Etiket: Belirtiler

  • Klostrofobi

    Klostrofobi

    Klostrofobi isminden de anlaşılacağı gibi bir fobi türüdür. Kısaca kapalı alan korkusu da denebilir. Her insan kapalı alandan korkmaktadır fakat bunu onunla karıştırmamak gerekmektedir. Klostrofobi yaşayan bireyler, geçmişten getirilen bir korkunun zamanla ortaya çıkarabileceği gibi, bir olay karşısında verilen tepkiye bağlı olarak da meydana gelebilmektedir. Çocukken yapılan bir hata sonucu kişinin kendini suçlaması ve baskı ile klostrofobi oluşumu, çocuklukta kilitli kalmış olma, cezalandırılma duygusu, mükemmeliyetçi kişilik yapıları klostrofobi nedenleri arasında sıralayabiliriz.

    Klostrofobi yani kapalı alan korkusunun çeşitli belirtileri vardır. Bu belirtiler arasında terleme, boğuluyormuş hissiyatı, nefes sıkışıyormuş gibi hissetme, duvarların üstüne üstüne geldiğini düşünme, kısılıp kaldığını düşünme gibi belirtiler ile yaşamı kısıtlandırmaktadır. Kısıtlandırmak derken asansöre binememe, korktuğu nesneye maruz kalamama hatta ve hatta eve girememe gibi davranışlar da sergileyebilir. Bir video izlemiştim yakınlarda, orada çocuk asansörde kalması üzerine “baba” diye sesleniyordu ve ağlıyordu tabi çocuğun klostrofobik olup olmadığını tam bilmiyoruz ama buna benzer belirtiler gösterdiğini görmekteyiz.

    Tabi bu belirtiler insan yaşamını kısıtlamakta veya tamamen bir yere çıkmama gibi sonuçlarla karşılaşabilir. Böyle bir durumla yaşayan kişiler var ise ya da siz yaşıyorsanız profesyonel destek alınması yaşam kalitenizin artmasına sebep olacaktır. Burada bahsetmişler iki çeşit tedavi yönteminin olduğundan siz değerli okuyucularımızla paylaşmak isterim. Birincisi farmakolojk (ilaç) desteği, hekim kontrolünde hastaya uygulanan ve hastanın sakinleşmesini maruz kalmaktan korktuğu duruma sakin yaklaşmasını sağlayacak bir tedavi şekli görülebilir. Diğer tedavi yöntemi ise terapi desteğinin verilmesi. Burada terapi desteği verecek kişinin hangi metodu uygulaması kendisine kalmış bir durum. Önemli olan hastayı korktuğu, çekindiği davranışları aşamalı olarak yeniden yapılandırarak maruz kalması ve hayata kazandırılması amaçlanmaktadır. Yabancı bir videoda görmüştür klostrofobik olan insanlar bu kişilere başvurmuştu ve onlar da aşamalı olarak kişinin korktuğu şeylerin üzerine giderek ödevler veriyordu, tabi bu ödevler belirli periyodlar neticesinde uygulanılıyordu. Öyle uzun zamandan da bahsedilmiyordu. Grupta elbette ki karşılaşmakta sorun yaşayan bireyler olmuştu pes edenler mi dersin ama program sonunda çoğu bireyin bu fobiden kurtulduğunu görmüştük. Dediğimiz gibi eğer uzmanları tarafından yapılırsa ve kişinin bununla alakalı gayret ve emeği var ise fobinizden kurtulmanız mümkün olabilir.

  • Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Çağımızın Yaygın Hastalığı Panik Atak

    Her insan hayatının belli dönemlerinde çeşitli sebeplerden dolayı korku ve endişe yaşar. Bazen bu korku ve endişe anlarında vücudumuz istem dışı olarak bazı fizyolojik değişimler geçirir. Bu değişimler titreme, kalp çarpıntısı, ani terleme ve uyuşma hissi şeklinde kendini gösterebilir. Aslında bu değişimler her insanda korku ve endişe anlarında normal olarak açığa çıkar. Fakat panik bozukluk hastalarında bu fizyolojik değişimler günlük yaşamını olumsuz etkileyecek boyutlara ulaşarak ciddi bir sağlık problemi haline dönüşür.

    Kriz anlarında oluşan bu fizyolojik değişimler hastayı o kadar çok etkiler ki, günlük yaşam içerisinde ortaya çıkabilecek her korku ve endişe anlarında bu fizyolojik değişimlerin (Terleme, Kalp Çarpıntısı, Nefes daralması gibi) tekrardan ortaya çıkabileceği korkusu, durumu onlar için işin içinden çıkılmaz bir kısır döngü haline getirir. İşte biz bu durumu psikoloji biliminde Panik Bozukluk olarak tanımlamaktayız.

    Panik Bozukluğu ani ve tekrarlayıcı bir şekilde ortaya çıkan, fiziksel ve bilişsel belirtilerle birlikte gelen korku nöbetleri olarak ta adlandırabiliriz. Bu nöbetler pek çok başka kaygı bozukluğunda görülse de, panik bozuklukta ayırt edici özellik bu nöbetlerin beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmalarıdır. Ataklar genellikle kişi dışardayken gelişir. Örneğin; mağazada alışveriş yaparken, sokakta yürürken, otoparkta iken, araba kullanırken, ya da evde kanepede uzanmış televizyon izlerken gelişebilir. Belirtiler aniden ortaya çıkar ve genellikle 10 dakika içerisinde tepe noktasına ulaşırlar. Çoğu atak 20-30 dakika içinde sonlanır, nadiren bir saatten fazla sürer.

    Psikiyatristler ve Psikologların tanı kitabı olarak kullandıkları DSM-5’te panik bozukluk şöyle tanımlanır:

    1. Tekrarlayıcı ve beklenmeyen panik ataklar. Panik Atak aniden kabaran ve birkaç dakikada tepe noktasına ulaşan aşırı bir korku ve rahatsızlık duygusu.

