Etiket: Belirtiler

  • Depresyon Türleri

    Depresyon Türleri

    DEPRESYON ÇEŞİTLERİ

    Herkes zaman zaman depresyona girebilir. Depresyon her sağlıklı kişinin deneyimleyebileceği geçici bir durumken kişinin depresyona yatkınlık ve kişisel yapısından kaynaklanan nedenler bu sürecin ağır geçirilmesine sebep olabilir. Geçici sorunların kalıcı olmasını istemiyorsanız sağlıklı depresyon ile sağlıksız depresyonu ayırt edebilmelisiniz.

    Depresyonun kendi içinde pek çok çeşidi bulunmaktadır. Hafif olanlar grip gibi atlatılabilirken, ağır depresyon türleri yaşamı çekilmez hale getirir ve çoğunlukla yardım almayı gerektirir. Aradaki farkı anlayabilmek için depresyon çeşitlerine bir göz atalım.

    Maskeli Depresyon

    Kişi ve yakın çevresi depresyonda olduğunu anlayamaz çünkü başka belirtileri depresyonu maskelemektedir. Mesela, bedenin değişik yerlerinde ağrılar oluşmuştur. Vücudunda uyuşma, karıncalanma, beslenmede bozukluklar vardır. Alkol veya madde bağımlılığı gibi sorunlar kişiyi etkisi altına almışken gerçekte depresyonun dışa vurumunun sonuçlarıdır.

    A tipik depresyon

    Kişi mevcut sorunları abartılı şekilde algılar. Grup içinde uyumsuz davranışları artar. Takıntılı ve aşırı kontrolcü olmaya başlar. Güvensizlik ve korkular rutin yaşamı zorlaştırmaya başlamıştır. Bu mutsuzluğu gidermek için kişi daha fazla uyumaya başlar. Aşırı kilo alabilir. Güçsüzlük ve hareket etme isteğinde azalma başlar. Cinsel uyumsuzluklar baş gösterir.

    Kronik Depresyon

    Yüksek tansiyonda olduğu gibi kişi depresyonu hafif yaşar ve zamanla bu depresyona alışır. Depresyon kişiliğin bir parçası gibi olur. Kişi olumlu düşünmez ve kendisini olumlu düşünmeye teşvik eden kişileri kendinden uzaklaştırma eğilimi gösterir

    Kronik depresif kişiler bir anlamda mutsuzluğu ile mutlu olmayı öğrenmiş, depresif yaşamı kabullenmişlerdir.

    Klinik Depresyon

    Kişi otokontrolünü kaybetmeye başlamış, duygu ve düşüncelerini kontrol edemez hale gelmiştir. Kendisine veya başkalarına zarar verme eğiliminde veya düşüncesindedir. Bu durumdaki kişilerin yakından gözlemlenmeleri ve ilaçlarının düzenlenebilmesi için yatılı tedavi altına alınmaları gerekir.

    Manik (Bipolar) Depresyon

    İki uçlu depresyon olarak da bilinen bu depresyon türünün önce kontrol altına alınması ve ardından kişinin psikiyatrist kontrolünde gerekli ilaçları (lityum karbonat, valproat vb.) kullanması gerekir. Dönem dönem durulan ve sonra tekrar yinelenen depresif durumun özellikle atak dönemlerinde kontrol altına alınması gerekir. Mani döneminde;

    • Aşırı sevinç, aşırı coşku

    • Ani saldırganlık ve paranoya

    • Yeni fikirler, hızlı düşünme

    • Her zamankinden fazla konuşma isteği

    • Artan aktivite ve enerji

    • Azalan uyku ihtiyacı

    • Artan ilişki isteği

    • Artan alkol ve uyuşturucu kullanımı

    • Artan kendine güven, yapmaya karar verdiği her işi başaracağı duygusu

    • Aşırı duyarlılık, gerginlik, sabırsızlık

    • Artan cinsel ilgi

    • Artan para harcama

    • Konsantrasyon güçlüğü, dikkatin kolay dağılması

    • Huzursuzluk, karmaşa

    • Kavgaya ve tartışmalara her zamankinden daha meyilli olma

    gibi belirtiler görülebilir.

    Mevsimsel Depresyon

    Havaya duyarlı kişilerde mevsim geçişleri sırasında çeşitli depresyon belirtileri ortaya çıkabilir. Bu belirtiler etkilerini bir süre devam ettirdikten sonra azalarak ve kendiliklerinden kaybolurlar. Bu durumlarda kişinin içe dönmesi ve depresyon yaratan tetikleyicilerden uzak durması önerilir.

    Psikotik Depresyon

    Hezeyan, halüsinasyon gibi psikotik belirtiler depresyona eşlik eder. Antipsikotik ilaçlarla tedavi gerekebilir. Yeterince dikkatli tetkik edilmezse şizofreniyle kolaylıkla karıştırılabilir. Hekimin iki hastalığı birbirinden ayırt etmesi ve tedaviye doğru ilaca başlaması önemlidir.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    ZİHNİMDEKİ SAKIZ: TAKINTILAR (OBSESYONLAR)

