru bu. Genellikle iki tür cevap verilmektedir.

    1. Arkadaşıma ne alsam? Küçük bir hediye götürebilirim ya da uçaktan inince mi bir şeyler baksam? Beni kim karşılayacak? Bunca yıl sonra birbirimizi tanıyabilecek miyiz?

    2. Bu uçak acaba nasıl kalkış yapacak? Havada bir şey yaşamasak bari. Ya motora kuş kaçarsa. Sağ salim inebilecek miyiz?

    Ve daha bir çok şey..

    İşte bu verilen örnekteki 1. Durum herhangi bir kaygı yaşamayan ya da sağlıklı diye kabul ettiğimiz bireylerin yaşadığı durumdur. Öte yandan 2. Durum ise; kaygıyı yoğun yaşayan, hiç yoktan kendisini kaygı yoğunluğunun içine bırakması durumudur.

    Tabi ki her zaman tablo böyle olmayabilir. Bireyin geçmiş yaşantısına bağlı olarak da kaygılar yükselebilmektedir. Yapılabilecek en olumlu durum, bir uzmandan yardım almak ve sorunun ortadan kaldırılmasını sağlayabilmektir.

  • Bireysel Psikolojik Danışma

    Bireysel Psikolojik Danışma

    Bireysel psikolojik danışma nedir?
    Bireylerin kendilerini daha iyi tanımalarına, davranışlarını anlamalarına ve kendilerini geliştirmelerine yardım eden; karşılaştıkları akademik, kişisel ve sosyal problemleri ile baş etme becerilerini kazanmalarını amaçlayan, psikolojik danışman ve birey arasında birebir gerçekleşen ve gizlilik esasına dayalı bir süreçtir.

    Bireysel psikolojik danışma yardımı almak ne işime yarar?
    Herkesin hayatında kişisel, sosyal ya da akademik konularda, objektif bir bakış açısına, dinlenilmeye ve farklı yollar bulmaya ihtiyaç duyduğu dönemler olabilir. Bu dönemlerde, gelişiminizi ilgilendiren konuları ve kişisel sorunlarınızı güvenli bir ortamda, bu alanda profesyonel olan bizlerle konuşabilirsiniz.

    Kişinin sorunlarına karşı dayanıklılık kazanması yada kendisi ve hayatı hakkında karar vermede zorlandığında kendi hayatı için en doğru kararları eskiden alabilirken şu anda bunu neden yapamadığının yine danışmanla birlikte ele alınması ele alınması ve danışanın kendi doğrularına ulaşmasının sağlanması önemlidir…tüm kararlar bizzat sorumluluklarını üstlenebilecek yetişkin bişreyler olarak danışanın kendisine aittir.şayet bunu yapacak durumda diyorsa danışan bu yeterliğe kavuşması için desteklenmesi ve sağlığına kavuşması meslek profesyonellerininbirincil hedefi ve görevi olacaktır şüphesiz.. Danışan geçici olarak ve sağlığına , dengesine kavuşana dek ihtiyacı olduğu bu dönemde psikolojik danışman yada psikoterapist bir yardımcı –yedek ego rolü üstlenir.

    Psikolojik danışmanlık psikolojik sorunların derinleşmesini önleyici bir psikolojik destek vermektedir. Psikolojik danışman eğitim alanında da bireylerin yönelimlerini ve yeteneklerini gözden geçirerek bireyin doğru kararlar almasına yardım eder.
    Kişinin kendi yaşamını ve sorunlarını berraklaştırarak gözden geçirmesin de yardımcı olur ..
    Psikolojik danışman eğitim alanında da bireylerin yönelimlerini ve yeteneklerini gözden geçirerek bireyin kendisi için en doğru kararları alabilecek duruma gelmesini sağlar.

