Etiket: Bazı

  • Bronşial astım

    Bronşial astım (veya kısaca Astım) alt solunum yollarının yani bronşların kronik (müzmin, süreğen) hastalığıdır.
    Astım, bulaşıcı bir hastalık değildir ancak genetik temeli olan bir hastalıktır. Yani, anne veya babada astım varsa çocuklarda da astım olma olasılığı çok yüksektir.

    Belirtileri genellikle aralıklı olarak oraya çıkar. Birkaç gün ile birkaç hafta devam eder ve sonra belirtiler düzelir. Belirtilerin düzelmesi hastalığın düzeldiği anlamına gelmez. Çünkü özellikle hastanın düzenli takibi ve tedavisi yapılmıyorsa uygun şartlarla karşılaşıldığında belirtiler mutlaka tekrar ortaya çıkacaktır.
    Birçok etken Astımlı çocuklarda hastalık belirtilerini ortaya çıkarabilir. Bu etkenlerin başında nezle, grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonları ve allerjenler gelir.
    Astım tedavisi aylar-yıllar alabilen uzun süreli bir tedavidir ve düzenli aralıklarla hekim takibi çok önemlidir.

    Astım belirtileri
    • Hışıltı
    • Öksürük
    • Nefes darlığı
    • Göğüste sıkışma hissi
    Bu belirtiler devamlı olarak yoktur. Belirli aralıklarla ortaya çıkar. Bazı hastalarda birkaç haftada bir bazı hastalarda birkaç ayda bir belirtiler oluşur. Belirtilerin olmadığı dönemlerde bir sorun yokmuş gibidir. Astımlı çocuklar bu ara dönemlerde oyun oynama, merdiven çıkma, hızlı yürüme, koşma gibi bazı fiziksel aktiviteleri astımı olmayan arkadaşları kadar iyi yapamasalar bile genellikler sağlıklı görünürler. Hatta bu durum bazı aileler tarafından hastalığın düzeldiği şeklinde yorumlanır ve ilaçlar kesilip hekim kontrolünden çıkılır.

    Hangi çocuklarda Astım düşünülmeli?
    • Şikayetlerin devamlı değil, aralıklarla ortaya çıkması,
    • Hışıltının sık tekrarlaması,
    • Oyun oynama, merdiven çıkma, hızlı yürüme, koşma gibi aktivitelere bağlı öksürük veya hışıltı oluşması,
    • Özellikle geceleri nöbetler halinde kuru öksürük olması,
    • Belirtilerin daha çok geceleri veya sabahları ortaya çıkması veya var olan belirtilerin bu saatlerde daha da kötüleşmesi,
    • Belirtilerin yılın her döneminde oluşabilmesi,
    • Belirtilerin 3 yaşından sonra da devam etmesi veya 3 yaşından sonra ortaya çıkması,
    • Soğuk algınlığının hızla göğse inmesi veya 10 günden uzun sürmesi,
    • Allerjenler (Ev tozu akarları, polenler, hayvan tüyü, küf, hamamböceği), soğuk hava veya kuru hava solunması, egzersiz, ağlama, gülme, sigara dumanı, aerosoller, parfümler, saç spreyleri, hava kirliliği, odun-kömür dumanı, temizlik malzemeleri, nezle-grip gibi üst solunum yolu enfeksiyonları ve stres gibi etkenler ile belirtilerin ortaya çıkması, durumunda, Astım düşünülmeli

