Etiket: Besin

  • GEBELİK VE BESLENME

    GEBELİK VE BESLENME

    Hamile olduğunu yeni öğrenen kadınların pek çoğunda,en çok ilgi çeken konulardan birisi beslenme şeklinin nasıl olması gerektiğidir.
    Çoğu kadın bebeğinin gelişimi için doğru ve dengeli beslenemediğini düşünür.Hatta ilk aylarında kilo alamayan gebeler endişelenebilirler.
    Aslında tüm bu endişeler çoğu zaman gereksizdir.Çünkü bulantı ve kusmalar ile iştahsizlık problemleri ilk aylarda kilo almayı doğal olarak engelleyebilir.
    Kimi zaman hastaların eline çeşitli diyetler verilmekte ve belli beslenme programlarına zorlanmaktadırlar.Bazı gebeliğin özel durumları haricinde bu tür yaklaşımların hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur.Kadınları korkutaraksevmedikleri veya tolere edemedikleri gıda maddelerini tüketmeye zorlamak kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.Bu tür diyetler ancak konunun uzmanı diyetisyenler tarafından hastanın durumu göz önüne alınarak,doktorunun önerileri doğrultusunda ve kişiye özel olarak hazırlanabilir.
    Ancak yine unutulmamalıdır ki bebeğin büyümesi,sağlıklı olması,ruhsal,fiziksel,zihinsel yönden iyi gelişmesi annenin sağlığı ve dengeli beslenmesiyle orantılıdır.
    Annenin gebelik öncesi fiziksel gelişimini tamamlamış olması,besin depolarının yeterli olması ve yaşı , hem bebeğinin hem de annenin sağlığını koruyacak en öenmli etkenlerdir.Çünkü bebek, annenin besin yedeklerinden ve gebelik boyunca tükettiklerinden kendisi için gerekeni seçip alarak,büyür beslenir.
    Annenin günlük yaşantısını sürdürecek yeterli enerji ve besin öğelerini alırken doğal yollardan fazladan alacağı protein,enerji,vitamin ve mineraller hem kendisi hem de doğacak bebeğin sağlıklı olmasının garantisidir.
    Normal bir gebelik sürecinde annenin kendi gereksinimine ek olarak tükettiklerinin bebeğe aktarılması için annenin yaklaşık 10-12 kg alması yeterlidir.Bu artışı sağlayabilmek için gebelik öncesine göre bir gebe ek olarak günlük 20gr. Protein , 15-20 mg.demir, 500 mg.kalsiyum ve ortalama 300 kalorilik enerji alması gereklidir.
    Gebelikte sıklıkla tüketilmesi gereken besin öğelerine göz atalım.
    KALSİYUM
    Kalsiyum, bebeğinizin gebeliğin 8.haftasından itibaren oluşmaya başlayan kemik ve dişlerinin gelişimi için gerekli bir mineraldir.
    Gebelikte, normalde gerek duyduğunuzun miktarın iki katı kadar kalsiyum gereklidir.Çünkü gebelik boyunca diş ve kemiklerden sürekli bir kalsiyum eksilmesi olmaktadır.Kalsiyum açısından zengin besinler peynir, süt , yoğurt , ve yeşil yapraklı sebzelerdir.
    Brucello, tifo benzeri hastalıklardan korunabilmek için tükettiğiniz peynirin ve sütün hijyenik ve iyi pastörize olmasına da özen gösterin.
    PROTEİN
    Gebelikte artan protein gereksinimi karşılamak için kırmızı ve beyaz et, süt ve süt ürünleri, yumurta , balık ,kuru baklagiller (fasulye,mercimek,barbunya…) gibi proteinden zengin besinler önerilir.
    Proteinler,hayvansal ve bitkisel proteinler olarak ikiye ayrılır.Diyetlerde bitkisel ve hayvansal proteinler eşit oranlarda tüketilmelidir.
    Hayvansal gıdalarda yağ mümkün ölçüde alınarak,etin yağsız şekilde tüketilmesi önerilir.Ayrıca balıkta proteinden başka bulunan Omega 3 ve Omega 6 yağ asitleri de bebeğin zeka gelişimi üzerine olumlu etkili maddelerdir.Tüketilen balık taze ve iyi pişirilmiş olmalıdır.
    DEMİR
    Gebelikte ‘’kan yapıcı’’yani demirden zengin gıdaların tüketilmesi ve özellikle de 4-4,5 aylardan sonra folik asitli demir ilaçlarının kullanımı önemlidir.Çünkü özellikle bu aylardan sonra demir eksikliğine bağlı olarak kansızlık (anemi) ortaya çıkabilir.
    Aşırı derecede kansızlığı olan kişilerde kan haplarına (demir haplarına) gebeliğin erken dönemlerinde de başlanabilir.Ancak bu durumda zaten ilk aylarda sık olarak görülen bulantı,kusma ve mide şikayetlerinde artış olabileceğinden tedaviye başlangıç süresi bir kaç hafta ertelenebilir.
    Gebelerde demir eksikliği halsizlik , bitkinlik ,nefes darlığı ,uykuya meyillilik ve çarpıntı gibi şikayetler oluşturabileceği gibi gebelikle ilgili olarak da erken doğum ,bebeğin rahim içinde gelişememesi,ölü doğum ve düşükler gibi komplikasyonlara zemin hazırlar.Ayrıca C vitamininden zengin meyve ve sebzeler de barsaklardan demir emilimini arttıracaklardır.
    Genelde 4.aylardan sonra başlanılan demir hapları kesinlikle sütle birlikte içilmemelidir.Çünkü süt ,demirin emilimini azaltarak etkisizleştirmektedir.
    Verilen demir hapının dozu hekim tarafından kişiye özel olarak ayarlanmaktadır.Kişinin kanının ileri derecede düşüklüğü kan ilacının dozunun arttırılmasına neden olabilir.Veya örneğin ikiz gebeliklerde vücudun demir gereksinimini artacağından dolayı doz yükseltilmesine gidilebilir.
    Bazı kişiler demir haplarını mide şikayetlerinden dolayı gebelikleri boyunca kullanamayabilirler.Bu kişilerde,içilebilir (sıvı) demir solüsyonları kullanılabilir.Bazen de demir damar içi veya kas içi uygulamalarla hastalara yüklenebilirler.Çok ileri durumlarda ise kan veya eritrosit (kırmızı kan hücresi) tranfüzyonu (nakli) yapılması zorunlu hale gelebilir.
    Bir kişide yoğun bir şekilde yapılan demir tedavilerine rağmen halen kandaki hematokrit ve hemoglobin değerleri düşük kalıyorsa demir eksikliği anemisi dışındaki anemiler veya barsak emilim bozuklukları (malabsorbsiyon sendromları) aranmalıdır.
    C VİTAMİNİ
    C vitamini demirin bağırsaklardan emiliminde , vücudun hastalık etkeni mikroorganizmalara karşı immun (bağışıklık) direncinin arttırılmasında ve metabolizmamızdaki pek çok biyokimyasal süreç için gerekli bir vitamindir.
    Gebelikte C vitamini gereksinimi metabolizmanın hızlanmasına bağlı olarak artmıştır;
    Ancak düzenli bir şekilde beslenen gebelerde hap şeklinde vitamin alınması önerilmemektedir.
    C vitamini portakal , limon, kırmızı ve yeşil biber , domates , çilek , greyfurt , karnıbahar , lahana , Brüksel lahanası gibi pek çok taze meyve ve sebzelerde bulunur.vücutta depolanmadığı için her gün belli bir miktar alınmalıdır.
    Uzun süre saklanan ve pişirilen besinlerde C vitamininin çoğu kaybolur.Besinleri tazeyken tüketmeli , iyi yıkanmış sebzeleri çiğ ya da az haşlayarak yemelisiniz.ayrıca gebelerde uzun süre beklemiş ,doğal içerikli olmayan , konserve ve benzeri gıdalar da önerilmez.
    FOLİK ASİT
    Bebeğin merkezi sinir sisteminin gelişmesi için özellikle gebeliğin ilk haftalardan itibaren ‘’B9 vitamini’’ yani folik asit alınması çok önemlidir.Vücutta depolanmadığı ve gebelik süresince normalden fazlasına gerek duyulduğu için her gün alınmalıdır.
    Taze yeşil sebzeler folik asit kaynağıdır,ancak uzun süreli pişirmeler ve uzun süre bekleyen gıdalardaki miktarını azaltır.En çok ıspanak,yer fıstığı,fındık ,karnabahar,kepekli ekmekte mevcuttur.
    Doğal gıdalar gebelerin folik asit açığını tam olarak kapatamayacağından ötürü gebeliğin ilk haftalarından itibaren hap olarak dışarıdan alınması uygun olacaktır.
    Gebelerde folik asit eksikliğine bağlı bebeklerde ‘’nöral tüp defektleri’’ adı altında toplanan bir takım anormalliklerin (hidrosefali,spina bifida,anensefali) ortaya çıkabileceği gösterilmiştir.Ayrıca bu gebelerde preeklampsinin (gebelik zehirlenmesi)daha sık geliştiği gözlenmiştir.
    Daha önceden folik asit eksikliği saptanmış veya nöral tüp defekt anomalili bebek doğurmuş kadınlar,gebe kalmayı düşündükleri tarihin en az 3 ay öncesinden itibaren folik asit alımına başlamalıdırlar.
    LİFLİ GIDALAR (Posalı gıdalar)
    Günlük beslenmenizin büyük bir bölümünü oluşturması gereken lifli (posalı) yiyecekler,gebelikte sık görülen kabızlığın ve bağırsak tembelliğinin önlenmesinde çok yararlıdır.
    Genellikle tüm sebzeler lif açısından zengindir.Her gün bolca yiyebilirsiniz.Kepekli besinler de lif içerir,ancak diğer bazı besinlerin bağırsaklardan emilimini azalttığından aşırı tüketilmemelidir.
    Lifli gıdalar en sık olarak kepekli ekmek , yulaf ezmesi , barbunya , kepekli makarnalar , kayısı , kuru üzüm , bezelye , pırasa , esmer pirinç , ahududu , kuruyemişte bol miktarda vardır.
    GEBELİKTE SIVI ALIMI
    Gebelik süresince bol miktarda su ve sıvı alımı sizin ve gebeliğiniz açısından son derecede yararlıdır.
    Özellikle bol su tüketimi idrar yolu enfeksiyonu , oligohidramnios (bebeğin amnion sıvısının normalden az oluşu), erken doğum eylemi , solunum yolu enfeksiyonları , kabızlık , ,ishal gibi pek çok durumda koruyucu veya tedavi edici olabilir.
    Gebelikte meşrubatlar ve meyve suları önerilmez.Çay ; açık olarak günde 2 fincan olarak içilebilir.Kahve , kafein içerdiğinden ötürü günde 1 fincanı geçmemek kaydı ile içilebilir.
    Tamamen doğal ve hiçbir katkı maddesi içermeyen nane , limon , adaçayı , ıhlamur , kuşburnu , papatya gibi bitki çayları da gebelikte içilebilir.Ancak, ‘’sinemaki ve adaçayı’’nın içimi konusunda bazı endişeler vardır.O yüzden bu bitkisel çayın gebelik sırasında tüketilmesi önerilmemektedir.
    Alkol , gebelikte kullanıldığında bebekte ‘fetal alkol sendromu‘ olarak tanımlanıp , zeka geriliği ve bir takım yapısal anormalliklerle kendini gösteren problemlere yol açtığından ötürü kesinlikle zararlıdır.
    Gebelikte gereksiz kalori tüketimini de kısıtlamak gereklidir.Unutulmamalıdır ki, önemli olan annenin karnının yağ bağlaması değil içerideki bebeğin sağlıklı ve uygun gelişimidir.Bu yüzden kek , bisküvi , reçel ve meşrubat gibi temel besin öğelerinden yoksun şekerli yiyecek-içeceklerden mümkün olduğunca kaçınmak gereklidir.Ayrıca yağlı kızartmalar yerine haşlama türü gıdalar tercih edilmelidir.
    Aşırı tuz tüketiminden de kaçınmak uygundur.Özellikle son aylarda aşırı tuzlu yeme ile vücutta ödem artabilir, tansiyon yükselebilir ve kendinizi daha rahatsız hissedebilirsiniz.
    Hangi besin kaynakları ne işe yarar?
    Et,yumurta,kurubaklagilleri:Beyin , kas , kemik ve dişlerin gelişimi ve kan yapımında görevlidir.Protein ve demir gereksinimini karşılarlar.
    Süt ve süt ürünleri;Kemik, diş gelişimi ve büyüme ile görevlidirler.Protein ve kalsiyum kaynağıdırlar.
    Sebze ve meyveler:Büyüme ve gelişme için vitamin ve minareleri sağlarlar.
    Tahıllar:Kalori ve B grubu vitamenleri içerdiklerinden büyüme ve gelişmeye için önemlidirler
    Yağ ve şekerler: Sadece enerji içerirler ve enerji açığını kapatırlar.
    Yeterli ve dengeli beslenmede dikkatli bir şekilde tüketmek zorunda olduğumuz bu besin gruplarını gebelikte de aynı özenle tüketmeliyiz ki sağlıklı yaşayabilmek için doğru beslenme alışkanlıklarını kazanabilelim.
    ‘’Gebelik diyet yapmak için uygun zaman değildir’’
    Yaş, boy ve hareket durumumuza göre uygun ağırlıkta gebeliğe başlanmalıdır.Çok kilolu bir gebeyi zayıflatmak gebelik sürecinde doğru değildir,kilosunu korumaya çalışmak ve özellikle dördüncü aydan sonra kalori kısıtlamasına gitmemek gerekir.
    Beslenmede yüksek kalorili yiyeceklerin fazlaca almasına engel olmak,ancak gebelik için gerekli temel besin öğelerini alarak gereksinmeleri karşılamak esastır.
    Ergenlik çağında olan veya yaşantısı gereği çok hareketli gebelerde ise mutlaka olması gereken,kilonun korunması ve ek olarak gebelik için artan gereksinimin karşılanmasıdır.
    Gebelikte ağırlığın takibi çok önemlidir.İlk üç ayda 0,5-1kg , sonraki aylarda ise ortalama 1,5-2,0 kg ağırlık kazanması uygundur.

  • Obezitenin Nedenleri

    Obezitenin Nedenleri

    Halk arasında ‘bunun annesi de kiloluydu, o kadar yiyip spor yapmazsan böyle katmer katmer göbeğin olur, doğduğunda da kiloluydu’ söylemleri obezite nedenlerinden sayılır. Aslında bu efsane mitlerde küçükte bir pay yok değildir. DSÖ obeziteyi; genetik ve çevresel etmelerin, bireyin yağ dokusuna ve enerji metabolizmasına etkileri olarak tanımlar. Daha net bir ifadeyle; obeziteye genetik yatkınlığı olan bireyler, çevresel etmenlerin etkisiyle obez olurlar (Pekan, 2017).

    1.2.1. Obeziteye Genetik Faktörlerin etkileri: Obezitenin genetik geçişi olduğu bilinmektedir fakat obeziteyle komorbid durumdaki hastalıklar dışında, obez hastaların büyük bir kısmı kalıtım sebebiyle obez olmazlar. Kalıtımın obeziteye etkilerinin neler olduğunu bulmak için ikiz çalışmaları, aile ve üvey birey çalışmaları yapılmıştır. BKİ esas alınarak yapılan çalışmalarda, aynı yumurta ikizleri ve farklı yumurta ikizleri veya ayrı olarak yetiştirilmiş aynı yumurta ikizlerinin BKİ %70 oranında benzerlik göstermiştir, aynı oran üvey birey çalışmalarında %30 ‘a düşmüştür. Aileyle yapılan çalışmalarda ise ikiz ve üvey çalışmalarında farklı olarak orta düzey bir kalıtım bulunmuştur. Birinci derece akrabalarda, obezite veya aşırı kilolu olma durumu ‘lamda cofficient’ denen metodla hesaplanmaktadır. Bu bize bir biyolojik akrabamız obez olduğunda, bizim obez olma riskimizle toplumdaki diğer bireylerin obez olma riskini karşılaştırır. Bu konu üzerinde yapılan çalışma; 840 obez bireyin, 2349 birinci derece akrabasından elde edilen risk oranın toplumdakinden 2 kat fazla olduğunu göstermiştir. Bireydeki obezitenin ciddiliğine göre riskte artmaktadır (Şık,2017). Kanada’da yapılan bir araştırma bu konuyu destekler argümanlar sunmuştur. 15245 bireyde yapılan araştırmada, akrabasında obez birey bulunanların obez olma riski Kanada toplumuna göre 5 kat fazladır (Gedik,2003). Özetle, ailesinde veya akrabalarında obez birey bulunan kişiler toplumun diğer bireylerinden daha fazla obez olma riski taşır.

    1.2.2. Obeziteye Çevresel Faktörlerin Etkileri: Bireyin obezite sorunuyla baş başa kalmasında genetik faktörlerin etkisi olsa da asıl belirleyici çevresel faktörlerdir. Bireyin kendisi dışında kalan herkes ve her şey ‘çevre’ olarak adlandırılır (Gürel ve İnan,2001). Swinburg (1999),  çevre ve obezite ilişkisine yönelik ilk tezi ortaya atan kişidir. Sağlıklı besin çevresi bireyi sağlıklı yaşamaya itmekte ve bireyin fiziksel aktivitesindeki artışa sebep olmaktadır. Çevrenin yaşayış biçimi, tarzı, düşüncesi ve hatta besin tüketim alışkanlıkları bizleri istemli ya da istemsiz olarak etkilemektedir. Obezitedeki çevresel etmenler; bizim hangi tür besini seçtiğimizle, o besine nasıl ulaştığımızla, o besinin kalorisel değerleriyle ve de çevrenin biz farkında olmadan yüklediği değerlerle şekillenir (Soylu, 2016).

