Etiket: Beslenme

  • Kronik yorgunluk sendromu tanısı

    Şimdi işin biraz kötü tarafına geldik maalesef ki kronik yorgunluk sendromunun ortaya koyacak bir görüntüleme yöntemi ya da bir kan testi yok ve bu sendromda görülen birçok şikâyet başka hastalıklarda da görülebilir. Bu yüzden kişin semptomları ile beraber bu semptomları oluşturan etkenleri ve patofizyolojiyi gözden geçirmek ve altta hangi neden yatıyorsa ona yönelmek en doğru yoldur.

    Size burada bir bilgi daha vereceğim kronik yorgunluk sendromu kayıtlarda bir düzensizlik (disorder) olarak geçmektedir. Her ne kadar bu kelime Türkçe ye çevrilirken hastalık diye çevrilse de bu direk doğru değildir. Çünkü hastalık tanımı, düzensizlik tanımından biraz farklıdır. Düzensizlik, hastalıkta hem tanı hem de tedavi vardır (literatürün kabul ettiği). Ama düzensizlikte literatürün kabul ettiği net bir tanı ya da net bir tedavi yoktur.
    Bu sendromun tanısını koyarken çoğu şikâyet, fibromiyaljiden de vardır ve genelde hastalara fibromiyalji tanısı koyulur ama kronik yorgunluk sendromu tek bir hastalıktan ziyade aslında sistematik bir çok hastalığın bütünüdür diyebiliriz. Ayrıca çağımızda lyme tanısı ile aynı kefeye konsa da aslında birçok farklılıkları vardır.

    Patofizyolojik olarak mitokondriyal sorunlar özellikle aminoasit ve nitrojen matebolizması başta olmak üzere lipit mekanizması ve karbonhidrat metabolizmasındaki sorunlar çalışmalar ile ortaya konulmuştur, bağırsak florası sorunları çalışmalarla ortaya konulmuştur.
    -Kişin şikâyetleri
    -Kullandığı ilaçlar
    -Hayat tarzı uyku, stres, beslenme
    -Ruhsal durumu kişinin tanısında oldukça büyük önem taşımaktadır.
    Eğer yukarıda saydığımız semptomlardan kronik yorgunluk sendromu olduğunuzu düşünüyorsanız bu konuda yetkin bir doktora görünmenizde fayda var çünkü tedaviye ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi sonuçlar alınır, ilerledikçe iyileşme oranı da düşmektedir.

    BAZI GÖRÜŞLER KRONİK YORGUNLUK SENDROMUNU 4 ALT DALA AYIRMAKTADIR;

    1-Kronik yorgunluk ve immün, disfonksiyon (CFIDS) bu grupta diğer şikâyetlerle beraber laboratuvardan net olarak kan beyaz kürelerin düşüşü ve NK hücrelerinin düşüşü saptanmıştır.

    2-Myaljik ensefolamyelit (ME) şikâyetlerde nörolojik sorunlar daha ağır basmaktadır. Birçok kişi benim de yukarıda belirttiğim gibi kronik yorgunluk sendormunu ve miyaljik, ensefalomyeliti aynı hastalık olarak görmektedir ama birçok kesim de bu şekilde ayırmaktadır.

    3-Adrenal yorgunluk (azalmış ya da disfonksiyonel) , kortizol laboratuvar testleriyle ortaya konulabilir. Uyku bozuklukları stres gibi birçok neden adrenal yorgunluğa neden olabilir. Sadece bu konuyla alakalı ayrıntılı bir yazım olacak.

    4-Postural taşikardik sendrom (POTS) düşük tansiyon ve düşük nabız ile seyreden kardiyovasküler sorunlar olmaktadır, ve bu sonunda postural hipotansiyona neden olmaktadır. Postural, hipotansıyonda yatarken normalken ayağa kalktığınızda tansiyon düşer.

    ***Birçok görüş mitokondriyal, disfonksiyonu kronik yorgunluğun temel nedeni olarak görmektedir ve buna göre tanı yöntemleri geliştirmeye çalışmaktadırlar.

    BAĞIRSAK FLORASI VE KRONİK YORGUNLUK SENDROMU

    Yapılan bir çalışmada kronik yorgunluk sendromu olan kişilerinin çoğunda irritable bağırsak sendromu görülmüş ve çalışmada ikisi aynı anda olan ve olmayan kronik yorgunluk sendromu hastaları ayrı ayrı incelenmiş. Ve iki hastalık arsındaki bağlantı da incelenmiş.
    Kronik yorgunluk sendromu olan 50 hasta ile 50 sağlıklı kişinin gaita örnekleri ve kan değerleri karşılaştırılmış.
    Gaita analizleri yapıldığında bazı flora bakterilerinin kronik yorgunluk sendromu ile bağlantılı olduğu gösterilmiş. Bunlar;
    1- Faecalibacterium
    2- Roseburria
    3- Dorea
    4- Coprococcus
    5- Clostridıum
    6- Ruminococcus
    7- Coprobacillus dur.

    Diğer türlerde de IBS ile eşlik edip etmemesine göre değişkenlik görülmüş. IBS ve kronik yorgunluk sendromu beraber olan hastalarda alistipes seviyelerinin arttığı faecalibacterıum seviyelerinin azaldığı görülmüş bağırsak florasında.
    IBS olmadan olan kronik yorgunluk sendromunda ise bazı bacteriodes seviyelerinde artış, bacteiodes, vulgatus seviyesinde azalma görülmüş.
    Antiinflamatuar bakteri suslarında azalma ve proinflmatuar bakteri suslarında artma görülmüş benzer bir gaita analizi çalışmasında. Yani bağırsak florası ile bu hastalıklar arasında ciddi bir bağlantı vardır.

    Gaita analizlerine bakılarak kişinin ileride kronik yorgunluk sendromu geçirip geçirmeyeceğine dair fikir vermek mümkün olabilir demektedir bazı görüşler. Bunlarla alakalı laboratuvar testleri kullanılmaya başlanmıştır.

    Buradan çıkaracağımız sonuç bağırsak florası dengesizlikleri muhtemel kronik yorgunluğun altındaki en önemli nedenlerden biri olabilir. Ama bu floral denge neden bozuluyor ona odaklanmak gene en önemlisi olabilir. Yani beslenme yanlışları kronik toksisite stres gibi nedenler.

    KRONİK YORUNLUK TEDAVİSİ

    Adım adım kronik yorgunluk tedavisinde neler yapabileceğimizden bahsedeceğiz.
    Kişilerin tedavisinde temel mantık her kronik hastalıkta olduğu gibi alttaki nedenlere odaklanmaktır. Bu nedenler kişiden kişiye farklılık gösterebilir ve bir kişide en önde odaklanılması gereken neden diğerinde çok daha arka sıralarda yer alabilir. Ama temel olarak size adım adım bahsedelim bakalım neler yapmalıyız? Aslında size sayacağım bu sırayı benim diğer bütün yazılarımda da görebilirsiniz çünkü tüm kronik hastalıklara yaklaşım bu sırayla olmalıdır benim görüşünce. Ve bu değişiklikleri yaparken de patofizyolojik ve sistematik olarak birçok sistemi göz önünde bulundurmaktayım.
    1-Diyet düzenlenmesi
    2-Toksinlerden arınmak
    3-Kronik stres yönetimi
    4-Hayat tarzı değişiklikleri
    5-İnflamasyona odaklanmak
    6-Mikroplara odaklanmak
    7-Eksik vitamin ve mineralleri tamamlamak
    8- Ruhsal sisteme odaklanmak ruhsal ve bedensel travmaları çözümlemek
    9- Duygusal ve düşünce sel toksinlerden kurtulmak

    İyileşme zaman alabilir ve bu yol zorlu bir yoldur ama güzel sonuçlara ulaşmanız emek verirseniz mümkün.

    1-DİYET DÜZENLENMESİ

    Doğru beslenme tüm kronik hastalıklarda en önemli adımlardan biridir. Doğru diyet size hem iyileşmeniz için gerekli enzim ,mineral, fitokimyasal ve vitaminleri sunan hem de size zarar veren ve inflamasyona neden olan gıdalardan uzak bir diyettir. Sağlıklı biri hayat için bağırsak floramızı da destekleyecek şekilde ve sindirim sorunlarına neden olmayacak şekilde beslenmeliyiz.
    Hastalarımda ve kendimde kronik hastalıkları yenerken en çok sonuç aldığım şey bitki ağırlıklı beslenmedir. Yapılan birçok çalışma da göstermiştir ki bitki ağırlıklı bir beslenme sağlıklı bir bağırsak mikrobiyatası için elzemdir. Beslenmenizde neredeyse tabağınızın yarısını sebzeler ve yeşillikler oluşturmalıdır.
    Kronik yorgunluk sendromunda beslenme
    Bir grafik üzerinde olacak:

    Başlık günlük bir beslenme değil mi nasıl olmalı?

    • %40 Sebzeler
    • %15 Meyveler
    • %15 Hayvansal gıdalar
    • %10 Baklagiller
    • %10 Glutensiz tahıllar
    • %10 Yağlı tohumlar

    Bu oranlar kişiden kişiye değişebilir bunu özellikle belirtmeliyim, bu yüzdeler kabataslak verilen oranlardır ve çoğu hastada dağılımı konusunda değişiklik gösteriyor ama en büyük çoğunluğa odaklanırsanız dünyada en çok kişiyi tedavi eden ve her türlü hastalıkta başarı oranı bilimsel çalışmalarla da ortaya konulan “bitki bazlı beslenme “de oranlar bu şekildedir. Ve yıllardır hastalarımda mucizevi sonuçları bu şekilde almaktayım.

    Hayvansal gıda tercihlerimiz serbest gezen organik yumurtalar balıklar ve merada otlanan hayvanların etleri olabilir ama bu da beslenmemizde temeli değil sadece maksimum %20lik bir kısmı oluşturmalıdır.
    Meyveler baklagiller glutensiz tahıllar, yağlı tohumlar ise beslenmenizde hayvansal gıdalardan önde olmalıdır.
    Gıda intoleransları burada belki de en çok dikkat edilmesi gereken noktalardan biri olabilir çünkü neredeyse tüm kronik hastalıkların altında intolerans tablosu bulunmaktadır.
    Bir müddet gluten ve süt ürünlerinizi hayatınızdan çıkarmanızı ve eliminasyon diyeti yapmanızı öneririm. Eliminasyon diyeti ile alakalı ayrıntılı yazı paylaşacağım.
    Uzun süreli açlıkların bu tip hastalara uygun olmadığı özellikle belirtilmektedir. Enerji metabolizmasındaki bozukluklardan dolayı o yüzden intermittan fasting ve açlıklar hastaların metabolizmaları düzeltilmeden asla ama asla önerilmez bu hastalarda.

    Yeterli su tüketimi sağlıklı bir hücresel fonksiyon ve detoksifikasyon için olmazsa olmazdır. Toplumda ki hastalıkların bir kısmı yeterli su tüketimi sağlandığında ciddi oranda azalabilir. Burada dikkat etmek istediğim bir konu var sebze ve meyvelerdeki su normal sudan daha etkin ve enerjiktir hücre içinde. Kronik susuzluk vakalarında genelde sebze suları içmelerini ve meyve su seklinde değil yiyerek bunu direk yemelerini söylüyorum.

