Etiket: Bebek

  • Nesne İlişkileri ve Aşk

    Nesne İlişkileri ve Aşk

    Doğumla beraber dünya ile tanışan bebeğin gerçeklik ile temas etmesi mümkün değildir. Dünyayı gerçeklikten uzak, kendi içsel nesneleri üzerinden anlamlandıran bebek annesi ile kurduğu ilişkiler sonucunda sağlıklı bir şekilde gerçekliğe taşınır. Bu süreç içerisinde bebek dış dünya nesneleri ile de ilişki kurmaya başlar ve dünyayı bu nesneler ile anlamlandırır. Bu çalışmada bebeğin dünyaya gelişi ile başlayan ilişkisel dinamiklerin yetişkinlik döneminde yaşadığı romantik aşk ilişkilerini ve eş seçimlerini nasıl etkilediği üzerinde durulmuştur. Bireyleşme yolunda bebeğin özellikle ilk üç yılı ayrıntılı olarak incelenmiş ve kurduğu nesne ilişkilerinin ve çocukluk deneyimlerinin, yetişkinlik ilişkileri için ne kadar belirleyici bir rol oynadığı vurgulanmıştır.

    Varoluşun sorgulandığı kadar sorgulanan bir konudur aşk. Belki de bu yüzdendir türlü şiire, şarkıya, romana, tiyatroya ve daha nice yerlere uyarlanışı. Hayatın çoğunun üzerine düşünülerek, zaman zaman üzülerek harcandığı ve türlü sorgulama yağmuruna tutulan aşk kavramı edebiyatçıların olduğu kadar, psikologlarında önemli bir uğraşı olmuştur. Psikanaliz bağlamında aşka dair söylenebilecek ilk şey, kuşkusuz Freud’un ilk aşkın anne ile bebek arasında yaşandığını söylemesi olacaktır. Analitik perspektiften bakıldığında her aşkın ilk aşk biçimlerinin yinelenmesi olduğunu söyleyebiliriz. Kaynağını psikanalistlerin anne-bebek ve ilişkileri üzerine olan uğraşılardan alan bu çıkarımı açıklayabilmek için bebeğin ilk yaşantılarına göz atmak gerekir.

    Bebek dünyaya ilk geldiğinde sahip olduğu libidosu, kendisine yöneliktir ve bu yüzden tüm sevgisi de kendisinedir. Sağlıklı gelişimle beraber bu libidoyu nesnelere yönlendirir ve kendisi dışındakileri de sevmeye başlar. Böylelikle bebek “aşk nesneleri” ile tanışmış olur. Bebeğin ilk aşk deneyimlerini ayrıntılı incelemeden önce, bebek için libidosunu yüklediği nesnenin ne olduğu, nesne ile ilişkisi, bu süreçte neler yaşadığına dair önemli noktalara değinmek daha doğru olacaktır.

    ‘Nesne’ sözlük anlamı olarak “Belli bir ağırlığı ve hacmi, rengi olan her türlü cansız varlık” olarak tanımlanıyor. Oysa felsefi terim olarak baktığımızda karşımıza bilincimizin karşısında duran ve dış dünyanın parçası olan her şey olarak çıkar. Psikanalizdeyse bu terimi ilk kullanan Freud’dur (1905) ve ‘nesne’ terimine daha felsefi bir anlam yüklemiştir. Freud ‘nesne’ ile bebeğin içgüdüsel enerjiyle algıladığı dış dünyanın parçası olan her şeyi kast etmiştir. Ve bebeğin güdülerini doyum amacıyla yönlendirdiğini söylemiştir. Freud 1914’te kaleme aldığı “Narsizm Üzerine” makalesinde iki çeşit nesne seçiminden bahseder; anaklitik nesne seçimi ve narsistik nesne seçimi. Anaklitik nesne seçimi ile bebekliğinde kişiye bakım sağlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, anne figürü ile örtüşen nesne seçimleri temsil edilir. Narsistik nesne seçiminde ise kişinin benliği ile alakalı bir durum söz konusudur. Burada kişi benliğini temsil eden, bir zamanlar olduğu, olmak istediği, benliğinin parçası olan, kendisine yakın nesneleri seçme eğilimindedir. Dürtülerin temelinde haz arayışı yattığını savunan Freud’a göre dürtüleri tatmin eden her hangi bir dış dünya varlığı nesne olabiliyordu ve bu nesne ile dürtü arasındaki bağ ancak bireyin tekrarlayan döngüsel deneyimleri sayesinde anlam kazanabiliyordu (Freud, 1905). Bu noktada Klein, Freud’la fikir ayrılığı yaşar. Klein’a göre içgüdü tatmini sağlayan nesne ve ilişki arayışı en başından yani doğumdan itibaren bebekte vardır, hatta oedipus kompleksi yaşamın ilk bir yıl içerisinde yaşanır (Klein, 1957).

    Bireyin iç dünyası içselleştirilmiş nesne ilişkileri ile doludur. Klein, içe yansıtılmış nesneleri ve onları kapsayan içsel nesnelerin birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini vurgular ve içe yansıtmayı da bireyin benliğinde “iyi” olma kaygısına yönelik bir savunma olarak kabul eder. Ölüm içgüdüsüyle doğduğumuzu savunan Klein (1957), bu içgüdüden kaynaklı “saldırgan, kötü ve zulmedici nesneler” ile dolu bir iç dünyaya sahip olan bebeğin, bu “kötü”nün kendisinde olmasına tahammül edemeyeceğinden, “kötü”yü dış dünya nesnesine yansıtıp, onu “kötü” ilan ederken, dışarıdaki “iyi” olan nesneyi içe yansıtarak benliğini ve içsel iyi nesnelerini iyi olarak korumaya çalıştığını savunmuştur. Anne karnındaki bebek, anne ile bir bütün halindedir ve güvenli bir birliktelik söz konusudur. Doğumla beraber ilk ayrışmayı ve aslında ilk yasını yaşar bebek. Hayatının kalanında bu güvenli birlikteliği yeniden kurabilme arayışı içinde olur. Bu arayışı nesne ilişkileriyle yapan bebeğin ilk nesnesi annenin memesidir. Dünyaya geldiği andan itibaren tüm dış dünyayı kurduğu nesne ilişkileriyle algılayıp, anlamlandırmaya çalışan bebeğin arzu dolu ihtiyacını (beslenme ve sevgi) karşılayan meme iyi nesne halini alır. Anne karnındayken annenin kapsıyor halde olduğu bebek, anne memesini içselleştirerek, hem memeyi hem de meme üzerinden anneyi içine alarak artık anneyi kapsayan durumundadır (Klein, 1957). Bebek için meme onun yarattığı nesnedir, çünkü ihtiyaç duyduğu anda ortaya çıkmıştır ve arzularını tatmin etmektedir. Memeyi o yaratmıştır, ona aittir, onun denetimindedir. Bu yanılsama ona tümgüçlülük duygusunu yaşama imkânı sunar. Kurduğu bu nesne ilişkisi sayesinde yeniden anne karnındaki güvenli ilişkiyi kurma amacındadır bebek. Melanie Klein, Haset ve Şükran kitabında (1957) bebekte hasedin ortaya çıkışıyla ilgili olarak, memenin yeterince besleyici olmadığı durumu da ele almıştır. Bebek için süt pınarı gibi tabir edebileceğimiz meme, ihtiyaç duyulduğu kadar doyum sağlamadığı zaman, bebek yaşadığı yoksunluktan memeyi sorumlu tutar ve negatif duygularını memeye yansıtarak onu kötü nesne konumuna taşır. Böylelikle haset ve nefret duygularını yaşar. Klein aynı kitabında doyurucu olan memeye de duyulabilecek hasede dair şunu söylemiştir; “Sütün cömertçe akması (bebeğe tatmin duygusu verse bile) hasede de yol açar, çünkü bu kadar büyük bir armağan bebeğe hiç ulaşamayacağı bir şey olarak görünüyordur.” İşte bu noktada ilk nesne olan annenin memesiyle yaşanan ilişkide bebek bir bocalama yaşar. Ona şefkat sunup arzularını karşılayan memeyi iyi nesne olarak içe yansıtan bebek, onu doyurduğu halde kendi haset duygusunu memeye yönlendirerek hem memeyi hem de anneyi kötüleştirmiştir. Bu sarsıntıyla “iyi nesne” ve “kötü nesne”yi birbirinden ayıran bebeğin hayatının geri kalanında kuracağı tüm ilişkilerin ana taslağını bu ilk nesne ilişkisi oluşturacaktır ve bu açıdan da oldukça önemlidir. İyi nesne ile bir arada tutulduğu takdirde, kötü nesneye yüklenen saldırgan duygulanımın iyi nesneyi tahrip etmesi mümkündür. Bu açıdan yapılan “iyi” ve “kötü” bölmesi oldukça önemlidir. Bu noktadan hareketle, bebek sadece nesneyi değil, kendini de “iyi ben” ve “kötü ben” olarak böler. Klein’ın “paranoid-şizoid konum” olarak adlandırdığı süreç ilk üç ayı kapsar ve bu dönemde henüz üstben oluşumu gerçekleşmediği için bu dönemde “erken ben”den ve yaşanılan paranoid bir kaygıdan söz eder. Bebeğin kullandığı iki savunma mekanizması vardır; bölme ve yansıtmalı özdeşim. Bu savunma mekanizmalarının amacı ölüm içgüdüsünden kurtulmaktır. Bebek sahip olduğu ölüm içgüdüsünden benliğini ve içsel iyi nesnelerini korumak adına saldırganlık ve nefret duygularını dış nesnelere yansıtır ve bu da paranoid kaygıya sebep olur (Klein, 1946). Üç – altı ay arasını ise “depresif konum” olarak adlandırır. Bu evrede bebeğin daha önce böldüğü nesnelerin birleşmesi söz konusudur. Başka bir deyişle, sevilen ve iyi nesne olan meme ile haset duyulan ve kötü nesne olan memenin bir olmasıdır. Bu evredeki depresif konumun temeli suçluluk duygusudur, çünkü nesneye yönelik bir çift değerlilik söz konusudur. İyi ve kötü nesnenin bir ve aynı olması kötü nesneye yansıtılan saldırgan duygulanımın iyi nesneye zarar vereceğine dair kaygı ve suçluluk oluşturur (Klein, 1948).

