Etiket: Beyin

  • Duygusal Açlık

    Duygusal Açlık

    Kişi olumsuz duyusuyla baş edebilme yolu olarak yemek yemeyi seçiyorsa, eninde sonunda bunu fark eder ancak fark etse dahi bunu durduramaz. Bunun da sebebi tamamen beyin yapısıyla alakalıdır. İnsan beyni sağ ve sol lob olmak üzere iki farklı yarım küreden oluşmaktadır ve her yarımkürenin işlevi farklıdır. En genel anlamıyla, sağ beyin duygusal tarafımız, sol beyin ise mantıksal tarafımızdır. Herhangi bir olumsuz duygu yaşandığında, sağ beyine gelen kan damarlarında artış olur ve sağ tarafta hafif bir büyüme olur. Bu büyüme, iki beyin arasındaki bağlantıyı kuran hatlarda azalmaya sebep olur. Bu azalma sonucunda da, sol taraf yeteri kadar işlemleme yapamaz. Başka bir deyişle, birey yeterince mantıklı düşünemez hale gelir ve her ne kadar yemek yemenin olumsuz duygusunu gidermeyeceğini bilse bile bu davranışını durduramaz.

    Bu noktada, bireyin hangi duyguyla baş etme güçlüğü olduğunun farkındalığını kazanması oldukça önemlidir. Dolayısıyla ilk hedef, kişinin kendi duygularının farkına varmasıdır.

    İkinci hedef ise, hangi duyguyu neden yaşadığının farkına varmasıdır. Bu da bireyin yaşadığı olay, durum veya davranışlar sırasında aklından geçenler ve atfedilen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Bu noktada, bireyin düşünce yapısı ele alınmalı ve neye ne anlam yüklediği gözden geçirilmelidir.

    Üçüncü hedef ise, bireyin düşünce yapısını şekillendiren temel yapıya inebilmektir. Temel yapı da, yetiştiriliş tarzımız ve yetiştirilirken sorgulamadan kabul ettiğimiz doğrular ve yanlışlarla alakalıdır. Anne-babalar, çocukları küçükken (0-6 yaş) onlara bir sürü söz söylerler, bir sürü davranışta bulunurlar. Bunların bazıları yanlıştır, bazıları da çocuklar tarafından yanlış algılanırlar ve bir takım düşünceler kalıplaşır. Kalıplaşan düşünceler de, aynı bilgisayardaki dosyalar gibi, beynimizin içinde dosyalar halinde kodlanırlar. Örneğin, “yanlış yapmamalıyım” düşüncesi olumsuz duyguyu tetikler. Böyle düşünen bir birey küçüklüğünde bir kere yanlış yaptığında annesinden veya babasından ceza gördüyse ya da kendisine kızdılarsa; bu beyinde “yanlış yaparsam cezalandırılırım” şeklinde kodlanır ve fark edilip düzeltilmezse, bu şekilde hayat boyu devam eder.

    Dolayısıyla, herhangi bir olumsuz duygudurum fark edildiğinde, akıldan geçen düşünceler, bu düşüncelerin doğruluk payları, ne zaman ve nasıl kodlandığı gözden geçirilmeli ve gerektiği noktalara müdahale edilmeli, dosyalar yeniden düzenlenmeli veya gerektiğinde silinip baştan kodlanmalıdır. 

    Çok basitmiş gibi gözüken duygusal açlığın altında böyle bir mekanizma yattığından, birçok kişi kendisini “iradesizim, başarısızım, beceremiyorum” gibi sıfatlarla etiketlemesi, kendisine acımasızca davranmasına neden olmaktadır. Bu mekanizma anlaşılıp, tedavi edildiğinde, bireyin diyet yapması çok daha kolay hale gelecektir.

  • BEYNİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ

    BEYNİN YAPISI VE İŞLEYİŞİ

    Beyin Yapısı ve işleyişi&

    Yetişkin bir beyin yaklaşık iki yumruk büyüklüğünde ve 1,4 kg ağırlığındadır. Hacim olarak vücutta 1/50 yer kaplar.

    Beyin, vücudun toplam ağırlığının %2’sini oluşturmasına karşın, alınan tüm oksijenin % 25’ini, kalorinin %20’sini ve vücutta dolaşan kanın % 15’ini kullanır.

    Beynimizdeki nöronların sayısı yaklaşık olarak 100 milyar kadardır. Bunların yaklaşık 10–15 milyarı sinir hücresi, geri kalanları yapı taşları işlevi gören gliadır.

    Her bir beyin hücresi 15.000 beyin hücresi ile bağlantı kurabilir.

    Her bir nöron diğer nörona 10 milisaniyeden daha kısa bir zamanda ulaşabilir. (Bu süre göz kırpma süremizin onda birinden daha azdır.)

    Beynimizdeki nöronların olası bağlantı sayısı tüm evrendeki atom sayısından daha fazladır.

    Beynin bir gramında bulunan nöronların bağlantı kapasitesi tüm dünyadaki telefon ağından daha fazladır.

    Beş yaşına kadar nöronlar arasındaki bağlantıların % 50’den fazlası kurulmuş olur.

    Beyin hücreleri diğer hücrelere kıyasla daha az ve daha yavaş ölür; yerine yeni hücre üretilmez.

    Ortalama bir insan beyin kapasitesinin ancak 1 -2’sini kullanabilmektedir.

    İnsanlık son 10 yıl içinde beyin hakkında bildiklerini ikiye katladı. Ancak bugün beynimizin en fazla %5’i anlayabiliyoruz.

    Beyne her 10 saniyede yeni bir bilgi yüklense bile ortalama bir ömürde beynin ancak yarısı kullanılmış olur.

  • Dikkat eksikliği nedenleri

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunun nedenleri bilmek hem bu sorunu yaşayan bireyleri anlamak hem de dikkat eksikliği tedavisini doğru yönetmek açısından kritiktir.

    Aileler dikkat eksikliğini genellikle bir irade sorunu ya da isteksizlik olarak görürler. Çünkü çocukları istediğinde, eğlenceli faaliyetler olduğunda ya da bol ödül aldığında hiç dikkat sorunu yaşamamaktadır. Dikkatini, enerjisini ve hafızasını bu faaliyetler sırasında çok iyi kullanabilmektedir. Bir başka deyişle oyunlara, televizyona ya da bilgisayara dikkatini hiç olmadığı kadar iyi verebilir. Örneğin bilgisayar oyunlarında çok zor görevleri yerine getirebilir, tüm detayları fark edebilir oyunda çok yüksek puanlara ulaşabilirler.

    Fakat aynı çocuk ödev, görev, sorumluluk ya da tekrarlayan rutin işler söz konusu olduğunda değişir. O çocuk gitmiş başka bir çocuk gelmiş gibidir. Ödeve başlamayı erteler, başladığında çabuk sıkılır, isteksizdir, dikkatsizdir, bahaneler bulur, çabuk unutur. Az önce tüm yeteneklerini kullanan çocuk yeteneklerini ve kapasitesini kullanmakta ciddi güçlük yaşar.