    İnsan, doğal olarak çevresinde ve kendi iç dünyasında olan biten her şeyi anlamlandırmak ister. Kimse anlam veremediği, algılayamadığı bir durum içerisinde olmak istemez. Hele hele kafamızın içinde dönüp duran ‘saçma sapan’, hiç kimseye anlatamadığımız, bizi utandıran veya aşırı derecede kaygılandıran düşünceler varsa, hayat iyice zorlaşır. Kişi bu duruma bir anlam veremez. Daha da kötüsü derdini de kimseyle paylaşamaz. Obsesif-Kompulsif Bozukluk denilen, Tükçeye ise ‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir. 
    Hemen hepimizde hafif şiddette bu tür düşünceler olabilir. Kimimiz merdiven sayarız, kimimiz yerdeki çizgilere basmayız, kimi hep belli bir basamağı atlarken kimi de kapıyı kilitledim mi kilitlemedim mi diye sürekli düşünür durur. 
    Bu durum, bir düşünce ya da duygunun mantıklı çabayla bilinçten uzaklaştırılamayarak ısrarlı biçimde var olmasıdır. Kişinin zihnine irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, egoya yabancı, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan sembol veya dürtülerdir. Mantığa ve görüşlerine de aykırıdır.
    Bu tür takıntılı düşünceler zihinden kovmakla gitmez. Adeta gücünü sizin direncinizden alır. Yani siz bu düşüncelere ne kadar direnirseniz, bu düşünceler de o kadar kuvvetli bir şekilde karşılık verir. Dolayısıyla insan kendisini bir kıskaç altında hisseder. Ne yapsa bu düşüncelerden kurtulamaz. Bu düşünceleri nötralize etmek için, yani bu düşüncenin verdiği kaygıdan kurtulmak içinse bir takım davranışlar sergilemek zorunda hisseder kendini. Bu davranışlara da kompulsiyon denir. Örnek verecek olursak; kapıyı kilitlediği halde sürekli olarak zihninde kapıyı kilitledim mi, kilitlemedim mi gibi bir düşünce döner durur. Bu nedenle bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu vardır; gidip kapıyı kontrol etmek. Bu davranış, istenmeden de olsa, zorunlu olarak pek çok kez olabilir. Ancak kapıyı kontrol ettiğinde bu kaygıdan kurtulur, fakat yine aynı düşünce yanı başında belirir. 
    Bir başka örnek; temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi, tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendini zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    HER ŞEYİ KONTROL EDEMEZSİNİZ
    Bu tür düşüncelere sahip insanların büyük bir kısmında aşırı kontrolcü bir bakış bulunmaktadır. Bir işi yaparken aşırı ayrıntıcıdırlar ve her şeyin dört dörtlük olmasını isterler. Çok titiz ve düzenlidirler. Yapılan işlerde adeta kusursuzluk ararlar. Aşırı kuralcı ve kontrolcü olan bu kişiler için olayların ya da planlanan işlerin istedikleri mükemmellikte olması adeta felakettir. Kuralları son derece katı, ahlaki değerleri ise hiçbir esneklik göstermeksizin cezalandırıcı niteliktedir. 
    Bu takıntılı düşünceler de kişiyi işte tam on ikiden yani en ahlakçı ve kuralcı olduğu yerden vurur. Dindar kişiyi namazda yakalar, eşine sadakat konusunda en küçük bir tereddütü olmayan bir kişinin zihnine ise çeşitli kadınlarla ilgili cinsel fanteziler olarak belirir. Annesine olan düşkünlüğüyle bilinen bir kişide ise annesini öldürme korkusu şeklinde ortaya çıkabilir. Bütün bu düşünceler kişiye son derece büyük bir acı verir. Ve yine aynı kısır döngü; düşüncelere direnme, direndikçe düşüncelerin de kuvvetlenmesi. 
    Obsesif Kompulsif bozukluk kişinin yaşam kalitesini inanılmaz derecede düşüren bir rahatsızlıktır. Ne hazindir ki kimileri bu ‘saçma’ düşüncelerini birileriyle paylaşmaktan korkar. Çünkü ‘deli’ damgası yemekten korkarlar. 
    Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeye çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz. Çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez.
    BELİRTİLER
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    3.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    4.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir. Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    5.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    6.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    7.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşın kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozuklukiannda olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açt- iımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sannsal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    Beynin davetsiz misafiri: Takıntı[]
    Takıntı, insan zihninin düşman başına özelliklerinden biridir. Aklımıza bir düşünce veya hayal gelir, oturur, bir türlü oradan kalkmaz. Ne yaparsak yapalım, o düşünce veya hayal oradadır. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. Frenkler takıntıya obsesyon derler. Obsesyon saplantı kelimesiyle de Türkçe’ye çevrilebilir. Net bir tarif yaparsak, obsesyon veya saplantı/takıntı:
    1-İstenmeden gelen,
    2-Sıkıntı verici,
    3-Tekrarlayıcı ve sürekli düşünce, dürtü veya hayaldir.
    Kimine kirlendiği hissi gelir, mutlaka gidip temizlenmek ihtiyacı duyar. Kiminin kafasına, çocuğuna zarar vereceği endişesi saplanır. Kimi aklında dolaşan günah düşüncelerden kurtulamaz. Örnekler çoğaltılabilir. Dikkat ederseniz bu düşünce, dürtü ve hayaller daima istenmeden gelir, sıkıntı vericidir, tekrarlayıcıdır.
    Kişinin takıntısı doğrultusunda yaptığı ve kendini alıkoyamadığı eylemlere ise kompülsiyon deriz. Kompülsiyon, ‘zorlantı’ kelimesiyle Türkçeleştirilirse de anadili Türkçe olan insanlara bu kelime herhalde pek mana ifade etmez. Yine de daha iyisi türetilene kadar kompülsiyon veya zorlantı kelimelerinden birini kullanmak dışında çaremiz yok.
    O halde, mesela insanın aklına kirlendiği düşüncesinin gelmesi takıntı, gidip ellerini yıkaması kompülsiyondur. Allah’a küfür etmeye mâni olamamak takıntı, tövbe etmek kompülsi- yondur. Çocuğunu kaldırıp camdan atacağını düşünmek takıntı, cam kenarlarından uzak durmak kompülsiyondur.
    Özetle kompülsiyonlar öyle davranışlardır (veya dua etmek vs. türünden zihinsel eylemlerdir) ki:
    1-Takıntıya cevap olarak gerçekleştirilir.
    2-Kişi kendisini bu davranışları yapmaktan alıkoyamaz.
    3-Tekrarlayıcıdır. (Defalarca el yıkanır, sürekli zemin veya priz kontrol edilir, yedi veya yedinin katları kadar estağfurullah denir.)
    4-Genellikle katı biçimde, hatta merasim katılığıyla uygulanır. (Belli şekilde belli sayıda el yıkanır, belli sayıda tövbe edilir, priz kontrol edilip deftere tarih ve saat düşülerek not alınır.)
    Yukarıdaki örneklere bakan pek çok okuyucu büyük ihtimalle “Aa, bende de bu takıntı var” demiştir. Evet, insanların büyük bölümünde irili ufaklı pek çok takıntı vardır. Ama bir kişinin ‘takıntı hastası’ olduğunu söyleyebilmek için, takıntıların rahatsız edici boyutta olması gereklidir. Mutlaka hepimizin çevresinde her şeyden pek çabuk iğrenen, sık el yıkayan bir anne, ağabey, komşu, arkadaş bulunur. Bu kişilerin hepsi hasta mıdır? Elbette değildir. Ama verdiğim örneklerde görüldüğü gibi takıntı kişiye acı veriyorsa veya işine, gücüne, okul başarısına, insan ilişkilerine zarar veriyorsa o zaman ortada ‘takıntı hastalığı’ var demektir. Takıntı hastalığına bilim dilinde obsesif kompülsif bozukluk denir.
    Takıntının Envai Çeşidi
    Sık gördüğümüz takıntıları şöyle özetleyebiliriz:
    1-Bulaşma takıntıları: Pislik, mikrop, meni, idrar… gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
    2-Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
    3-Bedenimizle ilgili hastalık takıntıları: Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
    4-Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Pantolonun ütü çizgisi jilet gibi olmadığında huzursuzluk hissetme…
    5-Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mıyım? Kadınlara saldırır mıyım?” şeklinde çevredekilere zarar vermekten korkma.
    6-Cinsel takıntılar: Namazda akla erotik görüntülerin gelmesi, olmadık insanlarla erotik görüntüleri gözünün önünden uzaklaştıramama…
    7-Dini takıntılar: Allah’a küfür etme, Allah var mı yok mu sorusundan kurtulamama, günah şeyleri yapma arzusuna mâni olamama…
    8-Metafizik takıntılar: “Ben ben miyim? Ruh nerededir? Yıldızların ötesinde neler var? Bugün bugün mü yoksa yarın mı, dün mü? insanlar hayal mi gerçek mi?” gibi sorulardan kurtulamama.
    Sık karşılaştığımız kompülsiyonlar (zorlantı) ise şunlardır:
    1-Kontrol kompülsiyonları: Yoldan dönüp kapıyı kapatıp kapatmadığını kontrol etme, evden çıkmadan önce prizleri defalarca denetleme…
    2-Yıkama kompülsiyonları: Tekrar tekrar el yıkama, banyo yapma, evi temizleme, gıdaları yıkama…
    3-Sayma kompülsiyonları: Plaka numaralarını toplama, yoldan geçen arabaları sayma, gömleklerin düğmelerini sayma…
    4-Sorma-anlatma kompülsiyonları: “Ne dedin bir daha söyle? Sana para verdim mi söyle?” şeklinde sorular…
    5-Dua etme kompülsiyonları: Aynı duayı, besmeleyi, tövbeyi defalarca tekrarlama.
    6-Simetri ve düzen kompülsiyonlan: Yürürken çizgilere basmama. Paraları Atatürk resimleri üst üste gelecek şekilde istifleme. Kalkıp duvarda eğri duran tabloyu düzeltme….
    7-Biriktirme kompülsiyonlan: Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa alıp eve getirme, evi çöp eve dönüştürme…
    Saptantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsessive-Compulsive Disorder)[]
    Saplantı (obsession) istenç (irade) dışı gelen, bireyi tedirgin eden, benliğe yabancı (ego-dystonic), bilinçli çaba ile kovulamayan, inatçı biçimde yineleyen düşüncelerdir. Zorlantı (compulsion) ise çoğu kez saplantılı düşünceleri kovmak için yapılan, istenç dışı yinelenen hareketler’dir. Örneğin, temiz olduğunu bildiği herhangi bir şeye dokunduğunda elinin kirlendiğini düşünerek (saplantı) kişinin birçok kez el yıkama zorunluğunu hissetmesi. Tutkulu biçimde birçok kez elini yıkaması; abdest alırken gelen Tanrı’ya küfür düşünceleri (saplantı) yüzünden kişinin abdestini birçok kez yeni baştan almak zorunda kalması (zorlantı) gibi. Kişi, saplantılarının aklına gelmemesi ya da zorlantılı hareketleri yapmamak için kendim zorlar; fakat zorladıkça istenmeyen düşünceler gene gelir, istenmeyen hareketler tekrar tekrar yapılır.
    Tarihçe
    Saplantılar ve zorlantılar insanlık tarihi kadar eskidir. Çok eski din kitaplarında düşünce saplantılarına ve hareket zorlantılanna işaret eden davranış örnekleri bulunmaktadır. Kaldı ki dinsel ve büyüsel törenlerin kaynağında büyük oranda obsesif-kompulsif nevrozdakine benzer savunma düzeneklerinin işlediği görülür. Buna ileride gene döneceğiz.
    Shakespeare’in Makbet’inde obsesif-kompulsif nevrozun klasik bir örneğim görürüz. Lady Makbet’in etkilemesi ile kocası Makbet, kral Duncan’ı öldürür. Bundan sonra Lady Makbet’de el yıkama hastalığı başlar. “Arabistan’ın bütün kokulu sabunlan getirilse bu elin kirleri temizlenemez” der ve sürekli ellerini yıkar.
    20. yüzyılın başlarında Fransız ruh hekimi Pierre Janet fobileri, saplantı ve zorlantıları bir başlık altında topladı ve buna “psikasteni” adını verdi. Janet’ye göre psikasteni bireyde istenç (irade) zayıflaması sonucu ortaya çıkıyordu. Freud, fobilerdeki ruhsal neden ve düzeneklerin obsesif-kompulsif bozukluklardaki ruhsal nedenlerden ve psikodinamik düzeneklerden farklı olduğunu görerek fobik nevrozla obsesif-kompulsif nevrozu ayrı rahatsızlıklar olarak inceledi. Obsesif-kompulsif nevrozun psikodinamiği ve ruhsal kökeni hakkındaki çağdaş görüşler Freud tarafından geliştirilmiştir. 20. yüzyılda öğrenme kuramları ile de obsesif-kompulsif nevroz etiyolojisine ve sağaltımına önemli katkılar sağlanmıştı. 20. yüzyılın sonlarına doğru bu hastalıkta önemli kalıtımsal-nörobiyolojik etkenlerin olabileceğine ilişkin veriler elde edilmeye başlanmıştır. Bunlar ileride açıklanacaktır.
    Tarihçe[] : Histeri, Mani ve Melankoli Eski Devirlerden beri gayet iyi tanımlanmışlardı. Yeni Devirlerde Edebiyat ve San’at, obsesyon ve kompülsiyonları, bizlere bilim adamlarından evvel tanımladı.
