Etiket: Bebek

  • Anne sütü mü inek sütü mü ?

    Zamanında doğan bir bebek için en ideal besin anne sütüdür. Yenidoğan bebeği doğanın en güzel nimetlerinden biri olan ve daima hazır bir şekilde bebeğe sunulan anne sütünden mahrum bırakmak belki de ona karşı yapılacak en büyük kötülüktür. Anne sütü bebeğin büyüme ve gelişimine katkıda bulunmasının yanı sıra; Kognitif özelliklerinin,IQ ve entelektüel performansının gelişimine ve immün sisteminin gelişip güçlenmesine sonuçta enfeksiyon hastalıklarına ve alerjiden korunmasına katkısı vardır. Anne sütünden daha fazla yararlanabilmek için annenin buna doğum öncesi ve doğum sonrası psikolojik olarak hazırlanmış olması gerekmektedir.

    Bebeği de doğar doğmaz ilk 1-2 saat içinde anne göğsüne yatırılması sağlanmalıdır.Böylece prolaktin salınımı için gerekli mesaj beyine gönderilir ve bebeğin hemen emmesi sağlanır, aynı zamanda bu davranışla anne ve bebek arasında tensel temas ve psikolojik bağ da sağlanmış olur. Annenin bebeğini emzirme sıklığı tamamen bebeğe bağlı olmalıdır. Anne sütünün yetip yetmediği tartı, dışkı ve idrar çıkışına bağlı olmalıdır. Doğumu takiben 3. günde 3 ıslak bez ve ilk haftanın sonunda 4 ıslak bezin olması anne sütünün yeterli olduğunu gösterir. İlk 6 ay bebeğe sadece anne sütü verilmeli su dahi verilmemelidir. Eğer anne çalışıyorsa ve işe başlayacaksa annenin sütünün buz dolabında, buzluk ve derin dondurucu da saklayabileceği anlatılmalı bebek gereksinim duyunca sıcak suyun içine oturtulup çözündükten sonra vücut ısısına ulaşınca bebeğe verebileceği belirtilmelidir.

    Anne sütünde bulunan suda eriyen ve yağda eriyen vitaminlerinin miktarı -D ve K vitamini dışında- yenidoğan bebek için yeterlidir. Bunun için yenidoğan bebeğe doğar doğmaz K vitamini prematürelere 0.5 mg, temrinde doğan bebeğe 1 mg yapılmalıdır. Anne sütü alan bebeğe vitamin olarak 15. gün 400Ü/gün D vitamini başlanmalı, 1 yaşına kadar devam edilmelidir.

    Ayrıca ülkemizden yapılan çalışmalar; Nutrüsyonel demir eksikliği anemisinin sık gözüktüğünü göstermiştir. Bunun sonucunda süt çocukluğu döneminde demir takviyesi alanlar ile demir takviyesi almayanlar arasında 6 puan zeka farkı olduğu gösterilmiştir. Sonuçta anne sütü alan bebeğe rutin olarak demir preparatı başlanmalıdır. Eğer bebek yeterli anne sütü alıyor, annenin beslenmesi iyi ve ilk bebek ise 6. ayda demir preparatı başlanmalıdır. Anne daha önce doğum yapmış ve annenin beslenmesi bozuk ise bebeğe 4 .ayda demir preparatı başlanır. Anne sütünü herhangi bir sebepten alamamış bir bebeğe ise eğer adapte mama ile besleniyorsa ilk 6 ay demir takviyesi gerekmemektedir. Bebek 6. aydan sonra da demir takviyeli mama ile besleniyorsa ilave yine demir takviyesi gerekmez. Fakat İnek sütündeki demir konsantrasyonu anne sütünden fazla olsa da emilimi anne sütünden düşük olduğu için, sonuçta inek sütü ile beslenen bebeğe 6. ayda demir takviyesi gereklidir.

    Sulardaki flor yeterli ise dişlerin çıkması sırasında bebeğe sistemik flor takviyesi(tablet verilmesi ) gerekmez. Her hekim kendi bölgesindeki sudaki flor miktarını bilerek bunu ayarlamalıdır. Flor miktarının yeterli olduğu bölgelerde ilave verilecek florun çocuğa yarardan çok zarar verebileceği ve dental florozise yol açabileceği bilinmelidir. Eğer flor takviyesi gerekecekse diler çıkmaya başlayınca sistemik flor takviyesi yerine lokal flor takviyesi uygulamaları jel vb uygulamaları için Çocuk hekimleri diş hekimlerine aileyi yönlendirmelidir.

    Kemik ve diş yapısının temel yapı taşı olan kalsiyum organizma için son derece önemlidir. Sağlıklı beslenme disiplini içinde çocuklara kalsiyum desteği gerekmemektedir. Ancak raşitizm ülkemizde süt çocuklarında sık görülen bir sağlık problemidir. Şu da gerçektir ki Ülkemizde Raşitizmin gelişiminde, D vitamini eksikliğinden çok kalsiyum eksikliğinin etkili olduğu görülmüştür. Bunun sebebi erken ek gıdalara geçilip anne sütü de kesilmiş ise süt ve süt ürünü alamayan bebeğin bir sorunu olarak kalsiyum alım eksikliği olarak karşımıza çıkmaktadır. İnek sütünde kalsiyum ve fosfor oranının 1.3 gibi düşük olması emiliminin anne sütündeki kalsiyuma göre az olması ve ortamda yeterince laktoz olmamasından kaynaklanmaktadır. Amerikan Pediatri Akademisi 6 ay sonrası kullanılacak devam mamalarına kalsiyum ilavesini önermektedir. Süt çocuğunun alacağı kalsiyum miktarı 60/ mg/ gün olmalıdır. Sağlıklı bir bebeğin dışarıdan fosfor ilavesine yoktur.

    A vitamini immün sisteme desteği olacağı için anne sütü alan bebeğe 1000-1500 ünite verilmesinde yarar vardır.