  • Ödülle Cezalandırılan Çocuklarımız

    Ödülle Cezalandırılan Çocuklarımız

    Kitabında ve konuşmalarında ödül ve ceza sisteminde çokça araştırmalara yer veren Bolat, bu araştırmaların bulgularına göre ödülün çocuklarda daha çok ilgi gösterdiğini ve zaman harcadığını gözlemlemiştir ama ödül ortadan kaldırıldığı an birey o davranışı bir daha yapmamaktadır çünkü en başta çocuk bu davranışı kazandırılmaya çalışılan davranışın amacına hizmet etmek için değil ödül için yapmıştır. Bir zaman sonra çocukta da ödül yoksa kazanılan davranış da yoktur mekanizması gelişmektedir. Yapılan araştırmalarda ödülün var olan motivasyonu düşürdüğünü, kişilerin olumlu tutum geliştirmesini engellediğini görülmüştür. Kişi eğer bir işi, bir görevi veya davranışı kendi isteği iradesiyle gerçekleştirirse ona iç motivasyonu yardımcı olmaktadır ve bu kişiler için sağlıklı bir gelişim ve öğrenme sürecine sahip iç motivasyonu geliştirilmiş kişi denilebilir fakat kişi bu görevi, işi veya davranışı dışarıdan bir kontrol mekanizmasıyla uyarıcıyla yapıyorsa bu durum dış motivasyonunu geliştirir ve kişiyi istenmeyen davranışlara götürmektedir. Yine aynı şekilde bireylerde ödül sistemi: değerlendirme, denetim, gözetleme, bitiş tarihi/teslim tarihi, hedef verme, yarışma ve rekabet gibi kontrol mekanizmalarının çalışması durumunda çocuk iş yapar ama bu durum yapan kişiyi kontrol ettiği için çocuğun iç motivasyonunu yani o işi yapma hevesini düşürmektedir. Yine aynı şekilde iç motivasyonu sağlanmış bir birey için değer yargılara sahip, başarı seviyesi daha yüksek, motivasyonu yüksek, yardım etmeyi gönüllülük esasına göre yapabilen, yapay sevgiden uzak ve yaratıcılığı gelişmiş bireyler olduğunu söylemek mümkündür.

    Araştırmalara göre en fazla ödül veren ile en çok ceza veren öğretmenlerin aynı olduğu gözlemlenmiştir. Ödül ve ceza kelimeleri zihnimizde farklı kavramlarmış gibi algılansa da aslında özünde aynı anlamları içermektedir. İkisi de koşul sunarak bireyi kontrol etmektedir. Bu duruma örnek verecek olursak, ödevini yaparsan bilgisayarla oynayabilirsin cümlesi ödülken, ödevini yapmazsan bilgisayarla oynayamazsın koşulu çocukta ceza olarak algılanmaktadır. Her ikisi için de bir koşul söz konusudur ve çocuk normalde sorumluluğu olan ödevini bilgisayar oyununu ceza veya ödül olarak araç görerek yapar hale gelmektedir. Yapılan bir araştırmada ödülün kişide dopamin seviyesini arttırırken, ödül verilmediğinde dopamin seviyesi normalin altına düşmekle birlikte kişide acı hissi yankılanmaktadır. Araştırmanın sonucunda kişinin ödül almaması sonucu acı hissetmesinin aslında bir ceza olduğu bulgulanmıştır.

    Bolat’ın araştırmaları sonucunda bireylerin ödülü kazanma amacıyla hareket etmeleriyle etik dışı davranışlara daha çok rastlandığı görülmüştür. Ortada ödül varsa kişide doğru veya etik olandan ziyade ödüle en kısa yoldan ulaşma çabaları ortaya çıkıyor. Bu durum çocuklarda okuldaki arkadaşlarıyla rekabet duygularının oluşmasına ve sonrasında düşmanlık duygularının beslenmesine yol açabiliyor. Çocuk ve okul kavramlarını etik ilkelerin üzerinden değerlendirecek olursak ödül kavramı ve karne not sistemleri aynı zamanda çocuğu kopya sistemine yönlendiriyor demek de pek mümkün hale geliyor. Aslında çocuk öz değerleri, sorumluluğu için değil alacağı not için, ailesi için, öğretmeni için veya cezadan korktuğu için dış motivasyonlar sonucu iyi notun peşinden koşuyor.