    Samuel Taylor Coleridge, 1798’de ‘Ancient Mariner’ (Eski Gemici) adlı şiirinde şöyle diyor:
    “… Since then at on uncertain hour, that agony returns:
    And ’til my ghostly tale is told,
    This heart within me burns..’
    Şair, ‘ghostly tale’ her ne acayip bir obsesyonel konu, söz, inanç idiyse, o icra edilinceye kadar içindeki kalbinin’ yandığından’ yakınıyor. Bu ‘tedirginlik’, genellikle bir süje’de hipnoz sonrası gözlenir.
    Esquirol (1838), obsesif şüphelenmeyi ‘monomanie resonnante’i (yankılanan tek-mani) olarak isimlendirdi. Falret, daha sonraları aynı rahatsızlığı ‘maladie du doute’ (şüphe hastalığı) olarak nitelendirdi.
    Fransız psikiyatrı Morel (1861), obsession terimini ilk kullanan kişidir.
    Nöro-psikiyartist Westphal (1878), obsesyon’u şöyle tarif etmişti: “..hastanın arzusuna karşı beliren ve giderilemeyen…duyumsal bakımdan anormal gibi görünen fikirler..”
    Freud, 1895’den itibaren ‘obsesif semptomlar’ ve onların dinamikleri hakkında konuşmaya başladı.
    Pierre Janet (1903), ‘psychastenia’ adını koyduğu klinik entite’de fobik ve obsesif-kompülsif semptomları aynı hastada tarif etti, bunda Histeri dışlanmıştı.
    DSM-I (1952), fobi ve obsesyon’ları ayrı klinikler halinde yeni bir klasifikasyon sistemine resmen kaydetti.
    Obsesif-kompülsif tip ‘savunma’lar, intra-psişik bir patern olarak genellikle kişilik yapısı içine girerler ve karakter savunmaları’nı teşkil ederler. Yani, doğuş ve dinamik noktalarından, Obsesif-kompülsif nörotik semptomlarına eşdeğerdirler (equivalents). Bu itibarla bunlara karakter nörozu denir ki, tedavileri çok zordur.
    Karakter Nöroz’u, karakter savunma mekanizmalarının ve karakter kişilik öğelerinin abartılmış bir şekilde sergilenmesidir. Birey bu sonuca eriştiğinde, Nöroz’un esas karakterlerinden biri olan ‘kendini bozguna uğratma’ (self- dejeat) görülür. Kişi şu soruyu kendine sorar durur, “bu semptomların bana faydası ne?’.
    Karakter Analizi, bir kişi’nin ‘kişilik savunma öğelerinin’ sistemli bir şekilde psikoterapötik araştırılmasıdır. Çalışma şekli, diğer nörozlarda olduğu gibidir. Klinik belirtiler, kişinin yapısıyla ego-syntonic bir şeklilde yinelenirler. Tedavide bunların analizi yapılır.
    Obsesif Kişilik (Obsessive Personality), kişinin yapısındaki patern ve savunmaların yaşam boyunca yeralmasıdır. Böyle bir kişilik, obsesif savunmaları kullanır.
    KÜLTÜREL FAKTÖRLER[]: Zamanımızın tempo’sunun ve kültürel faktörlerin, örneğin san’at performans’ı, rekor (not, dosya) tutma, maliye ve iş yöntemlerinin uygulanmalarında, bu nöroz’un gün geçtikçe artmakta olduğundan şüphe yoktur. Modern toplum, bir dereceye kadar düzenli, derli toplu, sözünde duran, işe zamanında gelen kimseleri daha takdir eder ve ödüller. Terapist’ler de, hekimliğin tüm diğer branşlarından daha dikkatli ve titiz olarak, başlama ve bitirme, zamanında olma öğeleri üzerinde duyarlıdırlar.
    Başlangıç Yaşı
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle genç yaşta başlar. Büyük çoğunlukla ortalama başlangıç 18-25 yaşları arasındadır. Küçük çocukluk yaşlarında bile görülebilir. Erkeklerde kadınlara göre daha erken yaşlarda başladığı görülür. Orta yaşlarda, hatta yaşlılıkta, ağır yaşam koşullan içinde, geç başlayan türleri vardır.
    Sıklık ve Yaygınlık
    Hastaların çoğunda belirtiler hafif olduğundan hekime gitmezler ve rahatsız oldukları belli olmaz. Bir kesimi hastalıklarını gizlerler; kimseye belli etmek istemezler; fakat kendi evleri içinde açıkça bellidir. Bir kesimi de yıllarca süren hastalığı artık benimsemişlerdir. Hastalık, kişi tarafından tanımlanmadıkça, bir yakınma olarak getirilmedikçe muayenelerle tanınması hemen hemen olanaksızdır. Bu nedenlerle bu bozukluğun sıklığını (incidence), yaygınlığını (prevalence) saptamak son derecede güçtür. Daha 1980’lere dek yapılan İngilizce yayınlarda bu hastalığın seyrek görüldüğü bildirilmekte ve tanınmış kitaplarda böyle yazılmakta idi. Oysa ki 20. yüzyılın başında Freııd ve Janet gibi araştırıcıların çok dikkatini çekmiş olan bu bozukluğun sık görüldüğü ve bu bilgilerin yanlış olması gerektiği yıllardan beri ülkemizde de gözleniyordu. Nitekim A.B.D. ve Kanada’da yapılandırılmış görüşme çizelgeleri ile yürütülen epidemiyolojik araştırmaların sonuçları 1980’lerin sonuna doğra yayınlandı ve bu hastalığın öyle nadir bir hastalık olmadığı anlaşıldı. Bu araştırmalara göre yaşam boyu yaygınlık oranı (life time prevalence rate) % 2.5-3 olarak bulunmuş ve bu ülkelerde, majör depresyonlar, fobiler, alkol/ilaç kötü kullanımından sonra dördüncü sıklıkta bir bozukluk olduğu görülmüştür. A.B.D. araştırmaları erkek ve kadın arasında görülme sıklığı bakımdan büyük bir ayrım olmadığını göstermektedir.
    Türkiye Ruh Sağlığı Profili araştırmasına göre 12 aylık bir sürede sağlık ocaklarına başvuran hastalar arasında toplam saplantı-zorlantı hastalığı oranı % 0.5; kadınlarda (%0.6) erkeklere (%0.2) göre üç kat yüksek bir oran bulunmuştur. Ülkemizde bunaltı bozuklukları kadınlarda daha yüksek oranda görülmektedir; bunun nedenlerini araştırmalarla aydınlatmak gerekir.
    Belirtiler ve Bulgular
    Genel Görünüm ve Davranış
    Bu tür nevrotik belirtilere yatkınlığı olan hastalar genellikle aşın titiz, düzenli ve kusursuzluk arayan kişilik yapısı gösterdiklerinden dışavuran davranışlarında düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdırlar. Ancak hastalık oluştukça, yani saplantılı kişiliğin ötesinde saplantı-zorlantı belirtileri de ortaya çıkınca hastanın düzeni bozulabilir, hareketlerinde aşırı ikirciklilik, kararsızlık egemen olur.
    Konuşma ve İlişki Kurma
    Konuşma düzgün ve aşın derecede denetimlidir. Sözcükleri seçerek konuşur. En küçük bir eksik bırakmama çabası yüzünden ayrıntılıcılık belirgindir. İlişkilerinde sıkıcı olacak denli saygılılık, kuralcılık vardır,
    Duygulanım
    Saplantı ve zorlantılar hastayı son derece tedirgin eder. Hasta saplantı ve zorlantılarının kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Fakat herhangi bir nedenle zorlantılarını yerine getiremeyince bunaltı daha da artar. Böylece hasta bunaltıyı yatıştırmak için zorlantılara başvurur, zorlantılar yineledikçe de bunaltısı artarak bir kısır döngü içine girer. Bunun yanısıra hastadan yaşam öyküsü alınırken, acı veren travmatik olayları duygudan yalıtılmış biçimde, sanki bir başkasının başından geçen olaylarmış gibi bir dille anlatır (yalıtma, isolation).
    Bilişsel Yetiler
    Bu hastalar genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Algı ve yönelim bozukluğu olmaz. Çok süreğenleşmiş ağır türlerde bazen algı bozukluğu izlenimi edinilebilir. Örneğin kediye dokunmaktan kaçınan ve uzaktaki kediye değdim mi değmedim mi saplantıları yüzünden elbiselerini temizlemeye veren hastalarda olduğu gibi. Böyle hastalar aslında kediye değmemiş olduklarını bilirler, fakat gene de saplantılı kuşkuları algılamalarını kesinlikten uzaklaştırır. Yineleyen saplantılar nedeni ile dikkat dağılabilir, verim düşebilir. Hastaların birçoğu yinelenen zorlantıları yaparken yaptım mı yapmadım mı kuşkusuna kapılarak yaptıklarını sanki hemen unutmuş gibi görünürler. Bunun gerçek bir bellek bozukluğu olduğu söylenemez.
    Düşünce Süreci ve içeriği
    Düşünce düzgün, eksiksiz, ayrıntıcı bir akış gösterir. Düşünce içeriğinde sık sık gelen, yineleyen, inatçı düşünce saplantıları (obsesyon) vardır. Hasta bunların saçma olduklarını fakat bir türlü engelleyemediğini söyler. Bir başka deyişle bu düşünceler benliğe yabancıdır (ego-dystonic), yabancı cisim gibidir. Hasta bunları kabul edemez; mantığına, görüşlerine, ahlâk anlayışına, inançlarına ters bulur. Bu düşüncelerden kurtulmaya çalışır. Fakat herhangi bir düşünceyi atmaya çalışmak, ister istemez o düşünceyi kafada yaşatmaktır. Çabaladıkça artar, sıklaşır ve hasta çok bunalır.
    Düşüncede iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Sürekli ikirciklilik (tereddüt), kararsızlık dikkati çeker. Sanki her düşüncenin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Bir şeyi kuralına göre yaptım mı yapmadım nu, düşündüm mü düşünmedim mi, yapsam mı yapmasam mı kararsızlıkları ve obsesif kuşkuları içinde hasta ileri derecede bunalır ve çevresindekileri de sıkar. Kapılar, pencereler, havagazı musluğu, karyola altları tekrar tekrar kontrol edilir. Geçtiği yerden acaba bir köpek de geçmiş olabilir mi, köpek pisliği arabasının kapısına değmiş olabilir mi, elini sıktığı insanlar tuvalete gittiklerinde ellerini yıkamamış olabilirler mi, kapı tokmakları, para vb. dışkı ile meni ile kirlenmiş olabilir mi kuşkuları düşüncelerini kaplar. Çeşitli eşyalara dokunmaktan kaçınmaya çalışır; dokunduğu zaman da el yıkamalar başlar. Kimileri bir yerde bir süre oturup kalktığında, bir yere ziyarete gittiğinde oturduğu koltukta, bulunduğu yerde bir şeyler unutmuş olabilir mi kuşkusu yüzünden tekrar tekrar bakarak araştırır. Bunlara kuşku saplantıları (obsesyonları) denir.
    Kimi hastalarda evren nedir, uzayın ötesinde ne vardır? Tanrı var mıdır’.” Tanrı varsa Tanrıyı kim yaratmıştır? Tanrıyı yaratan bir şey varsa onu yaratan kimdir şeklinde uçsuz bucaksız metafizik saplantılar görülür. Kimilerinde kanser, kuduz, AIDS gibi hastalık saplantıları hastanın zihnini sarar ve bunlar fobi haline gelebilir. Kimi hastalarda sayma saplantıları bulunur ve bunlar, düşündükleri ya da gördükleri sayıları saymaktan kendilerini alamazlar. Otomobil plakaları, evlerin numaraları, apartmanların kaç kat olduğu sayılır. Kimilerinde de bu sayı sayma dışardan anlaşılmayan bir tutku halinde olur. Örneğin herhangi bir düşünceye ya da eyleme başlamadan önce kafasında bir sayıı tutar; bunu saydıktan sonra eyleme geçer, fakat saydıktan sonra sayıp saymadığı konusunda kuşkuya düşer; tekrar sayar, yapılacak hareketi de yineler. Sayılan sayıların sıra ve düzeni bozulunca sayma yeni baştan yapılır. Belli sayılar uğurlu, belli sayılar uğursuzdur. Uğursuz sayıı akla gelince hemen uğurlusu ile uzaklaştırılmaya çalışılır.
    Kötü, çirkin, ayıp, saldırgan bir şey düşünmek ya da yapmakla ilgili saplantılar sık görülür. Örneğin, ağzımı açarsam ayıp bir şeyler ağzımdan çıkar mı, deli olup çocuğumu boğar mıyım, birine saldırır mıyım, birinin cinsel organına bakar mıyım gibi. En bunaltıcı saplantılardan biri de Tanrıya küfürlerdir. Tanrı korkusu ve dine bağlılığı aşırı olan kişilerde daha sık görülür. Kimi hastalar bu yüzden sık sık dualar okur, tövbeler eder, abdest alır, namaz kılarlar. Hastaların çoğu kuşkularını ve değişik saplantılarını yakınlarına, hekime tekrar tekrar sorarak çevrelerini yıldırırlar.
    Hareket
    Zorlantılar (kompulsiyon): Genel olarak saplantıları gidermek, onları yansızlaştırmak (nötralize etmek), etkisizleştirmek için yapılan zorunlu hareketlerdir. Belli yerlere dokunma ya da dokunmama; kapıları, pencereleri, havagazı musluklarını tekrar tekrar açıp kapayarak denetleme’, evdeki eşyaya birisi dokununca bu eşyanın temizlenmesi; saatlerce bulaşık ve çamaşır yıkama, yıkayıp durulama; saatlerce süren, belli bir düzen içinde yapılan ve düzeni bozulunca tekrar tekrar yapılan banyo ve en sık görülen bitmek bilmez el yıkama zorlantıları. Hasta bu hareketlerinin gereksiz ve saçma olduğunu bildiğini, fakat içinden gelen bir zorlantı ile bunları yapmak zorunda kaldığını anlatır. Bu hareketleri yapmazsa büyük bunaltısı olur; saçmalığını bildiği için bunları durdurmaya çalışır. Durduramayınca gene bunaltıya girer. Bu belirtiler öylesine ağırlaşabilir ki hasta günün büyük bir kısmını artık kalıplaşmış, törensel (ritual) nitelik kazanmış hareketleri yinelemekle geçirir. Başka bir işi yapamaz olur. Saplantı ve zorlantıların artması ile ağır bunaltı belirtileri içinde kalan hasta derin acı çeker; yaşamı felce uğrar, zaman zaman da belirgin çökkünlüğe girebilir.