    1. Besin Seçimi: İçinde yaşadığımız çevre bizim sağlıklı besin seçimimizi desteklediğinde değişim daha kolay sağlanmakta ve devamlılık sürmektedir. Cummins ve Macintre besin çevresini; dışarıdan alınan ve her türlü pişirilmeye hazır gıda, paketli ürün ya da dışarıdan tüketilen besin olarak tanımlar (Duman, Kayhan ve Sesal, 2009). Bireyden kaynaklanan etmenler (bireyin besin seçimi, yeme davranış ve tutumları, biyolojik ve demografik etmenler), sosyal çevre (aile, komşu, arkadaş ve akraba), fiziksel çevre (okul, market, işyeri, alışveriş merkezi ve restoran) ve makro düzeydeki çevresel etmenler (sosyo-ekenomik durum, kültür, besinlerin pazarlanması ve besin alanındaki politikalar) bireyin besin çevresini etkileyen faktörlerdir. Bir çocuğun sebzeyi sevip sevmemesi ya da yediği yemeğin porsiyonunu kendi belirlemesi bireysel etmen, çocuğun ailesinin sebze yiyip yemesi sosyal etmendir. Çocuğun gününü geçirdiği ev, okul gibi yerlerde sebzenin bulunması ya da ailenin sebzeye kolay ve ucuz ulaşması ise fiziksel çevre etmenidir. Bu konuda yapılan tarımsal politikalar ve kaliteli ürün ise makro düzey çevresel etmendir (Gedik, 2003).

    1. Ulaşılabilirlik: Artık Türk filmlerindeki gibi sefer taslarında yemek taşıyan insanları görmek neredeyse imkânsızdır. Günümüz çevresi bize anında, sıcak, lezzetli bol enerjili ve kalorili besinleri kolayca sunmaktadır. Her köşe başında bulunan fast food restaurantları, elimizde yürürken bile içebileceğimiz bol kalorili içeceğimiz, buzdolapları ve dışarıdaki her şeyi kolayca stoklayabileceğimiz dondurucular yiyeceğe kolayca ulaşabilmeyi ve tüketebilmeyi kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte yaşam biçimi ve sosyokültürel yapıdaki gelişmeler bireyi dışarıda beslenmeye zorunlu kılmaktadır. Dışarıda yemek yemek evde hazırlanana göre daha fazla şeker, yağ ve kolesterol içermektedir, bu durum obeziteye adeta bir davetiyedir(Soylu,2016). Us Department Of Agriculture (2010)’nin yaptığı çalışmalarda, dışarıda tükettiğimiz besinin evdekinden 134 kalori fazla olduğu bulunmuştur. Bir başka araştırma ise, insanların tükettikleri besinin kalorisini olağandan daha az algılama meyiline sahip olduğunu göstermiştir(Serter, 2003). Hayvanlar üzerinde yapılan kısa dönem çalışmaları göstermektedir ki; hayvanlara istedikleri kadar yağ oranı yüksek miktarda çeşitli besin verildiğinde, hayvanlarda yoğun bir şekilde enerji artışı ve obezite ortaya çıkmıştır. İki farklı kafes düzeneğine konulan atlardan birine 3 kap sukroz içeren içecek ve bir kap su konulmuştur, diğerine ise 3 kap su ve 1 kap sukroz içeren içecek koyulmuştur. Daha fazla sukroz içeren içecek alan at otuz günün sonunda aşırı derecede kilo almıştır. Bu hayvanlar aynı metabolik sisteme sahip olsalar bile enerji dengesi çevresel etmenlerin yönetimindedir(Soylu, 2016).

    1. Besin Fiyatları: Besin fiyatlarındaki artış ve azalmalar alacağımız besin miktarını etkiler. Üniversite öğrencilerinde yapılan bir araştırmada sağlıklı yiyeceklerin (süt ürünleri, çorba ve salata gibi) ücretleri düşürüldüğünde, öğrencilerin bu yiyecekleri daha fazla tükettikleri görülmüştür. Yine aynı şekilde öğrencilerle yapılan farklı çalışmalarda, meyve ve salata fiyatlarının yarı yarıya indirildiğinde satış oranlarının öncekine göre arttığı gözlemlenmiştir. Ayrıca sağlıklı yiyeceklerin fiyatlarının düşürüldüğünün tüketiciye duyurulması, tüketicinin sağlıklı yiyeceklere yönelimini arttırmıştır. Hastane kafeteryasında yapılan bir araştırmada şeker oranı yüksek içeceklerin fiyatı arttırıldığında tüketimin düştüğü, hatta fiyat indirildiğinde bile bireylerin o içecekleri tüketme davranışının azaldığı bulunmuştur. Tüm bu araştırmalar dikkate alındığında obezite oranını arttıran sağlıksız besinlerin fiyatlarının arttırılması gerekmektedir ve bireyi sağlıklı yiyecek tüketmeye yönlendirme amaçlanmalı ve tüketicilere farkındalık kazandırılmalıdır. Sağlıklı besinlerin fiyatlarının düşürülmesi, obezite oranını da düşürmektedir(Soylu, 2016).

    1. Menülerin etiketlenmesi: Menüde yer alan yiyecek ve içeceklerin, besin değeri ve kalorilerinin hemen tüketilecek ürünün üzerinde yazması bireyi daha sağlıklı menüler seçmeye itebilmektedir(Köksal ve Özen, 2008). Büyük bir restoran zincirinde yapılan araştırmada, bireylere seçtikleri ürünün besin değerleri ve kalori bilgisi söylendiğinde, bireylerin daha az kalorili besin seçme davranışı gösterdikleri gözlemlenmiştir(Soylu, 2016). Yaşları 11-18 yaş arasındaki 106 kişiden oluşan bir topluluğa, başka bir restoran zinciri araştırması yapılmıştır. Bireylere ilk olarak üzerinde besin değerleri ve kalorileri yazmayan menü verilmiştir. Daha sonra ise kalorileri ve besin değerleri yazan 2. bir menü verilmiştir ve 2. menüyü alan bireylerin  %29 oranında daha az besin siparişi verdikleri gözlenmiştir. Menülerdeki ve siparişlerdeki bu değişimler bireylerin daha az kalori almasına yardımcı olmaktadır ve bireyler bundan sonraki besin seçimlerinde daha dikkatli olmaktadırlar. Bu konuda menülerde kalorili bildirgesi bulunmasına dair yasal çerçeve kurulursa, obeziteye etki eden bir faktör eksilebilir(Gedik,2013).

    1. Reklamların etkisi ve Nörobiyoloji: Besinlerle ilgili yapılan reklamlar o besinleri tercih etme oranımızı etkilemektedir. İştah mekanizması ve besin alımı, çevremizden ve bedenimizden gelen sinyallerden etkilenmeye açıktır. Bu durumun farkında olan besin endüstrisü, nöropazarlama tekniği kullanarak bizi o ürünü seçmeye teşvik eder. Besin endüstrisi bu yüzden nörobilimcilerle ve psikologlarla çalışırlar. Bu konuda hedef çocuklardır, küçüklükten itibaren bu algılara maruz kalan çocuklar aynı firmalar için büyüdüklerinde de müşteridir. Gıda endüstrisi kalorisi yüksek, enerjisi düşük besinlere karşı bireylerin algılarını etkileyerek pozitif inanç oluşturmaktadırlar(Öyekçin ve Deveci,2012). Yapılan araştırmalar çocukların; evde yapılmış meyve suyu tüketmek yerine, reklamlarda gördüklerini istemeye daha meyilli olduklarını göstermiştir. Dünya Tarım ve Sağlık Örgütü (2002), yüksek enerji değeri olan ve besin açısından fakir ürünlerin, tüketilmesinin ve pazarlanmasının obezite için risk faktörü olduğunu belirtmiştir.

    1. Çocuklar ve Aileleri: Bireyin ilk tanıdığı çevre ailesidir, dolayısıyla ilk öğrenmeler ve ilk alışkanlıklar ailede çerçevelenir. Model alınan aile, çocuğun yetişkinlikteki yaşamını ve tercihlerini etkilemektedir. Dördüncü sınıfa giden çocuğa sahip 1196 ailede yapılan araştırmalar, evde abur cubur tarzında (cips, kola, tüketime hazır ürünler…) yiyecekler ya da sağlıklı yiyecekler bulunmasıyla obezite arasında yakın bir ilişki olduğunu belirtmiştir. Bireyin evde bulunan yiyeceğe yöneliminin olması sebebiyle birey evde ne varsa ya onu tüketir ya da dışarıdan hazır besin sipariş verir. Ailesiyle birlikte aynı sofrada haftada yedi kez veya daha fazla yemek yiyen çocukların, ailesiyle yemek yemeyen çocuklara göre obezite olma oranları 0,7 kat daha düşüktür(Köksal ve Özel,2008). Saelens ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada kilolu ailelerin çocuklarının kilolu olma oranları %35.1 ‘iken, obez olmayan ailelerin çocuklarında bu oran %8.2’ dir, ayrıca obez ailelerin %23.2’si obez çocuğa sahiptir. İngiltere’de yapılan araştırma sonuçlarına göre, evlerinin etrafında sağlıksız besin satan yerlerde oturan bireylerin BKİ’ leri diğerlerine göre daha yüksektir. Sağlıklı çevreye yakın ve fiziksel aktivitesi desteklenmiş çocuklar (sağlıklı ürünlerin bulunduğu market ve restaurantlar, bisiklet yollarına ve yürüyüş parklarına yakın )  daha az obezite riskiyle karşılaşırlar(Şık,2017).

    1. Çevrenin Düzenlenmesi: Yaşanılan evin ya da gün boyu çalıştığımız mekânın nerede, nasıl ve hangi olanaklara sahip olduğu önemlidir. Günümüzün belki de hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz evimiz ya da iş yerimiz obezitede hangi rolü oynuyor? Evimizin ve iş yerimizin güvenli, içimizi açan ferah bir yerde olması, fiziksel olarak ( park, kaldırım ve egzersiz faaliyetlerini yapabilecek imkân sunabilmesi ) yardımcı olması, ulaşım ( bisiklet yolları ve toplu ulaşıma yakınlığı ) olarak rahat olması çevremizi cazip kılar. Bu değerler bireyin fiziksel aktivitesi ve yaşam kalitesini arttıran etmenlerdir(Sözen, 2006). Obezitede fiziksel çevrenin önemi ile ilgili yapılan çalışmalar bu konuda 4 kriterden bahseder. Bu kriterler; fonksiyonellik,  estetik, uzaklık ve güvenliktir. Bireyin yaşadığı çevrenin uzaklığının; mağazalara, parklara, alışveriş merkezlerine, sağlıklı ürün hizmeti sunan kafeteryalara ve daha iyi fiziksel aktivite yapabileceği mekânlara mesafesiyle ilgidir. İkinci kriter olan güvenlik; bireyin güven içerisinde ve tehlikeden uzak bir şekilde yürüme ya da koşu alanlarında özgürce hareket edebilmesine olanak sağlar. Kötü bir cadde üzerinde olan duvar yazıları olan, çöp konteynerlerinden kötü kokular gelen bir yer bireyi ne kadar spor yapmaya motive eder? Estetik açıdan yeşil alanlar, bakımı yapılmış ağaçlar ve ilgi çekici caddeler bireyin motivasyonunu arttırır(Soylu, 2016). Drewnowski ve arkadaşları, 2001 yetişkin üzerinde ‘çevre değerlendirmesi’ konulu on bir maddeden oluşan bir anket yapmıştır. Her bireyin evinden on dakikalık yürüme mesafesi olan yerler her katılımcı için değerlendirilmiştir. Yoğun trafiğin olduğu, abur cubur yiyecek restaurantlarının bulunduğu ve barların bulunduğu caddeler gibi düşük uygunluk değerine sahip yerlerde yaşayan bireylerin BKİ’ leri, bunların tam tersini yani temiz, güvenli ve bakımlı çevrede yaşayanlara göre daha yüksek çıkmıştır(Pekcan,2017). Çevre uygunluk değerlerini vergi kayıtlarına göre inceleyen Mellor ve arkadaşları, yüksek uygunluk değerlerine sahip bireylerin daha düşük BKİ’ ne sahip olduğunu söyler. Özetle; düşük çevre yerleşim kriterine sahip bireylerin, sağlıklı besin alma ve spor yapma düzeyleri daha düşük olduğu için BKİ’leri daha yüksektir(İnanç,2015).

    1. Şehirleşme ve Sosyo-ekonomik düzey: Xu ve Wang, yetersiz cadde bağlantılarının ve sağlıksız besin satan kafeteryaların çokluğunun obezite ile ilgili çevresel etmen grubunda yer aldığını söyler. Fakat bu sonuçları daha çok, yaşanılan yerin coğrafik özellikleri ve kentleşme düzeyleri etkilemektedir. Daha iyi cadde bağlantılarına sahip olan yerler ve spor aktivitesi, obeziteyi sadece şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde düşürürken; bu durum daha küçük ve orta büyüklüğe sahip şehirlerde daha az etkilidir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009). Quintiliani ve arkadaşları Boston’da düşük sosyo-ekenomik düzeyde yaşayan bireylere, çok yönlü sağlıklı müdahale programı yapmıştır.  İlk olarak bireylere sağlıklı besin ürünlerine ulaşmada kolaylık sağlanmıştır, daha sonra spor için yürüyüş grubu oluşturulmuştur. Ayrıca bu bireylere diyetisyen tarafından sağlığı arttırıcı bilgiler verilmiş olup, bireylerin diyet ve spor aktiviteleri medya kampanyalarıyla desteklenmiştir. Proje bölgesinde sağlıklı ürün satan restaurantlara ulaşabilmeleri ve yürüyüş parklarına kolayca gidebilmeleri için haritalar oluşturulmuştur. Bu projede amaç; halk sağlığı politikaların nüfusun geneline değil de, özellikle dezavantajlı gruplara ulaşabilmesini vurgulamaktır(Öyekçin ve Deveci,2012).

    1. Okullar ve İşyerleri: Ailesinden sonra bireyin en çok davranış kazanımı okulda gerçekleşir. Çocuğun beslenmeye ait davranışları ve sporsal faaliyetlere ilişkin yargıları bu dönemde oturur.  Çocukların günde en az iki yemek döneminde okulda olmaları onların beslenme biçimini etkiler(Şık,2017). Okul kantinlerinde satılan besinlerin çoğu besin ve mineral bakımından yetersiz, yüksek derecede yağ, tuz ve şeker içeren ürünlerdir. Okul kantinlerine ve yemekhanelerine çocukların sağlığı için uygun besinlerin temini sağlanmalıdır. Okul panolarına sağlıklı yiyeceklerin faydalarının anlatıldığı yazı ve görseller konulmalıdır, hatta velilere yönelik olarakta bu konuda seminer düzenlenmelidir. Okullarda yeterli düzeyde sporsal alanlar bulunmalı öğrenciler bu konuda desteklenmelidir(Serter,2003). İnsanların büyük bir kısmı çalışmaktadır ve günlerini sadece işyerlerinde geçirmemektedirler. İş yerlerinin on dakikalık mesafe alanlarında,  sağlıklı besine ve sporsal faaliyetlere ulaşım, bunların sıklığı, kavşaklara yakınlığı, yürünebilecek caddelerin bulunması bireylerin obezite riskini düşürmektedir. Aynı iş yerinden aynı spor aktivitesine giden bireylere indirim yapılması ya da grupça gidilen fiziksel aktivitelere indirim de bireyleri spor yapmaya teşvik etmektedir(Duman, Kayhan ve Sesan, 2009).

  • Obezite ve sağlıklı beslenme

    Obezite ve sağlıklı beslenme

    Son dönemlerde adlarını sıklıkla duyduğumuz tahılların anası olarak geçen ‘kinoa’ ve kuvvet, güç anlamına gelen ‘chia’ hakkında bilim ne diyor? Besin içerikleri neler? Nasıl tüketmeliyiz? Gerçekten mucizevi besinler mi? Diyetisyen Selvi Pamukçu ile hazırladığımız bu yazıyı siz değerli okuyucularımızın ilgiyle okuyabileceği bir makale olacağını umuyoruz.