    2-TOKSİNLERDEN ARINMAK

    Detoksifikasyon ile alakalı ayrıntılı bir yazımız olacak ama burada kısaca bahsedelim. Vücut normalde kendi detoksifikasyonunu kendi her gün her an yapmaktadır ama kronik toksin yükümüz artarsa ve detoksifikasyon sistemlerin çalışmasını önleyen sistematik bazı durumlar oluşursa( enfeksiyon vitamin mineral eksiklikleri stres vb.) toksinleri yeteri kadar atamayacağız ve vücudumuzda biriken toksinler dokulara giderek buralarda hasar oluşturarak birçok hastalık ve semptoma yol açacaklardır.
    Detoksifikasyonun birinci kuralı çevresel toksinleri azaltmaktır. Maruz kaldığımız her türlü kimyasalı elemine etmektir. Toksinler vücudumuza ağız yoluyla, nefes yoluyla ya da cildimizden temas yoluyla gelmektedir. İlk basamak toksinlerden uzaklaşmak ve hayatımzıdaki tüm toksin etkenlerden uzaklaşmak olmalıdır. İleri vakalarda medikal detoks şeklinde gerekli vitamin ve mineralleri başlayarak kişinin detoksifikasyon sistemlerini desteklemek ve detoksun 3 fazını desteklemek önemlidir.

    3-KRONİK STRESS YÖNETİMİ

    Stres hastalıklar için adeta bir paradoks gibidir. Stres hastalıklara neden olur hastalıklar stresse. En sonunda da olan size olur. Vücut HPA hipotalamus, pituer adrenal aksı bozulur, adrenal yorgunluk oluşur. Bu konuyla alakalı da ayrıntılı bir yazımız olacak burada yapılacak ilk şey strese neden olan etkenleri ortadan kaldırmak olacaktır. Bu işyerinizde bir sorun olabilir evinizde bir sorun olabilir ya da birçok dış etken olabilir. Biliyorum kolay değil bu söylediğim ama stres devam ettiği sürece iyileşmenin gerçekleşmesi pek mümkün değil.

    Şimdi size bahsedeceklerim stresle başa çıkma tavsiyeleri;

    -Sağlıklı uyku hem stresle başa çıkmak için önemlidir ama aynı zamanda kronik yorgunluk sendromu tedavisinde en önemli yerlerden birini almaktadır. Kaliteli ve yeterli uyku birçok semptomu azaltabilir, sağlıklı çalışan bir bağışıklık sistemi için elzemdir. Karanlık ama tamamen zifiri karanlık, sessiz, teknolojik aletlerden uzak-uygun sıcaklıkta bir oda uykuya dalmak ve uykunun devamlılığını saplamak için önemlidir.
    Bazen belirli bir süre melatonin takviyesi göz önünde bulundurulabilir
    -Kafanıza takılan ya da sizi strese sokan bir durumla karşılaştığınız anda ortamdan uzaklasın ve en az 15 dakika acık havada yürüyüş yapın. Döndüğünüzde strese neden olacak sorunun o kadar da büyük bir sorun olmadığını ya da bu stresle başa çıkabileceğinizi fark etme olasılığınız büyük.
    -Gün içinde yaptığınız 10-15 dakikalık meditasyon ve nefes egzersizi molaları, yoga molaları oldukça faydalıdır
    -Aynı anda birçok işi yapmayı bırakın. Bu sizi çok fazla strese sokacaktır. Her seferinde bir işi hallederek ilerlemek daha sağlıklı olacaktır.
    -Hayatımızla alakalı en büyük sorunlardan biri sanırım “meli, malı “ eki olabilir. Yani kendimize sürekli sunu yapmalıyım bunu yapmalıyım bu böyle olmalı bu şekilde olmalı seklinde kurduğumuz cümleler aslında oldukça sağlıksızdır. Hedeflerimiz olabilir ve bunlar için caba gösterebiliriz ama kendimizi belirli kalıplara sokmak ve bunlara delice odaklanmak belki de çevresel streslerden daha fazla etkilemektedir bizleri.

    4-HAYAT TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Biz hareket etmek için yaratılmış varlıklarken zamanla hepimiz kapalı duvarlar ardındaki işlere mahkum olduk buna ben de dâhil maalesef. O yüzden hareketimizi arttırmak bir lüks değil bir gereklilik bizim için. İşyerinde çalışırken bile ara ara kalkıp hareket etmeniz, mümkünse açık havada hareket etmeniz oldukça önemlidir. Hareket etmek kan akısını arttırır ve bu detoksifikasyonunuzun düzgün olması hücrelerin oksijenlenmesi için oldukça önemlidir. Hareket etmek vücudunuzda daha mutlu hissetmenizi sağlayacak endorfinleri salgılatır, bağışıklığınızı yükseltir.
    Ama burada dikkat etmeniz gereken çok önemli bir şey var kronik yorgunluk sendromunda sizi zorlayacak hareketler ve fazla egzersiz şikâyetlerinizi oldukça arttırabilir. O yüzden basit hareketlerle başlamak hatta spor olarak yoga pilates ve çok hafif tempolu yürüyüşleri denemek ve spor sürelerini kısa sürelerden başlayıp giderek arttırmak oldukça önemlidir.
    Uyku saatlerinizi düzgün aralıklarda tutmak yasam tarzı değişikliklerinden belki de en önemlisidir. Hastalarıma dediğim gibi saat 22.00, 24.00 arasında uyumanız önerilir.
    Ekran ve bilgisayar karısındaki süreleri kısa tutmanız oldukça önemlidir. Teknolojik aletlerin yaydığı frekans ve bozucu alan hastalıklarınızı oldukça etkileyecektir.
    Olabildiği kadar doğaya çıkmanız önemlidir. Özellikle deniz kenarı, şelale kenarı orman gibi alanlarda bulunmak sizleri bolca negatif iyonlara maruz bırakacaktır. Bu negatif iyonlar sağlığınız için oldukça önemlidir. Bir başka yazımızda bu konudan da ayrıntılı bahsedeceğiz.

    5-İNFLAMASYONA ODAKLANMAK

    Burada kronik inflamasyonun hemen hemen tüm hastalıkların altındaki temel nedenlerden biri olduğundan bahsetmekte fayda var. Bu konuyla alakalı oldukça ayrıntılı bir yazım olacak. Ama özellikle size bahsetmek istediğim burada kısaca bu inflamasyonun altında da diğer saydığımız maddeler bulunmaktadır aslında beslenme stres uyku toksinler vb.

    6-MİKROPLARA ODAKLANMAK

    Mikrop teorileri tıp tarihinin gerek akut gerek ise kronik hastalıklarda kafasını en çok karıştıran ve nerdeyse de en çok araştırmaların yapıldığı konulardan biri olmuştur. Akut hastalıklarda altta bir mikrop virüs bakteri parazit olduğu hemen kabul görse de kronik hastalıklara yaklaşımda yıllardır hep geri planda tutulmuştur. Ben yıllardır bu konu üzerinde oldukça araştırıyor ve okuyorum çünkü kendi kronik hastalığım olan lupusu iyileştirmek için oldukça çalışmış ve araştırmış olduğum için ilk gündeme yoğun şekilde geldiği yıllardan beri bu konunun yakın takipçisiyim.
    Öncelikle şunu belirteyim kronik hastalıkların altında mikropların yattığı teorisi hala tartışılmakta ve çalışmalar her gecen gün artmaktadır. Ama en son çalışmalar artık bize net göstermektedir ki vücudumuzda mikroplar artık sanıldığı gibi bizlere direk saldırıp hastalık yaratmamaktadır yani doku ve hücrelerde çoğalıp bağışıklığı etkileyen diğer nedenler nedeniyle 8stres eksiklikler beslenme vb. ) bağışıklık düştüğünde saldırıya geçmektedirler ve çoğalarak semptomlar oluşturmaktadırlar. Çoğu immün sistemin yeterli çalışırken bile hücre içinde sorunlara yol açıp mitokondriyal disfonksiyonlara neden olabilir EBV, HHV6 gibi çoğu ise direk immün sistem baskılanmasını kendi yapmaktadır. Üzerine en çok çalışmalar yapılan virüslerimiz EBV yani (EBSTEİN BARR) virüsüdür. Onun dışında diğer herpetik aile virüsleri hakkında da çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Onun dışında streptekok gibi bakteriler ve bartonella babesisa gibi parazitlerin ve birçok mikrobun çalışmaları her gecen gün artmaktadır. Kronik hastalıkları olan insanlarda bu mikropları saptamak oldukça zordur ve çalışmaları en çok zorlayan kısım da sanırım budur. Ama her gecen gün artık saptanamayan mikroplar adıyla kronik hastalıklar altındaki en büyük sorunların mikroplar olduğu görüşü yaygınlaşmaktadır. Antibiyotikler ve antiviral, antiparaziter ajanların hepsi bu mikroplara etki edememektedir çünkü bu türlerin adaptasyonu oldukça gelişmiştir. Bilimsel literatürdeki birçok çalışmayı da alttaki kaynakça link kısmına bırakmaktayım. Bu mikropların tedavisi de immün sistemi toparlayarak bu mikropları elemine etmek olacaktır ama bu oldukça uzun bir yol olabilir. Onlara karsı agresif bir savaştan ziyade zamanla yavaş yavaş vücuttan temizlemek akılcı olan yol gibi görünmektedir. Kronik yorgunluk sendromunda şüpheli mikroplar EBV Iyme bakteri-q fever bakteri ,CMV HHV6, enterovirus, parvovirus B19 şeklindedir
    -Bu mikropların elemine edilmesinde naturopatların sıklıkla tercih ettiği ajanlar fitoterapik ajanları kullanmak mikroplara karsı benim en sevdiğim yöntem.

    7-EKSİK VİTAMİN VE MİNERALLERİ TAMAMLAMAK
    İşte burada en önemli noktalardan biri kişinin eksiklerine laboratuvar tahlilleri kadar semptomlarına hakim olarak da yaklaşmak çünkü vitamin ve mineral eksikliklerinde çoğu zaman kan ve diğer laboratuvar tahlilleri bize fonksiyonel eksiklikleri göstermekten aciz. Hem laboratuvar tahlilleri hem de kişinin semptomları göz önünde bulundurularak tedavi planlanmalıdır ve gerekli eksiklikler önce beslenme ile destek olunmalı beslenmenin eksik kaldığı yerde gerekli supplementler başlanmalıdır.
    -Bir sonraki bölümümüz kronik yorgunluk sendromunda eksiklikler ve supplementler konusunda size bilgi verecek.
    8 ve 9. Maddelerle alakalı ayrıntılı bir bölüm gelecek ama sunu belirtmek gerekir ki kişi ruhsal sisteme odaklanmadığında ve bedenini yoran ve yıpratan duygusal ve düşünce sel toksinlerden arınmadıkça hastalıklarından tam anlamıyla kurtulamaz. Bazı hastalarda bu 2 madde daha önce saydığımız tüm nedenlerden daha önemlidir.

    Kronik yorgunlukta kişiye bütüncül bir pencereden yaklaştığınızda
    Ayrıca bu sistemlere dokunmak için kullanabileceğimiz tamamlayıcı tıp yöntemleri ve diğer bazı yöntemler bulunmaktadır.
    -Akupunktur
    -Homeopati
    -Nöral terapi
    -Ozon tedavi
    -Nefes egzersizleri
    -Yoga
    -Reiki
    -Masaj
    -Hamam sauna
    -Aromaterapi
    -PEMF tedavileri (pulsed, electomagnetic field machines )
    bunların kişiye, ihtiyacına göre eklenmesi tedaviye oldukça faydalı olmaktadır.
    -Psikoterapi bilişsel davranış terapisinin kronik yorgunluk tedavisindeki etkinliği birçok çalışma ile ortaya konmuştur.

    Ama kişinin temelde altta yatan sorunlarına odaklanılması ve hangi yol yolak bozuk ise ona yönelmesi, bununla beraber yasam tarzında değişiklikler yapılması gerekmektedir. Bu da kişiden kişiye farklılık gösterilmektedir peki kronik yorgunluk sendromunda

    Kullanabileceğimiz, supplementler ve fitoterapik ajanlar nelerdir?

