Etiket: Belirtiler

  • Sınav Kaygısı

    Sınav Kaygısı

    İlk olarak kaygının tanımını yaparak yazıya başlamak daha uygun olacaktır. Kaygı, kişinin kötü bir şey olacakmış düşüncesi ile yaşadığı aşırı bir uyarılmışlık halidir.
    Kaygının belirtilerine baktığımızda fiziksel olarak; kalp atışlarında hızlanma, terleme, titreme, soluk alıp vermede güçlük, çarpıntı hissi, mide ağrısı, kaslarda gerginlik, iştahsızlık, baş ağrısı gibi belirtiler karşımıza çıkacaktır. Duygusal belirtilere baktığımızda ise gerginlik, sinirlilik, karamsarlık, endişe, huzursuzluk, heyecan, çaresizlik gibi duygulara rastlayabiliriz. Zihinsel olarak ise bildiklerinin hepsini unuttuğunu düşünme, başaralı olamayacağını düşünme, sınavı kazanamazsa her şeyin biteceğini düşünme, sınav kötü geçecek düşüncesi, ailesine ve çevresinde bulunan insanlara rezil olacağını düşünme, düşüncelerini toparlamada güçlük, unutkanlık, dikkatte yoğunlaşmada güçlük gibi durumlarla karşılaşılabilir. Ve tüm bunların sonucunda davranışsal olarak ders çalışmayı bırakma, ders çalışmayı erteleme ya da sınava girmeme gibi davranışlar gözlemlenebilir.

    Peki sınav kaygısı nedir?
    Sınav kaygısı, bir sınav öncesi ya da sınav esnasında var olan performansın etkili biçimde kullanılmasına engel olan yoğun endişe halidir.

    Sınav kaygısının birçok nedeni olabilir.

    Zamanı etkin kullanamamak ve sınava yeterli düzeyde hazır olmamak sebeplerden biri olarak gösterilebilir. Sınava yeteri kadar hazırlanmayan öğrencilerin sınav öncesi ve sonrasında kaygı yaşaması doğaldır. Bu durumun düzelmesi öğrencinin ders çalışma planıyla doğru orantılıdır.

    Fizyolojik olarak ihtiyaçların karşılanmadığı durumlara bakıldığında da bu tür kaygıların oluştuğunu gözlemleyebiliriz. Düzenli bir uykunun olmaması, yetersiz beslenme gibi durumlar kaygının oluşmasına sebep olabilir.

    Sınav hakkında oluşturulan yanlış ve olumsuz düşünceler sınav kaygısının oluşumundaki en önemli nedendir. Bu sorunu aşabilmek için sınavla ilgili olumsuz düşünceleri belirlemek ve bu olumsuz düşünceleri daha işlevsel, daha yararlı düşüncelerle değiştirmek gerekir.

    Çocuğunuzda sınav kaygısı olduğuna dair belirtiler nelerdir?
    • Çocuğunuz kendini sınavlardan önce çaresiz ve huzursuz hissediyorsa
    • Evde iyi bir performans gösterip, rahatça soru çözmesine ve çok çalışmasına rağmen bu performansı sınavlarda gösteremiyorsa
    • Sınav esnasında kalbinin yerinden fırlayacakmış gibi olduğundan, ellerinin terlediğinden, nefes alamadığından, gözlerinin karardığından bahsediyorsa
    • Aklından sürekli “yapamayacağım” gibi düşünceler geçiyorsa ve bunu sürekli dile getiriyorsa çocuğunuzda sınav kaygısı var demektir.

    Sınav kaygısını kontrol edebilmek için dikkat edilmesi gereken durumlar nelerdir?
    *Çalışma programı hazırlamak ve düzenli bir şekilde çalışmak
    *Zamanı yönetme becerilerini geliştirmek
    *Aile ve çevreden kaynaklanan olumsuz etkileri en aza indirmek
    *Beslenme düzenine dikkat etmek
    *Uyku düzenine dikkat etmek
    *Olumlu duygu ve düşünce oluşturma becerilerini geliştirmek
    *Mükemmelliyetçi olmamak ve kendini kıyaslamamak

    Sınav kaygısı, uzman yardımı ile çözüme ulaşabilecek bir problemdir. Eğer çocuğunuzda yukarıda bahsettiğimiz belirtileri gözlemliyorsanız mutlaka bir uzmana başvurup destek almanız gerekmektedir.

    ” Başarılı insanı belirleyen ilk özellik tutumudur. Kişi olumlu tutum ve düşüncelere sahipse, zorluklarla uğraşmayı seviyor ve onların üstesinden gelmekten haz duyuyorsa başarılarının yarısını gerçekleştirmiş demektir.”

    Ve unutmayın pozitif düşünceler, pozitif sonuçlar verirler…

  • Psikoz Nedir?

    Psikoz Nedir?

    Psikoz kelimesi genellikle gercegi degerlendirmenin bozulması, gerceklikle bagin kopması halinde kullanılan bir kelimedir. Psikotik bozukluklar olarak Şizofreni Spektrum Bozuklukları ve Bipolar Bozukluktan bahsedilebilir.

    Klasik anlamıyla psikoz, Şizofreni Spektrum Bozuklukları ile ilişkilidir ve belirtileri genellikle aşağıdaki durumlarda ortaya cikmaktadir.

    Şizofreni

    Şizoaffektif bozukluk ve şizofreninin diğer alt türleri

    Akut ve geçici psikotik bozukluklar

    Bipolar bozukluk (daha önce manik depresyon olarak bilinirdi)

    Psikotik özelliklere sahip majör depresif bozukluk

    Postpartum (postnatal olarak da adlandırılır) psikoz (postnatal depresyonun şiddetli bir formu)

    Madde kaynaklı psikoz (alkol, yasadışı uyuşturucular ve steroid ve uyarıcı içeren bazı reçeteli ilaçlar dahil)

    Psikotik belirtiler bazen digger bozukluklara seconder olarak da ortaya çıkabilmektedir. Bunlar,

    Beyin tümörü veya kist

    Demans (örneğin Alzheimer hastalığı)

    Parkinson hastalığı ve Huntington hastalığı gibi nörolojik hastalıklar

    HIV ve beyni etkileyebilecek diğer enfeksiyonlar

    Bazı epilepsi türleri

    İnme

    PSIKOZUN NEDENLERI

    Psikozun kesin sebepleri iyi anlaşılamamıştır; ancak şunları içerebilir:

    Genetik: Araştırmalar,şizofreninin ve bipolar bozukluğun ortak bir genetik nedeni paylaşabileceğini gösteriyor.

    Beyin değişiklikleri: Beyin yapısındaki değişiklikler ve belirli kimyasal değişmeler psikoz hastalarında görülür. Beyin taramaları, psikoz öyküsü olan, düşünce işleme üzerindeki etkileri açıklayan bazı bireylerin beyninde azalmış gri maddeyi ortaya çıkarmıştır.

    Hormonlar veya uyku: Doğum sonrası psikoz, doğumdan sonra çok kısa sürede ortaya çıkar (normalde 2 hafta içinde). Kesin nedenler bilinmiyor, ancak bazı araştırmacılar bunun hormon düzeyindeki değişikliklerden ve bozuk uyku düzeninden kaynaklanabileceğine inanıliyor.

    PSIKOZ BELIRTILERI

    Psikotik belirtiler ayrılabilir ve belirli açıklamalar yapılabilir. Psikozun klasik belirtileri şunlardır:

    Halüsinasyon: Var olmayan şeyleri hissetme, görme veya işitme.

    Sanrılar: Sahte inançlar, özellikle de gerçek olmayan şüphe veya korku üzerine kurulu.

