Etiket: Belirti

  • Eşcinsel erkekte cinsel sağlık

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklar en kolay cinsel ilişkilerle bulaşır. Kondom kullanmak yalnız HIV ‘ den değil, diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklardan da korur. HIV taşıyan eşcinsel erkek sayısı fazladır. Bu yüzden kondom kullanılmadan cinsel ilişkiye girmek oldukça risklidir. Eğer, kişi HIV pozitif ise cinsel yolla bulaşmış diğer hastalıklarının tedavisi de zor olur. Frengi gibi hastalıklar HIV ‘ in daha hızlı ilerlemesine sebep olurlar. Özellikle HIV pozitif erkeklerde hepatit C oranı da artmaktadır.Hepatit C bazı olgularda tedavi edilebilir. Fakat bu zor ve yorucu bir süreçtir. Bu nedenle, bulaşıcılığı önlemenin yolu kondom kullanmaktır.Hepatit C için rutin test yapılmamaktadır. Ancak, riskte olduğunu veya bulaştığını düşünenlerin hekime danışması gerekir. Eşcinsel erkeklerin 6 ayda bir taramadan geçmeleri önemlidir. Çünkü, bazı enfeksiyonlarda herhangi bir belirti ve bulgu olmayabilir.

    Penisteki akıntılar

    Gonore ( bel soğukluğu ): Bakteriyel bir enfeksiyondur. İdrar yaparken yanma veya idrar hissi olup idrar yapamama hali olur. Antibiyotik tedavisi gerekir.

    Nonspesifik üretritis ( NSU ): İdrar yollarının bakteriyel bir iltihabıdır. Gonore gibi cinsel yolla bulaşır. Benzer belirtiler verir. NSU, çok sık cinsel ilişki veya mastürbasyona bağlı olarak idrar yollarının enflamasyonuyla da oluşur.Antibiyotik tedavisi gerekir.

    3-Klamidya: Üretra ( idrar yolu ), rektum ve gırtlakta yerleşen bir bakteriyel enfeksiyondur. Akıntı, idrar yaparken ağrı veya testislerde ağrı olur. Hiçbir belirtisi de olmayabilir. Cinsel ilişki sırasında enfekte kişiden bulaşır. Antibiyotik tedavisi gerekir.

    Peniste içi sıvı dolu kabarcıklar ve döküntüler

    Genital herpes ( genital uçuk ): Viral bir enfeksiyondur. Penis veya anüste ağrılı kabarcıklar veya ülserler olur. Bazı erkeklerde belirti ve bulgu olmaz. Oral seks sırasında ağzının içinde veya etrafında uçuğu olan kişiden bulaşır. Genital herpesi olan kişiden cinsel ilişki sırasında karşılıklı deriden deriye temasla geçer. Antiviral ilaçlarla iyileşme hızlanır. Atak süreleri kısalır.

    Frengi ( sifiliz )

    Bakteriyel bir enfeksiyondur. Sıklıkla genital bölgede olmak üzere ağrısız ülser olur. Kendiliğinden geçse de frenginin diğer belirtileri zamanla ortaya çıkar. Vücutta döküntü ve lenf bezlerinde şişme gibi. Erken dönemde çok bulaşıcıdır. Cinsel ilişki sırasında derinin yakın teması sonucu bulaşır. Antibitotik tedavisi gerekir.

    Peniste et benine benzer kabarcıklar

    Genital siğil ( HPV enfeksiyonu ): Enfekte kişiyle cinsel ilişkiden birkaç hafta veya ay sonra ortaya çıkar. Toplu iğne başı büyüklüğünde kabarcık veya kabarcıklar şeklindedir. Penis başı ve çevresinde, ayrıca, anüs içinde ve çevresinde de olur.

    Uzman hekim tarafından kimyasal koterizasyon, elektrokoterizasyon, krio gibi yöntemlerle tedavi edilir.

    Peniste kaşıntı

    Pubis biti: Bitler, cinsel temas sırasında çok kolay bulaşırlar. Kıllı bölgede yaşarlar. Toplu iğne başı kadar olduklarından görülmesi zordur. Ancak. kıla yapışmış yumurtaları farkedilebilir. Bitler pubis kıllarını ( testis etrafı ve anüs ) tercih etseler de vücut kıllarında da ( saçta değil ) yerleşebilirler. Kıyafet, yatak takımları ve havlularda da bulunurlar. Kaşıntı ve döküntüye neden olurlar. İlaçlı şampuan veya losyonlarla tedavi edilirler.

    Uyuz: Gözle görülmeyen, deri altına yerleşen uyuz böceği denilen bir çeşit canlının sebep olduğu aşırı kaşıntılı bir durumdur. Enfekte kişiyle cinsel temastan 2 veya daha fazla hafta sonra kaşıntı başlar. Aynı yatağı paylaşmakla da bulaşabilir. Tedavi etkene yönelik uygun losyon veya kremlerle yapılır. Kaşıntı, böcekler öldükten birkaç haftaya kadar sürebilir.

    Yukarıdaki belirti ve bulgulara sahipseniz veya olduğunuzu düşünüyorsanız bir uzman hekime başvurmanızda yarar vardır.

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili düzenli test yaptırmak sağlıklı bir cinsel yaşamı sürdürmede çok önemlidir.

  • Gonore (bel soğukluğu)

    Neisseria gonorrhoeae denen bakterinin sebeb olduğu, cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Üreme organlarının nemli ve ılık bölgelerinde kolayca üreyip çoğalır. Kadında rahim ağzı ( serviks ), rahim (uterus), yumurtalık kanallarında, hem kadın hem erkekte idrar yollarında ürer. Ağız içi, boğaz, gözler ve anal bölgede de yerleşebilir.

    Sıklığı

    Sık rastlanan bir enfeksiyon hastalığıdır.

    Bulaşma şekli

    Penis, vajen, ağız ve anal bölgeye doğrudan temas ile bulaşır. Ejakulasyon (meni boşalması) olmadan da bulaşabilir.Doğum sırasında anneden bebeğe bulaşabilir.Gonoresi olup tedavi gören kişiler hasta kişilerle cinsel ilişkiye girerlerse tekrar gonoreye yakalanırlar.

    Risk grupları

    Cinsel olarak aktif olan herkes gonore olabilir.

    Belirti ve bulgular

    Gonoresi olan bazı erkeklerde hiçbir belirti olmayabilir. Bununla beraber, birçok erkekte bakteri bulaştıktan 2-5 gün, en çok 30 gün içinde belirtiler ortaya çıkar. İdrar yaparken yanma, penisten beyaz, sarı veya yeşil renkli akıntı görülür. Bazen testislerde ağrı ve şişlik olur.