    Tabi bu iki farklı durumunu dışarıdan değerlendiren aileler ‘istese yapar, canı isteyince çok güzel yapıyor, ödevleri sevmiyor ya da inadına yapmıyor gibi’ değerlendirmelerde bulunurlar. Ama yapılan çalışmalar aslında bunun dışarıdan görülenden çokta farklı olduğunu göstermiştir. Çok basitçe anlatmak gerekirse bilimsel çalışmalar aslında dikkat eksikliğinin beynin otomatik olarak işleyen fonksiyonlarının yetersizliğinden kaynaklandığını saptamışlardır. Bu otomatik fonksiyonlar (yönetici fonksiyonlar) bizim kontrolümüz dışında çalışırlar. Bu yönetici fonksiyonlar son derece karmaşık süreçlerdir ve çok az bir kısmı bilincin erişimine açıktır.Bu nedenle yapması gerektiği bilincine sahip olsalar da bununu uygulamaya koyamazlar. Başka bir deyişle dikkat eksikliğinde istememe durumu değil ‘yapamama’ durumu söz konusudur. Dikkat eksikliği olan çocuklar ders çalışması gerektiğini bilir hatta yapacağı konusunda sözler verebilir ama bu sıra ders çalışmaya geldiğinde verimli çalışmakta çok zorlanırlar. Bir uçağın otomatik pilot programının arızalı olmasında benzetebilir. Otomatik pilota aldığında uçak düşüşe geçecektir. Kaptan otomatik pilot olmadan uçağı uçurmak için sürekli emek ve dikkat harcamak zorunda kalacaktır ve çok yorucu olacaktır. Ayrıca bir otomatik program kadar kusursuz bir uçuş olmayacaktır. Otomatik sistemler bize sürekli yaptığımız faaliyeteler sırasında zaman kazandırır, az emek harcamamıza ve yaptığımız işlerde uzmanlaşmamızı sağlarlar. Bu süreç bisikleti ilk öğrenirken yaşadığımız güçlük ve sonrasında yaşadığımız kolaylığa benzetilebilir.

    Dikkat eksikliğine neden olan bu otomatik fonksiyonlar neden iyi çalışmazlar?

    Çalışmalar sonucunda en sık nedenin genetik olduğu gösterilmiştir. Ayrıca daha az olarak gebelik ya da doğum sürecinde yaşanan çeşitli hastalıklarında dikkat eksikliğine neden olabileceği saptanmıştır.

    Dikkat eksikliği oluşmuş kişilerde beyin fonksiyonları yeterince verimli çalışmadığı nasıl saptanmıştır?

    Dikkat eksikliği olan kişilerin beyin fonksiyonları çeşitli görüntüleme teknikleri ile sağlıklı bireylere kıyasla çeşitli beyin bölgelerinin daha az çalıştığı gösterilmiştir. Özellikle beynin ön bölgesinin (frontal bölge) daha az aktif olduğu (verimli çalışmadığı) gösterilmiştir. Bu bölgelerde çeşitli maddelerin (Dopamin ve Noradrenalin gibi) yeterince salınması ve üretilmesinde sorunlar saptanmıştır.
    Aşağıdaki fotoğraf beyin haritalama yöntemleri ile yapılmış bir çalışmadan alınmıştır. Soldaki fotoğrafta normal bir bireyin sağlıklı çalışan beyin bölgeleri yeşil ile, solda ise dikkat eksikliği olan bir beynin yetersiz fonksiyon gösteren kısımları kırmızı ile gösterilmiştir.

    Peki bu bilgiler bize neleri gösterir?

    1. Dikkat Eksikliği beynin sinir hücrelerinin yeterince çalışmaması sonucu oluşan bir nörokimyasal (beyin kimyasına ilişkin) bir bozukluktur.

    2. Dikkat eksikliğinin nedenleri biyololojik olduğundan ve çoğunlukla otomatik süreçleri ilgilendirdiğinden ana tedavi bu otomatik süreçlerin düzenleyecek olan ilaçtır. Diğer dikkat eksikliği tedavileri bu ana temel üzerine inşa edilmelidir.

    3. Dikkat eksikliği olan bir bireyle yapılacak etkili bir konuşma süreci kalıcı olarak düzeltmez, sadece kısa süreli toparlanmalara neden olabilir, terapi süreci kişinin sorunu çözmesine yetmez.

    Saygılarımla

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna ilişkin diğer yazılara ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    AŞK nedir? Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Aşkın kimyası nedir? Herkes aşkı aynı mı yaşar? Aşkın bir ömrü var mı? Bu sorular yüzyıllar boyu merak edilen, birçok esere konu olmuş ama hala cevabı aranan sorulardır. Bir şaire göre özlemdir, varoluştur, biz olmaktır. Bir ressama göre mavidir aşk. Bir filozofa göre “Aşk diye bir şey var mıdır?” sorusunun cevabıdır. Bir psikoloğa göre aşk, hem normal hem de nörotik olmaktır. Cevabını bulamadığımız ama içine birçok anlamı yüklediğimiz kelimedir AŞK.

    Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Beyin ve Sinir Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Kemal Yücesoy, aşkı geçici bir delilik hali ve akıl tutulması olarak tanımlar. Kişinin saniyenin beşte biri kadar sürede görsel beğenisinin oluştuğunu, görsel algıyla birlikte kalp çarpıntısının başladığını ve sürecin 1,5 saniye sürdüğünü, aşk başlayınca beyinde hummalı bir çalışmanın gerçekleştiğini aynı anda 12 merkezin aktive olduğunu ve bu durumun aşk denilen geçici delilik halini ortaya çıkardığını ifade etmiştir.

    Aşkın kimyası nedir? Feniletilamini, aşkın molekülü olarak tanımlayabiliriz. İlk görüşte bize aşk dedirttiren kimyasaldır. Özellikleri bize uygun bir kişiyle karşılaştığımızda uyarılan beyin feniletilamin, dopamin ve norepinefrin salgılamaya başlar ve görsel uyaranlar bu salınımı artırır. Feniletilamin, karında kelebekler uçuyor diye nitelendirdiğimiz karında kan çekilmesine bağlı krampların, gözbebeklerinizin büyümesinin, uçuyormuş gibi hissetmenizin ve sebepsiz gülücüklerinizin sahibidir. Dopamin ise beynin “ödül kimyasalı” olarak da bilinir. Gözümüzün aşık olduğumuz kişiden başkasını görmemesi bu kimyasalın hediyesidir. Aşkın başlangıcında yaşadığınız uykusuzluk, iştahsızlık, konuşkan ve çoşkulu hallerimiz dopaminin etkisidir. Aşık olduğunuz kişiyi düşünmeniz bile dopamin seviyenizi artırır. Norepinefrin ise; engel olamadığınız kalp atışlarınızın sorumlusudur. Endorfinler ise ilişkinin devamında bağlılık, güven, içtenlik duygularının sebebidir.