    1-KEDİOTU (VALERİAN)
    600-900 mg kedi otu ekstratı % 0.4 valerinik asit seklinde standartize edilmiş yatmadan 1 saat önce kullanılabilir. Daha iyi bir uyku uyumanızı sağlar ve yorgunluğu azaltır etkisi için en az 2 ay kullanmanız gerekir.

    2-MEYAN KÖKÜ EKSTRATI
    Düşük tansiyon durumlarında enerjinizi arttırmak için ve adrenal sisteme destek vermek için kullanılabilir. İçindeki antiinflamtuar bileşikler sodyum seviyesini kanda yükseltir ve tansiyonun artmasına neden olur. Günde 500 mg 2-3 kez kullanılabilir.

    3-SİBİRYA GİNSENG
    Yorgunluğa yardım edebilir adrenal sistemi destekleyebilir yapılan bir çalışmada orta seviyedeki yorgunluk yasayan kişilerden 4 ay boyunca düzenli Sibirya ginsengi kullanan vakaların plaseboya göre daha az yorgunluk yaşadığı görülmüştür. Ama ileri derece yorgunlukta etkinliği görülmemiştir maalesef 400 500 mg standartize ekstra kullanılabilir. Diyabet ve yüksek tansiyonlu hastalarda kullanımda dikkat edilmelidir. Aksam saatlerinde kullanılması önerilmez uykuya etki edebileceği için.

    PANAX GİNSENG (AMERİCAN GİNSENG)
    Günde 100 -200 mg iki kez alınabilir. Diyabet ve Yüksek tansiyonda dikkatli kullanmak gerekebilir. İmmün sistemi oldukça desteklediği birkaç çalışmadan gösterilmiştir.

    4-GİNKO
    Konsantrasyon ve farkındalığı arttırabilir beyinde kan akısını arttırır antioksidan etkisi sayesinde kasları oksitadtif zarardan korur ve kas ağrılarını azaltabilir 80-120 mg günde iki kez kullanılabilir standartize edilmiş %24 flavonoids ve %6-%7 terpen, lakton içeren tentür olmalıdır.

    5-KOENZİM Q10
    Kronik yorgunluk sendromunda yeterli ATP üretiminde sıkıntı olabilir. ATP üretimi sıkıntılıysa da oldukça yorgun hissedersiniz ve koenzim q10 daha çok ATP üretmenizi destekler coq10 ATP üretim de görev alır. Aynı zamanda bir antioksidandır ve bağışıklığı ve kasları destekler. Yapılan bir çalışmada 155 hastaya koenzim q10 kullandırılmış ve bu hastaların egzersiz yapma yetenek ve güçlerinin arttığı
    görülmüş. Yukarıda bahsettiğimiz üzere egzersiz kronik yorgunluk sendromlu hastalar için tam bir kabus olabilir, koenzim q 10 üzerine bu konuda başka çalışmalar da var ve hepsinin temeli enerji üretimi üzerine yani ATP şart azizim. Günlük 100 mg kullanım olarak başlanabilir gerekliyse doktorunuzla beraber doz artısı yapabilirsiniz.

    6-ESANSİYEL YAĞ ASİTLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda esansiyel yağ asitleri oldukça düşük bulunmuş,
    Bu konuda çalışmaları olan grup 3 supplement üzerine balık yağı, evening primrose oil ve keten tohumu yağı. Önerilen doz kullanımı ya 2 gram balık yağı ile 2 gram keten tohumu yağı kombini ya da 2 gram balık yağı ile 2 gram evening primrose oil kombini şeklindedir.

    7-MELATONİN
    Uyku kalitesini arttırabilir ve antioksidan etkisi nedeniyle oldukça faydalı olabilir. Kronik yorgunluk üzerine kullanımı ile alakalı net çalışmalar henüz yoktur.Günde 3 mg kullanılabilir yatmadan önce

    8-ALTIN KÖK (RHODİOLA ROSEA)
    Yapılan bir çalışmada vardiyalı çalışan doktorların bilişsel ve düşünce kabiliyetlerinde yüksek etkinlik sağladığı gösterilmiştir.100-200 mg günde 2-3 kez alınabilir. Etki için en az 2 ay kullanılması önerilir. Adrenal sistemi dengelemede ve enerji üretiminde görev alır. Ashwaganda gibi bir adaptojen olduğu için güvenle kullanılabilir. Oldukça sevdiğim ama zor bulunan diğer bir fitoterapik ajan maalesef.

    9-SCHİSANDRA BERRY
    Antioksidan ve antiinflamatuardı. Diyabet hastaları tedavisinde bile kullanılabilir. Adrenal yorgunluğa özellikle iyi gelebilir. Günde 500-1000 mg ekstra 2 kez kullanılabilir.

    10-KORDİSEPS MANTARI (CORDYCEPS SİNENSİ)
    Tablet formları daha yaygın bulunmaktadır günde bir iki kez 80 mg içilebilir ama dozla alakalı net bir görüş yoktur. Adrenal sistemi oldukça desteklemektedir.

    11-NADH
    Yapılan bir çalışmada günlük 10 mg nadh kullanımı plaseboya karşı şikâyetleri ciddi oranda azaltmış. Seratonin dengesinde de faydalı olduğu düşünülmektedir. Günde 20 mg güne 1 kez kullanılabilir.

    12-MAGNEZYUM
    Kronik yorgunluk sendromunda yaşanan semptomların çoğunun nedeni magnezyum eksikliği olabilir yapılan çalışmalarda ise magnezyumun plaseboya üstünlüğü birçok kez ortaya konmuş ayrıca kronik yorgunluğa en çok esik eden hastalıklardan biri de fibromiyalji olduğu için magnezyum formlarından malat formunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Özellikle malat formunu önermekteyim

    13- L KARNİTİN
    Kas metabolizmasındaki ve hücresel enerji metabolizmasındaki görevi önemlidir. Eksikliği enerji düşüklüğü ve yorgunluk yapabilir kas ağrıları yapabilir. Yapılan çalışmalarda kronik yorgunluk hastalarının serum asetil karnitin seviyelerinin oldukça düşük olduğunu bulmuştur. Asetil karnitin, l karnitin oranından da ciddi bir artma görülmüştür. L karnitin suplementasyonu kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda faydalı olabilir. 500 mg günde 1-3 kez alınabilir.

    14-L GLUTAMİN
    Bağırsak florasını yapılandırmak ve kortizol seviyelerini dengelemek için kullanılıabilir.

    15- FOLİK ASİT
    Serum folat seviyesi aslında serobrospinal sıvıdaki folat seviyesinin bir göstergesi olabilir. Ve düşük folat seviyeleri ve folat eksikliği beyin fonksiyonlarında sorun yapabilir. Depresyona etki edebilir

    16-B12
    Birçok yolakta önemli görevi bulunmaktadır kronik yorgunlukta ki etkinliğinin eritrosit anormalilerini önlemesi olarak görülmüş. Hidroksikobalamin ya da metilkobalamin kullanımı uygundur siyanokbalamin kullanmayınız.

    17-DİĞER B VİTAMİNLERİ
    Kronik yorgunluk sendromu olan hastaların kanında düşük oranda riboflavin, tiamin, pridoksin bulunmuş ve bunları takviye etmenin hastaların şikâyetlerini rahatlatmakta etkili olabileceği ortaya sürülmüştür.

    18-C VİTAMİNİ
    C vitamini eksikliği yorgunluk depresyona neden olabilir. İmmün sistemi desteklemek ve eritrosit anormalilerini düzenlediği için C vitamin desteklerinin kronik yorgunluk sendromunda faydalı olduğu düşünülmektedir. Çalışmalardaki dozlar genelde iv dozlar 15 gr ve günlük 1-3 gram oral C vitamini dozlarıdır. Ayrıca adrenal sistemi de desteklemektedir C vitamini.

    19-SODYUM (TUZ)
    Kronik yorgunluğu olan hastaların bir kısmında nörolojik hipotansiyon görülmektedir bunun temel nedeni de tuz ( SODYUM ) tüketiminin toplumda çok fazla kısıtlanmasıdır. Bu vakaların tuz tüketimlerini belirli ölçüde arttırmaları faydalı olmaktadır.

    20-ÇİNKO
    Çinko eksikliği immün sistem düşüklüğü yapabilir yorgunluk ve kas ağrılarına neden olabilir ve toplumda oldukça yaygındır. Çinko supplementasyonu kas kordinasyonun sağlanmasında ve ağrıların giderilmesinde magnezyum ile beraber göz önünde bulundurmalıdır.

    21-L TRİPTOFAN
    Yapılan çalışmalarda kandaki l triptofan seviyelerinin kronik yorgunluk sendromu hastalarında %80lere varan oranda düştüğü gözlenmiş. Triptofan seviyelerinin düşüşü beyin seratonin seviyelerinin azalmasına neden olur triptofan seratoninin öncüsüdür ve bu da duygu durum sorunlarına neden olabilir. Düşük tirptofan seviyeleri depresyona neden olabilir. Triptofan suplemantasyonunun kronik yorgunluk sendromlarında etkili olup olmayacağı henüz net ortaya konmamıştır ama triptofandan zengin spirullina gibi kaynaklarla beslenmek oldukça faydalı olabilir.

    22-DHEA
    Adrenal bezlerden salgılanan temelde ve az oranda da yumurtalık ve testislerden salgılanan bir hormondur. Ve daha vücutta diğer steroid hormonlara çevrilir östrojen ve progesteron gibi. Duygu durum halinizde ve uyku kalitenizde de rol oynar. Çalışmalar gösteriyor ki kornik yorgunluk sendromu olan hastalarda dhea seviyeleri abnormallik göstermektedir. Dhea takviyeleri labaratuar tahlilleri ile net eksinlik tanısı konulmadan asla önerilmez. Ve dhea takviye kullanımı mutlaka bir doktor tarafından takip edilmelidir.

    23-SİNDİRİM ENZİMLERİ

    Sindirimi düzenlemek ve temel sorunları çözerken sindirime destek vermek amaçlı kullanılabilir

    24 -BETA KAROTEN

    Antioksidan etkisinden dolayı kullanılabilir

    25- ASHWAGANDA

    İşte benim gözdeme geldik. Açıkçası kendisi Türkiye de üretilmiyor ve temin edilmesi zor bir takviye ama en güzel sonuçları veren de kendisi çünkü o bir adaptojen yani böbrek üstü bezleri onarırken vücudu yormuyor. Anksiyete ve yorgunlukta oldukça etkilidir. Yapılan bir çalışmada günlük 250 mg ashwaganda kullanılır kronik yorgunluk sendromu olan haftalarda enerji seviyelerini %79 oranında arttırmış!

    26- D RİBOZ

    Hücrelerdeki enerji metabolizması için kullanılabilir. Günde 2-3 kez 5 gr kullanılabilir.

    27- 5 HTP

    Anksiyete semptomları için ve seratonin dengesi için kullanılabilir. Uyku kalitesini düzeltir ve ayrıca seratonin seviyesi arttıkça ağrının da azalması olasıdır.100 mg günde 2-3 kez alınabilir.

    28- OREGANO OİL (KEKİK YAĞI)

    Antimikrobiyal ajan olarak oldukça etkilidir. 1 ay kullanıp ara ara kesilmesinde fayda vardır. 500 mg günde 3-4 kez kullanılabilir.

    29- D VİTAMİNİ

    Vitamin D eksikliği ciddi yorgunluk ve immün sistem sorunlarına yol açabilir. Kan D vitamini seviyesini 60-80 civarında tutmakta fayda vardır.

    30- PROBİYOTİK

    Doğru suşlar içeren probiyotikler bağırsak florasına destek verebilir. Bu konudaki araştırmalara hala devam etmektedir.

