Etiket: Beyin

  • Bebeklerde el tercihi bir hastalık belirtisi olabilir mi?

    ~~İnsanlarda el tercihi iki yaşından sonra gelişmektedir. İki yaşından küçük tüm bebeklerde her iki el ve kol aktif olarak kullanılmaktadır. Bebeklik döneminde gelişim ile parelel olarak yüksek beyin fonksiyonlarının gelişimi ile ya sağlak ya da solak olunmaktadır. Erken yaşlarda el tercihinin olması kesinlikle normal bir durum değildir. Böyle bir durumun erken aylarda gelişmiş olması bir beyin hastalığına işaret eder. Biz klinikte erken el tercihi gelişimini serebral palsili çocuklarda (beyin felci gelişmiş bebeklerde) sıklıkla görmekteyiz. Bilindiği üzere beynimiz bir cevizin iki parçası gibi iki ana parçadan gelişmiş olup arasında korpus kallosum dediğimiz bir yapı ile birbirlerine yapıştırılmıştır. Beynin sağ tarafı vücudumuzun sol tarafını, sol tarafı da sağ tarafının fonksiyonlarını düzenlemektedir. Bu nedenle, beynin bir tarafında gelişebilecek bir hadisede vücudun karşı tarafında fonksiyon bozukluğu olacaktır. Ülkemizde serebral palsi yani beyin felci hastalığı 1000 canlı doğumda 3 bebekte görülmektedir. Bu bebeklerin de çoğunda erken aylarda el tercihi gelişmektedir. El tercihi gelişiminde serebral palsi dışında başka hastalıklarda olabilmektedir. Özellikle bebeklik döneminde zor doğuma bağlı doğum travmaları, boyun ve kol sinirinin incinmesine bağlı felçler, beyin kanaması, beyin tümörü, kas ve bağ hastalıkları ve ortopedik sorunlar neden olabilmektedir.
    Bir bebekte iki yaştan önce el tercihi gelişmiş ise mutlaka bir Çocuk Nöroloji Uzmanı tarafından değerlendirilmelidir. Böylelikle, altta yatabilecek ciddi problemlerin erken saptanması ile tedavi mümkün olacaktır.

  • Nöbet deyince akla gelir

    ~~Çocuğunuz sürekli dalıyor mu?, sürekli baygın mı bakıyor?, uykuda garip haraketler mi yapıyor?, ellerinde ve ayaklarında atma haraketi mi yapıyor?, garip garip gülümsüyor mu? Çocuğunuz nöbet geçiriyor olabilir. Nöbet deyince akıla epilepsi geliyor. Nöbet deyince akıla beyinsel hastalık geliyor. Nöbet deyince akıla beyin tümörü geliyor.

    Nöbet nedir?
    Nöbet çocukluk çağında sık görülen nörolojik bir semptomdur. Yaşanması aile için korkunç ve dehşet verici bir olaydır. Nöbet ani olarak meydana gelen bilincin açık ya da kapalı olduğu bir durumdur. İnsanın vücudunda kasılma, atılma, yüzünde seyirme şeklinde olabileceği gibi bir korku hissi, buruna kötü koku gelmesi, hayaller görme, bulanık görme, bir olayı yaşamış gibi hissetme, baş ağrısı, baş dönmesi şeklinde olabilir.
    Nöbet ateşli mi olur?
    Nöbetler ateşli olabileceği gibi ateşsiz de olabilir. 5 yaş altı çocuklarda en sık ateşli nöbetleri görürüz. Ateşli nöbetler genellikle üst solunum yolu enfeksiyonları sonrası görülmektedir. Genellikle masum nöbetlerdir. Ancak, ateşli nöbetler menenjit gibi ciddi beyinsel hastalığın bir semptomu olabilir. Ateşsiz nöbetler halk arasında sara hastalığı olarak bilinen epilepsi hastalığının da bir bulgusu olabilir. Epilepsi hastalığı tekrarlayıcı nöbetler ile karakterize bir hastalıktır. Genellikle ateşsiz nöbetler şeklinde bulgu verir. Nadir olarak ateşin tetiklediği nöbetler ile de bulgu verebilir.
    Her nöbet tehlikeli midir?
    Nöbetlerin çoğu kısa süreli olup tehlikesizdir. Uzun süren nöbetler tehlikeli olabilir. 5 dakikadan kısa süren nöbetler genellikle masum nöbetlerdir. 5 dakikadan uzun süreli nöbetler müdahale gerektirmektedir.
    Nöbet ile karşılaşıldığında ne yapılmalıdır?
    Nöbet aileleri korkutan bir durum olduğu için genellikle yanlış uygulamalar yapılmaktadır. Nöbet geçiren hastaların %90’ından fazlası ilk beş dakika içerisinde kendiliğinden durduğu için hasta yan çevrilir. Etrafında zarar verebilecek objeler uzaklaştırılır. Hasta kusar ise ağzı temizlenir. Nöbet durmaz ise 112 acil servisi arayarak yardım talep edilmelidir. Nöbet esnasında çeneyi açmaya çalışmak, ağız içerisine kaşık gibi cisimler sokmak tehlikelidir. Çene çıkılarına ve diş kırılmalarına neden olunabilir. Hasta dilini ısırmış ise dili geriye itilir. Nöbet esnasında suyun altına sokulma, birşeyler yedirip içirmeye çalışmak tehlikeli ve zararlıdır.
    Nöbet ciddi bir hastalığın bulgusu olabilir mi?
    Evet, kesinlikle olabilir. Beyin tümörleri, menenjit, ansefalit (beyin iltihabı), elektrolit bozukluğu, kalsiyum düşüklüğü, D-vitamini eksikliğinin ilk bulgusu nöbet olabilir. Her nöbet ciddiye alınmalı bu açıdan tetkik edilmelidir.
    Son söz
    Nöbet geçirmiş olan her hasta nöbet sonrası bir Çocuk Nöroloji Uzmanı tarafından görülmelidir. Nöbet sonrası beyin filmi (tomografi, emar) çekilmeli, beyin EEG’si yapılmalıdır. Her hasta Çocuk Nöroloji Uzmanı tarafından takibe alınmalıdır.

  • Çocuklarda baş ağrısı nedir

    Çocuklarda baş ağrısı nedir

    Yalnızca erişkinlerde değil, çocuklarda da baş ağrıları görülebiliyor. Bu ağrıların yaklaşık yüzde 50′sini ise çocukluk çağı migrenleri oluşturuyor.

    Nörolojik hastalıklar hem erişkinlerde, hem de çocuklarda görülebiliyor. Ancak çocuklarda erişkinlere göre hem ortaya çıkış şekli, hem de teşhis ve tedavi yöntemleri bazı farklılıklar içeriyor. Beyinle ilgili olarak tüm beyin içi, beyin zarları, kafatası ile ilgili problemler nörolojinin kapsamı içine giriyor. Migren, epilepsi, menenjit/ensefalit, damar tıkanmalarına bağlı enfarktüsler, beyin kanamaları, doğum travmaları-gebelik-genetik vb. nedenlere bağlı CP’ler (cerebral palsy), beyinde madde birikimine ait hastalıklar, multipl skleroz ve lökodistrofiler gibi beynin ak madde hastalıkları, doğumsal veya aileden genetik geçiş gösteren hastalıklar, parkinson, kore, distoni vb. hareket bozuklukları, beyin içi basınç artışları ve beyin tümörleri çocuk nörolojisi içinde ele alınıyor. Beyin hastalıklarının yanı sıra omurilik hastalıkları (travma, doğumsal yapı bozuklukları, tümörler vs.), kas ve kavşak hastalıkları (sıklıkla kas distrofileri, miyasteniler), doğumsal ve sonradan olan nöropatiler denen sinir hastalıkları yine çocuk nörologları tarafından teşhis ve tedavi ediliyor.

    Cerebral Palsy (CP, Serebral Palsi, Beyin Felci) İstanbul Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Çocuk Nörolojisi Birimi’nden Doç. Dr. Zuhal Yapıcı CP’nin başlıca belirtilerinin çocuğun gelişmesindeki duraklama veya gecikme olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Çocuk zamanında oturamaz veya yürüyemez, yürürse de sık düşmeler olur. Ellerini ve kollarını kullanması da zor olabilir. Yaş ilerledikçe bacaklarında fark edilen sertlikler nedeniyle halk arasında spastik teriminin yerleşmesine yol açmıştır. Hastalığın şiddetine göre bazı çocuklarda konuşma ve zeka da etkilenir ve hatta epileptik nöbetler (bilinç kaybının eşlik edebildiği krizler) de görülebilir. Ancak tüm serebral palsiler spastik değildir.” Yapıcı, hastalığın başlıca tiplerini ise şöyle sıralıyor: 1. Spastik (en sık görülen), 2. Distonik/diskinetik (el-kolda istemsiz hareketler, kıvrılma, bükülme), 3. Hipotonik, ataktik (gevşek), 4. Mikst (birden fazla özelliği taşıyabilir, örneğin hem spastik hem diskinetik). “Spastik tipte olanlar her iki bacakta (parapleji) veya hem kol hem bacaklarda (tetraparezi), vücudun tek yarısında (hemiplejik) ya da sadece bir bacakta (monoparezi) da olabilir” diyen Yapıcı, bu çocukların anne-babalarının teşhis için önce çocuk nöroloğuna ya da nöroloğa gitmeleri gerektiğini söylüyor. Yapıcı, muayene sonucunda çocuktan beyin MR’ı, EEG, ve gelişim-zeka testleri istenebileceğini, doktorun bunların sonucunda çocuğun beynindeki hasarın derecesini değerlendireceğini belirtiyor. Yapıcı, serebral palsinin çok çeşitli nedenleri olduğunu ifade ediyor: “Gebelik sırasında, doğum anında ve hatta bebeğin ilk yaşlarında başından geçen hastalıklar çocukta spastik CP’ye neden olabilir.

    Örneğin annenin gebeliği sırasındaki yüksek tansiyon, böbrek-kalp hastalığı, kullandığı ilaçlar, zehirlenmeler, enfeksiyonlar, doğum sırasındaki zorluklar, mor doğum, kordon dolanması, çocuğun oksijensiz kalması, bebeğin ilk yıllardaki ağır hastalıkları (menenjit, sepsis…) en iyi bilinen sebeplerdir.” Çocuktaki hastalık belirtilerine göre tedavi ediliyor. Sıklıkla fizyoterapi programına alınarak daha dengeli hareket etmesi, yürümenin hızlanması, elini kullanabilmesi sağlanıyor. Orta-ağır durumdaki çocuklarda fizyoterapiye ek olarak Botox uygulamaları, bazı kas gevşetici ilaçlar, ortopedik aletler, hatta nadir de olsa cerrahi girişimlere başvurulabiliyor. Epilepsi Epilepsi halk arasında sara nöbetleri olarak da biliniyor. Belirtileri, sanılanın aksine, sadece şiddetli kasılmalar ile yere düşüp bayılma şeklinde kendini göstermiyor; onlarca farklı çeşidi bulunuyor. Örneğin sadece gözlerde dalmalar, ağızda şapırdatma-yalanma-yutkunma, ağız köşesinde küçük kasılmalar, el-kolda küçük kasılmalar, gözlerde ışıklı görüntülerden sonra kusma atakları, ellerde veya vücutta korkar gibi sıçrayıcı hareketler çeşitli belirtiler arasında sayılabilir

    Bazı iyi huylu nöbetler sadece uykuda da görülebiliyor. Ancak bu hareketler sıklıkla saniyeler ya da birkaç dakikadan uzun sürmez ve gün içinde de tekrarlayabilir. Yapıcı, bu çocukların zekasının altta yatan nedene göre normal ya da gerilemiş olabileceğini ifade ediyor ve ekliyor: “Özellikle bebeklik döneminde uyanmayı takiben çocukta tekrarlayıcı kasılmalar anne için uyarıcı olmalı ve hemen nöroloğa başvurulmalı.” Teşhis için yine önce nörolog ya da çocuk nöroloğunun muayenesi şart. Sonrasında gerekli görülürse MR, EEG, zekâ testleri, PET, SPECT, video çekimlerinin biri veya birkaçı yapılabiliyor. Yapıcı, tedavi olarak antiepileptik ilaçlar kullanılacağını, şiddetli ve sık nöbetlerde 3-4 ilaca kadar çıkılabileceği gibi farklı tedavi yöntemlerine de başvurmak gerekebileceğini ifade ediyor. Çocuklarda baş ağrıları Yalnızca erişkinlerde değil, çocuklarda da baş ağrıları görülebiliyor. Yapılan istatistiklere göre bu ağrıların yaklaşık yüzde 50′sini çocukluk çağı migrenleri oluşturuyor.