    Her geçen gün değişen beslenme alışkanlıklarına rağmen tahıl ve ürünleri dünya nüfusunun beslenmesinde önemli bir yer tutmaya devam etmektedir. Tahıllar günlük beslenmemizde mutlaka yer vermemiz gereken bir besin grubu. Ortalama olarak tahıl ve ürünlerinden yetişkin bir kimsenin günde 6-11 porsiyon tüketmesi önerilir. Birçok çalışma günlük beslenmemizde tahıl alımının artmasıyla kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, kolon kanseri, obezite gibi hastalıklara yakalanma risklerinin azaldığını göstermiştir.
    Tahıllar denince aklımıza buğday, arpa, pirinç, yulaf, mısır vb. ile bunlardan elde edilen un, ekmek, bulgur, şehriye, irmik, kuskus , tarhana vb. gelmektedir. Son dönemlerde ismini duyuran kinoa ise tahıl ile benzer besin profiline sahip çimensiz bir bitkidir. Geçmişi çok uzun yıllara dayanan binlerce yıldır yetişen ve kendine özgü bir aroması olan kinoa, baskın bir tat ve kokusu olmaması nedeniyle dünya mutfağında tercih edildiği gibi Türk mutfağında ilgi görmeye başlamıştır. Sağlıklı aperatif yiyeceklerden ana yemeklere kadar bir çok alternatifli kullanıma sahiptir.

    Ant dağlarından dünyaya uzanan sağlık
    Yazımızın ana konularından biri olan Kinoa (Chenepodium quinoa Wild.), kazayağıgiller veya ıspanakgiller familyasına ait olup, kökeni Ant dağlarına uzanan tek yıllık bir bitkidir. Bu bölgedeki eski medeniyetlerden Aztek ve İnkaların başlıca besin maddesini oluşturmuş ve tahılların anası olarak bilinmektedir.

    Kinoa bitkisi ve tohumu

    Kalın, dik, odunsu sapları ve kazayağına benzeyen alternatif (sarmal) dizilişli geniş yaprakları vardır. Yapraklar loblu ya da dişli ve genellikle üçgen şeklindedir. Genç bitkiler üzerinde yapraklar genellikle yeşildir; ancak bitki olgunlaştıkça sarı, kırmızı veya mor renk alır.

    Gluten alerjiniz varsa kinoa iyi bir seçim olabilir
    Kinoa, gluten içermediği için glutensiz diyetlerde rahatlıkla kullanılabilmektedir. Gluten enteropatisinde (çölyak) hasta gluten içeren gıdalara karşı hiperalerjiktir. Bu nedenle gluten içeren besinler tükettiklerinde sorun yaşayabilirler.

    Enerji değeri 100 gr ~370 kkal olan Kinoa’nın, yüzde 67-74 karbonhidrat, yüzde 58.1- yüzde 64.2 ‘si nişasta, yüzde 2.5-3.9 ham liften oluşur. Bunun yanısıra Kinoa içeriğinde yüzde 8-22 protein, yüzde 37’den fazla esansiyel aminoasit içerir.

    Protein kısmı embriyoda yoğunlaşmış olup, bu proteinlerinin çoğunluğunu albumin ve globulin oluşturmaktadır. Kinoa, esansiyel aminoasitleri oldukça dengeli oranda içerir özellikle tahıllarda genelikle düşük olan lizin aminoasidinden zengindir.

    Lipit ve yağ içeriğine baktığımızda Kinoa yüzde 6-8 toplam lipit içerir. Esansiyel doymamış yağ asitleri bakımından zengindir. Yüzde 50.2 linoeik , yüzde 26.0 oleik , yüzde 4.8 linolenik asit yağ asitleri içerir. Ayrıca yağda eriyen vitaminlerden E vitamini de yüksek miktarda olması hızlı lipid oksidasyonunu önlemektedir. (yaklaşık 700 ppm α-tokoferol ve 840 ppm γ-tokoferol)

    Tahılların arasında mineralce en zengin tahıl
    Dış kepeğinde yoğunlaşan minareler diğer tahıllara oranla daha yüksektir. Kalsiyum, fosfor, magnezyum, potasyum, demir, bakır ve çinko yönünden zengin; sodyum yönünden fakirdir. Özellikle kalsiyum içeriği arpa, buğday ve mısır gibi tahıllara göre oldukça yüksektir. Özellikle kalsiyum içeriği arpa, buğday ve mısır gibi tahıllara göre oldukça yüksektir.

    B ve E vitamininin dışında farklı vitaminler de içeriyor
    B vitamini (özellikle folik asit ) ve E vitaminleri bakımından da önemli bir besin kaynağıdır. Kinoanın içerdiği vitaminler arasında; tiyamin (0.4 mg/100 g), folik asit (78.1 mg/100 g) ve C-vitamini (16.4 mg/100g) bulunmaktadır.

    Nasıl kullanır, nasıl tüketirim
    Kinoa genellikle beyaz ve sarı renkli tohumu olan çeşitler olup, pirinç gibi pilav yapımında kullanılır. Aynı zamanda haşlama olarak salatalara eklenerek soğuk olarak ayrıca sebze, et gibi sıcak yemeklerde kullanılabilir. Un haline getirilerek ekmek, makarna, bisküvi, kek ve atıştırmalık yapımında da kullanılmaktadır.

    Kinoa tohumları pişmeden 30 dakika önce suyla ıslatılmalıdır. Ardından akan suyun altında ovularak yıkanmalı ve üzerini saran acı kabuk soyulmalıdır. Örneğin 1 su bardağı kinoa tohumu için 2 su bardağı su kullanılmalıdır. Kinoa pişerken su yerine et ya da tavuk suyu da kullanılabilir. Pişme süresi yaklaşık 10-15 dakika kadardır.

    Aslında geçmişi eski medeniyetlere dayanan ve binlerce yıldır yetişen Kinoa, Birleşmiş Milletler konseyinin gelecek bin yıl kalkınma hedeflerine ulaşılmasının adına 2013 yılını Kinoa Yılı ilan etmesiyle, tüm dünyaya yeniden tanıtılmıştır.

    Kadim uygarlıklardan bize kalan miras Chia

    Aztekler ve Mayaların en önemli besin kaynağı olan chia tohumunun kökeni güney Meksika ve kuzey Guetemala’nın bereketli topraklarında yetişen bir adaçayı türünün (Salvia hispanica) tohumlarıdır. Maya dilinde güç anlamına gelen ‘chia’yı Aztekler ve Mayalar savaş öncesinde kendilerine güç ve kuvvet vermesi için kullanırlardı. Chia tohumunun beyaz ve siyah olmak üzere iki rengi vardır. Besin değerleri çok farklı değildir.

    Keten tohumundan daha fazla omega 3 içerir
    Zengin lif ve protein içeriğine sahip chia aynı zamanda yüksek miktarda omega 3 yağ asidi (alfa-linoeik asit ) içermesiyle dikkat çekmektedir. Keten tohumuna kıyasla daha çok omega3 içerir.

    İyi bir lif kaynağıdır. Günlük 2 yemek kaşığı chia tohumu ile günlük posa ihtiyacımızın üçte birini karşılamak mümkündür.

    Ağırlığının 10-12 katı kadar su çekerek jel kıvamına gelerek midede doygunluk hissi yaratır. Bu nedenle kişilerin iştah kontrolünü sağlamada etkilidir.

    Süt ve süt ürünü kullanamıyorsanız kalsiyumu Chia’dan alabilirsiniz

    Aynı zamanda günlük almamız gereken kalsiyumun yüzde 18’ini, magnezyumun yüzde 30’unu, manganezin yüzde 27’sini karşılar. Özellikle süt ve süt ürünlerini tüketemeyenler günlük kalsiyum ihtiyacını karşılamak için ‘chia’yı günlük beslenmesine ekleyebilirler.

    Antioksidan içeriği yüksek olan Chia Kuersetin, flavanoidler, kaffeik asit ve klorojenik asit içerirken, gluten içermemektedir. Çölyak ve gluten intoleransı olan bireylerde rahatlıkla tüketebilir.

    Chia Bitkisi ve Tohumu

    100 GR
    Enerji (kkal) 490 Posa (gr) 37.7
    Karbonhidrat(gr) 43.8 Kalsiyum (mg) 631
    Protein (gr) 15.6 Fosfor (mg) 948
    Yağ (gr) 30.8 Çinko (mg) 3.5
    Su (gr) 4.9 Sodyum (mg) 19
    Omega- 3 yağ asiti (mg) 17552 Potasyum (mg) 160
    Kolesterol (mg) Manganez (mg) 2.2

    Her besine çeşni katıp, Chia ekleyebilirsiniz
    Her türlü içecek ve yiyeceğin içerisine ekleyip kullanılabilen Chia salata ve sebze yemeklerine serpilerek veya süt, yoğurt gibi çorbalara eklenerek puding ve lezzetli içecekler hazırlayarak tüketilebilir.

    Chia tohumu

    Chia ile Kalp Sağlığı– Obezite ve İnsülin Duyarlılığında pozitif etki
    2009 yılında, 20-70 yaşları arasında, aşırı kilolu 76 kadına 12 hafta boyunca ilk ve son yemekten önce 25’er gram chia ve plesoba (chia verilmeyen grup) verildi. Sonucunda ise her iki grupta vücut kitlesi, inflamasyon, oksidatif stres, kan basıncında anlamı bir değişim olmadığı gözlenmiştir.

    Chia Bitkisi

    2012 yılındaki diğer bir çalışmada ; Postmenopozal dönemindeki kadınlara yedi hafta boyunca günlük 25 g öğütülmüş chia tohumu verilmiş, yedi hafta sonunda plazma ALA(alfa-linoeik asit ) ve EPA (eikosapentaenoik asit) da anlamlı artışlara neden olurken DPA ve DHA’ da anlamlı artışlar görülmemiştir.

    Hayvanlar üzerinde yapılan bir diğer çalışmada ise yüksek karbonhidratlı ve yüksek yağlı diyete 8 hafta sonra yüzde 8’lik chia tohumu eklenmiş, chia eklenen ratlarda plazma lipitleri ve kan basıncında herhangi bir değişiklik olmadığı fakat insülin hassasiyeti, glikoz toleransı ve hepatik enflamasyonu azalttığı görülmüştür.

    Chia Tohumu zararlı da olabilir
    Chia tohumunu ilaç kullanan yüksek tansiyon hastaları ve kan sulandırıcı ilaç kullanan hastaların doktor ve diyetisyene danışmadan kullanmaması gerekir.

    Sonuç olarak Chia tohumu sağlıklı yağlar, lif ve antioksidan gibi besleyici maddeler açısından zengin olduğu için şeker hastalığı ve kalp hastalığı olan kişilerde iyileştirmeye yardımcı olabilirler. Ancak chia tohumlarında bulunan yağ asitlerinin kan şekeri düzeyleri üzerindeki etkisi için araştırmalar devam etmektedir

    Chia tohumunun kilo vermeye katkısı olduğu yönünde düşünceler var, bunun sebep olarak su ile temas ettiğinde oluşan jel yapının tok kalmaya yardımcı olduğu düşünülüyor. Bilimsel olarak zayıflattığına dair yeterli çalışma yok. O nedenle chia tohumu mucizevi olarak doğrudan diyet amaçlı kullanılmamalıdır.

    Sağlıklı bir beslenme programında besin çeşitliliği çok önemlidir. Sağlıklı beslenme programı vücudumuzun ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde her bir besin grubundan yeterli ve dengeli bir şekilde olmalıdır. Herhangi bir gıda tek başına vücudum tüm ihtiyaçlarını karşılayamaz.

  • Yetişkinlerde besin alerjisi

    Besin alerjisi vücudun bağışıklık sisteminin besinler karşı verdiği anormal yanıttır. En sık çocukluk döneminde görülmekle birlikte hemen her yaşta görülebilir. Besin alerjileri çocukluk yıllarında daha çok karşımıza çıkmasına rağmen ileriki yıllarda ortaya çıkan besin alerjileri daha ciddi klinik tablolara yol açabilir. Besinlerin üretilmesi ve hazırlanmasında kullanılan katkı maddelerinin artmasına bağlı olarak besin ile ilgili şikayetler daha sık karşımıza çıkmaktadır.

    Toplumda insanların en az %15-20’sinin alınan bir besinin alımından sonra gıdaya bağlı olarak şikayetlerin oluştuğu belirtilmektedir. Ancak gıda alerjilerinin sıklığı toplumların gıda alışkanlıklarına göre değişse de genelde çocuklarda %2-8 arasında yetişkinlerde % 1-2 civarındadır. Tüm nüfusta ise %2 oranında görülmektedir. Dünyada yapılan birçok çalışmada yıllar içerisinde besin alerjisinde artış olduğu görülmektedir.

    YETİŞKİNLERDE BESİN ALERJİSİ Mİ BESİN İNTOLERANSI MI ?

    Günlük hayatımızda aldığımız besinlerin neden olduğu her türlü olumsuz etkiyi besin alerjisi olarak tanımlamak sıklıkla yapılan hatalardan biridir. Besinleri alırken bizzat besinin kendisinin ya da besinlerle birlikte alınan başka etkenlerin, bağışıklık sistemimiz üzerinde etkisi olsun veya olmasın oluşturduğu tüm anormal tabloları besin reaksiyonları başlığı altında toplamak doğru olur.

    Besin reaksiyonlarını iki gruba ayırabiliriz: Birinci grupta aldığımız besinin içeriğinin yapısal özelliklerine bağlı olarak bağışıklık sistemi üzerinde aşırı reaksiyona yol açmadan oluşturduğu, anormal yanıtların bulunduğu “besin (gıda) intoleransı” yer alır.

    Besin intoleransı, bir gıda yada gıda bileşeni tarafından tetiklenen vücudun gösterdiği ters tepkidir. Örnek olarak laktoz intoleransı verilebilir. Bu tür reaksiyonlar laktoz içeren süt ve süt ürünleri alındığında bağışıklık sisteminin etkisinin olmadığı, laktozun vücutta parçalanamamasına bağlı olarak sindirilemeyen veya emilemeyen besin yada besin bileşenlerinden dolayı meydana gelmektedir.

    Örneğin, laktoz intoleransına sahip kişilerin sütteki laktoz şekerini sindirecek laktaz enzimleri bulunmamaktadır. Laktoz intoleransı dünyadaki yetişkin insanların %50’sinde görülen ve en bilinen besin intoleransıdır.

    Bazı kişiler de lezzet artırıcılar ( monosodyum glutamat ) veya koruyucular (sülfit) gibi katkı maddelerine karşı intoleransa sahiptirler. Besin intoleransı semptomları besin alerjisi ile karıştırılabilir. Bu nedenle bir besine gösterilen reaksiyonun nedenlerini belirlemek amacıyla bir alerji uzmanının değerlendirmesi önemlidir.

    İkinci grup ise besinlerle birlikte aldığımızın alerjenlere karşı bağışıklık sistemi aracılığıyla ortaya çıkan aşırı duyarlılık reaksiyonlarının bulunduğu “besin alerjisi” yer alır. Bu aşırı duyarlılık reaksiyonları, bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan immünoglobulin E (IgE) moleküllerinin başrolünü oynadığı erken ortaya çıkan alerjik reaksiyonlar şeklinde veya bağışıklık sisteminde İmmunglobulin IgE moleküllerinin rol almadığı geç tip reaksiyonlar sonucunda ortaya çıkabilir. Ürtiker, anjiyoödem, anafilaksi, egzama, eosinofilik gastrit, kolit, enterokolit gibi hastalıkların hepsi besin alerjileri içinde yer alır.

    Besin alerjisi, alınan besinin içinde yer alan alerjene karşı olarak bağışıklık sistemi tarafından oluşturulan aşırı yanıta bağlıdır. Örneğin süt aldıktan sonra vücutta kaşıntı kızarıklık göz kapağı dudakta şişlik sonrasında nefes darlığı, gibi şikayetler sütün içinde yer alan alerjenlere karşı IgE antikorlarının oluşmasına bağlı olarak gelişir. İnek sütüne alerji tanısı konulup daha ciddi reaksiyonlara yol açmadan tedavi edilmelidir.

    Besin alerjileri ölümle sonuçlanabilecek reaksiyonlara yol açabileceği için besinlerin alımından sonra oluşan reaksiyonunun besin intoleransı mı yoksa besin alerjisi mi olduğunun ayırımı mutlaka alerji uzmanları tarafından yapılmalıdır.

    YETİŞKİNLERDE BESİN ( GIDA ) İNTOLERANSI BELİRTİLERİ NEDİR ?

    Besin intoleransı yiyeceklere tahammülsüzlük modern dünyada yaygındır ve nüfusun % 15-20’sini etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Besin intoleransı bağışıklık sistemi üzerinden etkilerini göstermez. Gıda veya gıda bileşenlerinin yapısal özelliklerine, farmakolojik etkilerine, kimyasal yapılarına veya gıdaları parçalayan enzim eksikliklerine, enzim hatalarına yanıt olarak ortaya çıkabilir.

    Gıda intoleransı olanların çoğunda sindirim sistemi ile ilgili şikayetler görülür. Fonksiyonel gastrointestinal bozuklukları olan hastalara en sık görülen irritabl bağırsak sendromunda (IBS) şikayetlerin % 50-84’ü gıda intoleransı ile ilişkili olduğunu görülmektedir.

    Sindirim sistemi ile ilgili olarak artmış gaz, karın ağrısı, şişkinlik veya ishal gibi şikayetlere yol açar.

    Migren, Baş ağrısı, Öksürük, Burun akması, Havada hissetmek gibi sindirim sistemi dışında şikayetlere de yol açabilir.

    Gıda intoleransına yol açan en sık gıdalar içinde Buğday ekmeği , Lahana, Soğan, Bezelye / fasulye, Süt, Baharatlar, Yağ / kızarmış gıdalar ayrıca kahve gibi içecekler karşımıza çıkmaktadır.

    Yetişkinlerde Gıda intoleransının nedenleri nelerdir ?