    2. Son bir ayda en az bir panik atak aşağıdaki durumlardan biriyle yada ikisiyle birlikte yaşanmıştır:

    • Tekrar panik atak yaşayacağım korkusu ya da atağın sonucundan endişe etme (örn. Kalp krizi, delirme, kontrolünü kaybetme vb)

    • Ataklara bağlı olarak anlamlı olumsuz davranış değişikliği (kaçınma davranışının gelişmesi)

    1. Sorun madde kullanımına ya da bir tıbbi durumun ortaya çıkabileceği fizyolojik belirtilerle açıklanamaz.

    2. Ataklar başka bir akıl hastalığı ile açıklanamaz.

    Kesin tanı için aşağıdakilerden en az 4 tanesi görülmelidir:

    • Kalp atışlarının hızlanması, çarpıntı

    • Terleme

    • Titreme

    • Nefessiz kalma duygusu

    • Göğüs ağrısı ya da göğüste rahatsızlık

    • Mide bulantısı ya da midede sıkıntı

    • Baş dönmesi

    • Üşüme veya ateş basması

    • Karıncalanma, uyuşma, hissizleşme

    • Derealizasyon (gerçek değil ya da hayalmiş duygusu) veya Depersonalizasyon (kişinin kendinden ayrılma duygusu)

    • Ölüm korkusu

    • Delirme ya da kontrolü kaybetme korkusu

    Kişi tekrarlayan ataklarla birlikte daha büyük bir atak geçirme endişesi ile devamlı karşı karşıyadır. Bu yoğun korku ve endişe kişinin günlük bozacak seviyededir. Fiziksel belirtilere yönelik gelişen kaygı normal bedensel belirtilere yönelik duyarlılığı arttırır. Bu nedenle gün içinde bu tür bedensel belirtilere yol açan durumlar ve aktiviteler panik atakları tetikler. Örneğin; hızlı yürümeden dolayı kalp atımında hızlanma, fazla kafein tüketiminden dolayı kalp çarpıntısı ve titreme, sıcak ve nemden dolayı terleme, gerilim filmi izlerken heyecanlanma gibi. Kişi bu fiziksel belirtileri tetikleyecek aktivitelerden kaçınmaya başlar. Bu davranışlardan kaçındıkça  kişi kaygılarını istem dışı olarak daha çok besler. Böylece bir kısır döngü oluşur. Fiziksel belirtiler dolayısıyla panik atakları tetikleyebilecek her durumdan kaçınma başlar.

    Kişi normalde panik atak yaşayabileceği bazı durumlara daha önceden belirlediği kendini güvende hissettiren nesne, kişi ve koşullarla girdiğinde bu durumlarda geliştirdiği kaygısı azalır. Örneğin biriyle dışarı çıkmak, yanında kolonya, ilaç, su, kese kağıdı taşımak, duvar kenarından yürümek, dışarıya cep telefonsuz çıkmamak, sık sık tansiyon ölçmek, nabız almak, hastane yakınlarında bulunmak ve Acil Servisi sık sık ziyaret etmek gibi.

    Panik Bozukluğun nedeni henüz tam olarak belirlenemese de insan beyninde var olan alarm sisteminin yanlış çalışması veya alarm eşiklerinin çok düşük olması sebepler arasında gösterilebilir. İnsan beyninde bu alarm reaksiyonuna aracılık eden bölgeler olan limbik sistem ve amigdala bölgesinin tetiklenme eşiğinin bazı kişilerde düşük olduğu kanıtlanmıştır. Bu kişilerin panik bozukluk geliştirmeye daha yatkın oldukları söylenebilir.

    Genetik yatkınlığın ve aile tutumunun da önemli bir rol oynadığı araştırmalarca kanıtlanmıştır. Örneğin aile içinde yaşanan olayların karamsar bir şekilde yorumlanması, ailenin çocuğa karşı aşırı koruyucu ve kollayıcı bir tutum içinde olması panik bozukluğa zemin hazırlamaktadır. Ayrıca panik bozukluğun üniversiteden yeni mezun olma, yeni bir iş ,iş kaybı, evlenme, çocuk sahibi olma, yakınını kaybetme, boşanma gibi insan hayatında var olan önemli yaşam geçişleri ile bağlantılı olduğu görülmektedir.

    PANİK BOZUKLUĞUN TEDAVİSİ

    Panik Bozukluk tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Genellikle bilişsel davranışçı psikoterapi panik bozukluk tedavisinde en etkili yöntem olup, rahatsızlığın ciddiyet seviyesine bağlı olarak ilaç tedavisi de gerektiğinde uygulanmalıdır. İlaç tedavisinde hedeflenen, beyinde serotonin hormonunun (mutluluk hormonu) düzeyini artırarak kişide endişe ve sıkıntı yaratan fizyolojik değişimleri kontrol altına almak ve kişinin kendini daha enerjik ve mutlu hissetmesini sağlamaktır. Psikoterapide ise hedef; bilişsel davranışçı terapi metodları kullanılarak kişinin olumsuz düşünce ve inançlarını daha olumlu, gerçekçi ve dengeli olanlarla değiştirmektir. Bu sayede ileride kişinin ilaç kullanma ihtiyacından bağımsız bir şekilde kalıcı bir tedavi ortaya koyulur.

    Sonuç olarak; Bilişsel Davranışçı Terapi, kişinin ataklarını ve sebeplerini daha iyi anlamasına ve onlarla en kolay nasıl baş edileceği konusunda uzmanlaşmasına odaklanır. Panik sırasında yaşanan savaş ya da kaç tepkisinin doğası öğretilerek, atak esnasında yaşanan fiziksel belirtilerin normal ve zararsız olduğu anlatılır. Kaygı ve panik günlüğü oluşturma ve düzenli nefes egzersizleri tedavi planının bir kısmını oluşturur ve kişinin endişe ve korkularının üzerine gidilerek kontrol altına alınması hedeflenir.

  • Şizofreni

    Şizofreni

    İnsanların merakla yaklaştıkları nasıl ve neden meydana geldiğini öğrenmek istedikleri bir hastalık ŞİZOFRENİ.

    Şizofreni, yeryüzündeki her yüz kişiden birini etkiliyor. Dünyada 60 milyon, Türkiye’de ise 600 bin şizofreni hastası bulunuyor.

    Alevlenme ve yatışma dönemleriyle kendini gösteren kronik bir psikiyatrik hastalıktır. Şizofreni de migren ya da epilepsi gibi bir beyin hastalığı olmakla beraber gerek ortaya çıkmasında gerekse nasıl bir gidiş göstereceğinde çevresel, psikolojik ve sosyal etkenlerin de rolü vardır. Diğer psikiyatrik bozukluklara göre şizofreni kişinin mesleki ve sosyal işlevselliğinde daha ciddi kayıplara yol açabilmektedir. Genellikle 15-25 yaş arasında başlar, ne kadar erken başlarsa hasta üzerindeki hasarı o kadar fazla olur.Daha çok erkeklerde görülen hastalık sürekli ilaç kullanımı gerektirmektedir.

    Şizofreni ne değildir?

    Kişilik bölünmesi demek değildir. Şizofreni erken bunama demek değildir. Aşı ve ilaç yoluyla korunmanın mümkün olduğu bir hastalık değildir. Şizofreni farklı ya da zıt duygular taşımak demek değildir.
     

