Etiket: Beslenme

  • Gut:  hastalığınız için siz ne yapabilirsiniz?

    Gut: hastalığınız için siz ne yapabilirsiniz?

    Diyet ve Beslenme: Gut ataklarının azaltılması için beslenme düzeninizde yapabileceğiniz pek çok değişiklik vardır:

    Kilo vermek

    Kullanıyorsanız daha az alkol tüketmek

    Yeterli su içmek

    Kilo vermek, kandaki ürik asit düzeyini düşürmek yoluyla Gut için etkili bir tedavidir. Ancak kilo vermek için yapılan diyette aşırı et ve pürin proteini içeren beslenme düzenlerinden kaçınmak gerekir. Çünkü bu beslenme biçimi kilo azalsa da besin yoluyla alınan Pürin proteinin yıkılması sonucu yine ürik asit kan seviyelerini artıracaktır.

    Çok fazla alkol tüketilmesi de (başta bira ve alkol düzeyi yüksek içkiler) Gut ataklarının daha sık tekrar etmesine neden olur. Az miktarda şarap tüketimi Gut açısından en düşük riskli alkol olarak görülmektedir. Alkol tüketiminin erkeklerde günlük 3-4 ünite, kadınlarda 2-3 ünite ile sınırlı tutulması gerekir. Alkol için yapılan bu hesaplama içilen içkinin miktarı kadar içkinin alkol oranı ile de ilişkilidir. Alkollü içkiler için ünite hesaplaması aşağıdaki gibi yapılabilir:

    Günlük yeterli su içilmesi de Gut ataklarının önlenmesi için önemli bir faktördür. Kişini aktivitesi, cüssesi ve sıvı kaybına göre günlük 1,5-2,5 litre arası sıvı tüketmesi, aşırı terleme, ishal, kusma veya ateş yüksekliği gibi sıvı kaybına neden olan durumlarda da bu kayıpların günlük miktara eklenmesi gerekir. Kişinin böbrek taşı öyküsü varsa sıvı miktarının 2-2,5 litre civarında tutulmasında fayda vardır. Su dışında içecekler de ideal çözüm olmasa da günlük alınan sıvı içerinde değerlendirilebilir. Ancak fruktoz ve benzeri şeker içeren meşrubat ve içecekler kandaki ürik asit düzeyini artırırlar. Az miktarda kahve tüketilmesi, böbreklerden ürik asit atılımını artırarak Gut riskini azaltır. Gut riskini azaltan bir diğer faktör de süttür. Alerji veya süte intoleransı olmayan bireylerin günlük 1 bardak süt tüketmesi önerilir.

    Diğer Diyet Önerileri: Gut ataklarından korunmak için pürin adlı proteini içeren gıdaları az tüketmek gerekir. Bu gıdalar şunlardır:

    Kırmızı et ve sakatatlar: Özellikle sakatatların hiç tüketilmemesi önerilir.

    Küçük balıklar ve kabuklu deniz ürünleri, kalamar ve ahtapot gibi deniz ürünleri tüketiminden de kaçınmak gerekir.

    Mantar tüketimini az olması uygundur

    Temel amaç etten alınan proteinin azaltılmasıdır. Bunun yerine baklagiller, yumurta veya düşük yağlı süt ürünleri protein kaynağı olarak tercih edilebilir.

    C vitamini, böbreklerden ürik asit atılımını artıran bir etkendir ve beslenmede C vitamininden zengin besinler tercih etmenin faydası vardır. Kirazın da faydası olabileceği yolunda çalışmalar mevcuttur. Kirazın faydasının da bir kısmı C vitamini içeriği ile ilişkili olabilir.

  • Metabolik sendroma uygun beslenme modeli: metabolik balans

    Metabolik sendrom;beslenme alışkanlıklarımızın değişmesi ve hareketsizlik ile sıklığı artan, merkezinde insülin direncinin olduğu karIn yağlanması, şeker yüksekliği, kan yağlarında artış, tansiyon yüksekliği ve göbek çevresinin artışı ile seyreden tedavi edilmediğinde önemli sorunlara yol açan ölümcül bir hastalık maalesef. Ülkemizde 2004 yılında yapılan Türkiye Metabolik Sendrom Araştırması sonuçlarına göre 20 yaş ve üzerindeki erişkinlerde metabolik sendrom sıklığı % 35 olarak saptanmıştır.(kadınlarda % 41.1, erkeklerde % 28.8) . 2010 yılında yapılan Metabolik Sendrom Derneği Türkiye Sağlık Çalışması (PURE TÜRKİYE)’nda 4057 birey çalışmaya dahil edilmiş, bel çevresi erkeklerde > 94 cm, kadınlarda ise > 80 cm kriter olarak alınmıştır; kadınlarda metabolik sendrom sıklığı %43.5, erkeklerde ise %41.4 olarak saptanmıştır. Aynı çalışmada, yaş arttıkça metabolik sendrom sıklığının da artmasıyla, 60-64 yaşlarındaki bireylerde metabolik sendrom sıklığı %57.7 olarak saptanmıştır. Bu çalışmada bir başka özellik kadınların %63.6′sının, erkeklerin %34.5′inin obez olduğunun saptanmasıdır. Hastalığın tanısı için çeşitli dernekler farklı kriterler ortaya koysada en sık kullanılanı Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli (NCEP-ATP III) 2005 yılında revize ettiği yetişkinlerde, abdominal obezite (erkeklerde >102 cm kadınlarda >88 cm ), hipertrigliseridemi ( >150 mg/dl), düşük HDL (erkeklerde <40 mg/dl, kadınlarda < 50 mg/dl ), hipertansiyon (kan basıncı >130-85 mm-Hg ), hiperglisemi (Açlık kan şekeri >110 mg /dl ) . Çalışmalar metabolik sendrom tanısı için bu beş kriterden üçünün varlığının yeterli olduğunu bildirmiştir

    METABOLİK SENDROMDA TEDAVİ YAKLAŞIMLARI

    Genetik özellikler dışında, çevresel faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan bir hastalık olan metabolik sendromda öncelikli yaklaşım, yaşam tarzının düzenlenmesi olmalıdır. Amaç şeker hastalığı ve kalp hastalığından biryei korumaktır. Uygun bir beslenme ve egzersiz programıyla sağlanan kilo kaybı, şeker gelişimini, kalp damarlarının tıkanmasını düzeltici yönde etki sağlar.

    YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

    Metabolik sendromun tedavisinde, abdominal obezitenin önlenmesi öncelikli bir çözüm gibi görünmektedir. Bunun için 6-12 aylık sürede toplam vücut ağırlığında %7-10’luk bir düşüş sağlayacak ve bunu idame ettirecek bir yaşam tarzı düzenlenmesinin; kalori alımının kısıtlanması, fiziksel aktivitenin artırılması ve kişilerin bu konuda motive edilmesiyle sağlanabileceği bildirilmektedir. Uygun bir egzersiz programıyla enerji tüketimi kademeli olarak artırılarak insülin duyarlılığı artırılır, böylece hem kardiyovasküler olay riski hem de metabolik sendrom gelişimi azaltılabilir . Güncel klinik kanıtlar, haftalık fiziksel aktivitede 150 dakika ve vücut ağırlığında yalnızca %5-7′lik bir azalma sağlayan yaklaşımların bile metabolik sendromu engellemeye yettiğini; kan yağlarını, insülin direncini düzeltiği ve tansiyonu normale getirdiği yönündedir. Metabolik sendromlu kişiler için genel olarak; doymuş yağlardan ve kolesterolden kısıtlı, kompleks karbonhidratlardan zengin, bol meyve ve sebze tüketimini ve hipertansiyonu olanlarda tuz kısıtlamasını içeren diyet modelleri önerilmektedir. Geleneksel Akdeniz diyeti koroner kalp hastalığının ve metabolik sendromun önlenmesinde en önemli tedavi seçeneklerinden birini oluşturmaktadır. Akdeniz diyetinin önemli bir komponenti olan zeytinyağının, kan basıncını düşürmede de etkisi olduğu savunulmaktadır. Yine benzer şekilde Akdeniz diyetinin başka bir önemli komponenti olan omega-3 yağ asidi ve antioksidanlardan zengin balık, sebze ve meyve, kuru baklagil, saflaştırılmamış taneli tahıllar gibi besinlerin tüketiminin artırılmasının koroner hastalıkların riskini ve ölüm riskini azalttığını gösteren epidemiyolojik çalışmalar bulunmaktadır. Yavaş şekilde sindirilen düşük glisemik indeksli diyetler de lipid metabolizması üzerinde yararlı etkilere sahip olabilir. Düşük glisemik indekse sahip gıdalar insülin direncini düşürebilir ve metabolik sendromu iyileştirebilir.DPP çalışmasında yaşam tarzı değişklikleri ile diyabet riski %58 oraninda düşmüştür. Metformin kullananlarda diyabet riski %31oraninda azalmıştır . Tansiyon yüksekliği yine diyet tedavisi ve kilo kaybı ile normale gelebilir. Tüm çalışmalarda

    Metabolik sendromun önlenmesinde ve tedavisinde yaşam tarzının düzenlenmesi en öncelilkli ve etkili yaklaşımdır.

    METABOLİK BALANS METABOLİK SENDROMDA NASIL ETKİ EDİYOR?

    1-Metabolic balans nedir? Metabolic balans Dr Wolf Funfack ve Besin uzmanları tarafından geliştirilmiş, kilo düzenleyici bir metabolizma programıdır. Bu program sayesinde, önceden edindiğiniz beslenme alışkanlıklarınız sağlıklı, tamamen dengeli ve sadece size özgü bir beslenme şekline dönüşecektir. Size özel olan bu beslenme programı kişisel bilgileriniz, güncel laboratuvar tahlilleriniz ve sağlık durumunuz göz önüne alınarak hazırlanmaktadır. Bu program sizi sağlığınızı koruyarak ve kilo problemlerinizi çözerek 4 aşamada başarıya götürecektir.

    2-Metabolic balans nasıl etki ediyor? Kişisel beslenme programınızla, “beden kimyanız” göz önünde bulundurularak ve size

    uygun “gıda maddeleri” seçilerek metabolik dengenizin oluşması sağlanacaktır. Sizin için sağlıklı ve gerekli olan besinleri, vitamin ve mineralleri içeren gıdaları tüketmenizin yanı sıra, metabolizmanızın dengede kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu besinleri almanız da sağlanacaktır. Bu nedenle, size özel hazırlanan bu program, sadece sizin metabolizmanıza uygundur ve tamamen sizin kişisel özelliklerinize göre hazırlanmıştır.

    3-Metabolic balans neden başarılı oluyor? Beslenme programınız, metabolizmanızın sağlıklı biçimde çalışmasını sağlar ve kilonuzu

    dengeleyerek sizi ideal kilonuza kavuşturur.

    4-Metabolic balans kilo kaybını nasıl sağlıyor? Kisiye özel hazırlanan beslenme programı sayesinde vücudun ihtiyaç duyduğu tüm sağlıklı

    besinler alınıyor. Programda yer alan besinler sadece içerdikleri kaloriye, yağ, protein ya da karbonhidrat miktarlarına göre seçilmiyor, aynı zamanda sağlık durumu ve hormon düzeyi de dikkate alınıyor. Bu sayede metabolizmanın sağlıklı çalışması sağlanıyor. Beslenmenizi bu yeni ve kolay uygulanabilen kurallara göre düzenlediğiniz için kilonuz kontrol altına alınıyor, aynı zamanda metabolizmanızın hormon dengeleri de düzenleniyor.

    5-Metabolic balans ile sağlığım nasıl düzeliyor? Düzenli ve dengeli beslenme sayesinde (özellikle uygun egzersizleri de uygulayarak)

    kalıcı bir sağlığa kavuşabilir; kendinizi çağın önemli hastalıklarından koruyabilirsiniz. Doğal ve dengeli beslenme sayesinde vücudunuz olması gereken doğal kilosuna kavuşur. Bu beslenme programı sayesinde, günlük veriminizde ve konsantrasyonunuzda da gözle görülür bir düzelme, enerji düzeyinizde de artış görülür. Daha iyi uyuyabilir, fiziksel anlamda kendinizi daha güçlü hissedebilirsiniz. Sonuç olarak; daha sağlıklı, daha aktif, daha zinde olup bu özellikleri çevrenize de yansıtırsınız. Programı uygularken vücuttaki yağlar azalır, bu arada kas ve bağ dokusu metabolic balance® sayesinde dengelenir. Böylece cildiniz de daha gergin ve pürüzsüz bir hale gelir.

    6-Metabolic balans programına ne zaman katılmam gerekir? Programa katılmanız ancak aşağıdaki durumlarda başarılı ve yararlı olacaktır:

    – Kendi isteğinizle kilo vermek veya almak için kesin bir çözüme ihtiyaç duyuyor ve özellikle de bunu sağlıklı bir şekilde başarmak istiyorsanız

    – Fazla kilo ya da beslenme bozukluğu nedeniyle bazı sağlık sorunlarınız varsa (örneğin şeker hastalığı, romatizma, kronik migren, metabolizma bozukluğu, yüksek tansiyon vs.)

    – Hangi yaşta olursanız olun, enerji dolu, canlı ve formda olmak istiyorsanız

    Yard.Doç.Dr.Fevzi Balkan

    Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

  • Romatizmal hastalıklarda (otoimmun hastalıklarda) beslenme neden önemlidir?

    Otoimmunite basitçe, bağışıklık sistemi hücrelerinin kendi doku ve organlarını yabancı olarak algılayıp onları yok etmek için saldırması olarak açıklanabilir. Çoğu romatolojik hastalık bu mekanizma ile oluşmaktadır. Romatolojik hastalıklar dışında tiroidin ve bağırsakların da otoimmun hastalıkları olduğunu bilmekteyiz.

    Normal şartlarda bağışıklık sistemi hücrelerimiz (savunma hücreleri) sadece yabancı hücrelerle (bakteri, virüs, yabancı madde vb.) mücadele etmek için programlanmıştır. Kendi hücrelerini bilir, tanır ve onlara zarar vermez. Ancak genetik olarak yatkınlığı olan bireylerde bazı dış etkenler nedeniyle (ultraviyole, bakteri, virüs, parazit, kimyasal maddeler vb…) “kendinden olanı tanıma” durumu ortadan kalkar ve vücut kendi kendiyle savaşmaya başlar. Bu dış etkenlerin kendi hücrelerimizde yaratmış olduğu değişiklikler, onları bağışıklık sisteminin hedefi durumuna getirmektedir. Bu savaş hem hücresel düzeyde hem de antikorlar yoluyla olur.