    GELENEKSEL ÇİN TIBBINA GÖRE

    Kronik yorgunluk sendromu nedenleri geleneksel Çin tıbbına göre şu şekildedir
    -Uyku yin eksikliği
    -Böbrek yin eksikliği
    -Böbrek yang eksikliği
    -Öz eksikliği. Bunlara Çin tıbbı tedavileri şeklinde odaklanmak da hastalara faydalı olabilir. Maalesef henüz bu konuda bir tecrübem bulunmadığı için sizlere daha fazla ayrıntı veremeyeceğim ama denenebilir neden olmasın?

    AYUVERDAYA GÖRE

    Ayuverdik yaklaşımda sindirim sistemini düzenlemek ve kronik toksinlerden arınmak yatar bu sendromda.
    Ayuverdik ajanlar ashwaganda, amla, ,bala ,triphala, lomatium kullanılabilir. Kendileri bazen benim en sevdiğim fitoterapik ajanlar olabilyorlar ve kişiyi toksinlerden temizlemek her zaman ilk yaklaşım açım olmaktadır ayuverdadaki gibi.
    Unutulmamalıdır ki kronik yorgunluk sendromu ile alakalı yoğun çalışmalar hala devam etmektedir bu sendroma tam olarak neyin neden olduğu ve tam nasıl tedavi edileceği çoğu zaman büyük bir sis perdesi. Ama bütünsel yaklaşımla kişinin semptomlarına ve patofizyolojiye odaklandığınızda çok güzel sonuçlar görülmektedir, bizzat birçok hastam hayatlarına yeniden kavuşmuştur ama unutmamak gerekir ki kişiye göre semptomlar ve tedaviler değişmektedir, alınan sonuçlarda kişisel farklılık göstermektedir.

    Sendromsuz enerjik günleriniz olsun.

  • Antioksidan beslenme ve beyin

    Ne kadar çok duyuyoruz bu iki kelimeyi: Antioksidan beslenme

    Evet biliyoruz, dengeli beslenmede, diyetle alınan antioksidanların çok önemi var. Ancak nedir bu antioksidanlar ve antioksidan beslenme. Antioksidanlar, serbest radikal denen bedenimize zararlı bileşenlerle mücadele eden ve zararlı etkilerini azaltan veya kaldıran maddeler.

    Oksijen dokularımız için vazgeçilmez bir molekül ancak bazı reaksiyonlar sonucu reaktif oksijen molekülleri ve serbest radikaller denen maddeler oluşmakta. Bunlar da ‘oksidatif stres’ denilen hücre üzerine zararlı olan süreçte önemli rol almakta. Bu olumsuz süreç, antioksidanlar tarafından sonlandırılıncaya kadar sürmektedir. Ancak antioksidan destek yeterli değilse, hücrenin doğrudan veya dolaylı ölümü görülebilmektedir. Bu durumda, beslenme ile dışarıdan alınan besinlerin antioksidan içerikleri de çok önemli hale gelmektedir. Sağlıklı beyin işlevlerinin sağlanması için de; sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteyi düzenli olarak yapmak gerekir.

  • Şişmanlık : obezite

    ŞİŞMANLIK : OBEZİTE

    Normal insan vücudunda yağ dokusunun ağırlığı toplam vücut ağırlığımızın % 16 – 17 si kadardır. Bu oranın % 30 u geçtiği her insan şişman (obez) sayılır.
    Yaygın bir inancın tersine, alışılmış şişmanlık (yada adi şişmanlık) bir iç salgı bezi fonksiyonu düzensizliğine değil, kalori bakımından çok zengin ve dengesiz bir beslenmeye bağlıdır. Nitekim bütün tüketim toplumlarında şişmanlığın çok sık görülmesinin nedeni budur.

    Şişmanlık gerçek bir hastalıktır. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, psikolojik bozukluklar ve bazı ruh hastalıklarına, akciğer hastalıklarına, metabolizma hastalıklarına (gut hastalığı, diyabet hastalığı vb) ve romatizma hastalıkları gibi bir çok ciddi hastalıklara neden olur. Bu tehlikeler her şişmanlığın mutlaka tedavi edilmesi gerekliliğini açıklar. Tek tedavisi az kalorili beslenme rejimi uygulamaktır.

    ŞİŞMANLIĞIN NEDENLERİ

    Şişmanlık, teorik olarak yağ hücresi fazlalığına bağlı olabilir. Gerçekten ilk çocuklukta aşırı yemek etkisiyle bazen çok şiddetli bir yağ hücresi sayısı artışı olursa bu artış çok geçmeden kalıcı bir duruma gelebilir. O halde yağ hücresi sayısı artışı yoluyla oluşan şişmanlıkların kökeni çok küçük yaşlara dayanmaktadır ve daha sonra yağ hücrelerinin sayısı azaltılmasa bile her birinin depoladığı yağ miktarı azaltılabilir.

    Süt çocuğunda kilo fazlalığı, çoğumuzun düşündüğü gibi bir sağlık belirtisi olmayıp tersine çocuğun geleceğini ciddi biçimde tehdit eder.

    Şişmanlığın temel özelliği, ölçüsüz olarak genişleyen ve yağ depolarıyla şişen yağ hücrelerinin belirgin olarak büyümesidir. Bu yüklemenin ilk ve temel nedeni harcanana oranla fazla miktarda besin maddesi alınmasıdır.

    Hareketsiz insanın vücut etkinliği azdır ve iştahı yüksek olup çok yemek yer. Bununla birlikte bazı kimselerin iştahlı olup zayıf kalabildikleri, bazılarının az yemek yedikleri halde şişman oldukları bir gerçektir. Bunu en güzel eski sporculara bakarak görebilirsiniz. Bir çok ünlü sporcu genç ve aktif olarak sporla uğraşırken daha doğrusu hareketli ve aktif olduğu dönemde zayıf bir vücuda sahiptir. Sporu bıraktıktan sonra ve ilerleyen yaşla birlikte artan iştah nedeniyle hızla kilo alırlar ve şişman insanlar olarak hayatlarına devam ederler.

    Bu durumda yağ hücrelerinin yağ yapımındaki anormal tutumunu açıklayabilmek için bir enzim düzensizliği ( metabolizma reaksiyonlarını kolaylaştıran ve hızlandıran bir enzim) bir sinir sitemi yada iç salgı bezleri düzensizliği sorumlu tutulabilir.

    KLİNİK BELİRTİLER

    Fazla yemeye (yemekler arasında atıştırılan küçük pastalar ve şekerlemeler) bağlı olan ve bedensel etkinliklerle karşılanamayan adi şişmanlığa 40 – 55 yaşlar arasındaki kişilerde çok sık rastlanır.

    Erkekte yağ fazlalığı daha çok boyun, ense ve göbek bölgesinde görülür. (Android tip şişmanlık)

    Kadında ise yağ fazlalığı en çok göğüste, omuzlarda, kalçalarda ve bacakların üst bölümündedir. (Jinoid tip şişmanlık)

    Gerçekte görünümler bu kadar kesin değildir. Aynı kişide hem erkek tipinde (Android) şişmanlık, hem de kadın tipinde (Jinoid) şişmanlık görülebilmektedir. Aynı biçimde bir kişide genellikle karşı cinste görülen bir yağ fazlalığı tipi de saptanabilir.

    Şişmanlığın etkilerini değerlendirebilmek için sistemli olarak ;

    Diyabet hastalığı aramak için Açlık kan şekeri ve HbA1C düzeyi ölçümü,

    Gut (damla) hastalığı aramak için kanda Ürik asit düzeyi ölçümü,

    Yükselmeleri damar sertliği oluşumunda rol oynayabilen kan lipid düzeyi, kan trigliserit düzeyi ve kan kolesterol düzeyleri ölçümleri,

    Şişmanlardaki solunum yetmezliği çoğunlukla eritrosit (alyuvar) artışıyla birlikte görüldüğünden kan formülü (hemogram),

    Analizlerinin yapılması gereklidir.

    Tedavi edilmezse şişmanlık, bir çok hastalığa yol açar. Şişmanların ortalama ömürleri genel topluma oranla daha kısadır. Amerika Birleşik Devletlerinde sigorta şirketleri hayat sigortası yaparken, şişman insanlar için ek bir prim daha alırlar. Beslenme rejimi yeterince erken düzenlenirse hastalıkların ortaya çıkması engellenebilir.
    Şişmanlık tedavisi mutlaka hekim kontrolünde yapılmalıdır. Birden bire kilo vermek sağlık açısından bir çok riskler ve tehlikelerle doludur. Kilo verirken hem Hekim kontrolü hem de yavaş yavaş irade ile beslenme alışkanlığının değiştirilmesi ile ideal kiloya erişilmelidir.

    Sonuç olarak şişmanlık yalnız fiziksel bir görünüm bozukluğu değil, tehlikeli sonuçları olan, kalp ve damar hastalıkları, hipertansiyon, diyabet hastalığı, gut hastalığı, metabolizma hastalıkları ve diğer bazı rahatsızlıklara yol açabilen gerçek bir hastalıktır.

    Kötü beslenme alışkanlıkları, fast food tipi beslenme, şekerden fazla besinlerle beslenme, çok miktarda çikolata, gofret, şekerleme düşkünlüğü, kolalı ve şekerli içeceklere fazla düşkünlük, fazla miktarda kırmızı et tüketimi, kalori bakımından zengin yemekler, hareketsizlik, spor yapmama, tüketim toplumlarında gözlenen kalpte koroner damarların tıkanmasına (koroner yetersizliğine), damar ve beyin hastalıklara neden olarak ölüm oranını yükseltir.

    Şişmanların ortalama hayat süresi, genel topluma oranla 10 yıl daha kısadır.

    Bu tek örnek bile, şişmanların zaman geçirmeden ve şişmanlıktan kaynaklanan hastalıkları ortaya çıkmadan önce, düşük kalorili rejimle beslenmeye geçmeli, diyette hayvansal besinleri kısıtlanması gerekli, bitkisel, sebze, meyve tarzı beslenmeye geçmeli, beyaz ekmeği terk etmeli, günlük az miktarda tam buğday ekmeği ile beslenmeli, düzenli olarak her gün spor yapmalı en azından bir saat yürüyüş yapmalıdır.

    İşin en önemli yanı kişinin kendi iradesi ile BEN ZAYIFLAYACAĞIM diye mutlak olarak kendine inanması gerekildir.

    Sonrada mutlaka Hekim kontrolünde bir Diyetsiyenden profosyonel yardım alınmalı ve mutlak azim, sebat ve kararlılık ile zayıflamaya başlanmalıdır.

    Unutmayın ki sadece İnanmak ve İstemek bile bir işin yarı yarıya başarılması demektir. Siz yeterki inanın ve isteyin, gersi zaten kendiliğinden gelecektir.

    Sağlıklı günler dileği ile….

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ
    Veteriner Hekimi – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.

  • Besin alerjisi-besin intoleransı-besin duyarlılığı

    Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddeleri oral yolla alma işlemi yani beslenme tüm canlıların zorunlu temel ihtiyaçlarının başında gelir. Besinleri kimyasal yapılarına göre; organik ve inorganik olarak gruplandırabileceğimiz gibi elde edildikleri kaynaklara göre; bitkisel, hayvansal ve mineraller diye ya da vücuttaki işlevlerine göre enerji verici, yapıcı-onarıcı ve düzenleyici olarak gruplandırabiliriz. Gruplandırma şekli nasıl olursa olsun sağlıklı bir beslenme programında temel grupları belli oranlarda tüketmeliyiz: Karbonhidratlar (%55-60), Protein (%10-20), Yağ (%20-25) ve geri kalanı vitamin, mineral olarak dengeli ve dönüşümlü olarak tüketmeliyiz.

    Sindirim sistemi bir seri özelleşmiş bölgelerden meydana gelen kanal sistemi olarak düşünülebilir. Bu sistemin ağızdan başlayan mekanik ve sonrasında devam eden kimyasal sindiriminin hemen her aşamasında önemli görevleri olan sıvılar yani sindirim sistemi sıvıları önemli bir yer tutar. Bunlar: Tükürük, mide salgıları, safra, pankreas sıvıları ve ince bağırsak salgılarıdır. Bu sıvıların toplamı günde 3-4 litreyi bulmaktadır.