    Psikoz Ne Demektir?

    Psikoz kişide gerçeği değerlendirme yetisinin belirli bir süre bozulduğu durumların genel adıdır. Bu durum karşısında; algı bozuklukları, dış dünyada olup bitenleri yanlış değerlendirme, rüyalarıyla gerçekliği ayırt edememe güçlüğü söz konusu olabilir. Şizofreni, psikotik bozukluklarının başlıcasıdır. Ancak madde kullanımı ya da tıbbi nedenlerden de psikotik belirtiler görülebilir. 

    Şizofreninin Belirtileri Nelerdir?

    Şizofreninin alevlenme ve yatışma dönemlerinde farklı belirti ve bulgular ön plana çıkar. Alevlenme döneminde özellikle düşünce ve algılama bozuklukları ön plana çıkar. Örneğin; kişi çevresindeki insanların ona karşı düşman olduğunu arkasından iş çevrildiğini ve herkesin kendisi hakkında konuştuğuna inanabilir. Bu düşünce bozukluğu değiştirilemez derecede güçlüyse hezeyan olarak tanımlanır. Kişinin çevresine karşı olan durumu da bu hatalı düşüncelerden etkilenir.  Öfke duymak, insanlardan kaçınmak ya da kavgacı olmak gibi. Ya da kişi orta da bir ses veya görüntü olmamasına karşın bunların varmış gibi olduğunu algılayabiliyor(halüsinasyonlar).Sadece kendinin duyduğu seslere yüksek sesle cevap verirse bu durum karşıdan sanki kendi kendine konuştuğu algılanabilir. Şizofreninin alevlenme belirtileri yatıştıktan sonra kişide günlük işleri yapmada isteksizlik, bize basit gelen sorunlar karşısında üstesinden gelmekte güçlük çekme. Genel olarak hayatla başa çıkmakta zorlanma Kişi ev içindeki sorumluluklarını yerine getiremeyebiliyor. Bu durum ev halkı tarafından tembellik olarak algılansa da bunlar şizofreninin temel belirtileridir.

    Sonuç olarak şizofreninin düşünmek, anlamak, sorun çözmek gibi birçok zihinsel işlevi bozabildiğini ve kişinin iş yaşantısını öğrenci ise okul başarısını ve bunların yanı sıra sosyal çevresini olumsuz etkilediğini söyleyebiliriz.

    Bu Belirtiler Her Hastada Görülür Mü?

    Her hastada tüm belirtiler görülmez. Hezeyanlar çoğu hastada görülürken, halüsinasyonlar da hastaların %70-80 kadarında görülebilir. Bazı hastalarda dağınık davranışlar ön plana çıkarken bazılarında ise; kendini çevreden soyutlama konuşmanın azalması dikkat bozuklukları daha ağırlıktadır.
     

    Hastalık En Çok Hangi Yaşlarda Başlar?

    Şizofreni genellikle genç yaşta, sıklıkla 18-25 yaş döneminde başlar. Bu aralığı 15-45 yaş olarak genişletmek de mümkündür. Ancak hastalığın erken belirtileri aylar hatta yıllar önce ortaya çıkar.

    Hastalığın İlk Belirtileri Nelerdir?

    Şizofrenin erken belirtileri ilk hastaneye başvurudan 2 yıl kadar önce başlar. Genellikle hastanın arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkilerin bozulması veya içe kapanma dikkat çekebilir.

    Öğrenciyse, ders başarısındaki gerileme özellikle hastanın öğretmenlerince fark edilebilir. Okuldan kaçma, kavgacılık gibi davranış değişiklikleri de hastalığın habercisi olabilir. Her zaman bu tarz tutum sergileyen öğrencilerin de şizofren olduğu söylenemez. Tam teşhis konmadan böyle bir isim koymak mümkün değildir. Durgunluk, zihnini toparlayamama ve kendine bakmakta isteksizlik de şizofreninin erken belirtilerindendir. Erken belirtiler, depresyon belirtileriyle benzerlik gösterir.

    Kimler Şizofreniye Yakalanma Bakımından Riskli Gruptadır?

    Yukarıda söz edilen erken belirtiler ortaokul lise dönemindeki pek çok gençte, genç kızlığa ya da delikanlılığa geçiş döneminin karmaşası içinde de ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bu belirtileri gösteren herkeste şizofreni gelişeceğini düşünmek yanlıştır. Ancak yakın akrabaları arasında şizofreni dâhil olmak üzere ciddi psikiyatrik hastalık bulunan bir kişide erken belirtiler gözlendiğinde dikkatli olmak gerekir. Çevresiyle ilişkileri eskiden beri zayıf, içe dönük diyebileceğimiz kişilerde de erken belirtiler özellikle dikkate alınmalıdır.

    Şizofreni Yaygın Bir Hastalık mıdır?

    Şizofreni nadir görülen bir hastalık değildir. Tüm dünyada, her 100 kişiden birinin yaşamının bir döneminde şizofreniye yakalanma riski vardır. İstanbul’da 50-60 bin civarında, Türkiye’de ise; 300-350.000 kadar şizofreni hastası olduğu söylenebilir.

    Şizofreninin tanısında kullanılan film, test vb. tanı yöntemleri var mıdır?

    Şizofreni alanında kullanılan laboratuvar yöntemleri hızla gelişmekle beraber bunlardan hiçbiri hastalığın kesin tanısının konmasında bize yardımcı değil. Günümüzde kişinin genetik özellikleri saptanarak hasta olanlarla olmayanlar arasındaki farklar saptanabiliyor. BT, MR gibi beyin görüntüleme yöntemleri, beyin elektrosu (EEG) şizofreni hastalarının beyinlerinde sağlıklı kişilere göre bazı farklılıklar olduğunu gösteriyor. Ancak bu yöntemler daha çok ayırıcı tanıda yararlı olmakta. Bununla beraber laboratuvar yöntemlerindeki gelişmelerin hastalığın oluşma nedenleri, tedaviye yanıtın ölçülmesi gibi konularda bize çok yararlı olacağı kesindir.

    Şizofreni ile zekâ düzeyi arasında ilişki var mıdır?

    Bu soru özellikle Akıl Oyunları filminden sonra daha sık sorulmakta. Aslında şizofreni farklı zeka düzeyine sahip bireylerde görülebilir. Ancak daha yüksek zihinsel kapasite gösteren bir işte çalışan bireylerde hastalığın oluşturduğu gerileme daha belirgin olmaktadır. Hastalığın zeki insanlarda görüldüğüne ilişkin kanının bundan kaynaklandığı düşünülmektedir. Öte yandan hastalık zihinsen yetenekleri gerilettiğinden hastalık öncesine göre çoğu bireyin zekâ katsayısında (IQ) düşme olmaktadır.