    Kadınlarda gonore belirtileri hafif görülür. Çoğunluğunda belirti farkedilmez. Kadınlardaki belirtiler nonspesifik olup safra kesesi veya vajen enfeksiyonları ile karıştırılabilir. İlk belirtiler idrar yaparken ağrı ve yanma, vajinal akıntının artması veya adet dönemi dışındaki vajinal kanamalardır. Belirtilerin varlığı veya şiddetine bağlı olmaksızın çok ciddi komplikasyonlar gelişebilir.

    Erkek ve kadınlarda rektal (makat) enfeksiyon sonucu anal akıntı, kaşıntı, ağrı, yanma, kanama, veya ağrılı dışkılama olur. Rektal enfeksiyonlarda hiçbir belirti de olmayabilir.

    Boğazda gonore enfeksiyonu gelişirse boğaz ağrısı olursa da genelde belirtisi olmaz.

    Gonore enfeksiyonunun komplikasyonları

    Tedavi edilmediğinde hem erkek hem de kadınlarda ciddi, kalıcı sorunlara neden olabilir. Kadınlarda bu enfeksiyona bağlı olarak kasık içi iltihaplanması olur. Belirtiler hafif olabildiği gibi karın ağrısı ve ateşle de seyredebilir. Kasık içi apseleri olabilir. Tedavisi zordur, uzun sürer, kronik kasık ağrısı olur. Enfeksiyon sonucu yumurtalık kanalları tahrip olarak kısırlık veya dış gebelik riski artar. Dış gebelik hayati önemi olan bir durumdur. Döllenmiş yumurta rahim dışında genellikle de yumurtalık kanalında yerleşir.

    Erkeklerde testislere bağlı tüplerde enfeksiyon olur. Ağrı gelişir. Tedavi edilmezse kısırlığa sebep olur.

    Gonore enfeksiyonu kan ve eklemlere de yayılabilir. Hayati tehlikesi vardır.

    Gonoresi olanlara AİDS virüsü olan HİV ‘in bulaşması daha kolaydır. Hem gonoresi hem HİV enfeksiyonu olanların HİV enfksiyonunu bulaştırmaları gonoresi olmayan HİV enfeksiyonu taşıyanlara göre daha fazladır.

    Hamile kadın ve bebeğine etkisi

    Eğer hamile kadında gonore varsa enfeksiyon doğum sırasında doğum kanalından bebeğe bulaşır. Bunun sonucu bebekte körlük, eklem enfeksiyonu veya hayatı tehdit edici kan enfeksiyonu gelişebilir. Hamilede enfeksiyon saptandığı anda hemen tedavi uygulanarak komplikasyon riski en aza indirilir. Tüm hamilelerde uygun muayene ve testlerin gerekirse de tedavilerinin yapılması gerekir.

    Tanı

    Tanı amaçlı çeşitli laboratuvar testleri vardır. Enfekte olmuş bölgelerden (rahim ağzı,üretra, rektum, boğaz) sürüntü alınır ve laboratuvara gönderilir.Rahim ağzı ve idrar yollarındaki enfeksiyonlarda ilk idrar örneği yeterli olabilir. Bu bölgelerden alınan sürüntülerden hazırlanan yaymalar Gram boyasıyla boyanarak mikroskop altında bakteriler aranır. Bu test yöntemi kadınlara göre erkeklerde daha iyi sonuç verir.

    Tedavi

    Çeşitli antibiyotikler ile gonore başarıyla tedavi edilir. Fakat ilaçlara dirençli bakteri tiplerinin ortaya çıkışıyla tedaviler güçleşmiştir. Birçok hastada gonorenin yanında clamydia denen başka bir cinsel yolla bulaşan hastalık daha vardır. Tedavide her ikisine yönelik antibiyotikler birlikte verilir. Gonoresi olan kişilerin diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar yönünden de araştırılması gerekir.Verilen tedavinin sonuna kadar kullanılması önemlidir. İlaçla enfeksiyon sona erse de oluşan kalıcı hasarlar geçmez.

    Gonoresi tedavi edilmiş kişiler hastalıklı kişilerle tekrar temas ederlerse tekrar hastalanırlar. Tedaviye rağmen belirtiler devam ediyorsa kişinin tekrar hekimine başvurması gerekir.

    Korunma

    Cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmanın kesin yolu ya cinsel ilişkide bulunmamak ya da enfekte olmadığı bilinen , testleri negatif, tek bir eşle uzun bir ilişki yaşamaktır.

    Latex kondomlar her seferinde ve doğru olarak kullanıldığında hastalık bulaşma riskini azaltırlar.

    Akıntı, idrar yaparken yanma, ağrı veya kızarıklık halinde hemen hekime başvurmalıdır.

    Gonore tanı ve tedavisi olan kişinin yakın dönemde cinsel ilişkiye girdiği partnerlerinin de muayene, test ve gerekirse tedavilerinin yapılması gerekir. Böylece bu kişilerde gelişebilecek olası komplikasyonlar engellenebilir ve bunların enfeksiyonu tekrar tekrar bulaştırmaları önlenir. Hastaların tedavi sonuçlanana kadar cinsel ilişkide bulunmamaları gerekir.

  • HPV Virüsünün Etkileri: Genital Siğiller, Rahim Ağzı Kanseri

    HPV Virüsünün Etkileri: Genital Siğiller, Rahim Ağzı Kanseri

    HPV , human papilloma virüs, cinsel temasla bulaşır. Hem erkeklerde hem kadınlarda HPV virüs enfeksiyonunun etkileri görülebilir. 

    Erkeklerde görülen HPV virüs enfeksiyonunun belirtisi genital siğillerdir. Kadınlarda ise bulaşan HPV virüsünün tipine göre, virüs enfeksiyonun etkisi dış genital bölgelerde genital siğiller, rahim ağzında ise smear ile tespit edilen rahim ağzı hücresel bozuklukları (ascus, cin 1-2-3), ileri dönemlerde ise rahim ağzı kanserleri olarak görülebilir.

    Kadınlarda HPV virüsü siğile sebep olduğunda belirtileri erken ve kolay gözlenir. Ancak rahim ağzı hastalığı yapan tipler bulaştığında, hiç belirti vermeden de uzun yıllar virüs taşınabilir. Bu yüzden hiçbir şikayeti olmayan hanımların, rutin yıllık kontrollerini yaptırmalarını, smear takibini aksatmamalarını önermekteyim.

    Kötü kokulu akıntılar, rahim ağzı hasarları, yaraları, ilişki sonrası kanamalar gibi belirtiler HPV virüsünün rahim ağzında yarattığı enfeksiyon veya tahribatın belirtileri olabilirler. 

    Smear testi ile rahim ağzında virüs etkisi saptandığı durumlarda, virüs tiplemesi ile bulaşan virüs tipinin kanser yapma etkisinin olup olmadığını tespit etme şansımız bulunmaktadır. 

    Klasik bilgilerimiz siğil veya kanser yapan virüs tiplerinin bulaştıktan sonra, vücuttan arınamayacağı ve sebat edeceği yönündedir. 

