Etiket: Bazı

  • Biorezonans, migren tedavisinde çok iyi neticeler almakta..

    Biorezonans, migren tedavisinde çok iyi neticeler almakta..

    Migren, soğuk bir terleme ile birlikte gelip, başın ve yüzün yarısını kaplayan özel bir baş ağrısıdır. Başın bir bölgesinde başladığından “yarım başağrısı” olarak da bilinir. Bazen başağrısına göz, dudak, ense ve sırt ağrıları eşlik eder. Zonklayıcıdır, giderek şiddetlenir, genişler, kafa yarısını veya tamamını etkiler.

    Bazen dayanılmayacak kadar şiddetli olabilen migren ağrıları birkaç dakika sürebileceği gibi saatlerce, hatta günlerce devam edebilir. Başın yarısında zonklamalar, bulantı ve bazen kusma görülür. Gözün önünde siyah benekler, bulanık lekeler uçuşur.

    Bazı kimseler konuşmakta zorluk çekerler, ses ve ışığa hassasiyet gösterirler, dudak ve dişlerinde ağrı, hassasiyet ve uyuşma oluşur.

    Boyun atlas ve C2 omurga eksen kaymalarının yarattığı migren hastalığında ise beyni besleyen vertebralis damarlar ve yüz bölgesindeki sinirlere baskı oluştuğundan, bu bölgede gerilim arttığından, şiddetli baş ağrısı, yüz sinirlerinde hassasiyet, ense ve boyun ağrısı, boyun tutulması ve mide bulantısı oluşmaktadır.

    Migreni tetikleyen faktörler:

    Stres: heyecan, gerginlik, yorgunluk ve yoğun duygular migrenin başlamasında önemli role sahiptirler.
    Hormonal değişiklikler: kadınların büyük çoğunluğunda migren atakları adet döneminde sıklaşır ve şiddetleri artar. Bazı kadınlarda ise migren krizleri sadece adet dönemlerinde olur.
    Bazı yiyecek ve içecekler: kişiden kişiye değişen hassasiyetle, yiyecek ve içeceklerdeki bazı maddeler damarları doğrudan etkileyerek genişlemelerine neden olarak, bazı maddeler ise dolaylı refleks yollar ile ağrıyı başlatabilirler. Örneğin, alkol doğrudan etki ederken kafein ve nikotin gibi maddeler dolaylı olarak etki etmektedirler.
    Uyku: fazla uyku ve uykusuzluk migren krizini başlatabilir.
    İklim değişiklikleri: bazı migren hastaları iklim ve hava değişikliklerinden etkilenebilirler.
    Kokular: Bazı ağır kokular migreni provoke edebilmektedirler.

    Migrenin Biorezonans ile tedavisi:

    Klasik tedavilerden farklı olarak, ilaçsız ve yan etkisiz bir tedavi sunan biorezonans terapilerinin migren hastalarındaki etkileri çok olumludur. Biorezonans tedavisi öncesi uygulanan rutin kan testi hastanın migrenini tetikleyen maddeleri saptayabilir. Vücud dengesini bozan blokajları kaldırarak sağlıklı eski konumuna döndürür.

    Biorezonans yöntemi biofiziksel düzeyde konumlanmakta ve vücudun elektromanyetik alanının bilgisini kullanmaktadır. Hücresel iletişimi hastalandırıcı frekans örneği, iyileştirici frekans örneğine dönüştürülür. Hastanın vücuduna ait elektromanyetik titreşimler elektrotlar ile biorezonans cihazına aktarılır. Özel bir ayırıcı güçlendirici, sinyal akışının bozulmasını engellemek için giriş ve çıkış potansiyellerini ayırır. Başka fonksiyonlar ek frekans modülasyonları sağlar. Hazırlanan frekanslar, elektronik koruyucu devrelerle vücuda geri gönderilir. Çıkış sinyali de manyetik bir değişim alanından geçirilerek vücuda gönderilir. “Odaklı” ayarlamalar özgün tedaviyi mümkün kılar.

  • Beyin tümörü nasıl olur? Belirtileri ve tedavisi nedir?

    Beyin tümörü, kafatası içerisinde büyüyerek beyin üzerine baskı yapar ve bulunduğu bölgeye ve baskı altında tuttuğu beyin alanına göre belirtiler verir. Fakat kafa içinde yer kaplayan bütün vakalarda olduğu gibi öncelikli olarak kafa içi basıncın artmasına bağlı belirtiler gösterir. Beyin tümörü karakterine göre düzensiz ya da düzenli bir biçimde büyümeye devam eder ve genişleme, büyüme imkânı olmayan kafatası içerisinde beyin üzerine baskı yapmaya başlar.

    Beyin tümörü kötü huylu olduğu zaman vücutta başka türlü hastalıklara da yol açma durumu vardır. Beyin tümörü ameliyat ile alınacağı gibi eğer iyi huyluysa da beyin ve sinir cerrahının takibinde kalabilir ya da ışın tedavisi ile büyümesi engellenmeye çalışılır. Beyin tümörleri hiçbir bulgu vermeden tamamen tesadüf eseri tespit edilebilir, bu tip tümörler genelde iyi huylu olup günümüzde beyin MR’ı çekilmesi gerekçesi olmayan hallerde tespiti yapılabilir. Bazı beyin tümörleri boyutu, yerleşimi ve huyuna göre bulgu vererek de ortaya çıkabilir. Beyin tümörü bulgularının bazılarını sayacak olursak, baş ağrısı, şiddetli kusma, vücudun bazı bölgelerinde kısmi felçler, kişilik bozuklukları ve epilepsi benzeri bayılmalardır.