    1.Gıdaları tamamen sindirmek için enzimler gereklidir. Sindirim sisteminde gıdaları parçalamak için salgılanan enzimlerden bazıları eksik veya yetersiz çalışıyorsa doğru sindirim olmaz.

    Laktoz intoleransı olan insanlarda, süt şekerini (laktoz) daha küçük parçalara ayıran ve bağırsak yoluyla emilmesini sağlayan bir enzim olan laktaz yeterince bulunmamaktadır. Laktoz sindirim sisteminde kalırsa mide ağrısı, spazm, şişkinlik, ishal ve gaz gibi şikayetlerin oluşmasına yol açar.

    Früktozu parçalayan enzimlerin eksikliğinde özellikle meyve veya meyve sularından sonra tekrarlayan karın ağrısı, bulantı, kusma ve kan şeker düşüklüğü gibi şikayetler ortaya çıkabilir.

    Tüm gıdaların sindirimi için bir enzim gerektirir. Früktoz intoleransı, laktoz intoleransı gibi enzim eksikliklerine bağlı şikayetleri besin alerji ile karışır. Enzim eksiklikleri gıda intoleransının bir nedenidir.

    2.Gıdalar ve içeceklerin içinde yer alan kimyasal maddeler, bazı peynirlerde bulunan aminler ve kahve, çay ve çikolata bulunan kafein çeşitli şikayetleri yol açabilir. Bazı kimseler bu kimyasallara diğerlerinden daha duyarlıdır. Örneğin kahve içtiğinde çarpıntı atakları oluşabilir.

    3.Gıdaların doğal yapıları içinde toksik etkiye sahip olan kimyasallara sahiptir ve bu da diyare, mide bulantısı ve kusmaya neden olur.

    Az pişmiş fasulye, son derece hoş olmayan sindirim problemlerine neden olabilecek aflatoksinleri içerir. Tamamen pişmiş fasulye toksin içermez. Dolayısıyla bazen fasulye yediklerinde tepki verebilirler.

    4.Düzgün depolanmamış olan balık gibi bazı gıdalar “çürüme ve bayatlaması” nedeniyle histamin birikimine neden olabilir. Gıdalar içinde biriken histamin cilt döküntüleri, karın krampları, ishal, kusma ve mide bulantısı yol açabilir. Genellikle belirtiler anaflaksiye benzer güçlü bir reaksiyona yol açar.

    5.Bazı gıdaların içinde yer alan salisilat normal kişilerde soruna yol açmazken bazı salisilat duyarlı kişilerde tepki olarak vücutta kaşıntı kızarıklık kabarıklık nefes darlığı baş dönmesi gibi şikayetler oluşur. Salisilatlar, zararlı bakterilere, mantarlara, böceklere ve hastalıklara karşı savunma mekanizması olarak bitkilerde doğal olarak üretilen salisilik asit türevleridir.

    Salisilatlar, meyve ve sebzelerin çoğunda, baharat, otlar, çay ve lezzet katkıları dahil çoğu bitki kaynaklı gıdada bulunur. Nane aroması, domates sosu, çilek ve narenciye özellikle yüksek seviyelerde salisilat içeriğine sahiptir. Tat katkılarıyla işlenmiş gıdalar genellikle yüksek düzeyde salisilatlarda içerirler.

    6.Gıdaları içine konulan katkı maddelerine intolerans son otuz yılda giderek artan bir sorun haline geldi, çünkü giderek daha fazla sayıda gıda katkı maddeleri içeriyor.

    Gıdaları içine konulan katkı maddeleri gıdaların tatlarını arttırmak, gıdaları çekici kılmak ve raf ömrünü uzatmak için kullanılır. Özellikle içlerinde nitritler, monosodyum glutamat, sülfitler, bazı renklendirici maddelerle reaksiyonlar tarif edilmiştir.

    YETİŞKİNLERDE BESİN ( GIDA ) ALERJİSİNİN BELİRTİLERİ NEDİR ?

    Besin alerjisi besinlerin alımından sonra bağışıklık sisteminin vermiş olduğu aşırı yanıta bağlı olarak ortaya çıkar. Besin alerjilerine bağlı şikayetler bağışıklık sistemi üzerinde IgE üzerinden veya IgE’ den bağımsız olarak ortaya çıkar. Çocukluk yıllarında itibaren görülen besin alerjileri hayatımız boyunca karşımıza çıkabilir ve hayatın geç döneminde ortaya çıkan besin alerjileri genellikle geçmez

    Besin alerjisi alerjik besinin çok az miktarda alımından sonra çok ciddi olabilen ve hayati tehlike oluşturabilen bir reaksiyonlara neden olabilir.

    Besin alerjileri ne gibi şikayetlerle karşımıza çıkar ?

    Besin alerjisinde, şikayetler vücudumuzun bir çok organında kendini farklı şekilde ortaya koyabilir. Besin alerjilerinde alerjik olunan besinin alımından sonra ağız etrafında kızarıklık, yüzde veya vücutta kızarıklık, kaşıntı, egzama belirtileri şeklinde görülebileceği gibi akciğerde hırıltı, öksürük, nefes sıkışması, burun akıntısı, burun tıkanıklığı kanlı dışkılama, kabızlık, kusma, şiddetli gaz ağrısı ve alerjik şok belirtileri gibi daha ciddi hayatı tehdit eden şikayetlere neden olabilir.

    Besin alerjilerinde çıkan şikayetlerin sıklığı organlara göre bakılacak olursa cilt ve sindirim sistemini en çok etkilenen organdır fakat diğer sistemlerde de çeşitli şikayetleri yol açar

    Cilt üzerinde görülen şikayetlere bakacak olursak Ürtiker, anjiyoödem, Kaşıntı, Kızarıklık/Flushing, Atopik dermatit görülebilir

    Sindirim sisteminde görülen belirtiler :Dil dudak ve ağız içinde kaşıntı ve/veya ödem, Bulantı, Kusma Karın ağrısı, Kusma reflü, İshal sayılabilir

    Kardiyovasküler sistemde: Çarpıntı/Taşikardi, Baş dönmesi, Bilinç kaybı / bayılma, Hipotansiyon gibi ciddi hayatı tehdit eden şikayetler görülebilir.

    Solunum sisteminde: Burun tıkanıklığı, kaşıntısı, akıntısı hapşırma ve ses kısıklığı küçük dilde şişlik laringeal ödem gibi üst solunum yoluna ait şikayetler olabilir veya daha ciddi olan öksürük nefes darlığı hırıltı göğüs sıkışması gibi astım şikayetleri ile birlikte görülebilir.

    Gözlerde kaşıntı kızarıklık akıntı ile ağıda metalik, uterusda kasılma, fenalık hissi gibi şikayetlerde görülebilir.

    Besin alerjileri görüldüğü gibi birçok sistemde üzerinde çeşitli şikayetlerle kendini gösterebilir. Bazen bir ürtiker bazen de daha ciddi olan alerjik şok ile karşımıza çıkabilir.

    Besin alerjisi hangi klinik tablolarla karşımıza çıkar?

    Besin alerjilerinin ortaya çıkmasında bağışıklık sistemi üzerinde IgE ile bağlantılı erken tip (Tip I) mekanizmalar veya IgE ile bağlantılı olmayan gecikmiş tip (Tip IV) mekanizmalar son derece önemlidir ve buna bağlı çeşitli klinik tablolar ortaya çıkar. Ayrıca bu iki mekanizmanın eşlik ettiği klinik tablolarda görülür

    Besin alerjisinde erken tip (Tip I) bağışık sistemi ile ilişkili ortaya çıkan klinik tablolar

    Ürtiker ( kurdeşen ), Anjiyoödem, morbiliform rash ( cilt döküntüleri ), Oral alerji sendromu, akut gastrointestinal spazm, alerjik rinokonjuktivit, akut bronkospazm, baş dönmesi/ bayılma, gıda ile ilişkili egzersizin indüklediği anafilaksi veya anafilaktik şok sayılabilir.

    Besin alerjisinde gecikmiş tip ( TİP IV ) bağışıklık sistemi ile ilişkili ortaya çıkan klinik tablolar

    Kontakt dermatit, dermatitis herpetiformis, besin proteininin neden olduğu kolit, proktokolit ve enteropati senromu, ayrıca çölyak ( celiac ) hastalığı ve akciğerde besin proteinlerinin yol açtığı pulmoner hemosiderosiz ( heiner sendromu ) sayılabilir.

    İki mekanizmanın birlikte yol açtığı klinik tablolar içinde

    Atopik dermatit alerjik eosinofilik özofajit, gastroenterit ve astım yer almaktadır.

    Besin alerjilerinin hangi mekanizmalarla oluştuğu ayırt etmek özellikle tanı koyarken hangi testleri yapmamız gerektiğini ve nasıl bir tedavi planı oluşturacağımız konusunda yardımcı olur.

    Yetişkinlerde besin alerjisinin nedenleri nelerdir ?

    Besin alerjisi vücudun bağışıklık sisteminin besinler karşı verdiği anormal yanıttır. En sık çocukluk döneminde görülmekle birlikte hemen her yaşta görülebilir. Besin alerjileri çocukluk yıllarında daha çok karşımıza çıkmasına rağmen ileriki yıllarda ortaya çıkan besin alerjileri daha ciddi klinik tablolara yol açabilir.

    Besin alerjileri hayatımız boyunca karşılaştığımız her gıdaya bağlı olarak gelişebilir. Özellikle çocukluk yıllarında ilk karşılaştığımız gıda olan inek sütü alerjisi en sık görülen besin alerjisidir.

    Çocukluk yıllarında besin alerjisine yol açan gıdalar

    -İnek sütü ve diğer hayvanların sütleri

    -Yumurta

    -Soya

    -Buğday

    -Yer fıstığı

    -Ağaç fıstıkları (Badem, ceviz, fındık gibi)

    -Balık

    -Kabuklu deniz hayvanları olarak karşımıza çıkarken

    Yetişkin yaşlarda en sık besin alerjisine yol açan gıdalar

    -Yer fıstığı

    -Fıstık

    -Balık

    -Kabuklu deniz hayvanları

    -Buğday

    -Soya

    -Yumurta

    -İnek sütü olarak karşımıza çıkar

    Besin alerjileri hayatın her döneminde görülür çocukluk yıllarında oluşan besin alerjileri ileri yıllarda kaybolurken yetişkin yaşlarda görülen besin alerjisi kaybolmaz hatta anafilaktik şok gibi ciddi hayatı tehdit eden klinik tablolara yol açar.

    Yetişkinlerdeki besin alerjisi için risk faktörleri nelerdir ?

    Besin alerjisinin ortaya çıkmasında bazı risk faktörlerinin olduğu konusunda birçok çalışma vardır. Bunlar içinde en çok üzerinde durulanlar

    Cinsiyet özellikle çocukluk yıllarında erkeklerde daha sık görülür

    Irk / etnik yapı (beyaz çocuklarla karşılaştırıldığında Asya ve siyah çocuklar arasında artış göze çarpmaktadır),

    Genetik de yapı ailesinde besin alerjisi olanlarla daha sık görülmektedir.

    Atopik alerjik yapıya sahip kişilerde besin alerjisi daha sonraki yıllarda görülebilir. Alerjik astım olan özellikle ağır astım olan kişilerde daha şiddetli gıda alerjisi reaksiyonları görülür.

    D vitamini yetersizliği son yıllarda üzerinde daha fazla durulmaktadır. D vitamin yetersizliğinde besin alerjisinin daha sık görüldüğü konusunda çeşitli çalışmalar vardır. D vitamini besin alerjisine karşı koruyucu özelliği vardır.

    Tükettiğimiz gıdalardaki yağ asitleri (omega-3-çoklu doymamış yağ asitlerinin tüketiminin azalması),

    Antioksidan tüketiminin azalması,

    Mide asit azaltıcı ilaç kullanımı (alerjenlerin sindirimini azaltmak),

    Obezite

    Hijyen ortamda büyüyenlerde tüm alerjik hastalık gibi besin alerjisi riski de daha fazladır.

    Gıdalara maruz kalmanın zamanlaması ve yolu önemli risk faktörleri arasında sayılabilir.

    YETİŞKİNLERDE BESİN ALERJİSİ TANISI NASIL KONULUR?

    Günlük hayatımızda aldığımız besinlerin neden olduğu her türlü olumsuz etkiyi besin alerjisi olarak tanımlamak sıklıkla yapılan hatalardan biridir. Besinleri alırken bizzat besinin kendisinin ya da besinlerle birlikte alınan başka etkenlerin, bağışıklık sistemimiz üzerinde etkisi olsun veya olmasın oluşturduğu tüm anormal tabloları besin reaksiyonları başlığı altında toplamak doğru olur.

    Besinlerin alımından sonra oluşan besin reaksiyonları besin intoleransı ve besin alerjisi olarak ikiye ayrılır bu yüzden hastanın şikayetlerinin hangisine bağlı olduğunun tespit edilmesi gereklidir.

    Besin alerjisi vücudun bağışıklık sisteminin besinler karşı verdiği anormal yanıttır. En sık çocukluk döneminde görülmekle birlikte hemen her yaşta görülebilir. Besin alerjileri çocukluk yıllarında daha çok karşımıza çıkmasına rağmen ileriki yıllarda ortaya çıkan besin alerjileri daha ciddi klinik tablolara yol açabilir. Bu yüzden besin alerjisinin tanısını koymak çok önemlidir.

    Besin alerjisinin tanısının koymak yapılması gerekenler dikkatli bir anamnez, fizik muayene ile birlikte eliminasyon diyeti, deri testler, kan testleri ve gıda provakasyon testlerinde oluşur.

    Besin alerjisi tansını koymak için en önemli basamak diğer tüm alerjik hastalıklarda olduğu gibi hastadan detaylı bir anamnez almaktır. Besin alerjisinde ortaya çıkan şikayetler çok çeşitli olabileceği için eğer şikayetlerini besinlerle ilişkilendiriyorsa bazı soruların sorulması ve cevaplarına göre testlerin yapılması gerekecektir.

    Besin alerjisi tanısında özellikle şu sorular çok önemlidir.

    -Alerjik reaksiyona yol açan gıda ve miktarının ne kadar olduğu

    -Alerjik reaksiyon ile gıda alımı arasındaki süre ayrıca ilk ortaya çıkan ve sonraki şikayetleri

    -Besin ile daha önce şikayetinin olup olmadığı

    -Besin alımı ile birlikte alerjinin ortaya çıkmasını kolaylaştıran nedenler var mı (Alkol/Egsersiz/İlaç )

    -Astım ve Alerjik rinit gibi diğer alerjik hastalıklarının olup olmadığı çünkü polenler ile mevye ve sebzeler arasında çapraz reaksiyon vardır.(Oral alerji sendromu )

    – Aynı besinle karşılaştığında tekrar olup olmadığı sorulabilir.

    Hastalardan bir günlük tutmaları önemlidir. Hangi gıdaları yediğini, belirtilerin neler olduğu ve ne zaman ortaya çıktıklarını yazmaları önerilir. Hastalar tarafından oluşturulan günlüğün doktora verilmesi sonrasında hangi gıdaların istenmeyen reaksiyonlara neden olduğu ve bu gıdanın diyetten uzaklaştırılması ile şikayetlerin ortadan kalkmasına bağlı olarak besin alerjisine yol açan sorunlu gıdanın saptanabilir.

    Yetişkinlerde besin alerjisi tanısı için yapılacak testler nelerdir?

    Besin alerjisini belirtileri olan kişiler için uygulanacak ciltten gıda alerji testi, kandan gıda alerji testi, alerjen besinlerin alımına ara verilmesi ve besin yükleme testleri gibi testler sadece alerji uzmanları tarafından yapılmalıdır.

    Besin alerjisi testi ciltten yapılması çok değerlidir. Besin alerjisinde cilde uygulanan alerji deri testi le erken tip oluşan reaksiyonlar görülebilir. Ciltten yapılan testler 15-20 dakika içinde sonuç verir. Daha doğru sonuç verir. Bu nedenle besin alerjisi teşhisinde genellikle tercih edilen ciltten alerji testidir.

    Kanda gıda alerji testleri cilt testlerine göre daha az duyarlılığa sahiptir daha çok cilt testi yapılamadığı durumlarda ve riskli durumlarda tercih edilir.

    Besin alerjilerinin tanısında daha az tercih edilen fakat kesin tanı koyduran test gıda provakasyon testleridir. Alerjik olduğu düşündüğümüz gıdanın hastaya verilmesinin içeren bu testler sırasında ciddi reaksiyonlar görülebileceği için gerekmedikçe yapılması önerilmez ve mutlaka alerji hekimlerinin kontrolünde yapılması gerekir.

    YETİŞKİNLERDE BESİN ALERJİSİ TEDAVİSİ NASIL YAPILIR?

    Besin alerjisi vücudun bağışıklık sisteminin besinler karşı verdiği anormal yanıttır. En sık çocukluk döneminde görülmekle birlikte hemen her yaşta görülebilir. Besin alerjileri çocukluk yıllarında daha çok karşımıza çıkmasına rağmen ileriki yıllarda ortaya çıkan besin alerjileri daha ciddi klinik tablolara yol açabilir.

    Besin alerjisine bağlı şikayetleri olan hastaların tetkikleri yapıldıktan sonra tanısı konulduğunda tedavisinin nasıl yapılacağı da çok önemlidir.