    Yapıcı, bu ağrıları şöyle anlatıyor: “Erişkinlerdekine benzer şekilde zonklayıcı, çocuğu halsiz bırakan, ders yapmasına engel olan, uyumakla rahatlayabilen, bulantı ve kusmanın eşlik edebildiği ağrılardır. Yalnız süresi erişkinlere göre uzun sürmeyebilir.” Yapıcı, sadece bu bilgilerle migren teşhisi konulamayacağına da dikkat çekiyor ve “Baş ağrısına neden olabilecek başka faktörlerin de araştırılması, çocuğun nörolojik muayenesinin yapılması şarttır. Gerekirse görüntüleme yöntemlerinden (BT, MR), EEG den ve çocuk psikiyatrisinden yardım alınmalıdır. Çocuklarda kullanılabilecek ağrı kesiciler de erişkinden farklı olduğundan asla doktor bilgisi dışında kullanılmamalı, mutlaka bir çocuk nöroloğuna başvurulmalıdır” diyor.

    Beynin ilerleyici hastalıkları Bu hastalıkların belirtileri sıklıkla çocuğun doğumundan itibaren kendini gösterse de bazıları yürümeye başladıktan ya da oyun çocukluğu döneminden sonra da ortaya çıkabiliyor. Yapıcı ilk dikkati çeken belirtileri şöyle sıralıyor: “Çocuğun akranları gibi yürüyüp koşamaması, hareketlerinde yavaşlamalar, dengesizlik, konuşmasında bozulma, zekâsında eski performansın kaybolması.” Bu çocukların yüzde 40-50′sinin akraba evliliğinden olduğunun gözlendiğini söyleyen Yapıcı, tıpkı serebral palside olduğu gibi bunlarda da teşhis için çocuk nöroloğunun muayenesinden sonra özel kan tahlilleri ve MR yapılması gerekebileceğini vurguluyor ve ekliyor: “Her hastalığa özgü farklı kan-idrar tahlilleri olduğundan bunlar hasta sahiplerinin isteği ile laboratuarda yapılamaz.

    Çok özel araştırmalar için dünyanın bazı özel merkezlerine kan ve idrar gönderilmesi de gerekebilir. İlerleyici beyin hastalıklarının 20′den fazla türü olduğundan teşhis ve tedavi planlaması özelleşmiş merkezlerde (fakülte ve araştırma hastanelerinde) yapılmalı.” Kas-sinir hastalıkları Yapıcı, en sık görülen kas hastalıklarının (kas distrofileri) çocuk yürümeye başladıktan sonra belirti verdiğini söylüyor. “Sıklıkla düşmeler, yokuş ve merdiven çıkmada güçlük, yürüme konforunun bozulması, parmak ucunda yürüme gibi belirtileri vardır. Zaman içinde kas güçsüzlüğü artar ve yardımla yürümeye başlarlar” diyen Yapıcı, bu çocukların zekâ özürlerinin belirgin olmadığını ya da zeka özürleri bulunmadığını ifade ediyor.

    Teşhis için çocuk nöroloğunun muayenesinden sonra özel genetik testler ve EMG incelemesine başvurulacağını belirten Yapıcı, bazı olgularda kas biyopsisi gerekebileceğini söylüyor. “Sinir hastalıkları (nöropatiler, polinöropatiler) da çocukluk ya da ergenlik döneminde başlayarak el-ayaklarda güçsüzlük ve zaman içinde erimelerle karakterlidir” diyen Yapıcı, bu tür hastalıklarda teşhisin öncelikle EMG tetkiki, sonra da gerekirse genetik ve sinir biyopsileriyle kesinleştirileceğini ifade ediyor. Yapıcı ayrıca, her iki hastalık grubunda da rehabilitasyon programlarının genellikle konuyla ilgili özelleşmiş merkezlerde ilaç, ortopedik destek ve ihtiyaç olursa solunum desteği verebilen yerlerde yapılması gerektiğine dikkat çekiyor.

  • Bebek gelişiminde duyarlı dönemler hakkında

    Çocuk beynini erişkin beyninin küçük hali olarak değil, birtakım yapısal ve işlevsel değişikliklerin sürekli yaşandığı dinamik bir ortam olarak düşünmek gerekir. Çocuğun gelişim evresinde kazandığı her yeni beceri şu etmenlerin birlikte çalışması ile olur: Beynin yapısal gelişimi, sağlıklı beyin bir yapısı, çevresel destek (uyaranlar ve deneyim). Bu etmenler arasında çocuğun anne ve babasından edindiği genler onun yeteneklerini ve gelişimsel olasılıklarını belirler. Sonuç sadece ne genetik yapıya ne de sadece çevresel uyaranlara bağlıdır. Sonucu ortaya çıkaran genler ve çevresel destek arasında yaşam boyunca devam eden etkileşimdir.

    Beyin gelişimi hayat boyu devam eden bir süreçtir. Beynimiz ağırlığının %98’ine 6 yaşta ulaşır. İç ve dış kabuk (beyaz ve gri cevher) oluşunun tamamlanması, arasında bağlantıların oluşması en fazla ilk 1 yaşta olur ve yaklaşık 18-20 yaşta tamamlanır. Sinaptik bağlantı dediğimiz beyin hücrelerinin arasındaki bağlantıların oluşumu yine ilk 1 yaşta en hızlıdır. Beyin hücreleri arasındaki bu bağlantılar 40’lı yaşlara kadar bir taraftan devam ederken bir taraftan budanma dediğimiz olay ile azalır. Beyindeki kimyasal maddelerin (nörotransmitter) salınımı hayat boyu sürer. Ayna nöron olarak adlandırılan kısaca empati ve taklit yeteneğinden sorumlu olduğu düşünülen yapıların oluşumu da hayat boyu sürer.

    Çocuk doğduğunda beyin; temeli atılmış, kaba inşaatı ve odaları bitmiş bir ev gibidir. Odalar arasında bağlantıların kurulması, evin içinin döşenmesi ve güzelleşmesi ise aslında hayat boyu devam eder. Çocuklar doğdukları andan itibaren kendi bireysel ihtiyaçları ve tercihlerine uygun gelişir. Beynimiz bazı yönlerden özel bir eğitime ihtiyaç duymaz. Örneğin; bebek doğar doğmaz emebilir, daha küçük bebekken bile karnı acıkınca ağlar. Çocuğunuzun beyni sağlıklı ise ihtiyaç duyduğu şeyleri dünyadan nasıl alacağını doğal olarak bilir. Aynı zamanda beyin, gelişimi süresince her kişinin çevresel özelliklerine göre şekillenir. Bu nedenle insanlar çok değişken koşullarda yaşayabilir. Bu gelişim beynin arka kısımlarından ön kısımlarına doğru olur. Kısacası doğduğumuzda beynimizin yaşamımızı devam ettirecek fonksiyonları ilk önce gelişir. Yaşamamızı daha güzelleştirecek olan kısımlar- olaylar karşısında çözüm bulabilme, mantıklı düşünebilme, ahlaklı davranma, matematiksel beceriler gibi -ise daha sonra gelişir. Bu kısımların gelişiminde uyaranların etkisi büyüktür. Yine beş duyumuz gelişiminde uyaranların etkisi çok büyüktür.

    Beyin gelişim süresince ilk bir yıl çok önemlidir. Bu yıllarda belirli davranış ve duyuların olgunlaşması için o gelişim dönemine uygun doğru çevresel desteğin (deneyimin) yaşanması gereklidir. İşte bu kaçırılmaması gereken bu dönemlere “duyarlı dönemler” denilir.

    Duyarlı dönemler bazı duyular açısından anne karnında iken başlar. Tat duyusu bunlardan birisidir. Annenin aldığı gıdalar çocuğun içinde bulunduğu sıvı ile çocuğa ulaşır. Doğum sonu erken dönemde anne sütü ile daha sonra ek gıdaya geçiş ile olgunlaşmaya başlar. Yaklaşık 3 yaşında tat tercihlerinin çoğu oluşmuştur. Çocuğa bu dönemler kaçırılmadan farklı tatlar defalarca sunulmalıdır. İşitme duyusu da anne karnında gelişmeye başlar. Annenin hamileyken dinlediği müzikler doğum sonu dönemde çocuğu sakinleştirmek için kullanılabilir. Doğumdan sonra işitme testi yapılarak kayıp varsa erken teşhis ve tedavisi sağlanmalıdır. Konuşma bebeğin yaşamının ilk yıllarında en çok duyduğu (ana dilindeki) sesleri anlama ve çıkarma ile başlayarak gelişir. İleri yaşlarda yeni bir dil öğrenmek mümkün olsa da daha fazla uğraşı gerektirir. Yabancı dil eğitimine ne kadar erken yaşta başlanırsa çocuk o kadar kolay öğrenir. Dokunma duyusu deneyim ile kazanılır. Yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklara bu açıdan dikkat edilmelidir. Görme duyusu en erken kazanılan ve deneyimle artan duyulardandır. Göz tembelliği erken fark edilmez ise ileri yaşlarda geri dönüşü çok güçtür.

    Anne karnından başlayan ve ilk bir yılda çok önemli olan bu duyarlı dönemleri kaçırmayalım. Beyin gelişiminin bazı yönlerden hayat boyu devam ettiğini unutmayalım.

    Prof. Dr. Nesrin Şenbil

    Çocuk Sağlığı-Hastalıkları ve Çocuk Nöroloji Uzmanı

  • Beyin sağlığınız için hareket edin !

    Fiziksel egzersiz kalp hastalığı, yüksek tansiyon, kilo kontrolü gibi genel sağlığımıza olumlu etki etmesi yanısıra beyin sağlığımız için de en faydalı aktivitelerden birisidir. Hareketin beyin sağlığına olumlu etkilerini gösteren pek çok araştırma bulunmaktadır. Bir çalışmada; altı ay boyunca yoğun tempolu bedensel hareketler ya da esneme-germe egzersizleri yapan 60-70 yaş arasındaki altmış katılımcının beyin manyetik rezonans tarama yöntemiyle beynin ön bölümündeki gri maddenin (mantıklı düşünme, karar verme gibi işlevlerden sorumlu bölge) ölçümü yapılmış. Sonuçta, sadece yoğun tempolu hareketler yapan grupta bu bölgenin kalınlığında artış saptanmış. Bir başka çalışmada; 67 yaş üstü katılımcılarda beynin bilgi saklamamız açısından çok önemli bir bölümü (hipokampus) incelenmiş. Bir yılın sonunda yoğun tempolu hareket yapanlarda bu bölgede %2 oranında artış olduğu bulunmuş. Pek çok hayvan deneyinde tekerlek çevirme şeklinde yapılan egzersizin hipokampusda yeni hücre oluşumunu arttırdığı gösterilmiş.