    Yine çinko, bakır ve selenyumun sağlıklı beslenen bir çocuğa verilmesinde gerek yoktur. Ancak ülkemizde süt çocuklarının ilk yaşta, inek sütü ile erken tanışması sonucu nutrusyonel çinko eksikliği görülmektedir. Çinko eksikliği düşünülen iştahsız, kilo almayan ve sık enfeksiyon geçiren bebeğe çinkodan zengin besinler ve çinko desteği verilmelidir. Yine unutulmamalıdır ki çinko eksikliği, sindirim sisteminin bir önemli hastalığının -örneğin Çölyak hastalığı ve/veya kistik fibrozisin vb-belirtisi olabilir bu akılda tutularak çocuk bir bütün içinde değerlendirilmelidir.

    Hiç istenmeyen bir durum olarak anne sütü bir sebepten verilemeyecek olursa ailenin karşısına iki seçenek çıkmaktadır. Birisi bebek mamaları diğeri ise inek sütüdür. ESPGAN ve NASPGAN ve DSÖ( Dünya Sağlık örgütü) mecbur kalınmadıkça ilk 1 yaşta inek sütü kullanılmamasını hatta inek sütüne 2 yaşından sonra başlanılmasını öğütlemektedir. İnek sütü ile bebeğin sindirim sisteminin erken tanışması sindirim sisteminden gizli kanamaya ve demir eksikliği anemisine yol açabilmektedir. Ayrıca inek sütündeki sığır serum albümini, pankreastaki adacık hücreleri ile benzer antijenik yapıda olduğu için diabetes mellitus'a (şeker hastalığına ) eğilim inek sütünü ilk iki yaşta alanlarda daha fazla olmaktadır.

    Çölyak hastalığı;Buğday unundaki kıvam verici bir madde olan glutene karşı bir alerji olup, genetik, çevresel ve vücudun savunma mekanizmalarının karıştığı bir hastalıktır. Eğer inek sütü ile erken tanışılırsa hastalık görülme oranı artmaktadır. Yine Astım bronşialeye eğilim ilk yıl inek sütü ile beslenen bebeklerde artmaktadır.

    Sonuçta; Eğer anne sütü yetmiyorsa bunun yerine ilk seçeneğimiz tam adapte bebek mamaları olmalıdır. Bebek mamaları da istemeyerekte olsa, anne sütünün kesilmesi sonucunda kullanılacaksa tıpkı anne sütü gibi ilk 2 yaşta ek gıdalar bebek mamaları kesilmeden yanına ilave olarak başlanmalıdır. Yine aileye önerilerde bulunurken, ülkemizin gerçekleri göz önüne alınmalı, ailenin ekonomik durumu göz önüne alınarak yapılmalı ve öneriler aileye yönelik olmalıdır.

    Sonuç olarak bebeğin beslenmesinde ilk seçenek anne sütü olmalıdır. Eğer anne sütü yetersizse veya verilemiyorsa, beslenme ailenin sosyoekonomik durumuna göre hekimin bilgi ve deneyimine bağlı olarak şekillendirileceği bir sanat olmalıdır.

  • Fetal ekokardiyografi – anne rahmindeki bebeğin kalbinin incelenmesi

    Fetal ekokardiyografi (fetal eko), anne karnındaki bebeğin kalp hastalığının olup olmadığının araştırılmasını sağlayan ultrasonografi tetkikidir. En uygun zamanın gebeliğin 16-22 haftalar arası olduğu kabul edilmektedir. Daha erken haftalarda yapılan ekolarla kesin sonuçlar alma oranı daha düşüktür. Anneye ve bebeğe, bilinen hiçbir olumsuz ve zararlı etkisi yoktur. Bebeğin kalp boşluklarının gelişimi, damarları ve çalışması bu tetkik ile kolaylıkla belirlenebilir. Kalbe ait yapıların ve kalbin ritminin değerlendirilmesinde çok yararlıdır. Ülkemizde fetal ekokardiyografi, genellikle pediyatrik kardiyologlar tarafından birçok ilde ve pediyatrik kardiyoloji kliniklerinde yapılmaktadır.

    Görüntüleme tekniklerindeki çok hızlı gelişmeler, anne karnındaki bebeğin kalbinin detaylı incelenmesini mümkün kılmaktadır. Böylelikle, bebekteki kalp hastalığı, bebek daha doğmadan tespit edilebilir. Ölü doğan veya doğumdan kısa süre sonra ölen bebeklerin büyük bir çoğunluğunda yapısal kalp hastalıklarının olabileceği bilinmektedir. Canlı doğan bebeklerde kalp hastalığı görülme sıklığı yaklaşık %1 olarak tahmin ediliyor. Kalp hastalığı olan bebeklerin hastalıklarının daha doğmadan teşhis edilmesi, bebeğe anne karnında veya doğumdan çok kısa süre sonra yapılması gerekebilecek müdahaleler için çok önemlidir. Günümüzde donanımlı merkezlerde doğumdan önce veya hemen sonra yapılabilen gerekli girişimlerle, bebeklerin daha az sorunlu veya problemsiz yaşamaları mümkün olacaktır. Anne karnındayken bile az sayıdaki bebeklere, düzeltici girişimsel işlemler yapılabilmektedir.

    Anne sağlığını da olumsuz etkileyebilecek, tedavileri günümüzde henüz mümkün olmayan ağır kalp hastalığı olan bebeklerin erken tanınarak, gereken müdahalenin ilgili doğum doktoru ve aile ile konuşularak zamanında yapılması sağlanır.