    Tedavileri ise virüsün yaptığı etkilere göre planlanır. Genital siğillerin tedavisi, siğillerin koterizasyonu veya dondurulması ile yapılır. Daha sonra da nüksü engelleyici medikal tedaviler uygulanabilir. Virüs genital bölgede cilde yerleştiği için bağışıklık sistemi baskılandığında siğillerde tekrarlamalar görülebilir. 

    Rahim ağzına bulaşan HPV virüslerinin yönetimi, smear testinin sonucuna göre planlanır, tedavi ve takibi bu sonuca göre yapılır. Rahim ağzındanki etkilere göre, tanı ve tedavide, kolposkopi, biopsi, leep ile konizasyon veya soğuk konizasyon işlemleri yapılabilir. Rahim ağzı hastalığı tespit edildiğinde bu işlemler ile patolojiyi ortaya koyarak, cerrahi sınırların sağlam olduğunu teyit ettiğimiz sürece 3-6 aylık smear takipleri ile hem hastalıksız hem de güvenli bir takip yapmış oluruz. 

    HPV virüsü tespit edilen hanımların çoğu, hemen kanser olduk korkusuyla bize başvurmaktadırlar. Yanlış ve eksik bilgilerden dolayı, doğru hekime ulaşana kadar bu kaygılar devam etmektedir. Hpv enfeksiyonunun ileri dönem etkilerinden olan rahim ağzı kanseri ancak takipsiz ve ilgisiz hanımların başına gelebilmektedir. 
    HPV virüsünün etkileri ve rahim ağzı  hastalıklarının ilerleyişi aşamalardan geçtiği için, rahim ağzı kanserine dönüşümü 8-10 yılı bulabilmektedir. 

    Bu bilgilerin ışığında sizlerle paylaşmak istediğim öneriler şunlardır; 
    Hiçbir şikayetiniz olmasa dahi yılda bir kez jinekolojik muayene olup smear aldırmalısınız.
    Her kötü kokulu akıntı, vajinal kanama virüs varlığına veya rahim ağzı kanserine işaret etmez.
    Ancak bu şikayetleriniz olduğunda ihmal etmeden muayene olmalısınız. 
    Smear testi hayat kurtarıcı bir tarama testidir, kesin tanılar  şüpheli smear sonuçları tespit edildiğinde yapılacak biopsi sonuçları işe konulur. Tanı, tedaviler ve takipler  biopsi yani alınacak patoloji sonuçlarının ışığında yönetilir. 

  • Depresyon Nedir?

    Depresyon Nedir?

    Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin sadece:

    • Duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi değil ama yanı sıra
    • Düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,
    • Davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve
    • Bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

    Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz görmemesi ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylarda morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Depresyon, belirli durum ya da olaydan çok, kişinin kendini içinde hissettiği süreğen bir çöküntü durumudur. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır.

    Depresyon hastalığının yaygınlığına bakıldığında, 2010 yılı başında yayınlanan bir çalışmaya göre toplumda %8-10 arasında görülmektedir. Yaşam boyu hastalanma riski ise erkeklerde on erkekten bir tanesi, kadınlarda ise her dört veya beş kadından bir tanesi yaşamlarında en az bir kez depresyon hastalığına yakalanacaklardır.

    Depresyon toplum hayatımızı tüm alanlarda olumsuz yönde etkiler

    -Artan intihar olayları

    – Konsantrasyon bozulmasına bağlı oluşan ölümcül kazalar

    -Alkol ve uyuşturucu tüketiminin artması

    -Verimlilik azalması ve kariyer kaybı

    – Okul performans kaybı

    -Aile parçalanmaları

    -İş kazalarında artış

    – Depresyon sonucu kalp-damar sistemini ilgilendiren veya benzeri bedensel (psikosomatik) rahatsızlıklar da görülür.

    Genel olarak depresyon farklı ağırlık derecelerine göre üçe ayrılır:

    Hafif depresyon: Büyük zorluklarla da olsa kişilerin günlük yaşantılarını (örneğin iş, boş zaman, aile içindeki görevler) idame ettirmeleri mümkün olur.
    Orta şiddette depresyon: Çalışma becerisi büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Sosyal ilişkiler de giderek daha çok azalır. İşlevsellikte kayıplar yaşanır.

    Ağır depresyon: Bu durumdayken çalışmak, ev işlerini halletmek veya sosyal aktivitelerde bulunmak genelde mümkün değildir. Kişi kendisinde işlerini halledebileceği enerjiyi bulamaz.

    Ağırlık dereceleri, mevcut şikayet veya belirtilerin sayısına göre belirlenir. Bir hafif depresyonda toplam on belirtiden en az dördünün, bir ağır depresyonda ise toplam on belirtiden en az sekizinin görülmesi gerekir.

    Depresyon için risk etkenleri nelerdir?

    • Erken ebeveyn kaybı
    • Madde ve alkolün kötüye kullanımı
    • Anksiyete bozuklukları
    • Kadın olmak
    • Düşük sosyoekonomik düzey
    • Ayrı yaşama, boşanmış olma
    • İşsizlik (İşsizlik depresyonda risk etkeni olması yanında, işte verimliliğin azalmasının önemli sebeplerindendir)
    • Daha önce depresyon geçirmiş olma
    • Yakın zamanda önemli yaşam olayları, stres etkenleri yaşama
    • Kişilik yapısı, mizaç
    • Çocukluk döneminde cinsel veya fiziksel kötü davranılma öyküsü
    • Bazı ilaçlar
    • Tıbbi hastalıklar
    • Hormonal değişiklikler

    Depresyonun klinik belirtileri nelerdir?

    Klinik depresyonun temel niteliği hoş olmayan duygu durum, ilgi ve zevk azlığı, umutsuzluk ve karamsarlıktır. Kişiler derin bir üzüntü yaşarlar. Gelecekleri ve yaşadıkları ile ilgili olarak hep kötümser düşünürler. Kişide depresif duygu durum ile birlikte değişik etkinlik ve sorumluluklara karşı ilgi kaybı izlenir. Olağan etkinliklerden zevk alamaz. İş, özel zevkler, bireysel ilişkiler, cinsel aktivite de dahil olmak üzere hiçbir şeyden zevk alamazlar. Bazı kişilerde önde gelen belirti bunaltı olabilir. Anksiyete (bunaltı, kaygı) düzeyi çok artabilir, ajitasyon (huzursuzluk) gösterebilirler. Genel olarak ilgileri azalır. Umutsuzluk ve çaresizlik duyguları o kadar yoğun olabilir ki düştükleri bu durumdan hiçbir şekilde kurtulamayacaklarını düşünebilirler. Depresif kişiler basit günlük aktiviteleri bile yapmakta güçlük çekerler. İş, aile, para ve kendi sağlıkları ile aşırı biçimde kafaları meşgul olur. Enerji düzeyi azalır. Bazı kişilerde önde gelen belirti somatik belirtiler olabilir. Tepkisel davranırlar.