    Beyin tümörü genellikle iyi huylu ve kötü huylu olarak ortaya çıkmaktadır. Bir tümörün iyi huylu veya kötü huylu olup olmadığını patolojik tanı denilen, normal olmayan dokunun bazı özel boyama ve üretme teknikleri ile mikroskop ile incelenmesi ile konulmaktadır. Fakat beyin görüntüleme yöntemlerinden beyin MR’ı, tomografi ve spektroskopi yöntemlerinden biri ile bir dokunun davranışı iyi veya kötü huylu olup olmadığı köken aldığı bölgeye bakılarak tahmin edilebilir.

    İyi huylu beyin tümörlerine örnek olarak beyin zarından köken alan meningiomlar verilebilmektedir. Meningiomlar genelde çok yavaş büyürler ve başka bir organa yayılma özellikleri olmaz. Boyutları küçük, beynin derin yerleşiminde olan meningiomlar eger hasta için şikâyet yaratmıyorsa beyin cerrahı tarafından takipte tutulabilir. Kötü huylu beyin tümörlerinde ise Glioblastome multiforme, anaplastik astrositom, astrositom gibi örnekler verilebilmektedir. Bu tümörlerin tamamının tanısı patoloji denilen normal olmayan dokunun özel boyalar ve mikroskop ile incelenmesi ile konulmalıdır. Patolojik tanı normal olmayan dokudan cerrahi yöntemler ile örnek almak ya da tamamını çıkartmak şeklinde konulmaktadır. Patolojik tanı konulduktan sonra her biri kendi içerisinde tedaviye farklı yanıt veren tümörlere farklı şekillerde yaklaşılmalıdır. Bazı tümörler kemoterapi ve ışın tedavisine çok uzun bir süre üremeyerek yanıt verdikleri görülürken, yüksek dereceli beyin dokusundan köken almış beyin tümörü bu tedavi yöntemlerine yanıt vermeme ihtimali vardır. Günümüzde hala bir çok tıp merkezinde kötü huylu beyin tümörlerine yönelik tedavi yöntemleri araştırılması sürdürülmektedir.

  • Epilepsi (sara hastalığı)

    Epilepsi (sara hastalığı)

    Her yaşta görülebilen epilepsi nüfusun yaklaşık olarak binde 5’ini etkiler. Ailede epilepsi öyküsünün olması, kafa travması veya beyne herhangi bir şekilde zarar gelmiş olması risk faktörleri arasındadır.

    Epilepsinin belirti ve bulguların şekli çok değişiklik göstermekte olup bazı hastalarda gözlerin dalması, bir yere bakakalma gibi olan nöbetler bazılarında ise çok şiddetli kasılmalarla şeklinde olabilir. Bazı hastalar nöbetlerin geleceğini bir koku, farklı bir duyu veya duygusal değişiklikler şeklinde hissederek nöbetten önce anlayabilir.

    Epilepsi kronik, yaşam boyu süren bir hastalık olabileceği gibi bazı kişilerde ilaç ihtiyacı yıllar içinde azalıp tamamen ortadan da kalkabilir. Bazı çocukluk çağı epilepsileri yaş ilerledikçe düzelirken nöbetlere bağlı olarak yaşam kaybı veya beyin hasarı oldukça nadir görülür. Fakat nöbet çok uzun sürerse veya çok kısa süre içinde birden çok nöbet geçirilirse hasta ölebilir. Nöbet sırasında çok uzun bir süre boyunca nefes alınamamasına bağlı olarak oksijensizlikten dolayı ölüm veya ağır beyin hasarı ortaya çıkabilir. Araba kullanırken veya tehlikeli araç gereçle iş yaparken eğer nöbet geçirilirse hayatı tehdit edecek durumlar ortaya çıkabileceği için nöbetleri kontrol altına alınamamış epilepsi hastalarında araç kullandırılmamalı ve tehlikeli işlerde çalıştırılmamalıdır. Ayrıca epilepsi ilaçlarının çoğu doğumsal anomalilere neden olabileceği için hamile kalmayı düşünen kadınların bu durumu hekimleriyle konuşmaları önemlidir.

    Tanı sürecinde asıl olan dikkatli bir öykü almaktır. Yapılan elektroensefalografik (EEG) incelemede beyin içinde havale odaklarının varlığı gösterilebilirken nöbetler arasında EEG normalde olabilir ve bu nedenle uzun dönemli EEG çekimi yapmak gerekebilir. Epilepsiyi tetikleyen dâhili rahatsızlıkları anlayabilmek için kan biyokimya ve hormon testleri ile birlikte Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT), Beyin MRG ve menenjit gibi enfeksiyonlardan şüpheleniliyorsa ek olarak beyin omurilik sıvısı (BOS) incelemesi yaparak sonuçlarını görmek gerekir.

    Epilepsi tedavisinde tekrarlayan nöbetler için altta yatan bir neden (enfeksiyonların tedavisi, beyin tümörü ya da diğer beyin hastalıklarının cerrahi tedavisi) belirlenmişse bu nedenin tedavi edilmesi epilepsiyi engelleyecektir. Altta yatan neden tedavi edilmediği sürece epilepsi ilaçlarının etkisi bir yere kadardır. Ağızdan alınan ilaçlarla nöbetler kontrol edilmeye çalışılırken kişiye özel doz ayarlaması yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Alınan ilacın tipi nöbetin tipine göre değişirken bazı ilaçların kan düzeylerinin dikkatli bir şekilde izlenmesi ve ayarlanması gerekebilir.

    Bazı hastalarda birçok ilaç kullanılmasına rağmen nöbetler kontrol altına alınamaz ve dirençli epilepsi olarak adlandırılır. Bu durumda nöbetleri oluşturan anormal hücrelerin çıkartılması için cerrahi bir girişim gerekebilir. Bazı hastalarda ise uyarıcı bir aletle vagus siniri üzerine uyarı yapılarak nöbetlerin oluşması engellenebilir.