    Bebeğin içsel süreçlerini yorumlayarak kuramını şekillendiren Melanie Klein’a ek olarak Winnicott bebek ile anne arasındaki ilişkisel alanı da vurgulamıştır. Winnicott kuramında doyurulması gereken dürtülerden değil, gelişimsel ihtiyaçlardan ve annenin bunları karşılamasıyla oluşan ilişkiden söz etmiştir (Tükel, 2011). Bebek muhtaç olan, anne ise bunu karşılamak zorunda olandır. Winnicott, sağlıklı gelişim için bebeğin çevreden ihtiyacı olanı alması gerektiğini aksi takdirde bebeğin yıkım ve yok olma yaşayacağını söyler (Habip,2011). Bebeğin çevreden ihtiyacı olanı alması ile aslında bebeğin anneden ihtiyacı olanı alması demek istenmiştir. Buradaki çevre, bebeğin ihtiyaçlarını karşılayan ve onlara duyarlı olan annedir. Winnicott (1953) bu anneyi “yeterince iyi anne” olarak adlandırır. Bebeğin kendiliğine dair ilk başlangıcı annenin yüzünü ayna olarak kullanması ve annenin bakışlarındakinin kim olduğunu sorgulamasıdır (Winnicott, 1967). Annenin yüzüne bakan bebek orada gördüğü üzerinden kendi varlığını ve kendiliğini anlamlandırır. Bu yansımada bebeğin kendini görememesi ya da yansımanın kusurlu olması bireyleşme sürecini ve kendilik oluşumunu kötü yönde etkiler. Bebekte ruh-beden bütünleşmesinin bir başka deyişle bireyleşmenin olabilmesi için anne yeterince iyi olmalıdır (Habip, 2011). Annenin yeterince iyi olmayışı ve bebeğin ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması durumunda bebeğin kendilik oluşumu tehlikeye girer ve bununla birlikte “gerçek kendilik” ve “sahte kendilik” olarak kendilik bölünmesi yaşanır. Gerçek kendilik bebeğin anneden ihtiyacı olan yanıtı olmasıyla oluşur ancak bebek ihtiyaçlarına uyumsuz yanıt aldığında gerçek kendiliğini korumak için sahte kendiliğini ön plana çıkartır. Böylelikle gelişen sahte kendilik, gerçek kendiliği yalıtarak savunma altına alacaktır ancak bu durum beraberinde boşluk, boşunalık ve ölüm korkularının gelişmesine neden olur (Tükel, 2011).

    Bebeğin gerçek kendiliği onun ilk var olma duygusudur ve bunu yaratıcı olduğu yanılsamasına girip tümgüçlülüğü hissettiği zaman yaşar. Gerçek kendilik için tehlike oluşturabilecek her duruma karşılık sahte kendilik siper olarak onu gizler ve korur. Ancak sağlıklı bir kendilik gelişimi için bu tümgüçlülük yanılsaması yavaş yavaş terk edilmelidir. Bu annenin yardımı ve geçiş nesneleri aracılığı ile mümkündür (Winnicott, 1953). Geçiş nesnelerinin anlamı özne tarafından verilir ve anne bebeğe bu geçiş nesnelerini tümgüçlülük yanılsaması ile gerçeklik arasında köprü olarak kullanması için gerekli olan zihinsel imkânı sunar. Geçiş nesneleri parmak emme, annenin ninni söylemesi, emzik, oyuncak ayı gibi bebeğin ilk “ben olmayan” olarak algıladığı davranış, ses ya da nesneler olabilir. Bu süreçte anne geçiş nesnesini sorgulamadan gerekli olan zihinsel ortam imkânını sunarak sağlıklı bir kendilik oluşumunun temellerini atar.

    Bebeğin sahip olduğu tüm bu nesne ilişkileri ve deneyimleri hakkında ayrıntılar ile paralel olarak “aşk” yaşantısının köklerini incelemeye de Freud ile devam etmek en uygunu olacaktır. Aşka dair ilk analitik kuramı Freud oluşturmuştur ve en yalın haliyle kuramın temelini kadınların babaya, erkeklerin ise anneye âşık olduğu fikri oluşturmaktadır (Freud, 1905). Kuramın çerçevesi ise çocuğun psikoseksüel gelişimi üzerine şekillenmektedir. Çocuğun psikoseksüel gelişimindeki her evre farklı bir erojen bölgeyi ve ona ait libidinal dürtüyü tatmin eden nesneyi simgeler. İlk evre oral dönemdir ve bu dönemde bebeğin erojen bölgesi ağızdır, aşk nesnesi ise memedir. Bu dönemde bebek anneden sevmeyi öğrenir ve meme ile kurduğu ilişki tüm sevgi ilişkilerinin temelini oluşturur (Freud, 1905). İkinci aşama olan anal dönemde ise aşk nesnesi yine annedir. Üçüncü aşama olan fallik döneme kadar aşk nesnesi seçimi cinsiyetler arası fark göstermemektedir ancak bu dönemde kızlar ile erkekler arasında farklılık görülür. Cinsel his odaklı olup, 3-5 yaşları arasını kapsayan bu döneme ait en önemli olgu kastrasyon kompleksidir. Bu dönemde karşı cinse duyulan çekim söz konusudur, bu yüzden de kız çocuk babayı, erkek çocuk ise anneyi aşk nesnesi olarak seçer. Bu seçimlerden kaynaklı olarak çocuklar hemcinsi olan ebeveyni kendisine rakip olarak görür. Âşık olduğu ebeveynine sahip olabilmek için erkek çocuk babayı yok etmek ister, kız çocuk ise anneyi tahtından etmek ister (Freud, 1905). Ensest yasaları yüzünden erkek çocuğun anneyi arzulaması yasaktır, bu sebeple kendisinden güçlü olan babanın onu cezalandırmak için cinsel hislerinin kaynağı olan üreme organlarına zarar vereceğinden korkarak hadım edilme kaygısı yani oedipus kompleksi yaşar. Bu kaygıdan kurtulmanın tek yolu ise babayla özdeşimdir. Bu süreçte kız çocuk ise penis kıskançlığı yaşar. Penise sahip olmayışı, tıpkı hadım edilme gibi bir cezalandırma yöntemi olarak düşünür. Kız çocuk çok değerli bir şeyi kaybettiğine inanır, erkek çocuk ise ceza olarak onu kaybedeceğinden korkar (Pines, 2005). Bu ödipal karmaşanın çözülmesinin tek yolu çocukların rakip olarak gördükleri hemcins ebeveyn ile özdeşimidir. Erkek çocuk bu yolla babasının ona ceza vermeyeceğini ve ileride annesi gibi bir kadınla evleneceğini umarken kız çocuk annesi gibi olursa, babası gibi bir eş bulabileceği inancındadır. Bireylerin yetişkinlik döneminde, ilk aşk nesneleri olan ebeveynleri yerine başkasını koyup, âşık olabilmeleri için bu ödipal karmaşanın çözülmesi gerekmektedir (Pines, 2005). Bir sonraki evre olan latens dönemi 5 yaşından ergenliğe kadar sürer. Okul döneminin başlangıcı olduğundan çocuğun libidosu bu yeniliklere yönlenir ve cinsel dürtüler örtük duruma geçer. Ancak ergenliği kapsayan bir sonraki evre, genital evrede tüm cinsel dürtüler geri gelir. Bu evrede her ne kadar birey aile dışından aşk nesnelerine yönelse de bu evredeki aşk nesnesi seçimleri ödipal evredeki seçimlerden etkilenir. Çünkü “bir aşk nesnesi bulmak, aslında onu yeniden bulmaktır. Ebeveyne yönelik çocuksu arzunun yerine cinsel eşe yönelik arzu konur.” (Pines, 2005).

    Tıpkı nesne seçimlerinde olduğu gibi Freud (1914), iki çeşit aşktan söz eder; “narsistik aşk” ve “anaklitik aşk”. Narsistik aşkta birey, benliğini temsil eden, bir zamanlar olduğu, olmak istediği, benliğinin parçası olan, kendisine yakın aşk nesnesine âşık olur. Anaklitik aşkta ise bebekliğinde kişiye bakım sağlayan, ihtiyaçlarını karşılayan, anne ya da onu koruyan baba figürü ile örtüşen aşk nesnesine âşık olur. Yetişkin bireylerin aradığı aşk aslında ilk aşk nesnesi olan anne veya babanın içsel imge temsilidir çünkü “âşık olmak, ilk aşk nesnesiyle yeniden bir araya gelmeyi temsil eder.” (Pines, 2005).

    Otto Kernberg (1974) âşık olabilmenin bireyin gelişmişlik düzeyiyle ilişkisi olan sevme yetisi ile bağlantılı olduğunu söylemiş ve sevme yetisini beş alt kategoriye bölmüştür. İlkine en uç nokta olan “sevme beceriksizliği” ile başlayıp “rastgele cinsel ilişkiler”, “sevilenin ilkel idealizasyonu ve çocuksu bağımlılık”, “tam cinsel doyum olmaksızın istikrarlı ilişkiler kurabilme becerisi” ve “sağlıklı bir cinsellik ve ötekine karşı duyarlılık içeren derin yakın ilişkiler” olarak daha sağlıklı örüntülere doğru ilerlemiştir. Bu sevme yetisi kategorileri bireyin gelişmişlik seviyesini yansıtmaktadır. Uç kategorilerdeki örüntüler düşük seviye gelişmişlikle ilintilidir ve bu yüzden bireyin gelişimini anlamak önemlidir. Mahler (vd. 1975) çocukların ilk üç yılını gözlemleyerek bireylerin belli evrelerden geçerek kişiliğini oluşturduğunu ve bu evreleri tamamladıktan sonra “psikolojik doğum”un gerçekleştiğini söylemiştir. Bu aşamalardan ilki 0-2 yaş arasını kapsayan otistik evredir ve bu dönemde bebek için sadece içsel ihtiyaçlar önemlidir. 2-5 ay arasını kapsayan evre sembiyotik evredir. Bu evrede bebek sadece içsel ihtiyaçlarına değil dış dünyaya da tepkiselleşir. Bu süreçte bebek anne ile bir bütün halindedir, bu yüzden bir benlik yoktur. Bebeğin anne ile ayrışmamış bu hali kişinin gelecekteki aşk ilişkilerinin kökenidir. Bunun ardından anne ile ayrışma ve bireyleşme evresi gelmektedir. Bu evredeki en önemli nokta annenin Winnicott’ın tarif ettiği gibi “yeterince iyi anne” olabilmesidir, ancak o zaman bebek anneden ayrışıp, bireyselleşebilir. Bu evrede 3 alt evreden daha söz edilir. İlk alt evre olan ayrışma evresinde bebek büyük bir merak ve hayret içerisinde dünyayı keşfeder. Bebeğin dış dünya nesnelerini, kişilerini, ilişkilerini içselleştirebilmesi için önce kendini ve kendi olmayanı ayırt edebilmesi gerekmektedir. İlk içselleştirilen nesne annedir ve anne ile ayrışma yaşandıktan sonra bu kez bebek anneye ait parçaları içselleştirir. Bunun ardından bir sonraki alt evre olan alıştırma evresinde bebek anneden ayrılmaya hazırdır. Bu süreçte bebek emeklemeye, ardından da yürümeye başlar. Bu süreçte anne, bebeğe bu ayrılmanın bir sevgi kaybı olmadığını öğretebilmek için ona destek olup, ihtiyaçları doğrultusunda yanında olmalıdır. Bunun ardından gelen alt evre ise yakınlaşmadır. Burada anneden ayrılan bebeğin korktuğu ve ihtiyaç duyduğu anda anneye geri dönmesi söz konusudur. Çocuğun en son yaşadığı evre ise bireyselliğin pekiştirilmesidir. Bu dört evre tamamlandıktan sonra bireyin “psikolojik doğum”u gerçekleşmiş olur. Bu süreçleri sağlıklı olarak tamamlayan kişinin ilk benlik temelleri atılmış olur ve kişi aşk ilişkisinde yaşadığı tüm zorluklara ve hayal kırıklıklarına rağmen o ilişkiyi sürdürebilir. Kişinin romantik ilişkilerinde de çocukluğunda yaşadığı anneyle bir bütün olduğu döneme duyduğu özlem ile bireyleşme ihtiyacı arasındaki çatışma aynı şekilde görülür (Pines, 2005). Kişi bu gelişim aşamalarını sağlıklı bir şekilde yaşamadığı zaman romantik ilişkilerinde yakınlık ile ilgili yoğun bir sorun ve terk edilme korkusu yaşayabilir. Bu problemli dinamik kişinin eş seçimini ve romantik ilişkisinin gidişatını etkiler. Kişilerin aileden ayrışamaması durumunda sağlıklı bir benlik oluşumu söz konusu değildir bu yüzden eşe de yöneltilmesi gereken libidonun tamamı aileye yöneltilir.