    50 yaşlarında bir kasaba imamı camide abdest alırken, dua okurken, namaz kıldırırken aklına sık sık Allaha küfür takıntıları geliyor ve abdestini, dualarını yinelemek zorunda kalıyordu. Muayene için geldiğinde büyük sıkıntı ile yerlere kapanarak bu hastalıktan kurtarılmak için yalvarıyordu.
    Fizik ve Fizyolojik Belirtiler
    Bu hastalarda bunaltıya özgü fizyolojik belirtiler görülür. İleri derecede el yıkayanlarda ellerin derisinde bol miktarda sabun ve deterjan izleri, hatta yaralar görülebilir. Çocuklarda bazen tiklerle birlikte görülmesi dikkati çekmektedir.
    Oluş Nedenleri
    Biyolojik Etkenler
    20-30 yıl öncesine dek bu bozukluğun daha çok ruhsal kökenli olduğu kabul edilirdi. Hastalığın sık görüldüğü araştırmalarla saptanınca ve bazı ilaçların etkili olabileceği gösterilince, bu bozukluğa karşı ilgi sanki yeni keşfedilmiş bir hastalık gibi arttı. Son 20-30 yılda, psikiyatrideki genel akıma koşut olarak saplantı-zorlantı hastalığının genetiği ve nörobiyolojisi üzerinde araştırmalar başladı. Bu arada, çocukluk, ergenlik ve delikanlılık çağında görülen Gilles de la Tourette hastalarında saplantıların ve zorlantıların sık görülmesi ile bu hastalığın bir tik bozukluğu türü olabileceği ileri sürüldü.
    Toplumsal etkenler
    Saplantı-zorlantı nevrozunun oluşunda toplumsal etkenlerin yeri kesinlikle aydınlatılmamış olmakla birlikte saplantı-zorlantılı kişilik yapısının toplumsal tutumlarla bağlantısı olabileceğine ilişkin veriler vardır. Titiz, kuralcı, törenci, özellikle çocukluk çağında aşırı kuralcı ve disiplinci eğitim veren toplumlarda düzenli, temizliğe fazla değer veren, zaman ve düzen kavramı daha güçlü gelişmiş kişilikler yetiştiği kabul edilebilir. Böyle bir toplum için Japon toplumu örnek verilmektedir. Fakat Japon toplumunda saplantı-zorlantı nevrozunun başka toplumlara göre daha sık görüldüğüne ilişkin bir bulgu yoktur. Ancak, bu nevrozun üst sosyo-kültürel düzeydeki kesimlerde ve tuvalet eğitimine aşırı düşkün, utanç, suçluluk, günah duygularını fazla geliştiren ailelerde daha sık görüldüğü sanılmaktadır. Ancak, bu konuda iyi düzenlenmiş araştırmalar olduğunu söylemek güçtür.
    Freud dinlerin oluşunda obsesif-kompulsif düzeneklerin önemine işaret etmiş; hatta dini bir saplantı-zorlantı nevrozu olarak görmüştür. Ona göre dinsel törenler ve ibadet bireyin içindeki olumsuz, yasak dürtüleri bastırmak için kullanılan yineleyici, kalıplaşmış karşıt tepki kurma (reaction formation) ve yapma-bozma (undoing) düzeneklerinden başka bir şey değildir. Toplumumuzda çok sık görülen uğursuzluğa karşı birkaç kez tahtaya vurma, güzel bir çocuk görüldüğünde maşallah, tuh tuh gibi sözler söyleme aslında nevroz belirtisi olmasa bile; bunlar inanılan bir kötülüğü, uğursuzluğu kovmak için yapılan ve büyüsel düşünceyle dayalı zorlantılı devinimlerdir.
    Psikodinamik Etkenler
    Son yıllarda saplantı zorlantı hastalığında psikanalitik kuramın geçerli olmadığına ilişkin görüşler artmakta, nörobiyolojik çalışmalar ağırlık kazanmaktadır. Kuşkusuz zamanla bu yaygın ve çok acı verici hastalığın tümden bir beyin hastalığı olduğunun kanıtlanması ve ilaçlarla kökünden kazınabilmesi olasıdır. Ancak, bu hastalıkta psikanalitik sağaltımın başarısızlığı kanıtlanmış olsa bile psikanalitik kuramın getirdiği özgün açıklamaların ve düzeneklerin tümden geçersiz olduğunu söylemek kolay değildir.
    Psikodinamik etkenleri açıklayabilmek için önce obsesif-kompulsif kişilik yapısını psikanalitik açıdan özetlemek gerekir. Klasik psikanalitik kurama göre obsesif-kompulsif kişilik anal kişilik özellikleri taşır ve anal dönemde saplanma (fixation) belirtileri gösterir. Bu belirtiler: cimrilik, aşırı düzenlilik, aşırı titizlik, inatçılık, kararsızlıktır. Anal dönemde saplanmanın anlamı şöyle özetlenebilir: Anal dönemde çocuğun dürtülerinde iki yönlülük, iki-değerlilik (ambivalence) belirgindir. Dışkının, sidiğin içerde ya da dışarı bırakılması birbirine karşı iki yönlü istek ve eylemdir. Yani iki yaşına giren çocuk, yaşamında ilk olarak dürtüsel yönden yüklü, fakat birbirine karşıt iki yetiyi (tutma ve boşaltma-retention, elimination) kullanabilme durumuna gelmiştir. Fakat bu yetinin kullanılması başlangıçta kendisinin değil, annenin isteğine ve onun eğitim biçimine bağlıdır. Çocuğun doğal yapısında oluşan bu birbirine karşıt iki eğilim toplumla, çevreyle, aileyle sürtüşmeye yol açar. Çocuğun anal bölge ve işlevlerinin aşırı denetlenmesi, annenin, ailenin istediği zamanda, istediği yerde dışkılama ve işeme büzgeç (sfenkter) kaslarının işletilmeye zorlanması ailede, toplumda bu işlevlere aşırı önem vermenin göstergesidir. Bu yüzden bu dönemdeki saplanma karşıt iki-değerli (ambivalent) tutum ve duyguların artmasına neden olur. Kişi her eylemin bir olumlu bir olumsuz yanı arasında bocalar. Saplantı-zorlantı nevrozunda da her istek, düşünce ve eylemin bir olumlu, bir olumsuz yanı vardır. Obsesif kişilikte anal döneme özgü kirlilik, karşıtçılık, saldırganlık, inatçılık eğilimlerine karşı belli savunma düzeneklerinin yerleştiğini görürüz. Bunların en önemlileri karşıt tepki kurma (reaction formation), yalıtma (isolation), yer değiştirme (displacement) savunma düzenekleridir. 
    Davranışçı Görüş
    Davranışçı görüşe göre, saplantılar ve zorlantılar örnek alınarak öğrenilmiş davranışlardır. Bir bakıma bunlar belli sorunları çözmek için bulunmuş, yavaş yavaş koşullandırılmış davranış örüntüleridir. Bunların altında bilinçdışı yasak dürtüler aramak gerekmez. Öğrenilmeyle kazanılmış yanlış davranışlardır. Ters öğrenmeyle bunlar bırakılabilir, söndürülebilir. Saplantı-zorlantı bozukluğunda öbür sağaltım türlerine göre daha etkili olduğu anlaşılan davranış terapisinin temeli bu noktaya dayanmaktadır. Ancak, davranışçılar şu noktayı tam anlamıyla açıklayamamaktadırlar: Uzun yıllar belirgin saplantı-zorlantı bozukluğu göstermeyen bir insan nasıl oluyor da yaşamının bir döneminde birdenbire ya da kısa bir süre içerisinde, ağır obsesif-kompulsif nevroz belirtileri göstermeğe başlıyor. Davranışçı okulun görüşlerinin geçerliği bir dereceye kadar kabul edilse bile saplantı-zorlantı nevrozunun psikodinamik açıklaması bu hastalığın anlaşılması bakımından son derecede önemlidir.
    Ayırıcı Tanı
    Şizofreninin, özellikle başlangıç döneminde, hastada saplantı-zorlantı bozukluğundakine benzer belirtiler olabilir. Dikkatli bir gözlem ve izleme ile şizofreninin başka belirtilerinin saptanması tanıya götürür. Şizofrenideki saplantılar ve zorlantılar genellikle acayiptir ve kalıplaşmış yinelemeler biçimindedir (stereotipiler).  Ayrıca hastada bunaltı azdır ya da künt duygulanım vardır. Saplantı-zorlantı bozukluğunda ise çok bunaltı vardır. Şizofrenik genellikle saplantı ve zorlantılarını önlemek için uğraşmaz, bunların kendisine çok sıkıntı verdiğini, yaşamını kısıtladığını belirtmez.
    Tipik fobik bozuklukta fobiye özgül korkular vardır. Zorlantılı yinelemeler yoktur. Saplantı-zorlantı hastalığı olanların bir çoğunda fobiler de bulunabilir. Nitekim. P. Janet bu iki bozukluğun tek bir hastalık olduğunu ileri sürmüş, buna “psikasteni” adım vermişti.
    Saplantı-zorlantı hastalarında hafif ya da ağır çökkünlük durumu sıklıkla görülür. Çökkünlüğün tanınması sağaltımda son derece önemlidir. Kimi çökkün hastalarda özellikle hastalıkla, sevdikleri, merak ettikleri kişi ve durumlarla ilgili saplantılı kuruntular olabilir. Klinikte her iki bozukluk sıklıkla birlikte görülebilir. Örneğin saplantı-zorlantı bozukluğu olan bir kişide ek tanı (komorbid) olarak çökkünlük tanısı da konur.
    Çocuklarda görüldüğünde Gilles de la Tourette ya da başka tik hastalıkları da düşünülmeli, Tik bozukluğu belirtileri araştırılmalıdır.
    Gidiş ve Sonlanış
    Saplantı-zorlantı bozukluğu genellikle süreğen, direngen (inatçı) bir hastalıktır. Başlangıçta hastalar saplantılarını, zorlantılarını gizlemeye çalışırlar. Bunları kendileri anlamsız, gereksiz buldukları için belli etmemeğe çalışırlar. Kendi çabaları ile yenebileceklerini düşünürler. Yıllarca çabaladıktan sonra hekime başvururlar. Belirtiler arttıkça ve yayıldıkça hastanın yaşamı kısıtlanır, verimi düşer, çevresindekiler bıkar ve ancak böyle bir durumda hekime başvururlar. Hekime geldiklerinde çoğu artık iyice süreğenleşmiştir. Araya panik, çökkünlük gibi bir bozukluk girerse hekime başvurma daha erken olabilir. Saplantılar ve zorlantılar arttıkça hastanın uyumu bozulur; işine bakamaz, çevresi ile ilişkilerini sağlıklı yürütemez. Eskiden bu rahatsızlığa iyileşmez gözü ile bakılırdı. Son 20-30 yılda geliştirilmiş olan ilaçlarla ve davranış sağaltımı ile hastalıkta belirgin düzelme olabilir. Çok ağır derecede belirti gösterenlere saplantı-zorlantı psikozu tanısının konması önerilmiştir.
    Sağaltım
    1.Psikanaliz ya da psikanalitik yönelimli psikoterapi uzun yıllar en etkili sağaltım yöntemi olarak bilinmiştir. Fakat, uzun süren yoğun psikanalitik sağaltıma karşın sonuçlar çok yüz güldürücü sayılmaz. Bu hastalar özellikle geçmiş travmatik yaşantılarına karşı ağır duygusal yalıtım (isolation) yaptıklarından yaşam olayları bütün ayrıntıları ile fakat duygudan yalıtılmış biçimde anlatılır. Bu nedenle sağaltımda hastalarda büyük ve uzun süren direnç görülür. Ağır hastalarda yıllarca süren psikanaliz sonuçsuz kalabilir. Ayrıca, bu hastalarda değişmeye ve değişikliklere karşı direnen katı bir kişilik yapısı da sağaltımı zorlaştırır. 
    2.Bilişsel-Davranışcı Sağaltım: Değişik davranış sağaltımı arasında en etkin yöntemin yaşayarak alıştırma (in vivo exposure) olduğu anlaşılmaktadır. Bu yöntemde hasta bütün belirtilerini hafiften ağıra, kolaydan zora doğru bir liste içinde sıraya sokar. En hafif ve en kolay belirtilerden giderek ağırlaşan ve zorlayan belirtilere doğra üstüne giderek alıştırmalar yapılır. Örnek: Elleri kirlenecek diye bir yere dokunmayan bir kişiye önce kolay dokunabileceği şeylere dokunma; el yıkamayı artan sürelerle erteleme; el yıkama sürelerini ve yıkama sayılarını giderek azaltma alıştırmaları yaptırılır. Dokunma ile ortaya çıkan bunaltıya dayanma ya da bunaltının artmasını isteyerek daha çok dokunma; el yıkamayı azaltırken de bunaltıya katlanma ya da bunaltının gelmesini, artmasını isteme (paradoxical intention) öğretilir. Bu sırada hastanın bunaltısını yatıştırıcı gevşeme yolları öğretilir. Ayrıca, bilişsel egzersizlerle hastaların kendilerini başka konulara, başka düşüncelere, başka etkinliklere yönlendirmeleri öğretilir.
    3.İlaç ve başka fiziksel yöntemler: Hastada çökkünlük varsa antidepresan ilaç gereklidir. Üstüne giderek alıştırma sağaltımı ile birlikte klomipramin’in (günlük doz 75-150 mg) ve serotonin geri alım engelleyicilerinin oldukça iyi sonuçlar verdiği görülmüştür. Fluoksetin (20-60 mg), fluvoksamin (200-300 mg, paroksetin (20-60 mg), setindin (100- 200mg), sitalopranı (20-60 mg) dozlarda kullanılması önerilir. Benzodiazepinler, nöroleptikler, elektrokonvulsif sağaltım etkisizdir. Çok ağır, süreğen, sağaltıma dirençli hastalarda kimi ülkelerde seyrek olarak prefrontal lobotomi uygulanmaktadır.
    Saplantı-zorlantı bozukluğunda hastaları uğraşılara yöneltmenin çok büyük yararları vardır. Hastanın zevk aldığı bir uğraş saplantıları, zorlantıları azaltır. Kadın hastalar sıklıkla hastalıklarını ev işlerine aktararak aşırı titizlikleri nedeniyle evde büyük baskı, denetim kurarlar; ev temizliği hastalığın kendisi olur ve bu titizlik, temizlik hastalığı çevreden de pekiştirilir. Bu tür hastalarda evin dışında değişik uğraşıların bulunmasına çalışılmalıdır.
    En Sık Görülen Takıntı Türleri[]
    1.Temizlik Takıntıları
    2.Şüphe ve Kontrol Takıntıları
    3.Düzen Takıntıları
    4.Dua Etme, Sayma, Tekrarlama Takıntıları
    5.Hastalık Takıntıları
    6.Saldırganlık Takıntıları
    7.Cinsel Takıntılar
    8.Dini Takıntılar
    9.Metafizik Takıntılar
    10.Büyüsel Takıntılar
    11.Biriktirme Takıntıları
    12.Eli Ağır İnsanlar: Obsesif Yavaşlık