    Herkes aşkı aynı mı yaşar? Psikolojik olarak aşkı ifade etme şeklimiz içinde yaşadığımız toplumun öğretileridir. İnsanlar, ebeveynlerinden arkadaşlarından ve kendi yaşantıları sonucu, kimin çekici olduğunu, aşkın nasıl bir duygu olduğunu, aşık olan kişinin nasıl davranacağını öğrenirler. Yani aşk olarak ifade ettikleri duyguları nasıl algılayıp yorumlayacaklarını öğretiler sonucu bilirler. O yüzdendir ki; aşkı herkes farklı yaşar. Bazı âşıklar aşkı coşkulu, neşeli ve hayatın vazgeçilmez bir rengi olarak yaşarken, bazı aşıkların ise aşkı yaşama şekli tedavi gerektirecek kadar yoğun ve takıntılıdır.

    Peki, aşkın bir ömrü var mı? Âşık olmamızla başlayan beyin aktivitesi zamanla azalır. Prof. Dr. Kemal Yücesoy, “aşkın ömrünün hem hormon ölçümleriyle hem beyin görüntülemeleriyle 2,5 yıl olarak belirlendiğini “ifade etmiştir. 2,5 yıl içinde hormonların yavaş yavaş azaldığını belirtmiştir. Diğer taraftan dünyada çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalarda bu süre sonunda boşanmaların arttığı bulunmuştur. Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “ Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.” Aşkın ömrü hissettiğimiz kadardır.

    Aşkla yaşanacak bir ömür diliyorum. Sevgililer gününüz kutlu olsun.

  • Anne ve babanın olumsuz davranışları dehb’ na sebep olur mu?

    Anne ve babanın olumsuz davranışları dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu’nun oluşmasına neden olur mu?

    Bu soru çocukları dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış ailelerin kendilerine ve uzmanlara yönelttiği sorular arasında en başlarda gelmektedir. DEHB oluşum nedenleri hakkında yapılan çalışmalarının ortak sonucu bu soruya HAYIR yanıtını vermektedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun oluşumuna sosyal çevrenin katkısı yoktur. Başka bir ifade ile dikkat eksikliği gelişimi için genetik alt yapısı (yatkınlığı) olmayan bir çocuk olumsuz çevre koşullarına maruz kalsa bile DEHB gelişmez. Bu cümleden olumsuz ebeveyn tutumları çocukların ruh sağlıklarını etkilemez sonucu çıkarılmamalıdır. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu nörogelişimsel bir gerilik durumudur ve temelleri biyolojiktir.

    Peki o zaman Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğun’da ailenin, okulun ve arkadaşların (sosyal çevrenin) önemi yok mudur?

    DEHB ye yaklaşımda asla sosyal çevrenin bir önemi çok fazladır. DEHB’de sosyal çevrenin rolü ise özellikle eşlik eden hastalıkların gelişip gelişmeyeceği ve tedavi süreci üzerinedir. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bir çocukta ek psikiyatrik hastalıklar oluşmasında, tedavi sürecinde ve sorun alanlarının azaltılmasında çevrenin çok rolü büyüktür.

    Peki Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan bir çocukta uygun olmayan bir sosyal çevre hangi hastalıkları tetikleyebilir?

    Karşı olma karşıt gelme bozukluğu,davranım bozukluğu, kaygı bozukluğu, depresyon, kaka kaçırma (enkoprezis) gibi bir çok ek hastalığın gelişiminde sosyal çevrenin etkisi kanıtlanmıştır.

    O zaman Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu’nun gelişmesindeki temel sebepler nelerdir?

    DEHB beyin temelli bir hastalıktır ve oluşumundaki ana sebep genetiktir. Genetiğin etkisinin %75 civarında olduğu ve boyun kalıtsal aktarımına yakın bir oranda etkisinin bulunduğu bildirilmektedir. Hastalığın genetik nedenlerini gösteren en net bilgiler ikiz çalışmalarından gelmektedir. Yapılan çalışmalarda tek yumurta ikizlerinde (genetik olarak birbirinin aynısı olan bireylerde) Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu görülme oranları çift yumurta ikizlerine göre çok daha fazla saptanmaktadır.

    Hangi gen bölgesinde sorun olduğunu inceleyn araştırmalar da ise özellikle Dopamin (beyinde bir bilgi taşıyıcısı) oluşumu, taşınması ve reseptörleri ile ilişkili genlerin sorumlu olduğuna dair sonuçlar elde edilmektedir. Bu çalışmalarda Dopamin ile ilişkili genlerinin saptanması ilaçların da dopamin üzerinden etki etmesi nedeni ile beyin kimyasallarının bu hastalıktaki önemini bir kez daha ortaya koymuştur.

    Dikkat eksikliğinin gelişimine sebep olan çevresel faktörler nelerdir?

    Anne karnında yada yaşamın ilk yıllarındaki çeşitli risklerin nöronların (beyin hücrelerinin) gelişim sürecini etkileyerek bu hastalıktan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Gebelik döneminde annenin sigara yada alkol kullanımı, kurşun ya da çeşitli kimyasallara yaşamın erken yıllarında maruziyet, düşük doğum ağırlığı ve bakteriyel enfeksiyonların (streptokok enfeksiyonlarının otoimmün mekanizma ile bazal ganglionları etkilediği %2-3 vaka da sebep olarak bildirilmiştir) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğuna neden olduğu saptanmıştır.

    Genellikle bu saydığımız genetik risk faktörleri ve çevresel koşulların birbiriyle etkileşimi sonucunda hastalığın oluştuğu görülmektedir.

    Genetik ve erken yaşlarda beyin gelişimini etkileyen bu faktörler beynin hangi bölgelerinin gelişimini etkilerler?

    Daha önceki yazılarımda da videolarını da sunduğumuz gibi beynin yönetici işlevlerini üstlenen bölgeler en çok etkilenmektedir. Yapılan beyin görüntüleme çalışmalarında en çok 5 bölgenin etkilendiği bulunmuştur.

    Sağ ön bölge (Orbitofrontal korteks)

    Beynin sapı (Striatum ve bazal ganglionlar)

    Beyincik (Cerebellum)

    Duygusal reaksiyonları düzenleyen merkez (Ön singulat korteks )

    Sağ ve sol beyin arasında bilgi alışverisini sağlayan merkez (Corpus callosum)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda yapısal küçülmeler ortalama 16-18 yaşlarındanormale dönmektedir fakat bu bölgelerdeki fonksiyonel (işleyiş, çalışma) sorunlarının çoğunlukla devam etmektiği saptanmıştır.

    Dikkat Eksikliğinin oluşumu bu kadar biyolojik (beyin temelli) ise neden olan genetik ve zararlı maddelerin bulunması ile problem çözülebilir mi?

    Hastalığın oluşum sürecini anlamaya yönelik genetik ve çevresel nedenlerin incelendiği bir çok araştırma halen devam etmekte umarım bu çalışmalar sonucunda bu sonuca ulaşılabilir. En azından ilerleyen birkaç yılda genetik inceleme ile bireyin hastalık riski ya da ilaca vereceği yanıt öğrenilebilecekmiş gibi görünüyor. Belki daha ilerleyen yıllarda bu genetik alt yapıya yönelik ilaç ve psikolojik tedavi yöntemleri geliştirilebilir.

    Saygılarımla

    Diğer Dikkat eksikliği yazılarına ulaşabilmek için tıklayınız.