    Ödülün kısa vadeli işler için verildiğini anlayan ve çocuklarının uzun soluklu bir öğrenim hayatı geçirmesini dileyen aileler ilk olarak çocuğunun veya kendisinin davranışını değil, kendi düşüncesini değiştirmesi gerektiğini kabul etmelidir. Çocukları yaşı küçük deneyimsiz insan evladı olarak görmekten ziyade sorumluluk sahibi bireyler olarak görmemiz gerekmektedir. Çocuk bu dünyada, evinde veya okulunda ne kadar kendisini kabul görürse, o kadar özgüveni yüksek, tutarlı, başarılı ve özsaygılı bir birey olarak kendisini gerçekleştirecektir. Çocuğa değer kazandırmanın en iyi yolu, çocuktan beklenen davranışı ailenin ilk olarak kendisinin yapmasıdır, yani çocukta görmesini istedikleri davranışa model olmasıdır. Bolat’ın geliştirmiş olduğu PİDE(Perspektif, İhtiyaç, Duygu ve Empati) anlayışı ile çocuğun davranışını direkt koşullarla değiştirmek yerine, çocuklarla birebir ilişki kurarak sorunun kaynağına inip çözümler üretilmesi vurgulanmıştır. Çocuğunun davranınışının sebebi olabileceğini kabul et, sebebini anla, duygularını anla, onun yerine kendini koy ve çözüm üret diyerek doğru iletişimin nasıl kurcalanacağı özetlenebilir. Çocuğun gelişimine yönelik çalışmalarda ve kazanımlarda bulundururmamız davranış ve öğrenme açısından bizi daha olumlu yöne götürmektedir. Tıpkı yetişkinlerin yapabildiği işi sevmesi gibi çocukta da yapabiliyorum hissi keyifli bir sorumluluk alma ihtiyacını karşılayacaktır. Yani çocuğun başarı seviyesini, aldığı sorumluluk düzeyini arttırmak istiyorsak öncelikle gelişimine uygun, ulaşılabilir zorluklarda görevler verilmelidir. Çocuklar kimi zaman anne babanın buyruğu altında olmaktan sıkılmaktadır. Yaptığı davranışların sebebini anlaşılmayabilir. Bu gibi durumlarda evde veya okulda belli bir düzenin olması bu düzene tutarlı davranışlar, kurallar ve rutinlerin eşlik etmesi ve sorunlar ortaya konulduktan sonra problem çözümüne gidilmelidir.

    Son olarak, bizler yetişkinler olarak kendi yaşamımızla ilgili her gün değiştirmemiz gereken davranışımızla karşılaşırken, çocuklarımızda da değişmesini, gelişmesini istediğimiz tutum ve davranışlar olabilir. Önemli olan bu davranışların nasıl kazanım hale geldiğidir. Bu davranışların çocuğa kazanımını bir koşula bağlanmaktan ziyade arada saygı, sevgi ve güven içerisindeki bir birliktelik eşliğinde doğru, tutarlı bir ilişki oluşturulabilir. Yarınımız olan çocukları ödüllerle cezalandırmadığımız taktirde güvenli bir erişkinlik de geçireceklerdir.

  • Akrabalık testi

    Tanımlama: Akrabalık testleri 2 ya da daha fazla birey arasında herhangi bir biyolojik akrabalık ilişkisinin olup olmadığını anlamak için yapılır. Bu test çocuğun babası olduğu iddia edilen birey DNA Babalık Testini yapmak için müsait olmadığı ya da teste katılım gösteremediği durumlarda yapılır.

    Bu tip durumlarda iddia edilen baba yerine diğer akrabalar arasındaki genetik ilişkiden yola çıkarak sonuca gidilir. İddiayı yorumlamak için iddia edilen babanın analiz için müsait bulunmadığı durumlarda direk akrabalar arasındaki genetik ilişkinin yorumlanması ile sonuç elde edilebilmektedir. Bu tarz testlere Büyük babalık ya da amca/teyze testleri denilmektedir. DNA profil testleri aynı zamanda kardeşler arasındaki genetik profillerin yorumlanmasına izin vermektedir, bu tarz testlere ise DNA kardeşlik testi denilmektedir.

