Birçok terapi modeli danışanın sorunları hakkında konuşmasını dinleyerek ve ona sevgiyle destek olarak yeni düşünce yolları açmaya çalışır ya da eski sorunlara uygulayabileceği yeni bilgiler verir. Bu sürecin sonunda yetişkin genellikle nasıl düşünmesi ve davranması gerektiğini biliyor olur ama yine de hayata geçirmeyi başaramaz ya da sürekliliğini sağlayamaz. Bu da kişilerin kendilerini başarısız hissetmelerine ve yeni bilgiden tam anlamıyla faydalanamadıkları için kendilerine kızmalarına neden olur. Bu tarz duygular genellikle “Biliyorum böyle hissetmemeliyim ama hissediyorum işte!” gibi ifadelere yansır.
Böylece yetişkin, kişinin mantıklı tarafı, atılması gereken adımları bilir ve başarmak ister ama bir şekilde diğer tarafları bunu gerçekleştiremez. Başka bir deyişle, mantık duygularla çatışma halindedir ve duygular savaşı kazanıyor gibi görünür. Bu hayatını kontrol etmek isteyen bir kişi için üzücü bir deneyimdir ve çoğunlukla kendilerini suçlamalarına sebep olur. Kendilerine ‘zayıf’ ya da ‘faydasız’ derler. Neden güçlü muhakeme yetisine sahip insanlar istenmeyen davranış ya da duyguların içine hapsoluyorlar?
PICT terapi modeli yetişkinin yeni bilgilerle anlayıp çözemediği her türlü sorunun bilinçaltında, kişin çocuk kısmında (kişinin genç hallerine ait anıların bulunduğu bilinçaltı bölümü) gizli olduğu bilgisi üzerine inşa edilmiştir. Başka bir deyişle çözülemeyen sorun artık bilinçli olarak hatırlanmayan ve çocuklukta başlamış duygular ve bağlantılı inanışlarla ilgilidir. Böyle olmasına rağmen kişinin yetişkin hayatında aktif bir rol oynamaya devam ederler. İçeride bir ‘çocuk’ yoktur ama bir zamanlar çocukken hissedilmiş o çok gerçek hisler vardır ve o hisler, güzel ya da değil yetişkin hayatımızdaki deneyimlerimizi oluştururlar. Dr. Itzhak Fried’ın beyin faaliyetleri konusundaki çalışması geçmişten bir anı geldiğinde yanan nöronların olay olduğu zaman en aktif olanlar olduğuyla ilgili doğrudan biyolojik kanıt da sağlamaktadır. Bilincimiz ‘bugün’ olan bir sorunun çocuklukta yaşanan bir deneyimle doğrudan ilintili olduğunun farkında olmayabilir ama etkin bilinçaltımız bağlantıyı hızlı ve kolayca yapar- o zaman oluşturulan inanışları aktive eder.
Yeni bilgiyi kullanamamanın insanda yarattığı kafa karışıklığının sebebi, bilginin çocuk hale yetişkin hal aracılığıyla verilmesi gerekmesidir. Çünkü bilgi yetişkinden çocuğa otomatik olarak geçmez. Bu aynı müdürün bilgisinin otomatik olarak saha personeline geçmemesi gibidir. Şirketler saha personelinin eğitimlerden faydalanması için kişisel olarak eğitilmeleri gerektiğini öğrendiler. Eğer çocuk kısmının yeni bilgiden faydalanmasını istiyorsanız çocuk kısmına bunun özel olarak söylenmesi gerekir. PICT, yetişkinin (eski, modası geçmiş bilgilerle ve yanlış inanışlarla işleyen) çocuk kısmına olumlu yeni bilgileri verebilmesi için tasarlanmıştır. Sonrasında bakış açısını değiştirip sorunları çözmeyi amaçlar.
PICT kendimizle, başkalarıyla ya da dünyayla ilgili sahip olduğumuz temel inanışların çocukluk süresince henüz bilginin doğru ya da yanlış olduğuna karar veremediğimiz bir yaşta öğrenildiğini bize öğretir. Bu süreç çok erken bir zamanda olduğu için bilgiler/inanışlar sanki her zaman orada olan gerçek bilgiler gibi görünür. Başka bir deyişle, danışanın ‘inanış’ şeklinde düşünmesi zordur, sanki daha büyük bir şeymiş gibi görünür- sanki kimlikle (‘Ben böyleyim’), diğerleriyle (‘İnsanlar böyledir’) ya da dünyayla (‘Hayat böyledir’) ilgili gerçekmiş gibi gelir.
Bu inanış öğrenme süreci eğer iyi ebeveynlik yapan duygusal olarak sağlıklı ailelerimiz varsa gayet iyidir çünkü o zaman kendimizle, başkalarıyla ve dünyayla ilgili inanışlarımızın çoğu olumlu, gerçekçi ve destekleyici olur. Ancak işlevsiz ailelerde ya da ebeveynlik becerileri düşük anne babalarda öğrendiğimiz inanışlar yanlış ve kısıtlayıcıdır. Örneğin: Ben yeterince iyi değilim, Hiçbir şeyi beceremem, Hiç kimseye güvenilmez, Güvenlik yok, Ben sevilmeye layık değilim, gibi. Çocuklukta öğrenilen bu yanlış inanışlar bize neredeyse görünmez olurken arkaplanda aktif olmaya devam ederler ve karar veriş süreçlerimizi, kendimize güvenimizi, ilişkilerimizi ve kendimizi motive etme becerimizi etkilerler. İnanışlar mantığımıza ‘görünmez’ oldukları için belli bir şekilde davranmamamız gerektiğini bildiğimizde ve yine de yaptığımızda kafamız karışır ve strese gireriz.
Etkileşimsel Analiz bireylerin ‘çocuk’, ‘yetişkin’ ve ‘ebeveyn’ yönlerini (ego durumlarını) ortaya koyar ve bireyin kendi içinde, başkalarıyla ve sorun çözerken bu yönlerin işlevlerinin anlaşılmasını tavsiye eder. PICT devam eden sorunlara, istenmeyen davranışlara ve geçmiş travmalara hızlı, detaylı, kalıcı ve nazik bir çözüm için bu kabul edilen yöntemi alıp yeniden şekillendirmiştir.
PICT modeli devam eden sorunların ve istenmeyen davranışların kök nedenini tespit edebilmek için danışanın spesifik bilgiye bilinçaltı aracılığıyla ulaşmasına yardımcı olur. Sonra, spesifik PICT tekniklerini kullanarak danışanın ‘yetişin kısmı’ (PICT Uygulayıcısının yönlendirmesiyle) ‘çocuk kısma’ gerekli bilgileri, sevgiyi ve desteği verir. Bu PICT tekniklerinin içinde inanışı değiştirmek ve dolayısıyla ‘çocuk kısmının’ bakış açısını değiştirmek için ihtiyaç duyulan içerikler mevcuttur. Kişinin kendiyle ilgili olumlu ve uyumlu inanışlara sahip olması için ‘çocuk’ ve ‘yetişkin’ kısımlarının güçlenmesi gerekir. Temel olarak danışan istenmeyen davranış ve hislerinden geçirilerek arzu edilen duygusal özgürlüğe ulaştırılır. Bu sürecin içinde ‘ebeveyn’ kısmı olumsuz ve kendine zarar veren konuşmaları değiştirmek için otomatik olarak yeni tavırlar ve beceriler edinir.
Etiket: Bilgi
-

PICT( İçimdeki Çocuk Terapisi) nasıl çalışır?
-

Çocuklarda antibiyotik kullanımı ilkeleri

Enfeksiyon bulguları ile başvuran bir çocukta reçeteye antibiyotik yazmadan önce bazı hususları gözden geçirmek gerekir. Bunlar aşağıda maddeler şeklinde özetlenmiştir.
-Antibiyotik gerçekten endike midir? (bakteri/viral ayır) çoğu çocukluk enfeksiyonları viral kaynaklıdır ve antibiyotik endikasyonu yoktur. Sadece destek tedavisi varsa ve yüksekse ateşin düşürülmesi genellikle yeterlidir.-En muhtemel etkenler nelerdir?(kültür çıkana kadar) antibiyotik endikasyonu konulduysa kültür sonuçları çıkana kadar en muhtemel etkenlerin neler olduğu ve en uygun ampirik antibiyotiklerin neler olabileceği düşünülür.
-En uygun antibiyotik hangisidir? Tek antibiyotik, ucuz, yan etkisi az , komplians iyi,kısa süreli hedef organda etkin ,çapraz direnç ilşkileri az olan antibiyotik seçilerek verilmelidir.
-Veriliş şekli, çocuklarda önemli bir durum yoksa prensip olarak oral antibiyotik tercih edilmelidir.-Aileye bilgi hastalık özelliği, antibiyotik doz miktarı, veriliş sıklığı, aç-tok verilmesi, yan etkiler ile ilgili olarak aileye kısaca bilgi verilmelidir.
-Kontrol prensip olarak ilk 48-72 saatte tedavinin başlangıç etkisi ve yan etkilerle ilgili bilgi alınmalı mümkünse hasta görülmelidir. Kür bitiminde tekrar bilgi alınması uygundur, bu bilgi telefonla da alınabilir.
Antibiyotik başarısızlığı hastaya ve ekonomiye ek maliyete ve riskler getirir. Bunlar arasında, artmış hastalık morbidite riski, sonraki aşama ve muhtemelen daha geniş spektrumlu ve daha pahalı (muhtemelen normal florayı daha çok etkileyecek) antibiyotiklerin yazılması ,çocuğun okul, anne-babanın işgücü kaybı, ek doktor muayene ve laboratuvar masrafları, ayrıca hasta-hekim ilişkisinde güven bunalımı sayılabilir. Bu nedenle antibiyotik başarısızlığını en aza indirmek için gereken dikkat gösterilmelidir. Bu nedenle antibiyotik endikasyonu yoksa vermemek, verilecekse uygun antibiyotiği seçmek için titizlik gösterilmelidir.
-

DUYU BÜTÜNLEME TERAPİSİ NEDİR*
Duyu bütünleme terapisi 1960 lı yıllarda Amerikalı doktor J.Ayres tarafından, University of Southern California ‘da yapılan araştırma ve çalışmaların ardından uygulamaya konulmuş, devam eden süreçte tün dünyada, çocuklar için, özellikle otizm başta olmak üzere birçok problemin çözümünde oldukça önemli bir terapi yöntemi olarak uygulanmaya başlanmıştır.
Duyu bütünleme terapisinde çocukların yaşadıkları duyusal tecrübelerin nörofizyolojik adaptasyonu ve çocuğun duruma uygun adaptif cevap açığa çıkarması sağlanır. Bu sayede çocuğun çevresiyle olan sosyal, duygusal ve fiziksel etkileşimine pozitif yansır.
Kişinin vücudu ve çevresinden aldığı duyu bilgileri beyinde bilginin kavranması, yorumlanması ve bütünleştirilmesi işlemlerinden geçerek, ortaya çıkan duysal bilginin kullanılarak organize bir cevap açığa çıkarılması sağlanır. Böylece çocuk dış dünyadan gelen duyu bilgilerine adapte olur.
Duyu bütünleme terapisi; direkt olarak çocuğun merkezi sinir sitemine etki ettiği için sinir sisteminin gelişimini sağlar.
Normal Duyusal Sistemimiz 7 bölümden oluşmaktadır;
Vestibuler Duyu (denge): İç kulakta yer alır. Yer çekimiyle bağlantılı olarak, vücudumuzun alan içerisinde nerede olduğunu, hızını, yönünü ve hareketini algılamamızı sağlar, bize bununla ilgili bilgi verir. Bu sistem vücudumuzu dengede tutmak ve vücudumuzun postürünü korumak için temeldir.
Proprioseptif Duyu (vücut farkındalığı): Kaslarda ve eklemlerde yer alır ve vücudumuzun nerede olduğunu söyler. Bununla birlikte vücut parçalarının nerede olduğu ve nasıl hareket ettiklerine ilişkin bilgi verir.
Tat Duyusu: Dildeki kimyasal alıcılar tarafından işlenir. Tatlı, ekşi, acı ve tuzlu gibi farklı tatları algılamamız sağlar.
Koku Duyusu: Burundaki kimyasal alıcıların işlemesiyle yakın çevremizdeki kokular hakkında bilgi verir.
Taktil Duyu (dokunma): Deride bulunur, vücudun en büyük organıdır. Dokunma, basınç ve ağrı seviyesiyle ilişkilidir ve bu suretle ısıyı (sıcak ve soğuğu) ayırt etmemize yardımcı olur. Dokunma sosyal gelişimin önemli bir parçasıdır. İçinde olduğumuz çevreyi ölçüp değerlendirmemize yardımcı olur ve buna uygun tepkiler geliştirmemizi sağlar.
Görme Duyusu: Gözün retina kısmında yer alır ve ışık ile aktif hale gelir. Görme duyumuz nesneleri, insanları, renkleri, zıtlıkları ve uzamsal sınırları tanımamıza yardımcı olur.
İşitme Duyusu: Havadaki ses dalgalarının, dış kulak yolu ile toplanarak, iç kulaktaki reseptörleri uyarması sonucu çevremizdeki sesleri algılar ve beyin sapında anlamlandırılır.
Terapideki hedef çocuğun her zaman mutlu, iletişime açık ve ortamdaki uyaranları rahatlıkla tolere edebilir halde olmasını sağlamaktır. Olumlu tecrübeler öğrenmeyi kolaylaştırır. Seans sırasında mutlu olan çocuk iletişimi sürdürür ve oyun sırasında öğrendiği bilgileri günlük yaşamına çok daha kolay entegre eder. Çocuk ancak dünyayı normale en yakın şekilde algıladığında öğrenmeyi gerçekleştirebilir. Dünyayı en iyi algılama da ancak duyusal bütünlükle sağlanabilir.
Terapinin temeli duyusal uyaranların, çocuğun ihtiyaçlarına ve sorunlarına göre planlanarak, çeşitli diyetler halinde çocuğa sunulmasıdır.
Duyu bütünleme terapisi sırasında her çocuk kendi içinde farklı bir birey olarak kabul edilir çünkü her çocuğun farklı duyusal bozuklukları ve elbette farklı bir kişiliği vardır.
Terapi seanslarının başında çocuk değerlendirilir ve hangi alanlarda ne şekilde sorun yaşadığı tespit edilir. Çocuğun problem yaşadığı alanlardaki bozukluğun davranışlarına ne şekilde yansıdığı gözlemlenir ve uygun terapi programı çizilir.