    DSM-5’e  baktığımızda Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar adı altında değerlendirildiğini görüyoruz. 
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk) ve İlişkili Bozukluklar[]
    Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif-Kompulsif Bozukluk)
    A.Takıntıların (obsesyonların), zorlantıların (kompulsiyonların) ya da her ikisinin birlikte varlığı:
    Takıntılar (obsesyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kimi zaman zorla ve istenmeden geliyor gibi yaşanan, çoğu kişide belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, yineleyici ve sürekli düşünceler, itkiler ya da imgeler.
    2.Kişi, bu düşüncelere, itkilere ya da imgelere aldırmamaya ya da bunları baskılamaya çalışır ya da bunları başka bir düşünce ya da eylemle yüksüzleştirme (bir zorlantıyı yerine getirerek) girişimlerinde bulunur.
    Zorlantılar (kompulsiyonlar) (1) ve (2) ile tanımlanır:
    1.Kişinin takıntısına tepki olarak ya da katı bir biçimde uyulması gereken kurallara göre yapmaya zorlanmış gibi hissettiği yinelemeli davranışlar (örn. el yıkama, düzenleme, denetleyip durma) ya da zihinsel eylemler (örn. dinsel değeri olan sözler söyleme, sayı sayma, sözcükleri sessiz bir biçimde yineleme).
    2.Bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yaşanan kaygı ya da sıkıntıdan korunma ya da bunları azaltma ya da korkulan bir olay ya da durumdan sakınma amacıyla yapılır; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler, yüksüzleştireceği ya da korunulacağı tasarlanan durumlarla gerçekçi bir biçimde ilişkili değildir ya da açıkça aşırı bir düzeydedir.
    Not: Küçük çocuklar bu davranışlarının ya da zihinsel eylemlerinin amaçlarını dile getiremeyebilirler.
    B.Takıntılar ya da zorlantılar kişinin zamanını alır (örn. günde bir saatten çok zamanını alır) ya da klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, işle ilgili alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında işlevsellikte düşmeye neden olur.
    C.Takıntı-zorlantı belirtileri, bir maddenin (kötüye kullanılabilen bir madde, bir ilaç) ya da başka bir sağlık durumunun fizyolojiyle ilgili etkilerine bağlanamaz.
    D.Bu bozukluk, başka bir ruhsal bozukluğun belirtileriyle daha iyi açıklanamaz (örn. yaygın kaygı bozukluğunda olduğu gibi aşırı kuruntular; beden algısı bozukluğunda olduğu gibi dış görünümle aşırı uğraşma; biriktiricilik bozukluğunda olduğu gibi sahip olduklarını elden çıkartmakta ya da onlarla ilişkisini kesmekte güçlük çekme; trikotillomanide [saç yolma bozukluğu] olduğu gibi saçını yolma; deri yolma bozukluğunda olduğu gibi derisini yolma; basmakalıp davranış bozukluğunda olduğu gibi basmakalıp davranışlar; yeme bozukluklarında olduğu gibi törensel yeme davranışı; madde ile ilişkili ve bağımlılık bozukluklarında olduğu gibi maddeleri ya da kumar oynamayı düşünüp durma; hastalık kaygısı bozukluğunda olduğu gibi bir hastalığının olduğunu düşünüp durma; cinsel sapkınlık bozukluklarında olduğu gibi cinsel itkiler ya da düşlemler; yıkıcı bozukluklarda, dürtü denetimi ve davranım bozukluklarında olduğu gibi dürtüler; yeğin depresyon bozukluğunda olduğu gibi suçlulukla ilgili düşünsel uğraşlar; şizofreni açılımı kapsamında ve psikozla giden diğer bozukluklarda olduğu gibi düşünce sokulması ya da sanrısal uğraşlar ya da otizm açılımı kapsamında bozuklukta olduğu gibi yinelemeli davranış örüntüleri).