    Astım teşhisi
    Astım teşhisi için kullanılan en değerli yöntem, hastalığın hikayesidir. Yani, doktorlar anne-babalardan ve çocuğun kendisinden hastalığın belirtilerini ayrıntılı olarak sorup öğrenmeye çalışırlar. Bu sorgulama ne kadar doğru yapılırsa, astım teşhisi koymak da o kadar kolaylaşır. Bu nedenle, özellikle anne-babalar hastalıkla ilgili sorulan sorulara sıkılmadan, doğru ve net cevaplar vermelidirler.
    Küçük çocuklarda hastalığın hikayesi kadar çocuğun hasta iken hekim tarafından görülmesi ve astım tedavisine alınacak cevap da büyük önem taşır. Çünkü özellikle küçük çocuklarda Astımdan başka birçok hastalık da Astım belirtileri ile aynı belirtileri oluşturur ama sadece astımlı çocuklardaki belirtiler Astım tedavisi ile düzelir. Astıma benzeyen diğer hastalıkların belirtileri ise astım tedavisi ile düzeltilemez. Bu farkı ancak bir hekim anlayabileceği için, çocuğun mutlaka belirtilerin ortaya çıktığı dönemde hekim tarafından görülmesi sağlanmalıdır.
    Astım teşhisinde kullanılabilen en önemli test ise solunum testidir. Ancak, solunum testi büyük çocuklarda yapılabilen bir testtir. Özellikle altı yaşından küçük çocuklarda kullanılamaz.
    Allerji testleri ise teşhise yardımcı olarak kullanılabilen bir yöntemdir. Toplumda, allerji olmadan astım da olmaz gibi bir anlayış geliştiği için, allerji testleri negatif çıkan birçok astımlı çocukta astım teşhisi ve tedavisi gecikir.
    Sonuç olarak, hastaya uygun yöntemlerin kullanılmadığı durumlarda astımlı hastaların teşhisi ve dolayısıyla tedavisi gecikebilir. Bazen de çocukta astım olmadığı halde astım teşhisi konulabilir ve bu çocuklar gereksiz yere uzun süreli ilaç kullanabilirler.

    Astım nasıl tedavi edilir?
    Astım kronik bir hastalık olduğuna göre, tedavisi de uzun süreli olmalıdır. Tedavinin ilk aşaması, anne-babaların çocuklarının astım olduğunu kabullenmelidirler. Bu aslında tedavinin ilk aşamasıdır. Bunun yanında, astımın korkulacak bir hastalık olmadığı ama önemli ve ciddi bir hastalık olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Astım tedavisinde amaç çocuğu şikayetsiz hale getirmek ve günlük aktivitelerini astımsız yaşıtları düzeyinde yapabilmesini sağlamaktır. Bu, hemen sağlanabilen bir durum değildir. Her çocuğun astım şiddeti birbirinden farklı olduğu için kullanılacak ilaçlar ve ilaç dozları da birbirinden farklıdır. Bazı çocuklarda belirtilen düzeyde kontrol birkaç ay içinde sağlanabilirken bazı çocuklarda bu süre çok daha uzun olabilir. Bu nedenle, anne-babalar ve çocuklar özellikle tedavi süreleri açısından sabırlı olmalı, en geç 2-3 ayda bir mutlaka kontrole gitmeli ve tedaviyi başlatan doktordan habersiz ilaçlarını bırakmamalıdırlar. Burada belirtilmesi gereken bir durum da, hastaların bir kısmının belirtiler düzeldi diye hastalığın da düzeldiğini zannederek ilaç kullanmayı bırakmalarıdır. Tekrar belirtmek gerekirse astım, kronik bir hastalık olması nedeniyle tedavisi de uzun sürelidir, belirtilerin düzelmesi hastalığın düzeldiğini göstermez, tedavide kullanılacak ilaçlara, tedavinin süresine ve ne zaman kesileceğine ancak bir uzman hekim karar verebilir ve hastalar mutlaka belirli aralıklarla düzenli olarak kontrollerine gitmelidirler.
    Tedavide kullanılan ilaçlar 2 gruptur:
    1. Kronik iltihabı azaltan ilaçlar: Bunlar içinde en etkili olanları kortizonlu ilaçlardır. Kortizonlu astım ilaçları bazı araç-gereçler yardımıyla kullanılabilen sprey veya toz şeklindeki ilaçlardır. Her hasta için de farklı bir araç-gereç gereklidir. Diğer grup ilaçlar ise toz veya hap şeklinde alınabilen, kortizon içermeyen, bazı hastalarda etkili bir tedavi sağlayabilen ilaçlardır. Hangi hastada, hangi tür ilacın, eğer kortizonlu ilaç gerekiyorsa hangi araç-gereç yardımıyla ve ne kadar süreyle kullanılabileceğine en doğru şekilde hekim karar verebilir.
    2. Bronş genişletici ilaçlar: Atak dönemlerinde, belirli bir süre kullanılan ilaçlardır. Hekim tavsiyesi dışında, kontrolsüz kullanımları önemli yan etkiler oluşturabilir.
    Astım tedavisinde aşı uygulamaları da yapılabilir. Aşı tedavisi 3-5 yıl süren, zahmetli, pahalı ve bazen çok çok ciddi yan etkileri olabilen bir yöntemdir. Üstelik astımlı hastaların ancak bir kısmında işe yarayabilir.