    Şizofreni hastaları tembel midir?

    Hastalık nedeniyle okulu, işi bırakmak veya tıraş olmak, yatak toplamak, markete gitmek gibi günlük işleri yapmamak şizofreni hastalarının sıklıkla karşılaştıkları durumlardandır. Aileler bunu tembellik olarak yorumlarlar. Oysaki hastalık öncesinde kişi başarılı ve düzenli bir hayata sahip olabilir. Hastalıkla birlikte gelen bu gibi “üşengeçlikler” negatif yan etkilerdendir. Ailelerin daha duyarlı olmalarında fayda vardır. Bize basit gelen işler şizofreni hastaları için oldukça zor olabilir.

    Şizofreni hastası başkalarına zarar verir mi?

    Aslında şizofreni hastalarının zararı kendilerinedir. Günümüzde şiddet giderek salgın bir hastalık gibi yayılıyor. Çevremizde “sağlıklı-normal” diye kabul edilen birisinin karısına, meslektaşına hatta hiç tanımadığı birisine şiddet uyguladığını duymayalım. Buna karşın şizofreni hastalarının “saldırgan” olduğuna ilişkin yüzyıllardır süregelen yaygın bir inanış var. Hastalık nedeniyle çevrede olup bitenleri yanlış yorumlayan hasta uygun davranışı seçmekte zorlanabilir. Bu sebepten hastaların konuşmaları, davranışları başkalarına garip gelebilir. Ancak çevreye zarar verme durumu ilacını düzenli almayan, alkol-madde kullananlar için söz konusudur. Saldırgan davranışlar gerçekleşirse, sıklıkla yakın aile bireyleriyle sınırlıdır. Şizofreni hastaları arasında tekrarlanan suç işleme durumu toplum ortalamasının altındadır. Öte yandan şizofreni hastaları yaygın biçimde çevrenin fiziksel ve duygusal saldırılarına maruz kalmaktadır. Hastaların saldırgan olduğuna ilişkin önyargıyı ortadan kaldırmak için en etkili yol; bu kişilerin düzenli tedaviye devam etmelerinin sağlanması ve alkol-madde kullanımının önlenmesidir.

  • Çocuklarda en sık görülen psikiyatrik durum: dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (dehb)

    Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), çocuklarda en sık görülen psikiyatrik durumlardan biridir. Etiyoloji, klinik, tedavi ve seyir hakkındaki bilimsel bilgilerin araştırmalarla artması, DEHB’nin klinikte izlemini yıllar içinde değişmiştir. DEHB’nin son yıllarda yaşam boyu bir durum olarak kabul edilmesine ve değerlendirme, tedavi ve idame için uluslararası protokoller olmasına rağmen hala birçok genç, yetişkin hayata tanı konmamış DEHB ile başlamaktadır. Bu da çocukluk çağında tanının gözden kaçırıldığı ya da yanlış tanı konulduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bu gençlerin, yaşadıkları belirtiler ve ilişkili sorunları için en uygun tedaviyi almadıkları anlamına da gelmektedir. Birçoğu sahip oldukları potansiyele ulaşamamakta, bazıları da bu yüzden belirsiz bir geleceğe doğru ilerlemektedir. İyi haber, DEHB için geliştirilmiş olan müdahalelerin tedavi etkinliklerinin geniş olması ve DEHB’ye her yaşta müdahale edilebilmesidir. Ancak DEHB’si olan çocukların psikolojik olarak sağlıklı ve yaşam kalitesi yüksek, kendine güvenli bireyler olarak yetişkinliğe erişmelerini istiyorsak, mümkün olduğunca erken teşhis ve müdahale edilmelidir.

    Bazı bireylerde yaşla birlikte belirtiler azalır (en sık hiperaktivite ve dürtüsellik belirtileri), bazı bireylerde ise belirtiler ısrarcıdır ve yetişkin dönemde belirtilere bağlı bozulmalar görülür. DEHB’nin görülme sıklığı çocuklarda %5, yetişkinlerde %2.5 olarak saptanmıştır. Çocukluk çağında kızlara oranla 4 kat daha fazla erkek DEHB tanısı alırken, yetişkinlikte kadınların tanı alma oranları erkeklerle hemen hemen aynıdır. Bu durum, erkek çocuklarının kızlara oranla daha fazla hiperaktivite göstermesi ve böylece fark edilme ve değerlendirmeye yönlendirilme olasılıklarının daha yüksek olmasından kaynaklanıyor olabilir.

    Çocuklarda okul öncesi dönemde var olan ancak bir şekilde idare edilen bazı sorunlar bu dönemde gün yüzüne çıkabiliyor. Bunlardan birincisi öğrenmeyle ilişkili problemler; özellikle dikkat, derse adaptasyon, konsantrasyon ve öğrenme ile ilgili sorunlar çocukların akademik başarısını olumsuz yönde etkileyebilir. Sınıf içerisinde oturmakta, sınıf kurallarına uyumda sorun yaşama ile kendini gösteren hiperaktivite ve dürtüsel davranışlar ise davranış bozukluğu ile kendini gösterebilir. Bu tarz davranış ve sorunlar sadece çocuğun akademik yönden olumsuz etkilenmesine yol açmaz, bunun yanında arkadaşları tarafından dışlanmasına ve etiketlenmesine ve bu etki yoluyla özgüven sorunları ve depresyona neden olabilir.

    Bu çocuklarda görülen belirtiler; dikkat eksikliği, derse odaklanma ve dikkatin sürdürülmesinde problem, unutkanlık, eşya kaybetme, dış uyaranlarla (gürültü, kalabalık gibi) dikkatin çabuk dağılması, kendisiyle konuşulurken dinlemiyormuş gibi görünme, dikkatsiz hatalar yapma, ders sırasında konuşma, sınıfta oturmakta güçlük çekme, sürekli yerinden kalkma isteği, sonucunu düşünmeden yapılan hareketler, sabırsızlık ve lafa dalma olarak sıralanabilir.
    DEHB tanısı alan bir çocukta bu belirtilerin hepsinin bir arada bulunmayabileceğini, “Bu hastalık için alt tipler tanımlanmıştır. Birinci grupta ‘sadece dikkat eksikliği’ görülmektedir. Bu çocuklar sessiz ve sakin oldukları için genellikle okuldan hiç şikâyet gelmez. Ancak dalgın olduklarından okuldan akademik bir kazanç sağlayamazlar ve genellikle hiperaktif olan gruba göre daha geç tanı alırlar. İkinci grup ‘hiperaktivitesi olan ancak dikkatte bozulma görülmeyen grup’tur. Üçüncüsü ise ‘hem dikkat eksikliği hem de hiperaktivitenin bir arada görüldüğü mixt tip çocukların oluşturduğu gruptur. Tanı için, DEHB ile ilişkili davranış ve zorlukların kişinin işlevselliğini önemli ölçüde etkiliyor olması gerekir.