    DSM-5’e göre Obsesif-Kompulsif Bozukluk ile İlişkili Bozukluklar
    Beden Algısı Bozukluğu (Vücut Dismorfik Bozukluğu)
    Biriktiricilik Bozukluğu
    Trikotillomani (Saç Yolma Bozukluğu)
    Deri Yolma Bozukluğu
    Maddenin/İlacın Yol Açtığı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Başka Bir Sağlık Durumuna Bağlı Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmış Diğer Bir Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Tanımlanmamış Takıntı-Zorlantı Bozukluğu ve İlişkili Bozukluk
    Son olarak da takıntıya akraba hastalıkların listesine göz atalım;

    Takıntıya Akraba Hastalıklar

    1.Tik Bozukluğu
    2.Çirkinlik Takıntıları
    3.Hastalık Hastalığı
    4.Kıl Koparma Hastalığı
    5.Zayıflama Hastalığı
    6.Kumarbazlık
    7.Hırsızlık Hastalığı
    8.Kundakçılık Hastalığı
    9.Alışveriş Hastalığı
    10.Seks Bağımlılığı

  • Elimin uyuşmasından endişelenmeli miyim? Karpal tünel sendromu

    Elimin uyuşmasından endişelenmeli miyim? Karpal tünel sendromu

    Tanım

    Karpal tünel sendromu hissizlik, karıncalanma ve diğer belirtilerle ortaya çıkan; bilekte median sinirin sıkışması sonucunda oluşan bir hastalıktır. Bileğinizin anatomisi, bazı altta yatan sağlık problemleri ve elin yoğun şekilde kullanımı gibi pek çok faktör, karpal tünel sendromuna neden olabilir.

    Belirtiler

    Karpal tünel sendromu genellikle aşama aşama artış gösteren uyuşma, başparmak-orta parmaklar ve avuç içinde karıncalanma ile başlar.

    Karpal tünel sendromu belirtileri şunlardır:

    Karıncalanma veya uyuşma. Özellikle küçük parmak dışındaki parmaklar, avuçiçi ve bilekte karıncalanma ve uyuşma ile karşılaşılabilir. Direksiyon simidi, telefon ya da gazete tutmakla daha sıklıkla da uykuda ortaya çıkan bu bulgular bilekten yukarı doğru yayılabilir. Hastalar semptomları hafifletmek için ellerini “silkelemek” ihtiyacı duyarlar. Hastalık ilerledikçe, uyuşukluk hissi kalıcı hale gelebilir.

    Zayıflık. Hastalar ellerinde zayıflık hissedebilir ve tutulan nesneleri düşürebilirler.

    Ne zaman doktora başvurulmalı

    Eğer yukardaki belirtiler varsa ve bu belirtiler günlük hayatınızı ve uyku düzeninizi etkiliyorsa doktora başvurmak gerekmektedir. Eğer durum tedavi edilmezse, kalıcı sinir ve kas hasarı oluşabilir.

    Nedenleri

    Karpal tünel sendromu, median sinirin basısı sonucu ortaya çıkar. Median sinir bilekteki (karpal tünelin) bir geçitten geçerek el içine ulaşmaktadır. Bu sinir küçük parmak hariç avuç içi bölgesi ve parmakların duyusunu sağlar.

    Risk Faktörleri

    Anatomik faktörler. Bilek kırıkları veya çıkıklar karpal tünelin boyutunda değişikliğe yol açarak median sinirin sıkışmasına yol açabilirler.

    Cinsiyet. Karpal tünel sendromu kadınlarda daha sıklıkla görülmektedir.

    Median siniri zedeleyen durumlar. Bazı kronik hastalıklar: şeker hastalığı, sinirin hassasiyetini arttırarak daha hızlı zedelenmesine yol açabilir.

    İnflamasyon. Romatoid artrit gibi inflamasyonun arttığı durumlarda,

    Vücut sıvı dengesinin değişikliklerinde. Vücutta sıvı birikmesi durumlarında (gebelik, menopoz vs)

    Diğer medikal durumlar. Menopoz, şişmanlık, tiroid hastalığı, böbrek yetmezliği gibi

    Mesleki faktörler. Titreşimli cihaz ile çalışanlarda, diş hekimleri gibi bileğin uzun süre bükülmesi gereken iş kollarında, masa başında bilgisayar önünde uzun süre geçirenlerde.

    Tanı ve testler

    Karpal tünel sendromunun tanısı için doktorunuz aşağıdaki testlerden birini veya birkaçını isteyebilir:

    Hikâye. Doktorunuz hastalığınızın bulgularını sorgulayacaktır.

    Fizik muayene. Doktorunuz sizi muayene edecektir. Elinizin hissine ve kaslarınızın kuvvetini değerlendirecektir.

    X-ray. Bazı doktorlar etkilenen bileğin direk grafisini, artrit veya kırık olup olmadığını değerlendirmek için isteyebilirler.

    Electromyografi. Elektromyografi kaslada üretilen ince elektrik boşalımlarını ölçmektedir. Bu test sırasında doktorunuz kaslar içine çok ince iğne elektrotlarını batırabilir. Testte kasların istirahat ve kasılırken ürettikleri elektrik akımları değerlendirilir.

    Sinir iletim çalışması. Elektromyografinin bir varyasyonu olarak cildinize 2 adet elektrot yapıştırılır. Median sinire bilek üst seviyesinden elektrik akımı verilir ve bu akımın bilek alt seviyesinde yavaşlayıp yavaşlamadığı değerlendirilir.

    Doktorunuz böyle bir durumla karşılaştığında sizin “Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanına” başvurmanızı söylemesi gerekmektedir.

    TEDAVİ

    Karpal tünel sendromu bulgular ortaya çıktıktan sonra olabildiğince erken dönemde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Hafif bulgulara sahip karpal tünel sendromlu hastalar belirtileri, ellerini dinlendirmek için daha sık ve uzun süre aralar verme, belirtileri arttıran aktivitelerden uzak durarak ve şişliği azaltmak için soğuk uygulama yoluyla, azaltabilirler. Bu yöntemler belirtilerde 1-2 haftada azalmaya yol açmaz ise bileklik kullanma, ilaçlar ve cerrahi tedavi gibi yöntemlerin uygulanması gerekmektedir. Bileklik ve diğer medikal tedaviler 10 aydan kısa hafif-orta derecede belirtiler gösteren hastalarda fayda sağlamaktadır.

    Cerrahi tedavi

    Karpal tünel sendromunda belirtiler şiddetliyse ve cerrahi dışı tedavilerden fayda görülmediyse cerrahi tedavi uygun seçenektir. Amaç median sinir üzerindeki basıncı azaltmaktır. Bu sinire baskı yapan ligamanın kesilmesi yoluyla gerçekleştirilir.

  • Beyin tümörleri neden olur? Nasıl tedavi edilir?

    Beyin tümörü, beyindeki hücrelerin anormal veya kontrolsüz büyümesi olarak tanımlanır. Sağlıklı bir insanda, yeni hücreler sadece yaşlı veya hasar görmüş hücrelerle yer değiştirmek üzere yapılırlar. Ancak bu yeni hücreler gereksinim olmadan yapıldıklarında, beyinde kitle oluştururlar. Tümörler, iyi huylu (kanser yapıcı olmayan) veya kötü huylu (kanser yapıcı) olabilirler. Beyin tümörleri beyinde geliştikleri bölüme bağlı olarak farklı belirtiler göstermektedir. Yetişkinlerdeki beyin tümörlerinin çoğu tektir ve vücudun başka bir yerindeki kanserden yayılmıştır. Bu tip tümörlere “ikincil tümörler” denir.

    Benign (iyi huylu) Beyin Tümörleri: İyi huylu beyin tümörleri kanser değildir. Yavaş büyürler, çoğunlukla belirgin sınırları vardır. İyi huylu tümörler, beynin bölümlerine bası yapmaya başladıkları anda tehlikeli olurlar veya o bölgelere hasar verebilirler. Bazen de iyi huylu beyin tümörleri, ulaşılması çok zor olan bir yerde oluştuklarında operasyon için çok riskli hale gelerek yaşamsal tehdit oluşturabilirler. Hasarlanma yaptıkları bölgelerin vücuttaki görevlerine bağlı olarak da günlük yaşamın zorlaşmasına neden olabilirler. İyi huylu beyin tümörleri genellikle operasyon ile çıkarılırlar. Tekrar oluşma olasılıkları daha azdır. Çok nadiren de olsa iyi huylu beyin tümörleri, malign (kötü huylu) beyin tümörlerine dönüşüm gösterebilirler.