    Düzenli koşu alıştırmalarının zihinsel başarıya etkisi üzerine yapılan bir çalışmada haftada 3 gün orta düzeyde yarım saat koşturulan gençlerin programa başlamadan önce ve 12 hafta sonra kendilerine verilen karmaşık zihinsel fonksiyonları ölçen testlerdeki başarılarında anlamlı bir gelişme olduğu gösterilmiş. Bununla birlikte, koşucuların düzenli antrenmanı kesmeleri halinde zihinsel başarı puanlarının da düştüğünü belirtilmiş. Amerika’da beyin yaşlanmasını inceleyen bir enstitüde, 3 haftalık bir koşu bandı egzersizi sonrasında farelerin beyinlerinde ilginç sonuçlar elde edilmiş. Araştırmada farelerin beynin strese, öğrenmeye ve dış etkenlere karşı tepki verme sorumluluğunu üstlenen genlerde artmış etkinliklerin olduğu ortaya konulmuş. Bu da sporun strese öğrenmeye ve vücudu dış etkenlere karşı koruyan fonksiyonlarına olumlu etkisini düşündürmektedir.

    Fiziksel hareketlilik bir taraftan da beyindeki sinirsel büyüme faktörlerini arttırır. Bu maddeler beyindeki hasarlı dokuların tamirini ve nöronlar arasında yeni bağlantıların kurulmasını sağlar. Fiziksel açıdan aktif olmak nörotransmitter denilen aracı maddelerin (dopamin, serotonin gibi) oluşumunu aktive eder. Bu maddelerin artışı beyinde yeni hücre oluşumunu arttırır diğer yandan duygu durumunu düzenleyerek depresyon gibi olumsuz olaylardan korur.

    Beynimizi olabildiğince sağlıklı tutabilmek için yapmamız gereken nedir ? Sorusunda ilk seçeneğe “vücudumuzu fiziksel olarak çalıştırmak” yanıtını koyabiliriz. Fitness, yürümek, yüzmek önerilen egzersiz biçimleridir ve ne kadar sık (hemen hergün) yapılırsa o kadar faydalıdır. Yaşlılar ve ek sağlık sorunu olanlar doktorlarına danışarak hangi egzersizi ne kadar süre ile yapabilecekleri konusunda bilgi almalıdır.

    Spora erken başlamak beynimize faydasının yanısıra sporu bir yaşam tarzı haline getirmek açısından önemlidir. Çocuklarımızı spora yönlendirelim, fiziksel olarak aktif olmalarını sağlayalım. Beyin gelişimine faydalarını çocuklarımıza anlatalım ve onlara örnek olalım. Spor sevgisini ve spor yapma alışkanlığını kazandırmak çocuklarımızın geleceğine yapılan en büyük yatırımdır. Şu sözü hatırlayalım “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur”

    Prof. Dr. Nesrin Şenbil

    Çocuk Sağlığı Hastalıkları ve Çocuk Nöroloji Uzmanı

  • Bebek gelişiminde duyarlı dönemler

    Çocuk beynini erişkin beyninin küçük hali olarak değil, birtakım yapısal ve işlevsel değişikliklerin sürekli yaşandığı dinamik bir ortam olarak düşünmek gerekir. Çocuğun gelişim evresinde kazandığı her yeni beceri şu etmenlerin birlikte çalışması ile olur: Beynin yapısal gelişimi, sağlıklı beyin bir yapısı, çevresel destek (uyaranlar ve deneyim). Bu etmenler arasında çocuğun anne ve babasından edindiği genler onun yeteneklerini ve gelişimsel olasılıklarını belirler. Sonuç sadece ne genetik yapıya ne de sadece çevresel uyaranlara bağlıdır. Sonucu ortaya çıkaran genler ve çevresel destek arasında yaşam boyunca devam eden etkileşimdir.

    Beyin gelişimi hayat boyu devam eden bir süreçtir. Beynimiz ağırlığının %98’ine 6 yaşta ulaşır. İç ve dış kabuk (beyaz ve gri cevher) oluşunun tamamlanması, arasında bağlantıların oluşması en fazla ilk 1 yaşta olur ve yaklaşık 18-20 yaşta tamamlanır. Sinaptik bağlantı dediğimiz beyin hücrelerinin arasındaki bağlantıların oluşumu yine ilk 1 yaşta en hızlıdır. Beyin hücreleri arasındaki bu bağlantılar 40’lı yaşlara kadar bir taraftan devam ederken bir taraftan budanma dediğimiz olay ile azalır. Beyindeki kimyasal maddelerin (nörotransmitter) salınımı hayat boyu sürer. Ayna nöron olarak adlandırılan kısaca empati ve taklit yeteneğinden sorumlu olduğu düşünülen yapıların oluşumu da hayat boyu sürer.

    Çocuk doğduğunda beyin; temeli atılmış, kaba inşaatı ve odaları bitmiş bir ev gibidir. Odalar arasında bağlantıların kurulması, evin içinin döşenmesi ve güzelleşmesi ise aslında hayat boyu devam eder. Çocuklar doğdukları andan itibaren kendi bireysel ihtiyaçları ve tercihlerine uygun gelişir. Beynimiz bazı yönlerden özel bir eğitime ihtiyaç duymaz. Örneğin; bebek doğar doğmaz emebilir, daha küçük bebekken bile karnı acıkınca ağlar. Çocuğunuzun beyni sağlıklı ise ihtiyaç duyduğu şeyleri dünyadan nasıl alacağını doğal olarak bilir. Aynı zamanda beyin, gelişimi süresince her kişinin çevresel özelliklerine göre şekillenir. Bu nedenle insanlar çok değişken koşullarda yaşayabilir. Bu gelişim beynin arka kısımlarından ön kısımlarına doğru olur. Kısacası doğduğumuzda beynimizin yaşamımızı devam ettirecek fonksiyonları ilk önce gelişir. Yaşamamızı daha güzelleştirecek olan kısımlar- olaylar karşısında çözüm bulabilme, mantıklı düşünebilme, ahlaklı davranma, matematiksel beceriler gibi -ise daha sonra gelişir. Bu kısımların gelişiminde uyaranların etkisi büyüktür. Yine beş duyumuz gelişiminde uyaranların etkisi çok büyüktür.

    Beyin gelişim süresince ilk bir yıl çok önemlidir. Bu yıllarda belirli davranış ve duyuların olgunlaşması için o gelişim dönemine uygun doğru çevresel desteğin (deneyimin) yaşanması gereklidir. İşte bu kaçırılmaması gereken bu dönemlere “duyarlı dönemler” denilir.

    Duyarlı dönemler bazı duyular açısından anne karnında iken başlar. Tat duyusu bunlardan birisidir. Annenin aldığı gıdalar çocuğun içinde bulunduğu sıvı ile çocuğa ulaşır. Doğum sonu erken dönemde anne sütü ile daha sonra ek gıdaya geçiş ile olgunlaşmaya başlar. Yaklaşık 3 yaşında tat tercihlerinin çoğu oluşmuştur. Çocuğa bu dönemler kaçırılmadan farklı tatlar defalarca sunulmalıdır. İşitme duyusu da anne karnında gelişmeye başlar. Annenin hamileyken dinlediği müzikler doğum sonu dönemde çocuğu sakinleştirmek için kullanılabilir. Doğumdan sonra işitme testi yapılarak kayıp varsa erken teşhis ve tedavisi sağlanmalıdır. Konuşma bebeğin yaşamının ilk yıllarında en çok duyduğu (ana dilindeki) sesleri anlama ve çıkarma ile başlayarak gelişir. İleri yaşlarda yeni bir dil öğrenmek mümkün olsa da daha fazla uğraşı gerektirir. Yabancı dil eğitimine ne kadar erken yaşta başlanırsa çocuk o kadar kolay öğrenir. Dokunma duyusu deneyim ile kazanılır. Yetiştirme yurtlarında büyüyen çocuklara bu açıdan dikkat edilmelidir. Görme duyusu en erken kazanılan ve deneyimle artan duyulardandır. Göz tembelliği erken fark edilmez ise ileri yaşlarda geri dönüşü çok güçtür.

    Anne karnından başlayan ve ilk bir yılda çok önemli olan bu duyarlı dönemleri kaçırmayalım. Beyin gelişiminin bazı yönlerden hayat boyu devam ettiğini unutmayalım.

    Prof. Dr. Nesrin Şenbil

    Çocuk Sağlığı-Hastalıkları ve Çocuk Nöroloji Uzmanı

  • Çocuklarda görülen epilepsiler

    ÇOCUKLARDA EPİLEPSİ (SARA HASTALIĞI)

    Epilepsi nedir?

    Epilepsi beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik dalgalarının yayılması sonucu ortaya çıkan nöbetler ile kendini gösteren bir hastalıktır. Bu dalgaların ortaya çıktığı beyin bölgesine bağlı olarak değişik şekillerde nöbetler oluşabilir. Bu nöbetler bazen bilinç kaybı, çenede kilitlenme, vücutta kasılma, kol ve bacaklarda atmalar şeklinde olabilirken bazı nöbetler dalma, boş bakış, değişik duygular (tat, koku, görsel ) hissetme vb şeklindedir.

    Epilepsi çocuklarda görülür mü?

    Epilepsi yenidoğan bebekten başlayarak her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır.

    Epilepsinin tipleri nelerdir?

    Farklı sınıflamalar olmakla birlikte temelde nöbetler ikiye ayrılır: parsiyel/fokal (yani beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve jeneralize (beyinde yaygın olarak olarak başlayanlar) nöbetler. Yaygın başlangıç daha kötü ve şiddetli bir nöbet anlamına gelmez. Buradaki gruplama sadece nöbeti oluşturan nedenin farklılığı ile bağlantılıdır.

    Epilepsinin nedeni nedir?

    Beyin gelişimini etkileyen veya beyinde hasar bırakan birçok durum, örneğin doğumsal beyin yapı bozuklukları, menenjit gibi enfeksiyonlar, genetik hastalıklar, kafa travmaları epilepsiye yol açabilmektedir. Hastaların yaklaşık yarısında ise epilepsinin belli bir nedeni bulunamaz. Bazı epilepsi tipleri için ise kalıtsal geçiş söz konusudur, yani anne veya babada bu epilepsi tipi varsa çocukta da olma olasılığı yüksektir .

    Epilepside hangi durumlar nöbetleri tetikleyebilir?

    Uykusuzluk, ateş, çeşitli enfeksiyonlar, aşırı stresli durumlar, aşırı kafein alımı ve bazı ilaçlar epilepsi hastalarında nöbetleri tetikleyebilmektedir. Bunun dışında belirli bazı epilepsi türlerinde nöbetler bilgisayar oyunları ve peryodik olarak yanıp sönen ışıklar ile tetiklenebilir.

    Tanı yöntemleri
    Tanıda en önemli nokta çocuğun geçirdiği nöbetin çok iyi tarif edilmesidir. Bu nöbetlerin mümkünse video kamerayla kaydedilmesi de tanıya çok yardımcıdır. Bu sayede epilepsiyle karışabilen birçok hastalığın dışlanması ve epilepsinin tipinin tayin edilmesi mümkün olabilir. Tanı için en önemli laboratuvar testi EEG olarak kısaltılan elektroensefalografidir.