    Öncelikle bir çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı tarafından mutlaka çocuk ve gencin DEHB olup olmadığı belirlenmelidir. Tedavi çocuğu hayati risk taşıyabilecek kazalardan koruyabilmek, gerçek akademik performansını ortaya koyma şansını sunmak, aşırı hareketlilik ve dürtüselliğinin kontrol altına alınması, tedavi edilmediğinde oluşabilecek riskli durumlardan korumak için gereklidir.

  • Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

    Çocuklarda Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

    Dört yaşındaki çocuklara bile Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konabilmektedir. Ancak verilen talimatlara uymamak, dikkat süresinin kısa olması, enerjik davranışlar gibi DEHB belirtileri aynı zamanda 1-5 yaş arası çocuklarda yaşları gereği sıkça görülen davranışlardır. Bu nedenle bu yaş grubunda DEHB tanısı koymak güçtür. Genellikle çocuk kreşe ya da okula başlayana dek ebeveynler DEHB’ye işaret eden sorunları fark etmezler. Fakat kreş ya da sınıf ortamının yapısı ve rutini evde fark edilmeyen sorunları daha belirgin hale getirebilir. Ayrıca, bu ortamlarda başka çocukların da bulunması ebeveynlere ve öğretmenlere çocuğu akranlarıyla kıyaslama imkânı verir.

    Küçük Çocuklarda DEHB Belirtileri Nelerdir?

    Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu her çocukta farklı şiddetlerde farklı belirtilere neden olabilir. Ancak DEHB’li küçük çocuklarda aşağıdaki sorunlar ortak olarak görülür:

    • Yerinde oturamama

    • Öğle uykusu uyumak istememe ya da uyuyamama

    • Gece uykuya dalmakta güçlük çekme

    • Sırası gelmeden konuşma ve sürekli söz kesme

    • Yüksek sesle konuşma

    • Sürekli konuşma

    • Durmadan kıpırdanma

    DEHB, küçük çocukların kreşte ya da okullarda cezalandırılmalarına yol açacak davranışlar sergilemelerine neden olabilir. Bu duruma bağlı olarak olumsuz sonuçlar doğabilir. Öğretmenlerinin ya da akranlarının kafasında bu çocuklara dair olumsuz bir imaj yer edebilir ya da bu çocuklar kendilerini yalnız ve dışlanmış hissedebilirler.

    Ne Yapmalı?

    Bir çocuğun fazla hareketli olması ya da düşünmeden hareket etmesi her zaman DEHB olduğu anlamına gelmez. Bazı davranışlar ve tutumlar görme bozukluğu, işitme kaybı ya da öğrenme güçlüğü gibi fiziksel ya da zihinsel sorunlardan kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca, DEHB’yi çağrıştıran birçok davranış küçük çocuklarda yaygın olarak görülmektedir ve geçicidir.

    1-5 yaş arasındaki çocuğunuzda DEHB olduğundan şüpheleniyorsanız önce bir doktorla görüşmeniz gerekmektedir. Çocuğunuzun davranışlarının fiziksel bir sorundan kaynaklanmadığına emin olduktan sonra bir çocuk doktoru ya da çocuk psikiyatristi tanı koymak için bir plan oluşturacaktır. Genellikle kesin olarak DEHB tanısı konmadan önce belirtilerin birbirini takip eden en az 6 ay boyunca tekrar etmesi gerekir. Ayrıca, söz konusu belirtiler yalnızca ev ya da okul ortamına özgü olmamalı, çocuğunuz aynı belirtileri farklı ortamlarda ve alanlarda da gösteriyor olmalıdır.

    Çocuğunuza DEHB tanısı konması durumunda çeşitli tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Genellikle ilk tercih edilen yöntem ilaç değildir. Davranış terapisi küçük çocuklarda daha başarılı olmaktadır. Zira ebeveynler erken yaşlarda başlandığında bir yandan olumlu davranışları ve sorunlara baş etme yöntemlerini teşvik ederken diğer yandan da olumsuz davranışları ve “kötü alışkanlıkları” ortadan kaldırabilir. Davranış terapisinin asıl amacı çocuğun bir duruma ya da ortama yaklaşım şeklini değiştirmektir. Ebeveynler ve öğretmenler ise iyi davranışların takdir edildiği kötü davranışların ise göz ardı edildiği ödüllendirmeye dayalı bir sistem kullanabilirler. Bir diğer önemli nokta ise evde bir düzen ve rutin oluşturmaktır. Bu rutin çocuğunuzun ihtiyaçlarına göre genel hatlarıyla günlük bir programdan, belli işlerin belli saatlerde yapıldığı daha spesifik bir programa farklı şekillerde oluşturulabilir.

  • Çocukluk çağı depresyonu

    Çocukluk çağı depresyonu

    Adını duyunca bile çocuklara yakıştıramadığımız bir psikiyatrik durum DEPRESYON. Yetişkinlik döneminde belli özellikleriyle çok net anlaşılabilirken çocuklarda durum biraz daha farklı görülmektedir.Küçücük bedenler için kocaman bir durum.

    Klinik tecrübelerime göre günümüz aile yapısı,yaşamsal durumlar, eğitim sistemi düzensizlikleri,sosyal yaşam içindeki güvensizlikler, toplumdaki hızlı değişen siyasi,kültürel ekonomik dalgalanmalar,medya yoluyla maruz kalınan olumsuz durumlar, aile içi şiddet vs gibi olaylar çocukları sandığımızdan daha fazla etkilemektedir.

    DEPRESYONDA RİSK FAKTÖRLERİNİ gözden geçirecek olursak:

    Anne baba tutumları,olumsuz, eleştirici ,aşırı katı tutumlar,

    Anne baba ayrılığı,

    Anne baba kaybı,

    Aile içi şiddet,

    Okula başlama,okul içi olumsuz davranışlara maruz kalma,

    Sevilen bir yakının kaybı,

    Kardeş olması,

    Anne yada baba da psikiyatrik bozukluk öyküsü,

    Ciddi bir hastalık öyküsü,

    Taşınma,yer değişiklikleri,

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu,davranış bozukluğu,tik bozuklukları,konuşma sorunları gibi psikiyatrik sorunlarda çocukta depresyon gelişme riskini arttırmaktadır.