    *Umutsuzluk, kötümserlik, benlik saygısında düşme ve suçluluk duyguları intihar düşünce ve eylemlerini uyarır. Sevilenle yeniden birleşme düşünceleri ortaya çıkabilir.

    *Düşünce içeriğinde geçmiş olaylar önemli bir yer tutar. Yoğun anksiyete (bunaltı, kaygı) belirtilerinin depresyon olgularında intihar girişimleri için belirleyici bir etken olduğu ileri sürülmektedir. İntihar düşünceleri ve girişimleri depresyonun önemli belirtilerindendir. Depresyon vakalarının en az yarısı tanı konamadığından dolayı tedavi edilemez. Tedavi edilemediğinde depresyonun şiddeti artabilir ya da intihar ile sonuçlanabilir. DSÖ, depresyonun yaygınlığının yetişkin nüfusta %5 civarında olduğunu belirtmiştir. Bu oran dünyada yaklaşık 350 milyon kişiye denktir.

    *Depresif olguların çoğunda duygu durum değişiklikleri ile birlikte iştah ve kilo kaybı bulunur.

    *Uyku bozukluğu depresyonun çok sık karşılaşılan bir belirtisidir. Dalgınlık, unutkanlık olabilir. Bazen ağır olgularda aklından geçenlerle dış dünyada olanlar birbirine karıştırılabilir.

    Majör Depresif Bozukluk Tanısı ve DSM-V (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı)  

    • Tanı Kriterleri

    *Üzüntülü duygu durumu ya da her zamanki etkinliklerle alakalı zevk kaybı bunlarla beraber aşağıdakilerden en az 5 belirti:

    *Çok fazla ya da çok az uyuma

    *Psikomotor yavaşlama ya da yerinde duramama

    *Yüzde 5 ten fazla ağırlık kaybı ya da artışı

    *Enerji kaybı

    *Değersiz ya da aşırı suçlu hissetme

    *Odaklanma, karar alma ya da düşünme güçlüğü

    *Yineleyen ölüm ya da intihar düşünceleri

    *Belirtiler 2 hafta boyunca günün büyük bölümünde her gün görülür.

    *Belirtiler önemli bir kayba gösterilen normal tepkiden farklıdır ve şiddetlidir.

    Depresyon tanısı nasıl konur?

    Depresyon tanısı koyabilmek için anlatılan belirtilerin tamamının bulunması gerekmez. Yukardaki belirtilerden bir küme işlevselliği bozacak kadar ağır ise ve başka nedenlere bağlanamıyorsa tanı konur. Tanı için uygulanan testlerin sonuçları ve klinik gözlem oldukça önemlidir.

    Depresyonun Diğer Belirtileri

    *Kolay kızma

    *Tahammülsüzlük

    *Gürültüden rahatsız olma

    *Somatik belirtiler

    *Obsesyonlar

    *Anksiyete

    *Ağrı/Cinsel işlev bozuklukları

    Çocuklarda depresyon görülür mü?

    Evet. Çocukluk döneminde de depresyon görülebilir. Tedavi edilmemesi halinde uzayabilir ve erişkinlikte de sürebilir. Çocuklarda depresyon belirtileri bazen erişkinliktekinden ayrılabilir. Okul reddi, hastalık uydurma, ebeveynlerini kaybetme kaygısı, okul sorunları biçiminde kendini gösterebilir.

    ÇOCUKTA BELİRTİLER

    -Bedensel yakınmalar

    -Sinirlilik

    -İşitsel varsanılar

    -Kaygı bozukluğu

    -Fobiler

    • ERGENLİKTE BELİRTİLER

    -Aşırı tedirginlik ve huzursuzluk

    -Öfke patlamaları

    -Çabuk sıkılma

    -Dikkat dağınıklığı

    -Antisosyal davranış

    -Madde kötüye kullanımı

    -Okuldan kaçma

    -Okul başarısızlığı

    -Gelişigüzel cinsel ilişkiler

    -Azalmış hijyen

     YAŞLILIKTA BELİRTİLER

    -Bilişsel belirtiler (Bellek yitimi, yönelim bozukluğu, konfüzyon)

    -Psödodemans (Yalancı Bunama)

    -Apati (İlgisizlik)

    -Çelinebilirlik (Dikkati Yoğunlaştıramama)

    Depresyonun seyri nasıldır?

    Depresyon olgularının % 85 ya da daha fazlası bilinen olağan tedavi yöntemlerinden yararlanır. Tedavi edilmeyen olgular ise 6-24 ayda düzelirler. % 5-10 kadar olguda ise iki yıldan fazla sürer. Tedavi ile bu süre birkaç hafta ile birkaç aya indirilebilmektedir. Tedaviye erken başlamak yanıt alma süresini kısaltır.

    Depresyonun tedavisi nasıldır?

    Antidepresan ilaç tedavilerinin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedaviler psikanaliz denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile bilişsel-davranışçı terapi denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir.

    Sonuç olarak, depresyon psikiyatrik hastalıklar için en yaygın olan ve en çok yeti kaybına yol açan hastalıklardan birisidir. Doğru tanınıp etkili tedavi edildiğinde bir toplum sağlığı sorunu yaratmamaktadır. Oysa, uzman olmayan kişiler tarafından uygun biçimde tedavi edilmeyen depresyon pek çok başka soruna yol açmaktadır.

  • Depresyon

    Depresyon

    Depresyon; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendini gösteren psikolojik bir rahatsızlık halidir. Depresyonun en dikkat çekici belirtisi çökkün ruh halidir. Depresyondaki kişi genellikle mutsuz, karamsar ve umutsuz hissetmektedir. Kendisine ve çevresine olan ilginin azalması ile birlikte kişi yalnız ve hüzünlü hisseder. Sebepsiz ağlamalar belirgindir. Bu nedenle “mutsuzluk hastalığı” olarak da ifade edilmektedir.

    Depresyondaki kişilerde yoğun suçluluk duyguları ortaya çıkabilir. Bazen de çökkün ruh haline huzursuzluk, yoğun endişe ve şüphecilik gibi belirtiler eşlik edebilir. Kişi, zaman zaman hırçın hatta çok öfkeli olabilir. Bazen de kendisini tüm duygularını yitirmiş hissedebilir. Ağlayamaz, öfkelenemez vs.

    Depresyon zihinsel işlevlerde de değişikliklere yol açar. En sık görülen belirtiler dikkatini toparlayamama, odaklanamama ve unutkanlıktır. Depresyondaki bir kişinin düşünce içeriklerinde bozulmalar meydana gelir. Kişi kendisine, çevreye ve geleceğe olumsuz gözle bakmaya başlar. Herkese yük olduğunu düşünür, “işe yaramaz” olduğunu düşünerek suçluluğa kapılabilir. Olayların olumsuz yönlerini abartma ve gelecekte de hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanma belirgindir.