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvuru yapılabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©

  • Anne karnında beyin gelişimi

    İnsan beyni kafatası içinde izole edilmiş bir organ olmasına rağmen vücudun önemli bir parçası olarak vücut sağlığı ve gelişimi ile paralellik gösterir. Bu nedenle ister anne karnında olsun, ister doğduktan sonra olsun bir çocuğun beyin gelişimini tek başına artıracak bir yöntem, ilaç veya besin maddesi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aksi takdirde insanlarda boyut ve gelişim olarak çok farklı düzeyde beyin yapılarıyla karşılaşırdık. Oysaki toplumda bireysel farklılıklar ve istisnai durumlar hariç insanların beyin yapıları ve gelişimi genel bir benzerlik gösterir. Sağlıklı yaşam, iyi bir bakım, yeterli bir eğitim, bireysel deneyimlerin arttırılması çevresel faktörlerin de yardımı ile kişinin bilgi birikimi ve donanımını yükselterek çocuğun beyin gelişimini tamamlar. Bu da bireyin toplum içindeki statüsünü belirler. Zeka ise bütün bu saydıklarımızla ilişkili olarak kişinin eğilimlerinden ve beklentilerinden de etkilenerek farklı alanlarda belirgin olarak geliştirilebilir. Yani tek bir zeka türü yoktur. Örneğin müzik zekası, matematik zekası veya sosyal zeka ve bunun gibi türlerden bahsetmek mümkündür. Yalnız zekanın kendini gösterebilmesi ve ortaya çıkabilmesi için sağlıklı bir beyin yapısı ve gelişimine ihtiyaç duyduğunu unutmamak gerekir. Beyin kendi sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    İnsan Beynin Yapısı

    İnsan beyni, yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunması gereken organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni, insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem (nörolojik sistem) farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar. Bir memeli hayvan (örneğin ceylan yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen, insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli olgunlaşma aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    Bebeklerin Beyin Gelişimi

    Bebeğin beyni anne yumurtasının döllenmesinden sonra çoğalan hücrelerin oluşturduğu tüp şeklindeki yapının (nöral tüp) 21-28. gününde kapanmasından sonra oluşmaya başlar. Hücreler farklılaşarak beyin hücresi haline gelir ve zaman içinde büyüyerek olgunlaşır. Tam bu dönemde bir vitamin olan “folik asit” çok önemli bir rol oynar. Folik asidin eksikliği olan annelerin bebeklerinde beyin ve sinir sisteminde “nöral tüp defektleri” adı verilen beyin yapısal anomalileri, eksik oluşma, omurga kemiklerinin oluşmaması veya eksik oluşması yüzünden omuriliğin açıkta kalmasına veya bir kese içinde dışarıda kalmasına yol açan (halk arasında bebeğin sırtında açıklık şeklinde ifade edilir) “spina bifida” dediğimiz anormallikler meydana gelebilir. Bu anomalliklerden bazıları ile bebek yaşayamaz, bazıları ise acil ameliyat gerektirebilir. Gelişmiş ülkelerde (örneğin ABD) yenidoğanlarda nöral tüp defektleri gelişme sıklığı 1/2000 iken ülkemizde bu oran 4-9/1000 gibi daha yüksek olarak görülmektedir.

    Bu hastalıkları önlemek için;

    1-Üreme çağındaki kadınların folik asit ile nöral tüp defektleri ilişkisi konusunda bilgilendirilmesi

    2-Beslenme alışkanlıkları konusunda toplumun bilgilendirilmesi

    3-Üreme çağındaki tüm anne adaylarının günlük dozda folik asit kullanması

    4-Tüm gebeliklerin 16.-20. haftalar arasında anne serum alfa fetoprotein (AFP) düzeyleri ve Ultrasound ile değerlendirilmesi

    5-Yüksek riskli anne adaylarına (ailesinde anormallik görülen) gebelik öncesinden başlamak üzere yüksek doz Folik asit kullanımı önerilmesi gerekir.

    Folik asit, B vitaminleri grubundandır (Vitamin B9). Folik asit yeşil sebzelerde, mercimek, ıspanak, ceviz, fındık-fıstık, karaciğer, yumurta sarısı, kuru fasulye, baklagiller ve ay çekirdeğinde bol bulunur. Ancak sadece bu besinlerin alınması hamilelik döneminde bebekteki anomali riskini azaltmak için yeterli olmaz. Mutlaka ilaç şeklinde (günlük 600 mg) alınması gerekir. Folik asitten maksimum fayda sağlamak için gebe kalındığında değil gebelikten üç ay önce başlanması gerekir. Ne zaman hamile kalınacağı kesin bilinemeyeceği için hamilelik planlayan herkesin o andan itibaren folik asit kullanmaya başlaması gerekir. Hamilelik oluşmasa bile daha uzun süre kullanılmasında bir sakınca olmaz.

    Bebeğin beyninin büyümesi başının da büyümesiyle paraleldir. Doğumda ortalama 35 cm olan baş çevresi ilk altı ayda hızla büyür ve sonra büyüme hızı giderek azalır. Çocukların baş büyümesi yaşlarına göre oluşturulan standart büyüme eğrilerine göre kıyaslanır. Bir çocuğun baş çevresi yaşına göre olması gereken standartlardan %3’ün altında ise mikrosefali olarak adlandırılır. Mikrosefali olan çocuklarda beyin büyümesini ve gelişmesini bozan hastalıklar araştırılır. Genetik faktörlerin dışında özellikle hamilelikte geçirilen enfeksiyonlar (TORCH grubu enfeksiyonlar) mikrosefaliye yol açabilirler. Başın bu standart eğrilerin %90 üzerinde olan durumlarda ise makrosefaliden bahsedilir. Bu da beyni ve destek yapılarını anormal büyüten ve baskı altına alan hidrosefali vb gibi hastalıkları araştırmayı gerektirir. Bu nedenlerle bir gebenin hamileliğinin başından sonuna kadar sadece sorun olduğunda değil, aynı zamanda bebeğin sağlıklı ölçülerde büyüyüp büyümediğini öğrenmek için de doktor kontrolünde olması beyin gelişimini etkileyebilecek durumların fark edilmesi açısından çok önemlidir. Keza olası bazı hastalıklara günümüzde daha bebek doğmadan anne karnında iken bile müdahele edilebilir ve operasyon gerçekleştirilebilir.

    Annede dengeli beslenmenin bebeğinin beyin gelişimine katkıları kesinlikle yadsınamaz. Beslenme alışkanlıklarımızda tek taraflı beslenmemek, protein-karbonhidrat-yağ dengesini iyi kurmak, sebze ve meyvelere yer vermek, iyi sıvı almak, miktardan ziyade çeşide önem vermek ön planda tutulmalıdır. Ancak tek bir besinin beyin gelişimini artırabileceğini gösteren bir yayın yoktur. Bazı besin ve minerallerin eksikliği beyin gelişimini olumsuz yönde etkilediği kanıtlanmıştır. Buna en iyi örnekler olarak demir eksikliğinin kansızlığa yol açması, özellikle kızlarda ciddi öğrenme güçlüğü yapması, B 12 vitamin eksikliğinin hafıza ve nörolojik sorunlara yol açması gösterilebilir. Beslenme rejiminde eksikliği olan durumlarda Omega 3’ün (DHA, balık yağı) her yaş gurubunda faydalı olduğunu söylemekte de yarar var.