    Ağızda besinlerin mekanik parçalanması ile başlayan sindirim işlemi, besinlerin 25-30 cm. yemek borusunu geçmesi sonrası mideye geldiğinde mekanik ve enzimatik sindirim devam eder. Mideden sonra ince bağırsaklara geçen kimus, burada karaciğer, safra kesesi, pankreas enzimleri ve bağırsağın kendi salgıları ile parçalama ve emilim işlemi maksimuma ulaşır. Daha fazla sindirilemeyen besinler ince bağırsağın peristaltik hareketleriyle ilerlerken, su ve içindeki erimiş maddeler kolon mukozası tarafından geri emilir. Son olarak katılaşmış ve suyu emilmiş atık feçes olarak bedenden uzaklaştırılır. Ancak bağırsaklar sanıldığının aksine sadece atılım organı değildir. İç yüzeyini döşeyen özelleşmiş ve 400 metrekareye varan mukoza yapısı, emilimi sağlayan villusları, içerdiği 200 milyon sinir hücresi, 1014-15 hücre sayısı, çok zengin vejetatif sinir sistemi, damar ve lenfatik sistem ağı, fonksiyonel salgıları ve özel florası ile bedenin çok önemli bir parçasıdır. Bağırsaklar salgıladıkları hormonlarla endokrin sistemin, mukoza immun salgılarıyla immun sistemin bir organı olarak değerlendirilebilir. O zaman beslenme, artık ürünlerin atılımı, metabolizma, endokrin sistem ve immun sistem fonksiyonları düşünüldüğünde şunu söyleyebiliriz: Sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür.

    Bir benzetme yaparsak, bir bütün olarak insan bedenini bir ev ile karşılaştıracak olursak; mide bağırsak sistemini bir evin mutfak ve banyosuna benzetebiliriz. Yaşam kalitesi yüksek bir ev için bu iki fonksiyonel ünite ne kadar önemli ise, bedenin bütününün sağlığı için de bağırsaklar en az o kadar önemlidir.

    Beslenme, dışarıdan alınan besinlerle gerçekleşen yaşamsal ihtiyaçtır. Sağlıklı beslenme kavramının içinde sağlıklı, dengeli ve dönüşümlü beslenme vardır. Sağlıklı beslenme için önemli olan kriterler:

    Besinin kalitesi: Tükettiğimiz besinlerin üretim koşulları, organik olup olmaması, hazır gıda olup olmaması, katkılı hazır gıda olması…

    Beslenme kalitesi: Gün için öğünlerin düzeni, besin gruplarının günlük tüketim oranı, ana grupların haftalık beslenmemizdeki dönüşümü…

    Mide bağırsak sisteminin kalitesi: Ancak sağlıklı bir bağırsak sisteminde gerçekleşebilecek olan yeterli parçalanmanın, emilimin, sindirimin ve atılımın gerçekleşebilmesi. Her hangi bir besin hassasiyeti, besin alerjisi ya da besin duyarlılığının olmaması halidir.

    BESİN ALERJİSİ-BESİN İNTOLERANSI-BESİN DUYARLILIĞI

    Aslında besin intoleransı, besin alerjisi ve besin duyarlılığının hepsi besin yan etkisidir. Uzun yıllar bilimsel topluluklar besinlerin yan etkilerinin sınıflandırılması konusunda fikir birliği sağlayamamışlardır. En çok bilinen sınıflama Avrupa Klinik İmmunoloji ve Allerji Akademisinin belirlemiş olduğudur. Fizyopatolojik mekanizmaya göre yapılan bu sınıflamanın anlaşılması da çok kolaydır.

    1- Non-Toksik

    a. Allerji

    i. Tip 1 Aşırı duyarlılık

    ii. Diğer IgE kaynaklı duyarlılıklar

    b. İntolerans

    i. Farmakolojik (yanlış alerjiler)

    1. Sık biyojenik amin alımına bağlı

    2. Histamni salgılayan besin alımına bağlı

    ii. Enzimatik (favizim)

    2- Toksik

    Bu konuda yani besin hassasiyeti diyebileceğimiz bu tablonun sınıflandırması nasıl olursa olsun günlük hayatın içindeki kullanımında bir karışıklık mevcuttur. Bu kavram karışıklığını aydınlatmak için bu 3 grup yan etkinin tanımlarını inleyelim.

    1-BESİN ALLERJİSİ

    Besin allerjisi immünoljik bir reaksiyondur. Bu reaksiyonlar immun sistemin istenmeyen aşırı duyarlılıklarıdır. Reaksiyonların çoğu doku lezyonları ile ortaya çıkar. Biyolojik mekanizmaları farklı olan 4 tip aşırı duyarlılık vardır. Bunlar:

    i.Tip 1 Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu

    Normalde zararsız olan belirgin bir çevresel antijenle tekrar karşılaşma sonucu gelişir. Birey, söz konusu alerjene karşı daha önce IgE sınıfından antikor üretmiştir. Kişinin alerjene maruz kalması, allerjenin karşılaştığı dokulara bağlı olarak sistemik veya lokal bir reaksiyon meydana getirir. Alerjenin dozuna ve maruz kalınma yoluna göre, göz konjonktivasında ödem, gözlerde kaşıntı ve sulanma, dolaşım yetmezliği ve şok meydana gelebilir. Bazı alerjik hastalıklara örnek olarak alerjik astım alerjik konjonktivit allerjik rinit anaflaksi anjiödem ve ürtiker gösterilebilir.

    

ii.Tip II Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu


    Antikor aracılığıyla aşırı duyarlılık reaksiyonunda, vücudun kendi hücreleri üzerinde yer alan antijenlere karşı gelişen bağışıklık yanıt sonrası antikorlar gelişmiştir. Hücreler üzerinde yer alan bu antikorlar endojen veya eksojen olabilir. Bu antijenlere karşı gelişmiş IgG ve IgM sınıfı antikorların söz konusu antijenlerle birleşmesi sonrası, klasik yol üzerinden kompleman sistemi aktivasyonu gerçekleşir. Kompleman aktivasyonu patojen taşıyan hücrelerin yok edilmesi amacını taşır. Bu reaksiyonun oluşması ve etkinliği, saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri otoimmün hemolitik anemi Goodpasture sendromu pemfigus pernisiyöz anemi immün trombositopeni ve kan transfüzyonu reaksiyonları olarak sıralanabilir.

    

iii. Tip III Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    İmmün kompleks hastalığı veya immün kompleks aşırı duyarlılığı olarak da adlandırılır. IgG veya IgM antikorlarının antijenler ile birleşmesi sonucu meydana gelen immün komplekslerin oluşması ve bu immün komplekslerin sistemik dolaşımda yani kanda bulunmaları ile açığa çıkar. Bu immün kompleksler değişik dokularda birikerek etkilerini gösterirler (cilt, böbrekler ve eklemler gibi) Biriktikleri dokuda Tip II aşırı duyarlılık reaksiyonu meydana gelir. Bu reaksiyonun gelişmesi ve etkinliği saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri immün kompleks glomerülonefriti, romatoid artrit, sistemik lupus eritamatozis sıralanabilir.

    

iv. Tip IV Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    Hücre aracılığıyla aşırı duyarlılık olarak da adlandırılır, etken bileşenler bağışıklık sistemi hücreleridir. Değişik alt grupları vardır;

    • Gecikmiş tip aşırı duyarlılık


    • Bazı kronik alerjik hastalıklar veya parazit infeksiyonlarında gelişen duyarlılık


    • Sitolitik T lenfositlere bağlı gelişen hücresel bağışıklık yanıtı


    • Doğal öldürücü hücreler tarafından meydana gelen hücresel bağışıklık.

    2-BESİN İNTOLERANSI

    Vücudun gıda veya katkı maddelerine karşı gösterdiği, sindirim veya metabolizma ile ilgili olan fakat immun sistemin olaya iştirak etmediği reaksiyonlardır. Besin intoleransı bir enzim eksikliğidir. Eksiklikler parsiyel ya da total olabilir. Enzim eksiklikleri de konjenital olabileceği gibi laktoz ve fruktoz intoleransının çok büyük bir kısmında olduğu gibi edinsel de olabilir. Laktoz ve fruktoz intoleransı, besin intoleransının en sık karşılaşılan örnekleridir. Besin intoleransının tanısı eksik olan enzimin tayini ile konulur.

    3-BESİN HASSASİYETİ

    Bağırsak disbiyozisi varlığında mukozal bariyerin hasarı sonucu gelişen, besinlere karşı artmış antikor üretimi ile seyreden reaksiyon zinciridir. Hassasiyetin geliştiği besin grubu frekans karşılaştırma yöntemleri ile bulunabileceği gibi serolojik olarak bu besinlere karşı gelişmiş olan IgG tayini ile de konur. İmmun sistem ancak bağırsak mukozasının seçici geçirgen özelliğinin bozulduğu ve kana geçmemesi gereken besin artıklarının geçmesi ile antikor oluşturmaya başlar. O güne kadar sindiriminde bir sorun yaşanmayan besin grubu artık kendisine karşı antikor gelişmiş olduğu için tekrarlayan temaslarda reaksiiyon vermeye başlar.

    EN SIK HANGİ BESİNLERE KARŞI HASSASİYET GÖRÜLÜR

    Süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu deniz ürünleri, rafine karbonhidratlar, gluten, fıstık, fındık ve çeşitleri… en sık besin hassasiyetinin tespit edildiği besin gruplarının başında gelmektedir. Sebebi sık tüketmek, dengeli ve dönüşümlü beslenmeye uymamak, ailesel yatkınlık vb olabileceği gibi esas önemli olan tüm besin hassasiyetlerinin altında bozuk bağırsak florası yani disbiyozis olması ve bu duruma sekonder gelişen bağırsak mukozal bariyerinin hasarıdır.

    Bağırsak florası, bağırsakların mukozal yüzeyinde yaşayan ve bedenin bütünü için çok sayıda faydalı görevi olan mikroorganizmalar topluluğudur. Florayo oluşturan grupların sayıları ve birbirlerine oranını da önemlidir. Bağırsak florasının pekçok görevi içerisinde en önemlileri immun sistem ve sindirim sistemi için yaptıklarıdır. Bağırsak florası,

    • Antibiyotik kullanımı


    • Ağrı kesiciler ve diğer kimyasal ilaçların kullanımı


    • Enflamatuar bağırsak hastalıkları


    • Batın başta olmak üzere operasyonlar


    • Katkılı gıdalar


    • Dengesiz beslenme


    • Tek yönlü beslenme


    • Asidik beslenme


    • Dehidratasyon


    • Asitli içecekler ve alkol


    • Ağır metaller başta olmak üzere pekçok sebeple bozulduğu duruma disbiyozis diyoruz. İşte besin hassasiyeti de disbiyozis zemininde gelişen ve yaşam kalitesini anlamlı ölçüde düşüren bir klinik durumdur.

    BESİN HASSASİYETİNDE KLİNİK

    Besin hassasiyeti varlığında kişi sindirim sistemine ait bir yakınması olmayacağı gibi, hassas olduğu besin gruplarını çok iyi ayırt da edebilir. Beraberinde bağırsak flora bozukluğunun olduğu da göz önünde bulundurularak besin hassasiyetinde en sık karşılaşılan klinik yakınmalar;

    • Meteorizm


    • Hazımsızlık


    • Kabızlık


    • Dışkılama düzen bozukluğu


    • Kilo artışı


    • Ödem


    • Halitozis


    • Kan şeker disregülasyonu

    BESİN HASSASİYETİNDE TEDAVİ YAKLAŞIMIMIZ NE OLMALIDIR?