    Kullanılan Yöntemler:

    Kısa Tandem Tekrar Testi (STR test): Farklı cinsiyetten olan ve kardeş bireylerin aynı ebeveynden olup olmadıklarının tanımlanmasında kullanılmaktadır.

    Y Kromozom Testi: Sadece erkek bireyde bulunan kromozomdur. Erkek kardeşler yada akrabalar arasındaki genetik bağ baba soy bu tip test ile yorumlanır.

    X Kromozom Testi: Aynı babadan fakat farklı anneden kardeş olma olasılığı iddia edilen kız kardeşler arasındaki genetik bağı tanımlamak için kullanılır.

    MtDNA Test (mitochondrial DNA): Erkek ya da bayan iki birey arasındaki anne soyun tanımlanması için kullanılır.

  • Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Romantik İlişkiler ve Şemaların Etkileri

    Hepimiz aynı duyguları yaşıyoruz, kalbimizin ritmi aynı şekilde atıyor. Yürüdüğümüz hayat yolu aynı, yalnızca manzaralarımız farklı çünkü birey olarak farklı mizaçlara sahibizdir. Sevilmek, sevmek, özellikli olmadan da birileri için özel olduğumuzu bilmek hepimizin en temel ihtiyaçlarımızdandır. Kendiliğinden olan, herhangi bir özel beceri gerektirmeyen ilişkiyi kurma süreci, kendimizde ve karşımızdaki kişi hakkında olumsuz yorumlar yapmamızı sağlayan bu şemalar tarafından zorlaşabiliyor.

    Romantik ilişkilerle ilgili olabilecek şemaların başında kusurluluk gelmektedir. Bu şemaya sahip bir insana defalarca da sevildiği ve iyi olduğu söylense de birey sürekli kendisini “kusurlu” görecektir. Kusurluluk şeması ile ilişkili olan en belirgin duygu utanç duygusudur. Çünkü utanç genellikle kusurlarımızın açığa çıktığı dönemde karşımıza çıkmaktadır. Bundan kaçınmak için birey hemen hemen her şeyi yapar. Bu şema eş, annelik her alanda yetersiz ve değersiz hissetmesine sebep olur.

    İkinci olarak romantik ilişkiler için, kuşkuculuk şemasından bahsetmek mümkündür. Kuşkuculuk şemasına sahip bir bireyin en belirgin durumu diğer insanlara duymakta zorlandığı güven durumundan anlaşılabilir. Kuşkuculuk şemasına sahip bir birey “ Kuşkuculuk ve kötüye kullanılma” başka insanların canını yakacağını, küçük düşüreceğini, aldatacağını, yalan söyleyeceğini, hile yapacağını ve istismar edeceğini düşünmektedir. Aslında kuşkuculuk şeması önceden önlem alma mekanizmasına sahip bir şemadır. Sabırsızlık varsa korku vardır. “ Ciddiysen ilişkiye başlayalım” diyen insan korkuyordur. Kuşkuculuk şeması aktive olmuş olabilir. Reddedilme olasılığını göze alarak bir ilişki içerisinde bulunmak ve ilişkinin her aşamasında farklı olmaya tahammül etmek, bir noktada ayrılabileceğimizi göze almak aslında daha keyifli bir ilişki yaşamamıza da katkı sağlar.

    Üçüncü olarak karşılaşılan şema “Terk Edilme” şemasıdır. Bu şemaya sahip bireyler belirli sebeplerle her zaman terk edileceklerine ve ilişkilerinin biteceği düşünesine sahip olurlar. İlişki bitimi sebepleri arasında aldatma, terk edilme, ölüm gibi durumlar olabilmektedir. Yani bireyler ilişkilerine “Her an aldatılacağım, terk edileceğim” diye başlamaktadırlar. Bireyler durum aslında olumsuz değilse bile olumsuz olacakmış gibi algılarlar. “ korktuğum şey başıma gelebilir, bu nedenle çok dikkatli olmalıyım ki, acile yetişecek zamanım olsun. Açılmayan bir telefon, yanıtlanmayan bir mesaj mı var? Korktuğum felaket birdenbire olabilir, diye düşünürüm. Ben de onla ilgili birden önlem almaya başlarım.” Bu da kıskançlığı beraberinde getirir. Bu tablonun çok önemli destekçisi evhamdır. Terk edilme ve kuşku, çok yakın iki dostturlar. Bir şekilde akraba, kuzen gibidirler. Evhamlı kişi kendini diğerleriyle kıyaslar ve kendini bir şekilde daha geride bulur.