    Eğitimli kızlar bilinçli anne olur. Bilinçli anneler sağlıklı ve akıllı çocuklar yetiştirir. Bir annenin, bebeğinin beynini geliştirmek, sağlıklı bir birey olmasını sağlamak için yapabileceği en iyi şey öncelikle kendi sağlığına dikkat ederek kendine ve bebeğine zararlı olacak durumlardan ve olaylardan kaçınmasıdır. Bu kaçınma sadece hamilelik sırasında değil doğal anne adayı kızların çocukluğundan itibaren başlamalıdır. Bir binayı yapmak için sağlam bir alt yapı (genetik faktörler), kaliteli malzeme (iyi beslenme, mineraller ve vitaminler), iyi bir işçilik (sağlık kontrolleri ve tetkikler), koruyucu faktörler (aşı ve bakım) ve iyi bir çalışma ortamı (çevresel faktörler) gerekir. Bunları annelere sağlayabildiğimiz ölçüde toplumun beyin sağlığını koruyabilir ve geliştirebiliriz.

  • Öğrenme, Bellek ve Beyin

    Öğrenme, Bellek ve Beyin

    İnsanlar, hayatları boyunca yaşantılama yolu ile öğrenmeyi meydana getirirler. Bu bilinçli ya da bilinçsiz gerçekleşebilir. Öğrenme ile ilgili birçok fikir ortaya atılmış ve kuramlar oluşmuştur. Bunlara; davranışçı kuram, bilişsel kuram, beyin temelli kuram örnek gösterilebilir. Davranışçı kurama göre; kişi davranışı pekiştirerek değişimi meydana getirir. Bilişsel kuramda öğrenmeyi dışardan gözlemleyemeyeceğimizi, öğrenmenin anlama-algılama ile ilgili olduğu savunulur. Beyin temelli öğrenmede ise, beyin yapısında ve işleyişinde meydana gelen biyokimyasal değişimler önemlidir.

         Bellek, duygular ve dikkat öğrenmeyi etkileyen temel etkenlerdir  (Keleş, Çepni,2006). Bu çalışmada öğrenme ve beyin arasındaki ilişkiyi bu etkenlerden yararlanarak açıklamak hedeflenmiştir.

         İnsan dünyaya geldikten sonra sinaptik bağlantı ve dentritlerin sayısının artması ile beyin gelişimi sağlanır. Kişinin deneyim kazanması sinaps olşumunda etkilidir. Beyinde oluşan bu sinaptik bağ sık kullanıldığında güçlenir, kullanılmadığında kaybolur.

          Beyin yapısının çalışmasında ve öğrenmenin sağlanmasında beynin beslenmesi oldukça önemlidir. Beyin besinini glikozdan elde eder (Uluorta, Ataberk, 2003). Buna bağlı olarak,  hipogliseminin öğrenme sürecine etkisini araştıran çalışmalar yapılmıştır.

          Bu çalışmalara göre hipoglisemi uyarana cevap verme süresini uzatırken, öğrenme sürecini de kalitesiz hale getirmektedir ( Okkesim, Ş.,Çelik,G., vd., 2015 ). Ayrıca hipoglisemi adrenalin hormonunun salgılanmasına da neden olur (alıntılayan, Okkesim, vd. ,2015);(aktaran, Briscoe, Davis, 2007). Bu hormonun öğrenmeyi olumsuz etkileyebilmektedir.

         Duyusal faktörler de öğrenme üzerinde etkilidir. Duyusal uyaranlar talamustan geçer ve beynin diğer bölgelerine gönderilirler.

        Talamusun altında bulunan hipotalamus, hormonlar ve nöronlar ile bilgiyi iletir. Bu durum hipotalamustan hormonların salgılanmasına neden olur. Hipotalamustan salgılanan hormonlar hipofiz bezini aktif hale getirirler (Köroğlu , 2015).

          Öğrenmeyi olumsuz etkileyen faktörlerden biri de uzun süreli stres durumudur. Duyusal uyaranlar uzun süreli strese sebep olursa hipotalamustan salınan hormonlar hipofiz bezini aktive edip kortizol hormonu salgılayacak, kişinin odaklanmasında zorlanmalar meydan gelecektir. Bu durum öğrenme süreçlerinin olumsuz etkilenmesine örnek gösterilebilir.

         Köroğlu (2015) ; Amigdala , temporal lobun içinde bulunur.  Duygularla ilgilidir. Davranışlarımızın yaşantıya uygun tepkiler olarak ortaya çıkmasını sağlar.  Odaklanma ve bellek ile ilişkilidir.

         Uyaranın duygusal önemini belirleyen amigdala o uyarana kaşı odaklanmayı sağlar, kişi dikkatini öğrenmekte olduğu şeye yönlendirir ve öğrenme daha kolay gerçekleşir. Bir çok uyarana maruz kalmamıza rağmen, gerekli uyarana yönelmemizi sağlayan etmenlerden biri de  nöron ve lif ağlarından uluşan, beyin sapını yöneten retiküler formasyondur (Schunk, 2014).

        Bu sistemlerle birlikte, duyusal girdilerden birisine yönlenip dikkatimizi onun üzerinde toplarız, duygusal bağlantı kurup onu anlamlandırmamız bilgiyi belleğe kodlamamız için bize zemin hazırlar. Yeni bilgiler sürekli tekrarlar ve görsel uyaranlar ile kısa süreli bellekte tutulur, ancak bu tekrar ortadan kalktığında bilgi unutulur.

    Temporal lobda bulunan hipokampus yapılan çalışmalara göre, sağ frontotemporal bölgede meydana gelen hasarda episodik, sol hemisferde oluşan hasarlarda  semantik bilgiye ulaşılmakta güçlük çekilmiştir (Erbek-Özen, Rezaki,2007).Hipokampus kodlama sırasında aktif olur kısa süreli bellekteki bilgiler bir süre burada kalırlar, daha çok süreklilik sağlamayan anılar için kullanılan bir bölümdür (Schunk, 2014).

       Uzun süreli bellekte ise sinapsların yapılarında farklılıklar meydana gelecek ve diğer nöronlarla da bağlantı kurulacaktır.

       Bu değişimler öğrenilen bilginin depolanıp kalıcı hale geldiğini göstermektedir (Senemoğlu, 2005).  Uzun süreli bellek temelde ikiye ayrılır. Bunlar ‘’örtük bellek’’ ve ‘’açık bellek’’tir.

         Beyninde hasar olan ve hasar olmayan insanlarla yapılan PET çalışmalarında açık belleği oluşturan öyküsel (kişilerin anı ve tecrübelerinin yer aldığı) belleğin sağ hemisferde ve yine açık belleği oluşturan anlamsal ( değişmeyen kesin bilgilerin yer aldığı ) belleğin, sol hemisferde kayıt altına alındığı gözüküyor ( Davies, Hodges,2005).