  • Çocuklarda görülen epilepsiler

    ÇOCUKLARDA EPİLEPSİ (SARA HASTALIĞI)

    Epilepsi nedir?

    Epilepsi beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik dalgalarının yayılması sonucu ortaya çıkan nöbetler ile kendini gösteren bir hastalıktır. Bu dalgaların ortaya çıktığı beyin bölgesine bağlı olarak değişik şekillerde nöbetler oluşabilir. Bu nöbetler bazen bilinç kaybı, çenede kilitlenme, vücutta kasılma, kol ve bacaklarda atmalar şeklinde olabilirken bazı nöbetler dalma, boş bakış, değişik duygular (tat, koku, görsel ) hissetme vb şeklindedir.

    Epilepsi çocuklarda görülür mü?

    Epilepsi yenidoğan bebekten başlayarak her yaş grubunda görülebilen bir hastalıktır.

    Epilepsinin tipleri nelerdir?

    Farklı sınıflamalar olmakla birlikte temelde nöbetler ikiye ayrılır: parsiyel/fokal (yani beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve jeneralize (beyinde yaygın olarak olarak başlayanlar) nöbetler. Yaygın başlangıç daha kötü ve şiddetli bir nöbet anlamına gelmez. Buradaki gruplama sadece nöbeti oluşturan nedenin farklılığı ile bağlantılıdır.

    Epilepsinin nedeni nedir?

    Beyin gelişimini etkileyen veya beyinde hasar bırakan birçok durum, örneğin doğumsal beyin yapı bozuklukları, menenjit gibi enfeksiyonlar, genetik hastalıklar, kafa travmaları epilepsiye yol açabilmektedir. Hastaların yaklaşık yarısında ise epilepsinin belli bir nedeni bulunamaz. Bazı epilepsi tipleri için ise kalıtsal geçiş söz konusudur, yani anne veya babada bu epilepsi tipi varsa çocukta da olma olasılığı yüksektir .

    Epilepside hangi durumlar nöbetleri tetikleyebilir?

    Uykusuzluk, ateş, çeşitli enfeksiyonlar, aşırı stresli durumlar, aşırı kafein alımı ve bazı ilaçlar epilepsi hastalarında nöbetleri tetikleyebilmektedir. Bunun dışında belirli bazı epilepsi türlerinde nöbetler bilgisayar oyunları ve peryodik olarak yanıp sönen ışıklar ile tetiklenebilir.

    Tanı yöntemleri
    Tanıda en önemli nokta çocuğun geçirdiği nöbetin çok iyi tarif edilmesidir. Bu nöbetlerin mümkünse video kamerayla kaydedilmesi de tanıya çok yardımcıdır. Bu sayede epilepsiyle karışabilen birçok hastalığın dışlanması ve epilepsinin tipinin tayin edilmesi mümkün olabilir. Tanı için en önemli laboratuvar testi EEG olarak kısaltılan elektroensefalografidir.