    Bakterilerin, virüslerin ve güneş ışığının hücrelerimizde DNA kırıklarına ve bazı farklılıklara neden olduğu gösterilmiştir. Hücrelerimizdeki farklılaşmayı başlatan sebepler olduklarını eskiden beri bilmekteyiz. Bu nedenle enfeksiyonlardan korunmayı ve direkt güneş ışığına çıkmamayı önermekteyiz. Tüm bu dış etkenler kişinin genetik alt yapısına göre romatizmal süreci başlatabilir veya başlatmayabilir…

    Bu durumu yaratan dış etkenler arasında beslenmenin rolü yeterince bilinmiyordu. “Doktor olmayan birtakım şifacıların” otları kaynatarak bu hastalıkları tamamen tedavi ettiğini iddia etmesi nedeniyle birçok romatolog konuya mesafeli yaklaşıyordu ve buna yeterince önem vermiyordu.

    Ancak bu konuda yapılan gözlemsel çalışmalara dayanarak, besinlerin vücudumuzda yaratabileceği değişiklikler ve takipler sonucunda beslenmenin önemini yadsıyamaz durumdayız. Fakat yine de “bitkisel tedavi” adı altında belirli otları kaynatıp içirmek amacında değilim.

    Aldığımız bazı gıdalar hücrelerimizin sağlığını bozmakta, serbest oksijen radikallerinde artışa neden olmakta, sağlıksız hücrelerin vücut tarafından doğal yollarla temizlenmesini (apopitoz) engellemekte, yüzeylerindeki “tanıtıcı moleküllerin” yapısını bozmakta ve bağışıklık hücrelerimizin onları yabancı olarak algılamasına yol açmaktadır… Buna karşılık yeterince antioksidan içeren besinler yenmediğinde bu durum daha da hızlanmaktadır. Yani kısaca otoimmuniteyi biz yanlış beslenerek kolaylaştırmaktayız maalesef…

    Özellikle hazır ve işlenmiş gıda sektörünün giderek gelişmesi, hayvansal proteinlerin çok tüketilmesi, protein tozlarının sıklıkla kullanılması, bazı besin maddelerinin tüketilmesinin şart olduğu şeklindeki iddialar, son yıllarda romatolojik hastalıkların (diğer otoimmun hastalıkların), kanserin ve alerjilerin daha da artmasıyla sonuçlanmıştır.

    Biz romatologlar kontrolden çıkmış bağışıklık sistemi hücrelerini baskı altına alabilmek için birtakım ilaçlar kullanmaktayız. Bunlar önemli ilaçlardır ve “sitotoksik ilaçlar-immunsupresif ilaçlar” olarak adlandırılır. Yani hücrelere toksik etki yapan ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardır. Zaman zaman bu nedenle bağışıklığımız zayıflayabilir, sık sık enfeksiyon geçirebilir ve kendi sağlam hücrelerimize de zarar verebiliriz. Ancak bu ilaçları vermek durumundayızdır… Yani ortada bir sorun vardır ve bu sorunun çözüm yollarından biri ilaçlardır.

    Sorunun bir diğer çözüm yolu da otoimmuniteye yol açan faktörleri engelleyebilmek ve azaltabilmektir. Yani önleyici hekimliktir. Bunun için hastalarımıza mümkün olduğunca enfeksiyonlardan korunmalarını, kimyasal maddelerle temastan kaçınmalarını, direk ve çıplak güneş ışığından uzak durmalarını ve beslenmelerinde bazı konulara dikkat etmelerini önermekteyiz… Böylece tedavide kullandığımız ilaçların da etkinliğini artırabilir ve gereken ilaç dozlarını da minimuma indirebiliriz.

    Beslenmemizde kalori almak yerine “gerçek besinler” almamız çok önemlidir. Hem makrobesinleri hem de mikrobesinleri gözetmemiz gereklidir.

    Otoimmuniteyi azaltmak, bağışıklık sistemimizi güçlendirmek ve hücrelerimizi korumak için dikkat edilmesi gerekenler;

    1. Hayvansal proteinlerden (et, yumurta, süt ve süt ürünleri) mümkün olduğunca uzak durmak

    2. Beyaz un ve onunla üretilmiş her türlü besinden uzak durmak

    3. Şeker ve tatlandırıcılardan uzak durmak

    4. Protein ihtiyacımızı da karbonhidrat ihtiyacımızı da sebzeler, meyveler ve bakliyatlardan (mercimek, kuru fasülye, nohut vb) karşılamak

    5. Yağ ihtiyacımızı kabuklu yemişlerden (ceviz, fındık, badem vb) ve gerçek tohumlardan (zeytin, ayçiçeği, keten tohumu, kabak çekirdeği vb) ve soyadan karşılamak

    6. Zencefil, zerdeçal gibi doğal iltihap önleyici gıdaları diyetimize eklemek

    7. Bol su içmek

    Romatolojik hastalıkların tedavisinde ilaçlara ek olarak beslenmeye de dikkat edilmesi tedavinin başarısını artıracaktır. Hastalıkları daha kolay kontrol altına alabiliriz ve ilaç sayılarını ve dozlarını azaltma şansına sahip olabiliriz.

    Bu tarz bir beslenme ile ideal kiloya da rahatlıkla ulaşılabilir. Böylece özellikle eklem hasarına yol açan romatizmalarda kilo kaybetmiş olmak, eklem ağrılarının ve hasarın da azalmasına yardımcı olacaktır.

    Romatizma türleri de tedavisi de her hasta için farklıdır. Yani hastaya özel bir ilaç ve diyet programı ile daha başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Tedaviye mutlaka probiyotiklerin, D vitamininin ve omega-3’ün de eklenmesi gereklidir.

  • Yaşam tarzı değişikliği; ye iç sev…

    Öğün atlamak veya çok az yemek temel besin öğeleri, vitamin, mineral, protein ve temel yağ asitlerinin alımını azaltır.

    Ne kadar az yerseniz, yorgunluk, yetersiz beslenme, düşük enerji seviyesi ve ani açlık krizleri gibi yan etkiler de o denli güçlü olur; bu nedenle, sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmenin anahtarı dengeli beslenmedir

    Meyva ve Sebze yerken hem 5 porsiyon almaya, hem de seçim yaparken çeşitli renklerde ürün tüketmeye çalışmalısınız

    Besinsel lifler sindirimin düzenlenmesinde önemli bir rol oynarlar ve açlık hissinin kontrol edilmesine yardım edebilirler

    Kemiklerin ve dişlerin oluşumu ve onarımı için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Kalsiyum sinirlerin çalışmasına yardım eder, kasların gerilip gevşemesini, kanın pıhtılaşmasını ve kalbin düzenli çalışmasını sağlar

    Protein, 8 tanesi temel kabul edilen 20 önemli amino asitten oluşur. Bu 8 amino asidi vücut üretemez ve bunların besinlerden temin edilmesi gerekir

    Alkol bazı besin öğelerine yönelik ihtiyacı arttırabilir

    Soğuk sularda yetişen balıklar önemli Omega-3 Yağ Asitleri kaynaklarıdır. Fakat balık sevmiyorsanız Omega-3 Yağ Asitlerini alabileceğiniz diğer kaynaklar keten tohumu, kabak çekirdeği, ceviz, kolza tohumu ve soya yağıdır

    Ayaküstü yenilen gıdalar çoğu zaman çok fazla kalori, çok fazla yağ ve çok az vitamin, mineral ve lif içerir. Düzenli şekilde bu tip gıdalar yemek vücudunuzun ihtiyacına yetecek kadar vitamin ve mineral almadığınız anlamına gelebilir.