         Yapılan araştırmalarda uzun süreli belleği etkileyen bir diğer etmenin ise Nitrik Oksit (NO) olduğu bulunmuştur. NO post sinaptik mebrandan pre sinaptik mebrana bir reseptöre bağlanmadan gelir ve post sinaptik mebranda kalsiyumun artmasını, kasiyumun artması da reseptörün çoğalmasını sağlayacaktır. Artan reseptörler sayesinde yapısal bir değişiklik olacak ve sinaptik ileti güçlenecektir. Bu da öğrenmeyi etkiler  (Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009).

         Sıçanlar üzerinde yapılan bir araştırmada  nitrik oksit sentezi (NOS) baskılanarak, glutamat aktivasyonu değişmiş ve post sinaptik  mebranda ki NMDA reseptörü uyarılmadığı için , hipokampüslerinde ki hücrelerde uzun dönem potansiyelizasyon oluşumu  engellenmiştir (alıntılayan, Eşsizoğlu, Yıldırım, 2009 );( aktaran, Schuman, Madison , 1991).

        Yapılan bu çalışmalar gösteriyor ki NO, uzun süreli hafıza ile ilgili olan beyin bölgeleriyle birlikte bellek oluşumu ve öğrenme için gereklidir.

         Beyin bölgelerinde meydana gelen bu hareketlenmeler ile dikkat toparlanacak, zihinsel süreçler başlayacak, anlama ve algılama gibi bu zihinsel süreçlerin bazıları bir yarı kürede daha baskın olsa bile ‘’corpus callosum’’ bağlantısı ile iki hemisferde aktif durumda bu süreçlere katılacak  (Byrnes, Fox ,1998 ).

        Kişi doğru uyarana yönlenecek, gelen uyaranlar ile duygusal ilişki kurup bunları bellek süreçlerinde kullanacak ve öğrendiği bilgiyi kalıcı hale getirip kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktaracaktır. Uzun süreli bellek ile gerektiğinde geri çağırabildiğimiz bilgiler sayesinde dış dünya ile olan iletişimimiz kuvvetlenecek bu da yeni bilgiler öğrenmemize katkı sağlayacaktır.

  • Çocuklarda beyin gelişimi ve korunması

    BEYNİN YAPISI

    Beyin yapısı ve fizyolojisi itibariyle oldukça karmaşık ve hassas olduğu için vücudumuzun en iyi korunan organıdır. Oluşum açısından diğer memeli hayvanlarla benzerliklerimiz olmasına rağmen insan beyni insanı diğer bütün canlılardan farklı kılar. Merkezde beyin olmak üzere bütün vücudumuzu bir ağ gibi saran bu muhteşem sistem farklı gelişim basamakları ve donanıma ihtiyaç duyar.

    Bir memeli hayvan (örneğin inek yavrusu) doğumdan çok kısa süre sonra ayağa kalkıp annesini emmeye ve yürümeye başlamasına rağmen insan yavrusu sinir sistemi yeterince gelişmemiş olarak doğar ve ebeveynlerine bağımlıdır. Beynin ve sinir sisteminin ana işlevsel gelişimi doğum öncesi son iki ayda başlamak üzere en önemli gelişim aşamaları doğum sonrasında tamamlanır. Genetik yapı ve çevresel etmenlerin katkılarıyla beyindeki sinir hücreleri (nöronlar) yeni deneyimlerle iletişimini kuvvetlendirir ve beyin giderek olgunlaşır.

    BEYNİN FİZİKSEL OLARAK KORUNMASI

    Beyinin sağlıklı gelişimini tamamlayabilmesi için yapısal, fizyolojik ve fonksiyonel olarak korunmalı ve hem gerçek hem mecazi anlamda iyi beslenmelidir.

    Beyinin oluşumu ve gelişimi anne karnında başlar. Gebeliğin ilk üçüncü haftası sonunda oluşmaya başlayan beyin doğuma kadar gelişimini devam ettirir. Sağlıklı bir gebeliğin sürdürülmesi ve zamanında tamamlanması bütün vücut organlarının olduğu gibi beyinin de sağlam olması için kaçınılmazdır.

    Zamanından çok erken doğum, annede çatı uygunsuzluğu, bebeğin anne karnındaki yerleşim anormallikleri (örn. makat gelişi), kordon dolanması, annede hipertansiyon, diyabet gibi hastalıkların olması, çoklu gebelikler, zor ve uzamış doğumlar, doğum travmaları yenidoğan bebeğin beyninde oksijensiz kalmaya neden olabilecek ve hasar yaratabilecek riskli durumlardır. Uygun yaşta gebelik, doktor kontrolünde gebelik takibi, annenin sağlıklı beslenmesi, gebelik süresinde annenin ilaç, radyasyon, travma ve enfeksiyonlardan korunması fetüs beyninin korunması için alınacak başlıca önleyici tedbirlerdir. Gelişmiş bebek yoğun bakım ünitelerinde uygulanan başın soğutulması (hipotermi) tedavisi sorunlu doğan ve beyin hasarı açısından risk altında ki bebekler için beyni koruyucu en etkin tıbbi tedavidir.

    Fiziki yapı kafatasının kompakt anatomisi sayesinde koruma altındadır. Ancak başta travmalar, bazı ilaçlar, zehirler hasar verebilmektedir. Bu hasarları daha olmadan bazı basit tedbirler ve öngörü ile önleyebilmek mümkündür. Örneğin yeni hareketlenen bir çocuk için evde eşyaları çarpmaya karşı ayarlamak, ev kazalarına karşı tedbir almak, açılır çekmece, elektrik prizleri, pencere ve kapıları muhafaza etmek, düşebilecek dolapları ve ev eşyalarını duvara sabitlemek bunlardan bir kaçıdır. Otomobilde bebeklerin bebek koltuğu olmadan, küçük çocukların emniyet kemeri takabilecek yaşa gelmeden ön koltukta seyahat etmemesi, bisiklet sürerken kask kullanılması, çok soğuk ve çok güneşli yerlerde başına şapka takılması da dışarıda beyni fiziki korumak için alınması gereken tedbirlere örnek oluşturur.

    SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRME

    Doğumdan sonra çocuğun büyüme gelişmesini etkileyen en önemli faktör beslenmedir. Yeterli beslenmeyen, yanlış beslenen bebeklerin beyin gelişiminin durduğu bilimsel olarak gösterilmiştir. Anne sütü dışında beyni geliştiren özel bir besin yoktur.

    Daha çok yaşa uygun, vitamin ve minerallerden zengin, doğal ve dengeli bir beslenme önerilir. Bugün gelişmiş ülkelerde çocuklar daha iyi beslenmekte, daha iyi sağlığa uygun koşullarda büyümekte, hastalıklardan daha iyi korunabilmekte, daha iyi eğitim görmüş anne-babalar tarafından büyütülmektedir. Ülkemizde de zaman içinde bu çarpıcı gelişme çocukların büyüme ve gelişiminde önemli bir rol oynamakta, olanakların ve ebeveynlerin farkındalığının artması ile geçmiş yıllara göre vücut ve beyin açısından daha sağlıklı çocuklar yetiştirmekteyiz.

    SOSYAL MEDYADAN BEYNİN KORUNMASI

    Çocukların beyni ilk iki yaşta en hızlı olmak üzere keşfetmeye ve öğrenmeye odaklı yoğun bir yapılanma içindedir. Kendinin farkında olma, vücut parçalarının keşfi, etrafını tanıma, yabancı olanı ayırt etme, kendini ifade etmeye başlama, kaslarını kontrol etme-yönetme, hareketlenmeye başlama ve dünyayı keşfetme aşamalı olarak gelişir.