    DEPRESYON BELİRTİLERİ:

    Depresyon belirtileri çocuklarda yetişkinlere göre farklılık göstermektedir. Yetişkinler durumlarını kendileri fark edebildikleri için sorun daha hızlı anlaşılmaktadır. Fakat çocuklarda duygulanım ve davranışlarda ki değişiklik çevresindeki büyükler tarafından fak edileceği için yardım arayışı da gecikebilmektedir.Aşağıda belirtilen bulgulardan birkaçı çocuğunuz yada öğrencinizde var ve 1 aydan fazladır devam ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurmanızda fayda vardır.

    Özellikle bebeklik döneminde bakım verenin ayrılığı sonucu çocukta ilgisizlik, aşırı ağlama,huzursuzluk,uyku sorunları görülebilir.Eğer bakım veren (anne) kısa sürede dönerse problem olmaz fakat bu durum uzun sürerse kalıcı bir duygu durum bozukluğu oluşabilir.

    OKUL ÖNCESİ DÖNEMDE:

    Huzursuzluk,

    Hırçınlık,

    Korkular,

    Mutsuz yüz ifadesi,

    Halisünasyonlar,

    Yaşıtlarıyla oynamayı reddetme,

    Oyuncaklara ve yaşıtlarına zarar verme,

    Büyüklere öfkeli davranma,

    Kazanılmış beceri olan tuvalet alışkanlığında gerilemeler,alt ıslatma,kaka kaçırma gibi,

    Mutsuzluk,

    Çabuk sıkılma,

    İsteksizlik,

    Uyku ve yeme alışkanlıklarında değişiklik,kilo kaybı olmasa da yaşına uygun kilo boy gelişiminde sorun olabilir,

    Bazı fiziksel belirtiler baş ağrısı,karın ağrısı gibi eşlik edebilir.

    Okul öncesi dönemde genelde bilgi aileden alınır.Okul çağı çocuklarda ve ergenlerde kendileriyle duygu durumları ve bu durumda ki olumsuz düşünceleri konuşulabilir.Depresyonda intihar düşüncesi mutlaka sorgulanmalıdır.İntihar düşüncesi yaşla artsa da çocuklarda olacağı ihtimali göz ardı edilmemelidir.

    OKUL ÇAĞI ÇOCUKLARDA:

    Yukardakilere ek olarak

    Okula gitmek istememe,

    Başarısız olma kaygısı,

    Sevilmediğini düşünme,

    Okul performansında düşüş,

    İçine kapanma,

    Kendini beğenmeme,

    Konsantrasyon sorunları,

    İntihar düşünceleri görülebilir.

    Tabii ki ergenlikte de Depresyon vardır. Ve yetişkin depresyon bulgularına benzer bulgular görülmektedir.

    Bu bulguları siz fark ettiğiniz ya da çocuğunuz size mutsuz,isteksiz olduğunu söylüyor ise geçer diye beklemek doğru yol değildir.Bu belirtilerden bazıları bir olay sonucunda oldu ve kısa sürede geçtiyse sorun yoktur.Ama başladı ve artarak çocuğun günlük yaşantısını bozarak devam ediyorsa lütfen dikkatli olun.

    TEDAVİ

    Depresyon tanısını için iyi bir öykü almak önemlidir.Risk faktörleri varmı, tetikleyici bir olay var mı,ailenin duruma yaklaşımını öğrenmek çok önemlidir.Fiziksel belirtiler var ise ve kilo alışı vs bozuk ise bu anlamda gerekli laboratuar incelemelerini ve gerekli konsültasyonları istemek uygun olacaktır.

    Tedavide öncelikli olarak aileyi bilgilendirmek ve onların iş birliğini sağlamak şarttır.Çocuğa yaşadığı durumu anlayacağı bir dilde anlatmak ve yapılacakları onunla da konuşmak ve uyumu arttırmak önemlidir.Çocukla psikoterapi çalışmaları çocuğun gelişim düzeyine göre ayarlanmalıdır. Ve uygun ilaç tedavisi başlanarak takibe alınmalıdır.

  • Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim Geçişlerinde Ruh Hali ve Mevsimsel Depresyon

    Mevsim geçişlerinde hava sıcaklığının ve günışığı seviyesinin sürekli değişkenlik göstermesi ruh sağlığını da olumsuz etkiler ve bu etki kişiden kişiye farklı düzeyde olabilir. Sonbaharın gelmesiyle doğa yazdan gelen canlılığını terk etmeye başlar, gündüzler kısalmaya ve güneş ışığı azalmaya başlar. Güneş ışığının azalması sonucunda mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonin salgılanması azalırken melatonin salgısında artış olur. Melatonin havanın kararmasıyla birlikte salgılanmaya başlar ve uykuyu arttırır. Serotonin azalması ise halsizlik, bitkinlik, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu durum kış depresyonu da denilen mevsimsel depresyon bozukluğa yol açabilir. Mevsimsel depresyon; sonbahar ve kış aylarında görünen ve genellikle yaz başlangıcı ve ilk baharda belirtileri azalan bir depresyon şeklidir.

    Gündüzlerin kısalıp daha az ışıklı günlerin gelmesiyle kendini göstermeye başlayan mevsimsel depresyonla her yaş bireyin karşılaşması mümkünken, genetik faktörlerinde yatkınlığa etkisi yüksektir. Ailede depresyon varsa, özellikle birinci derece akrabalarda, o kişinin depresyon riski daha yüksek olacaktır. Bunun yanı sıra Psikolojik faktörler, kişilik özellikleri, başa çıkma mekanizmaları denilen kişinin rezervleri depresyona yatkınlık ya da koruyucu olabilir. Biraz titiz, obsesif kişilik yapısı, bağımlı kişilik, sosyal faktörler, toplumsal belirsizliklerin olduğu dönemler veya kişinin kendi özel hayatında yine belirsizliklerin, geçişlerin olduğu dönemler, kayıpların olduğu dönemler biraz daha depresyona yatkınlığı arttırabilir.

    Bu süreçte görülmesi muhtemel belirtiler, hayattan zevk almama, mutsuzluk, hiçbir şey yapmak istememe, önceden zevk aldığı etkinliklere katılmak istememe, asabiyet, hassasiyet, ağlama nöbetleri, enerji kaybı, yorgunluk, halsizlik, çökkünlük, sosyal geri çekilme, aşırı uyku hali, önceleri zevk alınan şeylerden artık zevk alamama, iştahta artış, konsantre olmada güçlük, okul ve iş hayatında performans düşüklüğü, cinsel isteksizlik gibi sıralanabilir. Mevsimsel depresyonu diğer depresyon biçimlerinden ayıran fark, belirtilerin (en az iki yıl arka arkaya) mevsim içinde yalnızca birkaç ay sürmesi, diğer mevsimlerde olmaması ve bu durumu açıklayacak başka bir durum olmamasıdır.