    Besin alerjisinin tedavisinde mevcut yaklaşım, alerjenin önlenmesi ve alerjik reaksiyonların derhal tedavi edilmesine dayanmaktadır. Bu tedavi ilkelerinde en önemli kısmı hasta eğitimi oluşturur.

    Besin alerjisine sebep olan gıdaları ortadan kaldırmak, gıda alerjilerinin başlıca tedavisidir, ancak bu gıdaların aşırı derecede ortadan kaldırmak bazen bebeklerde büyüme gelişme geriliğine yol açabilir.

    Gıda eliminasyonu bazen de beslenme dengesizliğine neden olabilir. Hastalar, eliminasyonundan ötürü diyetlerinde eksilttiği gıdanın yerine alerjisi olmayan besin maddeleri ile tamamlamaya yönlendirilmelidir.

    Alerjik gıdaların diyetten kaldırılması hastaların ve ailelerinin yaşam kalitesini çok düşürür. Diyetisyen, yardım alarak hasta ile yaşayan alerjik olmayan aile bireyleri de göz önünde bulundurulmalı, alerjik gıdanın ortadan kaldırılması konusunda hastayı bilgilendirilmek gerekirken aynı zamanda ailenin diğer bireyleri ile birlikte nasıl yemekleri yiyebileceğinin yolları gösterilmelidir.

    Alerjik maddeler içeren işlenmiş gıdaların sebep olduğu sağlık tehlikelerini önlemek amacıyla paketlenmiş işlenmiş gıdalardaki alerjik maddeleri gösteren etiketlenmesi yapılır, fakat etiketleme de bulaş miktarda olanlar az olan gıdalar her zaman etiketlendirilmediğine dikkat edilmelidir. Hastalar, yanlışlıkla alerjisi olan gıdaları yememeleri için, yiyecek etiketlerini satın almadan önce mutlaka kontrol etmeleri gerekir.

    Bireyler birbirlerinden yaş, cinsiyet, aktivite, ailesel geçmiş ve hastalık durumları gibi çeşitli yönlerden farklılık göstermektedir. Bu yüzden genel ilkeler yanında planlanacak olan beslenme bireye özgü olmalıdır.

    Besin alerjilerin ilaç tedavisi erken reaksiyonları ortadan kaldırmak veya daha ciddi lezyonlara ilerlemesini engellemek için gereklidir.

    Besin alerjilerinde oluşan reaksiyonları ortadan kaldıran antihistaminikler hastanın sadece şikayetlerini ortadan kaldırır alerjik yapısını ortadan kaldırmaz. Antihistaminikler tedavide sadece şikayetleri olduğunda verilmelidir.

    Besin alerjilerinde alerjik reaksiyonlar bazen ölümcül hayatı tehdit edici düzeye oluşabilir. Alerjik şok tablosu acil hastanede tedavi edilmesi gereken bir durumdur. Alerjik besinleri yanlışlıkla aldığında oluşabilecek böyle durumlar için hastaya mutlaka yanında taşıması gerekli olan adrenalin otoenjektörü yazılır.

    Adrenalin otoenjektörü hayat kurtarıcıdır ve hastanın kendisine ilacı nasıl ve hangi durumlarda yapacağı gösterilmelidir.

  • Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Çocuklara Yemek Yedirme Savaşı

    Uzmanlara göre çocukların yeni bir besini kabul edebilmeleri için aynı besini en az 15-16 defa denemeleri gerektiğini biliyor muydunuz? Yani hemen pes etmemelisiniz. Arka arkaya olmayan denemeler yapmanız faydalı olacaktır. İlk denemeniz ile ikinci denemeniz arasına 10 gün gibi bir zaman koymanız gerekmektedir. Şiddetle reddedilen bir yemek söz konusu ise bu yemeği farklı şekillerde pişirmeyi denemelisiniz. Çünkü tat algısında sadece lezzet değil; koku, görüntü ve ilgili besinle yaşanmış önceki deneyim de son derece etkilidir. Örneğin: Pırasa genellikle zor yenilen bir sebzedir. Kıymalı pırasa ya da zeytinyağlı pırasa yerken zorlanan elbette çok çocuk vardır. Ancak pırasayı az miktarda soğan gibi kullanarak salatanın içine doğradığınızda ya da herhangi bir çorbanın içerisine kattığınızda çocuklar tadını daha rahat kabullenebileceklerdir. Bütün bunları yapmanıza rağmen çocuğunuz ısrarla aynı besini reddediyorsa, o besine muadil olan bir besini kullanmanız da bir çözüm olabilir. Böylelikle çocuk başka bir yemekle aynı besin değerlerini kazanabilir.

    Yemek yemeği reddetme çocuklar için bireyselleşme ve bağımsızlık göstergesi de olabilmektedir. Eğer çocuğunuz yemek yemeği reddediyorsa ya da az yemek yiyorsa bu onun bireyselleşmesi ile bağlantılı olabilir. Yeme davranışı bir anlamda çocuğun bağımsızlığını ele almasının bir göstergesi olabilir. Çocuk yemek yemeyi reddederek kendi seçimlerinin olduğunu göstermek isteyebilir. Eğer ebeveynler çocuğa yeterince ilgi göstermiyorsa çocuk ilgi çekmek için yemek yemeyi reddedebilir. Çocuğun gerçekten yemekle mi bir problemi var yoksa duygusal bir problemi mi var daha iyi gözlemlemek için farklı ortamlardaki yeme davranışları incelenmelidir.

    Çocuğunuz sık ve az yemeye alışmışsa, bu şekilde yenen yemek de ana öğünde yenen kadar besin değeri taşıyabileceği için fazla besin almıyor diye endişelenmenize gerek yok. Ancak uzun süredir iştahsızca ve yetersiz kilo alıyorsa bu sorun bağırsak parazitleri, kabızlık, kansızlık veya idrar yolu enfeksiyonundan kaynaklanabileceği için mutlaka bir doktora başvurun.

    Neler Yapılabilir?

    Sabırlı olun, çocuğunuzu zorlamak bir sonuç vermeyecektir.

    Sevmediği yiyecekleri sevdiği yiyeceklerle verin, örneğin sebzeli hamburger yapın. İlla sebzeyi sebze yemeği olarak vermek zorunda değilsiniz. Değişik tarifler yaratabilirsiniz.

    Çocuklara sabırla sağlıklı beslenmeyi, besinlerin vücutlarına neler yapabileceğini anlatın.

    Çocukların aşırı yorgun ve uykulu oldukları zaman iştahları olmadığı için yemek saatlerini buna göre düzenleyin.

    Sofraya oturmadan önce çocuğunuzla oyun oynayın. Oyun sayesinde neşelenen çocuk yemekten daha fazla keyif almaya başlar.

    Çikolata, şeker ve tatlıyı ödül olarak kullanmayın. Bu sefer sebze yemek çocuk için atlatılması gereken bir süreç gibi gözükür. Bu davranış oturacağı için tatlı için sebze yemeğe başlayacaktır. Çocuğu ödüllendirin ama tatlı ile değil.

    Huzurlu bir aile ve yemek ortamı önemlidir. Eğer çocuk masada huzursuzsa, sohbet edilmeyen bir masada, tartışılan bir masada ise duygusal olarak gerilir , ilgi çekmeye çalışır ya da dikkati yemediği besinlere çekmeye çalışabilir.

    Yemek ortamlarını değiştirebilirsiniz. Çocuğunuzu televizyon seyrederken ya da oyun oynarken değil ama kendisini huzurlu ve mutlu hissettiği ev ortamında yedirebilirsiniz.

    Çocuğunuz yemek zamanında aile sofrasına katılarak yemek yemenin sosyal bir olay olduğunu görerek öğrenmeli. Büyük kardeşlerinin ve aile büyüklerinin sofraya oturmaması, yemek seçmesi ve yemekleri beğenmemeleri çocuğunuzun yeme alışkanlıkları üzerinde olumsuz etki yaratabilir.

    Öğün aralarında abur cubur ve meyve suyu vermeyin. Ayrıca az yemek yediğini düşündüğünüz çocuğunuz belki de aslında o kadar da az yemiyordur. Yeterli kalori ihtiyacını alıp almadığını anlamak için nerede, ne zaman ve ne yediğine dair besin günlüğü tutun.

    Çocuklar 1,5 yaşından sonra çatal kaşık kullanabilirler, dolayısıyla bu yaştan sonra kendi kendine yemesini desteklemek için kaşığı ağzına vermektense eline verip, yemesini bekleyin. Böylece yediği yemekler konusunda karar verme inisiyatifinin kendinde olduğunu düşünecektir.

    Tabağı tepeleme doldurmak görüntü açısından itici gelebileceği için porsiyonları ufak tutun.

    Kolay çiğneyebileceği ve yutabileceği besinleri tercih edin. Zorlamadan değişik yemek çeşitlerine alıştırarak tek bir besin türüne bağımlı kalmasını önleyin. Örneğin çocuğun aşırı miktarda süt tüketimi birçok besini reddetmesine yol açar.

    Çocuğunuz sizin beğendiğiniz yemek düzenini ve çeşidini benimsemek zorunda değil, kendi çeşidini kendisinin bulmasına izin verin.

    Acele yedirmek, yemek yemeğe yeterli zaman tanınmaması ya da tam tersine yemek süresini çok uzatmak (yarım saat normal bir süredir) ve yemeği döktüğünde tepki verilmesi çocuğunuzu olumsuz yönde etkiler. Dolayısıyla bu tür davranışlardan sakının.

    Yemeğin aşırı soğuk ya da sıcak olmamasına dikkat edin. Ayrıca birçok çocuk yemekte birbirine karışmış şeyleri reddeder, çok pişirilmiş ve tadı bozuk yemekleri yemez. Bu noktayı da göz ardı etmeyin.

  • Yavaş yemek yemek nasıl kilo kaybettirir?

    Yavaş yemek yemek nasıl kilo kaybettirir?

    Çok hızlı yemek yemek kilo almanıza neden olabilir.

    Hızlı yemek yediklerini söyleyen insanlar yavaş yiyenlere nazaran daha kiloludur. Hızlı yemek yiyenler yavaş yiyenlere nazaran yaklaşık % 115 oranında daha fazla obezite riskine sahiptir.

    Yapılan bir araştırmada 4.000’in üzerinde orta yaşta kadın ve erkeğin yiyecekleri ne hızda tükettiği sorgulanmıştır. ‘’Çok hızlı’’ yemek yediklerini söyleyenlerin daha fazla kilo alma eğiliminde oldukları ve en fazla kiloyu 20 yaşına kadar ki dönemde aldıkları görülmüştür.

    Başka bir araştırmada 529 erkek 8 yıldan fazla gözlenerek kilo değişiklikleri incelenmiştir. Sonuçlar “hızlı” yemek yiyenlerin “yavaş” veya “orta hızda” yemek yiyenlere nazaran iki kat daha fazla kilo aldığını ortaya koymuştur.

    Yavaş yemek yemek daha az besin tüketmenize yardımcı olur.

    İştahınız ve aldığınız kalori büyük ölçüde hormonlar tarafından kontrol edilmektedir.

    Normalde yemek yedikten sonra mide, açlığı kontrol eden girelin hormonunu baskılar. Ayrıca açlık önleyici kolesistokinin hormonu, peptit YY ve glukagon benzeri peptit-1 hormonlarını serbest bırakır.

    Bu hormonlar beyine mesaj ileterek yemek yediğinizi ve besinlerin sindirildiğini haber verir. Bu da iştahınızı azaltır, tokluk hissi verir ve yemek yemenizi durdurmaya yardımcı olur. İlginç bir şekilde bu işlem 20 dakika kadar sürer, işlemin yavaşlaması beyninizin bu sinyalleri alacağı zamanı verecektir.

    Yavaş yemek yemek tokluk hormonlarını artırabilir.

    Çok hızlı yemek yemek, beynin tokluk sinyallerini alacak vakti bulmasını engellediği için çoğunlukla fazla besin tüketilmesine yol açar. Buna ek olarak yavaş yemek yenildiğinde daha az besin tüketildiği görülmüştür. Bu kısmen, yemek aceleyle yenmediğinde ortaya çıkan açlık önleyici hormonların seviyesindeki artışa bağlıdır.

    Yapılan bir araştırmada, normal kiloda olan sağlıklı 17 kişiye iki farklı durumda 300 ml. dondurma yedirilmiştir. Birinde her bir katılımcı dondurmayı 5 dakikada tüketirken, diğerinde katılımcılar dondurmayı 30 dakikaya geçen bir süre boyunca yavaş yavaş yemişlerdir.

    Yapılan bir araştırmada, normal kiloda olan sağlıklı 17 kişiye iki farklı durumda 300 ml. dondurma yedirilmiştir. Birinde her bir katılımcı dondurmayı 5 dakikada tüketirken, diğerinde katılımcılar dondurmayı 30 dakikaya geçen bir süre boyunca yavaş yavaş yemişlerdir.

    Araştırmada kilolu ve obez diyabet hastalarında bu süre ve yavaş yemek tokluk hormonlarını artırmamıştır. Ancak tokluk hissi ve tatmin derecesi önemli ölçüde artmıştır.

    Başka araştırmalar 9-17 yaşları arasında olan obez gençlerin yemeklerini yavaş yediklerinde tokluk hormon seviyelerinin daha yüksek olduğunu göstermiştir.

    Yavaş yemek daha az kalori alınmasını sağlayabilir.

    Bir araştırma, öğlen yemeklerini farklı hızlarda yiyen normal kilolu ve fazla kilolu kişileri gözlemlemiştir. Normal kilolu grupta fark daha büyük olsa da, her iki grup yavaş yediklerinde daha az kalori harcamıştır. Ayrıca tüm katılımcılar yavaş yediklerinde kendilerini daha tok hissetmişler ve yavaş yenen yemekten 60 dakika sonra daha az acıkmışlardır.

    Daha az kalori almak zaman içinde kilo kaybını sağlayacaktır.

    Yavaş yemek yemenin yolu çiğnemekten geçer. Yavaş yemek yemek için besini yutmadan önce çok çiğnemelisiniz. Bu kalori alımını azaltabilir ve kilo kaybına yardımcı olabilir.

    Gerçekten de bazı araştırmalar kilo problemi olan kişilerin normal kiloda olan kişilere nazaran yiyecekleri daha az çiğnediklerini tespit etmiştir.

    Bir araştırmada 45 kişiye farklı oranda çiğnemesi (normal, normalden 1.5 kat fazla ve normalden iki kat fazla) söylenerek doyana kadar pizza yedirilmiştir. Alınan ortalama kalori, normalden 1.5 kat fazla çiğneyen kişilerde 9.5% oranında, normalden iki kat fazla çiğneyen kişilerde ise yaklaşık 15% oranında azalmıştır.

    Başka bir araştırma ısırılan her lokmanın çiğneme sayısının 15’den 40’a kadar artırılmasının kalori alımını azalttığını ve tokluk hormon seviyesini yükselttiğini göstermiştir.

    Ancak çiğnemeye bir sınır koyarak yemeğinizden zevk almanız mümkündür. Yapılan bir araştırma ısırılan her lokmayı 30 saniye çiğnemenin, sonrasında atıştırmayı azalttığı ancak aynı zamanda yemekten zevk alınamadığını göstermiştir.

    Besinleri çiğneyerek yemek yeme hızınızı düşürebilir ve aldığınız kaloriyi azaltarak kilo vermenizi sağlayabilir.

    Yavaş yemek yemenin diğer faydaları

    Yavaş yemek ve besinleri çiğnemek tokluk hissini artırır ve kilo vermenize yardımcı olur.

    -Yemekten daha fazla zevk almanızı sağlar.

    -Sindirimi artırır.

    -Besinlerin emilimini artırır.

    -Diş sağlığına katkıda bulunur.

    -Daha sakin ve kontrollü olmanıza yardımcı olur.

    -Stresi azaltır.

    Daha yavaş nasıl yemek yeriz ve kilo veririz?

    Yavaş yemek yemenize yardımcı olacak bazı tavsiyeler:

    Aşırı aç kalmayın; Çok aç olduğunuzda yavaş yemek zordur. Aşırı acıkmayı önlemek için elinizin altında sağlıklı atıştırmalıklar bulundurun.

    Daha çok çiğneyin; Isırdığınız yiyeceği ne kadar çiğnediğinizi sayın ve bu sayıyı ikiye katlayın. Ne kadar az çiğnediğinizi görünce şaşırabilirsiniz. Yemek yerken çatal, bıçak ve kaşığı masaya bırakın, ısırdığınız her lokmadan sonra çatalı masaya bırakmanız yavaş yemenize yardımcı olacak, her lokmada yemeğin tadına varmanızı sağlayacaktır.

    Çiğnenmesi gereken yiyecekler tüketin: Sebze, meyve ve çerez gibi çokça çiğnenmesi gereken lifli besinler tüketin. Lifli yiyecekler aynı zamanda kilo vermenize de yardımcı olabilir.

    Bol su için; Yemeklerde bol su ve kalorisiz içecekler tüketin.

    Zaman ayarlayıcı kullanın; Mutfakta zaman ayarlayıcısını (fırın zaman ayarlayıcısı yardımcı olabilir) 20 dakikaya ayarlayın ve bu süre bitmeden yemeğinizi bitirmeyin.