    Bir vejetaryen olarak beslenmenizde başta protein olmak üzere ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmekte zorlanabilirsiniz. Süt, peynir, patates, soya fasulyesi ve tam tahıllı gıdalar da protein açısından zengindir

    Bir vegan olarak gıda seçenekleriniz daha sınırlı olabilir. Bu nedenle ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmek daha zordur

    Dış etkenler ekstra besin öğelerine yönelik ihtiyacınızı etkileyebilir

    Optimum sağlık ve zindelik için egzersizle birlikte dinlenme ve dengeli beslenme esastır

    Daha az gıda tükettikleri ve muhtemelen kilolarına dikkat ettikleri için kadınların beslenme ihtiyaçlarını karşılamada erkeklere kıyasla daha fazla zorlanabilirler

    Yaşlandıkça vücudumuz beslenme elemanlarının emilimini eskisi kadar iyi gerçekleştiremez ve dolayısıyla da normal günlük beslenmeniz ile yeterince besin öğesi almıyor olabilirsiniz

  • Çocukluklarda yeme sorunları ve bozuklukları

    Çocukluklarda yeme sorunları ve bozuklukları

    Beslenme çocukta anneyi emmekle başlayan bir durumdur. Bu beslenmek dışında anne ile kurulan bağın da göstergesidir.

    Emme döneminde çocukla kurulan sıcak temas ,tensel etkileşim çocuğun beslenmesi ile oluşan fiziksel gelişimi kadar psikolojik gelişimi için de önem taşımaktadır. Annenin bebekten aldığı sinyalleri iyi okuması önemlidir. Beslenme esnasında aceleci olmama, doyduğu halde ısrarcı olmama gibi.

    Genelde aile çocuğun memeden kesilme döneminde yaşanan sorunlar ya da sonrasında yemek yemede ki sorunları için başvurmaktadır. Memeden kesme olayında annelerin dikkat etmesi gerek bazı durumlar vardır. Çocuk memeyi bırakmak istemeyebilir. Şöyle ki artık anne sütü yetersiz ve çocuk doymuyorsa, annenin emzirmesine engel bir durum varsa, işe başlaması gerekiyorsa, en önemlisi çocuğun artık memeden kesilme dönemi geldiyse bu konuda annelere iş düşmektedir.

    Anne sütü ile beslenme bazı otörler tarafından 24 ay diye belirtilmektedir. Şartlar uygun ise 12 aydan sonra ek gıdalarla bu devam edebilir. Fakat şartlar uygun değilse memeden kesme söz konusudur.

    Memeden kesmede birden memeyi bıraktırmak çok mümkün olmayabilir. Bu nedenle meme uf oldu gibi söylemler, ya da memeye acı, tadı kötü şeyler sürerek memeden kesmeye çalışmak doğru değildir. Memeden aşamalı olarak kesmek en uygun yoldur. Emme sıklığını ve süresini kısaltarak başlamak uygun olacaktır. Özellikle gece emzirmelerini en son aşamada kesmek , her istediğinde memeyi vermemek, dikkatini dağıtmak, beslenmede babaya da görevler vermek, emme yerini sabitlemek, her yerde her şekilde emzirme eyleminden vazgeçmek uygun yollardır.

    Ek gıdalara geçildikten sonra aile çocuğum yemiyor diye gelebilir. Yeme ile ilgili fizyolojik bir sorun varsa yutma bölgesinde sorunlar, mide bağırsak sorunları bunlar emzirme döneminde ortaya çıkmış durumlardır ve gerekli müdahaleler yapılmalıdır. Böyle bir tıbbi sorun yokken çocuk gıdalara tepki göteriyorsa tutumsal olarak sorunlar olabilir.

    Çocuk beslenmeye tepki gösterebilir. Bu onun bireyselleşme çabası olabilir. Ya da beslenmeyi size bir takım isteklerini yaptırmak için kullanmayı öğrenmiş olabilir.Bu durumları inatlaşma olarak algılayıp direnç göstermek çözüm olmayacaktır.

    Unutmayalım ki gelişim sürecinde çocuklarda bir çok alanda davranış değişiklikleri olabilir. Bazı tatları sevme, bazı tatları sevmeme ayrıntıları oluşabilir. Ve gelişim sürecinde büyüme oranına göre aldıkları gıda miktarlarında artma azalma olabilir.

    Öncelikli olarak çocuğumuzun bireyselleşmesine izin vermeyi kendimize öğretmeliyiz. Yemek yeme ile ilgili net tutumları belirleyip ev içinde var olan tüm büyükler olarak duruma aynı mesafede durmakta fayda vardır.

    DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR:

    Yemek saatlerini belirlemek,

    Çocuğun tabağına yiyeceği kadar yemek koymak, hatta kendi alabilecek yaşta ise kendisinin almasına izin vermek,

    Yemek yerken bazı kurallar koymak, masada herkesle oturarak yeme, ağızda lokma varken konuşmama, televizyon açmama gibi. Çünkü elimizde kaşık peşinden koşarak beslemek doğru bir yöntem değildir.

    Ara öğünlerde tıkayıcı iştah kesici abur cuburlardan kaçınmak, özellikle süt vermek doğru bir yöntem değildir,

    Beslenmede örnek teşkil etmek, uygun davranışları görerek öğrenmelerinin daha kolay olduğunu vurgulamak isterim,

    Bunu yersen şunu alırım gibi rüşvet anlaşmalarından uzak durmak,

    Yemek alışverişinde çocuğunuza da söz hakkı verin, nasıl sağlıklı gıda alışverişi yapılır öğretin,

    Yemek hazırlama sürecinde çocuğunuza sorumluluklar vermek sofraya oturmayı keyifli hale getirebilir,

    Çocuğunuz kendi çatal, kaşığını kendisi kullanmalı, dökerekte olsa o bireyselliği desteklemekte olumlu bir tutum olacaktır.

    Bunlara rağmen çocukta yeme sorunu devam ediyor ve fiziksel gelişimini engelleyecek düzeyde sorun oluyorsa, gerekli tıbbi incelemeler yapılabilir. Eğer tıbbi bir sorun yok ise çocuğun yemeğe karşı direnci psikolojik açıdan bir uzman tarafından değerlendirilmelidir.

    En belirgin yeme bozuklukları olan BULİMİA ve ANOREKSİYA NERVOZA genelde 16-20 yaş aralığında ve kız çocuklarında daha sık görülse de bazı yayınlarda daha küçük yaşlarda da tanı konulduğu bilinmelidir. Bu bozuklukların gelişiminde de sosyokültürel, sosyoekonomik durumlar, aile tutumları, genetik yatkınlıklar, altta yatan başka psikiyatrik sebepler rol oynayabilir.

    ANOREKSİYA NERVOZA:

    Kişi ne kadar zayıf olsa da kendini obez hisseder,

    Kilo almaktan çok korkar,

    Gerekli vücut ağırlığını koruyamaz, ağırlık beklenen ağırlıktan %15 eksik düzeydedir,

    Hastanın kilo kaybını açıklayacak herhangi bir malabsorbsiyon, diabet, guatr, ilaç kullanımı, malignite vs yoktur.