    Tanının doğumdan önce konulması, doğum sonrasında bebeğin birçok olumsuz duruma maruz kalmasını önler ve en iyi tedavi için hekimin hazırlıklı olmasını sağlar. Bunun için, fetal eko öncesi bebeğin diğer organ sistemleri hakkında da bilgi edinilmesi amacıyla, deneyimli bir radyolog tarafından ayrıntılı ultrasonografi tetkikinin yapılması çok önemlidir. Tanının doğru konulmasında hekimin deneyimi ve cihazın kalitesi son derece etkilidir. Yeterli bir değerlendirme için fetusun anne karnındaki pozisyonunun uygun olması da önemlidir. Ortalama 20-30 dakika süren işlem sırasında %85'e yakın oranda doğru tanıya ulaşılabilir. Anne, baba ve kardeşlerden herhangi birinde kalp hastalığı olmasının, doğacak bebekte kalp hastalığı riskini artırdığı iyi bilinmektedir. Fetal eko, kendisinde doğuştan kalp hastalığı bulunan veya daha önceden kalp hastalıklı bebeği olan hamile annelere öncelikle önerilmektedir. Ülkemizde, hamileliğin izlenmesinde kullanılan ultrasonografik incelemede önemli bir kalp anormalliğinin tespiti veya bebeğin içinde bulunduğu sıvının fazlalığı veya azlığı durumunda daha çok fetal eko tetkiki istenmektedir. Ayrıca, annede gebelik öncesinde ve gebelik sırasında diabetes mellitus saptanması, fenilketonüri, bağ dokusu hastalığının olması fetusun kalbinin incelenmesini gerekli kılar. Anne yaşının 35'in üzerinde olması ve çoğul gebelik durumlarında da fetal eko gerekebilir. Annelerin, gebeliğin ilk aylarında fetusun organlarının gelişimini olumsuz etkilediği bilinen ilaç, radyasyon ve çeşitli hastalıklara maruz kalmaları durumunda, değerlendirilmeleri uygun olacaktır. Fetusun kuşkulu veya kanıtlanmış kromozomal bozukluklarında da ekokardiyografi tetkiki önerilir.

    Fetusun kalp yetmezliği veya kalp hızındaki belirgin anormallikler (nabız sayısının artması veya azalması) erken teşhis edilerek anneye verilen ilaçla kolaylıkla kontrol altına alınabilmektedir. Böylece, bebeğin hayatının kurtulması ve genel sağlığının korunması sağlanır. Bebeklerin mümkün olan tanı ve en iyi tedavi imkânlarından yeteri kadar yararlamalarına yardımcı olması bakımından, günümüzde fetal eko tetkikinin önemi büyüktür.

  • Çocuk büyütürken yapılan hatalar

    ÇOCUK BÜYÜTÜRKEN YAPILAN HATALAR
    Çocuk yetiştirmede anne babaların zaman zaman hatalı davranışları olabilir. Genellikle çok inanmasalar dahi kendi ebeveynlerinin yönlendirmesiyle bazı geleneksel hatalara düşebilirler.
    Doğumdan sonraki ilk günlerde miktarı az ancak içerdiği yağ ve protein oldukça yüksek olan, yoğun bağışıklık materyali içeren kolostrum denen anne sütü; annelerin bebeklerini az besledikleri yönünde yanlış bir kanıya sebep olabilir.Bu nedenle aslında bebeğin mide barsak sitemine tamamen yabancı olan, hazmedilmesi o an için mümkün olmayan şekerli su takviyesi yapılır.Aynı zamanda bunun bebek sarılığını düzelttiği yönünde çok hatalı bir inanış vardır. Bebeklerin doğumdan sonraki ilk hafta bir miktar kilo vermesinin tamamen normalolduğunu bilip her türlü mama,inek sütü, pirinç unu gibi diğer takviyelerden uzak durmalıdır. Bir bebek için en ideal besin kendi annesinin sütüdür.
    Yine geleneksel hatalarımızdan biri de; bebek ve çocukların gereğinden fazla giydirilmesidir. Üşüyeceği endişesiyle kat kat giydirilen çocuklar terleyip hastalığa daha meyilli hale gelebilirler. Ateş yükselmesi ve su kaybı belirtiler ortaya çıkabilir. Bebekler için ideal oda ısısı 23-24°C dir. Bu ısıda tek kat pamuklu bir kıyafet yeterlidir. Çocuğa giydirilen fazladan yelek ve ceketler, yünlü battaniyeler hem allerji riskini artırır hem de gereksiz yere vücut ısısını artırarak havale ihtimalini yükseltir.
    Bazen de tam tersine terlemeden aşırı derecede korkulup çocuğun oynaması hatta neredeyse hareket etmesi kısıtlanır. Metabolizmaları bize göre daha hızlı olan çocuklar hareket edince bir miktar terlese de normal karşılanıp tedbir alınabilir. Hareketleri kısıtlanan çocukların hantal ve mutsuz olduğu,obeziteye meyilli oldukları unutulmamalıdır.
    Kilolu çocuklar halk arasında çok makbul olsa da tıbben sağlıksızdırlar. Her besin grubundan dengeli beslenen normal boydaki bir çocuk biraz zayıf olsa da sağlıklı demektir.Hangi besin grubundan olursa olsun tek yönlü beslenme tavsiye edilen bir durum değildir. Kemikleri güçlü olsun diye günde yarım litreden fazla inek sütü alımı kansızlık ve kabızlık yapar.
    Aşırı güneşlendirme kemiklere iyi gelmez. Tersine aşırı su kaybı ve cilt kanseri riskini artırır.Yaz günlerinde saat 11-15 arası direkt güneş ışığına temas etmemelidir. Diğer saatlerde 15-20 dakika yüz ve kolların güneşlendirilmesi yeterlidir.
    Fazla banyo yapmaktan çocuklar hasta olmaz hatta hastayken banyo yaptırmakçocuğu rahatlatır. Yazın her gün kışın gün aşırı banyo yaptırılabilir. Banyo sonrası direkt rüzgar ve soğuk teması olmamalıdır.
    Dondurma yemek de hasta etmez. Pastörize ve ambalajlı dondurmalar çocuklar için iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Yüksekkaloriiçeriğine dikkat etmek gerekir.
    Çocuklarda isilik ve pişik durumlarında toz pudra kullanmak doğru bir davranış değildir. Çocuğu terletmemek, sık yıkamak ve nemlendirici sürmekf aydalı olur.
    Çocuklar her ağladığında veya her aşıdan önce önlem olsun diye ağrı kesici fitil kullanılmamalıdır. Ateş 37.5°C’yi geçerse çocuğun kilosuna göre gerekli ateş düşürücü doktoruna danışılarak verilebilir.
    Çocuklardaki beslenme hataları üzerinde biraz daha durmakta fayda var. Son 10 yılda dünya ile beraber ülkemizde de obezite çok hızlı bir şekilde artmaktadır. Ne yazık ki, 1 yaş öncesi zararlı olduğu halde tuz ,salça, konserve, margarin, hazır meyvesuyu, hazır yoğurt,kırzartılmış ürünler, pirinç unu gibi besinler verilebilmektedir. Bebeklerin %15-20 sinin 1 yaşından önce hamburger ve kola ile tanıştığı gösterilmiştir. Bu rakam 2-3 yaş arasında %40 lara kadar ulaşmaktadır. Çok tuzlu ve çok şekerli gıdalar ile çocukları ödüllendirmekten vazgeçilmelidir. Çikolata, cips, gofret, şekerleme, pastane ürünleri hem böbrek hastalıkları ve diabet riskini arttırırken diğer yandan da cilt ve solunum alerjisini tetiklemektedir. Bu gıdalar evde çocuğun görüş alanında bulundurulmamalıdır, evdeki diğer kişiler tarafından tüketilmemelidir. Anneler evde sıkça kek, börek, pilav, makarna pişirmemelidir. Sağlıklı gıdalar çocukların seveceği şekillerde, renkli tabaklarda ve az porsiyonlar halinde sunulabilir. Çocuklar öğünlerini Tv karşısında değil belli saatlerde, aile ile beraber sofraya oturarak tüketmelidirler.