    EEG sonuçlarına göre hastalara ek olarak beyin MR veya tomografi gibi görüntüleme yöntemleri,bazı kan testleri, zeka gelişimini değerlendiren testler ve kalıtsal bazı hastalıkları araştırmak için bazı metabolik ve genetik testler de istenebilir.

    Epilepsi tedavisi

    İlaç tedavisi : Günümüzde epilepsi için kullanılan birçok ilaç ve seçenek vardır. İlaç tedavisindeki amaç nöbet sayısını azaltmak ve hastanın mümkün olduğunca normal bir yaşam sürmesini sağlamaktır. İlaç seçimi nöbetin tipine, hastanın yaşına ve diğer faktörlere bakılarak yapılır. İlaç başlandıktan sonra genellikle en az iki yıl süreyle ilaca devam edilir. Hastaların yaklaşık yüzde sekseninde nöbetler tek bir ilaç ile kontrol altına alınabilirken diğer hastalarda birden çok ilacın birlikte kullanılması gerekebilir. Bazı hastalarda ise nöbetler tüm ilaçlara dirençli olabilir.

    Diğer tedaviler: İlaç tedavisine cevap vermeyen veya yeterli düzeyde nöbet kontrolü sağlanamayan hastalarda özel bir diyet programı, cerrahi yöntemler ve vagus sinir stimülasyonu denilen pil uygulaması da yapılabilmektedir.

    Prof. Dr. Füsun Alehan

  • Kök hücre tedavileri

    Kök hücre tedavileri

    Kök hücrelerin hastalıkların tedavisinde kullanımı

    Uzun zamandır yetişin kök hücre tedavileri, lösemi gibi bazı kan hastalıklarında başarıyla uygulanmaktadır. Son yıllarda, esas ümit vaad eden çalışmalar, hücre ölümüyle giden felç, bazı göz retina hastalıkları ve kalp krizi gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmasıyla ilgilidir. Ancak bu konularda ciddi kontrollü ve uzun dönem izlemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Daha az çalışılmakla birlikte cilt hastalıları, kısırlık, saç dökülmesi, diş tedavileri gibi birçok konuda deneysel çalışmalar bulunmaktadır. En çok çalışma yapılan bazı hastalık gruplarını aşağıda bulabilirsiniz.

    Kök hücre ve kan hastalıkları

    Hematopoietik Kök Hücre Transplantasyonu (HKHT) ağır aplastik anemi, lösemi ve diğer bazı maligniteleri olan hastaların tedavisi için kullanılan bir yöntemdir(1). Yetişkin hücrelerinin kullanımı, embriyo kök hücreleri gibi tartışmalı değildir; bir embriyonun yok edilmesi gerekmez, kişinin kendisinden alındığı için, kanser riski doku reddi gibi sorunlar çok daha az görülür.

    Kök hücre ve felç tedavileri

    Son yıllarda, travmatik omurilik yaralanmasının (OY) tedavisinde kök hücrelerin kullanımının umut vaad eden sonuçları vardır. nöral kök hücreler (sinirkök hücreleri) veya embriyonik kök hücreler (EKH) gibi nakil için kullanılabilecek değişik kaynak kök hücreler mevcuttur. OY tedavisinde kök hücrelerin potansiyel olarak kullanımı için deneysel ve klinik çalışmalar halen devam etmektedir. Nakil yapılarak sinir hücrelerinin tedavi olanağı geliştikçe, genellikle cerrahi girişim ile tedavi edilmeyen OY nöroşirürji alanına girecektir. Bu nedenle, kök hücre biyolojisi alanında nöroşirürjiyenlerin eğitimi gereklidir(2).