    Uygun beslenme ve yeterli uyku, alkol ve uyuşturuculardan uzak durulması, epileptik hastalarda nöbet oluşumunu azaltabilir
    Nöbetlerin gerçek nöbet olması, yalancı nöbet olmaması, hastanın standart tıbbi tedaviyi denemiş ve bundan yarar görmemiş olması, ilaçlara karşı vücudu şiddetli tepki verip ağır yan etkiler oluşmuşsa, nöbetler her zaman beynin tek bir tarafında başlıyorsa, nöbetlerin başladığı bölgenin konuşma, hafıza, görme gibi önemli fonksiyonlarla ilişkisi yoksa konsey kararı sonucu epilepsi cerrahisi düşünülebilir.

  • Beyin tümörü nedenleri, tanı ve tedavisi

    Beyin Tümörü Nedenleri;

    Beyin tümörü olgusuna yol açan nedenler konusunda birçok çalışma yapılmaktadır. Kesin suçlanacak bir neden, henüz yok denecek kadar azdır. Ancak bazı etkenlerin beyin tümörü gelişmiş hastalarda daha sık rol aldığı bilinmektedir. Bu etkenler erkek cinsiyet, beyaz ırk, 65 yaş üstü olarak sıralanabilir. Radyasyona maruz kalmanın, radyasyon tedavisinin beyin tümörü riskini artırdığı bilinmektedir. Bazı tip beyin tümörü de ailevi geçiş gösterir. Plastik ve tekstil sanayisinde kullanılan bazı hammaddeler ve cep telefonları da risk faktörü olarak belirlenmiştir.

    Beyin Tümörü Belirtileri:

    Beyin tümörü olan hastalar baş ağrısı, kusma, bulantı, görme bozukluğu, bilinç bozulması, havale geçirme, kol ve bacaklarda güçsüzlük, sinirlilik, iştahsızlık, işitmede azalma, düşünme- konuşma ve kelime bulmada güçlük ve/veya yavaşlama, kişilik ve davranış değişiklikleri, denge kaybı, baş dönmesi, sersemlik, unutkanlık, anlamada yetersizlik, yazamama gibi yakınmalardan biri ya da bir kaçı ile başvurabilirler. Baş ağrısı (genellikle sabahları daha şiddetlidir) ve nöbet ise en sık görülen bulgulardır. Beyin tümörü hiçbir bulgu vermeden, günümüzde beyin MR’ı çekilmesi gereken başka durumlarda tamamen tesadüf eseri de tespit edilebilir, bu tip tümörler genelde iyi huyludur.

    Beyin Tümörü Tanı Yöntemleri:

    Klinik değerlendirmede, bilgisayarlı beyin tomografisi (BT) ya da manyetik rezonans görüntüleme (MR) tetkikleri ile, beyin tümörü olgusunun genellikle iyi veya kötü huylu olup olmadığı köken aldığı bölgeye ve genel yapısına bakılarak tahmin edilebilir. Tümör sınırlarının ve özelliklerinin daha iyi tanımlanması amacıyla bu tetkikler kontrast madde verilerek de tekrarlanabilir. Manyetik Rezonans Spektroskopi (MRS) ile beyinde belirlenen bir bölgeye ait biyokimyasal değişikliklerin saptanması, Difüzyon Tensor Görüntüleme ile beyinin beyaz cevher yollarındaki su akımının ölçülmesi, Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme (fMR) ile beyinin özel işlev gören alanlarının saptanması ve Anjiogram incelemesi ile beyin atar ve toplardamarlarının gösterilmesi gerekebilir. Tanıda yardımcı olabilen bazı tetkikler arasında doğrudan kafa grafileri, EEG, tüm vücut kemik sintigrafisi, PET-BT, hormon incelemeleri de sayılabilir. Kesin tanı ise, tümör biyopsisi ile elde edilen örneğin veya cerrahi ile çıkarılan tümör dokusunda üç-sekiz gün sürebilen patolojik inceleme sonrası konur.

    Beyin Tümörü Tedavi Yöntemleri:

    Genellikle cerrahi olarak tümörün çıkarılması, beyin tümörü olgularının neredeyse tamamı için ilk seçenek olarak düşünülmelidir. Boyutları küçük, beynin derin yerleşiminde olan meningiom eğer hasta için şikâyet yaratmıyorsa beyin cerrahı tarafından takipte tutulabilir. Tümörlerin az bir kısmında ise komplikasyon oranının yüksek olması nedeniyle kısmi çıkarım ya da radyoterapi ve takip önerilmektedir. Özellikle yüksek evreli glial tümör tanısı biyopsi ile kesinleştikten sonra; her biri kendi içerisinde tedaviye farklı yanıt veren bu tümörlere farklı şekillerde yaklaşılmaktadır. Bazı tümörlerin kemoterapi ve ışın tedavisine çok uzun bir süre üremeyerek yanıt verdikleri görülürken, beyin dokusundan köken almış yüksek evreli bazı beyin tümörlerinin bu tedavi yöntemlerine yanıt vermeme ihtimali de vardır. Bir de beyin dokusunda tümör çıkarıldıktan sonra oluşan boşluğa, yavaş salınımlı kemoterapi ajanları yerleştirilebilmektedir. Beyin sapı yerleşimli lezyonların bir kısmı cerrahi olarak çıkarılabilirken, bir kısmında ise radyo-cerrahi (Gamma knife, Cyber knife, Linac) uygulanabilir. Kısaca tümörün huyu ve yerleşim yeri, hastanın yaşı, genel durumu ve ek sistemik problemlerin varlığı, cerrahiye karar vermeyi ve cerrahi olarak tümör çıkarımının sınırlarını belirler.