    BULİMİA:

    Kişinin bir obezite öyküsü olabilir ve kilo almaktan aşırı bir korku,

    Gün içinde yemek yeme eylemi ile ilgili çok uğraşılar olur,

    Tıkanırcasına yeme,

    Yedikten sonra suçluluk, pişmanlık sonrasında kendini kusturma, laksatif kullanımı gibi durumlar izlenebilir.

    Her iki durumda da tıbbi değerlendirmeler yapılmalıdır. Bu iki yeme bozukluğunda belirtiler zaman zaman iç içe geçebilir.

    Laboratuar sonuçlarında kansızlık, kan hücrelerinde azalma, elektrolit denge bozuklukları gibi sonuçlar görülür.

    YEME BOZUKLUKLARINDA SOMATİK BELİRTİLER:

    Menstrüasyon kesilmesi,

    Cilt altı yağlanmada azalma,

    Metabolizma sorunları, kabızlık, kanama vs,

    El ve ayaklarda solukluk ve soğukluk,

    Cilt renginde değişimler,

    Bulimiklerde kusmaya bağlı yemek borusunda tahrişler, dişlerde bozulmalar gibi belirtiler izlenmektedir.

    Bu yeme bozukluklarında genelde genç kendisi yardım aramaz, çünkü yaptığı şeyin doğru olduğu inancı baskındır. Yeme bozukluğu sinsi başlayabilir ani kilo kaybı, günlük yaşantıda değişim, işlevsellikte bozukluklar ve fiziksel enerjide değişimler olmadığı için ailelerde fark edemeyebilir.

    Yeme bozukluklarında iyi bir tıbbi değerlendirme, yaşamsal durumları öncelikle düzenleme ve aile ergen işbirliğini sağlayarak çeşitli terapi yöntemleri uygulanmaktadır.Gerekli durumlarda ilaç tedavisi de kullanılmaktadır.

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde yeme bozuklukları

    Çocuklarda %3-11 oranlarında beslenme sorunu görülür. Her yeme sorununu bozukluk olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü çocuklarda geçici yeme sorunları da sık görülür. Gelişmekte olan ülkelerde beslenme yetersizliği, gelişmiş ülkelerde obesite yaygın yeme bozukluğu olarak görülür.

    Nedenleri

    1.Yapısal anormallikler (%50-60):yarık damak, yemek borusu darlığı.

    2.Nörolojik anormallikler (%70-75):zihinsel yetersizlik, otizm, kas hastalıkları, serebralpalsi.

    3.Davranışsal beslenme güçlükleri (%85): Besleyen-beslenen arasındaki iletişim bozuklukları, inatlaşmalar, uyaran eksiklikleri, çocuklardaki korkular, çocukta ya da bakımverendedepresyon, koşullanmış emosyonel tepkiler.

    4.Dolaşım ve solunum istemi sorunları(%5-10): Beslenme sırasında emme/yutma fonksiyonlarında koordinasyon bozukluğu.

    5.Metabolik sorunlar (%2-5): Fruktozintoleransı.

    Beslenmede bebeğin,

    Açlığını, doygunluğunu, susuzluğunu fark edebilme kapasitesi, daha önceki beslenme sürecinde yaşadığı deneyimler, genel sağlık durumu, duyusal yapı ve motor gelişim özellikleri,…önemlidir. Çevresel faktörler olarak; beslenmeyi gerçekleştiren birey ile bebeğin iletişimi, bağlanma şekli en önemli faktördür.

    Bebek ya da küçük çocukların beslenme ve yeme bozuklukları:

    1.Ruminasyon bozuklukları

    Olağan bir işlevsellik döneminden sonra en az 1 ay süre ile yutulan yiyeceklerin ağıza yineleyerek çıkarılması ve yeniden çiğnenmesidir. Bu davranışı açıklayan herhangi bir biyolojik etken olmamalıdır ve bu durum anoreksiya nervoza ve bulimiya nervozanın gidişi sırasında ortaya çıkmamalıdır.Bu bozuklukta mide asidi ağız mukozasına, diş etlerine ciddi zararlar verebilir ve ağrıya sebep olabilir. Bu durumda tedavi süreci acil olmalıdır.

    2.Pika

    En az 1 ay süre ile yenilebilir olmayan yiyeceklerin sürekli yenmesidir. Bu yenilebilir maddenin o kültürde yenmesi uygun bir madde olarak görülmemesi gerekir. Otizm ve özellikle ağır, orta ve çok ağır düzeydeki zihinsel yetersizliklere eşlik etme olasılığı sıktır. Bu bozukluk çocuğun önemli düzeyde ihmal edilmiş olduğunu da gösterebilir. Parazit enfeksiyonu, kurşun zehirlenmeleri, büyüme gelişmede gerilikler, anemi, barsak tıkanması gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir.

    BEBEKLERDE YA DA KÜÇÜK ÇOCUKLARDA BESLENME BOZUKLUKLARINDA TANI AŞAMASINDA NELERE DİKKAT EDİLMESİ GEREKİR?

    *Belirgin bir kilo almama ya da en az 1 ay süre ile belirgin kilo kaybı ile giden sürekli olarak yeterince yemek yememe,

    *Yeme bozukluğu açıklayacak mide barsak sisteminden (gastrointestinalreflü) kaynaklanan bir sorunun olmaması,

    *6 yaşından önce başlamış olması,

    *Başka bir mental bozuklukla ya da yiyecek yoksunluğuna bağlı olarak beslenme bozukluğunun gelişmemiş olması gerekir.

    Doğumdan sonraki ilk aylarda (0-6 ay) bebekte görülen beslenme sorununda; var olan biyolojik sorunlara destek yanında anne-bebek iletişim şekline de odaklanılmalı. Annede depresyon gibi ruhsal bir sorun var ise tedavi edilmeli, annenin bebeğin bakımını sağlayabilmesi açısından kendine güveni sağlanmalı ve bu konudaki kaygıları, yetersizlik düşünceleri giderilmelidir. Bu süreçte bebek ile iletişimi daha uygun olan birey ile yeme saatleri mümkünse sabitlenmelidir.

    6-36 ay bebekler; kendi kendilerine otonomi kazanmaya başlayarak, kendi ellerindeki kaşıkla da yemeye çalışırlar. Bu dönemde de bebekten gelen açlık, doygunluk gibi somatik duyumlar ile öfke, sevgi gibi emosyonların anne-baba ya da öncelikli bakımverenler tarafından anlaşılması önemlidir. Eğer kendi somatik ve emosyonel ihtiyaçları dışında bakımveren kendiemosyon ve düşüncelerine göre beslemeye çalışılır ise yeme alışkanlıklarında sorunlar görülmeye başlar.

    Çocukta travma sonrası da beslenme bozukluğu gelişebilir. Genellikle boğulma deneyimine ya da hastalık/girişimlere bağlı olarak ani başlangıç gösterir. Bu durumda beslenme ağrı ile de ilişkilendirilebilir. Bazen sıvı yiyecekleri alır, katıları rededer. Zamanla ağız motor kaslarda gelişim yavaşlar ve süreçte bakımverenin kaygısı da ek yeme ve davranım bozukluklarının gelişmesine katkıda bulunur.

    Çocuklarda duyusal nedenlerle yiyeceklerden tiksinme yaklaşık 2 yaş civarında gelişir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozukluklarının nedenlerine bakıldığında çeşitlilik göstermektedir. Bir yeme bozukluğunun ortaya çıkışını tek bir nedene bağlamak da çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Ancak yeme bozukluklarına zemin hazırlayan bir takım faktörler söz konusudur.