    Bireylerin yetişkinlik dönemlerinde kurduğu romantik aşk ilişkileri de birer nesne ilişkisidir. Anne ile kurulan ilk ilişkinin niteliği sevgi, şefkat ve ihtiyaçları karşılama bakımından ne kadar iyi ise bireyin ileriki yaşantısında kuracağı romantik ilişkilerin niteliği bir o kadar olumlu yönde etkilenecektir. Bireyler eş seçimlerini benliklerini baskılayarak böldükleri parçayı bulmaya yönelik yaparlar ve bu eylem bilinçdışı gerçekleşir. Örneğin çocukken sevilmediğini düşünen birey, yüksek ihtimalle kendisine sevgisini az gösteren bir eş seçecektir. Böylece kendisine dair sahip olduğu negatif duygulanımını eşine yansıtarak onu suçlayabilecektir (Pines, 2005). Tıpkı bebeğin kendi haset duygusunu memeye yansıtarak, memeyi suçlaması gibi. Bu seçimin altında yatan ihtiyaç sadece suçlama değil, aynı zamanda bireyin bölünmüş yanlarını temsil etme ihtiyacıdır. Çünkü bu seçimle, eşinde bölünmüş yanını bulan birey, negatif duygularını ona yansıtarak bu duygularından kurtulacaktır. Tıpkı bebeğin doğuştan getirdiği ölüm içgüdüsüne bağlı zulmedici duyguları dış nesnelere yansıtıp, onları kötü nesne olarak ilan ederken kendini iyi olarak koruması gibi. Bu noktada seçilen eş ona yansıtılanlarla özdeşim yaparak, kendisine yansıtılana uygun davranmaya ve düşünmeye başlar. Örneğin; sevgisini az gösteren eşin, sevilmediğini düşünen bireye sevgisini gösterdiği zaman bile, aldığı yansıtmayla özdeşim yaparak yeterli sevgi göstermediğini düşünür. Bu yansıtmalı özdeşim, çiftler arasında karşılıklı yapılarak birbirlerinin baskılanmış yanlarını içselleştirirler.

    İnsan hayatındaki tüm bu anne-bebek uğraşları yetişkinlik yatırımlarıdır. Yetişkinlik deneyimleri bu ilişkiler etrafında döngüsel bir düzen kurduğundan bireylerin yaşantılarını anlamak için ilke inmek çok önemlidir. Doğumla birlikte başlayan serüven, anne-bebek ilişkisi, dünyayı anlamlandıran nesneler, nesnelere yüklenen öznel anlamlar ve gerçeklik ile tanışma derken, kişinin bireyleşmesi kendilik oluşumuyla devam eder ve serüveninin başlangıcında yaşadığı ilişki dinamikleriyle döngüsel bir arayışa girer. Bu bağlamda, tıpkı bulunan her nesnenin ilk nesnelerin yeniden basımı olması gibi, insan hayatının neredeyse tamamında yer alan aşk olgusu da yaşanılan ilk aşk duygularının yeniden basımıdır.

  • Gebelik ve diyabet

    GEBELİK DİYABETİ

    Gebelik diyabeti tıp dilindeki tanımı ile “gestasyonel diyabet” olarak tanımlanmaktadır.

    Gebelik Diyabeti Nedir?

    İlk defa gebelik süresinde ortaya çıkan, saptanılan veya fark edilen şeker hastalığına gebelik diyabeti denilir. Gebelik öncesi bilinen veya saptanılmış şeker hastalığı yoktur.

    Gebelik Diyabeti Hangi Sıklıkla Görülür?

    Toplumdan topluma ve yapılan tanısal testlere göre görülme sıklığı değişkenlik gösterir. Ortalama gebelerin yaklaşık %1 ile %13'ün de gebelik diyabeti görülmektedir.

    Gebelik Diyabeti Kimlerde Daha Fazla Görülür?

    a) Gebelik öncesi şişman olan (vücut kitle indeksi 25 kg/m2'nin üzerinde ki) bayanlar,

    b) Ailesinde özellikle birinci derece yakınlarında (anne veya babasında) şeker hastalığı bulunanlar,

    c) 25 yaşından sonra gebe kalanlar,

    d) Daha önceki gebelikleri düşük ile sonlananlar,

    e) Daha önceki hamileliklerinde gebelik diyabeti saptananlar,

    f) Önceki doğumlarında 4 kilogramın üzerinde iri bebek doğuranlar,

    g) Polikistik over sendromu saptananlar,

    h) İdrar tahlillerinde glukoz (şeker) saptanan kadınlarda gebelik diyabeti görülme riski daha fazladır.

    Gebelik Diyabeti için Testler Ne Zaman Yapılmalıdır?

    Yukarıda sayılan özellikler varsa gebeliğin ilk ayında seker yükleme testi yapılmalıdır. Bu testte seker hastalığı çıkmaz ise gebeliğin 24-28'uncu haftaları arasında tekrar seker yükleme testi yapılmalıdır. Çünkü gebeliğin 24. ile 28. haftaları arası annede fizyolojik olarak insülin direncinin en fazla olduğu dönemdir.

    Gebelik Diyabetinin Tanısı Nasıl Yapılır?

    Gebelik diyabetinin teşhisi tek veya iki aşamalı olarak yapılmaktadır.

    a) İki Aşamalı Gebelik Diyabeti Tanısıİçin:

    Gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında günün herhangi bir saatinde, açlık veya tokluk fark etmeksizin 50 gram glukoz içeren sıvı içildikten bir saat sonra, plazma glukoz düzeyine bakılır 140 mg/dl veya üzerinde ise gebelik diyabeti açısından test kuşkulu olarak kabul edilerek testin ikinci aşaması uygulanır.

    Testin ikinci aşaması için; Sabah aç karnına açlık kan şekeri ölçümü için kan örneği alınır daha sonra 100 gram glukoz içeren sıvı içirilir bir, iki ve üç saat sonra kan örnekleri alınır,

    Normal Gebelikte

    Açlık kan şekeri 95mg/dl
    1.saat kan şekeri 180mg/dl
    2.saat kan şekeri 155mg/dl
    3.saat kan şekeri 140mg/dl'nin altında olması gerekir.

    Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Yukarıda belirtilen dört değerden en az ikisinin yüksek bulunması gerekir.

    b) Tek Aşamalı Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Son birkaç yıldan beri annedeki kan şekeri yüksekliğinin bebekte bazı olumsuz koşulları arttırdığı ileri sürülerek gebelik diyabetinin tanısında gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında sadece 75 gram glukoz ile şeker yüklemesinin yapılmasının uygun olacağı ileri sürülmektedir. Açlıkta ve 75 gr glukoz içirildikten sonraki 1. ve 2. saatlerde şeker ölçülür.

    Normal Gebelikte Açlık kan şekeri 92 mg/dl
    1.saat kan şekeri 180 mg/dl
    2.saat kan şekeri 153 mg/dl'nin altında olması gerekir.

    Gebelik Diyabeti Tanısı İçin: Yukarıda belirtilen üç değerden birisinin yüksek bulunması gerekir.

    Gebelik Diyabeti İçin Testleri Ne Zaman Yapalım?

    Gebeliğin 24. ile 28. haftaları arası fizyolojik olarak insülin direncinin arttığı ve dolayısıyla kan şekerinin yükseldiği dönemdir. Bu nedenle gebelik diyabetinin değerlendirilmesi hamileliğin 24. ile 28. haftaları arasında yapılması gerekir.

    Ayrıca gebe bir kadında

    a) açlık kan şekeri 126 mg/dl'den yüksek ise, veya b) şeker hastalığına özgü çok su içme, sık idrar yapma ya da ağız kuruluğu yakınmaları ile birlikte rasgele ölçülen kan şekeri değeri 200 mg/dl'den fazla ise gebelik diyabeti olarak kabul edilmektedir.

    Gebelik Diyabeti Neden Önemsenmeli?

    Gebelik diyabeti hem anne hem de bebek için önemli bazı olumsuz koşulları beraberinde getirmektedir.

    Gebelik diyabetinde düşük (abortus), erken doğum, organ anomalileri ve iri bebek (makrozomik bebek; doğum ağırlığının 4100 gramın üzerinde olması) görülme sıklığında artış olmaktadır.

    İri bebek görülme sıklığı gebelik diyabeti olmayanlar da %10 iken gebelik diyabeti olan kadınlarda bu oran %16-29'lara ulaşmaktadır.

    Ayrıca gebelik diyabeti olan annenin bebeklerinde doğumdan sonraki dönemde şeker düşüklüğü (hipoglisemi), kasılma (hipokalsemi), sarılık (hiperbilirubinemi) görülme oranlarında artış olduğu tespit edilmiştir. Ancak bu bebekler uygun şekilde tedavi edildiklerinde bu metabolik bozukluklar uzun dönemli sekellere yol açmamaktadır. Diğer taraftan gebelik diyabeti annede tansiyonun yükselmesine de neden olabilir.

    İri Bebek Doğurmanın Neden Olduğu Sorunlar Nelerdir?

    Sezaryen ile doğum oranı artarken, koldaki sinirin zedelenmesi ya da köprücük kemiğinde kırık gelişmesi gibi doğum travmaları daha sıktır. Ayrıca bebeklerde doğum sonrası kandaki şeker (hipoglisemi) kalsiyum ve magnezyum seviyeleri düşük olabileceğinden doğum sonrası kontrolü gerekir.

    Gebelik Diyabeti Nasıl Tedavi Edilir?

    İyi kan şekeri kontrolü tedavinin esasını oluşturur. Bunun için “diyet ve egzersiz” ile kan şekerlerinde ki hedeflenen değerlere ulaşılmaya çalışılır. Hedeflenen değerler sağlanamazsa insülin tedavine başlanılır.

    Gebe Diyabetlide Hedef Kan Şekeri Düzeyleri Ne Olmalı?