    Yalnız kök hücre ile felç tedavisi en çok suhistimal edilen konulardan biridir. Lefkoşa Yakındoğu Üniversitesinden Nöroşirürji uzmanı sayın Erkan Kaptanoğlu yaptığı çalışmanın tartışma bölümünde bu konuya özellikle dikkat çekmiştir:

    Birkaç yıl önce omuriliğin gerçek tamiri (rejenerasyon) imkansız olarak görülmekte idi. Günümüzde halen tatmin edici bir tedavi metodu bulunamamış olmakla birlikte, ne mutludur ki hücre, hayvan ve son zamanlardaki insan deney ve araştırmalarının sonuçları ümit vericidir.

    Sınırlı sayıda yayınlanan Faz I çalışmaların sonucunda bildirilen tedavi metotlarının etkinliğini kanıtlamak için uzun süreli, vaka-kontrollü, randomize, kör, çok merkezli çalışmalara gereksinim duyulduğu belirtilmektedir. Aksi takdirde klinik araştırması yapılmamış ya da henüz tamamlanmamış bir metot, standart tedavi metodu olarak kabul edilemez.

    Omurilik yaralanması sonucu felç olan hastalar ve aileleri bu ağır patoloji ve sakatlık ile ruhsal, sosyal, fiziksel ve maddi olarak mücadele etmek zorundalardır. Bazı bilim merkezleri kök hücrelerin her derde deva olduğunu bildirmektedir. İnternette ve medyada bu hücreleri ya da benzerlerini kullanarak hastaları belli bir ücret karşılığı iyileştirdiğini bildiren ilanlara rastlamak mümkündür. Omurilik yaralanmasında hastaları iyileştirdiğini reklam yolu ile duyuran kliniklerin bu konuda bilimsel yayın ya da bilimsel araştırmasına hiç rastlanmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Bu denemeler, tecrübeler ya da bilgiler, hastalar ve aileleri ile paylaşılmadan önce bilimsel, kanıta dayalı, ispatlanabilir ve tekrarlanabilir özellikleri ile bilimsel ortamlarda paylaşılmalı ve tartışılmalıdır(3).

    Kök hücre ve körlük

    Son yıllarda, kök hücreler, retinanın körlükle sonuçlanan bazı kalıtsal ve edinsel hastalıkları için tedavi umudu olmuştur. Son 10 yılda yapılan deneysel çalışmalar, retinadaki ileri düzeyde özelleşmiş hücre kayıplarının göz ve göz dışı kök hücre kaynaklarınca yerine konması ve işlevlerinin sürdürülmesinin olası olduğunu göstermiştir. Mezenkimal kök hücreler, etik problemlerin daha az olması ve kolay elde edilebilmeleri ile bu çalışmalarda tercih edilmektedir(4).

    Kök hücre ve kalp krizi

    Yapılan bir çok çalışmada nakil edilen kök hücrelerin, kardiyomiyosit(kalp kası hücresi) ve yeni damar oluşumunu sağladığı ve bunun ötesinde kardiyomiyositlerin kasılma fonksiyonu gösterdiği tespit edilmiştir(5).

    İslamın kök hücreye bakışı

    Bu konuda endişesi olan okurlarımız için, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, M. Saim Yeprem’in bir çalışmasına da yer vererek bu konuyu tamamlamak istiyorum.

    Bu konu Doğrudan Kur’an ayetlerinde bulunamayacağına göre, Kur’an’ın bütününden çıkarılan “İslam’ın Temel Prensipleri Açısından Kök Hücre Çalışmaları” şeklinde ele alınarak mütalaa edilmesi en uygun yaklaşımdır. İnsanın başlangıcı “zigot” hali olduğundan, ister laboratuar ortamında olsun isterse ana rahminde bulunsun, kök hücre elde etmek maksadıyla embriyonun itlafına olumlu bakmak mümkün değildir. Ancak herhangi bir sebeple sonlandırılmış gebelik, düşük, kürtaj ve IVF’de implantasyon sonrası artan embriyolar gibi materyallerden bu maksatlarla yararlanılabilir. İslam, embriyonik kök hücre yerine yetişkin kök hücrelerinin, düşük veya ölü doğan bebeklerden elde edilen kök hücrelerin kullanılması gibi alternatif çalışmaları desteklemektedir. Bu daha az sorun getirecektir. Ancak kök hücre çalışmaları, bir hastalığı tedavi etmek veya önlemek gibi yüce maksatlar için kullanıldığı takdirde elbette bu müdahale İslam’ın da desteklediği ve tavsiye ettiği bir müdahale olarak kabul edilmelidir(6).