  • Bebeğimi pişiklerden nasıl koruyabilirim

    Bebeğimi pişiklerden nasıl koruyabilirim

    Pişiğin oluşma nedeni genellikle bebek cildinin idrarla veya kaka ile sürekli temas etmesidir. Altı sık olarak değişmeyen bebeklerde görülme olasılığı daha fazladır. Alt temizliğinin ıslak mendillerle yapılması da cildi tahriş eder ve pişiğe neden olur. Aynı şekilde alt temizliğinde tahriş edici kremlerin ve sabunların kullanılması da cildi tahriş edebilir. Antibiyotik kullanan bebeklerde, diş çıkaran bebeklerde ve ishal olan bebeklerde pişik oluşması daha kolaydır. Bu dönemlerde annelerin daha da özenli olmaları gerekir.

    Pişik oluşmaması için bebeğin altının sık aralıklarla değiştirilmesi ve altının kuru kalmasına özen gösterilmesi önemlidir. Yeni doğan bebeklerde değiştirme sayısı günde on ila on iki civarında olmalıdır. Bebek büyüdükçe bu sayı azalacaktır. Bebek kaka veya çişini yaptığında altı derhal değiştirilmelidir; alt temizliği sabun kullanmadan ılık su ile yapılmalıdır. Bebeği ön ve arka tarafı iyicene ılık su ile yıkanmalı ve kıvrım yerlerinde kirlilik kalmamasına özen gösterilmelidir. Hem erkek hem de kız çocuklarda yıkama yönü önden arkaya doğru olmalıdır. Aksi yönde yapılan temizlik bir idrar yolu iltihabına sebep olabilir. Su ile yıkandıktan sonra yumuşak bir havlu ile iyicene kurulanmalıdır. Islaklık pişik oluşumunu kolaylaştırır. Kurulamada kullanılan havlunun bebek deterjanı ile yıkanmış olması gerekir. Normal deterjanla yıkanmış havlular alerjik çocuklarda pişiğe neden olabilir. Eğer mümkünse, çocuğun altını bağlamadan önce, dört beş dakika havalandırmak çok yararlıdır.

    Çocuğun altını kapatmadan önce, çocuk cildini kaka ve idrarın tahrişinden koruyacak, uygun bir pişik kreminin ince bir tabaka olarak sürülmesi faydalı olacaktır. Çinko ihtiva eden pişik kremlerinin silinmesi zordur ama cildi tahrişlere karşı çok iyi korurlar. Talc pudrası kullanılması önerilmez zira pudra ciltteki gözeneklerin tıkanmasına neden olur. Ayrıca pudranın tozlarının bazı çocuklarda akciğer hastalıklarına neden olabileceği unutulmamalıdır. Kullanılan alt bezinin de kaliteli olması ve cilde sürtünme yapmaması gerekir. Bebek bezlerinin çoğu ıslaklığı emerek cildin kuru kalmasını sağlarlar, ancak yine de bebeğin altının sık sık değiştirilmesi gerekir. Aşırı sıcak bir ortam ve çocuğun fazlaca giydirilmesi de pişiği arttırabilir. Yine bebeğin tüm giysilerinin %100 pamuklu olması gerekmektedir.

    Eğer bu önlemlere rağmen yine de pişik oluşuyorsa çocuk doktoruna danışmakta yarar vardır. Bazı durumlarda pişiklerin üzerinde mantar ve mikroplar üreyebilir. Böyle durumlarda doktorunuzun önereceği uygun bir tedavi ile bebeğin pişiği iyileşecektir.