    Şizofreni gibi bozukluklardaki psikotik belirtiler arasında aşağıdakiler de olabilir:

    Dağınık düşünce, konuşma veya davranış

    Bozuk düşünce (ilgisiz konular arasında atlama, düşünceler arasında garip bağlantılar yapma)

    Katatoni (tepkisizlik)

    Sebeplere bağlı olarak, psikoz hızlı veya yavaşça ortaya çıkabilir. Şizofreni hastalığında da aynı durum söz konusuyken, semptomlar yavaş başlangıçlı olma eğilimindedir ve bazı durumlarda tam bozukluğa dönüşmeyen daha hafif psikoz ile başlar.

    Şizofreninin yavaş başlangıcı (prodromal faz olarak da bilinir) genellikle hasta ya da aileleri ve arkadaşları tarafından fark edilmez. Psikozun hafif, başlangıçtaki belirtileri şunları içerebilir:

    Şüpheci hisler

    Bozuk algılamalar

    Depresyon ve intihar hisleri

    Takıntılı düşünce

    Uyku sorunları

    Halüsinasyonlar, psikozlu kişilerin duyularını (görme, ses, koku, zevk ve dokunma) etkileyebilir. Ancak şizofreni hastalarının yaklaşık üçte ikisinde, halüsinasyonlar işitseldir; işittiğinde ve onları gerçek olduklarına inandıklarında içermez.

    Genellikle isitsel halüsinasyonlar su sekildedir

    Birçok sesi, çoğunlukla olumsuz olarak, hastayla konuşurken işitmek

    Hastanın ne düşündüğünü tekrar etmesi

    Hastanın ne yaptığına dair bir yorum yapması

    Tuhaf sanrılar psikoz sırasında yaşanır.

    PSIKOZUN TEDAVISI

    Psikoz tedavisinde antipsikotik kullanımı esastır. Bunun yanında ilaç kullanımı ile beraber hastanın iç görü kazanması ve kendini anlaşıldığı bir mecrada ifade ediyor olabilmesi açısından psikoterapi faydalı olabilecek bir tedavi seçeneğidir.

  • Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Atakta Kalp Krizi Geçirme ve Ölüm Korkusu

    Panik Bozukluk tanısı almış olan kişiler panik atak geçirmekten son derece korkarlar. Kişi içinde bulunduğu ortam, ortama ait kalabalık, gürültü, koku, sıcaklık gibi çeşitli çevresel faktörler ve fiziksel değişkenlerin, daha önce panik atak geçirdiği koşullarla benzer hale gelmesine karşı son derece duyarlıdır. Bu şartların benzer hale gelmesi kişinin yeniden panik atak geçireceğine dair inancını şiddetle tetikler. Maruz kalınan bu tehdit ve tehlike algısı, kişinin bedenindeki fiziksel belirtilerine odaklanmasına, bu belirtilere sonu felaketle biten senaryolar atfedip, çeşitli anlamlar yüklemesine yol açar. Gerçek dışı felaket senaryoları kişiyi büyük bir kaygı ve dehşete sokar. Böyle bir durumda panik atak yaşayanların gerçek dışı inançları genellikle “kalp krizi geçirerek ölme”, “çıldırarak aklını yitirme”, “bayılarak yardımsız kalma” başlıkları altında gözlemlenebilir.

    Panik atak esnasında kişinin kalp krizi geçirme ihtimaline toplum içinde yaygın şekilde inanılmasına karşın aslında bu ihtimal doğru bir bilgi değildir. Kalp krizi, kalbi besleyen koroner arter damarlarında yaşanılabilecek tıkanıklık, yırtılma gibi bir problem sonucu kalp kasının beslenememesi sebebiyle gerçekleşir. Kalp krizi geçirme korkusu olan kişiler ise genellikle bu konuda bir Kardiyoloğa görünerek muayene olurlar.

    Her hangi bir kalp-damar problemi bulunmamasına karşın, panik atak atak sonucu kalp krizi geçirme korkusu yaşayan kişilerin problemi biyolojik değil tamamıyla psikolojiktir. Bu kişiler genellikle geçmişte bir yakınının kalp krizi geçirmesinden etkilenmiş veya bu durumu kafaya takacak bir olay yaşamış olabilirler. Bu yaşanmışlık onların kalbiyle ilgili bedensel belirtilere daha fazla duyarlı olmalarına neden olmuş olabilir.

    Panik atak esnasında yaşanan bazı fiziksel belirtiler kişinin kalp krizi geçireceğine yönelik inancını pekiştirse de bu bilgiler içinde önemli çarpıtmalar barındırmaktadır. Panik atak yaşayan kişide çarpıntı, tansiyon yükselmesi, göğüste saplanıp geçen, kısa süreli, sınırları belli, lokal ağrı gibi belirtiler bulunurken, çarpıntı ve ağrı dinlenildiğinde artar, bulantı olabilir, kusma olmaz.

    Kalp krizi geçiren kişide ise çarpıntı, kalp ritminde bozukluk, tansiyon düşüklüğü, gittikçe artarak tüm göğse yayılabilen, 15-20 dakika boyunca kesintisiz sürebilen, uzun süreli, şiddetli ağrı görülür. Çarpıntı ve ağrı dinlenildiği taktirde azalırken, hareket ve efor sarf edilmesiyle artış gösterir, bulantı ve kusma görülür.

    Panik atak, kişinin kalp krizi geçirmesine yol açmaz. Benzer olduğu zannedilse de iki durum arasında birbirinden farklı belirtiler görülmektedir. Kalp krizi neticesinde kalp kasının beslemesiyle ilgili damar problemi görülürken, panik atak kalbin daha fazla atmasına neden olan adrenalin hormonunun salgılanmasını ve kalp kasının daha çok çalışmasını sağlar. Panik atak korkusu önemsenmez ve tedavi edilmez ise bu korkunun kattığı günlük stres ve sıkıntı, kaygıya dayalı vücutta kolesterol artışına, koroner damarlarda tıkanmaya yol açabilir. Dolayısıyla damar sağlığının strese dayalı bozulmasıyla birlikte kalp krizi riski meydana gelebilir. Panik bozukluk hastalarında %30-40 oranında yüksek kolesterol görülürken, %20-25 oranında kalp damar hastalıklarına yakalandıkları görülmektedir.

    Panik Bozukluk tanısı almış kişilerin göreceği erken psikolojik tedavi, stres yükünün vücuttaki kalp damar sistemi gibi diğer sistemler üzerinde yapacağı olası deformasyonun azalmasına yol açacağını bilerek hareket etmeleri faydalı olacaktır.

  • DEPRESYON

    DEPRESYON

    Daha önceleri severek ve kendi isteğimizle yaptığımız aktiviteleri çeşitli çevresel,hormonal ve genetik bozukluklardan dolayı yapmak istemediğimiz,zevk alamadığımız çökkünlük ve uzun süre devam eden üzgün,mutsuz,çaresiz,değersiz hissetme halidir.

    Günlük hayatta kolayca kullandığımız bu sözcük;aslında çok ciddi bir rahatsızlığa işaret eder.Rahatsızlık;sadece düşünce,davranış ve diğer insanlarla ilişkilerini değil birçok vücut fonksiyonunu da etkilemektedir.Unutulmamalıdır ki toplumda sık görülen bir rahatsızlıktır ve herkes hayatının bazı dönemlerinde bu durumla karşılaşabilir.Kişi kendisini umutsuz,karamsar,çaresiz,başarısız,suçlu,değersiz hisseder.Kişi böyle zamanlarda genellikle terapinin faydası olmayacağına inanır.Depresyon teşhisi koyabilmek için;kişinin şikayetlerinin en az 2 hafta sürüyor olması,mesleki ve sosyal hayatını etkiliyor olması gerekir.