    Depresyon davranışlarda enerji azalmasına bağlı olarak hareketlerde yavaşlama olarak ortaya çıkar. Depresyondaki bir kişi için günlük işler bile altından kalkılamayacak görevler gibi görünür. Kişi, genellikle yalnız kalmak ister. Sosyal ilişkilerden kaçınır. Cinsel ilgi ve istek azalır.

    Depresyonda olan bir kişide baş ağrısı, kas ağrıları, iştah azalması, kilo kaybı, aşırı yeme eğilimi, uykuya dalamama, gece boyu uykunun sık sık bölünmesi ya da aşırı uyku eğilimi şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir.

    Tüm bu belirtilerin hepsinin herkeste ortaya çıkması gerekmez. Bazen depresyon birkaç belirti ile kendisini gösterebilir.

    DEPRESYON İLE NASIL BAŞA ÇIKABİLİRİM?

    Kişiler bir yakının ölümü, iş kaybı, ayrılık vb. çok farklı sebeplerle depresyona girebilirler. Ancak bazı durumlarda depresyon için belirgin bir neden yoktur. Nedeni ne olursa olsun depresyonu sürdüren en önemli faktör kişilerin olayları yorumlama biçimidir.

    Bilişsel davranışçı terapi yöntemi ile birlikte olayları yorumlama biçiminizi değerlendirip alternatif ve daha işlevsel düşünceler üreterek depresyon ile baş edebilirlik artar.

  • Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal Fobi Nedir?

    Sosyal anksiyete bozuklukları içinde en yaygın olanlardan biri sosyal fobidir. Çağımızda sosyal medyayla birlikte yayılan “mükemmeliyetçilik” algısı maalesef sosyal fobinin başlıca nedenlerinden biri olmaya başlamıştır. Sosyal fobi DSM ‘e göre kişinin en az 6 ay süreyle dikkat odağı olacağı ve başkaları tarafından değerlendirileceği gibi nedenlerle duyduğu yoğun kaygı olarak belirtilir. Sosyal fobinin başlangıç yaşı 13-24 yaş arasıdır. Yani daha çok ergenlerde görülmektedir

    SOSYAL FOBİ BELİRTİLERİ

    • Sosyal fobide klinik olarak en çok görülen belirti kaygı duyulan ortama girmeden önce oluşan çarpıntıdır.

    • Titreme

    • Terleme

    • Kaslarda gerginlik

    • Kızarma

    • Ses titremesi

    • Ağız kuruması gibi belirtiler fiziksel olarak en yaygın olanlardır

    • Sosyal fobinin psikolojik belirtilerinden en yaygını kaçınma davranışıdır. Sosyal fobiden muzdarip olan birey kalabalık ortamdan kaçınmak, göz önünde olmamak için elinden geleni yapar.

    SOSYAL FOBİ NASIL YENİLİR?

    Sosyal fobinin bilinen ve uygulanan en yaygın tedavisi bilişsel davranışçı terapidir. Bu tedavi şekliyle bireyin kafasında oluşan yanlış düşünceler daha olumlu hale getirilmeye çalışılır ve davranışlarda da ufak adımlarla değişiklik çalışmaları yapılır.

    Eğer terapiyi son çare olarak görüyorsanız kendi kendinize de umutsuzluğa kapılmadan davranışlarınızı değiştirmeyi deneyebilirsiniz. Önce “herkes benim hakkımda ne düşünür, mükemmel olmalıyım, konuşurken hiç hata yapmamalıyım, kendimden çok emin görünmeliyim” gibi aşırı genellenmiş düşünceleri bir kenara bırakmalısınız. Etrafınızdaki insanları gözlemlediğinizde herkesin mükemmel olmadığını göreceksiniz. Ben yapamam diye düşünmek yerine yapsam en kötü ne olur ki, zor da olsa yapabilirim düşünceleriyle hareket etmek başlangıç için idealdir. Unutmayın ki düşünceler davranışlarımızı etkiler.

  • Demans

    Demans

    Öfke, dikkat ve algı bozuklukları, cinsellik ve uyku bozukluğu hemen herkes için dönem dönem görülebilen durumlardır; fakat orta yaştan sonra bu durumların bir arada görülmesi demans, bunama sinyalleri veriyor olabilir.

    Demans genellikle 50-55 yaş üzerinde görülen ve genellikle yakın zamana dair bilgileri unutmakla seyreden nörolojik bir hastalıktır. Demans başlangıcı bazı ipuçları verir. ,Görülen temel belirtileri, kişinin son zamanlarda aşırı tepkisel olması, olur olmaz her şeye sinirlenmesi, algılamasının yavaşlaması, dikkat sorunları yaşanması, cinsel dürtü ve aktivitede artış göstermesi, uykularının sık sık bölünmesi veya uyku saatlerindeki değişiklikler.. vb. daha birçok belirti sayılabilir; göze çarpabilecek en önemli belirtiler bunlardır. Bu belirtilere zamanla depresif bir duygu durumu eşlik edebilir. Henüz unutmanın başında olunan şu dönemde kişi, henüz her şeyin farkındadır ve yaşadıklarına anlam verememektedir. Dolayısıyla çökkün ruh hali ile seyredebilir. Hastalığa müdahale edilmediğinde, çökkün ruh haline, iştahsızlık, isteksizlik, ağlama nöbetleri, değersizlik hisleri gibi belirtiler eşlik ettiği durumda ise depresyonun eşlik etmeye başladığı düşünülebilir.

    DEMANSIN NE KADAR İLERLEDİĞİ NASIL ÖĞRENİLEBİLİR? NE YAPMALI?

    Davranışlarda değişiklikler, kişilik değişimleri, uyku sorunları ile karşı karşıya kaldığınız zaman bir ‘Nöroloğa’ başvurmanız gerekir. Bu belirtiler kimi zaman yoğun bir strese veya başka bir bozukluğun sonucunda ortaya çıkmış belirtiler olabilir. Nörolojik muayene sonrası, unutmanın kaynağı, demansın varlığı veya demans var ise ne düzeyde olduğu bilgisini nöropsikologlar tarafından yapılan nöropsikolojik bataryalar verir. Hasta eğer demans bulgusu vermiyor ise, unutkanlığının temelinde bir başka vitamin eksiklikleri olabilir. Aynı zamanda unutkanlığa ve kontrolsüz öfke durumuna, psikolojik temelli ruhsal bozukluklar da sebep gösterilebilir.

  • Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik Sendromu

    Tükenmişlik sendromu, kronikleşmiş ve bütün alanlara yayılmış bir çöküntüyü anlatır. İngilizcesi “burn out”tur, birebir çevrildiğinde “yanıp kül olmak” veya “sonuna kadar yanmak” anlamına gelir.