    Açlık kan şekeri: 60-90mg/dl arasında
    Tokluk 1. saat: 140 mg/dl
    Tokluk 2.saat: 120mg/dl'nın altında

    Gece03 – 04 saatleri arasında ki kan şekeri düzeylerinin 70-90 mg/dl arasında olması gerekir. Ayrıca gebelik süresinde zaman zaman idrarda “ketonüri” bakılması gerekir. İdrarda ketonürinin bulunması gebenin yetersiz beslendiğini veya kan şekerinin yüksek seyrettiğini gösterir. Mutlaka tedavi edilmesi gerekir.

    Tedavide Egzersiz ve Diyet Neden Önemlidir?

    Egzersiz gebe diyabetlide büyük önem taşır. Gebe kadınların haftanın 4-5 günü yürüyüş yapmaları gerekir. Yürüyüş dışında aerobik egzersizler de her gün 45 dakika yapılmalıdır. Egzersiz kan sekerini düşürür.
    Beslenmede sebze, tam tahıllar, kuru baklagiller, posalı gıdalar tercih edilmelidir. Zeytinyağı yenmeli, tam buğday ekmeği, yağsız yoğurt ve yağsız sut tüketilmelidir. Margarinden mümkün olduğu kadar uzak durulmalıdır. Gebelikte karbonhidrat alınması sınırlanmalı ve karbonhidratlar toplam kalorinin % 40'nı geçmemelidir. Diyet için hastanın diyabetini izleyen endokrinoloji veya iç hastalıkları uzmanı ile birlikte diyetisyenin birlikte hareket etmesi gerekir. Gebelik süresinde ortalama 10–12 kg alınması uygundur.

    İnsülin Tedavisine Ne Zaman Başlayalım?

    Diyet ve egzersize rağmen açlık kan sekeri 105mg/dl yi geçerse ve tokluk 1 saat 140 mg/dl, tokluk 2.saat 120 mg/dl ‘nin üzerine çıkarsa insulin tedavisine geçmek gerekir. Çünkü hamilelik süresinde kan şekerini düşüren hap tarzında ilaçların kullanılması önerilmez.

    İnsülin Tedavisini Nasıl Uygulayalım?

    İnsülin günde 2 kez yapılabildiği gibi günde 4 kez de yapılabilir.

    İdeal insülin tedavisi; sabah, öğlen ve akşam ana öğünlerinden önce kısa etkili insülin veya hızlı etkili insülin analogları ile birlikte gece saat 22.30'da orta etkili insülin kullanılması ile yapılır. Bu tedaviye rağmen kan şekeri değerleri hedeflenen seviyeye getirilemezse sabah ve akşam günde iki kez bazal insülin tedavisi uygulanır. Günde 5 kez uygulanan insülin tedavisine rağmen kan şekeri değerleri hedeflenen düzeye getirilemeyen gebeler daha sonraki aşamada “insülin pompası” ile tedavi edilir.

    Doğum Sonrası Gebelik Diyabeti Kalıcımıdır?

    Gebelik diyabeti doğum sonrası hastaların %2- 14'ünde tip 2 diyabet olarak devam edebilir. Bazı hasta grubunda ise doğumdan sonraki ilk 5 yıl içerisinde %10-50 oranında tip 2 diyabet geliştiği gösterilmiştir. Sonuç olarak gebelik diyabeti gelişen kadınlar da yaşam boyu tip 2 diyabet gelişme riski oldukça fazladır.

    Doğum Sonrası Ne Yapılmalı?

    Annenin beslenmesi gebelikte olduğu gibi devam eder. Kan sekeri genellikle kendiliğinden düzelebilir. Doğumun olduğu gün ve ertesi günler kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. Eğer doğum sonrası kan şeker değerleri normal ise doğumdan 1–2 ay sonra yine kan şekeri ölçümü yapılmalıdır. . Ayrıca 6 ayda bir açlık kan şekeri düzeylerine bakılması gerektiğinde şeker yüklemesi yapılması gerekir. Sonuç olarak hamilelik sonrası kadınların düzenli egzersiz yapması ve kilo vermesi yanında sağlıklı beslenmeleri gerekir.

    Daha sonra tekrar hamile kalacaklarsa gebelik diyabeti gelişme riski fazla olduğundan gebelik öncesi endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanına görünmelerinde büyük yarar olacaktır.

  • Bebeklerin ilginç uyku alışkanlıkları (horlama, aşırı terleme, sallanma, kafa vurma, diş gıcırdatma)

    Bebeğiniz bazen uyurken horluyor veya homurdanma sesi çıkarıyorsa, muhtemelen endişelenecek bir şey yoktur.

    Birçok bebek burun tıkanıklığı olduğunda horlar ve hayatın ilk birkaç haftasında burun tıkanıklığı yaygındır.

    Bebeğinizin nezlesi varsa, nefes almayı daha rahat hale getirmek için bir buharlaştırıcı veya nemlendirici deneyin.

    Ne zaman endişelenmeli: Kalıcı horlama bazen bir sorun olduğunu gösterebilir.

    Ne yapmalı: bebeğinizin doktoruna horlamasından her zaman bahsetmenizi öneririz.

    Bebeğinizi çocuk doktoru kontrol edebilir. Gerekli görmesi durumunda ileri değerlendirme için sizi KBB ya da Göğüs hastalıkları uzmanına yönlendirebilir.

    Bebeğinizin çok terliyorsa

    Bazı bebekler, derin uyku esnasında kıyafetlerini ıslatacak düzeyde bolca terler. Bebeklerin derin uykuda geçirdikleri süre çok uzun olduğundan daha büyük çocuklar ve erişkinlerden daha fazla terlemeleri normaldir.

    Ne zaman endişelenmeli: aşırı terleme çeşitli enfeksiyonlar ve uyku apnesinin yanı sıra – özellikle yemek yerken – konjenital kalp hastalığının bir işareti olabilir.

    Ne yapmalı: Bebeğinizin uyuduğu oda ılık olmalı ama sıcak olmamalıdır (21-23 derece). Oda sıcaklığını hafif giyinik bir yetişkine göre rahat bir aralığa ayarlayın. Bebeğinizi, örtüsüz rahatça uyuyabileceği kıyafet miktarında giydirin.

    Kural olarak, siz bulunduğunuz odada sıcaktan bunalıyorsanız çocuğunuz da bunalıyordur.

    Ev soğuksa ve bebeğiniz ince giydirdiğiniz halde yine de terliyorsa, doktoruyla konuşun.

    Bebeğiniz sallanıyor ya da kafasını vuruyorsa

    Sallamak pek çok ailenin çocuğunu sakinleştirmek için kullandığı bir yöntem olup sonrasında da bebek sallanmayı kendini sakinleştirmek için kullanabilir. Pek çok bebek dört ayak üzerinde ya da oturduğu yerde kendi kendine sallanır.

    Kafa vurmak da Sallanmak gibi, bazı bebeklerin kendilerini rahatlatmak için kullandıkları ortak bir davranıştır.

    Garip bir şekilde, bebeğiniz kendini ağrı ve acıdan uzaklaştırmak için kafasına vurabilir – örneğin diş çıkaran veya kulak enfeksiyonu olan çocuklar.

    Kafa vurma genellikle bebek 6 aylık olduktan sonra başlar ve birkaç ay hatta yıllar sürebilir, fakat çoğu çocuk 3-4 yaşına kadar bunu bırakır.

    Bu nadiren herhangi bir duygusal veya gelişimsel sorunun işaretidir.

    Ne zaman endişelenmeli: Nadir durumlarda, özellikle bebeğinizin gelişimsel gecikmeleri varsa, bu durum bir sorunu işaret edebilir.

    Ne yapmalı: inatlaşmaya döndürmeyin, dikkatini dağıtmaya çalışın.

    Bebeğiniz dişlerini gıcırdatıyorsa

    Bebeklerin yarısından fazlası, özellikle uyurken dişlerini gıcırdatır.

    Gıcırdatma her yaşta ortaya çıkabilir, ancak ilk dişlerini çıkaran bebeklerde en sıkgörülür (genellikle yaklaşık 6 ay).

    Ses sinir bozucu olsa da, gıcırdatma genellikle bebeğinizin dişlerine zarar vermez.

    Ne zaman endişelenmeli: Bebeklerde diş gıcırdatma nedenleri arasında yeni dişlerin yarattığı his, ağrı (örneğin bir kulak ağrısı veya diş çıkarma) ve burun tıkanıklığı gibi solunum sorunları olabilir.

    Ne yapmalı: Doktorunuz, gıcırdatmanın diş minesindeki etkisini kontrol edebilir, gerek görürse diş hekimine yönlendirebilir.

    Çok az sayıdaki bebeğin dişleri yoğun diş gıcırdatma dolayısıyla zarar görmektedir.

    Soluk alışverişi sırasında duraklamalar oluyorsa

    Muhtemelen bebeğinizin nefes alma ritminin uyurken değişmiş olduğunu fark etmişsinizdir.

    5-10 saniye bekleme sonrası hızlı nefes almaya devam edebilir ya da ilk önce hızlı daha sonra yavaş nefes alabilir.

    Buna “periyodik solunum” diyorlar ve bebeklerde yaklaşık 6 aylık olana kadar yaygın. Bebeğinizin bu düzensiz solunum şekli uykuda kaldığı sürenin yüzde 5’ine kadar çıkabilir.

    Bazı bebeklerde merkezi uyku apnesi görülür ve bu durum 20 saniyeye kadar nefes almalarını durdurabilir.

    Bu bölümler normaldir ve beyin sapında, nefes almayı düzenleyen merkezin olgunlaşmamış olmasına bağlı olabilir.

    Ne zaman endişelenmeli: Ancak duraklamalar 20 saniyeden uzun sürerse, çocuğunuzun doktoru bebeğinizi muayene etmek ve değerlendirme için bir uzmana sevk etmek isteyebilir.

    Çoğu durumda, bebeğin düzensiz solunması endişelenecek bir şey değildir.

    Ayrıca bir yenidoğanın elleri ve ayaklarının zaman zaman mavimsi görünmeside olağandışı değildir – bebeğiniz ağlıyorsa veya öksürüyorsa veya biraz üşürse olabilir.

    Ancak bebeğinizin alnı, dili, tırnakları, dudakları veya gövdesi SÜREKLİ mavi görünüyorsa, yeterince oksijen almakta zorlanıyor olabilir.

    Ne yapmalı: Bebeğinizi sırtüstüyatabilmesi, kolayca nefes almasına yardımcı olmak için yapabileceğiniz en yardımcı tek şeydir.

    Ancak bebeğiniz nefes almayı keserse, cevap verip vermediğini görmek için ona hafifçe dokunun veya dürtün. Cevap vermezse derhal yardıma ihtiyacı var.

    Bebeğiniz nefes almayı keserse ve onu uyandıramıyorsanız, bebek kardiyopulmoner resüsitasyonunu (CPR) hemen vermeye başlayın ve birinden yardım istemek için 112’yi aramasını isteyin. Yalnızsanız, iki dakika CPR’den sonra 112’yi arayın ve yardım gelinceye veya bebeğiniz tekrar nefes almaya başlayana kadar CPR’ye devam edin.

  • Çocuğa cinselliği anlatma

    Anne beni leylekler mi getirdi?