Terapi sırasında aile sürecin en önemli parçasıdır ve terapistle aile, çocuğun da içinde olduğu bir takım gibi çalışmak zorundadır.
Terapi süreci içinde standart bir terapinin dışında çocuğun terapi sırasındaki ihtiyaç ve arayışları göz önünde bulundurulur ve aileye de çocuğunun neye ihtiyacı olduğunu anlaması için eğitim verilir. Unutulmaması gereken en önemli nokta terapilere devam eden çocuğun bir birey olduğu ve asla standardize edilemeyeceğidir.
Terapiler çocuğun ve ihtiyaçlarının önderliğinde sürdürülür.
Terapi sırasında seanslar çocuğa, ihtiyacı olduğu düzeydeki duyusal uyaranlarla donatılmış veya uyaranlardan arındırılmış oyunlar şekilde sunulur. Çocuğun seans sırasında terapistle sürekli iletişim halinde olması birinci hedeftir. Çünkü seans sırasında, yapılandırılmış ortamda, iletişim kuran, fikirler üreten, çözümler bulan, hayal eden, sosyalleşerek oyuna katılan çocuk; seanslar dışında da iletişimi sürdürecek ve günlük hayatındaki sosyal, fiziksel ve psikolojik sorunlarını atlatmaya başlayacaktır.
-

Çocuklara terörü nasıl anlatmalıyız?
ÇOCUK PSİKOLOJİSİ, TERÖR ve DARBE
Ülkemizde olup bitenleri yetişkin olarak bizlerin dahi anlaması son derece güçken, çocuklarımızın neden iki insanın birbirini öldürdüğünü, neden bu vatan için canını vermeye hazır olduğunu söyleyen asker ve polisin birbirine kurşun sıkıp öldürebileceğini, gecenin geç vakitlerinde sokağa çıkarak kendimizi kime karşı ve neden savunduğumuzu anlamaları oldukça zordur. Tarih boyunca “İYİ” ve “KÖTÜ” kavramı iki kutuplaşmayı yaratmış ve iki kutup da kendi anlayışları çerçevesinde toplumun sulh ve refahı için birbiriyle çatışmış, hatta öldürmek zorunda kalmıştır.
Benim bir uzman olarak özellikle terör konusunu değerlendirirken ön plana aldığım ve kendi hayatımda da uygulamaya çalıştığım şey şudur; Kontrolümüzde olmayan gelişmelerde güven, sevgi, inanç, cesaret, iyimserlik, umut konusundaki değerlerimizi kaybetmeden korumak ve yaşanan olumsuzlukları bağışıklığımızı geliştirebilme fırsatı olarak görüp soğukkanlılığımızı yitirmeden önümüze bakmamız gerekir.
Her Travma Bir İz Bırakır ve Bu İz Kalıcı Olursa Buna “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” Denir.
Eğer siz de aşağıdaki konulardan bir veya birkaçının etkisine girdiyseniz ve STRES yaşıyorsanız muhtemelen “travmatik bir durumun stresini” alışkanlığa dönüştürmüşsünüz demektir.
-
Tekrar eden düşünceler zihninizi işgal ediyorsa. (Anılar)
-
O anlara dair hatırlamak istemediğiniz anılarınız zihninize sık sık geliyor ve beyninizde kendini yenileyerek izini pekiştiriyorsa.
-
Günlük yaşamınızdaki rutinlerinizi gerçekleştirirken isteksizlik, unutkanlık, güvensizlik, insanlardan uzaklaşma gibi normalde size yabancı olan duygular yaşıyorsanız.
-
Uyku düzensizlikleri, öfke, duygusal karmaşa, hep bulunduğunuz ortamlardan kaçma isteği, fiziksel ağrı, madde kullanımına yönelme, alkol ve sigara tüketiminde artış veya sinir boşalmalarından bir veya birkaçını bir arada yaşıyorsanız “Travmatik Stres Bozukluğu”nun belirtilerini yaşıyorsunuz demektir.
Yetişkinlerde görülen “Stres Bozukluğu” çocuk ve ergenlerde kendini biraz daha farklı belirtilerle ortaya koyar;
-
Anne-babayı kaybetme veya ayrılma korkusu
-
Kabus görme, uyku ritminin bozulması
-
Yatak ıslatma ve çığlık atarak yataktan kalkma
-
Nedeni belirsiz sıkıntı halini uzun süre devam etmesi
-
Olumsuz tasvirleri sürekli tekrar ederek oyunlaştırma
-
Eskiden normal karşılanan şeylere yönelik korku ve kaygı hali geliştirmek
-
Aşırı mutsuzluk ve bedensel ağrılar
Geçmişte yaşanmış bir travmatik öykünün varlığı ( şiddet, taciz, ölüm vb) yaşanan travmanın etkilerini arttırabilir. Bütün psikolojik rahatsızlıkların temelinde duyguların sağlıklı bir şekilde açığa çıkamaması yatar. Bu nedenle biz duygularımızı gizlemek, bastırmak veya yok saymaya dayalı bir yöntemi sağlıklı bulmuyoruz. Yüzleşmek duygulardan kaçmaktan daha zor gelse de, uzun vadede bunun yaratacağı olumsuz anıları genelleyerek geleceğin ipotek altına alınmasını önlemiş olur.
Bir travmanın en iyi yönü; onun geçmişte kaldığını ve geçmişi tekrar etmeden geleceğimizi onun etkisinden özgürleştirebileceğimizi bilmektir. Çocuklarımızı travmalardan koruyabilmek için önce kendimizi onların etkilerinden sağlıklı bir şekilde arındırabilmeyi öğrenmemiz gerekir.
İşte çocuklarınızı terör ve darbe hakkında bilgilendirmenize yardımcı olacak 10 yöntem;
Çocuklara terörü anlatmanın 10 yolu;
-
Okul çağına gelmemiş bir çocuğa çok fazla bir şey anlatmanıza gerek kalmaz. Daha oyun çağından çıkmamış ve her şeyi bir oyun olarak algılayan bu çocuğun yanında mümkün olduğu kadar olup bitenleri konuşmayın. Çocuk uyanıkken TV izlemeyin, eve gazete getirmeyin ve çocuğunuzu bir süre bu olayların yaşandığı ortamlardan uzaklaştırın.
-
Kelime dağarcığı gelişmemiş ve zengin bir duygusal potansiyeli olan çocuklara sembollerle, resim ve çizimlerle anlatımlarda bulunmak onların anlam dünyasında daha kolay kabul görecektir.
-
Çocukların terör ve benzeri ciddi olaylardan ne kadar etkilendiklerini ilk bakışta anlayamayabilirsiniz. Bu durumda çocuğun ne bildiğini, ne düşündüğünü ve içinde neler yaşadığını anlayabilmek için onu konuşturma yoluna gitmelisiniz. Hiç konuşmaması, düşüncelerini içine atması veya bu konuların konuşulmaması gerektiği düşüncesi onları hem yalnızlaştırır, hem de kontrolünüzden uzaklaştırabilir.
-
Bilgileri detaylarıyla anlatmak yerine mevcut bilgilerinden yola çıkarak anlatmakta yarar var. Çocuğun yaşı, ilgi ve merak düzeyini göz önünde bulundurarak en çok merak ettiği şeyler konusunda açıklama yapın ancak gereksiz detaylandırmalardan kaçının. Bu arada endişe içinde, kaygıları tavan yapmış ve çok korkmuş bir ebeveyn konumunda size söylediklerimizi sakince yapamayabilirsiniz; bu durumda çocuğunuzla konuşmadan önce mutlaka kendinizi sakinleştirmelisiniz.
-
Çocuğun sorularını anlayacağı dilde ve sakince yanıtlamaya çalışın. Bilgilerin tüm açıklığıyla paylaşılması çocuk için duygusal açıdan zorlayıcı olabilir.
-
Bilgi gizlemek ve yasaklar koymak işe yaramaz. Özellikle akıllı telefonu olan çocuk pek çok veriye sizden önce ulaşabilir. Bu durumda çocuğun merak ve ilgisini başka yöne çekmeye çalışın. Bilgileri gizleyen veya yalan söyleyen bir durumda olmanız ilişkinize zarar verebilir.
-
İnsanlar pek çok şeyi korkutularak ve bu korkunun etkisiyle yeterince düşünemeden yapabilirler. Çocuğunuza korkularının anlamsızlığını anlatmanız, ona güven duygusunu aşılamanız ve sizin yanınızda her zaman güvende olduğu hissini ona yaşatmanız gerekir.
-
Çocuğunuzun belli bir rutini varsa bunu mümkün olduğunca engellemeye özen gösterin. “Şuraya gitmeyeceksin”, “Şurada bulunmayacaksın”, “Yalnız kalmayacaksın”, “Beni her saat başı arayacaksın” gibi koruma amaçlı telkinler çocuğun anksiyetesini harekete geçirerek dengesini bozabilir.
-
Çocuklara terörü anlatmak konusunda dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, şiddet uygulayanlara kesinlikle aynı şekilde şiddet uygulayarak karşılık verilmemesi gerektiğini çocuğa açıklamaktır. Eğer çocuğunuzda halihazırda şiddet eğilimi varsa ya da stres düzeyi yüksekse aksi durumda hataları şiddet uygulayarak cezalandırmaya yönelebilir veya şiddet görme korkusuyla doğrularından taviz verebilir.
-
Kriz durumunda neler olabileceğini, dışardaysa tehlike geçinceye kadar nasıl güvende olabileceğini, aile olarak birlikte neler yapabileceğinizi bir tür tatbikat gibi ama bir yandan da bir oyun gibi kurgulayabilirsiniz. Çocuk güven duygusunu en çok ailesinden edinir ve güvensizliğin bedelini canıyla olmasa bile ömür taşıyacağı duygusal gerilimlerle öder.
Ne Zaman Bir Uzmandan Yardım Almalıyız?
Travmatik olayların etkisi gerek yetişkinlerde gerekse çocuklarda zaman içinde ortaya çıkar. Söz konusu süre haftalar, aylar ve hatta yıllar olabilir. Bu etkileri genelde şu konulardaki değişimlerle birlikte anlarız;
“Fobiler, aşırı isteksizlik, uyku rutinlerinin bozulması, çarpıntı, nefes darlığı, yalnız kalamamak, birilerini kaybetme korkusu, aşırı hareketlilik veya aşırı durgunluk, çocuklarda tuvaletini tutma, aile bireylerine aşırı yapışma”. Eğer çocuğunuz bunlardan birkaçını bir arada deneyimliyor ya da herhangi birini çok güçlü biçimde yaşıyorsa psikolojik destek almanın zamanı gelmiş demektir.
Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir.
-
-
Zeka nedir?
Kavramlar ve algılar yardımıyla soyut ya da somut nesneler arasındaki ilişkiyi kavrayabilme, soyut düşünme, muhakeme etme ve bu zihinsel işlevleri uyumlu şekilde bir amaca yönelik olarak kullanabilme yetenekleri zeka olarak adlandırılmaktadır (Koçer 2006). Bu tanım günümüzde en sık olarak kullanılan zeka tanımıdır. Bir çok filozof ve psikolog tarafından ise farklı şekillerde zeka tanımlamaları yapılmıştır.
Binet ve arkadaşları ilk kez 1905 yılında Fransa’daki okullarda öğrenme zorluğu çeken öğrencileri diğerlerinden ayırt etmek amacıyla bir zeka testi geliştirmeye başlamışlar ve bu teste Binet-Simon testi denilmiştir. Binet’e göre zeka, bellek alanı, duyum keskinliği ve tepki hızı gibi basit zihni öğelerle değil, kavrama, hüküm verme, akıl yürütme ve düşünceye belirli bir yön verme, düşünceyi arzu edilen bir gayenin gerçekleşmesine intibak ettirme ile kendi kendini eleştirme, kendi yanlışlarını bulup düzeltme gibi karmaşık işlemlerde kendini gösterir. Bu yıllardan sonra bu testler geliştirilerek farklı yaş gruplarına uygulanır hale getirilmiştir. Ancak bu testlerin en büyük özelliği zekayı sayısal bir değerle ölçmeleri ve zekayı tek boyutta ele almalarıdır.
Zeka daha bir çok bilim adamı tarafından farklı şekillerde tanımlanmıştır. Hepsinde ortak görüş ise zekanın kalıtım ve çevrenin ortak ürünü olmasıdır. Tüm bunlarla birlikte zekanın iyileştirilebilir, geliştirilebilir ve değiştirilebilir olduğu, çeşitli yollarla sergilenebildiği, gerçek hayat durumlarından veya koşullarından da soyutlanamayacağı belirtilmektedir(Gardner 1993). Belirtilen bu tanımlarla birlikte zekanın daha birçok tanımı yapılmaktadır.
. “İyi akıl yürütme, hüküm verme ve kendini iyileştirme kapasitesi”
. “Soyut düşünebilme süreci”
. “Algılama, sorgulama, yaratıcılık”
. “Gayeli davranma, mantklı düşünme ve çevresiyle ilişkilerinde etkili olma kapasitesi”
. “Düşüncesini yeni durumlara bilinçli olarak uydurabilme yeteneği.”
. “Çevreye uygun tepkilerde bulunabilme”
. “Öğrenme, problem çözme, yeni ürünler ortaya çıkarma ve iletişim kurma kapasitesi” (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).
. “Cevap vermede, muhtemel çözümleri inceden inceye aramadaki çabukluk ve bir problemin evreleri arasındaki yeni ilişkileri anlayabilme kapasitesi”
. “Yeni bir düzeneği veya kuralı keşfetme ya da bir tahmin yürütme ile ilgili faaliyet.”
. “Beynin bilgiyi alıp, hızlı ve doğru olarak analiz etmesidir.”
Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili buraya kadar yazılanlar gösteriyor ki zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.
Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır.
Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.
Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır (Sağıroğlu, Beşdok ve Erler, 2003).
Bu çalışmalar sonucu zeka ve özel olarak da bellekle ilgili ciddi sonuçlara ulaşılmıştır.En basitinden belleğimizin zayıflığı en bildik durumdur. Bu hatanın en büyük nedeni ise ortam-bağlamsal belleğimizin en eski bellek tipi olup birçok canlı ile ortak kökene dayanmasıdır.