    Kendinizde buna benzer belirtiler görüyorsanız bir psikolog ve/veya psikiyatra başvurmanız ve profesyonel yardım almanız sizi belirtilerin kronik hale gelmesinden kurtaracaktır.

    Peki depresyondan kendimizi nasıl koruyabiliriz?

    Yaşantımıza stresi azaltıcı öğeler katabilmek, günlük yaşantımızda değişiklik, spor, yüzme, yürüyüş, egzersiz, sosyal aktivitelere ağırlık vermek hoşa giden etkinlikleri arttırmak, sevdikleriyle daha sık görüşmek, hayatı ve günü ertelemeden her an daha aktif ve enerjik olabilmeye motive olmak sayılabilir. Bu dönemde yaşanan isteksizlik, yapmanız gereken görev ve sorumlulukları ertelemeye sebep olur. Aksatılan sorumluluklarda yeni stres kaynağı ve huzursuzluğa sebep olacaktır. Bu yüzden yapılması gereken görev ve sorumlulukların üstüne gidip ertelemeden başlamak motivasyonu arttıracağı gibi daha iyi hissetmenize de olanak sağlayacaktır.

  • Depresyon (majör depresyon)

    Depresyon çocuklarda tüm yaşlarda görülebilir. Duygu durumda çökkünlük, değersizlik düşünceleri, oyun, spor, arkadaşlık ve okul aktivitelerinde coşkunluğun azalması ile kendisini gösterir. Majör depresyonun ana belirtileri çocuk, ergen ve yetişkinlerde benzerdir; kişinin yaşına ve gelişim düzeyine göre belirtilerin dışavurumunda değişiklikler olabilir.

    Depresyon, çökkün duygu durum veya sinirlilik, ilgi kaybı ya da artık zevk almama belirtileriyle kendisini gösterebilir. Çocuğun beklenen kiloyu alamaması, insomnia (uykusuzluk) ya da hipersomnia (aşırı uykululuk), huzursuzluk ya da hareketlilikte azalma, yorgunluk ya da enerji kaybı, değersizlik ya da uygun olmayan suçluluk duygularının olması, düşünme ve düşüncelerini belli bir konu üzerinde yoğunlaştırma yetisinde azalma ve yineleyen ölüm düşünceleri depresyon belirtileri olabilir. Bu belirtiler toplumsal alanda ya da okul başarısında bozulmaya neden olmalıdır.

    Erken başlayan duygu durum bozukluklarının kronik olma (süreklilik kazanma) eğilimi vardır. Çocuklarda görülen depresif bozuklukta işlevsel bozulma pratik olarak çocuğun psikososyal dünyasının tüm alanlarını etkileyebilir; okul performansı ve okuldaki davranışı, arkadaş ilişkileri ve aile ilişkileri bozulabilir. Depresif hallusinasyonlar genellikle aşağılayıcı ya da öz kıyım içeriği vardır, dışarıdan birisinin koşması şeklindedir. Depresif delüzyonlar suçluluk, fiziksel hastalık, ölüm, nihilizm, cezalandırılmayı hak etme, kişisel yetersizlik ve bazen düşmanlık temaları üzerinedir. Delüzyonlar olasılıkla bilişsel olgunlaşmadaki yetersizlik nedeniyle puberte öncesinde seyrektir.

    Çocuk ve ergenlerde görülen depresyon tanısını bir çocuk ergen psikiyatrisi tarafından konulmalıdır. Depresyon tedavisinde ilaç tedavisi etkilidir. Uygun olgularda, psikoterapi uygulanabilir.

  • Bebekler ve okul öncesi çocuklarda depresyon

    Bebekler ve okul öncesi çocuklarda depresyon görülür mü?

    Birçok anne baba hatta akıl sağlığı alanında çalışan profesyonel için bir bebekte veya yeni yürüyen bir çocukta depresyon gelişeceğini düşünmek zordur. Bununla birlikte bebeklerde depresyon görülebildiği 1940’lı yıllarda edilmiştir. Rene Spitz (1946), annelerinden ayrılan bebeklerde, üzüntü, endişe, çevreye ilgisizlik, sosyal içe çekilme, gelişimsel gerileme, uyaranlara yanıt ve hareketlerde azalma, melankoli, uykuya meyil, iştahın azalması ve yemeyi reddetme, üzüntü ve endişe dolu bir yüz ifadesi ile etrafa bakınma, ağlama ile karakterize “anakliktik depresyonu” (anaclitic depression) tanımladı. Bu durum, yiyecek ve barınma ihtiyacı karşılandığı halde, bebeğin ölümüne kadar gidebilen ruhsal acıyı içerebiliyordu. Spitz’in çalışması, olasılıkla olağanüstü sosyal durumları ve savaşta annelerini babalarını yitiren çocukları ele aldığından yıllarca önemi kavranamadı. 1960 ve 1970’li yıllarda bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda, bilişsel ve duygusal kapasitelerinde sınırlılıklar, süper ego ve kendilik algısındaki gelişimindeki yetersizlikler nedeniyle, depresyonun görülemeyeceği farz ediliyordu. Bu dönemde depresyon belirtileri görülse de “geçici ve önemsiz” olduğu ileri sürülüyordu. Ancak, Puig-Antic (1978), puberte öncesi çocuklarda depresyonun varlığını gösteren bir çalışma yayınladı. Kreiser (1987), 24 aydan küçük bebeklerde, Freud’un hipotezine dayanarak “yaşam içgüdüsü” (eros dirve) yerine “ölüm içgüdüsü” (thanatos drive) etkisi altında oluştuğunu ileri sürdüğü, depresyon ile birlikte yaşamı tehdit eden yeme bozuklukları ve ölümcül kusma ile karakterize bir klinik tablo bildirdi. Bowlby (1980)’de, bakım verenlerden bebeklerin ayrılmasının ardından depresyona benzeyen bir tablonun oluştuğunu gösterdi. Bowlby, bakım verenden ayrılan bebeklerin tepkilerini üç aşamada verdiğini tespit etti: 1) Ağlama, protesto, anksiyete, uyku ve beslenme sorunları 2) Apati, hareketliliğin azalması ve çevreye ilginin kaybolması ile karakterize tam bir depresif sendrom) bakım verenin dönmesine karşın apatinin süreklilik kazanması. Bowlby’nin “güvenli bağlanmanın ve bakım verenin emosyonel ve fiziksel varlığının” bebeklerde ve çocuklardaki koruyucu etkisini göstermesi bebeklik ve çocukluk çağı depresyonu ile ilgili çalışmalarda köşe taşlarından birisini oluşturdu. Ardından Kovacs ve ark. (1984) ve Luby ve ark. (2003)’de çocuk depresyonunun geçerliliği ile ilgili makaleleri yayımladılar. Bebeklerde ve okul öncesi çocuklarda depresyonun görülebileceği ile ilgili kanı güçlendi. Üstelik okul öncesi depresyonu olan çocuklarda, okul çağı döneminde başka bozukluğu olanlara göre veya sağlıklı gruba göre daha fazla depresyon görüldüğü bildirildi. Bu durum, erken dönemde görülen depresyonun, daha sonraki çocukluk ve ergenlik dönemindekine benzer şekilde, “kronik ve tekralamalar ile” ile devam ettiğinin bir işareti olabilir.