    DEPRESYONUN BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Önceden yapılan iş ve aktivitelerden zevk almamak,duygu değişikliklerinin görülmesi,çabuk sinirlenmek,hergün sürekli olarak kendisini üzgün hissetmek,çok uyumak,uyku arasında sık uyanmak,uykusuzluk çekmek ya da az uyumak,dikkatin çabuk dağılması,bir işe motive olamamak,kişinin kendisini sürekli huzursuz,işe yaramaz ve değersiz hissetmesi,vücudun işlevlerinin azalması,cinsel isteksizlik,kişinin kendisini sürekli yorgun hissetmesi,intihar düşünceleri,yaptıklarından sürekli kendisini sorumlu tutması,karamsar olmak,gelecekle ilgili olumsuz düşünceler,geçmişte yaşanan olumsuz olayların sık sık akla gelmesi,enerjinin düşmesi,kişinin çabuk yorulması,iştah azalması,kilo kaybı ya da aşırı yeme isteği,unutkanlık,yalnızlık hissi,alınganlık da artış,düşünce yavaşlaması dolayısıyla konuşmanın yavaşlaması,artabilir ajitasyon(huzursuzluk),anksiyete(bunaltı, kaygı) düzeyinde artış depresyonun belirleyici semptomları arasındadır.

    DEPRESYON SIKLIĞI

    Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan etkenlerin belirlenmesi çalışmalarında klinik araştırmalar ayaktan izlenen hastaların %12-36 sı ile,yatarak tedavi gören hastaların %30-38’inde depresif belirtilerin geliştiğini göstermektedir.Yatan hastaların %11-26sında ise klinik anlamda depresyon tablosu gelişmektedir.1 yıllık yaygınlık ise %2.6-6.2 olarak verilmektedir.Hayat boyu risk erkekler için %3.12 kadınlar için %10.26’dır.Farklı araştırmalara göre,farklı rakamlar verilmekle birlikte tüm oranlar bu verilere yakındır.Türkiye Ruh Sağlığı Profili Çalışmasında 12 aylık depresif nöbet yaygınlığı kadınlarda %5.4, erkeklerde ise %2.3 olduğunu göstermektedir.

    DEPRESYONA YOL AÇAN ETKENLER NELERDİR?

    Madde ve alkol kötüye kullanımı

    Erken ebeveyn kaybı

    Anksiyete bozuklukları

    Kadın olmak

    Genetik yatkınlık ve beynin biyolojik dengesindeki bozukluklar

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Boşanmış olmak

    İşşizlik

    Daha önce depresyon geçirmiş olmak

    Bazı ilaçlar

    Kişilik yapısı(mükemmeliyetçi,aşırı duygusal)

    Tıbbi hastalıklar

    Hormonal değişiklikler

    Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel yönden kötü bir öykü geçirmiş olmak

    Evlilikte yaşanan sorunlar

    Hiç evlenmemiş olmak

    Beyin ve kalp rahatsızlıkları yaşanması

    tiroid bezi ve böbrek rahatsızlıkları yaşayanlar

    Adet dönemleri

    Hamilelik

    Doğum sonrası dönemleri yaşayanlar da depresyon daha fazla görülür.

    DEPRESYONUN,DEPRESİF BELİRTİLER İLE YASTAN FARKI NEDİR?

    Depresif belirtiler,günlük yaşam olayları sonrası kişilerin olumsuz etkilenmeleri ve buna karşı oluşturdukları kendi ve çevrelerine karşı hoşnutsuzluk duygusunun yarattığı hal ve hareketlerdir.

    Yasta ise;anksiyete(bunaltı,kaygı),kötü rüyalar,uyku sorunları,iştahsızlık gibi depresyona benzer belirtiler bulunur.Ancak belirtiler zamanla azalarak kaybolur ve hekim müdahalesi gerekmez.Depresyon da benlik saygısı azalırken,yasta bu durum yaşanmaz.

    Depresif belirtilerle farkına gelicek olursak,uyaranlar ortadan kalktığında depresif bozukluk geçicidir,depresyon ise kişinin yaşam kalitesini düşürür ve mutlaka tedavi gerektirir.

    DEPRESYONUN MESLEKİ VE SOSYAL İŞLEVSELLİK ÜZERİNDE ETKİLERİ NELERDİR?

    Depresyon ile beraber konsantre olma güçlükleri,enerji kaybı,değersizlik duyguları hem zihinsel hem de fiziksel yavaşlamalara neden olduğu için;günlük işlevleri sürdürmek oldukça güçtür,sosyal yaşama ayak uydurmak oldukça zorlayıcıdır.

    DEPRESYONUN SÜRESİ NEKADARDIR?

    Hiç tedavi edilmemiş bir kişinin depresyon atağı 6 ila 24 ay sürer.

    HERKES AYNI TİP DEPRESYON HASTASI MIDIR?

    Herkes aynı tip depresyon hastası olmaz.Depresyonun melankolik,tipik,atipik,mevsimsel tip gibi durumları vardır.Mevsimsel tipte;depresyon belirtileri,mevsim tekrarladıkça görülür.Atipik depresyonda;uyku ve iştahın artması görülürken,tipik depresyonda;iştah ve uyku azalması gibi semptomlar hastalığa eşlik eder.

    DEPRESYON BAŞARILI BİR ŞEKİLDE TEDAVİ EDİLİR Mİ?

    Bu durum kişinin,doktoruyla arasındaki sağlıklı ilişkiye bağlıdır aslında.Öncelikle verilen talimatlara uyulması,hastalığın aşılmasıyla ilgili en önemli basamaktır.Terapiler ve antidepresanlar neredeyse depresyondan bütün etkilenenlere uzun süreli yardımda bulunurlar.Bir gecede düzelme hiçbirzaman gerçekleşmez,depresyonun düzelmesi;sabır ve irade işidir.Bu da terapi için umut ve teşviktir.Bilişsel davranışçı tedaviler,kişilerarası ilişkilere yönelen psikoterapiler depresyonda oldukça yarar sağlamaktadır.

    KİŞİYE DÜŞEN GÖREVLER NELERDİR?

    Bedensel olarak aktif olunması,yatakta yatıp kalmamak

    Önceden gün planları yapmak.Mümkünse 1 gün önceden işlerini tam olarak planlayın ve plana uyun.

    Kendinize basit hedefler koyun,böylece motive olmuş olursunuz ve başarısızlıkları unutmuş olursunuz.

    Depresif düşüncelerden uzak durun.

    Yaşadığınız olumsuzlukları,etrafınızdaki insanlarla paylaşın.

    Düzenli ve sağlıklı beslenin.

    İnsanlardan soyutlanmayın.

    Arkadaşlarınızla birarada bulunun.

    Sizi üzen durumlardan kaçının.

    Yürüyüşe çıkın.

    Korku ve şiddet içerikli filmler izlemeyin.

    Sürekli gülümsemeye çalışın ve poztif olun.

    Alkolden uzak durun.

  • PANİK ATAK

    PANİK ATAK

    PANİK ATAKTAN KURTULABİLİRSİNİZ

    Panik atak, beklenmedik bir anda ortaya çıkan bunaltı, yoğun kaygı, endişe ve korku nöbetidir. Bu endişe ve kaygı nöbeti kişinin vücudunda bazı fiziksel belirtilerle kendini gösterir, bu yüzden de çoğu zaman kişide yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaratır. Yoğun korku duygusu içinde kişi, çok kötü bir şey olacağını, onun için sonun geldiğini, öleceğini, delireceğini, bayılacağını, kontrolünü kaybedeceğini veya kalp krizi geçireceğini düşünür. Bu şekilde yoğun bir korku içinde olan kişi doğal olarak o ortamdan kaçmak, uzaklaşmak ister, yardım alabileceği bir sağlık kuruluşuna gitmek ister.

    Nedenselliği;

    Panik bozukluğu olan hastaların birinci derecede yakınlarında panik bozukluğu ve panik atak görülme oranı %15-30 arası bulunmuştur.

    Kişinin bilinçdışında yoğun duygular varsa ve bu duygular yaşanamıyorsa, ifade edilemiyorsa zamanla birikir ve patlayacak hale gelir. Diğer yandan bu duyguları yatıştıracak sistem iyi çalışmıyorsa, savunma becerileri gelişmemiş ise bastırılmış duygular patlar ve panik atak olarak ifade edilir. Bastırılan cinsellik dürtüleri, saldırganlık dürtüleri, öfke duygusu paniğe neden olabilir.