Bağlamsal bellek insana avantajlar sağlar dezavantajları da vardır.Bir bilgiye gerek duyduğumuzda o bilgiyi ilk öğrendiğimiz dönemdeki koşullar,o anda da mevcutsa bağlamsal belleğe güvenebilirsiniz,eşleşmiyorsa ciddi bir sorununuz var demektir.Zira o anki koşullarda öne çıkan bilgi parçaları bilinçaltınızda binlerce anıyı tetikleyecektir.
Beynimizle ilgili bu tür bir çalışma yanlışı da ‘’doğrulama eğilimi’’dir.İnançlarımıza uyan şeylere uymayanlara göre daha fazla inanma eğilimindeyizdir.Örneğin 2-4-6 örüntüsünü oluşturan kuralı tahmin edin ve buna uyan yeni diziler oluşturun: 4-6-8 bulduğunuz kurala uyuyor mu,evet mi,8-10-12…yine evet dediniz galiba? O halde sizce kural;’’2 şer artan üçlü çift sayılardan oluşan dizi’’midir? Peki 1-3-5 veya 1-3-4 geçerli dizi olabilir mi?Ya da şöyle ifade edelim asıl kural ‘’ardı ardına giden üç sayıdan oluşan her hangi bir dizi’’olabilir mi?(P.WATSON DENEYİ)
Benzer bir yanlış’’ odaklanma yanılsaması’’dır.İlgi belirli bir alana odaklandığı zaman insanlar o yöne yönlendirilebilinir hale gelirler;
Mutlu musunuz?
Geçen ay kaç kişiyle çıktınız?
Bu soruların sorulma sırası değiştiği zaman yanıtlar farklılaşmaktadır.İlgi romantizme çekilince mutluluk aşk hayatı ile bağlı biçimde düşünülmektedir.(MARCUS)
Olasılıksal düşünmede bu hatalar daha da vahim hal alırlar:
Örneğin : ‘’ 40 yaş üstünde kadınlarda göğüs kanseri görülme oranı %1 , mamografi testi ise göğüs kanseri olmayanlarda %10 pozitif , olanlarda %80 pozitif sonuç veriyor’’
yargısına bakalım … 45 yaşında ve testten pozitif sonuç olan bir kadının göğüs kanseri olma ihtimali yüzde kaçtır? Bu sorunun sorulduğu doktorların %90’ı , %70’in üstündedir şeklinde cevap vermiştir. Oysa bu bir Bayes Teoremidir; Elimizde 40 yaş üstü 1000 denek olsun %1’i göğüs kanseri ise 1000 kişiden 10’u göğüs kanseri demektir, %99’u göğüs kanseri değil ise 1000 kişiden 990’ı sağlıklıdır.
Kanserli 10 kadına test yapılırsa 8’i pozitif 2’si negatif sonuç verir.(%80) 990 sağlıklı kadına test yapıldığında 99’u pozitif 891’u negatif sonuç verir.(%10)
Test Sonucu : 8+99=107 pozitif sonuç olup bunların 8’i gerçekten kanserdir . Yani 8/107 =% 7.5 gerçek değerdir.
Bu tür bir olasılıksal düşünme hatası da ‘’birleştirme hatası’’dır. Örneğin 150 kilo ve sigara içen bir deneği ele alalım. Onun’’ kalp krizi geçirme ve ülser olma olasılığı’’ mı yüksektir sadece’’ ülser olma olasılığı’’ mı? Çoğunluk ilk yanıtı verse de olasılık kuralları gereği iki olayın birleşimi bunlardan birinin olasılığı değerinden büyük olamaz.
‘’Kumarbaz hatası’’ da benzer bir hatadır; Bir parayı 5 kez üst üste atıp hepsi de yazı gelse 6. atışta yazı gelme olasılığı mı tura gelme olasılığı mı yüksek olur?. Çoğunluk tura demektedir. Oysa bağımsız olaylarda daha önce ne olduğunu daha sonra ne olacağını etkilememektedir.
Keza ‘’Sıcak el hatası ‘’da bilindik bir olasılıksal yanlış düşünme şeklidir. Üst üste 20 atışta topu potaya sokan bir basketbolcunun elinin sıcak olduğunu ve 21. atışının da basket olacağı gibi… Burada ise aslında olmayan bir örüntü yaratılmıştır.Tüm bunlar ışığında;
Beyin iki şekilde düşünür ;
Hızlı,otomatik, bilinç dışı Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu…
İlki daha eskidir ; Vahşi bir hayvanla karşılaşınca ,sel , yangın vb. olaylarda devreye girer ve işini yapar. İkincisi daha yenidir; Yorgun olup ,kafamızı bir sorunla meşgul ettiğimizde devreden çıkar veya kısa devre yapar!!!
Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Peki bunlar nedir?
Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri ve tahmin nöronları
W.SCHULTZ Pavlov’un operant şartlanma çalışmalarının fizyolojisi üzerine çalışırken ilginç bir saptama yapar.Maymunlara
Müzik dinlettikten sonra ½ sn bekleyip ardından elma suyu verince nöronlar önce ödüle cevap verirken ardından müziğe de yanıt vermeye başladılar. Wolfram Schultz bunlara ‘’ Tahmin Nöronları’’ dedi.Bunlar ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktaydılar.Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .
Hatalı olmanın tatsız belirtilerini yaşamadığımız sürece beynimiz asla modellerini gözden geçiremez.
Nöronlarımızı başarılı olması için tekrar ve tekrar başarısız olması gerekir !
NEUROFEEDBACK yeni tahmin nöronları üretimi yolu ile eski ve yeni beyin kompartımanları arasındaki organizasyonu güçlendirir.)
-
Kognitif rehabilitasyon nedir?
İnsan ve hayvan davranışlarıyla ve bilişsel süreçleriyle ilgilenen psikoloji biliminin bir asırlık bir tarihi vardır. Psikoloji, biyolojiden sosyolojiye kadar uzanan oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır.
Psikoloji insan ve hayvan davranışlarını ve bu davranışlarla ilintili psikolojik, sosyal ve biyolojik süreçleri inceleyen bir alandır. Bir meslek olarak ise psikoloji, psikoloji bilgilerinin insan sorunlarını çözmek için kullanılmasıdır. Bu bilginin kullanılması psikolojinin alt alanlarına göre değişmekle birlikte dili iyi kullanma, araştırma, istatistiksel analiz ve empati gibi bazı özel beceri ve yetenekleri gerektirir.
Psikologlar iki önemli ilişki üzerinde çalışırlar: ilki; beyin ve davranış, ikincisi; çevre ve davranış ilişkisidir.
Psikologlar hem araştırmacı olarak gözlem, deney ve analiz gibi bilimsel yöntemleri izlemek hem de bilimsel bulguları uygulamak için yaratıcı olmak durumundadırlar. Psikologlar araştırma yaparak geliştirdikleri kuramları sınarlar ve araştırmalar sonucu ortaya çıkan yeni bilgileri uygulama alanında çalışanların kullanımına sunarlar. Ayrıca, bireylerin ve toplumların değişen gereksinimlerini karşılamak amacıyla yeni yaklaşımlar geliştirirler.
Psikoloji oldukça geniş bir alandır. Psikologlar temel ve uygulamalı alanlarda araştırma yaparlar, toplumdaki örgütlere ve diğer kurumlara danışmanlık hizmeti verirler, bireylere tanı koyar ve tedavi ederler, lise ve üniversitelerde psikoloji öğretirler, çeşitli testler kullanarak zekâyı ve kişiliği ölçerler, davranışları ve bilişsel işlevleri değerlendirip gerekli durumlarda yardımcı olurlar.
Çok kapsamlı bir alan olan psikolojinin gelişim psikolojisi, klinik psikoloji, eğitim psikolojisi, endüstriyel psikoloji, klinik psikoloji, nöropsikoloji gibi alt dalları bulunmaktadır. Bu alanlardan nöropsikoloji, beyin yapısı ve işleyişi gibi zihinsel faaliyetleri ve bu fonksiyonlar ile insan davranışı arasındaki ilişkiyi ele alan psikoloji alt daldır.
NÖROPSİKOLOJİ
Psikolojinin alt dallarından biri olan nöropsikoloji, beyninin yapı ve fonksiyonlarının belirli psikolojik olaylarla olan ilişkisini anlamayı hedefler. Nöropsikoloji bilim alanında amaç; tüm canlıların ve özellikle de insan bedeninin en önemli organı olan beyinde meydana gelen işlev bozukluklarının, zihinsel ve davranışsal süreçleriyle etkisini belirlemektir.
Nöropsikoloji, zihinsel süreçlerin sinir sistemi ve özellikle de beyindeki karşılığını inceleyen disiplinlerarası bir daldır. Bilimsel çalışmalar, zihnin ve beynin birbiriyle etkileştiğini ortaya koymaktadır. Bu bakımdan nöropsikoloji bilimi tüm canlıların, ancak özellikle de insanın anlaşılması açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu bilim dalının ana konusu; beyinde tümör, enfeksiyon ve metabolik nedenlerle oluşan hasar ve bozuklukların zihinsel süreçlere, bilişsel ve duygusal etkinliklere etkisini incelemektir. Bu ‘klinik’ türden bir nöropsikolojidir ve kapsamındaki temel işlemler; tanı koyma, tedavinin etkililiğini değerlendirme ve hastaya özel rehabilitasyon programı oluşturmaktır.
Ancak nöropsikoloji sadece klinik yönü olan bir bilim dalı değildir. Günümüzde nöropsikoloji bilimi; klinik nöropsikoloji, uygulamalı nöropsikoloji ve temel nöropsikoloji gibi alt dallara ayrılmaktadır. Temel nöropsikolojinin amacı, beyin ve zihin ilişkileri üzerinde araştırmalar yapmak ve bu ilişkiler konusunda model ve kuramlara ulaşmaktır. Ayrıca, gerek klinik ve gerekse temel nöropsikolojideki en temel ve kritik öğe bilişsel süreçlerin güvenilir ve geçerli bir şekilde ölçülmesidir. Bu ise nöropsikolojik testler kullanılarak yapılır. Nöropsikolojik testler ve bunların standardizasyonu, temel nöropsikolojinin en temel faaliyetleri arasındadır.
Nöropsikolojinin Uygulandığı Alanlar
Nöropsikolojinin, temelde, beyin-zihin ilişkinin değerlendirilmesine dayanan, sergilediği bütünleşik yaklaşımın kapsamındaki uzmanlık alanlarının bilgi ve becerisinin kullanımını gerektiren ve bu nedenle de disiplinlerarası nitelik taşıyan bir uzmanlık dalı olduğu belirtilmiştir. Bu niteliklere sahip olan nöropsikolojinin uygulandığı alanları üç temel başlık altında toplamak mümkündür: tanı, hasta takibi ve rehabilitasyon, araştırma.
BEYİN’İN YAPISI VE FONKSİYONLARI
Yaklaşık 1250-1300 gr. ağırlığında olan insan beyninde, yaklaşık 100 milyar nöron ve yaklaşık 900 milyar Glial hücresi bulunmaktadır. Glial hücrelerinin gelişmiş nöronların büyümesini yönlendirmek, desteklemek ve nöronların etrafını sararak, elektriksel yalıtımı sağlamak gibi görevleri vardır. Diğer bir beyin hücresi olan nöronlar ise; görme, işitme koklama gibi duyusal bilgilerin iletimini sağlamanın yanı sıra, kas hareketlerini kontrol eden, hazmı düzenleyen, hormon salgılayan, hayal kurma, hatırlama, düşünme gibi pek çok sürecin oluşmasını sağlayan bir ağ/şebeke halinde çalışırlar.
Bir beyin hücresi olan nöronda, hücre gövdesinden çıkan uzantılara akson adı verilir. Aksonun ucunda var olan yumru şeklindeki dallarda ise, komşu nöronlarla iletişimi sağlayan nörotransmitter adı verilen kimyasal ileticiler yer alır. Nöronlar arasında iletişimi sağlayan bu nörotransmitter maddeler çok çeşitlidir: Dopamin, serotonin, norepinefrin, gamma-aminobutirik asit en çok bilinenlerdir. Aslında çeşitli düşünme, bellek, dikkat, hayal kurma gibi bilişsel davranışlarımızın yanı sıra, dürtü, güdülenme, kalp atışı, uyku, yeme, cinsellik vb. motor ve duygusal davranışlarımızın oluşmasını sağlayan beyindeki temel mekanizmanın işleyişi bu nörotransmitter maddelerin aracılığıyla oluşmaktadır. Bu maddelerin beyinde az ya da çok salınması ise bazı nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Milyarlarca nöronun bir araya gelerek oluşturduğu beyin/serebral korteksin yüzeyinde gyrus ve sulcuslar beynin girinti ve çıkıntılı alanlarını oluştururlar. Sulcuslar ve gyruslar sayesinde beyin, kafatası içinde sıkıştırılmış bir şekilde yer alır. Serebral korteks işlevlerine göre 4 temel loba ayrılarak incelenir. Korteksin büyük kısmını kapsayan ve alnımızın hemen üstünde yer alan, alın lobu olarak da adlandırılan frontal lob kişilik, duygular, çevredeki olaylara dikkat etmek, ahlaki değerler, kısa-süreli bellek, karar verme, planlama, akıl yürütme gibi pek çok bilişsel, duygusal ve motor davranışımızın oluşmasında rol oynar.
Korteksin en üst, tepe bölgesinde ise parietal lob yer alır. Algı ve duyusal davranışlarımızın oluşmasında görev almasının yanı sıra çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede, ısı ve acıyı hissetmede ayaklar ve eller gibi vücut organlarının nerede olduğunun bilinmesi ve etkili bir şekilde kullanılmasında, nesnelerin yerlerinin belirlenmesinde, kullanılmasında ve bazı mekansal görüş işlemleri, yönün bulunması parietal lobun fonksiyonları arasındadır.
Kulakların hemen üstünde yer alan temporal (şakak lobu) lob işitmeyle ilgili duyusal girdilerin işlenmesinin yanı sıra, tutarlı bir şekilde konuşma (wernicke alanı), sözlü ve yazılı malzemenin işlenmesi, bellek gibi davranışlarımızdan sorumlu beyin bölgesidir.
Beynin arkasında yer alan oksipital lob ise, renklerin görülmesi, nesne ve hayvanların tanınması, görsel bütün bilgilerin işlenmesinde rol oynar.
Beyin işlevlerini yerine getirebilmek için vücuda giren oksijenin %22’sini kullanır. Kalbin dolaşım sistemine pompaladığı total kan miktarının %16-20’si beyne gelmektedir. Bu da beynin vücuttaki önemini anlamak için yeterlidir.