    Bütün bunlar algılarının artması, elde ettiklerini analiz edebilmesi ve tepki gösterebilmesiyle mümkün olur. Özellikle bu dönemde doğal olmayan aşırı uyaranlar sağlıklı duyusal gelişimi etkiler. Her yeni doğan bebek insanlığın bugüne kadar olan birikimi ile karşılaşır. Televizyon, tablet, telefon vs. ekranları ve programlarının hızlı akışı bu dönemdeki bir çocuğun algı ve analiz edebilme kapasitesinin çok üzerindedir.

    Gördüğünü algılayabilmek ve anlama sırasında çok yoğun bir çaba sarf eder ve geri kalan dünyaya algılarını ve duyularını kapatır. Aşırı odaklanma yaşar. Çocuğun böyle programlar karşısında sabitlendiğini gören ebeveynler (sağlıksız bir tercih ile) çocuğu sakinleştirmek ve yemek yedirmek için bu programları (örn reklamlar) kullanırlar. Oysa çok fazla odaklanmaya çalışmak beyni yorar ve beyin sağlıklı gelişimini kısıtlar. Sonuçta devam eden bu durum çocukların ciddi iletişim ve dil problemlerine, sosyalleşme, öğrenme ve analiz yeteneklerinde sorunlara yol açabilir. Bu nedenlerle çocukların İlk iki yaştan önce mobil cihazlarla ilişki kurması tavsiye edilmez.

    BEYNİN SOSYAL ANLAMDA KORUNMASI ve AİLE

    Gelişmekte ve dünyayı tanımakta olan çocuk beyni soysal ve psikolojik anlamda da korunmalıdır. Ailesinde şiddet olan, sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalan ve sevgiden yoksun büyüyen çocuklarda beyin gelişiminin geri kaldığı bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. Öte yandan çocuk yetiştirmede mutlu ve bilinçli bir annenin çocuğa verebileceği katkılar çok fazla olur. Günümüzün değişen şartları nedeniyle iş-güç, sosyal medya ve trafik çok fazla vakit harcamaya ve çocuklara ayrılması gereken zamanın azalmasına yol açmaktadır.

    Her şeye rağmen ülkemizde geleneksel alışkanlıklar nedeniyle annelerin çocuklarıyla olabildiğince vakit geçirdiğini genelde toplumsal bir sorun olmadığını görüyoruz. Asıl bu konuda babalara çok iş düşmektedir. Çocuk yetiştirmede bütün yükü anneye bırakmamalı babalar da sorumluluk almalıdır. Çocukların beyin gelişiminde annenin rolü çocuklar tarafından kanıksanmıştır. Fakat babaların çocuklarla zaman geçirmesi, oyun oynaması, rol model olması ve eğitimine katkıda bulunması çocukların beyin gelişimde önemli fark yaratır. Aile içi ve dışı iletişimin iyi olması çok önemlidir. Mutlu ebeveynler mutlu çocuklar yetiştirir.

  • Müzik ve Psikoloji

    Müzik ve Psikoloji

    Boş ve karanlık bir sokakta yürüyen insanın duyduğu müziğin etkisiyle hissettiği korku seviyesinde azalma ya da artma olabilir. Genelde korku filmlerinde kullanılan müziklerin gerilimi arttırma konusundaki başarısı da bilinmektedir.

    Müzik beynin hangi bölümlerine etki eder ve hormonlarla ilişkisi nedir?
     

    Müzik, merkezi sinir sistemi ve beynin kabuğunda bulunan düşünme, konuşma, beden kontrolü ve öğrenme ile ilgili bölümleri uyarmaktadır ve bu alandaki gelişmelere destek sağlamaktadır. Örneğin, depresyon döneminde olan kişilerde müziğin beyni rahatlatıcı ve hormonal düzensizlikleri hafifletici etkisi olduğu bilinmektedir. Müziğin tarz ve türüne göre stres hormonlarını artışa ya da azalmaya sebep olacak güce de sahiptir. Buna ek olarak, müziğin psikolojik ve zihinsel hastalıklarda tedavi edici bir özelliği vardır.

    Müzik ve psikoloji ilişkisine bağlı araştırmalara örnek verebilir misiniz?

    Bununla ilgili yapılan bir deneyde iki ayrı grupta bulunan insanlara akvaryumda köpekbalığı izletilmiştir. Bu iki grupta köpekbalıklarını müziksiz olarak izlediklerinde hemen hemen aynı duyguyu hissetmişlerdir. Daha sonra gruplardan birine aynı akvaryum gerilim dolu bir müzikle izletilmiş, diğer gruba ise neşeli bir müzik eşliğinde izletilmiştir. İki grubun müziğin etkisiyle hissettikleri değişmiştir. Gerilim yüklü müzik dinleyen grup korku ile gerilirken, neşeli müzik dinleyen taraf köpekbalığını tıpkı bir balinayı izler gibi keyifle izlemişlerdir. Yine yapılan bir araştırmada, ameliyata girecek hastaların bir kısmına klasik müzik dinlettirilerek hastaların ağrıya verdiği tepki gözlenmiştir. Klasik müzik dinleyen hastaların ameliyattan önce ve sonra ağrı kesicilere daha az ihtiyaç duydukları belirlenmiş, araştırma sonucunda müziğin acıyı dindirici veya azaltıcı etkisi olduğu sonucuna varılmıştır.

    Müzik aleti çalmanın insan psikolojisine ve beyine etkileri nelerdir?

    Herhangi bir melodi işitildiğinde beyindeki birçok bölge etkin hale geçer. Müzik aleti çalındığında ise bu etkinlik dereceği daha beliginleşir. Müzikle ilgilenen kişilerin işitsel yetenekleri yüksektir. Beyindeki kasların kontrolü ve hareketinde sorumlu olan bölgeler ile işitsel ve görsel bölümler uyum içinde olması müzik aleti çalabilmek için gerekli olan durumlardır.

    Araştırmalar müzisyenlerin beyinlerinin, müzikle ilgilenmeyenlerinkinden farklı olduğunu gösteriyor. Beyin görüntüleme yöntemleri kullanılarak yapılan araştırmalarda müzik eğitimi alan kişilerin beyinlerindeki gri madde hacminin müzikle ilgisi olmayan insanlarınkinden daha fazla olduğu anlaşıldı. (Gri madde beyinde kasların kontrolü, bilişsel etkinlikler, görsel ve işitsel algı, hafıza, düşünce oluşumu, otokontrol gibi işlevlerle ilişkili bir dokudur). Ayrıca bilim insanları erken yaşlardan itibaren müzikle ilgilenmenin kas ve hareket yeteneklerini geliştirdiğini, görsel-konumsal koordinasyonu sağladığını, odaklanmaya yardımcı olduğunu, depresyon ve kaygı durumlarını azalttığını ve duyguları kontrol etme imkânı verdiğini düşünüyor.

    Müziğin insan üzerindeki etkileri nelerdir?