    Malign (kötü huylu) Beyin Tümörleri: Kötü huylu beyin tümörleri dokusu içinde kanser hücreleri olan tümörlerdir. Çok hızlı büyürler. Beyin dokusunun her alanına yayılırlar. Bu tümörler ölümcül tehlike oluştururlar. Çok nadiren omuriliğe yayılım gösterirler.

    Metastatik Beyin Tümörü : Metastatik beyin tümörleri ikincil beyin tümörleridir. Vücudun herhangi bir yerinde oluşan kanser, daha sonra beyin veya bir başka organa yayılabilir. En çok beyne yayılım gösteren kanser türleri meme kanseri, kolon kanseri, böbrek kanseri, akciğer kanseri, deri kanseri (melanoma)dir.

    Beyin tümörleri sıklıkla normal beyin dokusuna yayılırlar veya baskı yaparlar. O yüzden belirtiler de o basınç nedeniyle ortaya çıkar. Beyin tümörünün yerleşim yerine göre kişide farklı tipte belirtiler oluşabilir. Ancak, zihinsel hastalıklar dâhil diğer hastalıklar da bu belirtilere neden olabilmektedir. Bu nedenle belirtilerden biri veya daha fazlası yaşanmaya başlandığında vakit kaybetmeden doktora başvurmak gerekmektedir.

    Baş ağrısı ve bulantıyla birlikte ani gelen fışkırır tarzda kusmalar

    Sara (epilepsi)Nöbetleri gibi olan kasılmalar

    Düşünme, konuşma ve kelime bulmada güçlük ve/veya yavaşlama

    Kişilik ve davranış değişiklikleri

    Bedenin bir kısmı veya bir yarısında kuvvetsizlik

    Denge kaybı, baş dönmesi, sersemlik hali

    Duymada azalma ya da kayıp

    Görme bozuklukları

    Sürekli uyku hali ya da uyanık kalmada zorluk çekme

    Hafıza kaybı ya da kişileri hatırlayamama

    İyi huylu beyin tümörleri eğer operasyon için sakıncalı bir durum yoksa ameliyatla çıkarılırlar. Tümörün ameliyatla çıkarılma işlemine “kraniyotomi” adı verilir. Bu operasyonda, beyne ulaşmak için bir parça kafa kemiğinin çıkarılmasıyla kafatası boşluğuna girilir. Çıkarılan kemik, cerrahi işlemin sonunda tekrar yerine takılır.

    Eğer beyin tümörü kötü huylu ise, o zaman tümörün ve hastanın durumuna göre; ışın (radyopterapi), ilaç (kemoterapi) ya da ameliyat seçenekleri değerlendirilir. Bazen bu tedavilerin ikisi birlikte de ( ameliyat + ışın, ışın+ kemoterapi ) şeklinde de uygulanabilir.

  • Beyin tümörleri hakkında

    Beyin tümörleri hakkında

    Her yaş gurubunda görülebilen beyin tümörlerini iyi huylu beyin tümörleri ve kötü huylu beyin tümörleri olarak ikiye sınıflandırabiliriz.

    İyi Huylu Beyin Tümörü (Menenjiom)

    Menenjiom beyin tümörleri arasında en sık karşılaşılan tiptir. En önemli belirtisi geçmeyen baş ağrılarıdır. Tümörün olduğu yere göre kol veya bacaklarda güçsüzlük, konuşmada bozukluk, sara nöbeti geçirme, gibi belirtiler de verebilir. Her baş ağrısı çeken kişilerde beyin tümörü olacak diye bir kaide yoktur ancak uzun süreli baş ağrıları varsa her ihtimale karşı bir beyin emarı tetkiki yaptırmakta fayda vardır. Memenjiomların tipleri ve yerleri çok farklı olabilir. Yavaş büyürler. Tiplerine, yerlerine, büyüklüğüne göre tedavi seçeneği kararlaştırılır. Genellikle cerrahi tedavi uygulanır. Hastaya zarar vermediğini düşündüğümüz çok küçük tümörlerde cerrahi uygulamayıp takip yapabiliriz.

    İyi Huylu Beyin Tümörü Belirtileri

    Memenjiomun belirtileri arasında ilk sırada geçmeyen şiddetli baş ağrıları vardır. Bunun yanı sıra sara nöbeti, bazen kol ve bacaklarda güçsüzlük, konuşma bozuklukları da menenjiomun belirtileri arasındadır.

    İyi Huylu Beyin Tümörü Tedavisi

    Hastaya zarar vermeyen küçük tümörler için ameliyat yapılmadan gözlem altında tutulabilir ancak genellikle iyi huylu beyin tümörlerinde tedavi cerrahidir. Cerrahi operasyonda çoğunlukla tüm tümerler çıkarılır. Ameliyattan önce tümörün nerelerden beslendiği, hangi damarlardan dallandığını görmek için görüntüleme yöntemleri yapılır.

    Kötü Huylu Beyin Tümörü

    Kötü huylu beyin tümörlerini beynin kendi kötü tümörleri ve beyne başka yerden atlayan tümörler olarak ikiye ayırabiliriz. Beyne başka yerden atlayan tümörlere metastaz da denir.

    Kötü Huylu Beyin Tümörü Belirtileri

    Şiddetli baş ağrılarını, bulantı ve kusmayı, şuur kayıplarını, sara nöbetlerini, etkilenen yere göre kol ya da bacakta felç olmasını kötü huylu beyin tümörlerinin belirtileri arasında sayabiliriz. Kötü huylu beyin tümörlerinin belirtileri iyi huyluların tam tersi çok hızlı gelişir. Birkaç günde bile kendini gösterebilir.

    Beynin Kendi Kötü Tümörleri

    Beynin kendi kötü tümörlerinden bahsedince ilk akla glioblastoma multiforme gelir. Bu tümörün günümüz şartlarında kesin bir tedavisi yoktur. Cerrahi tedavide de yüksek başarı oranı maalesef bulunmamaktadır. İleri evredeki tümörler çok hızlı yayılır. Beynin kendi kötü tümörleri vücudun başka bir bölgesine atlamaz.

    Metastaz – Beyne Başka Bir Yerden Atlayan Tümörler

    Genellikle akciğer, meme, prostat, mide, bağırsak, böbrek gibi kanserli organlardan beyne atlayan tümörlerdir. Akciğer kanserinin genellikle beyne atladıktan sonra belirti verdiğini de söylemek mümkündür. Şiddetli baş ağrıları, bulantı ve kusmalar, denge koordinasyon bozuklukları, kolda veya bacakta güçsüzlükmetastazın belirtileri arasında sayılabilir.

  • Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz adenomu nedir? Tedavisi nasıl yapılır?

    Hipofiz; Beyinin en alt kısmında, gözlerin arkasında tam ortada tek olarak bulunan ve hormon yapımından sorumlu yaklaşık 1 cm boyutunda bir organ olup vücudun pek çok hormon yapan organının kontrolünü sağladığı için şef organ olarak adlandırılmaktadır. Adenom ise büyüme özelliği hemen hemen hiç olmayan, vücudun diğer dokularına yayılmayan anlamında iyi huylu tümörlerdir.

    Hipofiz adenomu beyinde çok sık rastlanılan beyinde veya vücudun diğer bölgelerinde yayılma özelliği göstermeyen iyi huylu özellikte tümörlerdir. İyi huylu olup yayılma özellikleri olmamasına karşın yıllar içinde yavaş da olsa büyüme özelliği gösterebilirler. Ayrıca bu adenomlar aşırı hormon salgılayabilirler. Adenom büyüyerek hipofizin hemen her tarafı kemikle çevrili olduğundan hipofiz bezinin sıkışmasına ve hormon yapımının bozulmasına neden olabilir. Bunların dışında hipofiz bezine komşu olan görme sinirine baskı uygulayarak görme kaybına yol açabilirler.

    Hipofiz adenomlarının belirtileri nelerdir?

    Belirtilerin esas olarak iki nedeni vardır.

    Adenomun kitle etkisi ile çevre dokulara yaptığı bası sonucu baş ağrısı, görme bozukluğu veya hipofiz hormonlarının yapımının azalması.

    Adenomun kontrolsüz aşırı hormon yapması.

    Hangi hormon eksiklikleri görülür?

    Hipofiz bezinde yapılan 6 hormon vardır. Bu hormonlar tiroid bezini, böbreküstü bezini ve yumurtalıkları (erkekte testis, kadında over) kontrol eder. Hipofiz bezindeki hastalıklar hormon eksikliklerine neden olur;

    Tiroid bezi tembelliğine bağlı olarak halsizlik, kilo artışı, kabızlık, konsantrasyon azalması, cilt kuruluğu gibi belirtiler olur. Böbreküstü bezi tembelliğine bağlı olarak aşırı halsizlik, tansiyon düşmesi, şeker düşmesi, bayılma görülebilir. Yumurtalıkların tembelliğine bağlı olarak kadında adet düzensizlikleri, hamile kalamama, meme küçülmesi erkekte sertleşme kusuru, meni gelmemesi, libido kaybı gibi belirtiler gelişebilir.

    Adenomlar hormon yapımına da sebep olabilirler. Hipofiz adenomları kitle etkisi ile hormon yapımını bozarak hormon üretebilme yeteneğine de sahip olabilirler. Hormon üretebilme özelliği genellikle tek bir hormon için geçerlidir. En sık karşılaşılan hormon fazlalığı süt hormonu (prolaktin) fazlalığı olup bu hastalığa prolaktinoma adı verilir. Kadında adet düzensizliği, göğüslerden süt gelmesi, hamile kalamama, tüylenme artışı en belirgin belirtilerdir. Erkeklerde sertleşme kusurları, meni gelmemesi, impotans, çocuk sahibi olamama sayılabilir. Büyüme hormonu fazlalığında ise büyüme çağındaki çocuklarda aşırı büyümeye ve devlik denilen duruma neden olur. Bu durum çok nadirdir. Erişkin yaş da ise genellikle el ve ayaklarda büyüme, çenede büyüme, aşırı terleme, ses kalınlaşması, adet düzensizlikleri gibi belirtilere yol açar. Böbreküstü bezini uyaran hormon fazlalığında ise Cushing olarak adlandırılan hastalık oluşur. Kilo artışı, yüzde yuvarlaklaşma, ciltte mor renkli çatlaklar oluşması, tüylenme, sivilceler oluşması, kan basıncı yükselmesi, kan şekeri yükselmesi öncü belirtilerdir.