    1. Nöralterapi:

    2. Bağırsak Florasının Düzenlenmesi:

    3. Sindirim Enzimi Desteği:

    4. Latent Asidozun Tedavisi:

    5. Kolon Hidroterapi:

    6. Pulsatif manyetik alan tedavisi:

    7. Candida albicans hiperkolonizasyonuna yaklaşım:

    8. Detoksifikasyon:

    9. Rektal Ozon Tedavisi:

    Sonuç olarak, sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür. Ve hiçbir zaman hastalık yoktur hasta vardır. Tüm bu genel yaklaşımlar hekimin ön görü ve tecrübesine göre hastaların herbirine dikkatli kontrol ve izlemlerle uygulanmalıdır. Beslenme bir alışkanlıktır. Besin hassasiyeti ve disbiyozis tedavisinin kalıcı olabilmesi için kişilerin sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, günlük yeterli miktar su içmeyi ve düzenli beden aktivitesini yaşam şekilleri haline getirmeleri gerekmektedir. Kimyasal ilaç kullanımını ise gerçekten gerekli durumlarda ve probiyotik desteği ile yapmaları önemle anlatılmalıdır. Hastalarımızı bilinçlendirmek konusunda bu noktada biz hekimlere çok görev düşmektedir. Bu da hekimlik sanatının kendisidir.

  • Bağırsak mantarı

    Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın, mantar enfeksiyonlarının yüzde 75’inden sorumlu olan Candida albicans eşeyli çoğalan, diploit, maya tipinde bir mantar türüdür. Ağızdan başlayan sindirim sisteminde yaşayan çok sayıdaki mikroorganizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin yüzde 40’ının ağız florasında, sağlıklı kadınların yüzde 20-25’inin vajen florasında Candida albicans’ın varlığı bilinmektedir. Flora üyesi olmakla beraber, oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların da temel etkenidir.

    Sağlıklı bir organizmada bulunan tüm canlı organizmaların yarattığı dengeli ortama flora denildiğini biliyoruz. İnsan sağlığı için en önemli flora barsak florasıdır. Ortomoleküler biyolog Jeffrey Bland bağırsaklarda dört yüzden fazla bakterinin yaşadığını belirtmektedir. Bu bakterilerin toplam ağırlığı 1-1,5 kg ile yaklaşık karaciğer ağırlığına eşittir. Dengeli bir barsak florasında bifidus ve acidophilus bakterileri yan yana ve hassas bir denge içinde bulunur. Barsak florasının önemli bir diğer mikroorganizması ise güçlü bir patojen bakteri olan Echericia coli’dir. E.coli patojenitesi nedeni ile sayıca en az bulunması istenen ama flora dengesi için de olmazsa olmaz bakterisidir.

    Vücudun bağışıklık sistemi ve patojen olmayan barsak flora bakterileri, normal şartlarda Candida’yı kontrol altında tutarlar ve sindirim sistemindeki varlığı ile candida da diğer patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Barsak florasının bu güçlü ve hassas dengesi herhangi bir nedenle bozulursa fırsatçı maya mantarı olan Candida albicans sayıca artmaya başlar ve candidiyozis denilen tablo ortaya çıkar.

    Barsak florası normal doğum yolu ile bebeğin anne vajen florasını alması ile oluşmaya başlar. Araştırmacılar yeni doğan bir bebeğin bakterilerinin yüzde 80-90’ının bifidus bakterileri olduğunu ve bebeklikten yetişkinliğe doğru yaşam yolculuğu sırasında dost bakterilerin sayısının azaldığını göstermişlerdir. İşte doğumla başlayan ve zamanla olgunlaşan floranın dengesi tüm yaşamsal faktörlerden etkilenir. Beslenme, su, ilaçlar, stres, ameliyatlar, bağışıklık sistemi.

    Candidiyozis tablosunda, normalde tek hücreli olan Candida albicans kontrolden çıkarak çok hücreli, ipliksi ve istilacı şekle dönüşür. Candida albicans’ın ipliksi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir. İpliksi şekle dönüşmesinin yanısıra, konak dokulara bağlanmayı sağlayan adhesinleri, dokuları hem imha etmeyi hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazları ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan çok sayıda faktörü de üretir. Candida’nın bağırsak duvarına tutunmasıyla oluşan immunolojik hasar bağırsak mukozasının permeabilitesini bozar. Bu durumda çok önemli bağırsak bariyerin bozulması yiyecek duyarlılığı ve allerjilerinin oluşmasına yol açar.

    Candidiyozis Nedenleri?

    1- Bozulan bağırsak florası (Disbiyozis)

    2- İlaç özellikle antibiyotik kullanımı; Antibiyotik kullanımı ile bağırsak florasında patojen olan bakterilerle birlikte patojen olmayan flora bakterileri de öldüğü için flora dengesinin bozulması ve candida sayısının artmasına sebep olur. Steroidler, ağrı kesiciler, hormonlar, sitotoksik ilaçlar ve kemoterapötikler de barsak florasının bozulmasının ve candidiyozisin en sık nedenlerinin başında gelir

    3- Bağışıklık sisteminin zayıflaması; Nörolojik hastalıklar, immunoljik hastalıklar, sağlıksız ve dengesiz beslenmek özellikle de rafine karbonhidrat ağırlıklı beslenmek

    4- Sindirim salgılarının primer veya sekonder azlığı, özellikle pankreas disfonksiyonu ile gelişen enzim üretimindeki dengesizliklikler

    5- Karaciğer fonksiyon bozukluğu

    6- Aşırı stres ve gerginlik

    7- Sağlıksız beslenme; Özellikle hazır besinler, katkı maddeleri, dengesiz beslenme, tek yönlü beslenme, karbonhidrat ağırlıklı beslenme

    8- Yeterince su içmemek

    9- Ağız ve diş sağlığının bozuk olması, ağız sağlığı için gerekli olan hijyen önlemlerinin alınmaması

    10- Kalitesiz uyku, uyku bozukluğu

    11- Hormonal disfonksiyon

    12- Yoğun elektrosmoga maruz kalmak

    13- Bozucu alanlar

    Candidiyozis Semptompları

    Bağırsak candidiyozisi, genellikle uzun zaman içerisinde oluşan, başlangıçta kişinin dikkatini çekebilecek bulguları olmadığından olsa da kişinin “normal” gözüyle bakabildiği bir tablo olduğundan tanısı zaman almaktadır. Bağırsaklar vücudun ikinci beyni olduğu için, bağışıklık ve hormon sisteminin önemli bir parçası olduğu için candidiyozis semptomları tüm sistemleri ilgilendirmektedir.

    Candidiyozis varlığında birlikte olması beklenen bulgular ise şöyledir; Disbiyozis, enzim eksikliği, asidoz, besin duyarlılığı…

    İşte bu denge ve döngü göz önünde bulundurularak candidiyozisi olan hastalarda aramamız gereken semptomlar;

    Depresyon, anksiyete, muhakeme zorluğu, depresyon, sinirlilik hali, konsantrasyon güçlüğü,

    Konstipasyon (kabızlık), diyare, meteorizm (karın bölgesinde gaz), mide ekşimesi, buna bağlı boğaz yanması, hazımsızlık, bağırsak krampları sebebi ile karın ağrısı, anüste kaşıntı, iritabl bağırsak sendromu benzeri şikayetlerin olması,

    Karaciğer enzimlerinde artış, pankreas enzimlerinde azalma, şişmanlama, kilo verememe

    Şeker açlığı

    Halitozis (Ağız kokusu), diş ve dişeti hastalıkları, oral aftlar

    Kronik yorgunluk, uyku bozuklukları, bitkinlik, enerji eksikliği, tükenmişlik hissi, keyifsizlik,

    Kronik ağrılar, fibromiiyalji, migren, kas kasılmaları, eklemlerde şişkinlik ve ağrı,

    Akne ve cilt döküntüleri, cilt hastalıklarının alevlenmesi, egzema, sedef, alerjik reaksiyonlar,

    İdrar yolları şikayetleri (özellikle kadınlarda), dismenore, vajinal enfeksiyon ve mantar enfeksiyonlarının yaygın hale gelmesi, hormonal dengesizlik,

    Erkeklerde prostatit, iktidarsızlık,

    Çocuklarda hiperaktivite, öğrenme ve davranış bozuklukları, iştahsızlık, tekrarlayan kulak enfeksiyonları

    Candidiyozis’in Tanısı

    Tamamlayıcı tıp bakış açısında her hastanın değerlendirmesinde olduğu gibi candidiyozis tanısı için de anamnez çok önemlidir. Ancak doğru tanı için SF (gaita analizi) veya daha fonksiyonel olan Voll e göre elektroakupunktur yöntemi olan Proquant ve Vegatest ayrıca kineziyolojik manuel adale testi ile konur. Natürel Sağlık kliniğinde bu metotların tamamı uygulanmaktadır. Klinik gözlemlerimize göre bu testlerin her biri doğru yapıldığında sonuçlar birbiriyle tamamen paralellik göstermektedir.

    Candidiyozis’in Tedavisi

    Maya mantarını tedavi ederken çok yönlü bir yaklaşım gerekmektedir. Candida albicans’ı sadece bir ilaçla öldürmek pek mümkün değildir. Kimyasal antimikotiklerin tek başlarına kullanımları sonrası tekrarların sık görülmesi bugün tamamlayıcı tıp yaklaşımıyla yapılan bütüncül tedavi protokollerini oluşturmuştur. Bu bakış açısıyla mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının ve sağlıklı bakterilerin yenilenmesi için regüle bir ortamın sağlanması hedeflenmektedir.

    Candidiyozis tedavisini aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:

    Bitkisel ve kimyasal ilaç kombinasyonu (kimyasal destek ancak ciddi risk grubunda olan hastalarda uygulanır. Tedavi uzun bir süreci kapsar)

    Sağlıklı ve dengeli beslenme (Özellikle rafine karbonhidrat ve her türlü tatlıdan uzak durmak tedavinin olmazsa olmazlarındandır. Candidanın tek besin kaynağının glikoz olduğu düşünüldüğünde bunun önemi anlaşılırdır,)

    Nöralterapi

    Su ve fiziksel aktivite

    Ciddi candidiyozis vakalarında kolon hidroterapi ile kalın barğırsakların temizlenmesi, villus yapıları içine yerleşmiş olan candidaların uzaklaştırılması da çok önemlidir.

    Kolonoskopi sonucu yaygın enflamasyon bulguları olan ve hastanın öyküsü alındığında İBS düşündüren durumlarda nöralterapi ve rektal ozon kombinasyonu terapinin seyrini olumlu yönde değiştirmektedir.

    Bozulmuş olan barsak florasının düzenlenmesi için probiotik ve mikrobiyolojik destek çok önemlidir.

    Çok dirençli olan vakalarda hastanın kendi gaitasından otovaksin yöntemi ile elde edilen E.coli preparatları da kullanılmalıdır.

    Nöralterapi ile…

    Tamamlayıcı Tıp yaklaşımında enformasyon bozulmadan regülasyon bozulmaz, regülasyon disfonksiyonu olmadan da fonksiyon kaybı ya da diğer bir deyişle hastalık yerleşmez. Yukarıda sayılan rahatsızlığın oluşmasında kolaylaştırıcı nedenlerin candidioyizin yerleşebilmesi için VSS’de sorun olması gerekir. Yani kısacası VSS ve temel madde bozulmadan candidiyozisin yerleşebilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda candidiyozis tedavisinde başarılı olmak için nöralterapi olmazsa olmazlardandır. Nöralterapi uygulaması yapılmayan hastalarda candida direnç göstermekte ve tedavi daha uzun sürmektedir.