  • Depresyon ve inflamasyon ilişkisi

    Depresyon dünyada hızla yayılan ve Türkiyede son 5 yılda %70 oranında artan bir hastalık. Türkiye ‘de nüfusun 10 da 1 i hayatlarının bir bölümünde antidepresan kullanan kişilerden oluşuyor. Buna ek olarak aslında depresyon hastası olup klinisyenler tarafından görülmemiş ve tanı konulmamış kişiler eklenirse depresyonun ne kadar yaygın bir sağlık sorunu olduğu apaçık karşımıza çıkıyor.

    Depresyonun çok geniş spektrumda nedenleri bulunmakta. Kötü yaşam koşulları, fiziksel cinsel suistimaller,genetik geçiş , hormonal bozukluklar , işsizlik , maddi problemler , aile içi problemler ve bazı ilaçlar yan etki olarak depresyona neden olabilir.

    Bunlara ek olarak depresyon durumunda beyinde bazı kimyasallarda dengesizlik gelişir. Anti depresan ilaçlar temelde bu kimyasalları dengelemek amacıyla Antidepresan ilaçları üretip hastaları tedavi etmeye çalışır.

    Ancak bazı çalışmalar bize beyinde değişen kimyasallar dışında depresyonun başka nedenleri de olabiliyor. Bazı depresyon hastaları üzerinde yapılan çalışmalarda hastaların sadece %25 inde beyinde seratonin ve norepinefrine hormonlarının azaldığından bahsediyor. https://bit.ly/2tWzgp5

    Bazı hastalarda bu hormonlar tam tersine yüksek bulunabiliyor.

    Tamda bu nedenlerle depresyona başka bir pencereden bakmak gerekiyor.

    Depresyon Nedir?

    ⦁ Üzgün, çökkün duygudurum, günün büyük kısmında ve hemen hemen hergün

    ⦁ Her günkü faaliyetlerde ilgi ve hoşnutluk kaybı.

    ⦁ Uyumada güçlükler (insomnia); başlangıçta uykuya dalamama, gece uyanıp bir daha uyuyamama ve sabah çok erken uyanma ya da bazı hastalarda zamanın çoğunu uyuyarak geçirme isteği.

    ⦁ Faaliyet düzeyinde değişiklik, ya letarjik olma ( psikomotor yavaşlama) ya da ajite olma.

    ⦁ İştah azalması ve kilo kaybı, ya da iştah ve kilo artışı

    ⦁ Olumsuz benlik kavramı, kendini yerme ve itham etme, değersizlik ve suçluluk duyguları.

    ⦁ Düşüncede yavaşlama ve kararsızlık gibi dikkati toplamada güçlükten yakınma ya da gerçekten güçlük çekme.

    ⦁ Yinelenen ölüm ve intihar düşünceleri.

    Depresyon – İnflamasyon İlişkisi

    Depresyondan bahsederken vücutta meydana gelen daha önemli bir durumdan bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. İnflamasyon…

    İnflamasyon(Yangı) akut veya kronik olabilir. Bizler bu konuda kronik inflamasyondan bahsedeceğiz. Kronik inflamasyon vücudun kendi hücrelerine saldırması sonucu dokuda oluşan problemlerin genel adıdır.

    Kronik inflamasyonun nedenleri arasında

    ⦁ Uyku bozuklukları ve az uyku

    ⦁ Fazla kilo

    ⦁ Vitamin ve mineral eksiklikleri

    ⦁ Stres

    ⦁ İnflamatuar besinler(Gluten, şekerli besinler , bazı tahıllar vb gibi)

    Araştırmacılar depresyon ve inflamasyon ilişkisini bulmakla kalmıyor , eğer depresyon tedavisinde belirttiğimiz nedenleri minimuma indirirsek hastalığın belirgin düzeyde azaldığından bahsediyorlar. Maalesef halihazırda beslenme tarzımız inflamasyon ve dolayısı ile depresyon için çok kolaylaştırıcı durumlar içeriyor.

    Genel olarak inflamasyon nedenlerini baslık olarak açıklarsak:

    Toksik Besinler:

    Beslenmemizde bu ürünleri ne kadar aza indirirsek birçok kronik hastalık ve konumuz olan depresyona yakalanma riskimizinde aynı oranda azalacağını belirtmek isterim.

    Özellikle diyetimizde bulunmaması ve kaçınmamız gereken besinler:

    ⦁ Şeker

    ⦁ Mısır surubu

    ⦁ Tatlandırıcılar

    ⦁ Mısır ,ayçiçegi ve kanola yağı

    ⦁ Palm yağı

    ⦁ Her türlü trans yağ

    ⦁ Renklendirici katkı maddeleri

    ⦁ Koruyucu içeren süt ve süt ürünleri

    ⦁ Yüksek sodyum içerikli besinler

    ⦁ Rafine un ve gluten içeren besinler

    Stres

    Stres hayatımızda birçok probleme yol açtığı gibi depresyona da yol açabilir. Stres vücutta inflamatuvar sitokinleri arttırıp depresyonu tetikler.

    Herkesin stresle başa çıkma yolları vardır, günde 10 dakikanızı stresle başa çıkmak için ayırmanızı önermekteyiz. Meditasyon , Yoga , Yürüyüş , Psikoterapi veya Tamamlayıcı Tıp yöntemleri stresi azaltmak için denenebilir.

    Fazla Kilolu Olmak:

    Fazla kilo inflamasyonu destekler. Obezite vücudunuzu inflamatuvar duruma sokar ve bu nedenle depresyon riskini arttırır. Nasıl ki kilo aldığımızda inflamatuvar sitokinler artıyorsa, kilo verdiğinizde bu sitokinlerin hepsi azalır ve birçok kronik hastalıktan koruma sağlarlar.