    Sağlıcakla kalın…

  • Sezeryan doğum, alerjik hastalıkları arttırıyor…

    Sezeryan doğum, alerjik hastalıkları arttırıyor…

    Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği verilerine göre 2001 yılında ülkemizde %21 olan sezeryan doğum oranları 2009 yılı itibariyle % 47'e yükselmiştir. Sezeryan doğumların % 50'den fazlası anne isteği ile gerçekleşirken, bu doğumlar çocuklarda astım görülme sıklığını % 20 arttırıyor.
    Toplumda “Alerjigelip geçici bir hastalık gibi algılanıyor, oysaki Alerji birçok alerjik hastalığın temelinde bulunan ve bütün vücudu tutan sistemik bir hastalıktır. Alerjinin oluşumunda doğum şekli önemli bir yer tutuyor.
    Normal yoldan doğan bebekler, sezeryan ile doğan bebeklere göre daha az alerji oluyor.Çünkü normal doğum ile dünyaya gelen bebekler, ilk kez doğum kanalında mikropla tanışıyor ve doğdukları andan itibaren bağışıklık sistemini güçlendirmek için mücadeleye başlıyorlar. Sezeryan ile doğan, steril bir şekilde dünyaya gelen bebeklerde ise tam aksi oluyor.
    Dünya'da alerjik hastalıklardaki artışın nedeni araştırılırken; çocuklarda alerji ile ilgilenen bilim adamları tarafından yürütülen araştırmalardan en kapsamlısının “Hijyen Hipotezi” dir. Bu hipotezde bağışıklık sistemini bir teraziye benzetebiliriz.
    Bağışıklık sistemi, bir terazinin iki kolu gibi birbirinin aksi yönünde çalışan iki farklı sistemden oluşuyor. Bir kol mikroplarla savaşıyor; diğer bir kol alerjik reaksiyonlardan sorumlu tutuluyor. Bağışıklık sistemi mikroplarla ne kadar çok temas ederse; alerjiden o kadar çok uzaklaşıyor. Tam tersi mikropla mücadele ne kadar kısıtlanırsa; bağışıklık sistemi de alerji yönüne kayıyor. Günümüzde aileler, bir yandan çocuklarını hastalıklardan korumaya çalışırken diğer bir yandan alerjik reaksiyona yatkın hale getiriyor.
    Normal doğum sırasında annenin doğum kanalındaki zararsız mikroplarla temas eden bebek bağışıklık sistemini doğru yoluna oturtacak ilk doğal uyarıyı bu sırada almış oluyor. Oysa ki; sezeryan doğum ile dünyaya gelen bebekler tamamen steril bir artamda doğdukları için bu sırada hiçbir mikrop teması söz konusu olmadığında bağışıklık sistemi alerji yönüne kayıyor.
    Özellikle ailesinde alerjik hastalık öyküsü bulunan anne adayları tıbbi bir zorunluluk olmadıkça sezeryan doğumu tercih etmemelidirler.

  • Atopik bebekte banyo nasıl yapılmalıdır ?

    Atopik bebekte banyo nasıl yapılmalıdır ?

    ATOPİK BEBEKLERDE YAŞAM KALİTESİNİ YÜKSELTMEK İÇİN BANYO ŞART! AMA NASIL BANYO?
    Alerjik vücut yapısı bebekte anne karnındayken şekillenmeye başlar. Gerek genetik faktörler gerekse çevre faktörlerinin etkileşimi ile bebeklerde bağışıklık sistemi alerji yönüne saptıysa bu durum ilk belirtilerini doğumdan kısa süre sonra vermeye başlar.

    BEBEKLERDE ALERJİNİN İLK BELİRTİSİ YANAKLARDA KURUMADIR!
    Bebeklerde alerjinin ilk belirtisi olan cilt kuruluğu en belirgin olarak yanaklarda kendini gösterir. Bebeğin yanaklarının sert ve pütürlü olduğu fark edilir. Bu bebekler alerjik (atopik) kabul edilirler. Bazı bebeklerde bu durum ilk 3 yaş içinde daha fazla yayılmadan geçerken; bazılarında tüm vücuda yayılabilir. Anneler bebeklerinin cildinin genel anlamda kuru olduğunu ve bu durumun banyo sonrası belirginleştiğini fark ederler. Daha ileri olgularda cilt kuruluğuna sıklıkla isilik diye tanımlanan kırmızı döküntüler eklenebilir.

    ATOPİK (ALERJİK) BEBEKLERDE KAŞINTI KAÇINILMAZDIR!
    Kaşıntı yaşam kalitesini ciddi anlamda bozan bir durumdur. Henüz kendini kaşımayı beceremeyen bebek bu durumdan çok olumsuz etkilenir. Gece huzursuzlukları, uykusuzluk, sebepsiz ağlama nöbetleri gözlenir. Bazen bebeğin yüzünü yatağa sürtmek istediği de annelerce gözlenen bir bulgudur. İşte bu duruma atopik dermatit yani alerjik egzama adı verilir.

    ATOPİK CİLTLERİN EN İYİ İLACI NEMDİR!
    Atopik dermatitin ilacı cildi nemlendirmektir. En iyi nemlendirici de sudur. Bebeğin her gün banyo yapması bu açıdan çok önemlidir. Kaşıntının gece daha da belirginleştiği düşünüldüğünde banyonun akşam saatlerinde bebek uyumadan önce yaptırılması çok önemlidir. Çok sıcak aylarda günlük banyo sıklığı artırılabilir.

    SABUN CİLDİ KURUTUR!
    Banyo sırasında ya nemlendiricili sabunlar ya da atopik ciltler için özel sabunsuz temizlik ürünleri tercih edilmelidir. Tahriş ciltteki atopik durumu kötüleştirir. Bu yüzden vücut temizliği sırasında lif ya da sünger yerine elle temizlik yapılmalıdır. Banyo suyu çok sıcak olmalıdır. Sıcak su ciltteki doğal yağları alıp götürür. Banyo sonrası daha bebek ıslakken sürülecek bebe yağı nemi cilde hapseder ve cildin uzun süre yumuşak kalmasını sağlar.

    STRES ATOPİYİ ARTIRIR!
    Atopik dermatitin stres ile yakın ilişkisi vardır. Kaşıntı nedeniyle strese giren bebekte cilt problemi ağırlaşır. Bu yüzden suyun ve banyonun sakinleştirici etkisi, cildin nemlendirilmesi ile birleştiğinde bebekte ciddi bir rahatlama gözlenir. Kaşıntı azaldığından gece uykuları düzene giren bebek ertesi günü de huzurlu geçirecektir.

    ATOPİK CİLDE SAHİP HER İKİ BEBEKTEN BİRİNDE ASTIM GELİŞİYOR!
    Atopik dermatiti olan bebeklerde okul çağında %50 oranında solunum yolu alerjisi gelişme riski vardır. Erken yaşlarda gıda alerjisinin neden olduğu cilt sorunları yerini ev tozu akarı, küf, polen gibi hava yoluyla alınan alerjik maddelerle gelişen alerjik astım bronşit ve alerjik nezleye bırakır. Bu açıdan cilt kuruluğu ve isilik benzeri döküntüler yaşayan bebeklerin annelerinin ileride astım gelişmemesi için bir çocuk alerji uzmanına danışıp gerekli önlemleri alması çok önemlidir.

  • Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Evlilik, çiftlerin bebek yapmaya karar vermesi ile değişime başlar

    aslında. Psikolojik ve maddi hazırlıklar bir yana, hamilelik değişimin en somut

    şekilde görülmesini sağlayan dönemdir. Rutin gidilen doktor randevuları, bebeğin

    odasının hazırlanması, kıyafetlerinin alınması, yıkanması, ütülenmesi ve tabii son

    dönemlerde moda olan babyshower partileri (hoşgeldin partisi) en önemli

    hazırlıklardır bebek ve ebeveynler için. Bu hazırlıklar ne kadar heyecan verici olsa da,

    birçok hamilelikte anne adaylarının bazı şikayetleri de bulantı, kusma, baş ağrıları,

    halsizlik, el ayak şişmeleri, vb.  bu dönemde başlar. Anne adayları kilo alır hatta

    birçoğu kendini çirkin hisseder bu dönemde. Ama bunlar sadece fırtına öncesi

    sessizlik olarak da adlandırılabilir. Asıl zorlu dönem, bebeğin dünyaya gelmesi ile

    başlar.

    Aileye yeni gelen bebeğe alışmak, aynı zamanda anne ve babalığa alışmaktır. Artık

    çiftlerin evinde sabah kalktıklarında yoğun, koşuşturmalı bir gün başlar. Genellikle

    baba işe giden, anne ise evde bebeğe bakandır. Çalışan kadın için bu dönem daha

    da zordur. Hem bebeğine hem ev kadını görevlerine hem de artık çalışmayan kadın

    olmaya alışması gerekmektedir. Birçok kadın için bu süreçte evde olmanın

    hasretinden bahsedebilir fakat çalışmaya alışmış kadın için evde olmak, o kadar da

    kolay değildir. Bir de bu sürece MÜKEMMEL ANNELİK, MÜKEMMEL EV

    KADINLIĞI VE MÜKEMMEL EŞ olma çabaları eşlik ederse kadının kaygısı artar ve

    kendini gerçekleştirmesi imkansız bir döngünün içinde bulabilir. Bu MÜKEMMEL

    KADIN hiç birşeyi yetiştirememekten, evde fazlasıyla yorulduğundan kendine vakit

    ayıramamaktan, duş almaya bile fırsat bulamamaktan, evin sürekli dağınık

    olmasından, bebeğin ne kadar yemek yediği, hangi saatte ne yiyeceğinden, hangi

    saatte uyuyacağından ve bunlar gerçekleşmez ise bütün düzenin bozulduğundan

    bahsedendir aslında. MÜKEMMEL KADIN yoktur. Kadın herşeyi mükemmel

    yapmaya çalıştıkça, daha çok eksik, daha çok yapılamayan iş, daha fazla suçluluk ve

    daha fazla anneliğini sorgular bulabilir kendini. Mükemmel olmaya çalışmaktan

    kaçınmalı, kendine vakit ayırmakla beraber sorumluluklarını mümkün olduğunca

    yerine getirmeye çalışmak, aslında rutinin sağlıklı işleyebilmesi için yeterlidir.

    Anne-babaları bekleyen en zorlu konulardan biri ise ev içi yükümlülüklerin artması ile

    beraber sorumlulukların da değişmesidir. Bebeğe hoşgeldin demek isteyen misafirler

    vardır listede. Evin derli toplu ve temiz olması, gelen misafirlere ikram edileceklerin

    hazırlanması, bir yandan da bebeğin bakımı karşılaşılan ilk sorunlardır. Bu süreçte

    yeni annelere verilecek destek çok önemlidr. Fakat verilecek desteğin yeni anne-

    babaların sınırlarını ihlal etmeden yapılıyor olması da dikkat edilmesi gereken

    hususlardandır. İlerleyen zamanlarda ebeveyn olarak da sorumluluklar artar. Rutine

    giren bebek bakımı ve uykusuz geceler, anneleri en çok zorlayan konulardan biridir.

    Özellikle emzirme döneminde bebekler geceleri sık sık uyanıp, anne ve babalarını da

    uyandırırlar. Birçok ebeveyn bu dönemde hayatlarını kolaylaştırmak adına bebeklerini

    odalarına hatta yataklarına alırlar. Bu karar, özellikle annelerin hayatlarını

    kolaylaştırsa da, uzun vadede çift ilişkisini olumsuz etkileyen bir faktör haline de

    gelebilir. Uyku problemi yaşayan bebek annelerinin bebekleri uyuduğu zamanı uyku

    ile değerlendirmeleri çok önemlidir.  

    Bebek sonrası terapiye gelen çiftler arasında en yaygın görülen tartışma

    konularından biri de, eşlerinin yeni annelere yardım etmemeleridir. Bebekler ilk

    dönemlerinde annelerine tamamen bağımlıdır. Birçok baba bu dönemde kendini

    dışlanmış hissedebilir. Ancak babaların dışarıda kalmasını sağlayan sadece

    dışlanmışlık hissi değil, aynı zamanda ne yapacağını bilememesi de olabilir. Kadın

    yardım çağrısı yaptığında istediği desteği eşinden alamaz ise anlaşılmadığını

    hissederken, erkek alışmadığı ev içi ekstra görevler nedeniyle çaresizlik duyguları ile

    baş etmeye çalışır. Sorumlulukların tekrardan gözden geçirilip gerçekçi bir şekilde

    dağıtılması önemlidir. Eşlerin birbirlerine yardım etmesi kadar dışarıdan alınacak

    yardım da göz önünde bulundurulmalıdır.

    Çift terapisinde gözlenen bir diğer önemli konu ise aileye yeni katılan bebek

    sonrasında eşlerin hala çift olduklarını unutmalarıdır. Bebekle beraber hayata bakış,

    öncelikler, insanlarla iletişim, konuşulan konular da değişmeye başlar. Çiftler kendi

    aralarında daha önce konuştukları konulardan çok bebek bugün bunu yaptı, bebeğin

    şuyu eksik gibi konuları konuşmaya başlarlar. Çok hızlı bir şekilde sosyal hayat da

    değişmeye başlar. Dışarı çıkmak için hazırlık süreci gereklidir artık. Gidilecek ortam,

    görüşülecek kişiler de değişmeye başlar. Çocuklu ailelerle görüşme tercih haline

    gelmekle beraber gidilecek yerin havadarlığı, gürültü seviyesi, yemekleri gibi konular

    da önemli olmaya başlar. Artık daha çok ayrıntı düşünmek ve dışarı çıkabilmek için

    daha çok çaba sarfetmek gerekmektedir. Çiftlerin baş başa kalma olanakları da

    azalmaktadır. Özellikle bebek uyuduktan sonra eşlerin mutlaka birbirlerine zaman

    ayırmaları, bebek harici konularını konuşmaları ve çift olma hallerine dönmeleri

    gerekmektedir. Unutulmaması gereken nokta şudur: Bebek bakımında olduğu gibi çift

    ilişkilerinin sağlıklı sürdürülebilmesi de emek istemektedir.