    Kaynaklar:

    1.Gamze AKBULUT, Hematopoietik Kök Hücre Transplantasyonu (HKHT)’nda Tıbbi Beslenme Tedavisi. International Journal of Hematology and Oncology 2013, Vol 23, Num 1 Page(s): 055-065.

    2.Serdar KABATAŞ, Yang D. TENG.Omurilik Yaralanmasının Tedavisinde Nöral Kök Hücrenin Potansiyel Rolleri: Literatürün Gözden Geçirilmesi.

    Turksih Neurosurgery. 2010, Volume 20, Number 2, Page(s) 103-110

    3.Erkan KAPTANOĞLU,Yakındoğu Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği, Lefkoşa, Kıbrıs

    4. Gökhan ÖZGE, Güngör SOBACI, GATA Göz Hastalıkları A.D

    5.Min JY, Sullivan MF, Yang Y, et al. Significant improvement of heart function by cotransplantation of human mesenchymal stem cells and fetal cardiomyocytes in postinfarcted pigs. Ann Thorac 2002; 74: 1568-75.

    6.M. Saim YEPREM. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, İSTANBUL. An Islam Perspectıve On Stem Cell. Turkiye Klinikleri J Surg Med Sci 2006;2(43):87-90

  • Sorular ve cevaplar ile çocuklarda astım

    DÜNYA ASTIM GÜNÜNDE SORULAR VE CEVAPLAR İLE ÇOCUKLARDA ASTIM

    Ülkemizde astımın sıklığı nedir?

    ‘Neden benim çocuğum!’ denecek bir hastalık değil astım , hem dünyada hem de ülkemizde çocuklarda en sık rastlanılan hastalık. Okul çağında astım sıklığı ülkemizde % 6- 10 civarında. Okul öncesi dönemde ise öksürük , hırıltı , nefes darlığı gibi astım benzeri şikayetler çocukların % 50-60 ‘ında rmevcut . İyi haber bu çocukların önemli bir kısmında büyümekle bu şikayetler kayboluyor. Özellikle anne –babasında astım olmayan , allerjisi olmayan, hasta olmadığı zamanlarda şikayetleri olmayan ( örn egzersiz ile öksürük vb) çocukların önemli bir kısmı büyüdüğünde astım olmaz.

    Tanıda gecikme ve yanlış tanı ….

    Önce tanıda gecikme, çok sık karşılaştığımız sorunlardan biri budur. Bazı hastalar her üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben öksürük , balgam, hırıltı nefes darlığı gibi tipik bulgular olmasına rağmen astım tanısı almaz. Bütün kışı öksürerek geçiren, ya da ayda 1-2 kez antibiyotik kullanan, defalarca bronşit hatta zatürre gibi tanılar ile gece yarıları acillere giden ve hastanede yatmak zorunda kalan hastalar var … Çocukluk çağı astımının erken ve doğru tanısı , uluslararası ve ulusal tedavi rehberlerinin önerilerine uygun olarak kullanılan ilaçlar sayesinde hem çocuğun hem de ailenin yaşam kalitesi iyileştirilebilir. Ve tüm bu şikayetler ortadan kalkabilir.