    Çocuklarla sohbet etmek, onların küçük beyinlerinden geçenleri anlamaya çalışmak çoğu insana keyif verir. Kardeşlik, paylaşmak, hayvan sevgisi, doğa sevgisi gibi konular ise en sevdiğimiz başlıklardır. Ancak çocuklar çok meraklıdır ve her şeyi sorgularlar. Kız erkek farklılığı, nasıl dünyaya geldikleri, bebeklerin nasıl olduğu gibi üreme, cinsiyet ve cinsellikle ilgili sorular gelmeye başladığı an panikleyip, ne yapacağımızı bilemediğimiz durumlar birçok kişinin başından geçmiştir.

    Peki Meraklı miniklere verilecek cevaplar neler olmadır?

    Paniğe kapılmayın

    Özellikle okul öncesi çocuklar cinselliğe erişkinlerin yüklediği anlamları yüklememekte, sadece anlamını bilmediği kavramları öğrenme çabasında oldukları unutulmamalıdır.

    Basit ve detaya girmeden açıklamada bulunun

    Çocuklara yaşlarına uygun, ihtiyaç duydukları kadar, basit bir anlatımla, dürüstçe yanıtlar vermek, meraklarının giderilmesi önemli bir adımdır. Merakını gideremeyen çocuk farklı kaynaklardan yanlış bilgi edinebilir, bunun sonuçları ise çocuğun ruhsal gelişimine olumsuz etki etme riskine sahiptir.

    Vajina ve Penis demekten korkmayın

    İki yaşından itibaren çocuklara cinsel organların isimleri doğru öğretilmelidir. Kız çocuk cinsel organı vajina, erkek çocuk cinsel organı penis olarak adlandırılmalı, cinsel organlar için takma isimler kullanılmamalıdır.

    “ anneciğim kardeşimde benim gibi ayakta mı çiş yapacak”

    Kardeşi yeni doğmuş, iki üç yaşındaki bir çocuğun sorusu karşısında kadın ve erkek vücudunun farklı olduğu basit bir dille çocuğa anlatılmalıdır.

    Örneğin: “ çocuklar kız veya erkek olarak doğarlar. Kızların özel bölgesine vajina, erkeklerin ise penis denir. Anne babalar bebek doğduğunda, bebeğin özel bölgelerine bakıp, bebeğin cinsiyetini öğrenirler. Bebeğin cinsiyetinin ne olacağına biz karar veremeyiz” gibi ifadeler kullanılabilir.

    “Anne ben nasıl oldum, nereden geldim?”

    3-4 yaş çocuğundan gelen bu tip bir soru karşısında, çocuğun aslında üreme hakkında bilgi edinmek istediği düşünülebilir. Bu yaştaki bir çocukla üremenin detayları elbette konuşulamaz, ancak ihtiyacı olan bilgi paylaşılmalıdır. Çok basit olarak kadın vücudundaki anatomik yapılardan bahsedilebilir.

    Örneğin: “ vücudumuzda göz ve kulak gibi bazı organlarımızı görebilirken, mide, kalp gibi bazı organları göremeyiz. Annelerin göbeklerinin içinde uterus (rahim) adında bir organ var. Bu organ içi boş bir topa benzer. Bebek küçük bir mercimek tanesi şeklinde oraya yerleşir ve dışarı çıkmaya hazır hale gelinceye kadar uterusta büyür. Yeterli ağırlığa ulaşınca, dışarıya çıkar, buna da doğum deriz”

    “Bebekler nasıl dünyaya gelir? Ben nasıl doğdum? Karnını kesip mi aldılar?”

    Çocuklar yaşları büyüdükçe daha detaylı bilgi edinmek isteyebilirler. 4-5 yaş çocuğun doğum ile ilgili soruları bazı benzetmeler kullanılarak anlatılabilir.

    Örneğin: “ Bebek annenin göbeğinin içindeki organda, yani uterusta, yeterince büyüyünce, bulunduğu alana sığamaz. Artık doğmaya hazırdır. Uterus bebeği vajinaya doğru iter. Vajina; uzun, esnek bir tüpe benzer. Bebek geldiğinde kasılıp gevşeyerek bebeği dışarıya doğru iter ve bebek doğar. Diş macunu tüpüne bastırdığımızda nasıl macun dışarı çıkıyorsa, bebeklerde vajinanın kasılıp gevşemesiyle dışarı doğru hareket ederler ve dünyaya gelirler.”

    Çocuğun bitip tükenmeyen ayrıntılı soruları karşısında uygun bir açıklama yapmak gerekir.

    5-6 yaş çocukların merakları bir adım öteye gidip biraz daha ayrıntı istemek yönünde olabilir. Çocuk annenin karnında büyüdüğünü öğrenmiştir ancak annenin ve babanın sadece istemesiyle bebeğin olduğu gibi yanlış bir inanca kapılabilir.

    Anne benim bir kardeşim olsun istiyorum?

    Anne baba olarak bizimde istememiz gerekiyor.

    Peki eğer sizde isterseniz kardeşim nasıl olacak? Hastaneden mi getireceğiz?

    Babanla benim yapmam gerekiyor?

    Nasıl bebek yapacaksınız?

    Örneğin: “Anne ve baba bebeği birlikte yaparlar. Babadan gelen küçük bir hücre; bunun adına sperm denir ve anneden gelen çok küçük bir hücre; bunun adına da yumurta denir, annenin içinde birleşiyorlar. Birleşen hücreler, ilk olarak minicik, mercimek tanesi küçüklüğünde bebeği oluşturuyor. Minicik bebek annenin göbeğinin içinde uterus adı denilen bir yere yerleşiyor. Uterus içi boş bir topa benzer. Bebek orada büyüyor ve dışarıda yaşayabilecek ağırlığa gelince, annenin vajinasından dışarıya çıkıyor”.

    “Baba spermini anneye nasıl veriyor? Ama nasıl yumarta ve sperm birleşiyor”

    Ama, ama gibi sürekli soruların geldi dönem 6-7 yaş grubu çocuklardır. Çocuklar daha ayrıntılı bilgi almak isterler.

    Örneğin: “yaratıcımız anne ve babaların yeni bebekler yapabilmesi için çok muhteşem bir düzenleme yapmıştır. Kadın ve erkek birbirine uyumlu iki puzzle parçası gibidir. Babanın sperminin anneye geçebilmesi için, anneye yeterince yakın olması gerekir. Spermlerin babanın penisinden çıkıp annenin vajinasına gidebilmesi gerekir. Annenin vajinası spermleri güvenli bir şekilde saklar, korur ve annede bulunan yumurtaya ulaşmasını sağlar. Babanın penisinden gelen sperm, annenin vücudunda yer alan yumurtaya kadar hareket eder ve bebek oluşması için birleşirler”.

    Çocuklara cinsel ilişki sembolize edilerek anlatılmalıdır

    6-7 yaşırda ki meraklı çocuklar sıkça bilmedikleri konularda detaylı bilgi isteyebilirler. Eğer çocuk cinsel ilişki ile ilgili detaylı bilgi isterse cinsel ilişki sembolize edilerek anlatılabilir.

    Örneğin: “Penis, annenin vajinasına uyacak şekilde uyarlanmıştır. Giydiğimiz eldivenler ellerimize nasıl uyuyorsa ve tam gelip giyiyorsak, penis ve vajina da birbirleri ile uyumludur.”

    Birbirini seven, âşık olan, yeterince büyümüş kişilerin bebek yapabileceği çocuğa anlatılmalıdır

    Birbirini seven, âşık olan kişilerin sadece bebek yapma amacıyla değil, birbirlerine sevgilerini gösterme amacıyla da birlikte olabileceği anlatılabilir. Bunun için yeterince büyümüş olmak, doğru kişilerle, her iki tarafın onayı ve izniyle olması gerektiği vurgulanmalıdır.

    8-9 yaş Cinsel istismar, tecavüz gibi terimlerin çocuğa temel anlamları ile anlatılması gereken bir yaş dilimidir.

    8-9 yaş, çocukların cinselliği en çok merak ettikleri ve öğrenmeye çalıştıkları yaş grubudur. İnternet, sosyal medya ve arkadaşları aracılığıyla bilgiye kolay ulaşılan bir dönemde doğru bilgi verilmesi gerekir.

    Örneğin: “ Birbirini seven, âşık olan kişiler yeterince büyüdüklerinde seks yapabilirler. Eğer biriyle seks yapmaya karar verirsen, o kişinin seni en az annen baban kadar seviyor olduğundan emin olmalısın. Tecavüz ise; bir kişinin başka bir kişiyi tehditle, korkutarak, onayı olmadan seks yapmaya zorlamasıdır. Bu durum yanlıştır ve seks yapmaya zorlayanlar cezalandırılmalıdır.”

    9-11 yaş ergenliğe girilmeye başlayan bir yaş dönemidir.

    Çocuklar soyut düşünmeye başlamışlardır. Seks, cinsellik ile ilgili tabuları bir kenara bırakıp, çocuğun aklındaki sorulara yanıt verebilmeliyiz.

    12 yaş ve sonrası

    12 yaş itibariyle çocuklar kendi beğenilerini oluşturmaya başlarlar ve bu durumda çocuğun sağlıklı bilgi edinip edinmediği kontrol edilmelidir. Çocuğun soruları önce dinlenilmeli, neyi ne kadar bilip bilmediği öğrenilmeli, aklındaki sorular yanıtlanmalıdır. Seks ve cinsellikle ilgili kendi değer yargılarımız ve düşüncelerimiz çocukla paylaşılmalı, rahat bir ortamda konuşulmalıdır.

    Uzm. Dr. Figen Karaceylan Çakmakcı

    Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde beslenme ve anne sütünün önemi

    Yenidoğanın beslenmesi sosyal etkileşimin ilk örneklerinden olması nedeniyle de önemlidir. Yeni doğanların birçoğu beslenme sırasında gözelerini açık tutar. Emzirme, formül mama ile beslemeye göre, anne ile göz teması kurmaya daha uygun pozisyon sağlar. Bireysel farklılıklar olmasına karşın, emzirme anne ve bebek arasında yakınlık için bir fırsat yaratır ve anne bebek ilişkisine olumlu etkisi vardır. İzlem çalışmalarında anne ve bebeğin karşılıklı dokunmasının, annenin bebek ile göz teması kurma süresinin emzirerek bebeklerini besleyen annelerde, formül mama ile besleyenlere göre, daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Emziren anneler, çocuklarını beslemelerini tamamladıktan sonra bile sıcak ilişkilerini daha uzun sürdürmektedirler. Emziren annelerin, anksiyetelerinin (gerginlik ve bunaltılarının) daha az olduğu, daha sakin, stresiz oldukları bildirilmiştir. Emzirme anne için “antistres” etkiyi başlatmaktadır. Emzirmede anne-bebek arasındaki yakınlığın, çocuğun gelişimine olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç ayında beslenme sırasında anne bebek etkileşimi ile daha sonra bebeğin anneye bağlanması arasında önemli korelasyon bulunmuştur. Anne sütüyle beslenen çocuklar, formül mama ile beslenenlere göre çeşitli enfeksiyonlara daha az yakalanırlar, ayrıca bu çocukların okul çağında sistolik kan basınçları daha düşüktür, ve bilişsel gelişimleri daha iyidir, zeka ve dil gelişimi testlerinde daha yüksek puanlar aldıklar gözlenmiştir, üstelik anne sütünü alma süresi arttıkça bu yararlı etki daha da belirginleşmektedir.