    Nöralterapi, ağrı ve yorgunluk şikayetlerini, nörovegetatif disfonksiyon belirtilerini belirgin bir biçimde ortadan kaldırır. Uyku bozuklukları, aşırı terlemeler, mide barsak problemleri gibi pek çok şikayeti düzeltir ve kötüleşme periyotlarını azaltır.

    Segmental terapi; Kippler cilt kaydırma sonucu sorunlu olan tüm segmentlere uygulanmalıdır.

    Hormonal disfonksiyonun giderilmesi tedavinin önemli basamağını oluşturur.

    Trigger noktalar muayene edilmeli ve aktif olanlar tedavi edilmelidir.

    Tonsil muayenesi ardından lenf drenajı açılmalı ve N. Supraorbitalis uyarılmalıdır.

    Batın için segment ve Hopfer tacı, epigastrik alan enjeksiyonu.

    Ggl. Coeliacus enjeksiyonu candidiyozis tedavisinin olmazsa olmaz yaklaşımıdır.

    Sakral kanal enjeksiyonu

    IV prokain infüzyonu

    Bozucu alan tedavisi

  • Metabolik balans ile sağlıklı kilo verin!

    Metabolik balans’ aslında yeni bir diyet sistemi değil, kilo düzenleyen bir metabolizma programı. Bu sistem, yeme içme alışkanlıklarını sağlıklı ve dengeli bir şekilde düzenleyerek, kişiye özel bir beslenme programı oluşturulmasını sağlıyor.

    Hormonlar Güçlenir

    Bu sistem nasıl işliyor?

    Kişiye özel hazırlanan beslenme planı sayesinde vücut ihtiyaç duyduğu tüm sağlıklı besinleri alıyor. Bu şekilde metabolizma sağlıklı çalışıyor ve doğal bir insülin salgılaması teşvik ediliyor. Ama tabii kişi besinlerini yeni ve basit kurallara göre hazırladığı için kilosu da kontrol altında oluyor. Bu sayede hormonların dengesi güçleniyor. Ayrıca beslenme değişikliği ile diyet yapmadan ya da zayıflamayı destekleyici ürün veya ilaçlar kullanılmadan kilo kontrolü sağlanabiliyor.

    Dört Aşamalı Program

    Metabolik balans diyetinin süresi ne?

    Hazırlık dönemi, beslenme konusunda doktor ile görüşme ile başlıyor. Laboratuvar tahlillerine göre kişiye özel bir beslenme planı yapılıyor. Bu plan çerçevesinde vücudu koruyacak olan basit ve sorunsuz beslenme değişiminin hazırlığı yapılmış oluyor. İkinci aşama, en az iki hafta devam edecek sıkı beslenme dönemi. Bu süreçte, tamamen sağlıklı bir beslenme programı uygulanıyor. Üçüncü aşamada ise artık dikkatlice önceki aşamada izin verilmeyen besinleri ve miktarları deneme kısmı başlıyor. İşte bu süreçte kişiye en iyi uyan beslenme şekli oluşuyor. Dördüncü aşama yani kiloyu koruma dönemi ise belirli bir zamanla sınırlı değil. Program en az 14 gün sürüyor.

    Uyulması Gereken Kurallar

    Günde tek tip protein tüketmek önemli. Kahvaltıda beyaz peynir varsa, gün içinde tekrar peynir yememek gerekiyor.

    Öğüne protein ile başlamalısınız. Kahvaltıda önce peynirden başlayın ya da pastanın önce kremasını yiyin.

    En az 2 litre su için. Kişiye özel hazırlanan beslenme programına göre bu miktar değişebiliyor.

    Meyve yemek şart. Özellikle her gün bir elma yemek sistemin vazgeçilmez kurallarından biri. İstediğiniz bir öğünde sabah, öğlen veya akşam yiyebilirsiniz.

    Üç öğün yemek gerekiyor. Öğünlerin arasında en az 5 saat olmalı. Sık sık yemek yemek vücuttaki insülin düzeyini yükselttiği için önerilmiyor.Yemekten 2 saat sonra leptin hormonu salınımı başlamakta ve yağ yakımı hızlanmaktadır.

    Akşam 9’dan sonra bir şey yememek önemli. Çünkü vücut akşam dinleniyor ve gece leptin hormonu devreye girerek (lipoliz) yağ yakıyor. Dolayısıyla akşam yemeğini erken yemelisiniz.

    En az 8 saat uyumak gerekiyor. Uykusuz kalmak metabolizmanın dengesini bozuyor. Uykuda insülin düşüyor ve vücut yağ yakıyor.

    Öğünleriniz 60 dakikadan fazla sürmemeli. Yemek masasında uzun saatler geçirilmesi önerilmiyor.

    Kalbinizi Koruyor

    Dengeli beslenmek, sağlıklı bir şekilde kilolarını kontrol altında tutmak, şeker ve metabolizma dengesini kurmak isteyenler ‘metabolik balans’ programına katılabiliyor. Ayrıca program kalp ve kan dolaşımının korunmasında, şeker ve metabolizmanın dengelenmesinde, karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve mesanenin desteklenmesinde son derece etkili.

  • Kilo verme ve akupunktur tedavisi

    Kliniğimizde akupunkturla zayıflama tedavisinde aşağıdaki prosedür uygulanmaktadır.

    Kişinin Kilo Verme İsteğinin ve Kararlılığının Sorgulanması

    Tedavide ilk olarak kişinin isteği ve kararlılığı sorgulanır. ‘Ben kilo vermek ve ideal kiloma ulaşmak istiyorum ama kendim bunu başaramıyorum’ diyerek başvuran hastalarda tedavinin başarı şansı yüksektir. Kilo verme tedavisinde hastanın kararlı olarak başvurup hedefe ulaşıncaya dek kararlılığını koruması gereklidir. Tedavi kararlığı sağlamalı ve devam ettirebilmelidir.

    Tanita Vücut Analizi

    Kişinin kilosu, yağ oranı ve metabolizma yaşı her seansta değerlendirilir.

    Hasta ile birlikte ulaşılacak hedefler belirlenir.

    Beslenmesin Değerlendirilmesi

    Akupunkturla kilo tedavisi yapılırken kişiye intoleranslarını ve bağımlılıkları temizleyecek beslenme programları verilir.

    Kişinin beslenme sistemi gözden geçirilir. Yeme ve içme bağımlılıkları, öğün alışkanlıkları ve saatleri, atıştırmaları gözden geçirilir. Sağlıklı beslenme sistemi hakkında bilgi verilir. Kişiye en uygun beslenme tarzı belirlenir.

    Hayat Tarzı ve Hareketliliğin Değerlendirilmesi

    Kişinin hareketliliği, yaptığı iş ve hayat tarzı öğrenilerek hareket programı oluşturulur. Kişiye en uygun egzersiz tarzı belirlenir.

    Sporun amacı ise metabolizma zaten hızlanmışken, efor ile fazla yağları yakmanın çok daha kolay olmasıdır. Ayrıca yağ kaybından sonra olası muhtemel sarkmaları da önlemek konusunda spor yapmak etkilidir.

    Akupunktur Tedavisi

    Belirlenen beslenme ve hareket tarzına uyabilmesi için akupunktur tedavisi uygulanır.

    Akupunktur kilo vermede aynı anda birçok mekanizmayı harekete geçirir.

    1. Metabolizmayı hızlandırır ve yağların hızlı yakılmasını sağlar. Akupunkturla tedavi gören hasta, kendi kendine yaptığı diyetlerden daha kolay kilo vermeyi başarır.

    2. Beyindeki açlık duygusunu oluşturan hipotalamustaki bölgeyi baskılar. Çok yeme ihtiyacı duyulmaz. Yemeklere saldırma güdüsünü ortadan kaldırır. Abur cubur yemeyi azaltır.

    3. Mide asit artışını engeller ve mide kazıntısı veya yanması hissini ortadan kaldırır.

    4. Dolaşımı hızlandırır ve ödem olan bölgelerdeki gereksiz sıvı birikimleri atılır.

    5. Barsak hareketlerini düzenler ve kabızlığı engeller.
    6. Düşük kalorili beslenmeden dolayı yaşanabilecek halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, uykusuzluk, ağız tat bozukluğu önlenir.

    7. Kişiyi sakinleştirir. Açlığın yarattığı sinirliliği veya baş ağrısını ortadan kaldırır.

    8. Akupunktur kişinin enerjisini arttırarak egzersiz yapabilmesini kolaylaştırır.

    9. Duygusal yeme davranışını düzenleyerek doymayı kolaylaştırır.

    10. Bağımlılıklardan kurtulmayı sağlar.

    Akupunktur 3 yöntemle yapılmaktadır;

    1.Kulak akupunkturu: Kulaktaki akupunktur noktaları lazerle uyarılarak, manyetik özelliği olan vaccaria bitkisinin tohumları, manyetik bilyeler ve iğneler yapıştırılır. Her hafta bu uyarılar yenilenerek tohumlar değiştirilir. Kulak akupunkturu iştahı düzenlemek ve metabolizmayı hızlandırmak için kullanılır.

    2.Vücut akupunkturu: Kişiyi rahatlatmak, metabolizmayı hızlandırmak için seans sırasında uygulanır.

    Bunun için lazer akupunkturu veya akupunktur iğneleri kullanılır.

    3.Elektroakupunktur: Bölgesel yağlanmaları eritmek için(ipoliz) uygulanır.

    Kilo ile ilgili Olumlamalar:

    Telkin (Olumlama) yöntemi: Kilo vermede bilinç ve bilinçaltı olumlamalarla kişiler kilo vermeye motive edilir. “İdeal Kilomdayım” ve “Tamamen Sağlıklıyım” CD’lerimi hastaların tedavi seanslarında dinletmekteyim.

  • Sağlığımızı düşünelim!

    Depresyon, Hipertansiyon, Aşırı kilo, İnsülin direnci, Diabet, Haşimato, Romatoid Artrit gibi Otoimmun hastalıklar veya Kısırlık, Adet öncesi gerginlik sendromu, Kronik halsizlik sendromu, Adet düzensizliği, Polikistik over sendromu gibi hastalıkların birisinin veya birkaçının birden teşhisini almış ve hepsi için ayrı ayrı ilaç kullanan milyonlarca insan var. Ülkemizde 2002 yılında kanserden hayatını kaybeden insanların sayısı 25.000 iken bu sayı 2012 de 70.000 e çıktı. Erkeklerin sperm sayısının 20 yıl öncesine göre yüzde 50 azaldığı ve normal gebe kalabilme oranının da eskisine göre düştüğü bilinmekte.

    Evet günümüzde herkes hasta ve bu hastalıkların yaygınlığı, kronikliği ve kompleksliği son 5 yılda öncesine göre çok daha fazla artmış bulunmakta.Öte yandan bu hastalıkların moralimizi bozması gerekmez. Bilgi çağında yaşıyoruz. Asıl itibarı ile bir enerji olan insanın iyileşme gücünü hiçbir yan etki oluşturmadan harekete geçirebilecek Akupunktur, Ozon Tedavisi, Proloterapi, Nöroproloterapi, Fonksiyonel Tıp yaklaşımı, sürdürülebilir iyi beslenme kuralları gibi güvenilirliği ve etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmış olan birçok tedavi yöntemi bulunmaktadır.

    30 yıldır sağlık sisteminin içinde olan bir hekimim ve 12 yıldır tamamlayıcı tıp uygulamalarını tatbik etmekteyim. Farkındayım ki bu kronik ve kompleks hastalıklarla başa çıkmanın yolu elimizde olan tüm seçenekleri değerlendirerek kişiye özel bir tedavi yaklaşımı düzenlemektir. Çünkü bu tedavi seçeneklerinin her birinin etki mekanizması farklı boyutlardadır. Ozon kimyasal olarak bağışıklığımızı güçlendirir, akupunktur enerji yapımızı düzenler, fonksiyonel tıp yaklaşımı sistemimizdeki eksiklikleri saptayarak vitamin mineral ve antioksidan desteklerle detoksumuzu güçlendirir, hormonal problemlerimiz için biyoeşdeğer hormon önerilerinde bulunur ve sürdürülebilir iyi beslenme programi ise her insanın ömür boyu uygulaması gereken olmazsa olmaz bir beslenme tercihidir.