    Bazı kuramcılara göre anne ile kurulan ilişki güvenli bir bağlanma şeklinde olmamışsa, çocuk korku ve kaygı duygularını çok yoğun yaşar. Panik atak için zemin hazırlanır.

    Aile üyelerinin birinde varsa bu davranış kalıbı modellenir ve öğrenilir.

    Bedende herhangi bir sebeple ortaya çıkan belirtileri (örneğin, çarpıntı, uyuşma.) kişinin gereksiz ve tehlikeli olarak algılaması ve “çarpıtıp” ciddi rahatsızlıklar olarak değerlendirmesi paniğe yol açmaktadır. Herhangi bir anksiyete durumuna eşlik edebilecek önemsiz kalp atışı, baş dönmesi, ağız kuruluğu; kişi tarafından bayılacağı, öleceği, kalbinin duracağı şeklinde yorumlanır. Zararlı, tehlikeli yorumlanan uyaranlardan sonra ortaya çıkan bedensel kıpırtılar, duyumlar da yanlış yorumlanır ve “kısır döngüye” girilmiş olunur. Kişi artık dikkatini sürekli bedensel duyumlarına verir ve tetikte bekler ve olumsuz düşünceleri pekişir.

    Panik atak geçtikten sonra; kişi üzerinden kamyon geçmiş gibi hisseder. Müthiş bir yorgunluk, isteksizlik, sese, gürültüye, kalabalığa, ışığa karşı tahammülsüzlük ortaya çıkar. Yatmak, dinlenmek en iyi bir seçim olur. Yanında güvendiği birisi olsun ama soru sormasın, fazla konuşmasın istenir. Bunlar zaten “harpten çıkmış” insanı daha da yorar.

    Panik nöbeti sırasında aşağıdaki belirtiler görülebilir. Bu belirtilerden dört tanesinin görülmesi çoğu zaman yeterli olur. Genel olarak kişiler nöbetler sırasında bu belirtilerde 7-10 arası belirti yaşamaktadırlar.

    1 – Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama,
    2 – Terleme,
    3 – Titreme ya da sarsılma,
    4 – Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma,
    5 – Soluğun kesilmesi,
    6 – Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı duyma,
    7 – Bulantı ya da karın ağrısı,
    8 – Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma,
    9 – Derealizasyon ya da Depersonalizasyon (Dış dünya yada kendisi gerçekliğini kaybetmiş gibi hissetme),
    10- Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu,
    11- Ölüm korkusu,
    12- Uyuşma ve karıncalanma duygusu,
    13- Üşüme ürperme ve ateş basması.

    Görülme sıklığı;

    Panik bozukluğu-kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sık görülür.
    Panik bozukluk tanılı hastaların%75-80’i kadındır. Aile çalışmalarında; eğitim, sosyal durumla bağlantı bulunmamıştır. Yaşam boyu yaygınlığı değişik çalışmalarda %1,5-3,5 arasında saptanmıştır. Bu oran gittikçe artmaktadır.

    Değişik hastalıklara bağlı olarak ortaya çıkan panik ataklar ve “sınırlı belirtili atakların” ise %15-20 arasında olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla gerek panik bozukluğuna bağlı gerekse diğer pisikolojik,biyolojik nedenlere bağlı panik atakların her yüz kişiden 20-25 inde görüldüğü anlaşılmaktadır.Bu oran her 4 kişiden 1’inin panik ataklı olduğu anlamına gelmektedir.

    Panik hastalarının çoğunluğu psikiyatri dışı hekimlere başvurmaktadır. Görülen belirtiler otonomik ve fiziksel belirtiler olduğundan kalp hastalığı görünümü verebilmektedir. İlk başvurular bu yüzden dahili branşlar olmaktadır.

    Panik Atak her yaşta başlayabilir;
    * En sık 20-30 yaş arasında başlar,yaş ilerledikçe başlama oranı düşer
    * Etnik, kültürel farklılıklar çok önemli bulunmamıştır.
    * Şehir yaşamında, kırsal bölgelere göre daha sık görülmektedir.
    * Ekonomik durumla bağlantısı bulunamamıştır.
    * Eğitim düzeyiyle panik bozukluğu arasında direkt bir ilişki saptanmamıştır
    * Evli insanlarda, boşanmış insanlara göre daha az görülmektedir, (Bir çalışmada boşanmış insanlarda 5 kat daha fazladır )

    Tedavi;

    Panik atağı olan kişinin nefesini kontrol altına almasını sağlamak, böylece panik atağını kontrol altına alabileceğini göstermek,

    Panik atağı kendisinin oluşturup kendisinin kontrol altına almasını sağlamak, böylece kontrol duygusunu kişiye hissettirmek,

    Sebep olan duyguların ve davranışların üzerinde çalışmak, nedenselliğin çözülmesi ile tekrar etmesini engellemek.

    Panik Atak tedavi edilebilir bir hastalıktır.

  • DEPRESYONLA YAŞAMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

    DEPRESYONLA YAŞAMAK ZORUNDA DEĞİLİZ

    Depresyon, isteksizlik, hayattan zevk alamamak, içinden hiçbir şey gelmemek gibi belirtileri olan bir hastalık halidir. Duygu durum bozukluğudur. Beyinin ön alanlarında, alın ve şakak bölgelerinde salgılanan hormonların yeteri kadar salgılanmamasından kaynaklanır.

    Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir. Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini toplayamama ve unutkanlıktır.

    Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.

    Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama, uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.

    Depresyon, kesinlikle “geçici üzüntü” ile aynı şey değildir. Kimi zaman kendimizi dibe vurmuş gibi hissedebiliriz, bu her zaman depresyonda olduğumuz anlamına gelmez. Depresyonda olan kişiler, kendilerini yalnızca hayatın akışına bırakarak iyileşemeyebilirler. ‘Kendi kendine iyileşme’ depresyon geçiren hastaların yarısında mümkündür. Ancak tedavi olunmadığında belirtiler haftalarca, aylarca, hatta yıllarca sürebilir. Oysa uygun tedavi, depresyondaki birçok insana yardımcı olabilir.
    Depresyonda şiddetli üzüntü ya da umutsuzluk hissi vardır ve en az iki hafta sürer. Depresif kişiler ümitsiz olmaya ve kimseden yardım göremeyeceklerine inanmaya eğilimlidirler. Böyle hissettikleri için de kendilerini suçlarlar. Sosyal etkinliklere katılmaktan kaçınır, aile ve arkadaşlarından uzaklaşırlar. Hatta kimi zaman ölümü ya da intiharı düşünebilirler.

    DEPRESYONUN NEDENLERİ NELERDİR?

    Biyolojik nedenler;
    — Bazı hastalıklar: Hipotiroidi/Hipertiroidi, Pankreas kanseri.
    — Mevsimsel özellikler: Kış mevsimlerinde depresyonun artması (Melatonin)
    Psiko-sosyal nedenler;
    — Yaşam olayları
    — Büyük üzüntülere neden olabilecek kayıplar
    — İş yaşamı sorunları
    — Partner, evlilik, Aile sorunları
    — Hamilelik/Doğum /Lohusalık/Menopoz süreci
    — Ağır ve süreğen hastalıklar
    — Taşınma/yeni yaşam koşulları
    — Olumlu yaşam olayları (Terfi, evlilik)

    DEPRESYONUN SONUÇLARI NELERDİR?

    — Kişilerarası ilişkilerde bozulma/ Aile parçalanmaları
    — Verimlilik azalması ve kariyer kaybı
    — Okul performans kaybı
    — Dikkat/Konsantrasyon bozulmasına bağlı kazalar/iş kazaları
    — Alkol ve uyuşturucu tüketiminin artması
    — Depresyon sonucu kalp-damar sistemini ilgilendiren veya benzeri bedensel (psikosomatik) rahatsızlıklar
    — İntihar

    TEDAVİ

    Psikoterapi ; Beyindeki işleyiş bozukluğunun terapi ile düzenlenmesi amaçlanır. Depresyonun bağlamının kişiye özel araştırılması, tedavi tekniklerinin belirlenmesi ve terapist danışan işbirliği esasına dayanır. Psikoterapi sistemin işleyişine reset atmak ve yeni işlevsellik kazandırma sürecinin tamamıdır. Duygu-düşünce ve davranış üçlüsünün bağlamda değerlendirilmesi, klit noktaların belirlenmesi ve depresyona sebep olan etkenlerin bireyin farkındalığı ile bilinç düzeyine çıkarılma sürecidir.