    Okul Öncesi Dönemde Depresyonun Klinik Belirtileri

    Daha önceleri çocukluk depresyonunda ergen ve erişkinlere benzer tipik bir tablonun olmadığı daha çok “maskelenmiş” belirtilerin olduğu bildirilmişti. Bu belirtiler arasında özellikle bedensel belirtiler (ör. karın ağrısı gibi) ve saldırganlık (agresyon) gibi davranış sorunları öne çıkıyordu. Daha sonra yapılan çalışmalarda okul öncesi çocuklarda da erişkinlere benzer depresyon fenomolojisinin

  • Otizm (yaygın gelişimsel bozukluk)

    Otizm nedir?

    Otizm erken yaşlarda belirtiler vermeye başlayan ve çocuğun gelişimini etkileyen bir hastalık şeklinde tanımlanabilir. Otistik özellikler gösteren çocukların sosyal etkileşimi ve iletişim becerileri yaşıtlarından geridedir. Bazı tipik tekrar eden (dönme hareketleri gibi) davranışları gösterebilirler.

    Otizmin erken belirtilerinden Sosyal beceri sorunları nelerdir?

    İnsanların sosyal yönü aslında çok erken yaştan itibaren gözlenebilir. Bir çocuk insan yüzleri, çevresindeki canlı nesneler ile cansız nesnelere oranla daha çok ilgilenme eğilimindedir. Normal gelişim gösteren çocuklar annesinin yüzüne bakar, ona sık sık gülümser, onun ilgisini çekmeye çalışır, insanlara etkileşimden keyif aldığı her halinden bellidir. Otistik çocuklar ise cansız çevreye karşı daha çok ilgilidirler, göz teması pek kurmazlar, daha içe kapanıktırlar, insanların dikkatini çekmek yerine basit davranışları tekrar ederler, sarılmak kucaklanmak gibi temaslardan kaçınabilirler. Taklit yetenekleri kötüdür.

    Otizmde iletişim(konuşma ve mimik?) becerileri nasıldır?

    Otistik özellikler gösteren çocukların bazı iletişim becerilerindeki farklılıklar dikkati çok erken dönemde fark edilebilir. Yaşıtlarına kıyasla geç konuşurlar, söylenileni tekrar etme şeklinde tekrarlayıcı konuşma olabilir. Konuşulanı anlamakta güçlükler görülür, kelimeleri ters kullanabilirler. ‘Ben yaptım’ yerinde ‘o yaptım’ gibi. Konuşmanın hızı, tonlaması ve ritminde bozukluk olabilir. Yeni öğrendikleri kelimeleri unutabilirler.

    Davranışlarında belirgin faklılıkları var mıdır?

    Bazı hareketleri tekrar tekrar yapma eğilimler vardır. Kendi etrafında dönme, sallanma, saatlerce aynı sesleri çıkarma, yüzüne ya da çeşitli yerlerine dokuma gibi davranışlar sergileyebilirler. Bu davranışların özellikle iletişim kuramadıklarından kendilerini uyarma amaçlı yaptıkları düşünülmektedir.

    Otizmin diğer belirtileri nelerdir?

    Sesten aşırı irkilme, bazı uyarılara aşırı tepki verme ya da hiç vermeme, dönen cisimlere aşırı ilgilenme ve onlarla zaman geçirme. Oyunlar açısından tekrar eden ve basit oyunları seçme gibi özellikleri vardır. Bazı çocukların ise üstün yetenekleri mevcuttur. Ezberlenemesi çok zor şeyleri çok hızlı öğrenme ve hafızada tutma gibi.

    Tüm otistik çocuklar aynı belirtileri gösterir mi?

    Otizm de en kafa karıştırıcı noktalardan birisi belirti şiddetidir. Otistik belirtiler birbirlerinden çok farklı şiddette ve sayıda olabilir. Otistik bozukluk bir spektrum bozukluğudur. Her vakanın bulunduğu nokta ve şiddet çok farklıdır.

    Otizm nedenleri nelerdir?

    Günümüzde birçok nedenin otizm ile ilişkili olduğu söyleniyor. Beslenme şekli, hastalıklar, geçirilen travmalar, bağışıklık sistemi sorunları, hormonal sorunlar ve en önemlisi genetiğin bu süreçte etkisi olduğu düşünülüyor

    Otistik çocuk sayıları giderek artıyor mu?

    Maalesef otizm sıklığı giderek artıyor hatta bazı kaynaklar bu durumu bir salgın olarak değerlendiriyor. Geçmişe kıyasla otistik belirtiler gösteren çocukların sayıları giderek artıyor. Özellikle erkeklerde bu hastalık daha sık rastlanıyor. Bunun günümüzde yaşınılan çevrenin ve toksinlerin rolü olduğu düşünülüyor.

    Otizm belirtileri nasıl erken anlaşılabilir? Aileler neye dikkat etmeli?

    Aileler özellikle konuşmayan ya da az önce bahsettiğim belirtileri gösteren çocukları fark ettiklerinde mutlaka bir uzman yardımına başvurmalılar. Çünkü erken tanı ve erken eğitim programlarına yönlendirme otistik belirtileri çok azaltabilir. Özellikle konuşmayan çocukları nasıl olsa zamanı gelince konuşur diyerek vakit kaybedilmemelidir.

    Saygılarımla

    Bu yazının tüm hakları psikiyatricocuk.com’a aittir. “www.psikiyatricocuk.com” biçiminde açık kaynak gösterilmek kaydıyla yayınlanması için tarafımıza başvurulabilir.

    Açık kaynak göstermeden yapılan alıntılar için yasal takip yapılacaktır. ©