    Tükenmişlik sendromunun insanlık tarihinin her çağında ve tüm kültürlerde var olduğu sanılmaktadır. Bilimsel bir kavram olarak kullanılmaya başlandığı tarih ise 1974 yılıdır. Kavram, Alman asıllı Amerikalı psikanalist ve bilim adamı Herbert Freudenberger ve Amerikalı psikolog Christina Maslach tarafından ortaya atılmış ve kullanılmıştır. Ancak tükenmişlik sendromunun içeriği günümüze kadar konunun uzmanları tarafından açık ve net bir şekilde tanımlanamamıştır.

    Tükenmişlik herkeste farklı şekilde ortaya çıkabilir, bu nedenle semptomları ve etkileri kişiye göre çok farklı olabilir nedenleri  burnout, şaşırtıcı bir şekilde, işine yeni başladığında çok daha heyecanlı ve istekli olan çalışanlarda daha fazla görülmektedir. Bu uzmanlar tarafından bu kişilerin ilk heyecanlarıyla çok fazla enerji harcayarak kısa zamanda tükendiklerine bağlanmaktadır. Bu tip çalışanlar genellikle kısa zamanda çok büyük başarılar kazanacaklarına inanır fakat zaman geçtikçe amaçlarına ulaşamadıklarında heyecanları söner. Sonuç olarak gerçeği kabullenmek ve hedeflerini düşürmek yerine hayal kırıklığına sürüklenirler. Tükenmişlik sendorumunun oluşmasında oldukça etkili 3 durum dikkatleri çekmektedir: 

    1)Rol çatışması: birbiriyle çakışan sorumluluklar taşıyan insan, öncelikler koyarak sorumluluklarını sıralamak yerine, her şeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. bu durumda yorgun düşer ve sonuç burnout olabilir. 

    2)Rol belirsizliği: çalışan kendisinden iyi bir kariyer portresi çizmesinin beklendiğini bilir ama kendisine rehberlik ya da model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Dolayısıyla faydalı olacak hiçbir şeyi başaramadığı kanısına kapılabilir. 

    3) Aşırı yüklenme: hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.  Bunların dışında çalışma ortamıyla ilgili bazı problemler de strese ve kişinin kendisini yaptığı işte mutsuz hissetmesine sebep olabilir. Hâttâ bazı uzmanlar, tükenmişlik sendromu ile ilişkilendirilebilecek 150’den fazla belirtinin bulunduğunu belirtmektedir. Ancak bazı tükenmişlik belirtileri daha sık görülmektedir. Hastalar kendilerini genel olarak tükenmiş, tamamen bitkin ve üzerine yerine getirebileceğinden daha fazlasının yüklenmiş olduğunu hissettiklerini, daha fazla yük kaldıramayacaklarını belirtmektedirler. Tükenmişlik sürecinin ilk belirtileri konsantrasyon bozuklukları, yorgunluk, performans düşüklüğü ve uyku bozuklukları olabilir. Belirtileri şu şekilde gözlemlenebilir:

    -Mesai saatlerinden sonra işle arasına mesafe koymakta sürekli artan zorluklar

    -Huzursuzluk ve gerilim hali

    -Öfke, küçük şeylere kızma

    -Ruhsal ev zihinsel bitkinlik

    -Umutsuzluğa kapılmak, beklentilere karşılık verememek

    -Aşırı derecede ilgisizlik

    Hangi hastada hangi semptomların ortaya çıkacağı çok farklı faktörlere bağlıdır hiçbiri tükenmişliğe özel bir belirti değildir. Ancak bu semptomlardan biri ortaya çıktığında şikâyetlerin arkasının gelme olasılığı yükselir. Semptomlardan biri veya birkaçı belirlendiğinde kişinin profesyonel yardım alması gerekir. Bu uzman kişi eğitim almış bir hekim-psikoterapist veya psikolog-psikoterapist olması yarar sağlayacaktır. Depresyon ile tükenmişlik sendromu birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hastalığın birbirine benzeyen birçok tipik belirtisi vardır. Ancak umutsuzluk ve intihar düşüncesi daha çok depresyona işaret eden klasik sinyallerdir. Bu iki semptom tükenmişlik sendromuna bağlanmaz. Bundan başka, tükenmişliğin nedenleri daha çok ve öncelikle meslek ve çalışma hayatı bağlamında gözlemlenir. Buna karşı depresyonun herhangi özel bir bağlamı yoktur. Depresyon, hastanın hayatının tüm alanlarını kapsayan daha geniş çaplı bir hastalıktır.

  • Reflü hastalığı

    Reflü hastalığı nedir ? Mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasına gastroözofageal reflü ya da kısaca reflü diyoruz. Bu durum normal/sağlıklı kişilerde de yemeklerden sonra az miktarda olabilmektedir. Ancak, bu durum, kişide şikayete neden oluyor, yaşam kalitesini etkiliyor ise o zaman reflü hastalığı söz konusudur.

    Reflü hastalığının belirtileri nelerdir ? En sık rastlanan belirti yanmadır. Yanma ile ifade edilen, özellikle yemeklerden sonra midenin üst bölgesinden yukarıya, yemek borusuna doğru olan yanma hissidir. Bir diğer önemli belirti ise yiyeceklerin ya da acı, ekşi sıvıların ağza gelmesidir. Bu iki belirtiden herhangi birinin varlığında reflü hastalığı teşhisi konulabilir. Bazen bu şikayetler gece olabilir ve hastayı uykudan uyandırabilir. Ayrıca yutma zorluğu ve ağrılı yutma da olabilir. Reflü hastalığı için tipik olan bu belirtiler dışında atipik dediğimiz belirtiler de olabilir. Atipik belirtiler tipik belirtiler olmaksızın mevcut ise o zaman teşhis koymak güç olabilir.

    Reflü hastalığının atipik belirtileri nelerdir ? Göğüs ağrısı, özellikle sabahları daha belirgin olan ses kısıklığı, kuru-tahriş öksürüğü, boğazda gıcıklanma hissi reflü hastalığının atipik belirtileridir. Ancak, hastalarda bu şikayetlere neden olabilen diğer durumların dışlanması gerekir. Örneğin, göğüs ağrısı olan bir hastada öncelikle kalp hastalıklarının araştırılması, ses kısıklığı, tahriş öksürüğü olan hastalarda KBB muayenesinin yapılmış olması gerekir.

    Reflüyü kolaylaştıran durumlar nelerdir? Yemek alışkanlıkları, fazla kilo, korse takmak, gebelik, bazı ilaçlar, alkol, sigara ve stres sayılabilir. Yemekle ilgili olarak; acele yemek yeme, midenin aşırı doldurulması, yağlı-kızartma yemekler, aşırı salçalı-soslu besinler, kahve, dolu mide ile yatmak reflüyü kolaylaştıran faktörler olarak sayılabilir.