    Yemek boyunca yavaş, sabit bir hızı hedefleyin; Yemek yerken dikkatinizi dağıtacak elektronik aletleri kapatın: Yemek yerken TV seyretmekten kaçının. Eğer seyretmeniz gerekiyorsa 20-30 dakikalık bir program seçin ve bu süre boyunca yemeğinizi yiyin.

    Derin nefesler alın; Eğer yemek yemeye hızlı başladıysanız, derin nefesler alın. Bu hareket tekrar odaklanmanıza yardımcı olacak ve sizi yavaşlatacaktır.

    Dikkatli yeme tekniklerini uygulayın; Dikkatli yeme teknikleri ne yediğinize daha çok dikkat etmenizi sağlar ve aşırı yeme isteğini kontrol altına almanıza yardımcı olur.

    Sabırlı olun; Değişim zaman alır. Yeni bir davranış şeklinin alışkanlık haline gelmesi yaklaşık 66 gün sürer. Sabırlı olmanız halinde yavaş yemek alışkanlık haline gelecektir.

    Yavaş yeyin ve yemeğin tadını çıkarın!

    Hızlı yemek kilo almanıza ve yemeğin tadını çıkaramamanıza neden olabilir. Bunun yanında yavaşlayarak tokluk hissini artırabilir ve kilo verebilirsiniz. Ayrıca yavaş yemek sağlığınıza birçok fayda sağladığı gibi yaşam kalitenizi de arttıracaktır.

    Kısaca yemek önünüze geldiğinde ağırdan alın ve ısırdığınız her bir lokmanın keyfini çıkarın.

  • Diyaliz hastalarına bayram uyarısı

    Bayramda şekerli besin tüketiminin artması ve içerisinde bulunduğumuz yaz aylarında vücudun sıvı ihtiyacına bağlı olarak artan su tüketimi, diyaliz hastaları için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Diyaliz hastalarının böbrek yetmezliği nedeniyle vücutlarında biriken fazla sıvıyı dışarı atamamaları sonucu sıvı birikimine yol açıyor. Vücutta biriken fazla sıvı ise tansiyonu yükselterek, ödem ve kalp yetmezliğine yol açabiliyor.

    Ramazan Bayramı’nda ülkemizde ikramlaşma kültürünün yaygın olması sebebiyle tatlı tüketiminin artış göstermesi başta olmak üzere diyaliz hastalarının bu süre zarfında beslenmelerine özen göstermeleri gerekiyor. Sağlıklı insanların aksine, diyaliz hastalarında böbreklerin çalışmaması nedeniyle sıvı birikime yol açan sıvı alımının artması, bir çok olumsuzluğu beraberinde getiriyor.Vücutta biriken fazla sıvı tansiyonu yükseltebilir, ödem ve kalp yetmezliğine yol açabilir. Diyaliz hastaları vücutlarında biriken suyu ancak diyalizle atabiliyor. Dolayısıyla vücutta biriken suyun fazla olması, diyaliz esnasında kramp ve ani tansiyon düşmesine yol açacaktır.Tüm bu ayrıntılar düşünüldüğünde, beslenme düzeninin de sıvı alımını gerektirmeyecek şekilde düzenlenmesi gerekiyor

    Ceviz, fındık ve badem içeren tatlılardan uzak durun!

    Diyaliz hastaları Ramazan Bayramı süresince özellikle fosfor ve potasyum içeren besinleri tüketirken kontrollü olmalıdır. Fındık, fıstık, badem, ceviz gibi kuruyemişlerin bayram tatlıları eşliğinde tüketimi diyaliz hastalarının sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu besinler içerisinde hem fosfor hem de potasyum barındırdığındandiyaliz hastaları tarafından tüketilmesi sakıncalı olabilir. Özellikle tatlılar ile birlikte ölçüsüz tüketilen bu besinler hastalara zarar verebilir. Besinler yoluyla alınan fazla fosforun kanda birikmesi,Üremik Kemik Hastalığı denen bir çeşit kemik hastalığına, kan damarları ve yumuşak dokularda kireçlenmeye sebebiyet verir.Potasyumun ihtiyaçtan fazla alınması ise kanda potasyum miktarını yükseltir ve kalpte ritm bozukluğu hatta krizine neden olabilir. Bundan dolayı diyaliz hastaları potasyum ve fosfor içeren besinleri tüketirken kontrolü elden bırakmamalı.

    “Ev Hemodiyalizi ile beslenme kısıtlamaları büyük ölçüde ortadan kalkıyor”

    Diyaliz hastalarının beslenme kısıtlamalarının aksine, Ev Hemodiyalizi tedavisi gören hastalar daha rahat beslenebiliyor. Haftada 3 gün 4 saat diyalizle herşeyi tam düzeltemiyoruz. Bu nedenle hastalardan sıkı perhiz yapmalarını istiyoruz. Diyaliz hastalarının yaşadığı sorunların çözümü, diyaliz süresini uzatmaktan geçiyor. Kliniklerde diyalizler haftada 3 gün 4 saat yapılıyor. Diyalizin haftada 3 gün 8 saat yapılmasını mümkün kılan Ev Hemodiyalizi sayesinde, hastanın tansiyonu, kandaki fosfor oranı ve kan değerleri normal oluyor ve yeme-içme kısıtlamaları da büyük ölçüde ortadan kalkıyor. Ev Hemodiyalizi ile ilaç kullanımına dahi gerek kalmıyor. Diyaliz sırasında ya da sonrasında halsizlik, tansiyon düşmesi, kramp gibi durumları da görülmüyor, ayrıca bu tedavinin diyaliz hastalarının kabusu haline gelen sıvı tüketimi ile alakalı kontrolü de minimum seviyeye indirmeye yardımcı oluyor.

  • Yaşam tarzı değişikliği; ye iç sev…

    Öğün atlamak veya çok az yemek temel besin öğeleri, vitamin, mineral, protein ve temel yağ asitlerinin alımını azaltır.

    Ne kadar az yerseniz, yorgunluk, yetersiz beslenme, düşük enerji seviyesi ve ani açlık krizleri gibi yan etkiler de o denli güçlü olur; bu nedenle, sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmenin anahtarı dengeli beslenmedir

    Meyva ve Sebze yerken hem 5 porsiyon almaya, hem de seçim yaparken çeşitli renklerde ürün tüketmeye çalışmalısınız

    Besinsel lifler sindirimin düzenlenmesinde önemli bir rol oynarlar ve açlık hissinin kontrol edilmesine yardım edebilirler

    Kemiklerin ve dişlerin oluşumu ve onarımı için kalsiyuma ihtiyaç vardır. Kalsiyum sinirlerin çalışmasına yardım eder, kasların gerilip gevşemesini, kanın pıhtılaşmasını ve kalbin düzenli çalışmasını sağlar

    Protein, 8 tanesi temel kabul edilen 20 önemli amino asitten oluşur. Bu 8 amino asidi vücut üretemez ve bunların besinlerden temin edilmesi gerekir

    Alkol bazı besin öğelerine yönelik ihtiyacı arttırabilir

    Soğuk sularda yetişen balıklar önemli Omega-3 Yağ Asitleri kaynaklarıdır. Fakat balık sevmiyorsanız Omega-3 Yağ Asitlerini alabileceğiniz diğer kaynaklar keten tohumu, kabak çekirdeği, ceviz, kolza tohumu ve soya yağıdır

    Ayaküstü yenilen gıdalar çoğu zaman çok fazla kalori, çok fazla yağ ve çok az vitamin, mineral ve lif içerir. Düzenli şekilde bu tip gıdalar yemek vücudunuzun ihtiyacına yetecek kadar vitamin ve mineral almadığınız anlamına gelebilir.

    Bir vejetaryen olarak beslenmenizde başta protein olmak üzere ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmekte zorlanabilirsiniz. Süt, peynir, patates, soya fasulyesi ve tam tahıllı gıdalar da protein açısından zengindir

    Bir vegan olarak gıda seçenekleriniz daha sınırlı olabilir. Bu nedenle ihtiyacınız olan tüm besin öğelerini temin etmek daha zordur

    Dış etkenler ekstra besin öğelerine yönelik ihtiyacınızı etkileyebilir

    Optimum sağlık ve zindelik için egzersizle birlikte dinlenme ve dengeli beslenme esastır

    Daha az gıda tükettikleri ve muhtemelen kilolarına dikkat ettikleri için kadınların beslenme ihtiyaçlarını karşılamada erkeklere kıyasla daha fazla zorlanabilirler

    Yaşlandıkça vücudumuz beslenme elemanlarının emilimini eskisi kadar iyi gerçekleştiremez ve dolayısıyla da normal günlük beslenmeniz ile yeterince besin öğesi almıyor olabilirsiniz

  • Kanser ve beslenme

    Diyet ve fiziksel aktivitenin sadece kanser üzerine değil hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, koroner kalp hastalığı, şeker hastalığı gibi toplumun büyük bir kısmını etkileyen bir çok önemli hastalık ile ilişkili olduğu çok sayıda çalışmada ispatlanmış durumdadır. Hemen hemen her hastaya doktorlar tarafından diyet ile ilgili bazı kısıtlamalar getirildiği ve her hasta ve sağlıklı bireye, hastalıktan koruyucu özelliği sebebiyle egzersiz önerildiği herkes tarafından bilinmektedir.

    Elinizdeki bu rehber, kanser riskini azaltan beslenme ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarıyla ilgili konularda, sağlık çalışanlarına ve genel halka tavsiyeler vermek amacıyla Amerikan Kanser Topluluğunun belli aralıklarla yayınladığı kılavuzlar temel alınarak hazırlanmıştır. Her ne kadar hiçbir diyet hiçbir hastalığa karşı tam korumayı garanti etmese de bu rehberler diyetin ve fiziksel aktivitenin kanser riskini nasıl düşürdüğü hakkında günümüzde bilinen en iyi bilgiyi sunmaktadırlar.

    Bu rehber sayesinde beslenme ve egzersiz hakkındaki sorularınızı cevaplayabilmek dileği ile . . .

    Kanserin Önlenmesinde Diyet ve Fiziksel Aktivitenin Önemi


    Sigara kullanmayan Amerikalıların çoğunluğu için beslenme tercihleri ve fiziksel aktivite kanser riskinin en önemli değiştirilebilir belirleyicileridir. ABD’de her yıl ortaya çıkan 500.000’den fazla kansere bağlı ölümün 1/3’ü diyet ve fiziksel aktivite alışkanlıklarına, diğer 1/3’ü sigara kullanımına bağlanmaktadır. Her ne kadar kalıtım kanser riskini etkiliyor olsa da ve kanser, hücrelerdeki genetik mutasyonlarla meydana geliyor olsa da toplum ve kişiler arasındaki kanser riskindeki farklar, kanserin kalıtılmayan faktörlere de bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Sigara kullanımı, belli bir diyet ve yaşam boyu aktif kalmak gibi kişiye has faktörler bir kişide kanser gelişimi riskini önemli ölçüde etkilemektedir. Sağlıklı bireysel davranışlar en etkili olarak toplumdaki sosyal ve çevresel faktörlerle mümkün olduğu için, bu rehber ilk defa toplumsal davranışlar için açık tavsiyeler içermektedir. Amerikan Kanser Topluluğu kanser riskini azaltan beslenme ve diğer yaşam tarzı alışkanlıklarıyla ilgili konularda sağlık çalışanlarına ve genel halka tavsiyeler vermek için beslenme ve fiziksel aktivite rehberi yayınlamaktadır. Amerikan Kanser Topluluğu Beslenme ve Fiziksel Aktivite Rehberi Danışmanlık Komitesi tarafından 2001’de güncelleştirilen bu rehberler, kanser riski ile diyet ve fiziksel aktivite arasında laboratuar deneylerinde olduğu kadar insanlarda yapılan çalışmalarda da bağlantı kuran mevcut bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. Bu rehberler bilimsel kanıtların son durumunu yansıtmaktadır. Bir çok bakımdan hem çalışmalar hala mevcut olmadığı için hem de son bulgular tutarsız olduğu için kanıt kesin değildir. Her ne kadar randomize kontrollü çalışmalar bilimsel sonuçlar için altın standart olsa da böyle bir kanıt henüz mevcut değildir. Diyet, fiziksel aktivite ve kanser riski ile ilgili birçok karmaşık ilişki hakkındaki çıkarımlar kanser biyolojisinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte gözlemsel çalışmalara dayanmaktadır.

    Diyetin ana bileşenleri ile sık görülen kanserlerin arasındaki bugünkü bilimsel kanıtın izafi dayanağı özetlenmiştir. Farklı kaynaklardan kanıtın bütünlüğü ele alındığında bu rehberler hem kanser riskinde azalmanın yararlarını hem de kapsamlı sağlık yararlarını ele almaktadır. Her ne kadar hiçbir diyet hiçbir hastalığa karşı tam korumayı garanti etmese de bu rehberler diyetin ve fiziksel aktivitenin kanser riskini nasıl düşürdüğü hakkında günümüzde bilinen en iyi bilgiyi sunmaktadırlar. Amerikan Kanser Topluluğu Rehberleri koroner arter hastalığını önlemek için Amerikan Kalp Derneğinin çıkardığı rehberlerle ve sağlık ve insan hizmetleri bölümü tarafından, Amerikalılar için Beslenme Rehberi 2000’de tanımlanan genel sağlık teşviki ile benzerlik göstermektedir.
    Amerikan Kanser Topluluğu Rehberleri diyet ve fiziksel aktivite şekilleri hakkında kişiye yönelik tavsiyeler içermektedir. Bu yüzden bu komite kanser riskini düşürmeye yönelik beslenme ve fiziksel aktiviteyle ilgili 4 tavsiyeye eşlik eden toplumsal davranış için bir anahtar öneri sunmaktadır. Bu tavsiye sağlıklı besin seçenekleri ve fiziksel olarak aktif olma olanaklarına ulaşılabilirliği arttırarak sağlıklı davranışları destekleyen toplum ölçütlerinin önemini vurgulamaktadır.

    AMERİKAN KANSER DERNEĞİNİN KANSER ÖNLENMESİ İÇİN BESLENME VE FİZİKSEL AKTİVİTE REHBERİ

    Amerikan Kanser Derneğinin kişiye yönelik tavsiyeleri
    1) Başta bitkisel kaynaklı olmak üzere çeşitli sağlıklı besinler tüketin
    * Her gün 5 veya daha fazla porsiyon sebze ve meyve çeşitlerinden yiyiniz
    * İşlenmiş (rafine) tahıllar ve şekerler yerine, ham tahılları tercih ediniz
    * Kırmızı etin, özellikle yağlı ve işlenmiş olanların, tüketimini kısıtlayınız.
    * Sağlıklı kiloyu korumaya yardımcı olacak besinleri
    seçiniz
    2) Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı benimseyiniz
    * Yetişkinler haftanın 5 ya da daha fazla günü 30 dakika ya da daha fazla orta derecede aktivitede bulunmalıdır. Haftanın 5 yada daha fazla günü 45 dakika yada daha fazla orta-şiddetli derecede aktivitede bulunmak meme ve kolon kanseri riskindeki azalmayı daha da artırabilmektedir.
    * Çocuklar ve gençler haftanın en az 5 gününde günde en az 60 dakika orta-şiddetli derecede fiziksel aktivitede bulunmalıdır.
    3) Yaşam boyu sağlıklı kiloyu koruyunuz.
    * Kalori alımını fiziksel aktiviteye göre dengelemek gereklidir
    * Son zamanlarda fazla kilolu ya da şişman olanlar kilo vermelidir.
    4) Alkollü içeceklerin tüketimi sınırlanmalıdır
    Toplumsal davranışlar için Amerika Kanser Derneğinin önerileri
    Ulusal, özel ve toplumsal organizasyonlar sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite davranışlarının sağlanmasını ve devam ettirilmesini destekleyen sosyal ve fiziksel çevre yaratmak için çalışmalıdırlar.

    * Okullarda, işyerlerinde ve toplumda sağlıklı besinlere ulaşılması sağlanmalıdır.
    * Okullarda fiziksel aktivite için, toplumda ulaşım ve dinlenme için güvenli, eğlenceli ve ulaşılabilir mekanlar sağlanmalıdır.

    Tablo 1: Beslenme ve fizik aktivite kılavuzları

    TOPLUMA YÖNELİK TAVSİYELER

    Sosyal, ekonomik ve kültürel faktörler diyet ve fiziksel aktiviteyle ilgili kişisel tercihleri belirgin bir biçimde etkilemektedir. İnsanların çoğu sağlıklı bir yaşam biçimi edinmek isteseler de diyet ve fiziksel aktivite rehberlerine uymayı zorlaştıracak büyük engellerle karşılaşmaktadırlar. Yüksek kalorili yiyeceklerin ve lokanta yemeklerinin rahat ve uygun fiyata olması bu yiyeceklerin tüketiminde artışa sebep olmaktadır. Ayrıca fiziksel aktivitedeki azalma ile beraber bugünkü gidişat, her yaştaki ve her toplum kesimindeki insanlarda endişe verici şişmanlık salgınına katkıda bulunmaktadır. Uzun çalışma saatleri ve ev halkının çoğunun çalışması, yemek hazırlamaya ayrılan zamanı azaltmaktadır. Bu da ev dışında çoğunlukla işlenmiş besinler ve fast food (hazır yemek) yemede artışa neden olmaktadır.