    Emzirmenin olduğu dönemde annenin beslenmesi ve alışkanlıkları bebek açısından büyük önem taşır. Örneğin, anenin aldığı alkol, ilaçlar, sigaranın etken maddeleri, kafein gibi birçok kimyasal madde anne sütüne geçerler. Bu nedenle bu maddeler emzirme dönemlerinde kullanılmamalıdır. Kullanılması zorunlu olan ilaçlar doktor kontrolünde alınmalıdır.

    Bebek emzirmesini olumsuz etkileyen durumlardan birisi bebeğin burun tıkanıklığıdır. Bu nedenle bebeklerin hasta kişilerle temasları ve aynı ortamda bulunmaları önlenmelidir. Tıkanıklığın olduğu durumlarda emzirmeden önce 2-3 damla serum fizyolojik damlatılması burun tıkanıklığını engeller.

    Çocuğu emzirme çocuğun ihtiyacına göre olmalıdır. Genellikle doğumdan sonraki ilk günlerde her iki memeden beşer dakika emzirmek yeterlidir. Daha sonra çocuğun isteğine göre emzirme süresi yirmi dakikaya çıkarılabilir. Bebek açlığını uyanıp ağlayarak belli eder. Öğün araları ilk ayda 1-1,5 saat kadar sık veya 4-5 saat kadar uzun aralıklı olabilir. Yeni doğan döneminde 6-10 arasında öğün varken, ilk aydan sonra 5-6’ya 3-5 aylıkta 4-5’e iner. Birçok bebek yaklaşık ikinci aydan sonra geceleri beslenmeden 7-10 saat sürekli uyuyabilir.

    Bebeği emzirilecek yerin sıcaklığı uygun olmalıdır; bebeğin elbiseleri bebeği sıkmamalıdır ve bebeğin altı temiz olmalıdır. Emzirmeden önce anne sabunla ellerini iyi bir şekilde yıkamalıdır. Meme uçları ve etrafı kaynamış ılık suyla ve temiz bir bezle silinmelidir. Bebek ve anne en rahat pozisyonda emzirmeyi gerçekleştirmelidir. Bunun için en rahat pozisyon annenin sırtını dayayabileceği bir koltuk veya sandalye olabilir. Emzirirken, memenin ucu ve kahverengi bölgesi tamamıyla bebeğin ağzına girmeli ve damağıyla temas etmelidir. Bu şekilde emme refleksi uyarılmış olunur. Çoğunlukla ilk 5 dakikada bebek yeter şekilde sütü vücuduna alır; ancak memeyle çocuğu bir arada tutmak duygusal ve dokunsal ihtiyacı bakımından gereklidir. Emzirme sonunda bebek dik bir şekilde kucağa alınarak sırtına hafif masaj yapılmalıdır. Bu şekilde gaz çıkarılması gerçekleşir. Emzirmeden sonra bebek yatağına yatırılmalıdır. Emzirmeden sonra göğüs hafifçe sıkılarak geride kalan süt boşaltılmalıdır. Sonra göğüs tekrar silinerek tülbentle kapatılmalıdır.

    İlk 4-6 ayda, anne sütünün yanında D vitamini verilmesi önerilir. Anne sütünün olmadığı veya yeterli olmadığı durumlarda anne sütüne en yakın içeriği olan formül bebek mamaları kullanılmalıdır. Anne ve çocuk için çocuğun beslenmesi, beslenmeden öte duygusal sosyal bir paylaşımdır. O nedenle anne çocuğunu beslemesi sırasında sıcak, yakın ve olumlu bir ilişki kurmalıdır. Çocukla göz temasını kesmemelidir. Çocuğunu beslerken başka etkinliklerle uğraşma, başka kişilerle konuşma, okuma ya da TV seyretme gibi durumlar yeme sırasındaki duygusal sosyal paylaşımı azaltarak çocukların daha az gıda almasına ya da gıda reddine neden olabilir. Dört ile altıncı aydan sonra anne sütü tek başına bebeğin günlük ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez; bu nedenle anne sütünün yanında ek gıdalara geçilmelidir. Bebeğe yeni bir gıda ilk kez verileceği zaman bebek bu gıdaya alışana kadar çok küçük miktarlarda verilmelidir; miktar yavaş bir şekilde arttırılmalıdır. İlk başlanan gıdalar düşük allerjik düzeyi olan gıdalar olmalıdır. Bebekler istemedikleri gıdayı almaya veya isteklerinin dışında daha fazla yemeye zorlanmamalıdırlar.

  • Bebeklerin ve Çocukların Gelişim Takibi Nasıl Yapılır?

    Bebeklerin ve Çocukların Gelişim Takibi Nasıl Yapılır?

    Anne ve babalar, bebeklerinin ya da çocuklarının gelişim aşamalarını özenle takip etmektedir. Bu gelişimsel süreçleri takip etmek hem onları heyecanlandırmakta hem de herhangi bir gecikme durumuna karşı tetikte olmalarını sağlamaktadır. Çocuklarının gelişim sürecini doktora sorarak ya da çocuklarının akranlarının becerilerine bakarak değerlendirmektedirler. Gelişim aşamalarının birinde gecikme ile karşılaşıldığında bir problem olduğunu düşünmekte ve problem olarak gördükleri bu durumun neden kaynaklandığına ilişkin cevap aramaktadırlar.

    Ebeveynlerin en çok merak ettikleri soruların başında; çocuklarının ne zaman yürüyeceği, ne zaman konuşabileceği ya da ne zaman tuvalet alışkanlığı kazanabileceğine ilişkin olanları gelmektedir. Bu sorular için net bir zaman belirtmek doğru değildir. Bazı bebekler 10. Ayda yürüyebildiği gibi bazıları 1.5 yaş civarında yürüyebilmektedir. Bu nedenle bebekler ya da çocuklar arasında gelişim farklılıkları olması olağandır. Anne ve babalar endişe etmemeli ancak önemli bir gelişim geriliğinden şüphelenirlerse gerekli değerlendirmeleri yaptırmalı ve uzmanlardan yardım almalıdırlar. Örneğin; 2 yaşına kadar çocukların yürümesi beklenir ancak bu yaş döneminde çocukta yürümeye ilişkin herhangi bir belirti görülmez ise aileler konu ile ilgili uzmanlarla görüşmeli ve gerekli gelişim taramalarından geçirmelidirler.

    Bebeklerin ve çocukların gelişim sürecini takip etmek ve bulundukları yaş grubuna göre herhangi bir gecikme olup olmadığını belirlemek amacıyla oluşturulmuş bir takım gelişim testleri bulunmaktadır. Bu testlere örnek olarak; AGTE, Denver, Gessel, Bayley gösterilebilir.

    Bu testler içinde Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE)’ den bahsedecek olursak AGTE, 0-6 yaş arası bebek ve çocukların gelişimi ilgili derinlemesine ve sistemli bilgi sağlayan bir değerlendirme aracıdır.

    Envanter, gelişimsel gecikme yaşayan bebek ve çocukların erken dönemde fark edilmesine ve gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağlar. Dil-bilişsel, kaba motor, ince motor ve sosyal beceri-öz bakım gibi gelişimin farklı alanlarını değerlendirir.

    Değerlendirme neticesinde şüpheli ya da riskli durumla karşılaşıldığında, erken tanı konulmasına ve gerekli tedavinin başlamasına olanak sağlamaktadır. Bu sebeple aileler çocuklarındaki gelişim aşamalarını iyi takip etmeli ve çocuklarını düzenli olarak kontrollerden geçirmelidirler.

  • Yaşamın ilk üç yılında genel gelişim

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 1 (0-1 ay)

    Bu dönemde annenin temel görevi, bebeğinin temel ihtiyaçlarını (beslenme, sevgi, dokunma, temizlik, dışkılama, uyku gibi) sağlamak ve bebeğini fiziksel ve çevresel tehditlerden korumak, bebeği ile yakın duygusal ve sosyal temas kurmaktır. Anne bütün bunları yaparken, bebek ile kurduğu sıcak göz teması, çıkardığı yumuşak sesler, dokunma, okşama, sarılma, kucağa alma, emzirme sırasındaki annenin takındığı yüz ifadesi bebeğin duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını giderir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 2 (2-7 ay)

    İkinci dönemde dikkati çeken durum bebek ve bakım veren arasındaki karşılıklılığın artmasıdır. Dış dünya ile ilgili farkındalık –olasılıkla görme becerilerinin artması ile- artar. Yaklaşık 6. Ayda görme keskinliği erişkinin görme keskinliğine yaklaşır. Yaşamın ilk aylarında bebekler seçici bir şekilde insan yüzüne bakmaya başlarlar. Her gün defalarca yapılan insan yüzüne “bakma tecrübeleri” ile bebek farklı yüzleri ayırt edebilir hale gelir. Yaklaşık 2. nci ayda bebekler annelerin sevgiyle çıkardığı seslere yanıt verir; duygusal yanıtları ayırt etmeye başlar. Bebeklerde yaklaşık 3. ayda ortak dikkat gelişmeye başlar. Ortak dikkat, dikkatin bir sosyal eşi ile üçüncü bir obje veya olay aracılığı ilişkili bir şekilde koordine edilebilmesidir. Bu şekilde, iş birliği, dil becerileri, sosyal beceriler gibi bir çok alanda gelişim için temeller atılmış olunur. Ortak dikkat becerilerinin farklı formları bebekliğin 3-18 aylarında gelişir. Burada tecrübelerini, ilgi ve zevklerini paylaşma motivasyonu vardır. Genellikle 9-12. aylarda ortak dikkatin başlatılması gelişmiş olur. Yaklaşık 5. nci ayda el, göz ve ağız hareketleri koordine duruma gelir ve bebek elini bir eşyaya uzatıp ağzına götürme yeteneğine kavuşur. Bu sırada anneyi ve kendini ayrı bir kişi olarak görmeye başlar. Buna benzer oyunlar ve tekrarlayan yaşam tecrübeleriyle bebekler sürekliliği ve kesinliği kanıtlanmış bir anneye sahip olduklarını anlarlar ve annelerinin kısa süreli gitmelerinden olumsuz etkilenmezler. Altı aylıktan küçük bebek alıştığı yüzü yabancıdan ayırt edemez. Kendisiyle ilgilenen, hareket eden her insana gülümseyebilir. Altıncı aydan sonra tanıma başlar ve anneyi güvenilir nesne olarak benimser. Bunun sonucunda ayrılık kaygısı başlar ve yaklaşık üç yaşına kadar sürer. İlk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 3 (7-18 ay)