    Hareketsiz Yaşam Tarzı:

    İnsan vücudu masa başı oturup çalışmaya , tüm günü hareketsiz geçirmeye programlanmamıştır. İnsan vücudunun ihtiyacı olan hareketi yapmalıdır.Hastalarımıza günde en az 1 saat spor önermekteyiz. Bu bir saat kilo vermenin yanında ,kaslarınızı güçlendirecek , birçok olumlu hormonal değişie neden olacak, organların kanlanmasını arttıracak. Böylece hem fiziksel hemde ruhsal olarak iyilik haline neden olacaktır. Eğer hareketsiz bir yaşama ve masa başı işe sahipseniz spor çok daha önemli olacaktır.

    Hareketsiz yaşam bazı kanserlerin riskini arttırır. Aksiyete ve depresyona sebep olur. Birçok kardiovaskuler hastalık için belirgin risk faktörüdür.

    Kan kolesterol düzeyini arttırır ve koroner kalp ve damar hastalıklarının gelişmesine neden olur.

    Hareket etmek için sadece spor salonunu beklememek gerekerir.İşe giderken yürümek veya aracınızı uzak bir mesafeye bırakıp egzersiz yaparak gitmek. Merdiven asansör seçimlerinde merdivenleri seçmek. Tabi ki zamanınız varsa yüzme , doğa yürüyüşü, bisiklet sürmek en fazla önerdiğimiz aktivitelerdir.

    Vitamin Eksiklikleri:

    Bazı vitaminler özellikle vitamin D eksikliğinin depresyonla alakalı olduğu kanıtlanmıştır.Maalesef günümüzde toplumumuzda çok yüksek oranda Vitamin D eksikliği mevcuttur. Özellikle kış aylarında az güneş gören kişilerde D vitamin eksiklikleri daha sık görülmektedir.

    Ayrıca vitamin D inflamatuvar sitokinleri süşürür ve depresyondan koruyucu etkisi bulunmaktadır. Eğer doğal olarak Vitamin D belli bir orana çekilemiyorsa dışardan takviye olarak vitamin D alınmalıdır. Ayrıca vitamin D sadece inflaasyonu baskılamaz ayrıca immun sistemi güçlendirir ve göbek çevresi yağlanmasını azaltır.

    Uyku Bozuklukları:

    Birçok kişide uyku bozuklukları ortaya çıkmakta ve bu sorun ilerlemektedir. Uyku bozuklukları sonucu hormonal aks bozulakta ve birçok hastalık için zemin hazırlanmaktadır.

    Çevresel Toksinler:

    Besinlerde olduğu gibi birçok çevresel faktör ve toksin inflamasyona neden olabilmektedir. Çevresel toksinleri havadan , kullandığımız temizlik eşyalarından vs. alabilekteyiz.

    Örnek vermek gerekirse:

    ⦁ Pasif sigara içiciliği

    ⦁ Ağır metaller

    ⦁ Küfler

    ⦁ Formaldehit içeren teizlik ürünleri

    ⦁ Kurşun elementi içeren ürünler

    ⦁ Organik olmayan pestisitler

    ⦁ Yüksek civa içeren balıklar

    ⦁ Paraben , sentetik renklendiriciler , SLS ve bunun gibi birçok koruyucu içeren ürünler

    Kökten Nedenleri Çözmeliyiz:

    Eğer depresyonunuz varsa ancak herhangi organik bir neden göremiyorsanız, depresyona neden olacak yaşam tarzı , hayat standartı problemleriniz yoksa kendinizi bu yazıyı okuduktan sonra inflamasyon yönünden değerlendiriniz.

    Ve eğer inflamasyonu durdurmaya karar verirseniz , işe doğal anti-inflamatuvar alımıyla başlamalıyız. Somon balığı , yeşil yapraklı sebzeler , Omega 3 , zerdeçal , orman meyveleri gibi besinler bolca tüketilmeli. Stres azaltılıp günde en az 30 dk spor yapılmalı.

    Bu konuda inflamasyon konusuna ilgili bir tamamlayıcı tıp uzmanı veya fonksiyonel tıp uzmanıyla görüşmek faydalı olabilir.

    Şimdi adım adım neler yapılmalı, inflamasyonu azaltmak için neler uygulamalısınız onları belirtelim

    ⦁ Şekerli ürünleri kesmet

    ⦁ Glutensiz diyet uygulamak

    ⦁ Tüm işlenmiş gıdaları bırakmak

    ⦁ Elinizden geldiğince süt ve süt ürünlerini kesmek

    ⦁ Haftada 2-3 adet deniz balığı özellikle somon tüketmek

    ⦁ Çevresel toksinleri minimuma indirmek

    ⦁ Kimyasal temizlik ürünlerinden uzaklaşın

    ⦁ Stresi azaltın

    ⦁ Uyku saatlerinizi düzenleyin gece 12 den geç yatmayın.

    ⦁ Günlük egersiz yapın

    ⦁ Organik güzellik ürünlerini seçin

    Bu uygulamaları yaptığınızda ilk haftalarda kendinizi enerjisi düşük,yorgun halsiz hissedebilirsiniz. Ancak ilerleyen haftalarda birçok faydası ile beraber daha enerjik, daha dinç hissedeceksiniz. Buna ek olarak algınızın açıldığı daha rahat ve huzurlu düşündüğünüzün farkına varacaksınız.