    EEG sonuçlarına göre hastalara ek olarak beyin MR veya tomografi gibi görüntüleme yöntemleri,bazı kan testleri, zeka gelişimini değerlendiren testler ve kalıtsal bazı hastalıkları araştırmak için bazı metabolik ve genetik testler de istenebilir.

    Epilepsi tedavisi

    İlaç tedavisi : Günümüzde epilepsi için kullanılan birçok ilaç ve seçenek vardır. İlaç tedavisindeki amaç nöbet sayısını azaltmak ve hastanın mümkün olduğunca normal bir yaşam sürmesini sağlamaktır. İlaç seçimi nöbetin tipine, hastanın yaşına ve diğer faktörlere bakılarak yapılır. İlaç başlandıktan sonra genellikle en az iki yıl süreyle ilaca devam edilir. Hastaların yaklaşık yüzde sekseninde nöbetler tek bir ilaç ile kontrol altına alınabilirken diğer hastalarda birden çok ilacın birlikte kullanılması gerekebilir. Bazı hastalarda ise nöbetler tüm ilaçlara dirençli olabilir.

    Diğer tedaviler: İlaç tedavisine cevap vermeyen veya yeterli düzeyde nöbet kontrolü sağlanamayan hastalarda özel bir diyet programı, cerrahi yöntemler ve vagus sinir stimülasyonu denilen pil uygulaması da yapılabilmektedir.

    Prof. Dr. Füsun Alehan

  • Beynin yarıküreleri bir şehir efsanesi mi?

    Beynin Yarıküreleri Bir Şehir Efsanesi mi?

    Bu konudaki bir önceki yazımızı okumanızı diliyorum (bu yazıyı daha net anlamanız için ..)

    Sağ/sol beyin ve serebral korteks / limbik sistem arası fark ve benzerliklere yeniden bir göz atarsak ;

    Sol beyin: Matematik, Dil, Mantık, İrdeleme, Yazma

    Sağ beyin: Hayal gücü, Renk, Müzik, Ahenk, Hayal kurma ile ilintili görünmektedir.

    Beynin üzerini kırış kırış bir elbise gibi örten serebral korteks rasyonel, entelektüel faaliyetleri üstlenirken eski beyin, sürüngen beyni, bilinç dışı beyin diye adlandırılan limbik sistemi içeren kısım beklendiği üzere daha çok ısı kontrolü, tansiyon, kimyasal değer vb. faaliyetleri kontrol eder . (Bu normaldir zira zeka ve akıl evrimsel süreçte beyne daha sonra, uzun bir süreç yaşayarak eklenmiştir).

    Genel hatları ile bir şehir efsanesi beynin sağ yarısının vücudunun sol yanını, sol yarısının da vücudunun sağ yarısını kontrol ettiğini, kadınlarda sağ yarının erkeklerde sol yarının güçlü olduğunu iddaa eder. Bunda bazı gerçekle olsa da yanlış bir iddaadır(buna ilerde bakacağız).

    Bununla ilgili bir iki deneme yapabilme şansımız var. Cep telefonunuzla karşınızdakinin konuşmasını sol kulağınızla dinleyin . O kişi size sürekli “sersem“ desin. Ses tonuna yoğunlaşacak, kendinizi kötü hissedeceksiniz. Şimdi sağ kulağınızla dinleyin yine “sersem“ deniyor. Ancak ses tonu dışında mantıklı sebep ve sonuç ilişkisi kuracaksınız. “Bu adam(kadın) neden bana ‘sersem sersem,sersem…“ diyor?

    Aynı şeyi bir arkadaşınızla şu şekilde deneyin :

    Karşınızdaki ile konuşurken gözlerinizi sola kaydırın; karşınızdaki size “Sevgilim, dün akşam Boğaziçi Bar’da seni düşündüm !“ desin. Yorumunuz şöyle olacak : ‘Canııım, beni seviyor ya, bu kız(oğlan)! ‘ Tersini yapın şimdi; bu kez tavrınız birden değişecek ‘ ulen bu kız (oğlan) bara kimle gitmiş, aboov beni aldatıyor yahu!’

    Ancak Daniel COLEMAN, Fred SCHİFFERS, Gared MORGON, Trevor BONTLEY gibi nörolog ve psikiyatristlerce geliştirilen ve naçizane ben, Nörolog Hugo CHOİ, Nörolog Luigi BİANCA tarafından geliştirilen ‘holistik sistem’ söz konusu bölünmüş beyin anlayışını kabul etmemektedir.

    Aslında evet, yukarıda anlatılan türde bir kompartımanlaşma mevcuttur ancak bu bir fabrikadaki üretim hattına benzer ; bölümlerin hepsinin birbirine hiç benzemeyen, örtüşmeyen yöntem, tarz, süreçleri mevcuttur( ve hatta bir üretim hattında çalışan işçinin öteki hat hakkında hiç bilgisi olmaması gibi birbirinden kopuktur) ama nihai ürün bu hatların toplamının sonucudur.

    Yine aslında, iki yarıküreyi ameliyatla ayırmış olsak aynı kafada iki beyin yaratmış oluruz!

    Holistik Sistemin iddaası şudur; iki yarıkürenin tüm özelliklerinin korunup birleştirilmesi sonucu Voltran’ı oluşturmak mümkündür.

    Ord. Prof. Reha Oğuz Türkken bir çalışmasında şunu saptar;

    Batı insanı soldan sağa yazı ile belki analitik düşünce, mantık konusunu tetiklemiş, düşünüş şekli buna göre şekillenmiştir ama bu “aşırı mantıklı“ düşünme şekli duyguları öldürmüştür. Sözel kültürü, hafıza ve anımsama gücünü yok etmiştir. Doğal olarak da sağdan sola yazma duygu-sezgi ağırlıklı düşünceye güç vererek Doğu Kültürünü farklılaştırmıştır.(ülkemizde sadece dini açıdan ve çok bilinmeden kullanılan Arapça aslında bu hali ile şiirsel bir dildir. Zira üretildiği coğrafya zaten buna uygundur; uçsuz bucaksız biz çöl; üzerinde hiçbir şey olmayan bir mekan. Bu mekan doğal olarak hiçbir şeyi her şeye dönüştürür ama hayalinizde, bilincinizde, ruhunuzda. Serap görme beynin bir tepkisidir).

    Beynimizde toplam 100 milyar hücre vardır. Bunun %15’i (15 milyar) nörondan oluşur. Bunlar 100 trilyon dendrit ve aksan terminali oluşturur, sonuçta da 50 trilyon bağlantı yeri (sinops) oluşur. Bu bağlantıları ip yumağı gibi çözmeye kalksak 500 bin km yol alırlar(ve bunu 1.5 kg’lık bir et parçası yapar!) yaklaşık 70 yıl yaşasak 15 trilyon birim/bit bilgi üretiriz. Dakikada 4.999, saatte 2.000.000 ,günde 50.000.000 bitlik bilgi!!!

    Diyelim ki bilgisayarcımıza buna benzer bilgisayar toplatacağız; adamcağıza 500 trilyar dolar vermemiz gerekir. Zavallı bu parayı harcayamaz zira 1 trilyon watt enerjiye gerek duyduğu için parayı TEK’e ödemek zorunda kalır. Şunu söylemek gerek ; beyin yaşlanmaz ve gençleşmez. Doğumda var olan nöronların her 10 yıl % 10 unu yitiririz. Yitirilenin yerine yenisini de üretemeyiz. Vücudunun toplam enerjisinin %20 sini beyin tüketir. Bu nedenle de uykuda bile asla dinlenme moduna geçmez. Bu 3 durumun temel nedeni: Beyindeki bağlantıların SERİ ve PARALEL yol izlemesidir.(Neurofeedback= Nöroterapi buna bağlıdır).

    Beynin bu enerji tüketimindeki çılgın hızın temel sebebi son yıllarda anlaşıldı. Alexander ALEKHİNE, Moxwell MALTZ, Bernie ZİLBERGELD, Arnold LAZARUS vb araştırmacılar gerçek deneyim ile zihinde canlandırma/hayal etme deneyimi arasında benzer enerjinin kullanıldığını ve merkezi sinir sisteminin aynı ölçüde etkilendiğini gösterdiler.

    Arizona basketbol takımındaki çalışmada 5 kişi serbest atış yaparken 5 sporcu sadece bunu düşünmüş.Bu 10 kişinin hemen hemen aynı oranda enerji ürettiği saptanmıştır.

    Beynin bu plastisitesine bir başka yazıda bakacağız.

    Nörofiz. Duru Hakan Karabacak

    15.07.2019

  • Dehb ve tourette bozukluğu serotonin/dopamin

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla (yetersiz dürtü kontrolü) karakterize bir bozukluktur. DEHB çocuk ve ergen ruh sağlığı ve hastalıkları bölümlerine yapılan başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Okul öncesi çocuklukta başlayıp yetişkin yaşamda da değişik bulgularla seyredebilen süreğen bir bozukluktur. Tedavi edilmediği takdirde, belirtileri çocuğun eğitim ve yaşantısının hemen her alanını olumsuz etkilemekte, yoğun ruhsal, sosyal ve okul sorunları ortaya çıkmaktadır.

    Son 30 yıla kadar DEHB iyi tanımlanmamış, son üç dekadda bu konudaki bilimsel bildirilerde yoğun artış olmuştur. I. Dünya savaşında ensafalitis laterjika salgınından sonra, bir kısım çocuk ve ergenlerde aşırı hareketlilik, koordinasyon bozukluğu, öğrenme güçlüğü, dürtü denetim sorunları ve agresyonla karekterize postensefalitik davranışsal sendrom tanımlanmıştır. 1947 yılında Strauss ve arkadaşları aşırı hareketlilik, şaşkınlık, dürtüsellik, perseverasyon ve bilişsel yetersizliği olan çocuklarda sonradan gösterilemeyen beyin hasarı olduğunu belirtmişler ve bu durumu “Minimal Beyin Zedelenmesi Sendromu” olarak adlandırmışlardır. 1960’larda belirlenmiş nörolojik bozukluğu bulunmayan bu grup çocuk için “minimal beyin disfonksiyonu” tanımı kullanılmıştır.

    İlk olarak 1970’de Amerikan Psikiyatrik Bozuklukları Tanı ve Sınıflandırması sistemi olan DSM-II’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) “hiperkinetik reaksiyon” tanısı yer almış. 1980’de DSM-III’de “dikkat eksikliği bozukluğu” terimi kullanılmış ve bunu hiperaktivite olan ve olmayan diye iki gruba ayırmıştır. 1987’de DSM-III-R’da “dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu” terimi kullanılmaya başlanmıştır. 1994’de DSM-IV’de DEHB “Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları” genel başlığı altında verilmektedir. Bu grup içinde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu, Karşıt Olma-Karşı Gelme Bozukluğu ve Başka Türlü Adlandırılamayan Yıkıcı Davranış Bozukluğu bulunmaktadır. Bu üç temel bozukluk dışa vurum bozuklukları olarak da tanımlanabilmektedir. DSM-IV’e göre DEHB’nun üç tipi vardır: 1. Dikkat eksikliğinin belirgin olduğu tip, 2. Aşırı hareketlilik ve dürtüselliğin belirgin olduğu tip, 3. Kombine tip .