    Anne- baba ile kurulan ilişkiye kadar uzanan bir sürecin yeniden yapılanması önemlidir. Ailede depresif özellikli bireyler varsa davranışların öğrenilmesi söz konusudur, yeni davranışlar kazandırmak tedavi sürecinin parçasıdır.

  • Soğuk algınlığı neden olur? Belirtileri nelerdir?

    Soğuk algınlığının etkeni nedir?

    Halk arasında “soğuk algınlığı” veya “üşütme” şeklinde adlandırılan hastalık, doktorlar tarafından “viral üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak bilinir. Hastalığın üşüme veya üşütmekle ilgisi olmayıp, bahar ve kış gibi soğuk mevsimlerde salgınlar yapan virüslerin neden olduğu hastalıklardır. En sık rastlanan etkenleri Rhinovirus (%60), Respiratory syncytial virus, Coronavirus, Influenzae virüsü, Parainfluenzae virüsü ve Adenovirus’tür.

    Gribi SA’dan Ayıran Belirtiler Nelerdir?

    Griple soğuk algınlığı bazen birbirine karıştırılır. Grip influenza adı verilen bir virüse bağlı olarak soğuk mevsimlerde ortaya çıkan bir solunum yolu infeksiyonudur. Burun Akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, aksırık, kuru öksürük griple soğuık algınlığının ortak belirtileri olabilir. Gribi soğuk algınlığından ayıran belirtiler ise kas ve eklem ağrısı, halsizlik, yüksek ateş ve baş ağrısının olmasıdır. Çocuklarda 2 yaş altında ateş görülebilir.

    Sağlıklı bir çocuk yılda kaç kez soğuk algınlığı geçirebilir?

    Tüm çocuklar soğuk algınlğı geçirir. Bazıları daha az belirti verir. Sağlılı 1-5 yaş arası çocuklar yılda 8’e kadar sayıda soğuk algınığı geçirebilir. Bunların az bir kısmı orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi hastalıklarla komplike olabilir. Sık sık komplikasyon olmadığı sürece sık soğuk algınlığı geçiren çocuklarda altta yatan bir bağışıklık sistemi hastalığı aranmasıa gerek yoktur.

    Soğuk algınlığı infeksiyonu nasıl yayılır?

    Soğuk algınlığına neden olan virüsler enfekte kişinen salyasına temas etme sonucu bulaşır. Aksırma ve öksürme ile de salyanın solunum yollarına bulaşması da mümkündür. Hastalığın bulaşmasını önlemede en etkin yöntem el yıkama ve gerekirse maske kullanmadır.

    Soğuk algınlığından korunmada günlük C vitamini alımı etkili midir?

    Bu konuda çok sayıda klinik araştırma yapılmıştır. Toplumda dağlıklı bireylerde yapılan 23 ayrı araştırmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, korunma amacıyla günlük alınan 2 gramlık dozlarda bile C vitamininin soğuk algınlığı sıklığını azaltmadığı sonucuna varılmıştır. Bu araştırmaların altısında alt grup analizlerinde sadece şiddetli soğuk veya fiziksel strese maruz kalan askerler, maraton koşucuları ve kayak sporcularında koruyucu dozda günlük olarak alınan C vitamininin soğuk algınlığısıklığını yarı yarıya azalttığı saptanmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde günlük >200 mg C vitamini alımının faydası var mıdır?

    Doktorların çoğu soğuk algınlığı geçiren hastasına C vitamini önermekte veya bu vitamini içeren gıdaları hastalık sırasında bolca tüketmesini önermektedir. Ancak bu konuda yapılan klinik araştırmaların çoğu C vitamininin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmada yararını gösterememiştir. Sadece 1974 yılında yapılan bir araştırmada hastalığın ilk gününde alınan tek 8 gramlık dozun hastalık süresini bir miktar kısalttığı gösterilmiştir. C vitamininin asit yapıda olğu ve yüksek niktarlarda alındığında mideye zarar verebileceği unutulmamalıdır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antihistaminlerin değeri nedir?

    1800 erişkini kapsayan 9 klinik araştırmayı içeren analizlerde birinci kuşak antihistaminik ilaçların burun akıntısı ve aksırık belirtilerini 2. günden sonra azalttığı, ancak bu yararın sınırlı olduğu saptanmıştır. 9000 erişkin ve çocuk hastayı içeren 32 kontrollü araştırmanın bir arada incelenmesi ile elde edilen sonuçlar ise antihistaminik ilaçların tedavide yararını gösterememiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde su buharı solumanın faydası var mıdır?

    Bu konuda yeterli araştırma olmadığından buhar solumanın soğuk algınlığındaki etkinliği bilinmemektedir. B ununla birlikte soğuk mevsimlerde ev içinde nem oranının %40’ın altında olmamasına dikkat edilmelidir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde dekonjestanların yararı var mıdır?

    Dekonjestanların burun tıkanıklığını tek doz uygulamadan sonraki 3-10 st azalttığını gösteren kanıtlar vardır, ancak daha uzun sürede yararı ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Özellikle astım hastalarında solunum yollarının sistemik dekonjestan ilaçlarla kurutulması zararlı olabilir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde ekinezya’nın değeri nedir?

    Sekiz ayrı klinik araştırmanın sonuçları birlikte değerlendirildiğinde bazı ekinezya preparatlarınınsSoğuk algınlığı belirtileri üzerine sınırlı yararı olduğu görsterilmiş, ancak bu araştırmalarda 200 den fazla farklı preparatın kullanılmış olması, preparatların bitkinin farklı kısımlarından elde edilmesi ve ekstraksiyon yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle, bitkinin yararı konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamaktadır. 2007 yılında ekinezya kullanımının etkinliğini araştıran 14 çalışma birarada değerlendirildiğinde ekinezyanın soğuk algınlığı gelişme olasılığını %58 oranında azalttığı, hastalık süresini ise ortalama 1.4 gün azalttığı gösterilmiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde çinko etkili midir?

    Çinkonun soğuk algınlığı tedavisinde etkinliği ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar iki meta-analizle bir arada incelenmiştir. Bu analizlerden birinde belirti sürelerini 7 günde azalttığı, diğerinde ise hiç bir yararı olmadığı sonucuna varılmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotikler kullanılmalı mıdır?

    Gerek klinik çalışmalar gerekse bu açlışmaları bir arada sistematik biçimde bir araya getirerek değerlendiren meta-analizler antibiyotiklerin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmadığını, soğuk algınlığı sırasında veya sonrasında gelişen bakteriyel kulak iltighabı, sinüzit veya zatürre gibi kompliasyon olasılığını da azaltmadığını göstermiştir.

    Soğuk algınlığında doktorlar niçin gereksiz antibiyotik tedavisi uygular?

    Doktorların gereksiz antibiyotik reçete etmesinin nedenleri ebevenyin beklentisini tatmin etme, başka hekimin nasıl olsa antibiyotik yazacağı öngörüsü, aşırı tanı, eksik veya yanlış bilgi, ve komplikasyon korkusudur. Anne ve babaların birçoğu gerçekten solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olduunda doktorun antibiyotik reçete etmesini beklerler, ancak bu beklentileri daha önceden gittikleri hekimin uygulamasından öğrenilen bir tecrübeye dayanır. Eğer aileye daha çok zaman ayrılıp hastalık ve antibiyotikle ilgili açıklama yapılırsa bu beklentilerinin ortadan kalktığı görülmüştür. Antibiyotik verilmeyen üst solunum yolu viral enfeksiyonlarında sonradan bakteriyel enfeksiyon gelişme ve hastanın geri dönme olasılığının artmadığı gösterilmiştir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları içinde antibiyotik tedavisi gerektiren durumlar nelerdir?