    Kliniğimizde Depresyon hastalarına psikoterapi , akupunktur ile destek olurken inflamasyonu baskılamak için de elemninasyon diyetleri öneriyoruz. Eleminasyon diyetlerinin sonucunda hastalarda gördüğümüz başlıca değişiklikler:

    ⦁ Kilo verme

    ⦁ İyi görünümlü bir cilt

    ⦁ Enerji artışı

    ⦁ Eklem ağrılarında azalma

    ⦁ Baş ağrılarında azalma

    ⦁ Sindirimin düzenlenmesi

    ⦁ Leaky Gut sendromu tedavi etme

    ⦁ Otoimmun hastalıklarda semptoların azalması

    ⦁ Şişkinliğin azalması

  • Akupunktur tarihçesi ve tedavi metodları

    Latince acus iğne, punctura batırmak, delmek anlamına gelir. Batı dillerindeki akupunktur sözcüğü Çince’de zhen jiu (zhen:akupunktur, jiu:moksibasyon) olarak kullanılır. Moksa adlı bitki yakılarak bazı noktalar ısıtılır. Buna moksibasyon denir.

    Çok eski dönemlerde, akupunktur tedavisi için keskin kenarlı taşlar kullanılmaktaydı. Zamanla bu taşların yerini kemik veya bambudan yapılan materyaller aldı. Daha sonra değişik metallerden yapılan iğneler kullanıldı. Günümüzde ise tek kullanımlık altın, gümüş ve çelikten üretilen iğneler kullanılmaktadır.

    Akupunktur vücut akupunkturu ve mikrosistemler olarak uygulanır. Vücut akupunkturunda 12 çift, 2 tek 14 ana meridyen ve ekstra meridyenlerin gövde, baş, boyun, kollar ve bacaklarda bulunan noktaları kullanılır. Mikrosistemler ise kulak (auriculotherapy), eller – ayaklar (su jok akupunktur) ve baş (scalp acupuncture) bölgeleridir.

    Meridyenler tüm vücudumuzu baştan ayağa dolaşırlar. Chi (qi) adı verilen hayat enerjisi de bu meridyenlerde akış halindedir. Geleneksel Çin tıbbına göre herhangi bir nedenle Chi’nin vücutta dolaşımı engellendiğinde hastalıklar ortaya çıkar.

    İnsan vücudu kırık bir kemiği iyileştirdiği gibi kendisini iyileştirme yeteneğine sahiptir. Akupunktur noktalarına iğne batırılarak beyne uyarı gönderilir ve insan vücudunun kendisini iyileştirme yeteneği ve mekanizmaları harekete geçirilir. Böylece bloke olan enerjinin akışı ve tedavi için gerekli maddelerin vücut tarafından salgılanması sağlanır. Enerji akışı dengeye gelince hastalık da iyileşmiş olur.

    Akupunktur Tarihçesi

    Akupunktur 5000 yıllık geçmişi olan bir tedavi yöntemidir.

    Akupunktur hakkında bilinen ilk kitabı Sarı İmparator Huang Di Nei Jing milattan iki yüzyıl önce yazmıştır. Bu kitapta akupunktur noktaları tanımlanmış ve pek çok hastalığın nasıl tedavi edildiği yazılmıştır.

    17. yüzyılda Çin’e giden misyonerler akupunkturun batıya geçişini sağlamışlardır. Akupunktur batıda uygulanmaya başlamışken 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Çin’de özellikle sarayda yasaklanmış olmasına rağmen halk arasında uygulanmaya devam etmiştir. 20. yüzyılın ortasında ise yeniden yaygın şekilde uygulanmaya başlamıştır. Akupunktur bilen, yalın ayak doktorlar (barefoot doctors) olarak adlandırılan sağlık personelleri tüm ülkeye yayılarak birinci basamak sağlık hizmetinde önemli rol oynamışlardır.

    Akupunkturun ilk kez Uygur Türkleri tarafından uygulandığı da söylenmektedir. Bazı kazılarda bulunan ve akupunktur noktalarını gösteren eserler bu görüşü desteklemektedir.

    Akupunkturun etkileri:

    *Analjezik etki: Akupunkturun en çok bilinen ve kullanılan etkisidir. Çeşitli ağrıların giderilmesinde kullanılır.

    *İmmun sistemi düzenleyici etki: Akupunktur vücudun direncini artırır.

    *Homeostatik etki: Homeostazis organizmanın iç ortamının sabit tutulması, korunmasıdır. Akupunktur otonom sinir sistemi üzerinden homeostazisi sağlar.

    *Sedatif etki: Akupunktur tedavisi sırasında çekilen EEGlerde beyin dalgalarında değişimler tespit edilmiştir. Uyku bozukluklarının tedavisinde akupunkturun bu etkisinden yararlanılır. Akupunktur seansı sonrasında hastalar oldukça dinlenmiş ve rahatlamış hissederler.

    *Psikolojik etki: Akupunktur ile dopamin ve serotonin düzeyleri artırılabilmektedir.

    *Motor iyileştirici etki: Bazı felçlerde iyileşme sağlanabilir.

    *Rejenerasyon yapıcı etki: Akupunktur bölgesel kan akımını artırır. Böylece hücre yenilenmesini sağlar.

    Akupunktur Nasıl Uygulanır?

    Akupunktur belli noktalara özel iğnelerin yerleştirilmesiyle uygulanır. İğnelerde herhangi bir ilaç yoktur.

    Akupunktur seans sıklığı hastalığa göre değişir. Her gün, haftada 2-3 kez, haftada 1 kez veya ayda 1 kez yapılabilir. Bazı durumlarda, her yıl belli dönemlerde bir kaç seans tedavi uygulamak gerekebilir

    Akupunktur seansının süresi genellikle son iğne batırıldıktan sonra 20-30 dakika arasındadır.

    Akupunkturun Yan Etkisi Var Mıdır?

    Yeterli eğitimleri almış bir hekim tarafından uygulandığı takdirde akupunktur oldukça güvenli bir yöntemdir. Bazen iğne batırılan yerde morarma olabilir.