    Epidemiyoloji

    DEHB, okul yaşı çocuklarının yaklaşık %3-5’inde gözlenir. Sıklık konusunda ergen ve erişkinlerdeki bilgilerin sınırlı olduğu belirtilmektedir. Erkeklerde sıklığı kızlardan fazla olup, erkek/kız oranı 3-5/1 arasında bildirilmektedir. Kızlarda DEHB’nun daha çok dikkatsizlik ve bilişsel zorluklarla seyretmesi, ataklık ve saldırgan davranış sorunlarının daha az olması nedeniyle, gözden kaçtığı ya da önemsenmediği düşünülmektedir. Erkeklerin saldırganlık, ataklık ve davranım bozukluklarını daha sık göstermeleri nedeniyle polikliniklere getirilmeleri daha sık ve erkendir.

    Başlangıcı genellikle 3 yaş dolaylarında olmakla birlikte, tanı koymak için eğitim ve öğrenim için gerekli olan dikkat süresi ve yoğunlaşmanın beklendiği ilkokul yılları en uygun zamandır.

    Etiyoloji

    DEHB nedeni bilinmeyen heterojen bir bozukluktur. Frajil-X, fetal alkol sendromu, çok düşük doğum ağırlığı ve daha seyrek olarak da genetik kökenli tiroid bozuklukları gibi durumlar DEHB belirtileri gösterirler. Ancak böylesi olgular tüm DEHB olan çocukların çok küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Konu ile ilgili araştırmalarda bazı olası sebepler ileri sürülmektedir:

    a. Genetik nedenler

    b. Beyin hasarı

    c. Nörotransmitterler

    d. Gıda-katkı maddeleri ve toksik maddeler

    e. Psikososyal etkenler

    a. Genetik Nedenler:

    Genetik ilişki ile veriler ilk defa bu çocukların yakınları ile yapılan çalışmalardan elde edilmiştir. DEHB olan çocukların birinci derecede akrabalarında bu bozukluğa 4-5 kat daha sık rastlanmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci derece akrabalar ile yapılan aile çalışmaları hiperaktif çocukların ailelerinde antisosyal kişilik bozukluğu, histeri, alkolizm ve madde kullanımının daha sık olduğunu ortaya koymaktadır.

    DEHB’nun genetik yönle ilişkisi hakkındaki çoğu anlamlı veriler ikiz çalışmalarından elde edilmiştir. Monozigot ikizlerde dizigotlara göre daha fazla eş hastalanma (konkordans) nın olması ya da hiperaktif çocukların kardeşlerinde genel topluma göre iki kat fazla riskin olması genetik kanıtlar olarak ileri sürülmüştür. Genetik geçişin monozigot ikizlerde %51, dizigot ikizlerde %33 kadar olduğu bilinmektedir. Evlat edinme çalışmaları da ailesel geçişi desteklemektedir.

    Bu noktada bulunmuş belirli bir gen yoktur, fakat araştırmalar sürmektedir. Genetik geçiş şeklinin önceden ileri sürüldüğü gibi çok genli değil tek genli olduğu düşünülmektedir. Birçok çalışmada prefrontal korteks ve bazal ganglionlar üzerinde etkili olan birkaç gendeki mutasyonun DEHB’na yol açtığı ileri sürülmektedir. Bazı çalışmalarda dopamin reseptörlerini ve taşıyıcılarını kodlayan genlere işaret edilmektedir. Bu genler prefrontal bölge ve bazal ganglionlarda çok etkindir. Dopamin reseptör genlerindeki mutasyonlar sonucunda dopamin reseptörleri dopamine daha az duyarlı hale getirmektedir. Tersi olarak dopamin taşıyıcı genlerin mutasyonu sonucunda; az taşıyıcı salgılanmaktadır. DEHB olan çocuklar olmayanlara oranla daha sık olasılıkla dopamin taşıyıcı gen DAT1’de özellikle bir varyasyona sahiptirler. Benzer olarak dopamin reseptör gen D4‘deki bir varyantın DEHB olan çocuklarda daha yaygın olduğu bulunmuştur.

    DEHB ve Tourette bozukluğu olan çocuklar ve aileleri ile yapılan bir çalışmada genetik geçişin serotonin metabolizmasıyla ilgili gen ile yarı resesif yarı dominant olarak gerçekleşebileceği ileri sürülmüştür.

    b. Beyin Hasarı:

    Hastalık tanımlandığından beri bu çocuklarda perinatal dönemde gizli ya da açık minimal derecede santral sistemi hasarı olduğu belirtilmektedir. Bu hasara yol açan toksik, metabolik, mekanik ve dolaşımla ilgili nedenler olabileceği gibi, erken bebeklik döneminde SSS’ni etkileyen enfeksiyonlar da söz konusu olabilir. Prematüre doğum oranın da sık olduğu ve prenatal dönemde gelişmekte olan sinir sistemine fiziksel hasarın bulunduğu bildirilmiştir. Silik nörolojik belirtiler ve birlikte bazı öğrenme bozukluklarının olması, özgün olmayan EEG bozukluklarının ve epilepsinin gelişme olasılığının normalden daha fazla olması beyin hasarını kanıtlar niteliktedir.

    Nörofizyoloji ve Beyin Görüntüleme Çalışmaları:

    Çocukların önemli bir bölümünde SSS’ de yapısal hasara ilişkin bir belirti yoktur. Geçen 10 yılda yapılan görüntüleme çalışmalarında DEHB olan bireylerin beyin bölgelerinin işlevsel bozukluğu olabileceğine işaret eden bulgular elde edilmiştir. Bu çalışmalarda prefrontal korteks, beyincik ve beyinin derinindeki sinir hücre kümelerinin oluşturduğu bazal ganglionlardan en az ikisinin tutulduğu ileri sürülmektedir. Yapılan çalışmalarda sağ prefrontal korteks ve iki bazal ganglionun (nukleus kaudatus ve globus pallidum) DEHB olan çocuklarda normalden anlamlı derecede daha küçük olarak bulunmuştur. Başka bir çalışmada ise beyinciğin vermis bölgesi DEHB olan çocuklarda daha küçük bulunmuştur.

    Bu bulgular DEHB’nda frontal lob gelişiminde ve işlevinde bir bozukluğun olabileceği kuramını desteklemektedir. DEHB’nda temel eksikliğin tepkilerin engellemesindeki zorluk olduğu, bunun da prefrontal korteksin dorsoleteral kısmının dışı ile ilişkili olabileceği bildirilmektedir. SPECT (Tek Foton Emisyon Tomografisi) çalışmalarında sitratumda bölgesel kan akımında azalma, duyu ve motor bölgelerinde ise artma görülmüştür. PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) çalışmalarında DEHB olan çocukların frontal loblarında beyin kan akımında ve metabolik hızda azalmanın olduğu gözlenmiştir. Bozukluğun nörofizyolojik nedenleri ile ilgili olarak SSS’nin gelişiminde gecikme ya da aksamalar olabileceği üzerinde durulmaktadır. Ayrıca frontal lobun daha alt merkezleri baskılayıcı etkisinin bozulduğu ya da olmadığı ve retiküler aktive edici sistemin (RAS) dikkat merkezi üzerindeki etkisinin azalmasından söz edilmektedir.

    Bu görüntüleme sonuçlarında dikkati çeken nokta; DEHB olan çocuklarda boyut olarak küçük olarak belirtilen bölgelerin çoğu dikkati düzenleyen alanlardır. Sağ prefrontal korteks, bir davranışın hazırlanmasında, ilgisiz uyaranların süzgeçten geçirilmesinde, kendinin ve zamanın farkında olmanın gelişmesinde rol oynar. Kaudat çekirdek ve globus pallidus kortekste oluşturulan daha dikkatli tasarımlara otomatik tepkiler oluşmasına engel olur ve korteksin çeşitli bölgeleri arasında nörolojik girdileri koordine eder. Vermis bölgesinin rolü tam olarak açık değildir. Ama ilk çalışmalarda motivasyonu düzenlemede rolü olabileceği ileri sürülmektedir.

    Yürütücü İşlevler:

    Sonuçta DEHB’nda merkezi eksiklikler sonucu davranışsal engellenmede ve self-kontrolde bozulmalar olmaktadır. Self-kontrol, bir olaya karşı başlangıç motor tepkileri (belki duygusal) engelleme (baskılama) veya geciktirme kapasitesidir. Self-kontrol herhangi bir görevdeki başarı için temeldir. Birçok çocuk büyüdükçe yürütücü işlevler diye adlandırılan mental aktiviteler kazanır. Bu işlevler amaçtan uzaklaşmayı önler, amaçları hatırlatır ve amaca ulaşmak için gereken aşamaları geçmeyi sağlar. Bir iş veya oyunda amacı başarmak için amacı belirleme yetisinin olması gerekir. Amaca ulaşmak için öngörülü olmak, duyguları denetlemek ve motivasyon esastır. Bir kişi düşünce ve dürtülerini kontrol edemedikçe bu işlevlerden hiçbirini başarılı bir şekilde yerine getiremez. Küçük yaşlarda yürütücü işlevler dışsal olarak kazanılmaktadır. Çocuk yapması gereken bir görevi hatırlarken veya problem çözerken kendi kendine sesli konuşabilir. Ancak büyüdükçe bu içselleşir, kişiye özgü hal alır ve bunun başkaları tarafından anlaşılması zorlaşır. DEHB olan çocuklarda bu yürütücü işlevlerin yerine getirilmesi için gerekli olan düzenlemeler eksiktir.

    Yürütücü işlevler 4 mental etkinlik şeklinde gruplandırılır: bunlardan biri işleyen veya çalışan bellek (working memory) dir. Bu herhangi bir görev veya çalışma sırasında bilgileri zihinde tutmadır. Böylesine bir hatırlama zamanında ve amaca uygun davranış için çok önemlidir. Bunun sonucunda karmaşık ve yeni davranışlarından sonuç çıkarma, öngörü, hazırlık ve taklit sağlanır. DEHB olan çocuklarda bütün bunlar bozulmuştur.

    Kendine yönelik konuşmanın (self–directed speech) içselleştirilmesi diğer bir yürütücü işlevdir. Altı yaş öncesinde çoğu çocuk bir görevi yerine getirirken veya bir problemi çözerken nasıl yapılacağını kendi kendine hatırlatmak için sesli konuşur. Örneğin, “Kitabımı nereye koydum?” “Oh, sıranın altına koymuştum”.gibi. İlköğretimin başlarında bu özel konuşma duyulmayacak şekilde mırıltı tarzındadır ve genellikle 10 yaşına kadar kaybolur. İçselleştirilmiş, kendine yönelik konuşma kişiye kendini yansıtmasını sağlar; kuralları ve yönergeleri takip edebilmek için, problem çözümünün bir formu olarak kendini sorgulamayı kullanarak ve önceki kuralları anlayarak sonuç çıkarılır. Yapılan bir çalışmada kendine yönelik konuşmanın içselleştirilmesinin DEHB olan çocuklarda geciktiği bildirilmiştir.

    Üçüncü yürütücü mental işlev; duyguların kontrolü, motivasyon ve uyanıklık durumunu içermektedir. Son yürütücü işlev ise yeniden yapılandırma (reconstitution) dır. Gözlenen davranışın parçalara ayrılması ve yeni etkinliklerde bu parçaların bir araya getirilmesidir. Yeniden yapılandırma insanlara akıcılık, esneklik ve yaratıcılık sağlar. Böylece kişi gerekli bütünbasamakları aşarak amaca ulaşır. Yapılan çalışmalar DEHB olan çocukların diğer çocuklara oranla daha az yeniden yapılandırma yetisine sahip olduğuna işaret etmektedir.