    Doğum sonrası çiftlerin yaşayabileceği bir problem de cinselliktir. Lohusa adı verilen

    doğum sonrası ilk 6 haftalık süreçte, kadında kanamalar başlar. Lohusa dönemi,

    kadının rahminin toparlandığı dönemdir. Bu yüzden cinsellik tavsiye edilmemektedir.

    Ancak bu süreç sona erdikten sonra da birçok kadında cinsel

    isteksizlik gözlenmektedir. Hamilelikte alınan kilolar, doğum öncesi ilişki odaklı

    yaşamın doğum sonrası çocuk odaklı yaşanmaya başlanması, geceleri sık sık

    uyanmalar, rutin yorgunluk gibi faktörler kadının cinsel isteksizliğine yol

    açabilir. Emziren kadınlarda prolaktin hormonunun yükselmesi, östrojen ve

    progesteron hormonunu baskılamakta ve dolayısıyla vajinada kuruluk ve cinsel

    isteksizlik yaratabilmektedir. Böyle bir süreçte erkeğin yaşayabileceği sorunlar da göz

    ardı edilemez. Birçok erkek, kadını artık eşten çok anne olarak görmektedir. Emziren

    kadınların cinsel ilişki sırasında göğüslerinden süt gelmesi hem kadını hem de erkeği

    etkileyebilir. Ayrıca kadınlarda cinsel ilişki esnasında genital bölgenin yeteri kadar

    ıslanmamasından ağrı hissedilebilir. Bu tip durumlar, kadınlarda vajinusmus gibi

    problemlere yol açabilir. Kadın ya da erkekte cinsel isteksizliğin devam etmesi

    durumunda, mutlaka cinsel terapiye başvurulmalıdır.

    Aileye yeni bir bireyin katılması stresli bir dönemdir. Bu sürecin stresini bütün anne

    ve babalar yaşar. Birçok aile bu süreçten yaralanarak çıkmaktadır. Bu sürecin daha

    sağlıklı geçebilmesi için yapılacaklar, stresi düzeyini azaltır ancak yine de bu

    dönemin çok kolay geçmeyeceği bilinmelidir. Çiftlere “tartışmayın” demek yerine

    “tartışmalarınızı alevlendirmeyin” demek daha doğrudur. Tabii ki tartışmalar olacak…

    Bu tartışmalarda birbirlerini suçlamak yerine bu sorumluluklarla nasıl

    başedebileceklerini, birbirleri için neler yapabileceklerini konuşmaları daha sağlıklı bir

    adımdır. Çocuk bakımı zordur, yıpratıcıdır. Ancak alevli tartışmaların bu süreci daha

    da zorlaştıracağı unutulmamalıdır. Dışarıdan gelecek yardımlar da çok önemlidir. Aile

    büyükleri yeni ebeveynlere kucak açarlarsa hayatlarını kolaylaştırabilirler. Ancak

    burdada dikkat edilmesi gereken husus, yeni ebeveynlerin talep ettiği kadarını

    vermektir. Bu zorlayıcı süreci kolaylaştırmak sabır ve emek ister. Eğer çıkmaza

    girdiyseniz, bekleyip zamanın ne göstereceğine bakmak yerine, aile

    danışmanlığına başvurmak ve destek almak çok daha olumlu sonuçlar almanızı

    sağlar.

  • Yenidoğanda işitme taramasının önemi

    İnsan hayatının son derece dinamik ve değişken bir dönemi olan yenidoğan dönemi yaşamın ilk 28 günlük dönemini kapsamaktadır.

    Bu süre içinde yenidoğan bebekte olan fizyolojik değişimler son derece hızlı olmakta ve sağlıklı bir yenidoğan bu dönemde yaşamının geleceğini belirleyecek olaylarla karşılaşabilmektedir.

    Bu sebeple yenidoğan sağlığı ve yoğun bakımı ile uğraşan biz neonatologlar için bu dönem çocuk sağlığının temelini oluşturmaktadır.

    Yaşamın beş ana duyusundan biri olan işitme bebeklerin daha sonraki dönemlerde konuşma ve anlama becerileri de etkileyebileceğinden bu duyu ile ilişkili olarak saptanabilecek patolojilerin erken dönemde tespiti oldukça önem taşımaktadır.

    Bu sebeple günümüzde çağdaş çocuk hekimliği pratiğinde kontrollerde görülen yenidoğan bebeklerin işitme testlerinin yapılması önem taşımaktadır.

    Sağlıklı bir yenidoğan bebek, doğumu izleyen dönemde normal doğum ile doğmuş ise 24 saat sonra sezaryen ile doğumlarda ise 48-72 saat sonra taburcu edilmelidir. Bu sayede hem erken taburculuğun yaratabileceği komplikasyonlar engellenebilecek, hem de bebeklerin değerlendirilmesi için zaman kazanılabilecektir.

    İdeal olarak bebeklerin taburcu edilmeden önce işitme testlerinin yapılmasıdır.

    Bu test bebek için hiçbir sakınca içermeyen ve kulağa kulak muayenesinde olduğu gibi küçük bir aletle bakılması prensibine dayanan kolay bir testtir.

    Otoakustik emisyon(OAE) olarak isimlendirilen bu test birinci basamak tarama testi olarak kullanılmakta, bu testte sorun saptanan bebekler tekrar kontrol edilerek gerektiğinde ileri incelemeler için referans hastanelere gönderilmektedir.

    Bu sayede erken dönemde işitme bozukluğunun tespiti gerektğinde koklear implant (kulağa yerleştirilmektedir.) ile bebeklerin sağırlık ve konuşma problemleri önlenebilmektedir.