Beyin hücreleri arasında fiziksel bir bağ bulunmakla birlikte nöronlar arası elektrokimyasallar beyin hücreleri arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır.
Dış dünyadan gelen ışık ve ses enerjisi gibi fiziksel uyaranlar duyusal sistem tarafından yakalanır, sinir hücrelerine uyum sağlar ve beyne iletilir. Daha sonra bu iletiler ilk analiz aşamasından geçirilir, diğer merkezlere ve hipocampusa eş zamanlı olarak gönderilerek söz konusu iletilerin birçok işlevi yanında duyusal içeriği de değerlendirir. Bu iz ileride tekrar kortekse ve nörokimyasalların aktive edildiği diğer alanlara yönlendirilir. Bazen bu durum sürekli bellek izlerinin oluşmasına neden olur. Öyle ki aynı ve ya benzer duyusal izlenimler algılandığında bellek izi faaliyete geçirilebilir.
Dış dünyadan gelen uyaranlar aracılığı ile bir nöron ne kadar çok ateşlerse bağlantılı olduğu nöronlar üzerinde o kadar büyük etkisi olur. Nörol işlenme beynin tamamına yayılır ve birçok gölgede paralel biçimde gerçekleşir.
Özellikle bellek, algı düşünme ve problem çözme gibi yüksek düzeyli bilişsel ve karmaşık süreçler algısal ve motor alanların ilişkileri sonunda ortaya çıkar ve beynin tamamına dağılmış alt işlevlere ayrılır. Beyin işleyişi ile ilgili birçok bilgi patolojik beyin çalışmaları, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleri ile elde edilmiştir.
Yapılan araştırmalarda deneklere yaptırılan faaliyetlerin beynin hangi bölgesini daha çok aktive ettiği Positron Emisyon Tomografisi (PET) çalışmaları ile belirlenmiştir. Diğer beyin görüntüleme yöntemleri de bu araştırmaları desteklemektedir.
PET beyindeki glikoz kullanımını tarar. Pet taramalarında kan dolaşımındaki radyoaktif parçaları ölçen dedektörler kullanılmaktadır. Beynin aktif kısımları daha çok kan akışına ihtiyaç duymaktadır. Kanlanmanın yoğunlaştığı bu bölgeler tarama sonucunda net olarak belirlenebilmektedir.
Her ne kadar beynin belli bölgeleri belli işlevler için özelleşmiş olsa da dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonlar aynı zamanda beynin bütününü kapsayan süreçleri içermektedir.
Beyinde işleyen bu süreçler birçok bilim dalında incelenmekle birlikte, insan davranışlarının araştırıldığı psikoloji bilim dalını ilgilendirmektedir. Kognitif Psikoloji bu alanda; tecrübe edinme ve düşünme vasıtasıyla edinilen kognitif davranışlar ile ilgilenir. Düşünmeyi, problem çözmeyi ve lisanın kullanılmasını kapsayan bir araştırma ve uygulama alanıdır.
Bunun için öncelikle dikkat, bellek, zeka gibi bilişsel fonksiyonların tanımlanması, bu fonksiyonların geliştirilmesi için uygulanan kognitif rehabilitasyon sistemlerini incelemek gerekmektedir.
DİKKAT
William James’e göre dikkat: Zihnin aynı anda beliren nesne ya da düşüncelerden birini açık ve net olarak sahiplenmesidir. Dikkatin temelinde odaklanma, konsantrasyon ve bilinçlilik yatar. Dikkat denilince bazı uyaranlarla daha etkili olarak uğraşabilmek için onları seçip diğerlerinden vazgeçme anlaşılır. Çevremizde çok fazla sayıda uyarıcı bulunmaktadır. Organizmanın bu uyarıcıların tümünü algılaması mümkün değildir, uyaranlardan birinin seçilmesine algıda seçicilik denir. Çevredeki uyarıcılardan hangisini seçeceğimiz dikkatimize bağlıdır. Dikkat seçiciliği gerektirir. Bu satırları okurken bir an durun ve gözlerinizi kapatarak size ulaşan çeşitli uyaranlara dikkat edebilirsiniz. Bu seçim yapma sürecine seçici dikkat denir. Bir şeye gözlerimizi hareket ettirmeden de seçici dikkat gösterebiliriz.
Dikkatimizi neye yönelteceğimizi ise ihtiyaçlarımız belirlemektedir. Beynin, girdilerin seçimine aracılık eden iki ayrı sistem içerdiği görülür. Bir sistem yerleştirmeyle ilgili olup pek çok yer arasından birini seçmekten ve bir yeri başka bir yerden ayırmaktan sorumludur. Buna posterior sistem denir, çünkü beyin yapıları –parietal korteksin bir bölümü ve bazı altkortik yapılar- beynin arkasında yer alır. Dikkatle ilgili diğer sistem, bir nesnenin yerinden çok özellikleriyle, örneğin biçimi ya da rengiyle ilgilidir. Buna da anterior sistem denir, çünkü bu yapılar – anterior kuşak ya da bir altkortik yapı- beynin ön kısmında yer alır.
Bu işlemler dikkatle ilgili faaliyetleri koordine eden ve tepkileri yöneten bir merkezi yürütücü tarafından düzenlenir. Merkezi yürütücü hangi olayların dikkat etmeye değer olduğuna, hangilerinin görmezden gelineceğine karar veren bir denetleyici gibi davranır. Özetle; dikkat edeceğimiz nesneyi, onun ya yeri ya da başka bir özelliği üzerinde yoğunlaşarak seçebiliriz ve beynin tamamen farklı iki bölgesi bu iki tür seçiciliği tamamlamak için kullanılır.
Bilim çevreleri seçici dikkat görevlerinin yerine getirilmesi konusunda araştırmalar yaparken PET taramalarını, kullanmışlardır. Bu taramalarda bir denekten dikkatini bir yerden diğerine kaydırması istenildiğinde kan akımında dolayısıyla nöral faaliyette (en fazla artışın görüldüğü kortik bölgeler) artış gözlemlenmiştir. Bu sonuç dikkatin beyindeki yerinin her iki yarıkürenin parietal lobları olduğu görülmüştür. Dolayısıyla, normal bir beynin görevi gerçekleştirirken faal olan bu bölgeleri, bu görevler yerine getirilemiyorsa hasara uğramış demektir.
Bilim adamları patolojik beyin incelemeleri sonucunda, bu bulguları birlikte ele aldıklarında beynin parietal bölgelerindeki faaliyetin, dikkatin belirli yerlerde toplanmasına aracılık ettiği fikrinde birleşmişlerdir.
Dikkat edilecek nesne seçildiğinde, nöral süreçte nasıl değişiklikler olur?
Sorunu somutlaştırmak için bir dizi renkli geometrik nesnenin kullanıldığı bir deneyi ele alalım. Bu deneyde, denekten yalnızca kırmızı olan nesnelere dikkat etmesi ve bir üçgen verildiğinde bunu işaret etmesi istenir. Anterior sistem, dikkati renge yöneltecektir. Peki, her uyaran nöral süreçte başka ne gibi değişiklikler yaratır? Yanıt şudur; Görme korteksinin renkle ilgili bölgeleri, deneğin seçici olarak renge dikkat etmediği bir duruma kıyasla daha etkin hale gelir. Daha genel olarak anlatılmak gerekirse, beynin dikkat edilecek özellikle ilgili bölgeleri (bu özellik renk, biçim, doku, hareket vb. olabilir) faaliyetlerini artıracaktır. (Posner ve Dehaene, 1994).
Dikkat edilen özelliklerin bu şekilde büyütülmesiyle ilgili en iyi bulgulardan bazıları PET araştırmalarından sağlanmıştır. Bir deneyde (Corbetta vd, 1993), beyin taraması uygulanan deneklere çeşitli renk ve biçimlerde hareket eden nesneler gösterildi. Deneklerden bir durumda hareket halindeki nesneler arasında meydana gelen değişiklikleri, bir başka durumda ise renk değişikliklerini keşfetmeleri istendi. Burada, ilk durumda dikkat edilen özellik hareket, ikincisinde ise renkti. Fiziksel uyaran her iki durumda özdeş olsa da, hareketle ilgili olduğu bilinen kortik alanların ilk durumda, renkle ilgili olan alanların ise ikinci durumda daha etkin oldukları görüldü.
Bu tür çalışmalar sonucunda, dikkatin çoğalmasıyla ilgili olan şeylerin yalnızca psikolojik değil, biyolojik olduğu da ortaya çıkmıştır.
Dikkat, farklı ihtiyaçları karşılamak için özelleşmiştir. Yoğunlaştırılmış dikkat ile bölünmüş dikkat de dikkat türlerinden olmakla birlikte aralarında önemli bir fark bulunmaktadır.
Yoğunlaştırılmış Dikkat
Yoğunlaştırılmış dikkati analiz etmek adına yapılan deneylerde deneklere aynı zamanda iki veya daha fazla duyusal uyarının verilmesi ve bunların tekine tepkide bulunmaları talimatının verilmesi istenmiştir. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar bize insanların belli girdileri, diğerleri arasından ne derece etkili bir seviyede seçebileceğini gösterir. Seçme sürecinin yapısını ve dikkat edilmeyen uyaranların akıbetini araştırma imkânı verir.
Bölünmüş Dikkat
Bölünmüş dikkati analiz etmek adına yapılan deneyler de ikiden fazla duyusal uyarının aynı anda verilmesiyle incelenir ama burada, deneklerden bütün uyaran girdilerine dikkat edip tepkide bulunmaları istenir. Çok genel olarak, bölünmüş dikkat deneyinde iki farklı uyaranın aynı anda süreçleşmesi söz konusudur (Kendilerine söylenen kelimeleri tekrar ederken bu kelimeleri kâğıda yazmak gibi). Bölünmüş dikkat çalışmaları kişinin prosesleme sınırları hakkında kullanışlı bilgiler sağlarken aynı zamanda da dikkat mekanizmaları ile onların kapasiteleri hakkında fikir verebilir. Prosesleme düzenindeki çeşitli noktalarda; ilgili malumatı, ilgisiz olanından ayıklamak için bir mekanizma olarak ele alınabilir.
Milyonlarca dış uyarana rağmen belirli olaylarla diğerlerine göre daha çok ilgilenmemizin nedenlerinden biri, kanal kapasitesinin bilgi işleme yeteneğimizi kısıtlamasıdır. İkinci neden ise hangi detaylarla ilgileneceğimiz konusunda kontrol yetkimizin olmasıdır. Beyinde aynı anda birkaç sinir lifi ateşlendiğinde beyne aynı anda birkaç duysal mesaj gelebilir. Filtre modelinde Broanebdt’ın seçici dikkat ve bellek arasında bir bağlantı oluşturması pratik ve teorik açıdan önem taşımaktadır. Bu teori seçici dikkatin birkaç fenomene bağlı olmadığını neredeyse bütün bilişsel sistemlerle iletişim içinde olduğunu hatırlatmaktadır. Bu modele göre dikkat bir kanaldayken diğer kanal kapatılır.
Otomatik İşleme
Bilginin otomatik işlemesi konusunda Posner ve Snyder (1974-1975) çok yapısal bir tanımı paylaşmışlardır. Otomatik süreç istemdışı gerçekleşmektedir. İçinde farklı renklerle yazılmış kırmızı, yeşil gibi sözcükler geçen ve katılımcılardan sözcüğün rengini söylemleri istenen stroop testinde kişiler, iki görev arasında çelişkiye düşerler ve genelde sözcüğün rengini söylemek yerine sözcüğü okurlar. Renk tanımlamaktan daha güçlü bir otomatik işlem olan okuma işlemi baskın çıkar.
Otomatik işlemler hakkındaki çalışmalar bize bilinçdışında gerçekleşiyormuş gibi gözüken karmaşık bilişsel faaliyetler hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Keman çalmak, araba kullanmak gibi faaliyetler muhtemelen üzerinde çok çalışılmış ve hatta birçoğu otomatikleşmiş faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerdeki başarılı performansımız bilincimizi daha zor ve dikkat gerektiren işlemlere yönlendirmemizi sağlar.
Belirli koşullar sağlandığında bilinçaltı kolaylaştırma etkisi görüldüğü bilinmektedir. Ancak bilincin sınırlı kapasitesi vardır. Eğer bir iş, bilincin çok fazla katkısını gerektirmiyorsa aynı anda iki faaliyeti gerçekleştirebiliriz. Klasik olarak çalışan bellekte yaklaşık 5-9 sözcük veya sayı tutulduğundan bahsederiz. Ama bu sayı onları tekrarlamıyorsa 3 veya 4 e düşer. Aynı şekilde otomatik süreçler aynı anda gerçekleşirken kısıtlı hareketler (kontrol edilmiş) bir şekilde önce biri sonra diğeri olmak üzere gerçekleşir. (Laberge 1980) Dikkatli, şekilde çalışmış ikili görev durumlarında; bilinçli bir şekilde kontrol edilen görevler birbirleri ile karıştırılır, gecikme ve hatalara neden olurlar ama görevlerden biri ya da ikisi pratiklerle otomatikleştiğinde karışma azalır ve tümü ile kaybolabilir.
BELLEK
Bellek, benlik duygumuza ilişkin süreklilik duygusu sağlayarak, bilgiyi bir süreç aracılığıyla belli bir zamandan sonra geri getirme becerisi olarak tanımlanabilir. Bellek, algı ve dikkat ile birlikte çalışan kognitif bir fonksiyondur. Bellekten bazı şeylerin geri getirilmesi gibi psikolojik bir işlev, beynin her tarafına dağılmıştır ve bilgiyi geri getirme süreci çeşitli yerlerde paralel yollarla başarılır.