    Uyarılma düzeyini belirleyen çalışmalarda, örneğin galvanik deri uyarımları ya da uyarılmış potansiyel ile, bu çocukların uyarılma eşiğinin altındaki uyaranlara yanıt vermeye eğilimleri oldukları belirlenmiştir.

    c. Nörotransmitterler:

    Tedavide kullanılan ilaçların etkilerinden yola çıkarak nörotransmitterler de irdelenmektedir. En sık kullanılan ilaçlar olan amfetaminler hem dopamin hem de norepinefrini etkilediğinden her iki sistemde de işlev bozukluğu olabileceği ileri sürülmüştür. Çoğu çalışmalarda DEHB’nda dopamini ve olasılıkla norepinefrinin BOS’da düşük düzeyde dolaşımı ve reseptör duyarlılığı olduğu belirtilmektedir.

    Dopamin beyinin özgün bölgelerinden salınır. Özellikle duygulanım ve davranışla ilgili diğer nöronların aktivitilerini inhibe (etkinliklerini baskılar) eder veya düzenler. Dopamin reseptörleri belli nöronların yüzeyinde yerleşmiştir. Dopamin mesajı diğer nöronun reseptörüne bağlanarak iletir.

    Son zamanlarda serotonin düşüklüğü ile ilgili bildiriler de mevcuttur.

    d. Gıda ve Katkı Maddeleri:

    Her ne kadar boya maddeleri ve koruyucular gibi gıda katkı maddelerinin, şekerlerin ya da kurşunun bu bozukluğa neden olabileceği öne sürülse de bunlarla ilgili bilimsel kanıtlar yoktur.

    e. Psikososyal etmenler:

    Bozukluğun gelişiminde temel bir etkiden çok hazırlayıcı ve ortaya çıkışını hızlandırıcı etkilerden söz edilebilir. DEHB olan çocukların sıklıkla parçalanmış ailelerden geldiği, anne-babanın sürekli geçimsizliği ve anne-babada psikiyatrik bozukluklar ile tek ya da ilk çocuk olma oranının kontrollerden daha fazla olduğu bildirilmektedir. Yetiştirme yurtlarındaki çocukların dikkat sürelerinin kısa olduğu ve aşırı hareketli oldukları gözlenmiştir. Bu belirtiler uzun süreli duygusal yoksunluktan kaynaklanmakta ve çocuğun evlat edinilmesi gibi durumun düzelmesiyle ortadan kalkmaktadır.

    Genel olarak DEHB’nda biyolojik ve psikososyal etkenlerin birlikte rol oynadığı düşünülmektedir.

    DEHB için Risk Etkenleri

    • Annenin gebelik öncesi ya da gebelik sırasında:

    • tıbbi durum

    • duygusal sorunlar

    • sigara içme

    • alkol alma

    • doğum komplikasyonları

    • Çocuğun öyküsü:

    • orta derecede kafa travması (belirgin ilişki)

    • anne sütü alma süresinin az olması

    • gelişmede gecikme

    • öfke nöbetleri

    • enürezis

    • tikler

    • düşük doğum ağırlığı

    Klinik Özellikleri

    DEHB’na ilişkin belirtiler değişik yaşlarda farklı görüntüler sergiler. Elde edilen bilgilerin çoğu ilkokul çocuklarına ilişkindir. Daha küçük ve daha büyüklere yönelik veriler azdır. Ancak anne-babalar, emekleme yıllarında bile çocuğun kurulmuş motor gibi sağa sola hareket ettiğini ifade ederler. Hatta bazı anneler çocuklarının anne karnında bile çok hareketli olduğunu belirtirler.

    DEHB’nun temel özelliği dikkati vermede ve sürdürmede güçlük, benzer gelişim düzeyindeki çocuklara oranla aşırı hareketlilik ve ataklıktır.

    “Dikkat eksikliği”, bir konuya yoğunlaşmada güçlük, verilen görevleri tamamlayama, sınırlı dikkat zamanı ve dikkat dağınıklığı belirtileri ile kendini gösterir. Bu bozukluğu olan çocuklar ayrıntılara karşı dikkat eksikliği gösterir, okul ve diğer ödevlerinde birçok hatalar yaparlar. Çalışmalarını plansız, düzensiz ve karmakarışık bir biçimde sürdürürler. Oyun ve benzeri etkinliklerde dikkatlerini uzun süre toplayamazlar, başladıkları işleri tamamlamakta zorlanırlar. Sanki akılları başka yerdedir ya da söylenenleri dinlemiyor ya da duymuyor görünümü verirler.

    Sıklıkla tamamlanmamış bir etkinlikten diğerine geçerler. Kendilerine verilen okul ödevi ya da herhangi bir iş üzerinde belirtilen ve beklenilen bir biçimde çalışılamaz; ödevlerini bitiremezler. Bu çocuklar belirli bir zihinsel çaba gerektiren iş ve görevlerden (ev ödevleri, yazı vs.) kaçınırlar ve bu gibi etkinliklerde yer almaya karşı isteksizdirler. Ödevlerini yaparken uzun süre sandalyede oturamazlar.

    Anne-babalarının zoruyla bir süre derslerinin başında otursalar bile kalem, silgi ve kalemtıraş gibi nesnelerle oynarlar. Dikkatleri ilgisiz uyaranlarla kolaylıkla dağılabilir. Başkalarının dikkatini çelmeyen bir ses veya bir görüntü onların ilgisini anında çeker. Çalışma biçimleri dağınık ve düzensizdir. Sıklıkla eşyalarını ve okul araç ve gereçlerini bir yerde unutur veya kaybedebilirler. Günlük etkinliklerde sıklıkla unutkandırlar. Başkalarını dinlemezler, konuşamaya yoğunlaşamazlar ve oyunların ya da etkinliklerin kurallarını izleyemezler.

    “Hiperaktivite”, yerinde rahat duramama ya da oturduğu yerde bile kıpırdanıp durma, gerektiği zamanlarda yerinde oturamama, uygunsuz ortamlarda koşuşturma ya da eşyalara tırmanma, “motor takılmış gibi” sürekli hareket halinde olma tarzında kendini gösterir. Bu çocuklar, uyarıları dinlemeden, durmak yorulmak bilmeden birbiri ardına hareket ederler. Sınıf öğretmenleri bu gibi çocukların sık ayağa kalkmalarından, sağa sola sataşmalarından ve arkadaşlarına laf yetiştirmelerinden yakınabilir. Koltukların üzerinden atlamaları ve dolaplara tırmanmaları nedeniyle “düz duvara tırmanma” deyimi bu çocuklar için uygundur. Diğer çocuklardan daha fazla tehlikeli ve kaza yaratan durumlara girerler. Çok hareketli ve atak oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamaya bilirler. Çok konuşurlar ve sessiz olunması gereken etkinlikler sırasında gürültü yaparlar.

    “İmpulsivite”, bir davranışın sonucunu düşünmeksizin harekete geçme ile kendisini gösteren ataklıktır. Dürtüsellik (impulsivite) kendini sabırsızlık, soru tamamlamadan cevabını verme eğilimi, sırasını beklemede güçlük, başkalarının konuşmasının veya işinin arasına girme şeklinde kendini gösterir.

    Okula başladıklarında bu çocukları bekleyen bir çok güçlük vardır. Çocuğun sırasında oturmaması, dikkatini bir konu üzerinde yoğunlaştıramaması, algılama bozukluğu ve sakarlığı onun sürekli azarlanmasına, eleştirilmesine ve uyarılmasına yol açar. Ek olarak arkadaşlık kurmada ve sürdürmede yaşadıkları zorluklar onu daha içe kapanık, yalnız, öfkeli, küskün ve oyun bozan yapabilir. Bu da karşı gelme ve davranım bozukluğu gibi ek tanıların konulması için uygun zemin hazırlar.

    Bu çocuklar algıladıklarını örgütlemede güçlük çekerler. “b, d, p” harflerini çoğu kez karıştırırlar. Çünkü bunların her biri çeşitli döndürmelerle bir diğeri olabilir. Bu karışıklık, geometrik desenlerin kopya edilmesinde de kendini gösterir.

    Görsel algılama bozukluğunun bir diğer şekli, konum örgütlenmesindeki aksamalarla kendini gösterir. Bu çocuklar genellikle sağını solunu karıştırırlar.

    Derinlik algısındaki sorunlar, görsel algı bozukluklarının diğer bir yönüdür. Bu tür sorunları olan çocuklar mesafeleri yanlış tahmin eder, eşyalara çarpar. Bu yüzden anne-babalar çocuklarının sakar olmasından sıklıkla yakınırlar.

    İnce motor koordinasyon bozukluğu çivi çakma, çatal bıçak kullanma, yazı yazma, resim yapma gibi etkinliklerde çok belirgindir. Çocuğun eli hiçbir zaman düşünceleri kadar iyi ya da hızlı çalışmaz. Sıklıkla iki seçim vardır: ya çok yavaş yazacak ve ödevleri zamanında bitiremeyecek ya da çabuk yazıp birçok hata yapacaktır. Bu çocukların defterleri düzensizdir. Harf ve hece atlamaları, harflerin ters yazılması ve yarım bırakılmış sayfalar defterlerin en belirgin özellikleridir.

    Değerlendirme, Tanı Koyma ve Ayırıcı Tanı

    DEHB klinik bir tanıdır; tanıyı kesinleştirmeye yönelik herhangi bir laboratuvar tetkiki veya özgün bir test yoktur. Klinisyenin tanı araçları aile ve çocuk ile yapılan görüşmeler, klinik gözlem, fizik ve nörolojik muayene, davranış değerlendirme ölçekleri ve bilişsel testlerdir. Kantitatif EEG’nin (Q-EEG) bozukluğun dikkat eksikliği ve hiperaktivite alt tiplerini belirlemede yardımcı olabileceği bildirilmektedir. Değerlendirmede ebeveynler, öğretmenler ve diğer özel kişilerden ölçekler yardımı ile de bilgi toplanır.

    DSM-IV’e göre aşırı hareketliliğin ve dürtüselliğin belirgin olduğu tipin tanısı için hiperaktivite-dürtüsellik listesindeki 9 semptomdan 6’sının, dikkat eksikliğinin belirgin olduğu tipin tanısı için ise dikkatsizlik listesindeki 9 semptomdan 6’sının karşılanması gerekir. Ayrıca semptomların 7 yaşından önce başlaması ve tanı için gözlenen belirtilerin ev ve okul gibi iki ortamda bulunması gerekir.

    Okul öncesi dönemde en zorluk çekilen ayırt edici tanı sorunu normal çocukların hareketliliği ile DEHB olanların ayırt edilmesidir. Pek çok anne-baba çocuklarını dikkatsiz ve aşırı hareketli olarak tanımlar. Gerçek DEHB olan çocukların bu yakınmaları süreğendir. Bu çocuklar her zaman ve her yerde benzeri türde davranışlarda bulunurlar.

    Dikkat eksikliği dışında okuma ya da matematik beceriksizliğine bağlı olarak ortaya çıkabilen değişik tiplerdeki öğrenme bozuklukları da DEHB’ndan ayırt edilmelidir. DEHB’ndan ayrılması gereken önemli bir tanı da uyum bozukluğudur (adjusment disorder). Uyum bozukluğunda süre genellikle altı aydan kısadır ve ortaya çıkış yaşamın daha geç dönemlerindedir.