    Halk arasınd “beta mirobu” olarak tannan grup A streptokok bakterisine bağlı boğaz ve bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, sinüzit, epiglottit ve boğmaca antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

  • DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    DEPRESYON MU KEDER Mİ?

    Mutsuzum…
    Çok yorgunum…
    İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyor…
    En sevdiklerim bile umurumda değil…
    Hayattan hiçbir beklentim yok…
    Kolumu kaldıracak halim yok…
    Sabahları dayak yemiş gibi kalkıyorum…
    Hiçbir şey hissetmiyorum…

    Diyen birinin depresyonda olma ihtimali oldukça yüksektir. Kelime anlamı çökkünlük olan depresyon; ruhsal olarak bireyin çökkünlük yaşaması, yani üzüntü, keder, mutsuzluk, karamsarlık, isteksizlik, durgunluk gibi belirtiler göstermesi anlamına gelir.

    Bazen depresyon kelimesi, hüzün veya kayıp duygusunu tarif etmek için kullanılır. Bu duygular her insanda zaman zaman görülebilir ve çoğunda birkaç saatte veya birkaç günde geçer. Böyle zamanlarda insanlar normal faaliyetlerini de yürütebilirler. Depresyon adıyla tanımlanan klinik rahatsızlık ise keder duygusundan farklıdır. Depresyondaki keder duyguları çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Daha önceden hoşlanılan faaliyetlere karşı ilgi kaybolması sıktır. Günlük işleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Yaşamın önemli alanlarında; iş, aile, sosyal yaşam başta olmak üzere bozulmalara yol açar.

    Depresyon ruhsal bir rahatsızlıktır; kişinin ahlakı, zekâsı veya iyi ya da kötü birisi olmasıyla ilgisi yoktur. Çevresel, kalıtsal, biyolojik, duygusal, fizyolojik ve bilişsel etkenlerin hepsi veya birkaçı depresyonun ortaya çıkmasında rol oynarlar. Yaşanan olaylar, kişilik yapısı ve bunlara eşlik eden beyindeki değişiklikler beraberce depresyona neden olduğuna inanılan üç ana etkeni oluşturur. Birçok kişi beyindeki bu değişiklikleri sıkıntı verici olaylar, olumsuz düşünme biçimi alkol, çeşitli ilaçlar ve kimi bedensel vb. gibi durumlar tetikleyebilir. Genel olarak yaşam boyu yaygınlığı kadınlarda %10-25, erkeklerde %5-12 oranında olduğu bildirilmektedir.

    Hepimizin hayatında bazı zorlayıcı olaylar, kayıplar, sorunlar vardır. Bu sorunlarla baş etme gücümüz bazen yeterlidir bazen ise belki de uzun süreli ve üst üste gelen zorlayıcı yaşam olaylarının ardından depresyon yaşanması söz konusu olabilir. Depresyon üzüntü duygusundan çok daha yoğun ve uzun sürelidir. Kişinin kendisine, çevresine ve geleceğine yönelik olumsuz algılayışı ve yorumlaması söz konusudur. Kişi, daha önceden keyif alarak yaptığı, kendini mutlu eden faaliyetlerden artık hoşlanmaz, zevk almaz ve bunlara karşı ilgisi kaybolmuştur. Kişinin hiçbir şeyi umursamaması, hayatındaki en değerli insanları dahi görmek istememesi ile kendini gösterir. Kişi için yıkanma, giyinme, ev işleri gibi basit faaliyetleri bile yürütmek son derece zorlaşır. Depresyon iş, aile, sosyal yaşam olmak üzere yaşamın önemli alanlarında bozulmalara yol açar. Giderek o kadar kötü bir hal alabilir ki kişi gelecekle ilgili umutsuzluğa kapılarak ölümün tek çözüm olduğunu düşünebilir. Bu nedenle, tehlikeli bir hastalıktır.

    Depresyon tanısı konurken belirtilerin şiddetli, uzun süreli veya sık görülmesi koşulu aranır.

    Anlattığımız belirtilerin yanı sıra depresyondaki diğer önemli belirtiler şunlardır:
    • Çabuk yorulma, enerjinin azalması
    • İlgi kaybı, zevk almama
    • Durgunluk, az konuşma, karamsarlık
    • Kendine güvende azalma, kararsızlık
    • Pişmanlık, suçluluk duyguları
    • Dikkat ve konsantrasyon sorunları
    • Sinirlilik, huzursuzluk
    • Uyku problemleri (aşırı uyuma ya da uykusuzluk)
    • Beslenme değişiklikleri
    • Bedensel şikayetler
    • Cinsel istekte azalma

    Depresyon tanısının konması için; bu belirtilerden en az beş tanesinin, hemen her gün 2 hafta boyunca yaşanıyor olması gerekir. En önemli belirleyici faktör; kişinin normal yaşantısını sürdüremiyor olması yani uzun süreli işlev kaybıdır.

    Peki depresyonda olan kişi ne yapabilir?

    Bu anlatacaklarım hafif depresyondaki hastaların daha rahatlıkla uygulayabilecekleri bilgiler. Bazı hastalarımız, “Sadece uyumak istiyorum. Yataktan çıkmak istemiyorum. Dünya umurumda değil.” diyerek eskiden keyif aldığı aktivitelerden iyice uzaklaşmakta ve hayattan kopmaktadırlar. Öncelikle hareketsizlikten uzak kalınmalıdır. Hiçbir depresyon hastası yatarak dinlenemez. Sürekli yatakta olmak, sadece depresyonu artırır. Böylelikle kişi, sağlıksız yani kendisini mutsuz eden davranışlardan uzaklaşarak, sağlıklı olanlara hayatında yer vermeye başlamalıdır. Kendisine aktivite günlüğü hazırlayıp, mutlu olduğu ve kendini iyi hissettiği aktivite, kişi ve ortamları seçmek en iyisi olacaktır. Hani denir ya “Seni mutsuz eden kişilerden uzak dur” aynen öyle.

    Böylece;
    • Hayatın tamamına yayılmış, genel bir çaresizlik durumu olmadığını görmeye başlar.
    • Kalıcı ve sürekli bir çaresizlik değil, geçici bir çaresizlik içinde olduğunu fark eder.
    • Sadece kendi başına gelen bir kötülük durumu değil, herkesin başına gelebilecek genel bir durum olduğunu görmeye başlar.

    Depresyonda Tedavi Yöntemleri

    Depresyon tedavisi farklı şekillerde uygulanabilmektedir. En sık kullanılan yöntemler ilaç ve psikoterapidir. Depresyon tedavisinde dünya genelinde en çok kullanılan terapi yöntemi Bilişsel Davranışçı Psikoterapi (BDT)’dir.

    Her hastalıkta olduğu gibi depresyon tedavisinin ardından da yineleme ihtimali vardır. Ancak bu, kişiye göre değişiklik gösterir. Psikoterapi daima faydalıdır ama bazı tip depresyonlar için tek başına yeterli olmayabilir. İlaç tedavisinin sonucunda da, yineleme oranı %80’lere ulaşabilmektedir. BDT alan depresyon hastalarında yineleme oranı %25 olarak tespit edilmiştir. Gerek Bilişsel Davranışçı Psikoterapi, gerekse ilaç tedavilerinde yaklaşık %60-70 civarında hasta, verilen ilk tedaviye cevap vermektedirler. Bu oran, daha sonra tedaviye cevap vermeyen hastalarda başka yöntemlerin de eklenmesiyle %90’lara ulaşır. Hafif ve orta şiddetli depresyonda bu konuda yetkin kişilerce uygulanan Bilişsel Davranışçı Psikoterapiyle, ilaç etkisine yakın oranda başarı elde edilmektedir. Ancak tek başına terapi uygulandığında, ilk haftalarda haftada iki ya da üç kez terapistle görüşme yapmak gerekir. Bu sürecin kesintiye uğramaması, düzenli bir şekilde olması çok önemlidir.