    Yaklaşık 7-9 ncu aylarda karşılıklı iletişim, sosyal tercih ve aileye ait olmaya yönelik bir değişim gözlenir. Bu aylarda bebek kendi düşünce, duygu, mimik ve seslerinin başkaları tarafından anlaşıldığını fark eder. Örneğin bebek ulaşamadığı bir nesneyi elde etmek için, nesneyi işaret ederken bakım verene bakarak yardım ister. Tüm bunlar gerçekleşirken sosyal tercihler kurulmaya başlar ve giderek belirginleşir. Yaklaşık 6-8 nci aylarda seperasyon anksiyetesi (ayrılık kaygısı) görülmeye başlar 14-18 nci aylarda pik yapar ve bundan sonra giderek azalır. Bununla ilişkili olarak yaklaşık 8.nci ayda yabancı anksiyetesi görülmeye başlar 24.ncü ayda pik yapar ve daha sonra giderek azalır. Yaklaşık 12 aylık iken bebekler yürümeyi öğrenirler; bu durum bağımsız hareket edebilmenin yeni bir formudur; bu şekilde çocuğun dünyası genişler. Bebek “yatay varoluş” durumundan “dikey varoluş” durumuna geçmiştir. İlk yılın sonları ve ikinci ilk yarısında bebekler araştırmalarını daha çok niyetine bağlı olarak gerçekleştirmeye başlarlar. Genellikle bebeklerde, 12-18 aylardaki rudimenter de olsa iletişimsel konuşma vardır. On ikinci ayda birçok bebek birkaç kelimenin anlamını bilir ve yaklaşık 5-6 ifade edici (ekspresif) kelimesi olabilir. Bebekler 18 aya ulaştığında, şaşırtıcı bir şekilde birçok kelimenin anlamını bilirler ve tek kelimelik cümlelerle iletişim kurabilirler. İfade edici (ekspresif) kelimeleri ikiye katlanarak yaklaşık 10’a çıkar. Melodik ve jargonlu konuşmaları bükünlere (inflections; ses tonun değişmesi) benzer; konuşma sırasında sırasını bekledikleri gözlenir.

    İLK ÜÇ SENE – Dönem 4 (18-36 ay)

    Dördüncü dönemde bir sembolün bir nesneyi temsil ettiği kavranmaya başlanır ve bu avantaj dil yeterliliğin büyük ölçüde arttığının habercisidir. Yaklaşık 18’nci ayda sembolik tasarımlar (symbolic representation) bebeğin bilişsel ve sosyal dünyasını değiştirir. Yaklaşık 12 aydan önce, bir nesnenin zihinsel tasarımlarını akılda tutabilmeye başlarlar ve nesne sürekliliği il ilgili adımlar atılmış olur. Bebeğin dünyasına sembollerin girmesiyle semboller ile düşünmenin ve sembolik ve hayali oyunun temeli atılmış olunur. Örneğin bir kibrit kutusu bir arabayı; oyuncak bir bebek gerçek bebeği sembolize eder. Kelimelerin kullanılıyor olması, bebeğin dünya ve diğerleri ile etkileşiminde niteliksel bir değişimin olduğunun göstergesidir. Bebeğin ekspresif dil kapasitesi 18’nci aydan 24ncü aya gelindiğinde, yaklaşık 10’dan 50-75’e çıkar. Yaklaşık 30 aylık çocukta 300 kelime gözlenir ve 36. Ayda yaklaşık 500-1000 kelimeye ulaşarak 3-4 kelimeli cümleler kurulmaya başlar.

    Yürüyebilme, işeme ve dışkılama kaslarının kontrolünün sağlanması bebeğinotonomisini arttırır. Çocuğun kakasını tutması ya da bırakması çocuğa seçim yapabilmeyi getirir; özerklik duygusunu pekiştirir. Ortalama 16-18 nci aylarda dış dışkılama kaslarını (sfinkterini) istemli sıkma-gevşetme yeteneğine ulaşan çocukta tuvalet eğitimi başlar ve annenin sabırlı, sevgi dolu, destekleyici yaklaşımı sonunda idrar ve dışkılama kontrolü kazanılmaktadır. Bilişsel alanda da cümlelerle konuşma gelişmeye başlar ve sembolik oyun başlar. Bu dönemde, özerklik ile utanç-kuşku arasında çatışma yaşayan çocuk, sonunda irade gücü (kendinde doğru olanı yapacak gücü bulma) ve otonomi kazanmaktadır.

  • Çocuk ve ergenlerde depresyon nedir? Belirtileri nelerdir?

    Çocuk ve ergenlerde depresyon sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Depresyon ergenlik öncesi dönem çocukların %2’sinde, ergenlik döneminde %5-10’unda görülebilmektedir. Çocuk ve ergenlerde depresyon çocukluk döneminde kız ve erkeklerde eşit oranlarda, ergenlik döneminde kızlarda 2 kat daha fazla görülmektedir.

    Çocuk ve ergenlerdeki klinik bulgular her zaman erişkinlerdeki tipik depresyon bulgular gibi olmayabilir. Çocuklardaki ilgi kaybı, uyku-iştah bozuklukları, mutsuzluk, eskiden keyif aldığı aktivitelerden keyif alamama, sosyal faaliyetlere katılmak istememe, kendine olan güvende azalma, dikkat süresinde azalma, karın-baş ağrısı, idrar-kaka kaçırma, okul başarısında düşmenin yanı sıra söz dinlememe, öfke patlamamaları, hiperaktivite gibi dışaatım davranışları da sıklıkla görülebilmektedir. Ergenlik döneminde davranım bozukluğu, sigara, alkol ve bağımlılık yapıcı madde/ilaç kullanımının altında da bir depresyon olabilir.

    Depresyonu olan ergenlerin %50’sinden fazlasında kaygı bozukluğu gibi en az bir tane ek ruhsal bozukluk birlikte bulunabilir.

    Genellikle çocuk ve ergenlerdeki depresyonun risk etmenleri olarak; ailede depresyon öyküsünün olması (özellikle 1. derece akrabalarında), daha önce en az bir kez depresyon atağının geçirilmesi, aile içi ve akran ilişkilerinde yaşanan sorunlar, akademik sorunlar, çocukta kronik bir fiziksel hastalığın olması, cinsel kimlik bocalamasının olması görülür.

    Gelişim dönemlerine göre depresyonun belirti ve bulguları

    Bebeklik dönemi

    Depresyon bebeklik döneminden itibaren görülebilir. Anaklitik depresyon (hospitalizm, yuva hastalığı, marasmus) olarak tanımlanan depresyon bebeklik döneminde (yaşamın ilk yılının ikinci yarısında) anne kaybı/yokluğuna bağlı olarak gelişir. Bebeklik dönemi depresyonunda dindirilemeyen ağlamalar, sustuklarında yüzlerinde yorgun ve küskün ifade (protesto dönemi), zamanla iştahsızlık ve kilo kaybı, psikomotor gelişimde duraksamalar, kusma, ishal görülebilir. Depresyonun ikinci ayından itibaren çocuğun duygusal tepkileri giderek azalır, duygusal küntlük gelişir. Çevreye ve yakınlarına ilgisiz kalır (içe kapanım dönemi). Eğer anne 3 ay içinde geri gelir ise bebek eski haline dönebilir, depresyondan çıkabilir. Ancak ayrılık süreci 3 ayı geçer ise bebeğin depresif dönemden geriye dönüşü çok zor, bazen de imkansız olabilir. Aynı bulgular çocuğun yaşamının ilk yıllarında ailelerinden ayrılıp yurtlara verilen ya da uzun süre hastanede kalan bebeklerde uyarı eksikliğine bağlı olarak gelişebilmektedir. Bu bebeklerde genellikle mutsuz ve apatik bir yüz görünümü, oturulan yerde sallanma, parmak emme, geviş getirme, kafa sallama, vurma hareketleri gibi bedensel haz kaynaklarına baş vurulur. Yürüme, konuşma, tuvalet eğitimleri geriler, boyları ve kiloları kronolojik yaşın altında olur ve kalıcı zihinsel gerilik gelişebilir. Bu çocuklarda hastalanma ve ölüm oranları da çok yüksektir.

    Okul öncesi dönem

    Bu dönemde en önemli stres faktörleri; aileye yeni bebeğin katılması, sevilen birisinin kaybı, ebeveynlerin boşanması, çevre değişikliği gibi çocuğun yaşamındaki ani değişiklikleridir. Depresyon belirti ve bulguları olarak sosyal geri çekilme, ilgi ve etkinlikte azalma, huzursuzluk, apati, regresyon (önceki gelişim dönemlerine geri dönüş; parmak emme, enürezis, enkoprezis gibi), yalnız yatamama, gece korkuları gibi uyku bozuklukları, baş ve karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar görülebilir. Tıbbi bir durum ile açıklanamayan gelişim gecikmesi veya gerilemesi durumlarında da depresyon akla gelmelidir.

    Okul dönemi

    Bu dönemde depresyonu olan çocuklarda; üzgün, huzursuz ve/veya depresif duygudurumu, hüzünlü ağlamaklı yüz ifadeleri, hareketlerinde yavaşlama veya hiperaktivite, öfke patlamaları, ses tonlarında tek düzelik, okul başarısında düşme, sosyal faaliyetlere katılmada isteksizlik, baş-karın ve/veya göğüs ağrısı, ayrılık kaygısı gibi kaygı bozuklukları, uykusuzluk, kendine zarar verici davranışlar, özkıyım düşünceleri, düşük benlik saygısı, sanrılar gibi bulgular görülebilir.

    Ergenlik dönemi

    Ergenlik 12-22 yaşlar arasında önemli fiziksel, sosyal ve ruhsal değişikliklerin gerçekleştiği bir gelişme dönemidir. Ergenlerde depresyona sebep olan faktör, genellikle erişkin depresyonlarındaki gibi kayıp yaşantısıdır. Çocukluk dönemindeki depresyon belirti ve bulguları erken ergenlik döneminde de görülebilir. Ergenlik dönemi depresyonunun özellikle erken döneminde fazla uyuma, aşırı yorgunluk hissi, iştah ve kilo artışı gibi tipik olmayan belirti ve bulgular da izlenebilir. Ergenlik döneminde yaş ilerledikçe, depresyonun klinik belirti ve bulguları erişkin dönemdeki depresyonun belirti ve bulgularına benzemeye başlar ve ilgi azlığı, iştahsızlık, sıkıntı, başağrısı gibi depresyonun klasik belirtileri daha sık görülür. Ergenlik döneminde depresyon ile birlikte distimik bozukluk, bağımlılık yapıcı ilaç/madde kullanımı, davranım ve kaygı bozukluğu görülme oranı daha fazladır. Psikotik bulgular depresyonu olan ergenlerin 1/3’ünde meydana gelir, genellikle kendilerini eleştiren sesler şeklinde işitsel varsanılar şeklindedir.

  • Bebeklik ve erken çocukluk döneminde yeme bozuklukları

    Çocuklarda %3-11 oranlarında beslenme sorunu görülür. Her yeme sorununu bozukluk olarak değerlendirmemek gerekir. Çünkü çocuklarda geçici yeme sorunları da sık görülür. Gelişmekte olan ülkelerde beslenme yetersizliği, gelişmiş ülkelerde obesite yaygın yeme bozukluğu olarak görülür.