Bellek kısaca; öğrenilen bilgilerin zihinde tutulması işlemidir. Belleğin değişik türleri vardır. Örneğin, zaman açısından sınıflandırıldığında, öğrenilen bilgilerin kısa süre sonra hatırlanabildiği kısa-süreli bellek; öğrenilen bilgilerin çok uzun süreler boyunca hatırlanmasını sağlayan uzun-süreli bellek gibi. Bellekteki bilgilerin bilincinde olunması ile ilgili sınıflama açık ve örtük belleği içerir. Açık bellek bilerek ve isteyerek, farkında olunarak öğrenilen ve belleğe atılan bilgileri içerir. Örtük bellek ise farkında olmadan öğrenilen bilgilerle ilgili bellektir. Öğrenilen bilgi otomatik hale geldiğinde de örtük bellek kapsamına girer. Mesela bisiklete binme, otomatik hale geldikten sonra artık örtük bellekte yer alır; kişi bu etkinliği genelde düşünmeden sürdürür. Niteliksel açıdan bakıldığında belleğin anısal (episodik) ve anlamsal (semantik) türleri vardır. Anısal bellek belirli yer ve zamanda oluşmuş olaylara ilişkin bellektir. Semantik bellekte ise episodik bellek izleri özümsenmiş, dinamik bellek işlemleri sonucunda kavramlara ulaşılmıştır.
Belleğin nörolojik temelini araştırma yollarından biri tek tek nöronların ve onun sinapslarının moleküler ve hücresel biyolojisinin araştırılmasıdır. (Squire 1986) Bellek, özel beyin sistemleri her olayın belirli yönlerini temsil etmeleri bakımından lokalize olmuştur. Ancak bütün halinde bir olayın temsilinde birçok nöral sistem rol oynadığı için de yayılmıştır. (Sequire )
Bilginin kısa bir süreliğine kısa süreli bellekte (KSB) de görsel olarak kodlandığı bulunmuştur. İki hipotetik bellek deposu arasında bir etkileşim vardır ve birçok kuramcı da kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek arasındaki bu etkileşimi kabul eder.
Bu alanda yapılmış önemli çalışmalardan biri Sternberg Paradigması olarak adlandırılmaktadır. Bu paradigma Saul Sternberg tarafından geliştirilen bir tekniktir. Bu teknik bir dizi tarama görevi içermektedir. Katılımcılara her biri 1.2 sn süren bir rakam dizisi gösterilir. Bu objelerin katılımcıların KSB’ine kaydedildiği varsayılır. Bütün diziler bir bellek seti oluşturur. Katılımcı bu objeleri belleğinde tutabileceğine emin olduktan sonra düğmeye basar ve anında ekranda bir rakam görünür ve katılımcıdan bu rakamın kendi anlık bellek setindeki rakamlardan birisi olup olmadığına karar vermesi istenir. Katılımcıların görevi o anda aklında bulunan rakamlarla ekranda görünen rakamı karşılaştırmaktır.
Benzer çalışma harfler, sözcükler, yüzler, renkler ve fenomler gibi uyaran setinde de gözlenmiştir. Sternber deneyinde bellek setindeki objelerin her birisinin işlenmesi için gereken zaman miktarı 38 milisaniye olarak bulunmuştur. Bellek setinde olan ve olmayan itemler için elde edilen reaksiyon zamanları aşağı yukarı aynı olmuştur.
Hipocampus tek başına USB (Uzun Süreli Bellek)’nin sürekliliğini sağlamaz. Eğer bilgi KSB’de uzun süre kalırsa bu bilgi USB’ye dönüşür. Çünkü KSB kapsamında beyinde kendi kendini faaliyete geçiren bir nöral faaliyet döngüsü mevcuttur. Eğer bu döngü bir süreliğine aktif kalırsa bazı kimyasal ve yapısal değişiklikler olur ve bunun sonucunda anı kalıcı şekilde depolanır. Bilgiyi sadece KSB’de depolamak onun kalıcı olmasını garantilemez. Bununla birlikte eğer bilgi mevcut diğer anlamlı anılarla birleşirse daha uzun süreli hatırlanabilirliği artar.
Heyecanlı bir olay olduğunda adrenal medullanın (şimdilerde bir anıyı pekiştirdiği gösterilmiş olan) kana yaptığı epienfrin salgı artar. Epinefrin, muhtemelen beyin sinapslarını doğrudan uyarmaz. Çünkü kan beyin engelini aşamaz. Ancak epinefrin depolanmış glikojeni bir şeker olan glikoza çevirir, böylece beyni besleyen kandaki glikoz miktarı artar.
USB’de bilgi açıkça işitsel, görsel ve anlamsal şekilde depolanır. USB hakkındaki belki de en yaygın varsayım buradaki bilginin düzenli bir şekilde organize olduğudur. Belirli bir bilginin hatırlanması bu bilgiye ulaşıncaya kadar ilişkili diğer bilgilere de erişme kapasitesi olan bu ağa giriş yapılarak meydana gelir.
Duyusal hafıza deposu, bilginin geliş yoluna (göz, kulak) has bir depodur ve bilgiyi çok kısa bir süre için tutar. Daha ileri düzeyde işlenmek üzere uygun bilgilerin seçilmesi ve uygun olmayan bilgilerin elenmesi arasında ince bir denge var gibi görünür. Yakınsak ve görsel depoda olduğu gibi duysal verinin kısa sürede ve yanlışsız kaydedilmesi bize sadece uygun olan bilgiyi daha ileri düzeyde işlemek üzere seçmemiz için bir mekanizma oluşturmamızda yardımcı olur.
Kısa süreli hafıza deposu, nispeten sınırlı kapasiteye sahiptir. Çevremizden sayısız uyaran toplayan resptörler ile geniş bir bilgi deposu olan uzun süreli bellek arasındadır.
Uzun süreli hafıza deposunun, temelde sınırsız bir kapasitesi vardır ve bilgiyi çok uzun zaman dilimleri içerisinde tutar.
Görsel Depo: Pek çok araştırmacı görsel belleğe giren bilginin doğru olarak temsil edildiğini ancak bilginin daha ileri seviyede işleme tabi tutulmadıkça çabucak kaybolduğunu bulmuştur.
Hafıza depolarının kendisi temel yapıyı şekillendirir, dikkat ve tekrar süreçleri ise hafıza depoları arasındaki bilgi akışını kontrol eder. Bununla birlikte, bu çok depolu hafıza modeli yapı içerisinde işleyen süreçlerden ziyade yapının kendisi üzerinde yoğunlaşmıştır. (George Sperling.) Çok depolu hafıza sistemi modeline göre uzun süreli depodaki objeler işlenmiş bir şekilde depolanır.
Belleğin iki temel boyutta belirgin özellikleri vardır;
Birinci boyut belleğin aşamalarını ifade eder;
Kodlama, depolama ve ara-bul-geriye getir aşamaları. Kodlama dış dünyadaki uyarıcıların belleğe kaydedebilecek biçime dönüşmesine, depolama kodlanan bilginin tutulmasına ve ara-bul-geriye getir işlemi de depolanan bir bilginin gerektiği zaman aranıp bulup çıkarılmasına verilen addır.
İkinci boyut belleğin türlerini ifade eder:
Kısa süreli ve uzun süreli bellektir.
Günlük yaşamda bireyler arasında gözlenen bellekteki yetenek farklılığı, uzun süreli bellekten ileri gelir. Anlaşıldığı kadarıyla, kısa süreli belleğin ara-bul-geriye getir düzeni tüm insanları kapsayan evrensel bir süreçtir. Araştırmacılar, kısa süreli belleğin insan düşünme sürecini doğrudan etkilediği kanaatindedir. Birçok psikologa göre, kısa süreli bellek kapasitesi, insan düşünmesinin de sınırlarını belirler. Bazı psikologlar yaptıkları araştırmalarla bu sonucu bilimsel olarak kanıtlamışlardır. (Daneman ve Carpenter, 1981; Miller ve Kintsch, 1980)
Hatırlama
Öğrenilen bilginin uzun süreli hafızaya kaydedilebilmesi için farklı birkaç etken gerekmektedir. Bir bilginin uzun süreli belleğe girmesi protein sentezi ile gerçekleşir.
Bir örnekle açıklamak gerekirse: Size bir dizi kelime çifti verilsin ve dizideki kelime çiftlerinden biri söylenince sizin öbür kelimeyi hatırlamanız istensin Örneğin tarak-kitap kelime çiftinde, tarak dendiğinde (uyarı kelime) sizin kitap kelimesini (tepki davranım) hatırlamanız isteniyor. Böyle bir belleme durumunda, iki kelime arasında anlamlı bir ilişki kurulursa, hatırlama miktarları artar.
Anlamlı ilişki iki türlü kurulabilir. Ya (1) tarak ve kitap kelimeleri aynı cümle içinde kullanılır. (“tarak kitabın içinde saklı”), veya (2) tarak ve kitap hayalinizde birbirleriyle ilişkili hale getirilir. (kitap içinde duran bir tarağın resmi düşünülür). Cümle içinde kullanılarak, ya da hayalde birbirleriyle ilişki içine sokulan kelimeler uzun zaman bellekte kalır.
Hayal etme ve Kodalama: Herkes kendine göre belleğe yardımcı bir düzen geliştirebilir.
Ayrıntılama ve kodlama: Ne kadar ayrıntılara giderek öğrenilirse bilgi, o kadar rahat hatırlanmaktadır.
Sık algılanan özellikler bellekte nadir algılananlardan daha kalıcı şekilde depolanır. Heyecan dolu olaylar, heyecansız olaylardan daha fazla insan zihnini uğraştırır ve bu nedenle zihinde daha çok tekrar edilir. Zihinde çok tekrar edilen bu bilgi uzun süreli hafızaya daha kolay kaydolur.
Bir bilgiyi kodlarken (öğrenirken) onu nasıl arayıp-bulup-geriye getireceğinizi (hatırlayacağınızı) planlar, ara-bul-geriye getir ipuçlarını açık seçik belirterek araştırma yaparsanız bu, hatırlama anında bilginin kolayca bellekten alınıp çıkarılmasına yol açar. Yaptığınız organizasyon size anlamlı geldiği sürece doğru yoldasınız demektir. Böyle bir örgütleme hatırlamamıza mutlaka yardımcı olur.
William James’e göre bellekten bulup çıkarma çaba gerektirir ve bu bulup çıkarma yani hatırlama ile bir şeyi doğrudan bilinçli deneyimlere dayanarak hatırlama arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır.
Hatırlanması gereken iki kavram arasındaki ilişkiyi ne kadar sıradışı ve tuhaf bir şekilde canlandırırsanız sözcüğü hatırlama olasılığınızda o oranda artacaktır.
Beyin hatırlamada geri getirilen bilginin uygun olduğunu tespit eder. Tanımada ise, geri getirilen bilginin aranılan bilgi olduğuna karar verilir. Bu görüşe göre hatırlamada, bir bilgi hem geri getirilir, hem de tanınırsa gerçekleşir. Hatırlama ve tanımayı farklı şekillerde etkileyen değişkenler vardır. Sıklıkla kullanılan kelimeler, daha az sıklıkta kullanılan kelimelere göre, daha kolay hatırlanır. Günlük dilde sıklıkla kullanılan kelimeler arasındaki bağlantı kodlarını işlemek daha kolaydır. Bu kolaylık bilginin tespit edilmesine yardımcı olur ve böylece bilgi hatırlanır.
Hatırlama ve tanımayı etkileyen ikinci bir değişken öğrenme niyetidir. Örneğin, bir kelime listesinin belirli bir amaçla öğrenilmesi tanımayı çok az engellerken, hatırlamayı daha çok engeller. Tanımanın çok az engellenmesi, bilginin tekrar edilmesi yoluyla aşinalığın artmasına neden olur. Aşinalık arttıkça, tanıma artacaktır. Amaçlı olarak öğrenilen, materyale tekrar yoluyla aşinalık arttıkça, bilgiye ilişkin tanıma kararı o denli hızlı verilir. Aşinalık az olduğunda ise, bilginin hatırlanması gerekmeyen bir materyal olduğu kararı daha çabuk verilecektir.
Hatırlama ve tanımayı etkileyen üçüncü bir değişken ise, öğrenme staratejisidir. Deneklerin kendilerine öğrenmeleri için verilen materyali, daha sonra bir hatırlama veya tanıma testine tabi tutulup tutulmayacaklarına dair beklentilerine bağlı olarak, farklı şekillerde öğrendikleri görülmektedir. Hatırlama testine tabi tutulacağını sanan bir grup denek ile tanıma testine tabi tutulacağını sanan bir grup deneğin gösterdikleri performans farklı olmuştur. Beklentileri yönünde, teste tabi tutulan deneklerin, performansları daha başarılı olmuştur. Hatırlama/geri getirme, depodan hedef materyalin orijinal halinin geri getirilmesine dayanır. Ancak bazen, materyal olduğu gibi geri gelmez. Geçmiş ile ilgili bilgilerimiz, bu materyali yeniden yapılandırır ve materyal bu yapılandırılmış hali ile geri getirilir.
USB’deki bilgiler edilgen oldukları için çoğunlukla hangi bilgilere sahip olduğumuzu bilmeyiz. Uzun süreli bellekteki bilgiler yeri geldikçe hatırlama süreci ile kısa süreli belleğe çağrılarak etkin hale gelir. Hatırlayabilmemiz için iki koşulun yerine getirilmesi gerekir: (1) Hatırlamak istediğimiz bilginin belekte depolanmış olması ve (2) depolanmış bilgiye bizi götüren ara-bul geriye getir ipuçlarının var olması gerekir. Hatırlama ile ilgili yapılan araştırmalar ara-bul-geriye getir ipuçları kaybolmasının hatırlayamama olayının en belli başlı nedenlerinden biri olduğunu gösterir. Hatırlama ile ilgili deneyler tekrar tekrar göstermiştir ki örgütlenerek öğrenilen bilgi, hiç örgütlenmeden bellenen bilgiden iki veya üç kat daha kolay hatırlanır. Bilginin hatırlanma hızı ve kapsamı örgütleniş biçimine göre değişir. Buna karşılık iyi kodlanmayan hiçbir şema ile ilişkilendiremediğimiz bilgiler ise zor hatırlanır. Bu nedenle basit tekrarla (ezberleyerek) uzun süreli belleğe kodladığımız bilgileri hatırlamakta güçlük çekeriz.
Yapılandırıcı Bellek
Öğrenilecek bilginin ya da olayın karmaşıklık derecesi arttıkça belleğin bir başka özelliği kendini belirtmeye başlar. Bellek pasif bir depolama yeri olarak hareket etmez, aktif bir biçimde gelen bilgileri yapılaştırır, eklemeler ve çıkarmalar yapar, boşlukları “uygun bir biçimde” doldurur. Belleğin bu yönüne yapılandırıcı (constructive) özellik adı verilir. Belleğin yapılandırıcı özelliği daha önceden olmuş bir olayı hatırlarken kendini daha etkin bir biçimde gösterir.