    Boş vaktin azalması, ulaşım için otomobillerin kullanılması, elektronik eğlencenin ve iletişim araçlarının kullanımının artması hepsi daha az aktif bir yaşam tarzı oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
    Beslenmenin iyileştirilmesi ve fiziksel aktivitenin artması birden fazla strateji gerektirecektir. Bu stratejiler, toplum ve çalışma alanlarında sağlık programlarından, toplumsal planlama, ulaşım, okula dayanan fiziksel eğitim ve beslenme hizmetlerini etkileyen politikalara kadar uzanmaktadır. Çabalar, özellikle tüm halk gruplarının sağlıklı beslenme seçenekleri ve fiziksel aktivite için olanakları kullanabilmesini artırmak durumundadır. Ulusal ve özel organizasyonların her biri yeni politikalar ve ihtiyaç duyulan değişiklikler için yeni kaynaklar üretmelidir. Yaşam tarzı değişikliğinde özellikle ikna edici olabilecek olan sağlık hizmetleri çalışanları, çevrelerinde politika değişikliklerini teşvik etmede liderlik üstlenebilirler.

    Yetişkinlerde sigara kullanımında azalma, sağlık davranışlarını değiştirmede sosyal çevrenin gücü için yararlı bir örnektir. Erişkinlerde kişi başına düşen sigara tüketimi sigara kullanımının sağlığa zararlarının anlatıldığı 1964 Surgeon General raporundan sonra sürekli bir düşüşe geçmiştir. O zamandan sonra diğer sosyal ve politik faktörler sigara kullanımını azaltmada daha da önemli olmuştur. Bunlar, sigara reklamlarını düzenleyen ulusal politika değişikliklerini, ergin olmayanların tütün ürünlerine ulaşmasını kısıtlamayı, tütün ürünlerinin vergisini arttırmayı, sigara kullanmayanların haklarına dikkati çekmeyi içermektedir.

    Sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite şekillerini inşa etmek kişisel yaşam biçimi tercihlerinde ve ulusal politikalarda benzer amaçlı değişiklikler yapmayı gerektirecektir. Ulusal, özel ve toplumsal organizasyonları sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite davranış şekillerini benimsemeyi destekleyen sosyal ve fiziksel çevre yaratmaya çabalamalıdır.

    KİŞİYE YÖNELİK ÖNERİLER


    Düzenli fiziksel aktiviteyle birlikte sağlıklı beslenmenin kanser riskini azalttığını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar vardır. ABD’deki kanser ölümlerinin yaklaşık %35’i diyette yapılacak değişikliklerle önlenebilmektedir. Beslenme ve kanser bilimsel çalışması çok karmaşıktır; bu sebepten konu ile ilgili birçok önemli soru cevap beklemektedir. Tek başına besinlerin, besin kombinasyonlarının, aşırı beslenmenin ve enerji dengesizliğinin ya da yaşamın belirli evrelerinde vücut yağ dağılımının nasıl kendine has olarak kanser riskini etkilediği şu an için açık değildir. Fakat epidemiolojik çalışmalar beslenmeleri sebze ve meyve yönünden zengin, hayvansal yağ, et ve/veya kaloriden fakir olan toplumların bazı sık görülen kanserlere yakalanma riskinin düşük olduğunu göstermektedir. Kanser riskini etkileyen beslenmenin özgül bileşenleri hakkında daha çok şey bilinene kadar, en iyi önerinin bu rehberlerde tanımlandığı gibi tüm besinleri ve kapsamlı diyet şekillerini vurgulamak olduğu düşünülmektedir.

    1) Özellikle bitkisel kaynaklı çeşitli sağlıklı besinler yenmelidir
    a. Beş ya da daha fazla porsiyon
    sebze ve meyve çeşidi yenmelidir
    Her öğün ya da atıştırma meyve
    ve sebze içermelidir.
    Her çeşit meyve ve sebze
    yenmelidir.
    Patates kızartması, cips ve diğer kızartılmış sebzeler kısıtlanmalıdır.
    Eğer meyve ya da sebze suyu içilecekse %100 doğal olanları tercih edilmelidir.
    b. Rafine tahıl ve şekerler yerine ham tahıl tercih edilmelidir.
    Ham tahıl, pirinç, ekmek ve makarna tercih edilmelidir.
    Hamur işi, tatlandırılmış tahıllar, yumuşak içecekler ve şekerler dahil rafine karbonhidratların tüketimi kısıtlanmalıdır.
    c. Özellikle yüksek yağ içeren ve işlenmiş olan kırmızı etin tüketimi kısıtlanmalıdır
    Sığır, keçi ve kuzu eti yerine balık, tavuk ve fasulye tercih edilmelidir.
    Kırmızı et yenilecekse ince ve küçük porsiyon seçilmelidir.
    Etleri kızartmak ya da közlemek yerine fırında, ızgarada ya da haşlayarak hazırlamak tavsiye edilmektedir.
    d. Sağlıklı kiloyu korumaya yardımcı olacak besinler seçilmelidir.
    Dışarıdan yemek yenecekse yağı, kalorisi, şekeri düşük besinler tercih edilmeli ve büyük porsiyonlardan kaçınılmalıdır.
    Yüksek kalorili yiyeceklerden küçük porsiyon yenmeli, düşük yağlı ya da yağsızın düşük kalorili demek olmadığı hatırlanmalıdır. Düşük yağlı kekler, pastalar ve benzer yiyecekler çoğunlukla yüksek kalorilidir.
    Patates kızartması, cheeseburger, pizza, dondurma ve diğer tatlılar gibi kaloriden zengin besinler yerine meyve, sebze ve diğer düşük kalorili besinler tercih edilmelidir.

    SEBZE VE MEYVELERİN YARARLI ETKİLERİ


    Yüksek oranda sebze, meyve tüketimi olan toplumlarda akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kolon kanseri daha az görülmektedir. Hormona bağlı olduğu kabul edilen meme ve prostat gibi kanserler için kanıt daha az güçlüdür. Diğer faktörlerden kaynaklanan kanserlerde bile diyet önemli bir faktör olabilmektedir. Mesela pek çok çalışmada, çok meyve ve sebze tüketenlerde akciğer kanseri görülme sıklığı düşük bulunmuştur. Her ne kadar tütün kullanımı akciğer kanseri için ana faktör olsa da diyet de sigara kullananlarda ve yaşam boyu kullanmamışlarda riski değiştirmektedir.

    Meyve ve sebze tüketiminin kanser riskini düşürdüğü yönündeki kanıt özel besinleri izole etmeye ve yüksek risk altındaki popülasyona farmakolojik dozlarda vermeye teşebbüs edilmesine sebep olmuştur. Bu teşebbüslerin çoğu kanseri ya da kanserin öncül lezyonlarını önlemede başarısız olmuş ve bazı vakalarda ters etkisi olmuştur. Dikkate değer örnekler akciğer kanserini önlemek için beta-karotenle yapılan üç önemli çalışmadır. Beta-karotenden zengin beslenenlerde akciğer kanseri riskinin düşük olduğunu gösteren birçok gözlemsel epidemiolojik çalışmadan sonra bu çalışmalar başlatılmıştır. Bu klinik denemelerden ikisinde yüksek doz beta-karoten desteği alan ve sigara kullananlarda, placebo (içinde ilaç yoktur) alanlara oranla daha yüksek oranda akciğer kanseri gelişirken, üçüncü çalışmada hiçbir etkisi saptanmamıştır. Bu bulgular, tekli yüksek oranda alınan besinlerin zararlı olabileceği fikrini desteklemektedir.

    Meyve ve sebzelerin hangi bileşenlerinin kansere karşı en koruyucu olduğu şu an için net değildir. Meyve ve sebzeler her biri kanseri önlemeye yardımcı olabilecek olan yüzden fazla potansiyel yararlı vitamin, mineral, lif ve diğer maddeler içeren karmaşık maddelerdir. Meyve ve sebzeler, deneysel çalışmalarda bazı kanserlere karşı yarar sağladığı gösterilmiş olan özel karotenoid, flavonoid, terpene, sterol, indol ve fenol gibi özel fitokimyasallar içermektedirler.

    Sebzelerin, lahananın, fasulye, soğan, sarımsak ve domates gibi ürünlerin yararlarının olabileceğini test eden bir çok çalışma devam etmektedir. Özel besin bileşenleri hakkında daha fazla şey bilinene kadar en iyi öneri 5 veya daha fazla porsiyon meyve ve sebze çeşidini her şekliyle yemektir –taze, donmuş, konserve, kurutulmuş ve suyu sıkılmış olarak-.
    Sayısız sağlık kurumunun günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve yenmesi yönündeki önerilerine rağmen hala bu besinlerin alımı, çocuk ve yetişkinlerde düşüktür. Meyve ve sebzelerin günde 5 ya da daha fazla yenmesi için ‘DAHA İYİ SAĞLIK İÇİN GÜNDE 5 KEZ’ programı
    başlatılmıştır.

    TAHILLAR


    Buğday, arpa, yulaf gibi tahıllar ve bunlardan yapılan besinler sağlıklı bir diyetin temelini oluşturmaktadır. Tahıllar; folat, vitamin E ve selenyum gibi düşük kolon kanseri ile ilişkilendirilen pek çok vitamin ve mineralin önemli kaynağıdır. Tahıllar, rafine unlardan, lif ve belli başlı vitaminler ve mineraller açısından daha zengindirler. Her ne kadar lifli besinler ve kanser riski arasındaki ilişki yetersiz olsa da yüksek lifli besinler tüketmek hala önerilmektedir. Tahılların faydaları lif kadar içerdiği diğer besin öğelerinden kaynaklanabileceği için lifi, lif-ekleri yerine tahıllardan almak en iyisidir.
    Fasulye; birçok vitamin, mineral, protein ve lifin mükemmel kaynağıdır. Fasulye, mercimek ,bakla, bezelye ve soya fasulyesi, kansere karşı koruyucu besinlerden zengindir ve ete karşı yararlı bir alternatif olabilirler.

    Meyveler
    1 orta boy elma, muz ya da portakal
    ½ bardak doğranmış, pişirilmiş ya da konserve meyve
    ¾ bardak %100 meyve suyu
    Sebzeler
    1 kupa çiğ yapraklı sebze
    ½ bardak doğranmış, pişmiş ya da çiğ sebze
    ¾ bardak %100 sebze suyu
    Tahıllar
    1 dilim ekmek
    28 gram yemeye hazır tahıl
    ½ bardak pişmiş tahıl ya da makarna
    Fasulye ve fındık
    ½ bardak pişmiş kuru fasulye
    2 yemek kaşığı fıstık yağı
    ½ bardak fındık
    Süt Ürünleri ve Yumurta
    1 kupa süt ya da yoğurt
    45 gram doğal peynir
    52 gram rafine peynir
    1 yumurta
    Et
    56- 84 gram pişmiş yağsız kırmızı et, tavuk ya da balık

    Tablo 2:Bir defada (serviste) alınacak yiyecek miktarı

    YAĞ DİYETİ VE KIRMIZI ET TÜKETİMİ
    Yüksek yağ diyetinin kalın barsak (kolon ve rektum), prostat ve rahim (endometriyum) kanserlerinin riskini arttırdığı bilinmektedir. Yüksek yağ diyeti ile meme kanseri arasındaki ilişki ise zayıftır. Yüksek yağ diyeti ile değişik kanserler arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar, toplam yağ miktarının, yağın özel tipinin (doymuş, tekli-doymamış, çoklu-doymamış yağlar), ve yağdan alınan kalorilerin kanser gelişimi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Kırmızı etteki doymuş yağların, balıktaki omega-3 yağ asitlerine ve zeytindeki tekli doymamış yağlara göre kanser riski oldukça fazladır. Değişik yağ tiplerinin değişik kanserlerdeki etkileri halen araştırılmaktadır.

    Bir gram yağdaki kalori miktarı, bir gram protein ve karbonhidrattaki kalori miktarının yaklaşık 2 katı olması sebebiyle yağın kendisi ve kalorisinin kanser ile ilişkisi tam olarak ayırt edilememektedir. Aynı zamanda yüksek yağlı diyet ile yüksek kalori ve fazla et tüketimi birliktelik gösterdiğinden, yağın kanser ile doğrudan ilişkisini ispatlamak oldukça zordur.
    Hayvansal gıdalar doymuş yağların ve kolesterolün ana kaynağını oluşturmaktadır. Et, her ne kadar yüksek protein ve mineral kaynağı ise de, etin özellikle de kırmızı etin fazla tüketilmesinin barsak ve prostat kanseri başta olmak üzere birçok kanserin riskini arttırdığı değişik çalışmalarda gösterilmiştir. Bu ilişkinin ne kadarının etin içindeki yağa ne kadarının diyet faktörlerine bağlı olduğu tam olarak bilinmemektedir. Örnek olarak, protein yüksek ısıda pişirildiği zaman mutasyonlu bileşikler ortaya çıkmaktadır. Bu mutasyonlu bileşikler et ile barsak kanseri ilişkisine katkıda bulunuyor olabilir.
    Doymuş yağların, kanser ve koroner kalp hastalığı riskini arttırdığını kesin söylemek için daha fazla delile ihtiyaç vardır. Doymuş yağları azaltmanın en iyi yolu, hayvansal yiyeceklerin tüketimini akıllıca yapmaktır. Yağsız etlerin, düşük yağlı veya yağsız süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi, tereyağı yerine sıvı yağların kullanılması uygun olacaktır. Baklagiller ve diğer sebzelerin yemekte fazla kullanılması uygun olacaktır. Baklagiller ve diğer sebzelerin yemekte fazla kullanımı ile bitkisel besinleri arttırıp hayvansal besinleri azaltmak mümkün olabilir. Fırında pişirmek ve ateşte kızartmak, tavada kızartmaya göre yağ oranını düşürmektedir. Et, zararlı bakteriler ve parazitler yok edilecek şekilde tam olarak pişirilmeli ancak kömür haline gelecek şekilde kavrulmamalıdır.

    SAĞLIKLI KİLO İÇİN YİYECEKLERİN SEÇİLMESİ
    Birçok insan aldığı kaloriyi azaltmadan, sadece düzenli fiziksel aktivite ile sağlıklı kiloya ulaşamaz. Son dönemlerde tüketilen yiyeceklerin büyük oranlarının yüksek yağ, şeker ve saf karbonhidrat içerdiği bilinmektedir. Bitkisel yiyeceklerin fazla olduğu değişik diyetlerin tüketilmesiyle yüksek kalorili yiyeceklerden uzak durulabilir. Bu yiyeceklerin porsiyon miktarının azaltılması da diğer bir seçenek olabilmektedir.

    Diyetteki yağ oranlarının azaltılarak saf karbonhidrat oranlarının arttırılmasıyla şişmanlığın azalmadığı, tersine şişmanlığın %8 oranında arttığı gösterilmiştir. Fazla miktarda şeker ve diğer yüksek saf karbonhidratların tüketilmesi, insülin duyarsızlığına (şeker hastalığı), vücut yağ dağılımın değişmesine ve kanserin büyümesine sebep olabilecek büyüme faktörlerinin artmasına katkıda bulunmaktadır.

    FİZİKSEL AKTİVİTENİN FAYDALARI
    Kolon ve meme kanseri başta olmak üzere birçok kanserin ve diğer sağlık sorunlarının risklerinin düzenli aktivite ile azaldığı bilinmektedir. Fiziksel aktivite değişik şekillerde kanser riskine etki etmektedir. Düzenli fiziksel aktivite sayesinde alınan ve verilen kalori dengesi düzenlenmekte ve ideal kilo sağlanmaktadır. Fizik aktivite ile barsak hareketleri artmakta, bu şekilde de barsak yüzeylerinin mutasyona uğramış yiyeceklerle temas zamanı azalmaktadır. Dolayısıyla fizik aktivite ile kolon kanseri riski azalmaktadır. Yine düzenli aktivite, meme dokusunun kanda bulunan östrojene maruziyetini azaltarak, meme kanseri riskini azaltmaktadır. Aynı zamanda enerji metabolizmasını arttırarak insulin ve bazı büyüme faktörlerinin konsantrasyonunu azaltır ve bu şekilde de birçok kanserin riskini düşürmektedir. Düzenli fizik aktivite ile kanser dışında kalp hastalığı, şeker hastalığı, kemik erimesi (osteoporoz) ve hipertansiyonun da azaldığı unutulmamalıdır.

    ÖNERİLEN AKTİVİTE MİKTARLARI
    Kanser riskini azaltmak için yapılması gereken fiziksel aktivitenin ne sıklıkta, ne kadar süre ve ne yoğunlukta yapılması gerektiği tam olarak bilinmemektedir. Ancak elimizdeki verilerle kolon kanseri riskinin en küçük aktivitelerle bile belirgin azaldığı bilinmektedir. Haftada 5 veya daha fazla gün (her gün 45 dakika olmak şartıyla) orta şiddetteki egzersizlerle meme, barsak, böbrek, rahim, yutak borusu ve diğer bazı kanser risklerinin azaldığı gösterilmiştir.

    Oldukça hareketsiz olan insanlar bile yavaş yavaş arttırarak her gün 30 dakika orta şiddetli egzersizlerle kalp damar hastalıklarını ve kiloyu önemli ölçüde azaltabilirler. Orta derecede aktif olan insanlara ise 30 yerine günde 45 dakika egzersiz önerilmektedir.