    Özellikle ergenlik döneminde yaşanan yaşamsal, duygusal ve fiziksel değişimlerle aile özellikleri, mükemmeliyetçilik, medya etkisi gibi bir takım faktörler bir araya geldiğinde yeme bozukluklarını ortaya çıkışı için riskli bir zemin yaratabilir. Bunların üstüne spor ve egzersizin aşırılığı, masum başlayan diyetlerle aşırı kilo oynamaları ve kilo ve beslenmeyle aşırı ilgi, yeme bozuklarının başlangıcını tetikleyebilir. Bu faktörlerle ilgili daha ayrıntılı bilgiyi şurada bulabilirsiniz.

    Yeme Bozuklukları Nasıl Başlar?

    Yeme bozuklukları genellikle ergenlik döneminde başlar. Daha nadiren de geç çocukluk-ön ergenlikte ya da erken yetişkinlikte ortaya çıkar. Çoğunlukla kişinin kilosu ya da bedeniyle ilgilenmek için bir sebebi vardır. Bu illa da problemli bir sebep dolayısıyla problemli bir başlangıç olmak zorunda değildir. Örneğin, daha sağlıklı beslenmeye karar verebilir, bir kaç kilo fazlası olduğunu ve bu kilo vermesi gerektiğini düşünebilir, sağlık ya da vucüt şekillendirme amaçlı spora başlayabilir, vb. Ilk bakışta son derece sağlıklı ve masumane görünen bu sebepler başka bir takım zorlayıcı faktörlerle bir araya geldiğinde yeme bozukluklarını tetikleyebilir. Örneğin, bedeni ile ilgili olumsuz yorumlar almak, hayatında yönetmekte ve baş etmekte zorlandığı şeylerle uğraşıyor olmak, zayıf beden ideali ile ilgili yanlış yönlendirici bilgilere maruz kalmak gibi pek çok durum, bu sağlıklı ve masumane girişimleri rayından çıkarabilir. Kilo vermek giderek kişinin hayatının merkezine oturabilir, gittikçe artan şekilde bedeniyle, kilosuyla, ne yiyip ne yemediğiyle ilgilenmeye başlayabilir, kilo verdiyse geçici olarak mutlu olabilir ancak sonrasın hemen yine bedeninden memnuniyetsizliği artabilir ve daha fazla kilo verme çabasına girebilir, kendini sağlığını tehdit edecek şekilde zorlayabilir, tüm bunları daha sağlıklı-iyi-mutlu olmak için yaptığını düşünüp giderek daha sağlıksız-kötü-mutsuz olduğunu fark etmeyebilir. Bu noktada çoğunlukla aşırı ve kısıtlayıcı diyetler, sağlıksız beslenme davranışları, tıkınırcasına yeme nöbetleri, kendini kusturma yoluyla yediklerini telafi etme, aşırı spor ve egzersizle kilo kontrolü sağlamaya çalışma gibi bir takım yeme bozukluğu belirtileri ortaya çıkmaya başlar.

    Yeme Bozuklukları Nasıl Anlaşılır?

    Yeme bozuklukları çoğunlukla bir gizlilik içerir. Bu gizlilik, kişinin bedeninden ya da kilosundan veya yemek yemekle ilgili davranışlarından duyduğu utançla bağlantılıdır. Yeme bozukluğu olan pek çok kişi, durumunun ne kadar kötü ya da ciddi olduğunu fark etmese dahi, yemekle ve bedenleriyle ilgili tutumlarının başkaları gibi olmadığını düşünür ve bunu gizleme eğilimi gösterirler. Bu gizlilik sebebiyle yeme bozukluklarını fark etmek zor olabilir. Ancak yine de birkaç ipucu yol gösterici olabilir.

    Aşırı ve ani şekilde kilo verdiyse,
    Beslenmeyle, kalorilerle, çeşit diyet türleriyle giderek daha ilgili hale geldiyse,
    Eskiden başka şeylere de ilgi duyarken artık sadece sağlıklı beslenme, diyet, spor ve nasıl göründüğü ile ilgili olmaya başladıysa,
    Başkalarının yanında yemek yemekten kaçınıyorsa, yerken stresli ya da gergin görünüyorsa,
    Her yemek yedikten sonra tuvalete gidiyorsa,
    Ellerinde (kendini kusturmaktan kaynaklanan) morluk benzeri yaralar varsa,
    Cildi, saçları güçsüzleşmişse, dişlerinde problemler varsa,
    Kabızlık şikayeti çekiyorsa,
    Neredeyse hiç yemek yemiyorsa,
    Erzak dolabında, buzdolabında fazla miktarda yiyecek tükeniyorsa,
    Spordan ödün vermiyorsa, acı ya da ağrı çekmesine rağmen devam ediyorsa,
    Kilo almaktan korku, bedeniyle ilgili mutsuzluk ya da kaygı gözlemleniyorsa
    Bir yeme bozukluğu söz konusu olabilir. Bu durumda utandırıcı ve suçlayıcı yüzleşmelerden kaçınılmalı, destekleyici ve empatik bir iletişim tarzıyla kişiye destek olunmalıdır. Bu anlayışlı destek yoluyla bir an evvel profesyonel yardım almaları konusunda yönlendirilmelidirler.

    Yeme Bozukluklarının Türleri

    Anoreksiya Nervoza: Anoreksiya’da, gıda alımı neredeyse hiç yemek yemeyecek kadar azalmıştır. Aşırı kilo kaybı söz konusudur ve kilo almaktan veya şişman olmaktan çok fazla korkulur. Kilo ve bedenle ilgili çok rahatsızlık duyulur; bu rahatsızlık kendini sürekli olumsuz değerlendirmeye sebep olur.

    Bulimia Nervoza: Bulimia’da tıkınırcasına yeme nöbetleri vardır. Bir yandan da tıkınırcasına yemeyi telafi edecek; aşırı diyet yapma ya da hiç yemek yememe, kusma, aşırı egzersiz yapma, lavman vb.ne başvurma gibi davranışlar mevcuttur. Kendini algılama ve değerlendirme sadece beden ve kiloya bağlıdır.

    Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu: Tıkınırcasına yeme nöbetleri görülür. Bu nöbetlerde, belirli bir zaman içerisinde (genellikle 2 saatten az sürede), çoğu insanın o zaman ve koşullar içinde yiyeceğinden somut şekilde çok daha fazla miktarda yemek, adeta kontrol edilemez şekilde yenir.

    Gece Yeme Sendromu: Gece Yeme Sendromunda, gece uykudan uyanarak ya da akşam yemeğinden sonra aşırı besin tüketilen yeme nöbetleri vardır. Gece uyanıp yemek yemek, yemek yemeden tekrar uykuya dalamamak ve günlük besin miktarının çoğunu akşam yemeğinden sonra almak söz konusudur.

    Yeme Bozukluğu Tedavisi

    Yeme Bozukluklarının tedavisi oldukça kapsamlıdır. Bu konuda uzman bir psikolog denetiminde, gerektiğinde psikiyatrist, diyetisyen ve tıp hekimlerinin de desteğiyle tedavi yürütülür. Amaç öncelik sağlığı tehdit edici zararları durdurmak; duygusal donanımı güçlendirmek, kiloyu dengelemek ve yeme davranışlarını düzenlemektir.