    Akupunktur uygulamalarında steril ve tek kullanımlık iğneler kullanılması gerekir. Bu enfeksiyon hastalıklarının bulaşmasını önlemek için şarttır.

    Akupunktur İğnesi Acıtır Mı?

    Vücuduna iğne batırılması düşüncesi pek çok insanı huzursuz eder. Akupunktur iğneleri çok ince altın, gümüş ya da çelikten yapılan iğnelerdir. İğne batırılırken acı hissedilmez ya da sinek ısırığı tarzında hafif bir acı hissedilebilir. Vücuduna batırılmış iğneler olmasına rağmen, seans sırasında bazı hastaların uyuduğu görülür.

    İğne fobisi olanlar ve çocuklarda lazer akupunktur uygulanabilir.

    Akupunktur Seansı Öncesi ve Sonrasında Dikkat Edilmesi Gereken Durumlar Nelerdir?

    Akupunktur seansı öncesi ağır yemek yenmemeli veya çok aç olunmamalıdır. 4 saat önce ve 2 saat sonraya kadar (seans günü uzak durulursa daha iyi) alkol alınmamalıdır. Aşırı aktivitede bulunulmamalıdır. Seans günü istirahat etmekte fayda vardır.

  • Gece işemesi (enurezis noktürna)

    Enuresis sık rastlanan bir sorundur. Bu sorun yalnızca çarşafları değil, birçok ailenin hayatını da bir kabusa çevirmiştir. Bugün enuresis’in hemen hemen tamamıyla önlenebileceği ileri sürülmektedir. Çocuklar niçin ve nasıl miksiyon kontrolü öğrenirler?”.
    Miksiyon Kontrolü: Enuresis miksiyon kontrolü beklenen bir yaşta, uygunsuz koşullar altında, sık sık idrar boşaltmaktır. Ömür boyu süren ıslatmaya primer enuresis adı verilir; miksiyonun kontrollü olduğu bir dönemden sonra başlayan ıslatma vakaları ise sekonder enuresis adını alır.
    Gündüzleri ıslatma ( diurnal enuresis ), geceleri ıslatmadan ( noktürnal enuresis ) daha az görülür, ama ikisi kombine olarak da görülebilir. Yalnızca noktürnal enuresis gösteren çocukların birçoğu, iki yahut üç yaşından sonra gündüzleri mesane kontrolü öğrenmişlerdir.
    Nasıl bazı sağlıklı çocuklar yürümeyi yavaş ya da çabuk öğrenirlerse, bazıları da miksiyon kontrolünü yavaş ya da çabuk öğrenirler; ve bu gibi yetenekler bir süre gelişmekte devam eder.
    Bir bebeğin böbrekleri sürekli olarak idrar salgılar, ama bebek sürekli olarak altını ıslatmaz; mesanede biriken idrarı tutma süresi gittikçe artar. Miksiyon kontrolünün birkaç yıl içinde mümkün olabilmesi için, merkezi sinir sistemindeki ( MSS) gerekli mekanizmaların gelişmesi şarttır. Bu gelişim bazen bir yaşında, daha sık olarak 2-3 yaşlarında, bazen da 4 ya da hatta 5 yaşlarında gerçekleşir. Beş yaşından sonra, gelişim gecikmesinin çok ender olarak noktürnal enuresis etkeni olabileceği düşünülmektedir, ama başka birçok etken vardır. Şu halde, miksiyon kontrolü MSS gelişimiyle birlikte ortaya çıkan bir davranıştır, ama ortaya çıkması aksayabilir.
    Miksiyon kontrolünün başlamasını etkileyen bazı faktörler:
    1.Yetişme: Yetişmenin oynadığı rol önce değişik ülkelerdeki enuresis sıklığı karşılaştırılarak gösterilebilir ( oysa bazı uluslar bu soruna daha çok önem verirler). Bulüğ çağı öncesi yaştaki çocukların %10’unun etkilendiği Afrika’nın bazı bölgeleri dışında batılı olmayan ülkeler bu yazı kapsamına alınmamıştır. Dört yaşındaki çocuklarda miksiyon kontrolü dökümü şöyledir: İsveç % 92, İngiltere % 88, A.B.D (beyaz)% 71, Avustralya % 61.
    2.Aile: Enuresis çok kere “aileden gelir”. Familyal faktörler genetik (gelişim zamanını etkileyen faktörler) yahut ortamsal (örneğin, “problemli aileler”) olabilir. Problemli bir ailede, çocuğun bir ebeveynden yoksun kalması yahut iyi bakılmaması sonucunda, enuresis’in devam etmesi ihtimali daha yüksektir. Tersine, iyi bir aile ilişkisi ortamında miksiyon kontrolünün daha erken gelişmesi mümkündür.
    3.Anksiyete: Tuvalet eğitimi baskı yapılarak uygulandığı ya da bu çabalara bir anksiyete ve gerilim ortamında girişildiği taktirde, miksiyon kontrolü gecikebilir. Huzurlu bir ev atmosferinde ise bu gelişim hızlanır. Sözgelimi 4 yaşındaki bir erkek çocukta SSS’nin yavaş gelişmesi nedeniyle mevcut enuresis’in, ailede uyandırdığı birtakım endişeler gelişim gerçekleştikten sonra bile miksiyon kontrolünü geciktirebilir. Ailede bir ölüm ya da yeni bir doğum gibi diğer anksiyete etkenleri de aynı etkiyi gösterebilir. Etken değişse de, semptom aynı kalır.
    Enuresis organik hastalığa sekonder olduğu zaman, bu genellikle “sekonder enuresis”tir, yine de şimdiye kadar en sık görülen sekonder enuresis etkeni anksietedir. Ufak mesane enuresis’in bir etkeni değildir, enuresis’e sekonderdir. MSS belirtileri olmaksızın spina bifida occulta bulgusu önem taşımaz.
    Yatağını ıslatan çocuk, geceleri fazla idrar boşaltıyor değildir. İdrar boşaltma stimulusuyla uyanamayacak kadar derin mi uyur? Bu kısmen kabul edilmekle birlikte, şimdi yeniden incelenip değerlendirilmektedir.
    Çocuğu aile ortamı bakımından incelemek ve yatak ıslatmaya sık sık bozukluk gösteren ailelerin çocuklarında rastlandığını kabul etmek önemlidir. Bir zamanlar enuresis’in başlı başına psikiyatrik bir bozukluk olduğuna inanılıyordu, sonraları bu görüşün doğruluğundan şüphe edildi. Bugün enuresis’in emosyon (duygu) yahut davranış bozukluğuyla ilgili olduğu hususunda modern deliller mevcuttur. Bazı enüretik çocuklarda sekonder bir anksiete mevcut olduğu görülmektedir. Yine de , bu çocuklardan birçoğu psikiyatrik bakımdan normaldir. Emosyonel bir bozukluk geçici de olabilir; ama öğrenme bakımından “duyarlı döneme” (yaklaşık 2-4 yaşları arasında) rastlandığı taktirde, mesane kontrolünü geciktirebilir.
    Böylece anksiete primer yahut sekonder enuresis’de, ya da görünüşte iyileştiği halde nükseden vakalarda önemli bir rol oynayabilir.
    Akupunktur; limbik sistem regulasyonu sağlayarak, anksiyeteyi giderdiği gibi MSS’de miksiyon kontrolünün gelişmesine katkıda bulunarak sorunun giderilmesini sağlar.