    Sonuç olarak yenidoğan bebeklere işitme testinin yaşamın ilk günlerinde tercihen ilk hafta içinde yapılması bugün kabul edilen uygulama olarak değerlendirilebilir.

  • Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Respiratuar sinsityal virus enfeksiyonu:

    Bebek ve küçük çocuklardaki bronşiolitin en sık nedeni respiratuar sinsityal virus (RSV) enfeksiyonlarıdır.Klinik tablo prematureler ,bağışıklık bozukluğu,bronkopulmoner displazi ve konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde ağır seyretmektedir. Düşük sosyoekonomik durum,kalabalık yaşam şartları,sigara içilen ortamlarda bulunmak ve ailede astım öyküsünün olduğu durumlarda RSV enfeksiyonu ağırlaştıran diğer faktörlerdir. Gelişmekte olan ülkelerde alt solunum yolu enfeksiyonlarının %70 ini RSV bağlı enfeksiyonlar oluşturmaktadır.Bu hastaların % 7 si ise kaybedilmektedir.

    RSV den korunmada el yıkama önemlidir.

    Bu çocuklar kalabalık yaşam şartlarından ve sigara dumanından uzak tutulmalıdır.

    Korunmada

    Immunoprofilatik ajanlar kullanılabilir .Günümüzde başlıca üç ürün bulunmaktadır:

    – Respiratuar Sinsityal Virus İmmunoglobulin (RSV-IVİG)

    – Palivizumab (Synagist)

    – Motavizumab (Numax )

    RSV –İVİG uygulanan konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde volüm yüklenmesine bağlı komplikasyonların gelişmesi ve yine immunglobulin uygulanan bebeklerde canlı virus aşıları ile olan etkileşim sonucu rutin aşı takviminin ötelenmesi nedeniyle kullanımı sınırlanmıştır.

    Palivizumab yüksek riskli bebeklerin korunmasında önemlidir. RSV enfeksiyonunun riskli olduğu aylarda ayda bir kez uygulanmaktadır.Ülkemizde Kasım- Mart ayları boyunca ayda 1 kez maksimal 5 kez i.m. palivizumab yapılmaktadır.Bu konuda yapılan çalışmalarda palivizumab uygulanan bebeklerde hastaneye yatış oranlarında belirgin bir azalma görülmüştür.

    Motavizumab ,Palivizumab ‘a kıyasla daha etkili olduğu bildirilmişse de, klinik çalışmaların yeterli olmadığına dikkat çekilmektedir.

    Bu bebeklerin aşılanması önemlidir.Altı aylıktan büyük ve riskli bebeklerde grip aşısı yapılmalıdır.RSV aşıları ile ilgili preklinik çalışmalar devam etmektedir.

    RSV bağlı alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren hastalarda tedavi semptomatikdir. Hidrasyonun sağlanması,hipoksinin giderilmesi önemlidir.

    Alt solunum yollarında tıkanıklığın olduğu durumlarda beta-agonist (albuterol veya epinefrin )tedavisi başlanır.Hastada düzelme görülmezse tedavi sonlandırılır,tedaviye yanıt alınan hastalarda solunum sıkıntısı giderilince kadar 6-8 saat aralıklarla tedaviye devam edilir.

    Antiviral tedavi (Aerosol Ribavirin ) rutin olarak kullanılmaz.Ciddi alt solunum yolu enfeksiyonu olan bebeklerde kullanılabilir. Kortikosteroidler genellikle etkisizdir.Antibiyotik kullanma endikasyonu mevcut değildir.

  • Nörolojik yönden riskli bebekler in izlemi

    Nörolojik yönden riskli bebekler in izlemi

    Riskli bebek grubunda özellikle 37 haftanın altında doğan tüm prematüre bebekler yer almaktadır. Bunun dışında zor doğum, doğumda oksijensiz kalma durumu (asfiksi), yoğun bakımda çeşitli nedenlerle solunum cihazına girme, yüksek sarılık nedeniyle kan değişimi geçirme, nöbet varlığı, menenjit , hidrosefali, beyin kanaması geçirme öyküsü olan tüm bebekler nörolojik yönden yakın izlem gerektirir.

    Prematüre doğan riskli bebekleri izlemedeki temel hedef ;nörolojik problemlerin olabilecek en erken dönemde saptanması, önlem alınması ve o bebeğin normal bir nörolojik gelişimi yakalamasının sağlanmasıdır.

    Bu amaçla çocuk nörolojisi polikliniğinde; riskli bebeklerin ayrıntılı nörolojik değerlendirmesini yapmakta, gelişimi destekleme önerileri verilmekte, saptanan problemleri gidermeye yönelik çocuk fizyoterapi ünitesinde fizyoterapi uygulanabilmektedir. Erken teşhis ve önlemle özellikle prematüre bebeklerin nörolojik sorunlarında yüz güldürücü sonuçlar alınabilmektedir. İlk iki yaşta preterm bebeklerin düzeltilmiş yaşlarını hesaplayarak buna göre gelişimleri değerlendirilmektedir. Takipte ilk 1 yaşta rutin olarak üç ayda bir, 1-3 yaş arası altı ayda bir , 3 yaştan sonra yılda bir nörolojik muayene önerilmektedir.

    Altı ay ile 6 yaş arası çocuklarda Türk çocuklarına göre standardize edilmiş Denver II gelişim tarama testi kullanılmaktadır. Bu test ile kişisel sosyal, dil, ince ve kaba motor alanlarda yaşıtlarına göre durumu incelenmektedir.

    Çocuk beyninin erişkinden farkı nedir?

    Çocuk beyni doğumdan sonra da gelişmeye devam etmektedir. Görev yapmayan yerlerin görevini başka bölgeler üstlenebilmektedir. Buna beynin plastisite özelliği denir.

    Dışardan vereceğimiz her bilinçli uyarı, hatta bebeğe dokunmak bile beyinde olumlu sinyaller oluşturur. Beyin hücreleri arasında kimyasal ve elektriksel iletişimi sağlayan sinaps denilenbağlantılar özellikle ilk 5 yaşta çok hızlı bir gelişme göstermektedir.