    Anoreksiyanın psikolojik tedavisinde kilo kaybının miktarına ve fiziksel zararların boyutuna göre, tıbbi destek de içeren bir tedavi gerekebilir. Öncelik, bireye eski psikolojik ve fiziksel işlevlerini geri kazandırmaktır. Bunun için önce yeme düzenlenir ve kilo kaybı durdurulur. Acil olarak beden imajı ve kişinin kendini algılamasıyla ilgili çalışmalara başlanır. Ailenin tedaviye katılımı ve desteği sağlanır. Uzun vadeli ve ciddi bir çalışma ile, hem beslenme, hem duygusal beceriler, hem fiziksel sağlık eski haline döndürülmeye çalışılır.

    Bulimianın tedavisi yeme ve beslenme davranışının düzenlenlenmesini; sağlıklı beslenme ile ilgili psikoeğitimi; gerekli durumlarda ilaç tedavisini; stresle baş etmeyi ve mutlaka kendilik algısı ve özgüvenle ilgili çalışmaları kapsamaktadır.

    Tıkınırcasına Yemenin tedavisinde, beslenme rutininin yeniden düzenlenmesine; yeme davranışının değiştirilmesine, beslenme ile ilgili psikoeğitime, olumsuz duygularla baş etmeye ve stres yönetimine odaklanılır.

    Gece Yeme Sendromunun tedavisi, gün içindeki düzenli beslenmenin desteklenmesini, stresle baş edebilmeyi ve olumsuz duyguları yönetebilmeyi hedefler.

  • Çocuklarda büyümeyi sağlayan faktörler

    Büyüme çok faktörlü ve komplex bir olaydır. Yaşamın ilk 2 yılında çevresel faktörler ve özellikle beslenme büyümeyi primer olarak etkilerken 2 yaşından sonra genetik ve hormonal faktörler ön plana çıkar.

    Ergenlik döneminin sonunda kemiklerin uç kısımlarındaki büyüme plaklarının kapanmasıyla da büyüme sonlanmış olur. Büyümeyi etklieyen 3 temel faktörlerden ilki genetik faktörlerdir.Genler anne karnından başlamak üzere çocuğun ailevi büyüme potansiyelini ve ergenlik başlama yaşını belirler.

    Büyümeyi sağlayan 2. faktör ise beslenmedir. Normal büyüme ve çocuğun sahip olduğu genetik potansiyelinin en iyi şekilde tezahür etmesi için yaşına uygun kalori alması ve dengeli beslenmesi son derece önemlidir. Burada belirleyici olan dönem özellikle ilk 2 yıldır. Bu dönemdeki beslenme problemleri yada yetersiz beslenme, hem büyümenin geri kalmasına neden olacak hemde allerjik hastalıklar, kalp hastalıkları, obezite, diabet gibi kronik hastalıklara zemin hazırlayacaktır.

    3 . faktör ise çevresel faktörlerdir.Yani çocuğun maruz kaldığı travma, hastalıklar psikososyel nedenler de büyümenin üzerinde çok etkilidir.

    Bu yüzden hep söylüyoruz; ne verirseniz verin önce SEVGİ verin !

    BÜYÜME GERİLİĞİNE YOL AÇAN DURUMLAR

    Büyüme çocuklarda sağlığın en önemli göstergesidir.

    Normal büyüme için ; normal genetik yapı

    yeterli ve uygun beslenme

    etkin büyüme faktörleri

    SEVGİ DİLİnden oluşan çevresel faktörler gerekir

    Büyüme geriliğine yol açan bazı durumlar vardır. Annenin gebelik süreci, anne karnında yetersiz beslenme sonucu düşük doğum ağırlığı ile dünyaya gelme, erken doğum eylemi, doğum sonrası özellikle ilk 2 yaştaki beslenme yetersizlikleri, kronik hastalıklar, büyümeyi sağlayan hormonların (troid-büyüme hormanı gibi) eksiklikleri, büyümenin geri kalmasına neden olabilir.

    Bir çocuğun büyümesindeki duraklama, hormonal veya birçok kronik hastalığın ilk bulgusu olabilir. Bu nedenle tekrarlanan boy ölçümleri büyümenin değerlendirilmesinde çok önemlidir.

    Doğum öyküsü

    İlk 2 yaştaki beslenme düzeni

    Sistemik bir hastalık varlığı

    Endokrin ve vitamin eksikleri açısından doktorunuzla iletişiminizi koparmamalısınız.

  • Bebekler neden kusar ?

    Bebekler dünyaya geldiklerinden itibaren sık sık kusarlar. Bebeklerin kusması normal bir durum olsa da bebeklerin nasıl kustuğu, hangi dönemlerde kustuğu, kusmaya hangi semptomların eşlik ettiği gibi farklı değişkenler kusma sorununun detaylı bir şekilde incelenmesi gerektiği sonucunu doğurabilir.

    Bebekler yeni doğdukları dönemde beslendikten sonra fizyolojik reflü nedeniyle sıklıkla kusabilirler; bebek büyüdükçe, kilo almaya başladıkça beslenme donrasında kusma rutini ortadan kalkar. Kusma metabolik bir refleks olabileceği gibi farklı hastalıkların habercisi de olabilir. Bu nedenle kusma sorunu yaşayan bebeklerin ebeveynlerinin kusma sıklığını kontrol etmesi ve kusarken bebeklerin zorlanıp zorlanmadığını izlemesi önerilir.

    Bebeklerin kusmasına neden olabilen birçok faktör vardır. Az önce de belirttiğimiz gibi fizyolojik reflü bebeklerin beslendikten sonra kusmasına yol açabilir. Aynı şekilde anne sütü emerken bebeğin pozisyonunun yanlış olması ve yanlış beslenme tekniklerinin uygulanması da kusmayı tetikleyebilir. Beslendikten sonra gazı çıkarılmayan bebekler hemen yatırıldığında kusma riskinin arttığı da rahatlıkla söylenebilir. Bu saydıklarımız kusmanın tehlike arz etmeyen ve kolaylıkla elimine edilebilen nedenleri arasında yer alır. Ancak kusmaya neden olabilecek ciddi sağlık sorunlarının var olma ihtimali de gözden kaçırılmamalıdır.

    İdrar yolu enfeksiyonu, reflü, gastrit, karaciğer enfeksiyonları, menenjit, mide çıkışındaki darlıklar, enfeksiyonlar, orta kulak iltihabı, besin zehirlenmesi, ateş, bağırsak düğümlenmesi, bağırsak tıkanıkları vb. sağlık sorunları kusmanın problem teşkil eden nedenleri arasında yer alır.

    Ne Zaman Doktora Başvurulmalıdır?

    Bebekler zaman zaman küçük miktarlarda kusuyorsa genellikle bu sorun doktorlara başvurmayı gerektirmez. Ancak kusma miktarı şiddetliyse ve bebek kusarken fışkırma yaşanıyorsa; kusma uzun süre devam ediyor ve sık sık tekrarlanıyorsa; bebeğin ateşi yükseliyorsa, sıvı kaybı belirtileri ortaya çıktıysa, kusmukta kan görülüyorsa, bebeğin cildinde soluklaşma varsa, bebekte genel bir sersemlik hali görülüyorsa ve her beslenmeden sonra kusma gerçekleşiyorsa uzman hekimlere başvurulması gerekir.