    Dördüncü olarak “ Boyun Eğicilik Şeması” şemasıdır. Karşısındaki kişinin tepkisinden korktuğu veya çekindiği için hayatının kontrolünü değer verdiği kişiye bırakmak. Değer verdiği eşini kaybetmemek için kendi değerlerinden daha çok ödünler veriyor, ilişkisini korumaya çalışırken aslında daha çok aşağıya çektiğinin farkında olmuyorlar. Karşısında olan kişiye sevgi yoğunluğundan ve bağımlılığı bu şemanın aktifleşmesini sağlıyor.

    Beşinci olarak “Duygusal Yoksunluk Şeması” romantik ilişkilerde aktif rol oynamaktadır. Duygusal ilişki gereksinimlerinin yeterli olarak karşılanmayacağına inandıklarından dolayı ilişkiden beklentilerini, ihtiyaç ve duygularını anlatmazlar. Eşine onu anlamadığı için uzak durmalar, tavırlar ve iletişim de problem yaşanmaya başlanılıyor. Şu düşünceler aktiftir “ Bana sıcak, koruma ve duygusallık gösteren insanlar olmadı. Gerçekten beni dinleyen, beni anlayan veya benim gerçek ihtiyaçlarım ve duygularımı önemseyen kimsem olmadı.”

    Altıncı olarak “Mükemmelliyetçilik Şeması” başarısızlıklarla alakalı bir olgudur. Mükemmel bir partner, mükemmel bir eş bulma ihtiyacı vardır bireyde. Bireyde “bulabileceğimin en iyisini bulayım, yanlış bir karar vermeyeyim” düşüncesi vardır ve bu şema ciddi sorun yaratan bir şemadır. Çünkü birey hem kendini hem de partnerini mükemmel olmaya zorlamaktadır. Mükemmelliyetçilik gerçekten büyük bir bela olabilir. İki ayağı var diyebiliriz. Bir narsistik ayağı var mükemmeliyetçiliğin, bir de obsesif ayağı. Obsesif ayağına biz daha çok “ içine sinme bozukluğu” diyoruz. Obsesyonda karar vermekte de zorlanırız. Dolasıyla sürdürürken bile karşımızdaki ile ilgili: “ Bilmiyorum ki, aslında tam sevdiğim insan mı, değil mi? Bana layık mı, değil mi? tarzında sorular duyabiliriz. Yaşama sevincini yok eden bir şeydir.

    Bireyler erken dönem uyumsuz şemalarının sürmesini ve onları tetiklemesine sebep olabilecek bireyleri kendilerine yakın hissetmeleri ve duygusal yakınlık kurarak yaşantısal olarak şemalarını sürdürecek eşler seçmektedirler.

    İlişkide artık tarafların hayat kalitesi etkileniyorsa, tekrar tekrar aynı sorunlar farklı şekilde gündeme geliyorsa ve hiçbir şekilde çözüm yoluna gidilemiyorsa, orada başka birinin mümkünse bir uzmana bakışı çık önemlidir. Eğer çift terapisinde düzelemeyecek ağır şemalar varsa, belki ağır bir kuşkuculuk, ağır kusurluluk, bireysel müdahale gerekebilir ve taraflardan biri ya da ikisi de bireysel terapiye başvurabilir.

    Bir kişinin değişimi de, durumu otomatik olarak etkileyen bir süreç olur.

  • Öfke Kontrolü

                    ÖFKE İLE BAŞ ETME YOLLARI              

    Bireyin kendi yaşamında deneyimlediği ya da diğer bireylerde gözlemlediği yaşanması istenmeyen durumlar kişinin huzursuz anlar yaşamasına  ve  öfke duymasına  neden olabilmektedir.  