    Reflü hastalığında teşhis nasıl konulur ? Hastalığın teşhisi şikayetler ile genelde kolaylıkla konulur. Herhangi bir tetkike gerek olmayabilir. Ancak şikayetler orta yaşın üstünde ortaya çıkmış ise, şikayetler uzun süredir devam ediyor ise, atipik dediğimiz şikayetler var ise, ya da kilo kaybı, yutma zorluğu, ağrılı yutma, kanama, kansızlık gibi ciddi belirtiler mevcutsa bu hastalarda mutlak tetkik gerekir.

    Reflü hastalığında tetkik derken neyi kastediyorsunuz ? Reflü hastalığında gerektiğinde ilk yapılacak tetkik gastroskopi, halk arasındaki genel deyimi ile endoskopidir. Ancak reflüsü olan her hastada endoskopide hastalık teşhisi koyduran bulgu olmayabilir. Bu durumlar da gerekirse ileri teşhis yöntemleri uygulanabilir.

    Endoskopi nedir? Endoskopi ucunda bir video kamera bulunan yumuşak bir boru şeklindeki aletler ile tüp şeklindeki organların muayenesini anlıyoruz. Reflü hastalığında kullanılan endoskopik muayeneye gastroskopi diyoruz. Gastroskopide yaklaşık 9 mm genişliğinde yumusak bir boru şeklindeki aletle yemek borusu, mide ve duoenum (onikparmak barsağı) incelenmektedir. Bu inceleme, bu konuda sağlık bakanlığından onaylı uzmanlık belgesi olan, deneyimli bir hekim tarafından yapılmalıdır. Günümüzde teknolojinin verdiği imkanlarla bu muayene yaklaşık 5 dakikada ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeden uygulanabilmektedir.

    Reflü hastalığı nasıl tedavi edilir ? Antiasid dediğimiz çiğneme tabletler ve şuruplar hastalarda şikayetlerin giderilmesinde yararlıdır. Anlık rahatlama sağlar ancak hastalığa bağlı oalrak yemek borusu altında gelişmiş yaraların iyileşmesinde etkisi yoktur. Hastalar bu ilaçları sürekli kullanma ihtiyacı hissediyorlarsa, sorun var demektir, hekim kontrolü gekekir. Günümüzde reflü hastalığı tedavisinde kullanılan en etkili ilaçlar proton pompası inhibitörü (PPİ) denilen ilaçlardır. Bı ilaçlar genellikle günde bir kez, sabah, kahvaltıdan yarım saat önce kullanılmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi bulunmamaktadır.

    Reflü hastalığında ilaç dışı tedavi yöntemleri varmıdır ? Evet. Günümüzde laparaskopi yöntemi ile mide girişinin sıkılaştırılması esasına dayanan cerrahi tedaviler uygulanmaktadır. Fundoplikasyon denilen bu tedavi ile %90'a varan başarılı sonuçlar alınmaktadır. Ancak bu tedaviyi yapacak hekimin mutlaka bu konuda deneyimi olması gerekir. Ameliyatlar ile çok başarılı sonuçlar alınmakla birlikte hastalarda ameliyat sonrası genellikle geçici olan yutma zorluğu, geğirememe ve aşırı gaz çıkarma gibi şikayetler olabilmektedir. Ayrıca uzun vadede ameliyat olan hastaların bir kısmında ilaç gereksinimi yine olabilmektedir. Bu nedenlerle ameliyat kararı, hasta, gastroenterolog ve cerrah tarafından birlikte konulmalıdır. Cerrahi tedaviden yarar görecek hastalar genellikle PPİ tedavisinden yararlanan hastalardır. Hasta PPİ tedavisinden yarar görmüyor ise bu hasta çok büyük olasılıkla, istisnai durumlar dışında cerrahi tedaviden de yarar görmeyecektir. Hasta ilaç tedavisinden yarar görmüyor ise reflü teşhisi doğru olmayabilir. Bu nedenle ameliyat öncesi teşhisten ve hastanın cerrahi tedaviden yarar göreceğinden emin olmak gerekir. Gerektiğinde ameliyat öncesi hastalarda manometri ve 24 saatlik pH-metre denilen muayene yöntemleri uygulanmalıdır.

    Son yıllarda reflü hastalarında ilaç tedavisi ve cerrahi dışında bir tedavi yöntemi olarak endoskopik tedaviler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerde amaç cerrahidekine benzer şekilde yemek borusu ile midenin birleştiği alanı sıkılaştırmak ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçışını engellemektir. Ancak bu tedavi yöntemleri yenidir ve uzun süreli sonuçları bilinmemektedir, bu nedenle de her hastaya önerilmemektedir.

    Reflü hastalığı kansere neden olur mu? Teorik olarak evet, ancak pratikte, özellikle ülkemizde seyrek rastladığımız bir durumdur. Uzun süreli reflü yemek borusu alt kısmında hücresel değişikliklere neden olmakta ve yemek borusunun yüzeyi Barrett metaplazisi denilen farklı hücreler ile kaplanmaktadır. Barrett metaplazisi olan hastaların %10’unda uzun yıllar içinde kanser gelişme riski vardır. Ancak, bu riski çok abartmamak gerekir. Barrett metaplazisi olan hastada kanser gelişme şanssızlığı her yıl için %0.5 tir. Endoskopi ve biyopsi ile Barrett teşhisi konulan hastalar, biyopsi sonuçlarına göre belli aralıklarla endoskopik tetkik yaptırır iseler, kanser tam gelişmeden ya da çok erken dönemde yakalanma imkanı vardır.

    Reflü hastalığının ülkemizdeki özellikleri nelerdir? Reflü hastalığı ülkemizde de tüm batı toplumlarında olduğu gibi sık rastlanan bir durumdur. Ülkemizde yaşayan kişilerin yaklaşık yarısı bu hastalıkla ilişkili şikayetleri sık veya seyrek olarak yaşamaktadırlar. Yaklaşık olarak beş kişiden birinde ise bu hastalıkla ilgili belirtiler haftada 1-2 kez görülmektedir. Ancak ülkemizde hastalık genelde hafif seyirlidir ve kolay tedavi edilebilmektedir. Kansere ilerleyebilen Barrett metaplazisi ise seyrek görülmektedir.

    Proton pompası inhibitörü denilen ilaçlar ne kadar süreyle kullanılabilir, kullanımları güvenli midir ? Bu ilaçları uzun süreli kullanımının güvenli olduğu kabul edilmektedir. Günümüzde bu ilaçların 16 yıl süreyle güvenle kullanılabileceğini biliyoruz. Ancak bunların kullanımı mutlaka hekim bilgisi dahilinde olmalıdır. Teşhisten emin olmadan kesinlikle uzun süreli kullanılmamalıdır. Uzun süreli kullanacak hastada mutlaka gastroskopik tetkik yapılmış olmalıdır. Her ilaçta olduğu gibi bu ilaçlar da etkin ama mümkün olan en düşük dozda kullanılmalıdır.