    • Müzik stresi azaltır, rahatlatır.
    • Öfke seviyesinde azalmalara sebep olur.
    • Duyguları daha doğru ifade edebilmeye yardımcı olur.
    • Müzik dinlerken, beyne giden kan ve oksijen miktarında artış olduğu için, uyarıcı ve harekete geçirici etkisi var.
    • Belirli müzik türleri, huzur veren endorfin hormonunun salgılanmasını ve sakinliği arttırır.
    • Müzik kalp atışlarını ve metabolizmayı doğrudan etkiler. İdmanlarda tempolu ve ağır müziğin etkileri farklı sonuçlar doğurmuştur.
    • Müzik ilham verir, duyguları harekete geçirir ve yaratıcılığı artırır.
    • Etkili öğrenmenin temel unsuru olan beynin, sağ ve sol yarım kürelerinin denge içinde çalışmasını sağlar.
    • Kas gerilimini azaltır, beden hareketlerini ve koordinasyonu geliştirir.
    • Beynin, fiziksel dünyayı algılama, zihinde canlandırma ve nesneler arasındaki farklılıkları ayırt edebilme yeteneğini geliştirir.
  • Vücudumuzdaki beyaz lekeler nörolojik bir hastalığın belirteci olabilir mi?

    ~~İnsanın cildinde birçok leke görülebilir. Bunların çoğu masum ve zararsızdır. Benler, cilt hastalıkları ve doğuştan gelen bazı doğum lekeleri (mongol lekesi, vampir ısırığı, hemanjiomlar, milia, vb) ciltte görülebilmektedir. Bazı doğumsal lekeler ise bir hastalığın belirteci olabilmektedir. Çocuk Nöroloji pratiğinde birçok cilt bulgusu gösteren hastalık vardır. Bunlara nörokutanöz hastalıklar denilmektedir. Bunlardan beyaz ve sütlü kahve lekeler en sık karşılaşılanıdır. Kesinlikle bir beyin hastalığına da işaret ederler. Ciltle beyin ne alaka!!! Nasıl yani derideki leke beyin hastalığı!!!! Evet. Kesinlikle doğru. Cilt hastalığı ile beyin hastalığı çok yakın ilişkilidir. Çünkü daha anne rahmine döllenmiş yumurta düştükten 2-3 hafta sonra insan taslağı 3 katlı sandiviç görünümündedir. Bu üç tabakadan birisine ektoderm ismi verilmektedir. Ektodermden sinir sistemi yani beyin, beyincik, sinir hücreleri, tırnak, diş, saç ve cilt gelişmektedir. Demek beyinsel bir hastalığı olan bir insanda cilt bulguları yanında tırnak, diş ve saçta da değişiklik olabilmektedir. Çok ilginç değil mi?
    Vücuttaki Nörolojik Bir Hastalığa İşaret Eden Beyaz Lekelerin Özelliği Nedir?
    Beyaz lekeler Tüberoskleroz denilen bir hastalığın bir bulgusudur. Tüberküloz değil. Hastalar isim benzerliğinden hep karıştırırlar. Bu hastalık genetik geçişli bir hastalıktır (otozomal dominant kalıtılmakta). 1/6000-1/10000 canlı doğumda bir görülmektedir. Bazan sülalede böyle bir hastalık olmayabilir (hastaların yaklaşık 2/3’ü spontan mutasyon ile oluşmaktadır). TSC1 (9q34) ve TSC2 (16p13.3) genlerinde mutasyonlar neticesinde hamartin ve tüberin kompleksinin fonksiyonu bozulmakta ve rapamisinin memeli hedefi (mTOR) sinyal yolundaki inhibitör etkisi bozulduğu için klinik bulgular ortaya çıkmaktadır.
    Tuberosklerozda vücudun herhangi bir yerinde çok küçük boyutlardan çok büyük boyutlara kadar değişebilen boyutlarda hipopigmente cilt bulguları olmaktadır. Hastaların %80-90’ında bu bulgu vardır. Ailelerin çoğu bu lekeleri fark etmeyebilirler. Bazan bacak arkasında bazan gövde cildinde çok soluk olabilir. Yaz aylarında güneşin cildi karartması ile daha belirgin ve göze görünür hale gelirler. Tuberoskleroz neredeyse her organı etkileyebilen bir nörolojik hastalıktır. Kalbi etkileyerek kalpte et parçası (rabdomyom), tırnaklarda etlere (subungual fibroma), dişlerde mine bozukluklarına, beyinde tümörlere neden olabilmektedir.
    Vücuttaki Nörolojik Bir Hastalığa İşaret Eden Sütlü kahve (cafe au lait lekeleri) Lekelerin Özelliği Nedir?
    Bu lekelerde sütlü kahverenginde olmaktadır. Bir çocuğun vücudunda altıdan fazla olması hastalık açısından önemlidir. Bu lekelerde etrafı düzensiz değişik büyüklüklerde olabilmektedir. Bazı hastalarda kasıklarda ve koltuk altlarında çillenmeler şeklinde görülebilmektedir. Genellikle Nörofibromatozis denilen hastalığın bulgusudur. Bu hastalıkta hem cildi hem de beyni ve sinir sistemini etkileyen bir hastalıktır. Bu hastalık genetik olarak babadan geçebileceği gibi ilk kez çocuğunuzda çıkmış olabilir. Tuberoskleroz gibi her organı etkileyebilir.
    Tuberoskleroz ve Nörofibromatozis Hastalıkları Epilepsiye Neden Olabilirler mi?
    Evet neden olabilirler. Ancak kural değildir. Her türlü epilepsiye neden olabilirler. Özellikle Tuberosklerozis West Sendromu dediğimiz epilepsiye neden olmaktadır. Çoğu hasta nöbet geçirir. Doktorun muayenesi esnasında tuberoskleroz hastalığı olduğu ortaya çıkar. West Sendromu bebeklik döneminin epilepsisidir. Genellikle öne doğru nadiren arkaya veya her iki şeklinde atılmalar ile karakterizedir. Bu atılmalara infantil spazm denilir. İnfantil spazm adı üzerinde bir spazm yani sancı gibi bir durumdur. Zaten bilmeyen kişiler tarafından gaz sancısı zannedilebilir. İnfantil spazmın özelliği atılma olması sonrasında ağlama şeklinde olmasıdır. Bazan bebeğin yüzünde kızarma, terleme gibi bulgular olabilir. Bu nöbet çeşidi ilk başladığında günde onlarca yüzlerce kere olabilir. Bu nöbet çeşidi çok tehlikelidir. Çünkü çocuğun zekasını yemektedir. Hasta EEG cihazına bağlandığında beyin dalgaları allak bullaktır. Beyinde elektriksel bir kaos vardır. Bebeklerde nöbetler başladıktan sonra zaten algılamada bozulma başlar. İşitmez, duymaz gibidirler. Gülen bebek gülmez olur. Huzursuz ve sürekli ağlayabilir.
    Sonuç olarak, vücuttaki beyaz ve kahverengi gibi lekeler nörolojik bir hastalığın belirteci olabilir. Bu nedenle bir çocuk nöroloji uzmanının görmesi, tetkik ederek takibe alması elzemdir.