Kısa süreli bellekteki bir birimi bulmak için yapılan ara-bul-geriye getir süreci bellekteki her birimi sırayla gözden geçirilerek başarılır. Uzun süreli bellekteki bilgileri kullanarak kısa süreli bellekteki yeni bilgileri daha büyük anlamlı bilgi grupları halinde toparlamaya kümeleme adı verilir ve kısa süreli belleğin kapasitesini artırmada tek yol olarak kullanılır.
Uzun süreli bellekte bilgi temel anlamına göre kodlanır. Hatırlanması gereken yeni bilgiler ne kadar anlamlı ise ve birimler arasında ne kadar iyi ilişkiler kurulmuşsa, o kadar iyi hatırlanır.
Öğrenme sırasında bilgi örgütlenmişse ve öğrenmenin içinde yer aldığı bağlama hatırlama anındaki bağlam birbirine benzerse ara-bul-geriye getir ipuçları da o kadar çok olur ve böylece hatırlama kolaylaşır.
Unutma (Birbirine Etki Ederek Bozma Teorisi)
Unutma ile ilgili teoriler arasında en etkili olandır. Bu görüşe göre unutulan bir hatıra ne kaybolmuştur ne de hasar görmüştür. Sadece diğer hatıralar arasında yanlış yere konmuştur.
Bu teori temel olarak üç fenomenle ilişki halindedir;
1)Aktarma (transfer)
2)Daha önce öğrenilmiş olanın (eski hatıraların) yeni öğrenenlerin (yeni hatıralara) etkileyerek bozması ve yeni öğrenilmiş olanın hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinini İleriye Yönelik Etkisi İYE (proactive interference)
3)Yeni öğrenilmiş olanın eskiden öğrenilmiş olanı etkileyerek bozması ve onun hatırlanmasını engellemesi. Bozucu Etkinin Geriye Yönelik Etkisi GYE (retroactive interference).
Bir fizyolojik bilgi olmaksızın, depolamanın etkisini, geri getirmenin etkisinden ve de kayıt etmenin etkisinden ayırt etmek zordur (Watkins1978).
Son zamanlarda hafızanın temelinde yatan beyin süreçleri artık açıklanabilmektedir. Öğrenilen materyal hafızadaki yerini ancak, beyinde belli fizyolojik değişiklikler meydana gelirse almaktadır.
Mikroskobik değişiklikler, nöronlar içerisindeki, arasındaki ve muhtemelen sinaptik bağlantılardaki faaliyetleri kapsar. Birçok araştırmacı; öğrenmenin bir dizi süreci başlattığını ve bu süreçlerin de, proteinlerin imal edinmesine ve uzun süreli yapısal ve işlevsel değişimleri üreten sinapslara aktarılmasına sebep olduğunu ileri sürer. Bunun yanı sıra, bu süreçlerin tamamlanması zaman alacağından hafızanın da, bu aradaki zaman zarfında öğrenmenin hemen başında hızla sahneye giren ayrı bir kısa süreli hafıza deposu aracılığıyla ortaya çıkması gerektiğine inanmaktadır.
Bilişsel psikologlar uzun süreli belleğe depolanan bilgilerin türü ve örgütleniş biçimlerine göre üç türlü bellek tanımlamaktadır. (Woolfolk 1993) bunlar anlamlı bellek, anısal bellek ve işlemsel bellektir.
Anlamlı bellek (semantic memory) bilginin anlamlı hale gelmesini sağlar. Bu bellekte birbiri ile ilintili bilgiler bir araya gelerek önermeler ağını oluşturur.
Anısal bellek (epsodic memory) ise yaşadığımız olayların depolandığı yerdir. Episodik hafıza, kognitif faaliyetin bir kaydı olarak görülmektedir. Bu sebeple, semantik hafızanın durumu, Episodik hafızayı ister istemez etkilemektedir.
İşlemsel bellek (procedural memory) belli bir işin yapılması için gerekli işlem basamaklarının sırası ile saklandığı yerdir.
Bir kişi anlamsal bellek faaliyetleri yaparken korteksin bir bölgesi, episodik bellek faaliyetleri yaparken ise korteksin başka bir bölgesi aktiftir.
Bellek ve Seçici Algılama
Çevrede olan nesne ve olaylar, o olay ya da yaşantının türüne uygun bir duygusal kodla algılanır ve kısa süreli belleğe gelir. Yapılan çalışmalar resimlerin hatırlanmasında sesle ilgili kodlama yerine, görsel kodlamanın daha ağır bastığını göstermiştir.
Çalışma Belleği
Çalışma belleği biz bilişsel görevleri yerine getirirken bilgiyi geçici olarak tutan ve düzenleyen bir sistem olarak tanımlanan bir bellektir. Çalışma belleği yeni ve eski bilgilerin sürekli olarak dönüştürüldüğü, birleştirildiği ve aktarıldığı bir çalışma masası olarak kavramsallaştırılabilir.
Çalışma belleği kavramı ayrıca kısa süreli belleğin kapasitesinin yedi item ile sınırlı olduğu görüşüne karşıdır. Baddeley belleğin genişliğinin bilginin tekrarlanma hızı tarafından belirlendiğini öne sürer.
Çalışma belleğinde sadece bilginin sınırlı bir kısmını tekrar edebiliyor olmamız, fenolojik döngü olarak adlandırılan bölgede sözcüğü seslendirme zamanının belirleyici bir faktör olmasındandır. Fenolojik döngü sözel kavrama için içsel konuşmayı tutan bir tekrarlama alanıdır. Ayrıca imgeleri tekrarlamadan ve onları kabaca tutmadan sorumlu olan görsel mekansal alan vardır.
Çalışma belleği modeli ortaya atıldıktan kısa bir süre sonra araştırmacılar uygun psikolojik ölçümler kullanarak fonolojik döngü, görsel mekansal döngü ve merkezi yürütücünün doğasını öğrenmeye daha çok odaklanmışlardır. Ayrıca son zamanlarda nörobilişsel ölçümler bu modele büyük bir başarı ile uygulanmaktadır. Bunlara ek olarak beyin görüntüleme teknolojisi ile yapılan çok sayıda gözlem bellek modellerine uygulanmaktadır.
Uyaranlar dış dünyadan çalışma belleğine kodlanır ve sistem içersinde döndürülür ve çıktı performans olarak bazı davranışlarda kendini gösterir. Bilgi sistemin etrafında döndüğü zaman meydana gelen olaylar ilginçtir. Bu yapı içinde üç tip bellek vardır bellek tipleri; çalışma, ifade edilebilir ve üretici bellektir. Çalışma belleği kısa süreli belleğin bir çeşididir. Bu sistem USB’den çağrılan bilgi de dahil olmak üzere o anda mevcut olan bilgi üzerinde işlem yapar. Çalışma belleği aslında aktif belleğe işaret etmekte olup işe karışan süreçlerin çoğunun merkezidir.
Bağlantıcılık ve Bilginin Temsili
Bellek algı düşünme gibi zihinsel operasyonların üst seviyede kompleks bir sinir ağı boyunca paralel bir şekilde yayıldığı düşünülür. Bu teori birimlerinin paralel veya eşzamanlı olarak sistem boyunca birbirini uyardığı veya ket vurduğu varsayımına dayanır. Bir nesne imge veya düşünce diğer nesneler, imgeler veya düşüncelerle olan bağlantıları ve atıflarıyla birlikte bellekte depolanır. Bir şeyin tanınması gerektiğinde depolanmış olan bilgi ile sorunun unsurları arasında bir eşleştirme yapılır. Bilginin temsil edilme şekli durağandır ve bilgiye erişmek için kullanılan araç ipucunun bellekteki bilgiyle eşleşmesidir.
Bilginin temsili konusunda PDBI (Pararel Dağılımlı Bilgi İşleme) modelleriyle geleneksel modeller arasındaki fark hem süreç hem de öğrenme için oldukça önemli çıkarımların olmasıdır. Bilginin temsili, bilgi sürecinin gidişatını etkilemesiyle oluşur. Süreçteki bilgiyi kullanmak için bellekteki ilgili bilgiyi bulma ve geri getirme meselesi çok da uzun süre almaz; bu bir araştırma olup bu sürecin kendisinin bir bölümü ve parçasıdır. (McClelland, Rumelhart Hinton)
Geleneksel modellerde öğrenmenin amacı ipuçlarının genellenmesine ve bilginin geri getirilmesine imkan veren açık kuralları oluşturmaktır.
BELLEK GELİŞTİRME MODELLERİ
Miller 7 birim bilginin tutulabildiği bir bellek modeli varsaymıştır. Bu modelde her bir harf bir bilgiyi temsil eder böylece bir boşluğu doldurur. Fakat bir sözcüğü oluşturan harfler bir sözcük birimi içinde kümelendiğinde, bu sözcük birimlerinin her birisi yine KSB deki yedi boşluktan birisini doldurur. Böylece harf dizileri sözcük birimleri halinde kodlanarak KSB’nin kapasitesi bir defada tutulan harf sayısı cinsinden ayrılmış olur. Bu yüzden anlık kapasitemiz yedi birimlik bilgi ile sınırlı görünse bile kümeleme yöntemi kapasitemizi büyük ölçüde genişletir.
Waugh ve Norman: Kısa süreli depolama sisteminin kısıtlı bir kapasiteye sahip olduğu kabul edilmiştir. Öyle ki kısa süreli depodaki bilgi kaybının zamanın basit bir işlevi değil yeni bilginin eski bilginin yerini almasının bir sonucu olduğu varsayılmıştır.
ZEKA
Zeka terimi çok yaygın olarak kullanılmasına rağmen, henüz psikologlar tek bir tanım üzerinde anlaşamamışlardır. Zeka, çevredeki uyaranların algılanması, uyarıcılar arasında ilişki kurulması, algılanan bu uyarıcıların doğru bir şekilde değerlendirilmesi, soyut akıl yürütme, düşünme, öğrenme, öğrenilenler ve deneyimler arasında bağlantı kurma ve bunları kullanabilme, zihinsel esneklik, çok aşamalı plan yapabilme, yaratıcılık v.b. gibi yetenekleri içermesinin yanı sıra; kişinin amaçlı eylemde bulunmak, akılcı biçimde düşünmek ve çevresiyle etkin bir biçimde ilgilenmede sergilediği kişisel bir özelliktir. Bir bilişsel süreç olan zeka, kompleks bir yapıdan oluşur.
Kognitif Yaklaşım
Zekâdaki dönüm noktasının, organizmanın dünyaya ait cepheleri zihinsel olarak temsil edebilme ve daha sonra da dünyanın bizzat kendisinden ziyade bu temsilleri kullanarak işlemler yapabilme yeteneğinde yattığını ileri sürer.
Yüz hafızasıyla renk hafızası iki ayrı hafıza faktörü gibi gözükmektedir. Bu bölgelerin kodlarındaki farklı işlevleri ile kodlanan materyalin hatırlanışı, bu materyali öğrenen kişinin kodlamada müracaat edebileceği bilgi deposunun zenginliğine bağlıdır. Yüksek zekânın da mükemmel hafızayla bazı bağlar göstermesi hiç de şaşırtıcı değildir.
Binet ve meslektaşı Simon, “zekânın, daha ziyade kognitif işleyişin birçok alanında kendini gösteren, genel bir vasıf olduğu” önermesiyle işe başlamışlardır. Zekânın doğasını açıklamada psikometrik yaklaşımı kullanan araştırmacılar zekâ testlerinden sağlanan sonuçları inceleyerek zekânın yapısı hakkında bir şeyler keşfetmeye çalışırlar. Zekânın bölünmez bir bütün yetenek mi yoksa birbiriyle ilişkisiz çeşitli yeteneklerin bütünü mü olduğunu belirlemek için araştırmacılar farklı alt testler arasındaki korelâsyonlara bakmışlardır.
Zekice (veya zeki ve olamayan) performansı anlamak bizim, lisan, hafıza, dikkat, algı gibi diğer kognitif süreçlere olan ilişkisini de kapsayan makul bir düşünme ve problem çözme teorisine ihtiyacımız vardır.
Zekânın temelinde bulunan süreçlerin araştırılmasında oldukça farklı bir hareket tarzı da, esas ilgi alanları öğrenme, hafıza, dikkat gibi kognitif süreçler olan psikologlarca geliştirilmiştir.
BEYİN İLE İLGİLİ KURAMLAR & BEYİN ÜZERİNE YAPILAN ARAŞTIRMALAR-DENEYLER
Dikkat ile ilgili bilgi-işleme bakış açısı, büyük bir oranla işitsel araştırmalardan gelmiştir; ancak, o zamandan beri görsel ve anlamsal araştırmalar da ortaya çıkmıştır. Cherry (1953) tarafından yapılan ilk araştırmalardan biri, gölgeleme adı verilen bir deneysel yöntemin geliştirilmesine yol açmıştır. Gölgeleme, artık işitsel dikkat araştırmalarında standart bir yöntem haline gelmiştir. Gölgelemede katılımcıdan bir sözel ifadeyi, ifade sunulurken tekrar etmesi istenir.
Görev eğer konuşma hızı yavaşsa zor olmamakta; fakat eğer konuşmacı hızlı konuşursa katılımcı işittiği konuşmanın hepsini tekrar edememektedir; ancak Cherry’nin deneyinde, aynı anda sunulan iki işitsel mesajdan biri gölgelenirken, diğerinin yok sayıldığı bir ekleme yapılmıştır. Bu mesajlar bazen kulaklıklardan bazen de farklı noktalara konmuş hoparlörlerden sunulmuştur. Cherry (1966) şunları gözlemlemiştir.
Katılımcı çok geniş bir metin aralığında başarılı olmuş ancak çok zorlanmıştır; çünkü mesajları aynı konuşmacı okuduğunda gerçek hayattaki kokteyl partisinde olduğu gibi, ses farklılıklarının ipucu olarak kullanılması şansı ortadan kalkmıştır.
Cherry katılımcıların gölgeleme yaptıkları halde gölgeledikleri mesajın çok azını hatırladıklarını bulmuştur. Bilgi işlemenin büyük bir kısmı muhtemelen geçici bellekte yapılmış ve böylece mesaj ne sürekli bellekte saklanabilmiş ne de anlaşılabilmiştir. İlgilenilmeyen mesajlar daha da zor hatırlanmıştır. Mesaj bir konuşma olduğunda, katılımcılar mesajın bir konuşma olduğunu bildirmişler; fakat dikkat edilmeyen mesajda dilin İngilizce’den Almanca’ya değiştiğini fark edememişlerdir.