    Birey öfkelendiği zaman otomatik olarak bir tepki oluşturur.
     Bu tepki kişinin problemi algılama biçimi ve bununla baş etme yöntemlerine göre farklılık göstermektedir.

    Peki öfkeyle nasıl başa çıkıyorsunuz? Öfke ile sağlıklı baş etme yolları var mı?
    Öncelikle öfkeyle baş etme yollarının olumlu ya da olumsuz olduğunun farkına varılması gelecekte yaşanabilecek durumları daha sağlıklı hale getirmektedir. Bununla birlikte yaşanan durumları  kabul etmek öfkenin kontol edilmesini sağlamaktadır. 
    Öfkeli olunan zamanlarda doğru nefes alma teknikleri ile dikkat odaklarını değiştirebilmek de öfkeyi kontol edebilmenize katkı sağlamaktadır.

    Birey öfke patlaması yaşadığında bazen neden öfkelendiğini dahi unutabilmektedir.
    Öncelikle  öfkelenmeye neden olan durumların yanıtı aranmalıdır.  Daha sonra  öfkenin yaşamsal kabulünü sağlayarak öfke ile başa çıkma yolları aranmalıdır.

    Öfkeli olduğunuz zamanlar sizin için önemli olan, daha sonra olumsuz sonuçlar doğurma potansiyeli olmayan ve öfkenizi kontrol etmede işinize yarayacak yollar bulmanızdır.

    Öfkeli olduğunuz zamanlar bulunduğunuz ortamdan uzaklaşarak öncelikle ‘Ben neden öfkelendim?’ sorusuna yanıt aramalısınız. 
    Öfkenizin giderek şiddetlendiği  durumlarda ortamı değiştirmek öfke patlamasını önler ve  öfkenin fiziksel belirtilerini azaltarak olumsuzluk durumlarını azaltır. Ortamdan uzaklaşarak güvenilen arkadaşla bu durum paylaşılabilir.

    Fiziksel aktiviteler yapmak bireyin öfkesinin azalmasında katkı sağlayabilmektedir. Örneğin; yürüyüş yapmak, dans etmek, futbol, basketbol, voleybol… gibi etkinlikler

    Yaşanan durum ne olursa olsun en önemlisi bu durumu olduğu gibi kabul edebilmek. 
    Bu yaşantı ile ilgili düşünceniz ve duygunuzu  öfke duyduğunuz kişiye söyleyin. Sesinizi yükseltmeden alçak bir şekilde düşüncelerinizi, duygunuzu  söylemeniz, öfke duyduğunuz kişinin direncini kırar.

    Öfkeyi anlatın;  Birey öfke duygusuna kendisini o kadar kaptırır ki bazen neye öfkelendiğini unutur. Çoğu zaman  karşısındakini dinlemeyerek sadece kendisinin haklı olduğunu düşünür.

                           Öfkeyi anlatmadığınızda karşınızdaki birey sizin neye sinirlendiğinizi ve neyi değiştirmek istediğini anlamaz. Anlamadığı için de bu durum gelecekte tekrar yaşanabilir.

    Öfke kontrolü için pratik bir yol;

    Öfkelenmenizin nedenini anlatın  à Yaşanan durum karşısındaki duygunuzu tanımlayın  à 

    Problemin sizin için önemi ve etkisinin ne olduğunu anlatın à Sorunun sizin için 

    nasıl çözümlenebileceğini anlatın

                 Öfke zamanında ifade edilmediğinde farklı olumsuzluklar yaşanmasına neden olabilir. Örneğin, problem yaşanan kişiyle paylaşılmayan durumların başka kişilere aktarılması gibi.  ( ör; iş yerinde problem yaşayan birinin evine gittiğinde eşine sözel ya da fiziksel şiddet uygulaması. ) 
    Bunun dışında öfkeyle başa çıkılamadığında alkol ve madde kullanımına yönelimlerde artış görülmektedir.
                   Bu tür olumsuz sonuçların yaşanmaması için öfkeyle başa çıkma mekanizmalarınızı güçlendirmenizde ve başa çıkamadığınız durumlarda profesyonel bir destek almanızda fayda var.