  • Menopozda beslenme

    Her kadının menopoz deneyimi kendine has olabilir. Bazı kadınlar bir çok farklı semptomlar yaşarken, bazıları ise hiç belirti göstermeyebilirler. Menopozun yaklaşmakta olduğunu gösteren işaretlerden biri adet periyodlarındaki değişikliklerdir. Daha uzun veya kısa, daha şiddetli veya hafif geçebilirler. Menopoz sürecinde uyku problemleri, dikkat eksikliği, ruh halinde ani değişiklikler, sıcak basması ve cilt kuruluğu gibi bazı can sıkıcı belirtilerin yanı sıra, yüksek kolesterol ve kemik erimesi gibi uzun vadeli daha ciddi risk faktörleri de oluşur.

    Sizlere vereceğim iyi haber ise; uygun bir diyete bağlı kaldığınız taktirde bazı menopoz semptomlarını azaltabilir, hatta bazılarını tamamen önleyebilir ve osteoporoz (kemik erimesi) ve kalp, damar hastalıklarından kendinizi koruyabilirsiniz. Kadın sağlığı için çok önemli olan temel gıdaları diyetinize eklediğinizde, menopoz dönemini ve sonrasını çok daha rahat yaşayabilirsiniz.

    Kalsiyum: Menopoz sürecinde östrojen (estrojen) hormonuzdaki azalma kemik erimesini hızlandırır ve bu yüzden kalsiyum ihtiyacınız artar. Günlük 1200mg. Olan kalsiyum ihtiyacınızı; süt ürünleri, balık ve brokoliden temin edebilirsiniz.

    Su: Yine östrojen azalmasından kaynaklanan vajinal ve cilt kuruluğu, menopoz sürecindeki kadınların en yaygın şikayetlerindendir. Günde 8 bardak su içmek cildinizdeki nemi korumaya yardımcı olur. Su içmek, ayrıca yine menopoz döneminde sıkça şikayet edilen şişkinliği azaltır.

    Meyve ve Sebzeler: Yaş ilerledikçe metabolizma yavaşlayarak, kadınların en sevmediği menopoz belirtilerinden birine zemin hazırlar: Kilo alma. Düşük kalorili meyve ve sebzeleri tüketerek hem kilonuzu korursunuz, hem de sağlıklı kalmak için ihtiyacınız olan besinleri almış olursunuz.

    Demir: Kırmızı et, tavuk, balık, yumurta, fıstık, fındık ve yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. Demir ihtiyacınız için destek ürünleri almanızı tavsiye etmiyorum.

    D Vitamini: Güneşten alırız ve özellikle menopoz dönemindeki kadınların kemik sağlığı açısından kritik öneme sahiptir. Kış mevsiminde doktorunuzun tavsiye ettiği miktarlarda D vitamini desteği almanız faydalı olacaktır.

    Tam Tahıllar: Sindirim sistemimizin doğru işlemesini sağlayan, enerji arttıran B vitaminini tam tahıllardan alırız. Beyaz pirinç yerine esmer pirinç ve bulgur, beyaz ekmek yerine ise tam tahıllı ekmekleri tüketmeniz menopoz sürecinde size yardımcı olacağı gibi, içerdiği folik asid ve lif öğeleri sayesinde menopoz sonrası oluşabilecek kalp ve damar hastalıkları riskini de azaltır.

    Keten Tohumu: Omega-3 yağ asitleri içerir ve östrojen benzeri bileşenleri ile menopoz dönemindeki kadınlar için oldukça faydalı bir bitki bazlı besin kaynağıdır.

    Kaçınmanız gerekenler: Alkol, şeker, kafein ve baharatlı yiyecekleri mümkün olduğunca az tüketin.

    Araştırmalar gösteriyor ki; menopozu bir uğraş ve mücadele gibi görmek yerine hayatın doğal akışı içindeki bir dönem olarak algılayan kadınlar bu dönemi daha rahat atlatıyorlar.