Bu mesaja odaklanıp diğer mesajın işlenirliğini azaltmak, insanoğlunun önemli bir özelliği gibi görünmektedir. Bu özellik, bilgi işleme kapasitemizi fazla yüklemeden kısıtlı miktarda bilgiyi işlememizi sağlamaktadır.
Cherry’nin gözlemlerinden nasıl bir sonuca varılabilir? Görsellik gibi önemli ipuçlarının çoğu Cherry’nin deneylerinde elendiğinden, katılımcıların başka uyaranlara odaklandığı ve bu uyaranların dilin genel kuralları ile ilgili olduğu düşünülebilir. Yaşamımız boyunca, fonetik, harf eşleşmeleri, söz dizimi, tümce yapısı, ses motifleri, klişeler ve dil bilgisi hakkında çok fazla bilgi toplarız. Dil bir kulağa verilirken, öbür kulağa başka bir işitsel sinyal verilse bile, biz bağlamsal ipuçlarına dikkat ettiğimiz için anlaşılır. Dil bilgisi kurallarına ve standart cümle yapısına uymayan mesajların anlaşılabilmesi için güçlü sinyal karakteristiklerinin olması gerekir. Çok tanıdık mesajlar daha kolay işlenir.
“Unutulan” mesajın kaderi daha büyük bir teorik öneme sahiptir. Dikkat edilmeyen kanallarda ne kadar bilgi kaybolmaktadır!
Bir deneyde Moray, (1959) diğer kanalı dinleyen katılımcıların, ihmal edilen kulağa sunulan bilginin, 35 kere tekrar edilse bile kalıcı olmadığını görmüştür. Moray katılımcılarına reddettikleri kanaldan soru soracağını söylese bile söylenenlerin çok azını hatırlayabilmişlerdir. Moray bunun üzerine dikkat edilmeyen kanala katılımcının ismini vererek önemli bir adım atmıştır. Bu durumda mesaj daha çok anlaşılmıştır. Bu bazı toplantılarda da olmaz mı? Odanın diğer köşesindeki biri “Anladığım kadarıyla, Ahmet’in eşi…” der ve o anda bütün Ahmet’ler ve eşleri konuşmacıyı dinlemeye başlarlar. Bu duruma “kokteyl partisi fenomeni” denir.
Burada yaşanan tam bir seçici dikkat durumudur. Kendi adımızın geçtiği konuşmalara ya da ilgimizi çeken şeylere başka bir konu ile ilgileniyorsak bile dikkat ederiz. Örneğin bir otomobil satın almaya karar vermişizdir ve bir marka belirlemişizdir. Trafikte giderken sürekli o otomobiller dikkatimizi çeker. Ne kadar da çokmuş deriz. Oysaki sayıları hep aynıdır. Sadece biz yeni fark etmeye başlamışızdır.
Şimdiye kadar beyin yapısı ve beynin uyarılmasıyla ilgili yüzlerce araştırma yapılmıştır. Büyük bir kısmı fareler, maymunlar ve kediler üzerinde uygulanan bu araştırmalarda beyinin her bölgesi elektronlar aracılığıyla uyarılmıştır. Bazı beyin bölgelerinin uyarılmasından hayvanlar hoşlanmış ve bu bölgelerin uyarılması olumlu pekiştireç işlevi görmüştür. Hayvanlar bazı bölgelerinin uyarılmasından ise hoşlanmamışlarıdır, bu bölgelerin uyarılması olumsuz pekiştirme işlevini yüklenmiştir. Uyarılmaması ise hayvanın davranışında hiçbir değişiklik yapmamış, başka bir ifadeyle, bu bölgelerin uyarılmasının hiçbir pekiştirici etkisi olmamıştır.
Öğrenme ile ilgili yapılan deneylerden en çok bilinen “Sultan Deneyi” olarak bilinen şempanze deneyidir. Deneyde, odada yalnız bırakılan şempanzenin ortamda bulunan nesnelerin birbiriyle nasıl ilişkisi olduğunu kavraması beklenmektedir. Algılama ve kavramayı gerektiren araştırmalar, şempanze gibi evrim merdiveninde yüksek basamaklarda bulunan hayvanlarda gözlendiği gibi, fare ve güvercin gibi daha düşük düzeylerdeki hayvanlarda da gözlenmiştir.
Başka bir araştırmada beynin alın (ön) birleştirme bölgesi problem çözmede gerekli olan düşünme süreçlerinde önemli bir rol oynadığı belirlenmiştir. Ayrık beyin araştırması yapan Roger Sperry araştırma sonucunda vardığı sonuçları bilim dünyasına sunmuş ve 1981’de Nobel ödülünü kazanmıştır.
Yine patolojik beyin araştırmaları sonucunda dikkatin korteksin belirli bir bölgesi ile ilişkili olduğunu ileri sürülmüştür.
Beyin görüntüleme yöntemleri de beynin bir işlem sırasında hangi bölgesinin daha çok aktif olduğu yönünde aydınlatıcı olmaktadır. Bu görüntüleme yöntemlerinin en sık kullanılanlarından biri daha önce de bahsedildiği gibi PET’dir. Beyin kan ile beslendiğinden çalıştıkça daha çok kana ihtiyaç duyar. Bu kan akışı radyoaktif alıcılar tarafından gösterilir ve bilgisayardaki korteks haritasına aktarılır. Petersen ve arkadaşları 1990 bu konuda deneyler yapmışlardır. 118 serebral korteksin farkındalık ve dikkat üzerindeki etkisi ile ilgili son bilgilere göre dikkat sistemi farkındalığı, görsel sistem gibi beynin diğer bölgeleri ile aynı şekilde üretir ve görsel dünyanın algılanmasındaki gibi diğer duyular nasıl işliyorsa o şekilde düzenlenir.
Nöral görüntüleme teknikleri ve faaliyet yolları, geleneksel davranışsal çalışmalara ek olarak ilerlemiş nöral görüntüleme teknolojisinden yararlanarak sözcüğün fiziksel, fenolojik ve anlamsal kodlarının farklı nöral alanları faal hale getirdiğini gösterirler. (Posner ve ark.)
Petersen ve arkadaşları PET taramasını kullanarak farklı anlamsal görevlerle bağlantılı nöral faaliyeti ölçmek için korteks içindeki bölgesel kan akışını değerlendirdiler. Çalışmadan elde edilen veriler sözcüğün görsel sunumunun ventral oksipital lobu faaliyete geçirdiğini buna karşılık anlamsal görevlerde beynin sol kısmının faal olduğunu gösterdi. Katılımcı pasifken, örneğin katılımcıya sadece sözcüğe bakması söylendiğinde bile sözcük oluşturma alanları faal gibi görünmüştü.
Şablon Eşleştirme Teorisi’ne göre; beynin şekilleri ve görüntüleri nasıl tanıdığına dair bir düşünce, şablon eşleştirme olarak isimlendirilir. (Template Matching) görüntü tanıma bağlamında bir şablon içsel bir yapıya işaret eder ve bu yapısal uyaranlarla eşleşir ise o nesnenin tanınmasını sağlar. Bu süreçte beynin birçok bölgesi ile birlikte özellikle bellek ile ilgili alanlar aktive olmaktadır. Özel şablonlar veya tanımamız gereken çok sayıdaki farklı görüntülere ait özellikler oluşturmaktan ziyade görüntülerin bir çeşit soyutlamasının USB’de depolanması ve bu soyutlamaların prototip görevi yapması muhtemel görülmektedir.
20. yy ilk yarısında öğrenme laboratuarlarının dışında öğrenilen şeylerin nasıl depolandığı ve dönüştürüldüğü konusuna ilgi duyulmuştur. KSB (Lloyd Peterson ve Margeret Intons Peterson) geçici bir bellek deposunda bilgiyi depolama kapasitemizin ciddi bir şekilde sınırlı olduğunu ve eğer bu bilgi kullanılmazsa büyük miktarda unutulacağını göstermişlerdir. Ancak eş zamanlarda yapılan farklı çalışmalar beyinde kısa süreli bellek kapasitesinin artırılabileceği yönünde olmuştur.
Hatırlama düzeyi ile ilgili Zinchenko isimli Rus bir psikolog tarafından yazılan makalede, niyet olmasına gerek olmaksızın derin anlamı ile kodlanmış sözcüklerin yüzeysel anlamı ile kodlanmış sözcüklere göre daha iyi bellekte tutulabileceği belirtmiştir.
Bir başka deneyde ise Kapur ve arkadaşları deneyin bir koşulunda katılımcılardan bir sözcükte bir harfin olup olmadığını bulmaları istenmiştir. (örneğin sözcükte a harfi var mı gibi) diğer bir koşulda ise farklı katılımcılarla her bir sözcük üzerinde çalışmalar yapılmış ve gösterilen sözcüğün canlı mı cansız mı yapıldığı sorulmuştur. İlk durumda bilgi işlemenin yüzeysel olduğu ikincisinde ise bilginin derin işlendiği düşünülmüştür. İlki algısal görev ikincisi ise anlamsal derin görev olarak kabul edilmiştir.
Bellek güçlendirme ile ilgili Standfor Üniversitesinden Gorden Bower (1790b-1972) yaptığı çalışmalarda yerleştirme yöntemini analiz etmiş ve bir alışveriş listesinin bu yöntemle hatırlanabileceğini göstermiştir.
Dauglas Herrmann genel bir bellek güçlendirmeden ziyade bazı materyallerin bazı tekniklerle daha iyi hatırlanabileceğini, diğer tekniklerin ise başka türlü materyalleri hatırlamada etkili olabileceğini bulmuştur. Özellikle eşlemeli çağrışımsal öğrenme için; imgeleme kullanılması, serbest hatırlama öğrenmesi için; hikâye hatırlama tekniği, seri halde öğrenme için; yerleştirme yöntemi en iyi yoldur.
Çağrışımcı Yaklaşım
Bower, bellekteki anlamsal unsurların organizasyonunun bellek ve hatırlamada daha önce gösterilenlerden daha güçlü bir etkiye sahip olduğuna inandı. Bower, 1972’de bir dizi araştırma yapmış ve cümle içinde kullanılan veya hayalde ilişki içine sokulan kelime çiftlerinin hatırlanma düzeyinin %75, yalnız ezberleme yoluyla hatırlama düzeyinin ise %35 düzeyinde olduğu gözlenmiştir.
Diğer bir araştırmacı Pavio’nun çalışmaları bilginin bellekte nasıl temsil edildiğinin temel bir teorik açıklaması olan ikili kodlama hipotezinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu hipoteze iki kodlama sisteminin var olduğunu ifade etmektedir. Bu sistemler, Sözel olmayan zihinsel imgeleme ve sözel olan sembolik işleme şeklinde tanımlanır.
Anderson ve Reder adlı iki psikolog, ayrıntılara inme derecesiyle hatırlama arasında doğrusal bir ilişki bulmuştur. Araştırmacıların elde ettiği sonuçlara göre, en ufak ayrıntılara inilerek kodlanan kelime en iyi, hiç ayrıntılarına ilinmeden kodlanan kelime en kötü hatırlanır. (Anderson ve Reder, 1979)
Azalma Teorisi: Thorndike tekrar tekrar yapılan hareketlerin veya tekrar tekrar tecrübe edilen olayların daha iyi öğrenilmiş olacağını ve bu sebeple de daha çabuk ve daha kuvvetli bir şekilde yapılacağını iddia eder.
Örgütleyici Bilgiler: Ausubek ‘in modelinde en önemli kavramlardan biri örgütleyicilerdir. Örgütleyiciler öğrencilerin yeni gelen bilgiler ile halihazırda sahip oldukları bilgiler arasında köprü kurmalarını sağlayan bilgilerdir.
Guilfordun Zihin Yapısı Modeli: Guilford’a göre zekanın üç temel boyutu vardır. Bunlar zihinsel işlemler; ya da düşünme süreci; içerik ya da ne hakkında düşündüğümüz ve ürün ya da düşünme sürecinin sonucudur. Bu modelde zihinsel işlemler kendi içinde altı alt kategoriye ayrılır. Bunlar; Biliş (eski bilgileri hatırlama ve yenilerini keşfetme), hatırlama (bilgilerin üzerinden zaman geçtikten sonra hatırlanması), belleğe kayıt etme (bilgilerin anında hatırlanması) bütünleştirici düşünme (bir probleme sadece tek yanıt ya da çözüm bulma), ayrıştırıcı düşünme (bir probleme uygun pek çok yanıt ya da çözüm bulma) değerlendirme (bir şeyin ne kadar iyi doğru ve uygun olduğu hakkında karar verme).
Sternberg’in Üç Boyutlu Zeka Kuramı: Bilişsel kuramcılara göre zeka bireyin bilgileri belleğe depolaması ve bunları zihinsel işlemlerde kullanma biçimine bakılarak ölçülebilir. Bilişsel kuramcılar zekanın yapısı ya da içeriği gibi boyutlara odaklanmak yerine zekice davranışları üreten süreçleri inceler. (Feldman 1997)
Kodlama Kişisel Farklılıklar ve Normal Üstü Hafıza: Tulving’in öncülüğünü yaptığı bu ayırıma göre semantik hafıza sözcüklerde, ansiklopedilerde bulunan türden belli bir metne bağlı olamayan malumatlar içindir.
Prosesleme Seviyeleri ve Gelişme Teorisi: Kognisyonun gelişimi ile ilgili teoriler, çocuklardaki öğrenmenin büyük bir kısmının öğrenme maksadı olmaksızın ortaya çıktığı görüşünü kabul ederler.
Bellek, dikkat ve hatırlama ile ilgili bir deneyi değerlendirecek olursak;
Unutkanlıklarımızın önemli bir bölümü, kaydetme ya da bulup getirme sırasında gelen uyarıya pek dikkat etmemiş olmamızdan kaynaklanır. Dalgınlık, günlük yaşamdaki bellek yetersizliklerimizin bir bölümünden sorumludur; örneğin herhangi bir nesneyi nereye koyduğumuzu bulamamak gibi. Araştırmalarda, kodlama sırasında dikkati bölmenin, hedeflenen bilgi için zayıf bir bellek oluşturduğu görülmüştür. Bu konudan söz ederken, literatürde “değişiklik körlüğü” olarak adlandırılan olaydan söz etmeden geçmemek gerekiyor.