    ***İlaç tedavisinin Bilişsel Davranışçı Psikoterapi kadar etkili olabilmesi için ömür boyu kullanılması gerekir.

  • Çocuklarda allerjik hastalıklara dikkat!

    Allerjik hastalıklar en sık görülen kronik hastalıkların başında geliyor. Ayrıca görülme sıklığı gittikçe artıyor. Konuya allerji, allerjen ve alerjik hastalıkların tanımlanması ile başlayalım. ‘Allerji’, çoğu kişinin sorunsuzca tolere edebildiği bir maddeye anormal bir tepkidir. İşte bu tepkiye neden olan (yani allerjiye neden olan) maddeye de ‘allerjen’ diyoruz. En sık görülen alerjenler polenler, ev tozu mite’ları, mantar sporları, hayvan tüy ve deri döküntüleri, gıdalar ve ilaçlardır. İşte bu allerjenleri vücutta meydana getirdiği allerjik inflamasyon (allerjik iltihap) sonucu gelişen hastalıklara ‘allerjik hastalıklar’ diyoruz. Çocukluk çağında en sık görülen alerjik hastalıklar ise allerjik rinit, astım ve atopik dermatittir (çocuk egzaması). Şimdi bunlardan kısa kısa bahsederek uygulamaları vurgulayalım…

    Allerjik rinit

    Allerjik rinitin en sık görülen alerjik hastalıklardan biri olduğunu söylemiştik. Polen, ev tozu akarı, mantar sporu gibi aeroallerjenlere duyarlı kişilerde meydana gelir. Bu allerjenlerin burun mukozasında oluşturduğu allerjik inflamasyona (iltihap) bağlı burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırma ve burun tıkanıklığı gibi belirtiler meydana gelir. Bazı hastalarda belirtiler mevsimsel olarak tekrarlar. Özellikle bahar aylarında şikayetleri olan hasta grubunun sıklıkla polen alerjileri vardır. Bazı hastalarda ise belirtiler yıl boyu sürebilir. Bunlar sıklıkla ev tozu akarı alerjisi, mantar sporları, hayvan tüy ve deri döküntüsü alerjisi olan hastalardır.

    Allerjik rinit tanısında en önemli nokta hekimin muayenesinden sonra allerji testlerinin yapılmasıdır. Deri testleri kanda bakılan allerji tetkiklerine göre daha duyarlı ve kesinlikle daha hassastır. En fazla yarım saatte sonuç veren güvenli ve hızlı bir metottur. Tedavi için öncelikle sakınılması mümkün olan allerjenlerin uzaklaştırılması gereklidir (kedi ve köpek gibi). Fakat ev tozu gibi bazı allerjenler yok edilmese de azaltılabilir. Ancak polen gibi engelleyemeyeceğimiz bazı allerjenler için pencereleri sabah saatlerinde biraz geç açmak fayda verebilir. Tedavideki ikinci adım ise ilaç tedavisidir. Fakat verilen ilaçlar hastalığı tamamen ortadan kaldırmaz, kullanıldığı sürece rahatlatabilir. Bazı hastalar buna rağmen yeterince rahatlayamazlar. Böyle hastalarda erkence immunoterapi denilen allerji aşı tedavisi planlanmalıdır.

    Allerjik astım

    Allerjik astım da çocukluk çağında görülen kronik hastalıklardan biridir. Belirtileri genelde 5 yaş altında başlar. Astımın belirtileri çok değişkenlik gösterebilir. Basit bir öksürükten şiddetli nefes darlığı, hırıltı ve morluk gibi solunum yetmezliği tablosuna kadar değişebilir. Astımın gelişmesinde genetik faktörler ve çevrenin önemi vardır. Astımlı hastalar düzenli takip ve tedavisi yapılması gereken gruptur. Yoksa ileri yaşlarda KOAH denilen tedavisi zor kronik hastalığa kadar ilerleyebilir. Allerjik astım tedavisinde ilk adım aile ve hastaya hastalığın ve hastalıkta kullanılacak ilaç ve cihazların anlatılması olmalıdır. Bunun yeterince yapılmaması ve uygun ilaç ile cihazın seçilmemesi tedavinin başarısını etkileyebilir. Hastalar düzenli takip edilirse tedavinin gidişatındaki problemler (ilaç ve cihaz uyumsuzluğu gibi) çözülebilir. Allerjik astımlı hastalarda da bu tedavilerle yeterince cevap alınamadığı durumlarda, allerji aşı tedavisi uygulanabilir.

    Çocukluk çağı egzaması

    Çocukluk çağında en sık görülen bir diğer hastalık çocukluk çağı egzamasıdır. Genellikle 2-3 aydan itibaren başlar. Tabiri caizse “allerjik hastalıkların ilk istasyonu” diyebiliriz. Daha sonraki istasyonlarda gıda allerjileri, allerjik rinit ve allerjik astım gibi diğer hastalıklar görülebilir. Özellikle yanakta kızarıklık şeklinde başlayıp dirsek önü ile diz arkasına yayılabilir. Eğer kontrol altına alınmazsa tüm vücudu tutan kızarıklık, pullanma ve kabuklanma olabilir. Bu hastalarda uykuyu bozabilecek derecede kaşıntı mevcuttur. Yumurta gibi hastalığı alevlendirebilen alerjenler vardır. Bu alerjenlerin allerji testleri ile tespit edilip uzaklaştırılması gereklidir. Testler uygulanmadan sadece tahmin ile gıdaların kesilmesi sakıncalıdır.

  • Çağımızın Hastalığı Depresyon

    Çağımızın Hastalığı Depresyon

    GALİBA DEPRESYONDAYIM!”

    Çağımızın hastalığı olarak adlandırılan, şarkılara konu olan ve çoğu insanın hayatının belli dönemlerinde en az bir kez belirtileriyle karşılaştığı Depresyon’u yakından inceleyelim.

    Depresyon Nedir?

    Zihinsel, duygusal ve bedensel belirtiler ile kendisini gösteren önemli fakat tedavisi mümkün olan bir ruhsal hastalıktır. Çökkün ruh hali ve zevk alamama durumları depresyonun en belirgin özellikleridir. Depresyon dönemlinde kişi mutsuz ve karamsardır.

    Depresyon neden ortaya çıkar?

    Kişinin beynindeki kimyasal dengenin bozulması depresyonun oluşmasında önemle sahiptir. Beyinde bulunan noradrenalin ve seratonin kimyasal maddelerinin sinir hücreleri arasındaki sinaps boşluğundaki miktarları azalır. Bu azalma, depresif bulguların ortaya çıkmasına sebep olur. Bazen bu azalma kendiliğinden oluşuyor olsa da bazı zorlayıcı yaşam olayları da azalmaya etki etmektedir. Yaşanmış olan travmalar, kayıplar, üzüntü ve zorlu olaylar, devam etmekte olan sorunlar, yeni ortaya çıkmış zorlayıcı yaşam olayları, düşük eğitim düzeyi ve yoksulluk da depresyon oluşumunda etkili olabilir. Kalıtsal özelliği vardır, aile geçmişinde depresyon olan kişiler risk altındadırlar.

    Kadınlar erkeklere oranla daha fazla depresyona girme riski taşır. Sebebi tam olarak bilinmemektedir. Hormonal olabileceği ve yaşam yükünün erkeklere oranla daha fazla oluşu sebepler olarakdüşünülebilir.

    Depresyon türleri ve belirtileri nelerdir?

    Major Depresif Bozukluk ve Distimik Bozukluk olarak iki türden oluşur.