    OZON TEDAVİSİ; Oksijen gazını ozon gazına çeviren medikal bir cihazdan alınan ozon gazının kan yoluyla ,torbalama yolu ile, rektal yolla, vajinal yolla ,intramuskuler olarak veya bazı durumlarda kulak ve burun yolu ile bedenimize verilmesi uygulamasıdır.Ozon bilinen en güçlü mikrop öldürücülerdendir ve içsel bağışıklığımızı harekete geçirme gücündeki en güçlü silahlarımızdan birisidir.Alerjiler, enfeksiyon hastalıkları, Diabetik ayak yaraları, Otoimmun hastalıklar ,Kronik halsizlik sendromu gibi birçok durumda son derece etkili olabilen bir tedavi seçeneğidir.

    AKUPUNKTUR; Akupunktur uygulaması 5000 yıllık bir geçmişi olan bilinen en güvenli ve yan etkisiz tedavi yöntemlerinden birisidir.Vücuda ve kulağa batırılan tek kullanımlık steril iğneler enerji meridyenlerimizdeki akışı düzenleyerek iyileşme sağlamaktadırlar.Dünya Sağlık Örgütünün Akupunkturla tedavi edilebilirliğini kabul ettiği 68 hastalık vardır.Akupunkturun ülkemizde en yaygın kullanıldığı hastalıklar Depresyon,Kilo problemleri,Kısırlık,Hipertansiyon,Alerjik hastalıklar,Ağrılı sendromlar ,Menapoz ,Migren şikayetleridir.

    FONKSİYONEL TIP;

    Fonsiyonel Tıp şu ana kadar bildiğimiz konvansiyonel tıbbın geleceği olarak tarif edilmektedir.

    Bu yeni yaklaşım şekli hastalıkların kökenlerindeki nedenleri tespit eder ve insan vucudunu bağımsız organlar toplamı yerine entegre bir sistem olarak kabul eder. Bu yeni yaklaşım sadece hastanın şikayetlerini ortadan kaldırmayı hedeflemez, tüm sistemi sağlığına kavuşturur. Fonksiyonel Tıp hastalığa ve yakınmalara neden olan hücre düzeyindeki vitamin mineral ve hormonal eksiklikleri tespit edip yerine koyar. Bu tedavide kullanılan hormonlar Avrupa da ve Amerika da ki milyonlarca kadının yıllardır kullana geldiği insan hormonu ile tıpatıp aynı kimyasal yapıdaki biyoeşdeğer hormonlardır ve büyük oranda krem veya jel şeklinde uygulanırlar. Kısırlık, Adet öncesi gerilim sendromu, ateş basması, terleme, vajinal kuruluk, idrar kaçırma, unutkanlık gibi menopoz semptomları, andropoz, polikistik over sendromu, kemik erimesi, kronik yorgunluk gibi birçok hastalıkta fonksiyonel tıp yöntemi ile son derece başarılı tedaviler yapılabilmektedir.

    SÜRDÜRÜLEBİLİR İYİ BESLENME PROGRAMI

    Bu program beslenmeye ait tüm komponentleri göz önüne alır. Ne yediğimiz kadar ne zaman yediğimiz nasıl bir ruh haliyle yediğimiz ne kadar sıklıkla yediğimiz hangi besinleri birlikte yediğimiz son derece önemli ve belirleyicidir. Bu beslenme programı şimdiye kadar etkisini göz ardı ettiğimiz bir çok etkenin aslında direk olarak kilomuz ve sağlığımız üzerinde belirleyici olduğunu göz önüne alarak ve bu etkenleri bazı basit kurallara bağlayarak sağlığımız ve kilomuz konusunda optimal sonucu elde etmemizi sağlamaktadır.

    SİGARA TEDAVİSİ

    Sigara bağımlısı olan bir insanın hayatındaki en öncelikli işin bu bağımlılıktan kurtulmak olduğunu düşünüyorum. Bedensel ruhsal ve zihinsel sağlığımızı geri almak bağımlılığımızı sonlandırarak yeniden özgür bir insana dönüşmekle gerçekleşecektir.

    Bu süreçte kliniğimizde alacağımız destekler hem sigarayı bırakma sürecimizi kolaylaştıracak hem de yıllardır bedenimizde biriktirmiş olduğumuz sigaraya ait toksinlerden çok daha hızlı kurtulmamızı sağlayacaktır.

    Biorezonans,akupunktur ve zihinsel arınma terapisi uygulamaları bedensel ve zihinsel arınmamızı sağlayarak sonrasında da kilo almamızı da önleyecektir.

  • Akupunktur ile zayıflama tedavisi

    Günümüzde obezite hızla yayılan bir hastalıktır. Daha doğrusu birçok hastalığı tetikleyen bir sendromdur, hipertansiyon, diabet, eklem hastalıkları, psikolojik hastalıklar gibi.

    Son yıllarda rafine gıdaların hızla artması, hareketsiz ve stresli yaşam, yiyecek ve içeceklerin kolay ulaşılabilir olması özellikle gelişmiş ülkelerde obezitenin en önemli nedenleridir.

    Harcadığımız enerjinin daha fazlasını gıdalardan alırsak vücudumuz bu enerji fazlalığını yağ olarak depolayacaktır. Süreklilik durumunda hormonal denge de bozulacak ve kısır döngü oluşacaktır.

    En yaygın obezite nedeni yüksek kalorili ve dengesiz beslenme sonucu oluşan insülin direnci ve vücudun yağları yakamamasıdır.

    Zayıflama öncesi yapılacak laboratuvar testleri nerelerde sorun olduğunu bize gösterecektir.Bu testler ışığında başlanacak zayıflama programı işimizi çok kolaylaştıracaktır.

    Zayıflama, kişiye özel olmalı, sağlık sorunları olup olmadığı, sevdiği yiyeceklerden oluşmalı, beslenme alışkanlıkları gözönünde bulundurulmalı genetik hastalıkları sorgulanmalıdır. Bunların dışında diyet sırasında bazal metabolizma yavaşlatılmamalı, kas kaybı oluşturulmamalı, yağ dokusundan kayıp olacak şekilde diyet oluşturulmalı, kısa sürede fazla kilo kaybının metabolizmaya zarar vereceği anlatılmalı, tek yönlü bir beslenme değilde çeşitli besinleri içeren bir beslenme modeline kişi alıştırılmalı, beslenme eğitimi şeklinde olmalı yaşam tarzı değişimi sağlanmalı. Koruma programı olarak hastanın takipleri yapılmalıdır.

    Akupunktur

    – hipotalamusu etkileyerek iştahı keser

    – mide asidini azaltarak midedeki yanma ve ekşimeyi önler

    – stresi azaltır

    – metabolizmayı düzenler

    – enerji dengesini ayarlar

    Akupunktur desteği ile yanlış beslenme alışkanlıklarını bırakıp kilo vermek artık çok kolay.

  • Gıda duyarlılık testi

    Gıda duyarlılık testi

    Beslenme, açlık duygusunu bastırmak, karın doyurmak ya da canın çektiği şeyleri yemek içmek değildir. Yaşam kalitemizi arttırmak ve daha sağlıklı olmak için doğru beslenmeliyiz. Böylece; büyüme, gelişme, sağlıklı ve üretken olarak uzun süre yaşamak için gerekli olan öğeleri alıp vücudunda kullanılabiliriz.

    Beslenme amacımız yaş, cinsiyeti, fiziksel aktivite ve içinde bulunduğumuz fizyolojik duruma göre gereksinimimiz olan enerji ve besin öğelerini yeterli ve dengeli miktarlarda alması olmalıdır. Bugüne değin yapılan bilimsel araştırmalar insanın 50’ye yakın türde besin öğesine gereksinimi olduğunu ortaya koymuştur. Bu öğelerin herhangi biri alınmadığında, gereğinden az ya da çok alındığında, büyüme ve gelişmenin engellendiği ve sağlığın bozulduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur. Vücudun yenilenmesi ve çalışması için gerekli olan besin öğelerinin her birinin yeterli miktarda alınması ve vücutta uygun şekilde kullanılması durumu “yeterli ve dengeli beslenme” deyimi ile açıklanır.

    Peki, sürekli olarak dengeli beslenmeden ve çeşitlilikten bahsediyorken acaba sağlıklı diye bildiğimiz birtakım besinler bizim hasta olmamıza sebep olabilir mi? Sıkça tükettiğimiz besinler birer şeytan mı, melek mi? Diyet bireye özgü olarak hazırlanmalıdır. O halde daha özgün bir diyet programı hazırlarken, kişiye sağlıklı diye bulgur mu önermeli, yoksa kişideki duyarlılık (intolerans) durumuna göre pirinç mi tavsiye etmeli? Ya da inek sütü, yumurta, domates, mercimek, fındık, portakal gibi besleyici özelliği bulunan besinleri verirken kişideki duyarlılık faktörünü göz ardı mı etmeli?

    Stres, bağırsak florasının dengesizliği, enfeksiyon ajanları veya bazı medikal ilaçlara bağlı mukoza hasarı vb. dışında sağlıksız beslenme durumu, diyette çeşitliliğin olmaması (çok fazla miktarda beyaz un ,şeker) gibi nedenlere bağlı olarak gelişen Besin duyarlılığı yaşam kalitesini düşüren bir durumdur.

    Vücudumuz bir besinin içindeki bir maddeye genellikle bir proteine karşı savunma sistemini harekete geçirerek antikorlar oluşturabilir. Bu antikorlar “istilacı” besine karşı savaşa giriştiklerinde alerji belirtileri ortaya çıkar.

    Gıda duyarlılık testi nedir?

    kronik inflamatuar reaksiyonlara yol açma kabiliyeti olan gıda maddelerinin ortaya çıkarılmasında kullanılan bir tanı testidir. beslenmenizde önemli yer tutan ana gruplar içindeki yüzlerce gıda bileşeni ve mikroorganizmalar test edilebilir.

    Bu test sonucunda ortaya çıkan sonuçlar kilo vermeye nasıl etki eder?

    Bu yöntem bir zayıflama şekli değildir, vücudun sindirim sisteminin besinlere karşı olan tepkisini ölçen bir yöntemdir.

    Bu testten sonra nasıl bir diyet programı uygulanmalıdır?

    Bu test ile sindirim sisteminin duyarlılık gösterdiği besinler gruplara ayrılarak ya tamamen ya da kısmen beslenmeden çıkartılarak bu esnada gereken tedaviler yapılarak vücut bu maddelere duyarsız hale getirilir.

    Her kilo vermek isteyen kişinin bu testi uygulaması gerekir mi?

    Testlerin sonucunda diyet uygularken mutlaka beslenme alışkanlığının, sağlıklı beslenme kurallarına ne kadar uyduğu göz ardı edilmemelidir, bu bir zayıflama yöntemi değildir, duyarlılık gelişen her besinin tepkisi her zaman kilo alımı şeklinde olmayabilir, gaz, ishal, baş ağrısı, hormon bozukluğu, romatizma, kolit, fibromiyalji, astım, alerjik şikayetler, sinüzit gibi şikayetleri de geliştirebilir.

    Çocuklar için de bu test uygulanır mı?

    Çocuklarda özellikle sık rastlanana besin alerjileri için ise besin eliminasyon diyetleri uygulanır, alerji yaptığı düşünülen besinler diyetten çıkartılır ve daha sonra bunların tedavisi aynı büyüklerdeki gibi yapılır.