    Kusma söz konusu olduğunda hekimler için endişe yaratan iki ayrı unsur olur. Kusma çok sık tekrarlıyor ise bebekte su kaybı görülebilir ya da kusmaya neden olan sağlık problemi cerrahi bir müdahale gerektirebilir. Üstelik kusmanın kronik hale gelmesi bebeklerin gelişiminin sağlıklı bir şekilde devam etmesi için engel teşkil edebilir.

    Bu nedenle anormal kusma problemi yaşayan çocukların ileri tetkiklerin yapılabilmesi ve kusmaya yol açan temel unsurun belirlenmesi adına uzmanlara götürülmesi gerekir. Bu süreçte uzmanlar bebeğin genel sağlık durumunu inceleyerek kusmaya neden olan faktörler doğrultusunda tedavi sürecini şekillendirirler.

    Sürekli Kusmak Bebekleri Susuz Bırakabilir!

    Bebeklerin ne sıklıkla ve ne miktarda kustukları onların vücudundaki su miktarını etkileyebilir. Özellikle yenidoğanlarda kusmaya bağlı sıvı kaybı kolay bir şekilde gerçekleşebilir. Bebeğinizde sık sık ve endişe duyacağınız bir miktarda kusma sorunu yaşanıyorsa uzman hekimlere danışmalısınız. Sıvı alımlarını doğru yöntemlerle arttırmak için uzmanlardan destek almalısınız. Bebeğinizin kaç aylık olduğu onun sıvı ihtiyacını nasıl karşılayacağınıza dair farklı alternatifler sunabilir. Bu aşamada uzmanlara danışmadan aksiyon almamanızı öneriyoruz.

    Bebeklerde Kusma Engellenebilir!

    Bebeklerde kusma; beslenme yanlışları ve beslenme sonrası yanlış tutumlar nedeniyle görülüyorsa basit önlemlerle kusma sorununun üstesinden gelinebilir. Bebeklerde kusmanın önlenmesi için:Bebek beslendikten sonra hemen yatırılmaması gerekir. Beslenme sonrası bebek dik tutulmalı, gazı çıkarılmalı ve belirli bir süre sonra yatırılmalıdır.Bebeğin aşırı beslenmesi kusmayı tetikleyebilir. Bu nedenle bebekler az ve sık beslenmelidir.Bebeklerin hava yutması engellenmelidir. Genellikle ağlayan bebeklerin emzirmeye devam edilmesi bebeğin hava yutmasına neden olur. Bu sebeple öncelikle bebek yatıştırılmalı ve akabinde emzirilmeye devam edilmelidir.

  • Anne sütünün bebekler için 5 yararı nelerdir ?

    Anne sütü yenidoğan bebeklerin beslenmesinde çok önemli bir yer tutar. Anne sütünün içerisinde sindirimi kolay ve bebeğin gelişiminde elzem öneme sahip besinler yer alır. Bu yazımızda anne sütünün bebekler için 5 önemli faydasını bulabilirsiniz.

    1. Anne Sütü Bebeklerin İhtiyaç Duyduğu Temel Besinleri Doğru Oranda Barındırır

    Birçok sağlık otoritesi, bebekler altı aylık olana kadar yalnızca anne sütü ile beslenmelerini önerir. Altıncı aydan sonra ek gıda (tamamlayıcı beslenme) ile birlikte anne sütüne en az 2 yaşına kadar devam edilmelidir.Bebeğin yaşantısının ilk 6 ayında gereksinim duyduğu tüm besinler anne sütü içerisinde yeterli miktarda bulunur. Hatta bebeğin gelişimi farklılaştıkça anne sütünün içeriği de değişir. Mucizevi bir besin olarak adlandırılan anne sütü bebeğin ihtiyaçlarına göre değişir.

    2. Anne Sütü Bebeği Hastalıklara Karşı Korur

    Anne sütünün faydalarının saymakla bitmeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu mucizevi besin bebeklerin kısa, orta ve uzun vadeli dönemde potansiyel rahatsızlıklardan korunması için de önemli rollere sahiptir.

    Anne sütünün; orta kulak iltihabı, enfeksiyon, soğuk algınlığı, solunum yolu hastalıkları, ani çocuk ölümleri, alerjik hastalıklar, çölyak hastalığı, diyabet ve lösemi gibi ciddi tehlike arz edebilen rahatsızlıklara karşı koruyucu nitelikte olduğu yapılan bilimsel çalışmalar neticesinde gösterilmiştir.

    3. Anne Sütü Çocuklarda Obezite Riskini Düşürür

    Bebeklerin ihtiyaç duyduğu besinleri onlara sunan ve tok kalmalarını sağlayan anne sütünün obezite hastalığına yakalanma riskini düşürdüğü bilinir. Anne sütü ile beslenmeyen
    çocukların obezite hastalığına yakalanma risklerinin %15 ila %30 oranında daha fazla olduğunbilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir.

    Anne sütü ile beslenmek kadar anne sütü ile beslenilen sürenin uzunluğunun da obezite riski ile ilintili olduğu kabul edilir. Anne sütü ile beslenilen her bir ay; bebeklerin ileriki dönemde obezite hastalığına yakalanma oranını %4 oranında azaltır.

    Tüm bu istatistiksel verilerden dayanarak bebeklerin beslenme alışkanlıklarının anne sütü sayesinde daha sağlıklı bir şekilde ilerlediğini söyleyebiliriz. Anne sütü bebeklerin sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazanmasına da katkı sağladığından çocuklardan esirgenmemelidir.

    4. Anne Sütü Bebeklerin Zeka Gelişimine Katkıda Bulunur

    Her ne kadar bu konuda henüz ispatlanmış veriler olmasa da anne sütü ile beslenen bebeklerin diğerlerine göre daha zeki oldukları düşünülmektedir. Anne sütü ile beslenen çocuklar emzirme sırasında anne ile daha fazla fiziksel temasa girerler, dokunma yetileri gelişir ve aynı zamanda daha fazla göz kontağı kurabilirler. Yapılan araştırmalar emme eyleminin uzun vadede anne sütü ile beslenen çocukların beyin gelişiminde pozitif yansımalar oluşturduğunu da ortaya koymaktadır.

    5.Anne Sütü Bebekler için Çok Önemli Antikorlar İçerir

    Anne sütü, bebeklerin virüslere ve bakterilere karşı bağışıklık sistemini destekleyen antikorlar barındırır. Özellikle bebek yeni doğduğunda salgılanan kolostrum; çocukların bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi adına hayati öneme sahiptir.Anne, virüslere ya da bakterilere maruz kaldığında antikor üretmeye başlar. Annenin vücudu tarafından salgılanan antikorlar, anne sütü içerisine de salgılanır ve emzirme sırasında bebeğe geçer. Anne sütündeki antikorlar; bebeğin boğazında, burnunda ve sindirim sisteminde koruyucu bir tabaka oluşturarak bebekleri hastalıklara karşı korur. Bu nedenle anne sütü ile beslenmeyen çocuklar anne sütü ile beslenenlere oranla daha sık enfeksiyon kaparlar.Emzirme eylemini doğanın bir mucizesi olarak düşünmelisiniz. Bebeğiniz için sayısız faydası olan anne sütü; sizin sağlığınız için de çok önemlidir. Doğum sonrası kilo verme sürecini hızlandıran, depresyon riskini azaltan, menopoz süresini öteleyen, göğüs ve rahim kanserlerine yakalanma ihtimalini düşüren emzirme eylemine önerilen zaman dilimleri içerisinde devam etmelisiniz.