    Hipofiz adenomlarının yaptığı görme kusuru genellikle tek göz kapatıldığında bakılırken etrafın belli alanlarının görülmemesi şeklinde olur. Her iki göz açık olduğu zaman fark edilmeyebilir.

    Hiç belirti vermeyen hipofiz adenomu da olabilir. Bu tip adenomlar günümüzde en sık görülen hipofiz adenomlarını oluşturmaktadır. Bu tip adenomlar başka amaçlarla çekilen tetkikler sonucunda tesadüfen saptanır. Adenomlar hormon yapan özellikte olmayabilir veya küçük olduklarından bası belirtileri oluşmamış olabilir.

    Hipofiz adenomunun tedavisi nedir?

    Hipofiz adenomunda tedavi çeşitlidir. Adenomun bası bulgularına, hormon yapıp yapmamasına ve radyolojik görüntüsüne göre tedavi değişir. Ameliyat gerektiren adenomlar olduğu gibi ilaçla tedavi edilebilenler de oldukça büyük bir gurubu oluşturur. Hatta hiç tedavi gerektirmeden sadece izlenecek olan hipofiz adenomları da vardır. Özellikle ilaç tedavisi ile aşırı hormon yapımı baskılanamayan hipofiz adenomlarında ameliyat uygulanır. Ayrıca çevre dokulara yayılarak baskı oluşturan olgularda da ameliyat tercih edilmelidir.

    Ameliyat sonrası dokunun tekrar büyüme ihtimali yıllar içinde vardır. Bu nedenle izlem sırasında yapılan diğer tedavilere rağmen tekrar eden adenomlarda tekrar operasyon gerekebilir. Süt hormonu fazlalığına sebep olan hipofiz adenomlarında (prolaktinoma) tedavi genellikle ilaç tedavisidir. İlaç tedavisi ile hormon fazlalığı normale getirilebildiği gibi adenomun küçültülmesi de mümkündür. Diğer bazı hipofiz adenomlarında da ilaç tedavisi uygulanabilir. Hormon eksikliği olan hastaların eksik olan hormonu yerine koyma tedavileri mutlaka endokrin uzmanlarının kontrolünde devam edilmesi gereken ilaç tedavileridir.

    Ameliyat ve ilaç tedavisi dışında uygulanabilen diğer bir tedavi şekli radyasyon tedavisidir. Radyasyon tedavisinin etkisi yıllar içinde ortaya çıkar. Genellikle diğer tedavilerle yeterli yanıt alınamayan durumlarda uygulanır. Uzun sürede yavaş sonuç alındığından yıllar içinde hormon kontrolleri mutlaka yapılmalıdır.

  • Otizmin farkında mısınız?

    Nedir?

    Otistik Spektrum Bozukluğu, çocukluk çağında ortaya çıkan ve bireyin tüm yaşamını etkileyen, beynin gelişimsel bir bozukluğudur.

    Otistik Spektrum Bozukluğu, bireyin dış dünyadaki uyaranları algılaması ve bunları düzenleyip kullanması ile ilgili nörolojik bozuklukları kapsar. Bu terim, otizmin, ağır seyreden ilerleyici formlarının yanında hafif ve atipik şekilleri de içeren bir grup bozukluğu ifade eder.

    Nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, beyin yapısı ve fonksiyonlarıyla ilgili giderek artan veriler, bu bozuklukların birçok sorundan etkilendiklerini göstermektedir.

    Erkeklerde kızlara oranla 3-4 kez daha sık görülmektedir. Genetik bir hastalık olduğu bilinmekte, birden fazla genin çok yönlü etkilendiği; yapısal, çevresel etkenlerin, anne ve doğum öncesine bağlı faktörlerin de, gelişiminde rol oynadıkları düşünülmektedir.

    Son yıllarda elde ettiğimiz kanıtlar, daha önce nadir görüldüğü sanılan bu hastalık grubunun çok daha sık, yaklaşık 100 veya 150’de 1 oranında olduğunu ortaya koymuştur. Bu, her gün hastane polikliniklerinde görülen birçok çocuğun aslında bu bozukluğa sahip olduğunu, ancak hiçbirine tanı konmadığını gösteren çok düşündürücü bir durumdur. Gerçekten de olguların ancak %10’una tanı konulduğu düşünülmektedir.

    Halen nedenleri ve kesin tedavisi tam olarak ortaya konamamış olan bu hastalık grubuyla mücadelede en önemli olan, onu tanımaktır.

    Belirtiler

    Otistik Spektrum Bozukluğu’nu tanımlamak için kullanılan birçok davranış özelliğinin tümü bir hastada bulunmaz ve aynı kişide belirtiler zamanla değişkenlik gösterebilir. Küçük çocuklarda ve hafif belirtilerle seyreden tiplerde ise Otistik Spektrum Bozukluğu’nu ayırt etmek daha da zordur.

    Erken belirtileri, çoğunlukla taklit yeteneğinin olmaması ve iletişime yönelik jestlerin gelişmemesi şeklindedir. Otistik belirtiler, hastaların yaklaşık üçte birinde genel olarak bir yaşından sonra, görece sağlıklı bir dönem sonrasında kendini belli eder.

    Göz temasının kurulamaması şeklinde farkına varılan, karşılıklı dikkatin gelişmemesi özellikle bebeklik döneminde saptanabilecek, önemli bir belirtidir.

    Konuşma gecikmesi, ve sesli uyaranlara cevapsızlık genellikle doktora başvuru sebepleridir. Bu çocuklarda, konuşma başladıktan sonra da dil gelişimi yeterli seviyeye ulaşmaz. Tekrarlayıcı davranışlar, ilgi ve aktivitelerinde sınırlılık, takıntılı davranışlar, dış uyaranlara karşı anormal tepkiler veya kayıtsızlık görülür

    Duygusal tepkilerin, gülümsemenin olmaması, ağrıya ve fiziksel yaralanmaya tepkisizlik, kendine zarar verme de sayılabilir.

    %10’u ise bazı konularda üstün özellikler gösterirler. Matematik, müzik gibi alanlarda ve belleğe dayalı uğraşlarda çok gelişmiş becerilere sahip olabilirler. Bir kısmı, çok küçük yaşta okumayı öğrenebilir.

    Tanı Otistik Spektrum Bozukluğu’nda laboratuar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri açısından tanı koydurucu olan belli bir bulgu mevcut değildir ve doğru tanıyı koymanın en önemli yolu klinik belirtilerdir.

    Ancak, manyetik rezonans görüntülemesinde (MRG) gri ve beyaz madde hacimlerindeki anormallikler ve elektroensefalografi (EEG) deki paroksismal bozukluklar önemlidir.

    Görme ve işitme kusurları, epilepsi, zeka geriliği, hipotiroidi, fenilketonüri, ağır dikkat kusuru ve diğer organik beyin sendromları gibi Otistik Spektrum Bozukluğu ile karışabilen veya eşlik eden diğer tıbbi sorunları tespit etmek için metabolik tetkikler (kan ve idrar tahlilleri), odyometri, kromozom analizleri ve nöropsikolojik testler uygulanabilir.

    Güvenilir tanı konulması için, çocuğun belli aralıklarla farklı ortamlarda değerlendirilmesi uygundur. Kesin tanı koydurucu bir ölçüt bulunmamakla birlikte, yaşamın ilk yıllarında taramanın yapılması için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Ülkemizde, bu amaçla Bayley Bebekler için Gelişim Ölçeği I ve II Formları, Bayley Çocuklar için Nörolojik Tarama Skalası, Ankara Gelişim Envanteri ve Denver Gelişim Tarama Testi kullanılmaktadır.

    Yine de, tanının ancak Otistik Spektrum Bozukluğu’nun akla getirilmesiyle konulabileceği, bu hastalık grubunun özeklikleri hakkında anne-babaların, hekimlerin, öğretmenlerin bilinçli olmalarının çok önemli olduğu unutulmamalıdır.

    Tedavi Seçenekleri: Otistik Spektrum Bozukluğu, erken tanı ve zamanında müdahalenin hayati önem taşıdığı bir hastalık grubudur. En önemli tedavi, çocuğa uygulanacak olan yoğun eğitimdir.

    Konuşma ve dil terapisi, uğraşı terapisi, duyu entegrasyonu, egzersiz, fizik tedavi, ve davranışsal terapiler, hastalığın ağırlığına ve her çocuğun özel durumuna göre belirlenmelidir.

    Beyin gelişiminin daha hızlı olduğu ilk 5 yaş içinde yapılması sağlanan bu tedaviler, çocuğun ilerleyen yaşlarda yaşıtlarına yaklaşmasını sağlayacaktır. Hafif otistikler zamanla konuşabilir, göz teması kurup normal eğitim alabilirler. İletişim kurmayı öğrendikçe başkalarıyla iletişim geliştirmeyi öğrenebilirler.

    Maalesef, Otistik Spektrum Bozukluğu’nun kökenine yönelik bir ilaç tedavisi halen mevcut değildir. Fakat, belirtileri hafifletmek, depresyon veya nöbet gibi sorunları gidermek için çeşitli ajanlar kullanılabilmektedir.

    Sakinleştiriciler, antidepresanlar, antiepileptikler, opioid antagonistleri, metilfenidat, B6 vitamini bunlardan bazılarıdır.

    Beyin yapısı ve fonksiyonları daha iyi anlaşıldıkça Otistik Spektrum Bozukluğu’nu temelden ortadan kaldırmaya yarayacak tedaviler gündeme gelecektir. Ancak önümüzdeki uzun vadede, erken tanı ve eğitim, tedavinin en önemli kısmını oluşturacaktır.

    Prof. Dr. Erol Taşdemiroğlu