    Nedenleri

    1.Yapısal anormallikler (%50-60):yarık damak, yemek borusu darlığı.

    2.Nörolojik anormallikler (%70-75):zihinsel yetersizlik, otizm, kas hastalıkları, serebralpalsi.

    3.Davranışsal beslenme güçlükleri (%85): Besleyen-beslenen arasındaki iletişim bozuklukları, inatlaşmalar, uyaran eksiklikleri, çocuklardaki korkular, çocukta ya da bakımverendedepresyon, koşullanmış emosyonel tepkiler.

    4.Dolaşım ve solunum istemi sorunları(%5-10): Beslenme sırasında emme/yutma fonksiyonlarında koordinasyon bozukluğu.

    5.Metabolik sorunlar (%2-5): Fruktozintoleransı.

    Beslenmede bebeğin,

    Açlığını, doygunluğunu, susuzluğunu fark edebilme kapasitesi, daha önceki beslenme sürecinde yaşadığı deneyimler, genel sağlık durumu, duyusal yapı ve motor gelişim özellikleri,…önemlidir. Çevresel faktörler olarak; beslenmeyi gerçekleştiren birey ile bebeğin iletişimi, bağlanma şekli en önemli faktördür.

    Bebek ya da küçük çocukların beslenme ve yeme bozuklukları:

    1.Ruminasyon bozuklukları

    Olağan bir işlevsellik döneminden sonra en az 1 ay süre ile yutulan yiyeceklerin ağıza yineleyerek çıkarılması ve yeniden çiğnenmesidir. Bu davranışı açıklayan herhangi bir biyolojik etken olmamalıdır ve bu durum anoreksiya nervoza ve bulimiya nervozanın gidişi sırasında ortaya çıkmamalıdır.Bu bozuklukta mide asidi ağız mukozasına, diş etlerine ciddi zararlar verebilir ve ağrıya sebep olabilir. Bu durumda tedavi süreci acil olmalıdır.

    2.Pika

    En az 1 ay süre ile yenilebilir olmayan yiyeceklerin sürekli yenmesidir. Bu yenilebilir maddenin o kültürde yenmesi uygun bir madde olarak görülmemesi gerekir. Otizm ve özellikle ağır, orta ve çok ağır düzeydeki zihinsel yetersizliklere eşlik etme olasılığı sıktır. Bu bozukluk çocuğun önemli düzeyde ihmal edilmiş olduğunu da gösterebilir. Parazit enfeksiyonu, kurşun zehirlenmeleri, büyüme gelişmede gerilikler, anemi, barsak tıkanması gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabilir.

    BEBEKLERDE YA DA KÜÇÜK ÇOCUKLARDA BESLENME BOZUKLUKLARINDA TANI AŞAMASINDA NELERE DİKKAT EDİLMESİ GEREKİR?

    *Belirgin bir kilo almama ya da en az 1 ay süre ile belirgin kilo kaybı ile giden sürekli olarak yeterince yemek yememe,

    *Yeme bozukluğu açıklayacak mide barsak sisteminden (gastrointestinalreflü) kaynaklanan bir sorunun olmaması,

    *6 yaşından önce başlamış olması,

    *Başka bir mental bozuklukla ya da yiyecek yoksunluğuna bağlı olarak beslenme bozukluğunun gelişmemiş olması gerekir.

    Doğumdan sonraki ilk aylarda (0-6 ay) bebekte görülen beslenme sorununda; var olan biyolojik sorunlara destek yanında anne-bebek iletişim şekline de odaklanılmalı. Annede depresyon gibi ruhsal bir sorun var ise tedavi edilmeli, annenin bebeğin bakımını sağlayabilmesi açısından kendine güveni sağlanmalı ve bu konudaki kaygıları, yetersizlik düşünceleri giderilmelidir. Bu süreçte bebek ile iletişimi daha uygun olan birey ile yeme saatleri mümkünse sabitlenmelidir.

    6-36 ay bebekler; kendi kendilerine otonomi kazanmaya başlayarak, kendi ellerindeki kaşıkla da yemeye çalışırlar. Bu dönemde de bebekten gelen açlık, doygunluk gibi somatik duyumlar ile öfke, sevgi gibi emosyonların anne-baba ya da öncelikli bakımverenler tarafından anlaşılması önemlidir. Eğer kendi somatik ve emosyonel ihtiyaçları dışında bakımveren kendiemosyon ve düşüncelerine göre beslemeye çalışılır ise yeme alışkanlıklarında sorunlar görülmeye başlar.

    Çocukta travma sonrası da beslenme bozukluğu gelişebilir. Genellikle boğulma deneyimine ya da hastalık/girişimlere bağlı olarak ani başlangıç gösterir. Bu durumda beslenme ağrı ile de ilişkilendirilebilir. Bazen sıvı yiyecekleri alır, katıları rededer. Zamanla ağız motor kaslarda gelişim yavaşlar ve süreçte bakımverenin kaygısı da ek yeme ve davranım bozukluklarının gelişmesine katkıda bulunur.

    Çocuklarda duyusal nedenlerle yiyeceklerden tiksinme yaklaşık 2 yaş civarında gelişir.

  • Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Bebeklerde Uyku Eğitimi

    Yenidoğan bebekler, ebeveynlerinin yeni düzene adapte olmasında zorlandıkları gibi hiç bilmedikleri bu yeni ortama uyum sağlamakta zorlanırlar. Annelerini emerek rahatlamaya ve sıcacık geçen 9 aylık süreçten sonra da o sıcaklığı hissetmek için annelerine ihtiyaç duyarlar. Bu ilk aylarda bebeklerin sık sık uyanması olağan bir durumdur. Anneler yeni düzene adapte olurken zorluk yaşayabilmekte ve bu sık uyanmalar yorgun düşmelerine, uyku ihtiyaçlarının karşılanamayıp annelerin mutsuzlaşmasına neden  olabilmektedir. Uyku eğitimine hem anne ve baba hem de bebek hazır olduğunda başlanmalıdır. Bebeklere 4. aydan sonra uyku eğitimi verilebilir. (Çeşitli uyku eğitimleri vardır ancak yukarıda bebeğin hazır olduğu ay aralığı yatır-kaldır yöntemine göre olan uyku eğitimi aralığıdır.) Uyku eğitimi sabır gerektiren bir süreç olduğundan annenin ve babanın bu sürece inanması, eğitim verilmeden önceki süreçte çocuğun evden farklı yerde uyutulmaması, rutini bozacak durumlardan kaçınılması ve buna benzer koşulları sağladıktan sonra eğitime başlamaları gerekmektedir.

    UYKU EĞİTİMİ

    Uyku eğitimi vermek için bebeğinizin fiziksel herhangi bir rahatsızlığı bulunmuyorsa, anne ve baba sabır gerektiren bu sürece başlamaya hazır ise uyku eğitimi verilebilir. Bebeğinize uyku eğitimi vermeden yaklaşık 2 hafta önce (gerekirse daha fazla) bebeğinizin gün içindeki beslenme, aktivite, uyku zamanları not edilir. Not edilen bu alışkanlıklar aşağıdaki E.A.S.Y yöntemine göre düzenlenir.

    E. (Eat)= Beslenme

    A. (Activity)= Aktivite 

    S. (Sleep) = Uyku 

    Y. (Your Time) = Size kalan zaman

    Yukarıda verilen rutine göre bebeğinizin gün içinde yaptıkları düzenlenir. Örneğin; uyuması için emzirilmez, bebek uyku ve beslenmeyi birbirinden ayırmalıdır. Aksi durumda uyumak için emzirilmeye ya da biberon ile beslenmeye ihtiyaç duyar. 

    PEKİ UYKU EĞİTİMİ AŞAMASINDA NELER YAPMALIYIM?

    Gece uykusuna yatırmadan önce de bebeğinize belirli alışkanlıklar yaratmalısınız, bebekler düzeni sever. Bir gün 19:00 da ertesi gün 23:00 te yatırmamalısınız. Bebeğinizi gece uykusuna yatıracağınız zaman yatırmadan önce ılık bir duş yaptırabilirsiniz. Odasına girip ışığı kapatıp ona iyi geceler dileyebilirsiniz. Her gün aynı şeyleri yapmanız bebeğinizi sakinleştirir ve uyku zamanı geldiğini çağrıştırır. Bu rutinleri oluşturduktan sonra sıra geldi bebeğinizin kendi başına yatağında uyuması ve gece deliksiz uyumasına. Bebeğiniz uykusu geldiğinde size çeşitli sinyaller verecektir. Kulağını kaşıma, gözlerini ovuşturma, esneme, yüzünü çizme vs. Siz bebeğinizin uykusu geldiğini anladığınızda onu yatırmaya hazırsınız demektir. Bir önemli nokta da bebeğinizi yatırmadan önceki 20 dakika çok yoğun yorucu aktiviteler yaptırmamanızdır. Aksi durumda bebeğinizin uykusunun kaçmasına sebep olabilirsiniz. Odasına götürdüğünüzde uyku için nasıl bir rutin oluşturduysanız onu uygulayın. 5 dakika onu sakince oturur vaziyette kucağınızda tutun, konuşmayın ve sallamayın. Sonrasında yatağına sakince koyun. Bebeğiniz eski alışkanlığına adapte olduğundan size tepki verip ağlayacaktır ya da huysuzlaşacaktır. Ağladığında bebeğinizi hemen kucağınıza alın ve şşş.. sesi çıkarıp parmaklarınızla sırtına nazikçe pat pat yapın. Sakinleştiği an hemen yatağa geri bırakın.

    Tekrar ağlayınca yine kucağınıza alıp aynı işlemi uygulayın. Buradaki önemli nokta sustuğu an yatağa bırakmanız 5 saniye bile geçirmeyin. Birkaç gün sizin için yorucu olabilir bu nedenle size yardımcı olabilecek kişilerden destek isteyebilirsiniz. Bebeğiniz gece uyandığında da beslemeyip yatır kaldır yöntemine devam etmelisiniz. Ek gıdaya henüz geçmemiş bir bebeği 20:00 civarında yatırdığınızı düşündüğünüzde 23:00 civarı kaldırıp beslemelisiniz bu bebeğin gece öğünüdür ve rahat uyumasını sağlar. Ek gıdaya geçen, gün içerisinde iyi beslenen bir bebek gece uykusuna yattıktan sonra yetişkin gibi deliksiz uyuyabilir. Bebeğiniz 6 aydan küçükse ve gün içerisinde iyi beslendiğinden emin değilseniz gece öğününden 4-5 saat sonra uyandığında emzirebilirsiniz. Ancak gece öğününden 1-2 saat sonra kalkarsa bu açlık değil alışkanlık uyanmasıdır. Böyle bir durumda tekrar yatır kaldır yapmalısınız. Eğitimi verirken bebeğinizin ağlama sebebinin fiziksel bir durumla alakalı olmadığından emin olmalısınız. Bebeğinize ve size deliksiz uykular (6 aydan küçük bir bebeğe yarım saatten fazla yatır kaldır uygulamayınız.)