    HAREKETSİZ YAŞAMDAN KURTULMAK İÇİN ÖNERİLEN YOLLAR

    1. Asansör değil merdiven kullanılmalıdır.
    2. Mümkünse yürüyerek veya bisikletle işe gidilmelidir.
    3. Öğlen yemeği arasında arkadaşlarla, ailece veya yalnız başına egzersiz yapılmalıdır.
    4. Hızlı yürüyüş için 10 dakikalık egzersiz molası alınmalıdır.
    5. Beraber çalıştığınız arkadaşlarınıza e-mail ile mesaj atılacağına yürüyerek bilgi verilmelidir.
    6. Eş veya arkadaşlarla dansa gidilmelidir.
    7. Aktif tatiller planlanmalı, sportif faaliyetlerde bulunulmalıdır.
    8. Günlük egzersizler zamanla arttırılmalıdır.
    Bu kuralların önerdiğinden daha az hareketli olan insanların fiziksel aktivitelerini arttırmaları gereklidir. Kas iskelet hasarlarının olmaması için germe ve ısınma hareketlerinin her seansta yapılması önerilmektedir.
    Kanser ve diğer hastalıkları engelleyen fiziksel aktivitelere küçük yaşta başlanması en büyük faydayı veriyor olsa da, her yaşta egzersiz yapmanın faydalı olduğu ispatlanmıştır.

    ALINAN HARCANAN ENERJİ DENGESİ


    Fazla kilo ve şişmanlığın aşağıdaki kanserlerle birliktelik gösterdiği yapılan epidemiyolojik ve hayvan çalışmalarıyla desteklenmiştir.
    1. Meme kanseri
    2. Barsak (kolon) kanseri
    3. Rahim (endometriyum) kanseri
    4. Yemek borusu (ösofagus) kanseri
    5. Safra kesesi kanseri
    6. Pankreas kanseri
    7. Böbrek kanseri
    İnsan kilosu ve boyundan faydalanılarak hesaplanan Vücut Kitle İndeksi (VKİ) şişmanlığın göstergesi olarak kullanılmaktadır. Uzmanlar, VKİ’nin 18.5-25.0 kg/m² arasındaki değerlerinin sağlıklı olduğunu düşünmektedirler. VKİ 25.0-29.9 arasında ise fazla kilolu, 30 ve üstünde ise şişman olarak adlandırılır. Kişi VKİ’ni 18.5-25 arasında tutmaya çalışmalıdır.
    İdeal vücut ağırlığına ulaşmak için yapılacak en iyi şey, alınan verilen enerjiyi dengelemektir. Fazla miktardaki yağları, kaloriyi azaltarak ve egzersizi arttırarak

    kiloyu düşürmek mümkündür. Küçük porsiyonların seçilmesiyle, yağ ve saf karbonhidrat oranları fazla yiyeceklerin (tavada kızartılmış yiyecekler, kekler, tatlı bisküvi, çörek-börekler, çikolatalar, dondurma) sınırlandırılması ile kalori alımı azaltılabilir. Bu tür yiyecekler sebze, meyve ve baklagiller ile değiştirilmelidir.

    Gençlik dönemindeki fazla kilo ve şişmanlığın tüm hayat boyu devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla gençlik çağında şişman insanların fazla olduğu günümüz şartları göz önünde bulundurularak gelecekte kanser vakalarının artacağından endişe edilmektedir.

    ALKOLLÜ İÇECEKLER KULLANILIYORSA TÜKETİMİ SINIRLANDIRILMALIDIR


    Alkol kullanan insanlar, erkekler için günde 2 ölçek, kadınlar için günde 1 ölçek içkiyi geçmeyecek şekilde tüketimi sınırlandırmalıdırlar. Bayanların bedenleri daha küçük ve alkolü metabolize etme hızları daha yavaş olduğu için önerilen miktar daha azdır. Alkol kullanımı ağız, farenks, larenks, özofagus (yemek borusu), karaciğer ve meme kanserlerinin kanıtlanmış nedenidir. Alkol tüketimi kolon kanseri riskinin artışıyla da ilişkili olabilmektedir. Bu kanserlerin her birinin riski, günde 2 ölçek içkiden fazla alındığında belirgin olarak artmaktadır. Sigara ile birlikte alkol alımı ağız, larenks ve yemek borusu kanseri riskini sadece sigara veya sadece alkol içmeye oranla çok daha fazla arttırmaktadır. Bunun yanı sıra, düzenli olarak haftada birkaç ölçek içki kullanılması kadınlarda meme kanseri riskini arttırmaktadır. Alkolün meme kanseri ile ilişkisinin mekanizması tam olarak bilinmemektedir, fakat alkole bağlı olarak kanda dolaşan östrojenlerin veya diğer hormonların artmasına, folik asit düzeylerinin azalmasına ya da alkol veya alkol yıkım ürünlerinin meme dokusu üzerine direkt etki etmeleri sonucu olabilir diye düşünülmektedir. Meme kanseri riskini azaltmak için alkol alımının azaltılması önemli bir yol olabilmektedir. Alkol kullanımı nedeniyle artmış olan meme kanseri riskini düzenli dozda kullanılan folik asit vitamininin azaltabileceği bazı çalışmalarda öne sürülmüştür, fakat bu tam olarak gösterilememiştir.

    Alkol kullanımı koroner kalp hastalıkları riskini azaltabilse dahi meme kanseri açısından yüksek riski olan kadınlar alkol almamaya ciddi olarak dikkat etmelidirler. Uzmanlar hali hazırda alkol kullanan kişilerin alkol alım miktarını erkeklerde günlük 2 ölçek, kadınlarda ise 1 ölçek içki ile sınırlamalarını önermektedirler. Alkol kullanmayan erişkinlerin kalp hastalıkları riskini azaltmak amacıyla alkol almaya başlamaları için yeterli neden yoktur, çünkü kardiyovasküler riski sigara içmeyerek, az-doymuş yağlı diyet alarak, şişmanlıktan korunarak, düzenli olarak fiziksel egzersiz yaparak ve kan basıncını kontrol ederek azaltmak mümkündür.

    Bazı insanlar hiç alkol almamalıdırlar. Bunlar; çocuklar ve gençler, hangi yaşta olursa olsun içtikleri zaman kendilerini belirli bir düzeyde sınırlayamayan kişiler, hamile olan veya hamileliği planlayan kadınlar, araba kullanacak veya dikkat, beceri, koordinasyon gerektiren diğer aktivitelerde yer alacak kişiler ve alkol ile etkileşebilecek reçetelendirilmiş veya doğal ilaçlar kullanan kişilerdir.

    SIK RASTLANILAN KANSERLERİN RİSKİNİ ETKİLEYEN DİYET VE FİZİKSEL AKTİVİTELER


    Kılavuzda belirtilen diyet ve aktivitelerle genel kanser riskini azaltmak amaçlansa da belirli diyet ve fiziksel aktivite alışkanlıkları özel kanser bölgelerini etkilemektedir. Bu bölümde diyet ve fiziksel aktivite faktörleriyle sık görülen başlıca kanserler arasındaki ilişki özetlenecektir.

    Mesane ( İdrar Torbası ) Kanseri
    Sigara içmek ve bazı endüstriyel kimyasallara maruz kalmak mesane kanseri için önemli risk faktörleridir. Fazla miktarda sıvı alımının daha çok sebze tüketiminde olduğu gibi mesane kanseri riskini azalttığına dair sınırlı veri mevcuttur.
    Beyin Kanseri
    Beyin kanseri hakkında bilinen besinsel risk faktörü yoktur.
    Meme Kanseri
    Meme kanseri Amerikalı kadınlarda en sık tanı konulan ve akciğer kanserinden sonra 2. sıklıkta kansere bağlı ölüme neden olan kanserdir. İlk adetin 12 yaşından önce olması, hiç doğum yapmamış olmak veya ilk doğumu 30 yaşından sonra yapmak, geç yaşta menopoza girmek ve ailede meme kanseri hikayesi olması meme kanseri riskini arttıran faktörlerdir. Buna rağmen hormon replasman tedavisi kullanımını sınırlamak, şişmanlıktan korunmak, fiziksel aktivite yapmak ve emzirmek gibi davranışlarda oluşturulan değişikliklerle bu risk azaltılabilmektedir.
    Diğer kanserlere oranla eldeki veriler daha zayıf olmasına rağmen bazı çalışmalar fazla miktarda sebze ve meyve içeren diyetlerin meme kanseri riskini azalttığını ileri sürmektedir. Alkol, riski orta derecede arttırmaktadır. Uzun süreli ve yoğun fiziksel aktivitenin meme kanseri riskini azalttığına dair veriler çoğalmaktadır. Şu anda, meme kanseri riskini azaltmak amacıyla verilecek en iyi beslenme önerileri şunlardır: Haftada en az 4 saat çok yoğun fiziksel aktivitede bulunmak, günde 1 ölçek içkiden daha fazla alkol alımını sınırlamak veya hiç alkol kullanmamak ve kalori kısıtlaması ve düzenli fiziksel aktiviteyle birlikte ömür boyu kilo alımını engellemek.

    Kalın Barsak Kanseri ( Kolorektal Kanser)
    Kolorektal kanser Amerikalı erkek ve kadınların toplamında kansere bağlı en sık 2. ölüm nedenidir. Kolon kanseri riski, ailede kolorektal kanser hikayesi olanlarda artmıştır. Diyet ve fiziksel aktiviteye ek olarak değiştirilebilecek bazı diğer faktörler bu kanserin etiyolojisini etkilemektedir. Risk, sigara içimi ve muhtemelen aşırı alkol alımıyla artmaktadır. Risk, aspirin veya diğer steroid olmayan anti-enflammatuar ilaç kullanımı ve muhtemelen hormon replasman tedavisiyle azaltılabilmektedir. Şimdilik ne aspirin benzeri ilaçlar ne de post menapozal hormonlar muhtemel yan etkileri nedeniyle kolorektal kanserden korunmak için önerilmemektedir. Çalışmalar düzenli olarak orta derecede aktivite yapanlarda, daha düşük kolon kanseri riski olduğunu göstermektedir ve yoğun egzersizin kolon kanseri riskini azaltmakta daha da yararlı olabileceğine dair veriler artmaktadır. Fiziksel hareketsizlik, rektum kanserinden çok kolon kanseri riskinde artışla ilişkilidir. Sebze ve meyve ağırlıklı diyetler riski azaltmakta, kırmızı et içeriği yüksek diyetler kolon kanseri riskini arttırmaktadır. Folik asit desteğinin kolon kanseri riskini düşürebileceğine dair bir takım veriler mevcuttur. Kolon kanseri riskini azaltmak için yapılacak en iyi beslenme önerisi: fiziksel aktivitenin yoğunluğunu ve süresini arttırmak, kırmızı et tüketimini sınırlamak, şişmanlıktan korunmak ve fazla alkol tüketmemektir. Ayrıca Amerikan Kanser Grubu’nun barsaktaki polipleri bulup çıkarmakla ilgili olarak düzenli kolorektal tarama önerilerini uygulamak da çok önemlidir.

    Endometriyum (Rahim) Kanseri
    Şişmanlık ve menopoz sonrası hormon kullanımı rahim kanseri riskini arttırmaktadır. Menopozdan sonra kilolu kadınlarda östrojen düzeyleri kilolu olmayanlara göre daha fazladır. Bu östrojenin rahim kanserini arttırdığı düşünülmektedir. Sebze ve meyvelerin tüketimi rahim kanseri riskini azaltabilmektedir. Şu anda rahim kanseri riskini azaltmak için verilebilecek olan en iyi öneri diyet ve düzenli egzersizle sağlıklı bir kiloda kalınması ve her gün en az 5 porsiyon sebze ve meyvenin yenilmesidir.

    Böbrek Kanseri
    Aşırı kilolu kişilerde böbrek kanseri riski artmıştır. Bunun nedeni bilinmemektedir. Böbrek kanseri riskini azaltmak için verilecek olan en iyi öneri şişmanlamamaktır.
    Lösemi ve Lenfomalar
    Lösemi ve lenfomalar için bilinen hiçbir besinsel risk faktörü yoktur.
    Akciğer Kanseri
    Akciğer kanseri Amerika’da en önde gelen kansere bağlı ölüm nedenidir. Akciğer kanserlerinin % 85’den fazlası sigara içme sonucunda olur. Pek çok çalışma günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve yiyen kişilerde akciğer kanseri riskinin bu şekilde beslenmeyenlere oranla daha düşük olduğunu göstermiştir.Yüksek doz beta-karoten ve/veya A vitamini kullanımı sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırmıştır (azaltmamıştır). Şu anda akciğer kanseri riskini azaltmak amacıyla yapılacak olan en iyi öneri sigara içmemek ve her gün en az 5 porsiyon sebze ve meyve yenilmesidir.

  • Besin destekleri nedir, neden kullanılmalıdır?

    Tükettiğimiz besilerin içerisindeki vitamin ve minerallerin yüksek dozlarının oldukça konsantre edilerek şurup,hap veya kapsül haline getirilmiş formlardır.Besin destekleri vitamin,mineral,fitokimyasallar,otlar ve botanik ürünleri kapsar.

    Bu ürünler beslenmenin desteklenmesi , beslenme sorunlarının tedavisi ve önlenmesi amacıyla kullanılırlar.

    Düzenli ve dengeli öğün alışkanlığı olan çocuklarda ve erişkinlerde birçok vitamin ve mineral günlük diyet ile alınır.Ancak öğün atlama , aburcubur tüketme , fast food tarzı atıştırma sebze-meyve tüketmeme , enfeksiyonlar,beslenme bilinci ve eğitimindeki yetersizlik, besinlerin alınması,hazırlanması,pişirilmesi sırasında oluşan kayıplar nedeni ile vitamin mineral eksikliği görülebilir.

    Özellikle okul öncesi (1-5 grubu) çocukluk dönemi, ilkokul çağı,Adölesan ve gebelik dönemleri vitamin,mineral eksikliği açısından risklidir.Çünkü bu dönemler hızlı büyüme ve gelişmenin olduğu daha fazla besine ihtiyaç duyulan dönemlerdir.

    Çocuklarda ve adölesanlarda en sık demir, iyot, folik asit, B12 ve Dvit eksikliği görülür

    Besin takviyeleri tamamen bireyin ihtiyaçlarına yönelik kullanılmalıdırlar. Bir başkası için iyi olan bir vitamin ve mineral sizin veya çocuğunuz için yeterli olmayabilir veya fazla olabilir.

    Örneğin;

    Bağışıklık problemlerinde C vitamini, D vitamini, çinko gelişimsel problemlerde B komplex vit ( özellikle B6), troid problemlerinde selenyum, B12, çinko kullanımı önerilmektedir.

    Anne ve babalar hiçbir şekilde doktor tarafından testleri ve takibi yapılmadan kulaktan dolma bilgilerle bu ürünleri çocuklarına vermemelidir. Yapılan çalışmalara göre besin destekleri özellikle multi vitaminler en çok iştahsız çocuklarda kullanılmaktadır. Destek amaçlı verilen vitamin ve minerallerin iştahı açtığına dair kesin bir kanıt yoktur. Yalnızca eksik olan vitaminlerin ve minerallerin yerine konması amacıyla verilebilir. İştahı arttırmak amacıyla bilinçsizce kullanılmamalıdır.

    OMEGA – 3 NEDİR , NEDEN KULLANILMALIDIR ?

    İnsan yaşamının devam etmesi için gerekli olan ancak vücutta sentezlenmeyip sadece besinler yoluyla alınan yağ asitleridir. Dünyada konu olmuş en çok çalışma yapılan çocuklarda da en sık kullanılan besin takviyesidir.

    Balık yağı dediğimiz omega-3 yağ asitleri EPA+DHAdan oluşurlar. Başta beyin olmak üzere vücudumuzda pekçok fonksiyonunun çalışmasında önemli bir hücresel yapı elemanıdır.

    Anne karnındaki bebeğin beyin ve göz gelişinden tutunda çocuk ve erişkinlerde öğrenme,konsantrasyon, bellek ve zeka gelişiminde etkilidirler. Dikkat eksikliği,davranış problemleri üzerine olumlu etkileri vardır.

    Dolayısıyla vücudun omega-3 ihtiyacı anne karnında başlar. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık boyuncada devam eder.

    En fazla deniz balıklarında (sardalya, somon, uskumru, ton balığı) bulunur. Keten tohumu, ceviz, brokoli, semizotu, lahana, ıspanak gibi gıdalarda da bulunur.

    TERCİH EDERKEN NELERE DİKKAT ETMELİYİZ?

    EPA + DHA en az 1000 mg olmalı

    Barsaklardan emilip kana taşınması aşamasında en etkili formu olan TG formu tercih edilmeli

    Çabuk oksitlenirler ve böylelikle etkilerini kaybederler.Isıdan ve ışıktan korunması gerekir. Bu nedenle buzdolabında saklanmalıdır.

    Denizlerde artan ağır metal ve civa düzeyleri deniz ürünlerini tehdit etmektedir.Özellikle civa,kurşun kadmiyum ,arsenik . Bu nedenle ağır metal testleri yapılmış olmalıdır.

    IFOS onayı varmı önemli ! Dünya Sağlık Örgütü ve Beslenme konseyi kontrollerine göre güvenilirlik onayı almış olmalıdır.