Değişiklik körlüğü araştırmalarında, insanlar bir sahneyi ya da bir nesneyi izlerken, buradaki kimi elemanlar birdenbire bir başkasıyla değiştirilir, insanlar bu değişikliği farketmezlerse buna “değişiklik körlüğü” adı verilir. Örneğin, bir araştırmada, basit bir iş yapan bir adamın gösterildiği bir filmde, sahnenin bir yerinde, deneklerin bilgisi dışında, sahnedeki adamın yerini başka bir oyuncu alır.
Deneklerin yalnızca üçte biri bu değişikliği fark eder. Değişiklik körlüğü üzerinde yapılan başka bir araştırmada izlenen yöntemse şöyledir: Araştırmacılardan biri, kampüsteki insanlardan herhangi birine yol sorarken, konuşmanın orta yerinde, iki kişi bir kapı taşıyarak aralarından geçerler. Bu sırada, kapının arkasında kalan araştırmacı, başka bir araştırmacıyla yer değiştirir. Araştırmaya katılan 15 kişiden yalnızca yedisi bu değişikliği fark edebilmiştir. Yol soran kişinin değiştiğini fark etmeyenlerin hepsinin orta yaşlı ya da orta yaşın üzerinde kişiler olduğu dikkati çekmiştir.
Araştırmacılar bu kişilerin, yol soran kişiyi “bir üniversite öğrencisi” olarak genel bir kategoriye sokmuş olabileceğini, bu nedenle de değiştiğini fark etmediklerini düşünmüşlerdir. Ayrıca araştırmacılar üniversite öğrencilerinin, eğer deneyde yol soran kişi, kendileri için genel bir kategoriye (örneğin yapı işçisi) sokulabilecek birisiyse nasıl davranacaklarını merak etmişlerdir. Bunun için, ikinci bir deney hazırlanmıştır. Gerçekten de, yol soran kişi bir yapı işçisi olduğunda, öğrencilerin on ikisinden yalnızca dördü değişikliği fark edebilmişlerdir.
1979 yılında Jacoby, Craig ve Begg’in yaptıkları bir araştırmada deneklere, “at-keçi” gibi, bilinen adlardan oluşan sözcük çiftleri gösterilmiştir. Kimi sözcük çiftlerinde sözcükler arasındaki farklılık az, kimi çiftlerdeyse çoktur. Deneklerden, bu sözcükler arasındaki farklılığı, l’den 10’a kadar derecelendirmeleri istenmiştir. Derecelendirmeleri yaptıktan sonra deneklere sürpriz bir test uygulanmıştır: Deneklerden, gösterilen sözcükleri anımsamaları istenir. Araştırmanın sonunda deneklerin, aralarındaki farklılık daha az olan sözcük çiftlerindeki sözcüklerin çoğunu anımsadıkları ortaya çıkmıştır. Araştırmacılara göre bunun nedeni, birbirine çok benzeyen nesnelerin adlarından oluşan sözcük çiftlerinde deneklerin, farklılığın derecesini belirleyebilmek için, daha “derin” bir kayıt yapmış olması. Yani, “anlamlarına göre” kaydedilen sözcüklerin, daha sonradan anımsanma olasılığı artmıştır.
Bu deneyden de şu sonuca varabiliriz; kayıt, bir uyarının, bilişsel sistemimiz tarafından tutulacak bir biçime getirilmesidir. Bir anıyı daha sonradan bulup getirmek, onu anımsamak için ne kadar çabaladığımıza değil, bilginin nasıl kaydedilmiş olduğuna bağlıdır. Anlamları göz önüne getirilerek kaydedilen bilgiler, daha kalıcı olur.
Diğer bir durumda da insanların yalnızca duydukları cümleleri, aradan zaman geçtikten sonra sözcük sözcük anımsayamadıklarını gözlemişsinizdir. Bu konuyla ilgili de pek çok araştırma bulunuyor. Örneğin, 1977 yılında yapılan bir araştırmada denekler, aşamalı bir biçimde düzenlenmiş bir parça okumuşlardır. Konunun ana hatları ise yazının başlarında belirtilmiştir. Deneklerin bir bölümüne yazıyı okuduktan hemen sonra, bir bölümüne de 25 dakika sonra öyküyle ilgili sorular sorulmuştur. Gecikmeli olarak test edilen deneklerin, duydukları metinde geçen cümlelerin anlamıyla ilgili sorulara daha hızlı yanıt verdikleri gözlenmiştir.
Okulda ise öğrenciler genellikle, herhangi bir konunun ayrıntılarıyla ilgili sorulardan değil de, genel bilgilerden sınava girdikleri için. öğrencilerin performansı, yeni öğrenilen materyalle, kalıcı bellekteki diğer malzemeler arasında ilişki kurarak arttırılabilir. Ayrıca, ayrıntıları aklınızda tutmak için uğraşmıyorsanız, sınavdan önceki son dakikaya kadar kitabınıza bakarak bir şey kazanamayacağınız da anlaşılıyor.
Özetle söylemek gerekirse, insanlar, sözel malzemeleri yalnızca sınırlı bir süre için akıllarında tutabilirler. Bilgiler kalıcı bellekte işlenirken, işittiğimiz şeyler anlamı çıkarılarak depolanır. Bu nedenle duyduklarımızı sözcük sözcük anımsamakta zorlanırız. Ancak, özellikle sözcüklerin kendisi, anlamı açısından önem taşıyorsa, bu bilgiler de depolanır. Genellikle bilgileri kodlayarak geri çağırırken belleğimizi kullandığımızın bilincindeyizdir. Kokteyl partisi fenomeninde, bizim için anlamı olan şeylere o an başka bir şeyle ilgileniyor olsak bile dikkatimizi verebildiğimizi görebiliyoruz. Buna göre insanlar genellikle daha çok ilgilerini çeken şeylere odaklanırlar diyebiliriz. Değişiklik körlüğü olgusunda, dikkatin belleği ne derece etkilediğini, beynimizin genellediği ve kategorilere ayırdığı bilgileri işlerken ayrıntıya girmeden genel özellikleriyle değerlendiğini görüyoruz. Aynı zamanda genel özellikleriyle, dikkat edilmeden alınan verilerin, gölgeleme adı verilen deneysel yöntemle benzerlikleri olduğunu söyleyebiliriz. Sözcük deneylerinde ve cümlelerin anlamlarıyla ilgili yapılan deneylerin hepsinde insanlar dikkat ettikleri, üzerinde düşünüp yorum yaptıkları ve eski bilgileri ile bağlantı kurdukları bilgileri daha kolay hatırlayabiliyor, bunun dışındaki bilgileri ise geri çağırıp hatırlayamıyorlar.
Yapılan bütün deneylerde görüyoruz ki, sadece hafıza, sadece dikkat ya da sadece mantık muhakeme zihnimizin maksimum performans göstermesi için yeterli olmamakta. Hepsi birbiriyle uyumlu çalışan, bir tanesi zayıf olduğunda diğerlerini de negatif yönde etkileyen bir sistemler bütününün parçası olarak işlev görmektedir.
BEYİN GELİŞİMİ, BELLEK GÜÇLENDİRME TEKNİKLERİ VE KOGNİTİF (BİLİŞSEL) REHABİLİTASYON UYGULAMALARI
Yapılan araştırmalar, deneyler ve gözlemler sonucunda insan beyninin gelişimi üzerine her geçen gün artan bir bilgi birikimi olmaktadır. Tüm bu bilgiler ışığında araştırmacılar ortak bir soruya yönelmiş ve cevap aramaya başlamıştır. Bilişsel fonksiyonların gelişimi mümkün müdür? Gelişiyorsa nasıl?
Bilişim dil, düşünme, problem çözme, hatırlama, kavramlaştırma, hayal etme, öğrenme, bilgi işleme ve sembollerin akılda kullanılışı gibi d
-
Cinselliği konuşmak
Çoğu anne baba cinselliği konuşmaktan utandığı için,mümkün olduğunca bu konuyu erteleme çabasına girer.Oysa çocuklar tüm saflıklarıyla,kafalarını karıştıran ve merak ettikleri konular hakkında soru sormak isterler. Nasıl davranması gerektiği konusunda hazırlıksız olan anne babalarda cinsellikle ilgili bu sorular kaygı uyandırabilir. Bu kaygı bazen yeterince bilgili olmadıklarını düşünmelerinden de kaynaklanabilir. Bu durumda yapılması gereken,çocuğun gelişim dönemleri ve bu dönemlerindeki fiziksel ruhsal ihtiyaçları konusunda bilgi sahibi olmaktır. Ayrıca bu konu eşler arasında da konuşulması gereken bir konudur.
Ebeveyni ile her konuda konuşabilen bir çocuk cinsellikle ilgili sorularını da öncelikle ailesiyle paylaşacaktır.Cinsellik ayaküstü konuşulacak bir konu değildir ve çocuğunuzun soruları olduğunda ona yeterli zamanı tanımak sağlıklı bir iletişim kurmanızı sağlayacaktır.
Cinsellik hakkında anlatacağımız bilgi,çocuğumuzun gelişim düzeyine uygun olmalıdır. Bizlere yönelttikleri sorular onların bigi düzeylerini de anlamamıza yardımcı olur. Sordukları sorulara kısa ve net cevaplar vermek en doğrusudur.Bu bilgiyi algılayıp sindirdikten sonra kendi tanımını yapacaktır.Sonra başka bir soruyla karşımıza gelebilir.Çocuklar hazır olduklarında bize soru sorarlar.Fazlaca sunulan ve hazır olmadıkları halde verilen bilgi kafalarını karıştırabilir.Sorularına gülmek, yargılamak ve ayıp gibi cümleler kurmak asla yapılmaması gereken bir tavırdır.Ses tonumuz ve vücut dilimiz şevkatli ve kabullenici olmalıdır.Herkesle cinselliğin konuşulamayacağını ve sınırların olduğunu hissettiren bir tutum içinde olmalıyız.
Çocuklar merak ettikleri soruların yanıtlarını ebeveynlerinden öğrenemezse internetten,arkadaşlarından,televizyondan veya başka kaynaklardan öğrenmeye çalışacaklardır.Kontrolsüzce sunulan bu bilgi yarardan çok zarar getirebilir.
Çocuğunun bir arkadaşıyla cinsel oyun oynadığını farkeden anne ona kızmadan”sanırım siz bedenlerinizi merak ediyorsunuz”deyip kız ve erkek çocukların cinsel organlarının farklılığı hakkında bilgi verirse,doğru mesaj vermiş olur.Erkek çocuğun”acaba kızların da benim gibi pipisi var mı?” merakı;”kızlar ve erkekler birbirinden farklıdır,erkeklerin penisi vardır kızların ise vajinası”demek yeterli bir açıklama olacaktır.Böyle bir cevap vererek çocuğa merak ettiğinde sorabilirsin mesajı da verilmiş olur.
Okul öncesi dönemde,cinsiyet farkı gözetmeksizin cinsellikle ilgili sorulara hem anne hem baba cevap verebilir. Daha sonraki yaşlarda çocuğun hemcinsi olan ebeveyn ile konuşması uygun olacaktır.Ancak diğer ebeveyn de konudar haberdar edilmelidir.Eğer tek ebeveynli bir aileyse ve çocuk ebeveynlerinden hemcinsi olanla görüşmüyorsa,özdeşim kurabileceği ve güvenebileceği bir yakın akraba devreye girebilir.
Cinsel eğitim ile öncelikle çocuğun kız ve erkek rollerini kabul etmesine,kendi cinsinin özelliklerini öğrenmesine yardımcı olunur.Toplumsal rollere farkındalık sağlanmış olur.Çocuk kendi bedeni ve karşı cinsin bedenini tanır,kendi bedenine ait kişisel bakım gibi sorumlulukları öğrenir.
Yine çocuğun aile içerisinde sağlıklı bir cinsel eğitim alması bedeninin özel olduğunu,mahremiyet sınırlarını öğrenmesini sağlar ve çocuğu olası bir cinsel tacizden korur.
-
Kadın sağlık çalışanlarının serviks kanseri farkındalığı
- Can H, Kılıç Öztürk Y, Güçlü YA, Öztürk F, Demir Ş. Kadın Sağlık Çalışanlarının Serviks Kanseri Farkındalığı. Tepecik Eğit Hast Derg 2010;20(2):77-84
KADIN SAĞLIK ÇALIŞANLARININ SERVİKS KANSERİ FARKINDALIĞI
CERVICAL CANCER AWARENESS OF FEMALE HEALTH EMPLOYEES
ÖZET
AMAÇ: Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde (TEAH) görev yapan kadın sağlık çalışanlarının serviks kanseri, serviks kanserinin risk faktörleriyle ilgili bilgi düzeylerini; bu kanser türünden korunmada ve erken tanıda yaşamsal önemi olup rutin olarak önerilen jinekolojik muayene ve pap yayma konusundaki tutum ve alışkanlıklarını belirlemektir.
GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel, tanımlayıcı olarak planlanan çalışma, 2010 Ocak ayı boyunca, TEAH'de çalışan kadın sağlık personeli ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma kadın sağlık personeli içinden halen veya geçmişte cinsel aktif olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 316 kadın ile tamamlanmıştır. Histerektomi ameliyatı geçirmiş ve/veya jinekolojik kanser tanısı almış hastalar çalışma dışı bırakılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 316 kadın sağlık çalışanından 110'u (%34,8) daha önce en az bir kez Pap yayma testi yaptırmış, 206'sı (%65,2) ise bu testi hiç yaptırmamıştır. Bu kadınların 73'ünün (%23,1) düzenli olarak jinekolojik muayene yaptırdığı, 243'ünün (%76,9) hiç jinekolojik muayene yaptırmadığı saptanmıştır. Çalışmamızda Pap yayma testi hakkında bilgi sahibi olanlarda, düzenli jinekolojik bakı yaptıranlarda, serviks kanseri ve riskleri, Human Papilloma Virüs ve aşısı hakkında bilgi sahibi olan kadınlarda Pap yayma testi yaptırma oranı yüksek olarak saptanmıştır.
SONUÇ: Sağlık personelinin, koruyucu sağlık hizmetlerindeki rolü nedeniyle bilgi eksikliklerinin giderilmesi için hizmet içi eğitimlerin düzenlenmesi, epidemiyolojik çalışmalarla bilgi düzeylerinin ve eksikliklerinin belirlenmesi gerekmektedir.
Anahtar Sözcükler: Serviks kanseri, Kadın sağlık çalışanları, Pap yayma testi