  • Otizm (otistik spektrum bozuklukları)

    Otizm (otistik spektrum bozuklukları)

    Belirtileri 3 yaş öncesinde başlayan sosyal ve iletişim alanında yetersizlikler yada kısıtlılıklar,tekrarlayıcı davranışlar ve sınırlı ilgi alanları belirtileriyle kendisini gösteren bir bozukluktur.Genel olarak Otizm olarak bilinse de aslında geniş bir yelpazeye yayılmış bir spektrumdur.

    OSB nörogelişimsel bir bozukluktur.Belirtiler erken çocukluk çağında başlamaktadır.Daha önceleri nadir olduğu belirtilse de günümüzde son çalışmalar daha yaygın olduğunu göstermektedir.Prevalansın yani yaygınlığın artışında bozukluk hakkında çocuk psikiyatrisi dışında diğer branş hekimlerinin ve ailelerin farkındalılığının artması da rol oynamaktadır.

    OSB da etyoloji yani neden oluştuğuna yönelik halen yoğun çalışmalar sürmektedir.Tek bir nedeni yoktur.Genetik,çevresel faktörleriler, anne yaşı ve bazı vitamin eksikliklerinin neden olabileceği yönünde araştırmalar mevcuttur.Beyin gelişimine yönelik araştırmalarda özellikle dikkat ve yürütücü işlevlerden sorumlu frontal lob,sosyal davranış ve duygulanımla ilgili amigdala ve dil gelişimi ile ilgili temporal lob üzerine detaylı araştırmalarda devam etmektedir.Onun için OSB tek bir sebepten oluşmadığı için bir yaygın gelişimsel bozukluktur.

    OSB Tanı

    Tanı da biyolojik bir tanılama markırı yoktur.Tanı klinik değerlendirme ve davranışsal özelliklerin takibiyle konulmaktadır. Uygun çocuklarda psikometrik incelemeler yapılabilir.Evde veya sosyal ortamda çekilen videolar tanılamada işe yarmaktadır.Gerekli görülürse işitme testi ve nörolojik inceleme uygun olabilir.2 yaş altındaki çocuklarda pek çok belirti görülebilir ve değerlendirilebilir.1 yaştan küçük çocuklarda klinik gözlem ile sosyal iletişim yetersizliği izlenebilir ve bu çocuklar RİSKLİ ÇOCUK olarak kayıt altına alınmalıdır.

    OSB Belirtileri:

    Büyük bir kısmında belirtiler 13-14 aylık iken görülür.Bir kısmında gelişim normal iken 1-2 yaş aralığında gerilemeler başlamaktadır.

    1 YAŞINA KADAR OLAN GRUPTA:

    Bıgıldama yada ses çeşitliliği azdır,

    Kendisiyle ilgilenen yada konuşana ilgisizlik vardır,

    Bakım verenin gitmesi yada seslenmesine tepkisizdir,

    Uyku sorunları,anormal seste ağlamalar,

    Beslenmeye direnç yada emzirirken iletişim kurulamamsı gibi belirtiler görülebilir.

    GENEL OLARAK BELİRTİLER:

    Göz kontağında kısıtlılık,

    Adını seslendiğinizde bakamama,

    Konuştuğunuzda yüzünüze bakmaz etkileşime girmez,

    Sosyal olarak tepki verme gülümseme olmayışı,

    Oyuncaklarla amaca yönelik oynamama,

    Yaşı düzeyinde ifade ve alıcı dilde gerilikler,

    Kendine ait bir dil geliştirme,

    Monoton bir dil,

    Empati eksikliği,

    Duyguları anlama ve yorumla da yetersizlikler,

    İsteneni gösterememe,kendi isteklerini ebeveyni götürüp onun eliyle gösterme,

    Duygu paylaşımı yada sevdiği nesne paylaşımının olmaması,

    Tekrarlayıcı davranışlar(stereotipiler) (kendi etrafında dönme,el burma,bir nesneyle saatlerce uğraşma gibi),

    Kısıtlı ilgi alanları (arabalar,haritalar,tv,klipler gibi),

    Gevşek hipotonik olabilir,

    Motor gelişimde gerilik görülebilir,

    Dokunma gibi uyaranlara yanıtsızlık olabilir,

    Uyku ve beslenme sorunları gelişebilir,

    Taklit becerileri yoktur.

    OSB da erken tanı çok önemlidir.Bu belirtilerden bir kaçı çocuğunuzda var ise mutlaka profösyonel bir destek almanız uygundur.Çevrenin size ‘daha küçük,büyüyecek,babası da böyleydi’ gibi söylemlerini çok önemsememenizi tavsiye ederim.Durumu kabullenmek kolay olmasa da erken tanı ve tedavi çok önemli.

    TEDAVİ:

    Öncelikle aile,bakım verenler OSB hakkında ve tedavide ki rolleri hakkında iyi bilgilendirilmeleri gereklidir.

    Temel tedavi seçeneği özel eğitimdir.Özel eğitimi bu konuda eğitimi olan eğitimcilerden almaları gerektiği belirtilmelidir.

    2 yaş altında çocuklarda daha çok ebeveyn eğitimi ve sosyal-duygusal gelişim eğitimi uygundur.

    Daha büyük yaşta eğitim içeriği çocuğun yaş ve bilişsel gelişimine göre düzenlenmelidir.

    Zaman zaman ek tanılar için Dikkat Eksikliği,Anksiyete bulguları,Davranış Sorunları,Uyku sorunları için ilaç tedavisi önerilebilir.

    Tedavi de zihinsel performansı iyi olan çocuklar daha hızlı yol kat etmektedir. Tedavinin ne kadar süreceği çocuğun öğrenme kapasitesi,zihinsel gelişimi,ifade dilinde kelime kullanımı,sosyal ve aile desteğinin iyi olmasıyla ilgilidir.Kimi çocukta 1-2 yıl,kimisinde daha uzun sürebilir.

    Ergenlik döneminde zihinsel becerisi iyi olan OSB lu çocuklar durumlarını farklılıklarını görebildikleri için çeşitli sorunlar yaşayabilirler.Bu dönemde tıbbi destek gerekli olabilir.Performansı iyi olmayan çocuklarda ergenlik döneminde yoğun öfke nöbetleri,cinsel davranış sorunları,fiziksel zarar verme gibi problemler daha belirgin olabilir.

    Tedavi multidisipliner bir yaklaşımla düzenlenmeli.Takip eden doktor ile belirli aralıklarda çocuğun gelişimi ve sorun olan alanlar gözden geçirilmelidir.

    Alternatif diye sunulan diyet tedavileri,hiperbarik oksijen tedavisi,ağır metalden arındırma tedavisi,nörofeedback gibi tedavilerin OSB da etkin olduğunu gösteren bilimsel çalışmalar olmadığını da özellikle belirtmek isterim.