    Anksiyete bozuklukları ve depresyon da aşırı hareketliliğe ve dikkatin kolay dağılmasına neden olabilir. Ancak anksiyete ve depresyonun kendine özgü belirtileri vardır.

    Absans nöbetler DEHB’na eşlik edebildiğinden ya da DEHB’na benzer belirtiler sergileyebildiğinden ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.

    Tanı Binişmeleri (komorbidite)

    Bir çocuğun en az bir veya birden çok diğer bozukluklar için öngörülen tanı ölçütlerini karşılıyor olması şeklinde ifade edilen komorbidite (tanı binişmesi, eşlik eden bozukluk ya da eş hastalanma) DEHB’da sıkça gözlenir. DEHB, karşı olma-karşı gelme bozukluğu (KGB) ve davranım bozukluğu (DB) ile yüksek oranda birliktelik gösterir. Ailesinde antisosyal kişilik bozukluğu, alkolizm ya da histeri gibi bir ruhsal sorunu olmayan çocuklarda genellikle davranım sorunlarının görülmediği, ailesinde bu tür bozukluklar olan çocukların DEHB’nun yanı sıra davranım sorunları da sergilediği bildirilmektedir.

    Komorbidite gözlenen bozukluklar:

    1. Davranım bozukluğu (%30-50)

    2. Karşı gelme bozukluğu (%50)

    3. Mental retardasyon

    4. Otizm

    5. Tourette sendromu (DEHB olanların %20’si tik bozukluğuna, tik bozukluklarının ise %40-60’ı DEHB’na sahiptir).

    6. Fragil-X (%73’inde DEHB gözlenir)

    7. Öğrenme bozuklukları

    Tedavi

    DEHB’nun tedavisinde psikososyal ve tıbbi girişimleri içeren çok yönlü tedavi (multi-modal) yaklaşımları söz konusudur:

    • Tıbbi tedavi

    • Anne-baba eğitimi

    • Bilişsel-davranışsal tedaviler

    • Özel eğitim programları

    • Diyetin düzenlenmesi

    İlaç Tedavisi:

    Sıklıkla iki ana grup ilaç DEHB’nun tedavisinde kullanılır:

    • Psikostimulanlar

    • Antidepresanlar

    DEHB’ de kullanılan Psikostimulanlar:

    • Metilfenidat (Ritalin). Türkiye’de vardır.

    • Dekstroamfetamin (Dexedrine)

    • Pemolin (Cylert)

    • ADDERALL (metilfenidat ile dekstroamfetamin kombinasyonu)

    DEHB’ de kullanılan Antidepresanlar:

    • İmipramin (Tofranil). Türkiye’de vardır.

    • Desipramin (Norpramin)

    • Buproprion (Wellbutrin)

    Psikostimulanlar DEHB’nun tedavisinde, ABD’de en sık kullanılan ilaçlardır. Metilfenidat (MPH) ise en sık kullanılan stimulan ilaçtır. Şu anda Türkiye’de yalnız MPH mevcuttur ve kontrole tabi kırmızı çizgili reçeteye yazılabilir. Psikostimulanlar katekolamin olmayan sempatomimetikler olarak da adlandırılır. Adrenerjik reseptörler üzerine direkt (dopamin veya norepinefrin gibi) ve indirekt agonistler olarak görev yaparlar.

    Psikostimulanların DEHB semptomlarını azaltması, dopamin salınımına neden olmasına ve presinaptik uçlarda dopaminin geri alınımı bloke etmesine bağlanmaktadır. MPH’ın bağlanması en fazla sitriatumda olup sodyum konsantrasyonuna bağlıdır.

    MPH tablet şeklindedir ve ağızdan alındıktan sonra hızla emilir. Besinler emilimi artırır. MPH kan-beyin engelini kolayca geçer. MPH plazma proteinlerine bağlanmadığından ve yağ dokusunda depolanmadığından hızlı metabolize edilir. Standart tablet kullanıldığında, plazmadaki doruk değerine 2 saatte, bu değerin yarısına ise (yarılanma ömrü) 3-4 saatte ulaşır. MPH’ın etkisi ağızdan alınmasından 30 dakika sonra başlar. Standart sabah ve öğlen dozları ile okulda sakin, normal ve olgun davranma süresi sunmaktadır. Tavsiye edilen günlük dozu 0.3-1 mg/kg’ dır.

    Psikostimulanların yan etkileri adrenerjik agonistlerde olduğu gibi, pozitif adrenerjik agonistik etkilere bağlıdır. Bu yan etkiler uykusuzluk, kilo kaybı, iştah azalması, çarpıntı, sersemlik, baş ağrısı, disfori, korku hissi ve vazomotor bozukluklardır. Bu yan etkilerin bir çoğu, kısa süreli olarak ilacın dozunu azaltma ile ortadan kalkar. “Davranış rebound”u olarak bilinen yan etkiye, okul gününün sonunda psikostimulan yoksunluğu yaşayan çocuklarda rastlanır. Bu gibi çocuklarda akşam üzeri irritabilite, gevezelik, tedaviye uyumsuzluk, eksitabilite, hiperaktivite ve uykusuzluk, en son alınan dozdan 5-15 saat sonra tespit edilir. Bu davranışsal belirtiler, esas yakınmaların abartılmış şeklidir. 2 yıl ve daha uzun süre MPH kullananlarda boy uzama hızlarında yavaşlama görülmüştür. Ancak yapılan bazı çalışmalarda böyle bir durum kanıtlanmamıştır. İkinci yıldan sonra bu yavaşlatıcı etkiye tolerans geliştiği saptanmıştır. MPH’a tolerans, genellikle tedavi süresi 1 yılı geçerse, ortaya çıkabilir. Tedavi yanıtındaki bu azalma, başka bir psikostimulana geçmekle düzeltilebilir.

    Spesifik doz ayarlaması: İlk ilaç verilmeden önce boy, kilo, kan basıncı, kalp hızı ve tam kan sayımı elimizde olmalıdır. Psikostimulanların etkisi birbirine yakın olmasına rağmen, güvenirliği yüksek olduğundan MPH ilk seçilecek ilaç olmalıdır.

    MPH’a, 3 gün süreyle sabah 8.00’de 5 mg’lık tek dozla başlanır; daha sonraki 3 günde öğlen saatine 5 mg’lik bir doz daha eklenir; bundan sonraki 3 günde ise sabah 8.00’de 10 mg ve öğle 5 mg verilir; en sonunda doz sabah 10 mg ve öğlen 10 mg’a çıkılıp, en az 2 hafta süreyle aynı şekilde devam edilir. İştah kesici etkisinin minimum düzeyde kalması için ya yemekle ya da yemek sonrası alınması iyi olur. İlaç tatilleri (hafta sonlarında, yaz tatilinde veya okul sonrası zamanlarda) çocuğun durumuna göre karar verilir.

    Ortalama günlük doz MPH için 10-80 mg, dekstroamfetamin için 5-40 mg, pemolin için 20-60 mg’dır.

    Okul çocuklarının yaklaşık %25’i psikostimulanlara yanıt vermez. Türkiye’de trisiklik antidepresanlar (TSA) en az MPH sıklığında kullanılmaktadır. TSA grubunda Türkiye’de en sık kullanılan ilaç imipramindir. İmipramin kullanımında kardiotoksisite riski nedeniyle EKG izlemi gerekir. Çocuklarda imipramin dozu 5mg/kg/gün ile sınırlanmıştır.

    Bilişsel- Davranışsal Terapiler:

    Bu yaklaşımla tedavi sonucunda daha çok impuls kontrolü, daha uzun düşünerek harekete geçme ve motor hareketliliğin uygun bir biçimde gerçekleşmesi sağlanır.

    Bu çocuklara görevler planlanırken yapması gerekenler küçük parçalara bölünmeli ve basamaklar haline getirilmelidir. Ayrıca görevin her basamağı için ilave zaman eklenmelidir. Örneğin20 dakika ders çalışma ve 10 dakika mola gibi.

    Anne-Baba Eğitimi:

    Bu eğitiminde DEHB hakkında ve çocuğa tutumlar konusunda ailenin bilgilendirilmesi amaçlanır. Burada anne ve babalara çocuklarına uygun disiplin ve tutarlı davranılması öğretilir. Aşırılı hoşgörülü veya aşırı cezalandırıcı tarzdaki yaklaşımlardan kaçınmalıdır.

    Prognoz (Gidiş)

    Geçmişte halk arasında ve tıbbi çevrelerde DEHB’nun yaş ilerledikçe kendiliğinden azalarak ergenlik döneminde iyileştiğine inanılırdı. Oysa son zamanlarda yapılan izlem çalışmalarında bunun doğru olmadığı, bu bozukluğun gidişinin farklı kişilerde farklı seyirler gösterdiği görülmüştür. Bozuklukta 3 ayrı gidişten söz edilmektedir:

    1. Belirtilerin kaybolması: DEHB olan çocukların %30’unu oluşturur. Genç erişkinliğin erken döneminde belirtilerin kaybolduğu gruptur.

    2. Belirtilerin sürmesi : DEHB olanların yaklaşık %40’ında gözlenir. Belirtiler çeşitli sosyal ve duygusal güçlüklerle erişkin dönemde de sürer.

    3. Gelişimsel bozulma: DEHB olan %30 çocukta gözlenir. DEHB bulgularıın yanı sıra alkolizm, madde kullanımı ve antisosyal kişilik bozukluğu gibi psikopatolojilerin eklendiği gruptur. Bu kötü gidişin en güçlü belirleyicisi çocukluk döneminde DEHB’na komorbid olarak DB’nun binişikliği ve aile içi güçlüklerin ve olumsuzlukların olmasıdır.

    Hiperaktivite yaşla birlikte azalmakta, ancak dikkatsizlik ve dürtü denetim sorunları kalıcı olabilmektedir. Genellikle ilk kaybolan aşırı hareketlilik, en son kaybolan ise dikkat eksikliğidir. Remisyonun 12 yaşından önce seyrek olduğu, genellikle 12 ile 20 yaşlar arasında görüldüğü bildirilmektedir. Ancak olguların önemli bir bölümünde bozukluk kısmi remisyona girmekte ve duygu-durum bozuklukları ile antisosyal ve diğer kişilik bozukluklarının ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır. Öğrenme sorunları sıklıkla sürmektedir.

    g. Uygulama: Yumuşak nörolojik belirtilerin öğrencilerle test edilmesi.

    ğ. Özet: (3 Dakika)

    DEHB aşırı hareketlilik, kısa dikkat süresi ve ataklıkla karakterize bir bozukluktur. Erkeklerde sık gözlenir. Karşı gelme bozukluğu, davranım bozukluğu ve öğrenme bozuklukları sıklıkla birlikte bulunur. Tedavide en etkin olan ilaç psikostimulanlardır.

    Nükleus kaudatus, putamen, globus pallidus, nükleus subtalamikus ve substantia nigra oluşur. Bazal ganglionlarana fonksiyonu talamusdan geçenlifler aracılığıyla, motor korteksietkilemektir. Bazalganglionların amacı hareketin planlanması ve eşgüdüm halinde yapılmasıdır. Ayrıca bazal ganglionların duygulanım ve bilişsel fonksiyonlardanda sorumludur.

    Nükleus

    Nükleus kaudatus ve putamen’in beraber oluşturduğu yapıya striatum denir. Bazal ganglionlar motor merkezlerin fonksiyonlarına yardımcı olur. Bazal ganglionların girişi Striatum, çıkışı substansia nigra ve globus pallidustur.