    1. Majör Depresif Bozukluk (Klinik Depresyon)

    Majör depresyonu ayırt eden belirti kişinin herhangi bir şeyden tat alma yeteneğinin neredeyse tamamen kaybolmasıdır. Sıklıkla uyku ve iştah zorlukları yaşanır. Konsantrasyon problemi görülebilir. Çoğu insan hayatlarının bir döneminde üzgün ve çaresiz hissedebilir. Fakat majör depresyonda bu hislerin, depresif ruh hâlinin ve ilgi kaybının günün büyük kısmında (özellikle sabahları) görülmesi ve bunların da en az iki hafta boyunca devam etmesi gerekir.

    Major depresif bozukluğu tanısı için 2 haftalık süre içerisinde aşağıdaki belirtilerden 5 veya daha fazlasının karşılanıyor olması gerekmektedir;

    • Günün çoğunluğunda depresif hissetme

    • Günlük aktivitelere ilginin azalması

    • Belirgin kilo artışı ya da azalışı

    • Şiddetli uykusuzluk ya da uyanamama hali

    • Düşünce ve hareketlerde yavaşlama

    • Günün çoğunluğunda bitkin/yorgun hissetme

    • Odaklanmakta ve karar vermekte güçlük

    • Tekrar eden ölüm ya da intihar düşünceleri

    1. Atipik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Majör depresif bozukluklar kategorisinde değerlendirilir. Bu bozukluk kişilerde belirli davranış kalıplarıyla ortaya çıkar. Atipik depresyon yaşayan kişilerin duygu durumları dış uyaranlara göre şiddetli değişimler gösterir. Alınan iyi haberler karşısında aşırı sevinç, kötü haberlerde ise aşırı üzüntü görülebilir. Atipik depresyon genellikle ilk defa gençlik yıllarında başlar ve yetişkinlikte devam eder. Atipik depresyon yaşayan kişilerde genellikle aşağıdaki belirtiler görülür;

    • Kiloda belirgin artış

    • İştahta belirgin artış

    • Yoğun uyku hali

    • Kollarda ve bacaklarda ağırlaşma hissi

    • Reddedilmeye karşı hassasiyet

    1. Doğum Sonrası Depresyonu

    Majör depresyon türleri arasında değerlendirilen doğum sonrası depresyonu gebelik süresince ya da doğumu takip eden dört hafta içinde görülen bir depresyon türüdür. Doğum yapan kadınların %10-15’inde görülen doğum sonrası depresyonun neden kaynaklandığı tam olarak bilinememektedir. Doğum sonrası depresyonu yaşayan kadınlarda genellikle şiddetli üzüntü hali, sürekli ağlama, yoğun kaygı ve umutsuzluk sıklıkla görülen belirtilerdir.

    1. Mevsimsel Duygu Durum Bozukluğu

    Mevsimsel duygu durum bozukluğu belirli mevsim dönemlerinde görülmesiyle diğer depresyon türlerinden ayrılır. Özellikle gün ışığının azaldığı kış dönemlerinde görülen mevsimsel duygu durum bozukluğu popülasyonun %1-%2’lik bölümünü etkiler ve genellikle kadınlarda ve gençlerde görülür. Mevsimsel duygu durum bozukluğu yaşayan kişiler kış aylarında yaz aylarında oldukları hallerinden bambaşka bir görüntü sergilerler; genellikle ümitsiz, üzgün, stresli ve ilgisiz bir görüntüyle devam eden mevsimsel duygu durum bozukluğu sonbahar- kış döneminde başlayıp günlerin uzadığı ilk bahar yaz aylarına kadar devam eder.

    1. Melankolik Özellikli Majör Depresyon

    Melankolik özellikli majör depresyonda kişiler önceden zevk aldıkları hiçbir aktiviteden zevk almamaya başlarlar. Melankolik özellikli Majör depresif bozukluk tanısı konulabilmesi için aşağıdaki belirtilerden en az üç tanesinin daha sergilenmesi beklenir;

    • Zevk alınan çoğu aktivitelerden zevk alamama

    • Yaşanan iyi olaylar karşısında tepkisizlik

    • Psikomotor davranışlarda değişiklikler

    • Aşırı suçluluk duygusu

    • Uykusuzluk

    • Sabahları yaşanan depresyonda artış

    1. Psikotik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Halisünasyon ve sanrılarla seyreden majör depresif bozukluk türü psikotik özellikli majör depresyon olarak adlandırılır. Psikotik özellikli majör depresyonda kişiler kendilerinin değersiz olduklarını ve yaşamayı hak etmediklerini söyleyen sesler duyduklarını belirtebilirler.

    1. Katatonik Özellikli Majör Depresif Bozukluk

    Katatonik özellikli majör depresyon yaşayan kişilerde psikomotor davranışlarda şiddetli bozulmalar görülür. Katatonik özellikli depresyonda aşağıdaki belirtilerin en az iki tanesinin görülüyor olması aranır:

    • Kaslarda hareketsizlik

    • Nedensiz kas hareketleri

    • Şiddetli negativite ya da hiç konuşmama

    • Alışılmamış beden pozisyonu

    • Başkalarının söz ve hareketlerini tekrar etme

    1. Distimik Bozukluk

    Kronik bir seyir gösteren sinsi başlangıçlı bir depresyon türüdür. Sık görülmesine karşın, teşhisi nadir koyulan bir rahatsızlıktır. Hastalarda fazla ağır olmayan, en az iki yıl süren depresyon belirtileri görülür. Hiç bir şeyden memnun olmama, uyku bozuklukları, sürekli karamsarlık durumu, yorgunluk, güvensizlik hali, isteksizlik ve ilgi düşüklüğü, bedensel yakınmalar hastaları rahatsız eder. Rahatsızlıkta aralarda bir kaç gün süren iyi haller olabilir. Bu etkiler iki aydan daha fazla devam etmez. Kişilerdeki depresif belirtiler hafif şekilde en az 2 yıl devam eder. Bu süreğen gidişli bir sorundur. Bu rahatsızlık gizli depresyon olarak anılabilir. Hastaların en fazla şikayet ettiği konu depresif olmalarıdır. Rahatsızlığın başlangıç aşaması genellikle çocukluk ya da ergenlik döneminde olur.

    Depresyonun Tedavi yöntemleri nelerdir?

    • Psikoterapi

    • İlaç tedavisi

    Yapılan araştırmalar depresyonun tedavi edilen yüksek oranlı bir hastalık olduğunu gösteriyor. Depresyon tedavisinde en yaygın kullanılan yöntem ilaç tedavisi ve psikoterapinin birlikte yürütülmesidir. Antidepresan ilaçların yanetkileri son derece azdır. Toplumda ilaçlar hakkındaki yaygın olan yanlış bilgilerin aksine antidepresanlar bağımlılık yapmazlar. İlaçlar genellikle 2-3 hafta sonra tam etkilerini göstermektedir. Bu nedenle sabırlı olmak gerekir. Psikoterapi ile kişinin olumsuz düşünce ve davranış biçimlerinin değiştirilmesi ve depresyon ile mücadele etmesi için daha aktif olması amacı vardır. Psikoterapi süreci ilaç kullanımı ile desteklenebilir. Özellikle bilişsel-davranışçı terapi uygulamaları depresyondaki kişilerin kendilerini depresyona sürükleyen düşünce tarzlarını değiştirmelerine ve pozitif biliş kalıpları oluşturmalarına yardımcı olmaları yönünden en etkili tedavi yöntemleri arasındadır.

    Depresyon hastalarına tavsiyeler:

    • Sabırlı olun! Ağır ilerleyen bu hastalığın tedavisi de zaman alır.

    • Hayatınıza ufak ve gerçekçi hedefler koyunuz.

    • Fiziksel aktiviteleri aksatmayınız (Yürüyüş,koşu,yüzme vb.)

    • Uyandıktan sonra yatakta durmayınız

    • İlacın doz değişikliği veya bırakılması doktor kontrolunde olmalıdır, kendiniz değişiklik yapmayınız ve kullanımı aksatmayınız.

    • Sizi iyi hissettirdiğini düşündüğünüz müzikler dinleyiniz.