    Subtalamik nükleus lezyonunda ballismus olur. Tek taraflı olursa lezyonun karşı tarafından olur ve buna hemiballismus denir, irade dışı kasılmalardır.

    Corpus striatum lezyonunda atetozis oluşur. Distoni ve Huntington koresi bu bölümle ilgili bozukluklardır. Huntington koresinde striatumdaki kolinerjik ve GABA erjik liflerde dejenerasyon vardır.

    Substantia nigra lezyonları parkinsona neden olur. Substantia nigradan, striatuma dopaminerjik lifler gitmektedir. Parkinson hastalığında nigrostriatal yolda dejenerasyon vardır. Parkinson hastalığı rijidite, hipokinezi ve tremorla (hap yapar, para sayar tipi) karakterizedir.

    NOT:

    Trinukleotid Tekrar Sendromları

    Fragil X:

    Ailesel zeka geriliği,

    karakteristik yüz görünümü(Uzun yüz, kepçe kulak),

    konuşma ve davranış buzuklukları ile seyreder.

    Globus Pallidus

    The structure indicated is the globus pallidus.

    The globus pallidus is a subcortical structure located within the cerebral hemispheres, and is a major component of the basal ganglia.

    The basal ganglia are a group of subcortical nuclei (collection of neuronal cell bodies located within the CNS) located at the base of the forebrain. The term “basal ganglia” is a misnomer, and the name “basal nuclei” would be more appropriate, since ganglia are collections of neuronal cell bodies located within the peripheral nervous system. The basal ganglia form extensive connections with other areas of the brain and are involved mainly in the control of movement and posture.

    The basal ganglia consist of the following main components:

    Caudate nucleus

    Putamen

    Globus pallidus

    Substantia nigra

    Nucleus accumbens

    Subthalamic nucleus

    These components are grouped together as follows:

    Caudate nucleus + putamen = striatum

    Putamen + globus pallidus = lentiform nucleus

    The globus pallidus lies medial to the putamen and consists of an internal (medial) and external (lateral) component, separated by the medial medullary lamina. The internal capsule runs medial to the lentiform nucleus. The posterior limb of the internal capsule separates the thalamus from the lentiform nucleus. The anterior limb of the internal capsule separates the putamen from the head of the caudate nucleus.

    The globus pallidus is sometimes referred to as the pallidum, or the paleostriatum. The neostriatum is a term used to describe the caudate nucleus and putamen (striatum).

    Learn more about the basic anatomy of the brain in this tutorial.

    Beynin Lateral Yüzeyi

    MSS beyin ve omurilikten meydana gelir. Beyin tamamen kafatası tarafından çevrelenmiştir. Aşağıdaki şekilde tipik bir insan beyni ve bütün memelilerde ortak olarak bulunan beyin, beyincik ve beyin sapı gözükmektedir.

    Beyin (Serebrum) beynin en önde bulunan en büyük kısmıdır. Yukarıda ilk resimde de görebileceğimiz gibi beyin ortadan sağ ve sol olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Genel olarak sağ beyin/lob diye tabir edeceğimiz sağ kısım vücudun sol tarafından sinyal alıp yine bu tarafı kontrol ederken, sol beyin/lob da vücudun sağ tarafından sinyal alıp yine sağ tarafını kontrol eder. Yani biraz daha teknik konuşursak beyin çoğu zaman contralateral olarak çalışır.

    Beyincik (Serabellum) hemen beynin altında bulunur. Buraya beyincik denmesinin sebebi gerçekten de ufak bir beyin gibi durmasındandır, burası da iki loba ayrılmıştır ve beyincikte nöron yoğunluğu fazladır. Beyincik birincil hareket kontrol merkezidir, beyin ve omurilik ile yoğun bağlantılar kurmuştur. Beynin aksine beyinciğin sağ lobu sağ vücudun hareketi ile ilgilenirken sol lobu da sol kısmın hareketi ile ilgilenir yani ipsilateral çalışır.

    Beynin Dorsal Yüzeyi

    İnsan beyninin dorsal bölümünün geniş serebrum kısmından oluştuğunu ve iki loba ayrıldığını demin görmüştük. Serebrumu kaldırırsak hemen altında yatan serebellumu yani beyinciği görürüz. Beyinciğin motor kontrolü için önemli bir bölge olduğunu söylemiştik demin. Beyinciğin orta kısmı Vermis yani orta lob olarak adlandırılıyor.

    Serebrum ve serebellumu kaldırırsak beyin sapı açığa çıkar. Burada talamusun üzerinde bulunduğu epifiz bezi melatonin salgılar, uyku ve cinsel davranışı kontrol eder. Superior colliculus (colliculus latince tümsek demekmiş, superior da üst demek yani üst tümsekler diyebiliriz) gözlerden doğrudan bağlantı alır ve göz hareketlerini kontrol etme ile ilgilidir. İnferior (Alt) colliculus işitsel sistemin önemli bir parçasıdır. Beyincik sapı da serabellum ile beyin sapını bağlayan akson demetidir demiştik.

  • Pygmalion etkisi (beklenti etkisi)

    Bilim dünyası uzun yıllardır “bilinç” hakkında araştırmalar yapmaya devam ediyor. Bilincin bir şekilde beyinde bulunduğunu biliyoruz ancak bu konu hakkında bildiklerimiz hala çok yetersiz. İşte şimdi anlatacağımız ve bilim dünyasında şok yaratan hikaye de, bu bilgisizliğimizi kanıtlar nitelikte. Eğer bilinç beyindeyse, beyninin yüzde 90’ınını kaybetmiş bir adam, nasıl nispeten sağlıklı bir şekilde yaşamına devam edebilir?

    Hikayemizin kahramanı Fransa’da yaşayan bir adam ve 2007 yılında bacağındaki ağrı sebebiyle doktora gidiyor…

    Bu adamın çocukluğunda da beyin sıvısından kaynaklı problemler yaşadığını öğrenen doktorlar, beyin taraması yapmaya karar veriyorlar.

    Yapılan beyin taramaları sonucunda, 44 yaşındaki bu Fransızın kafatasının çoğunlukla sıvıyla dolu olduğu, asıl beyin dokusunun sadece ince bir dış katmanının kaldığı ve beyninin iç kısmının neredeyse tamamen tükendiği ortaya çıkıyor.

    Çocukken beyinde su toplanması nedeniyle ona stent takılmış fakat 14 yaşında tekrar çıkarılmış. Ve çıkarılırken de beyin ciddi biçimde hasar görmüş.

    Doktorlar, çocukken de beyninde su toplanması şikayeti yaşayan bu adamın beyninin 30 yıl içinde yavaş yavaş yok olduğunu düşünüyorlar.

    Ancak yine de bilim, bunu tam anlamıyla açıklayamıyor.

    Az miktardaki beyin dokusuna rağmen, adamın herhangi bir zihinsel engeli yok. IQ’su düşük(75) ama bir devlet memuru olarak çalışıyor; evli ve iki çocuk babası.

    Bilim insanlarının bu noktada cevap bulamadığı soru ise şu: Beynin herhangi bir bölgesi hasar gördüğünde, insanlar komalık olurken veya bilinç kaybı yaşarken; bu adam normal hayatına nasıl devam edebiliyor?

    Bilim dünyasına göre, bu şartlarda adamın bilincini kaybetmesi gerekiyordu.

    Brüksel Üniversitesi psikologu Cleeremans, bu durumla ilgili şunları söylüyor: “Beyin, bilinç ile birlikte doğmak yerine onu tekrar tekrar öğreniyor.”

    Ve şöyle devam ediyor: “Bilinçlilik, deneyimler üzerinden, yani öğrenmeyle, kendisiyle, dünyayla ve diğer insanlarla etkileşimi üzerinden elde edilen, beynin kendisi hakkındaki kavramsal olmayan kuramıdır.”

    Bu ilginç durumla ilgili bilim insanları farklı görüşler öne sürerken, Cleeremans bu fikri ilk defa 2011 yılında yayınlamış ve Haziran 2016’da Buenos Aires’da Bilimsel Bilinçlilik Çalışması Birliği 2016’da konu üzerine bir konuşma yapmış bulunuyor.

    Cleeremans’a göre, bu adamın sadece ufak bir beyni kalmış olsa bile, geriye kalan nöronlar, kendileri hakkında bir kuram oluşturabiliyorlar; yani geriye kalan adam, eylemlerinin farkında.

    Buna göre beynimiz, zor durumda kaldığında kendine bir çıkış yolu buluyor. Hasar görse bile kalan nöronlar bir organizasyon oluşturup vücutta oluşabilecek hasarı en aza indirebiliyorlar.

    Bu adamın yaşadığı durum aslında şunun kanıtı: Beyin, son hücresi kalana kadar mücadeleye devam ediyor ve görevini bırakmıyor.

    Bu çok ilginç olay, bilim dünyası için çok önemli. Çünkü beynin bu özelliğinin keşfedilmesi, ileride, birçok hastalığı geri çevirebileceğimiz yönünde büyük bir umut anlamına geliyor.

    Pygmalion Etkisi (Beklenti Etkisi), liderin, sevilen bir yöneticinin, anne-babanın veya öğretmenin karşısındaki bireyden (çalışan, öğrenci veya çocuklar) olumlu beklentilerinin olumlu sonuçlar vereceğini veya performans üzerinde olumlu etki oluşturacağını açıklayan teoridir.(DEVAMI VAR)

    Yani sevdiğimiz kişilerin bizden olumlu beklentiye sahip olması, bizim olumlu sonuçlar elde etmemiz üzerinde etkili olacaktır. “Kendini gerçekleştiren kehanet” ya da “Pygmalion Etkisi”olarak da adlandırılan bu etki, kişinin, bir süre sonra başkalarının (özellikle herhangi bir yanıyla kendinden üstün gördüğü insanların) ona ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesi şeklinde açıklanabilir. “Amcası benim çocuk çalışkandır, yaramazlık yapmaz, akıllıdır” tarzı beklentiler, çocukta genellikle olumlu etkiler oluşturur.

    Golem Etkisi ise bunun tam tersidir. Sevdiğimiz kişilerin bizden olumsuz beklentileri bizim olumsuz performans sergilememizi sağlayacaktır. “Bu yaştan sonra kilo vermek zor”. “Bak kilo veremiyorsun” diyerek üzerimizde oluşturdukları etki Golem Etkisidir. Bu tüm olumsuz etkiler bizde olumsuz performansın oluşmasına neden olacaktır. Anne-babanın çocuğuna “amcası benim çocuk yaramazdır, hiç yerinde durmaz” şeklindeki ifadesi çocuk üzerinde Golem Etkisi oluşturur ve çocuğun yaramazlaşma eğilimi artar.

    Sosyolog Robert Merton, beklenti etkisini; “Bir durumun yanlış tanımlanması, yanlışı doğru hale getiren yeni bir davranışa yol açar” saptamasıyla değerlendirmiştir.

    Kısaca özetlemek gerekirse bizi seven kişilere ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz beklentilerimiz, onların elde edeceği sonuçlar üzerinde etkilidir. Bu etkiye Pygmalion veya Golem Etkisi denilmektedir. Her iki teoride işyerinde, okulda, evde veya sosyal hayatta geçerli olan teorilerdir. Bu beklentiler sözlü olabileceği gibi davranışlarla da ortaya konulabilir.

    NELER YAPILABİLİR?

    Kısaca karşımızdaki insanları cesaretlendirici, olumlu anlamda cesaretlendirici konuşmalar yapmalı veya davranışlar sergilemeliyiz. Eğer yapabileceğine inanıyorsak.