    Bir diğer önemli konuda yanlış tanıdır…

    Bazı çok önemli hastalıklar astım benzeri bulgular ile karşımıza çıkabilirler. Kapıdan içeri giren her hastaya onlarca test yapılmasına gerek yoktur AMA, kullanılan tedavilere rağmen şikayetlerinde belirgin düzelme olmayan, büyümesi gelişmesinde sorun olan, bol balgam çıkaran çocuklarda mutlaka altta yatabilecek diğer hastalıkların araştırılması gerekebilir.

    Parasetamol Astım’a yol açar mı?

    Son 10 yıldır çok tartışılan bir konu bu… Arada sırada da sanki çok yeni bir tartışma imiş gibi sosyal medyada endişeli mesajlar yer alıyor … Evet bazı çalışmalar annenin hamilelik sırasında parasetamol kullanmasının ya da erken çocukluk çağında parasetamol içeren ilaçların yaygın kullanımının çocuklarda astım gelişimi ile ilişkili olabileceğini ileri sürmüştür. Ama parasetamol kullanımı ile astım arasındaki ilişki sadece basit bir birliktelik mi? Yoksa parasetamol gerçekten astıma yol açıyor mu bunu kesin olarak söylemek zor ne yazık ki….

    Bu neden ile biz ailelere şunu öneriyoruz ‘Ateş ya da ağrı çocuğun genel durumunu belirgin olarak etkiliyor ve gerçek bir ihtiyaç var ise kullanalım…’

    Eğer çocuğumuzun ilaca ihtiyacı yok ise en basit, en zararsız olduğunu düşündüğümüz ilaçları bile gereksiz yere vermeyelim.

    Çocuğumun astımı var yüzmesinde bir sakınca var mı?

    Astım ilaçlarını kullanan ve düzenli yüzme derslerine devam eden astımlı çocuklarda astım semptomlarında, hastaneye yatış ihtiyaçlarında, acil servis ziyaretlerinde azalma olduğu gösterilmiştir. Hastalıkları nedeni ile okula gidemedikleri gün sayısı da düzenli olarak yüzen astımlı çocuklarda daha az bulunmuştur.Yüzme ayrıca astımlı hastalarda akciğer kapasitesini arttırır ve nefes alma tekniklerini geliştirir.

    Astım açısından riskli çocuklarda astım gelişimini engelleyebilir miyiz?

    Çok sayıda genetik ve çevresel faktör astım gelişiminde rol oynar. Son 40-50 yaşam tarzımızdaki değişiklikler ile birlikte bir çok çevresel faktörün genetik ile de etkileşerek astım başta olmak üzere alerjik hastalıkları arttırdığı düşünülmektedir. Ne yazık ki mucizevi bir reçete yok. Ama anne ya da babasında astım hikayesi olan ve tekrarlayan öksüürk balgam, hırıltı ve veya nefes darlığı olan çocuklarda bazı önerilerimiz olabilir… Hem dünyada hem de ülkemizde en sık rastlanılan iç ortam allerjeni ev tozudur. ‘Bizim evde olmaz!’ demeyin. Bu küçük böcekler gözle görülmez, ne kadar temiz olursa olsun bütün evlerde vardır. Nemli ve ılık ortamları severler, insan ve evde hayvan var ise onların derisinden dökülen artıklar ile beslenirler. Aslında ev tozu böceklerinin artıklarının allerjik olmayan çocuklara bir zararı yoktur ama astımlı çocuklar için, özellikle de ev tozu allerjisi olan çocuklar için sorun olabilir. Evin iyi temizlenmesi, sık aralıklar ile süpürülmesi, sonrasında ise iyi havalandırılması önemli. Anti- allerjik yatak , yastık kılıflarının kullanılması kolay uygulanabilir olan ve önerilen yöntemler arasında. Ev tozu düzeyini sıfıra indirmek mümkün değil ama şunu söylebiliriz basitçe en etkin yöntem sıcak su ile yıkama‘Yıkayabileceğiniz her türlü yatak materyalini (>55 C) su ile yıkayın’. Evi temizleyelim derken abartmayalım bazı temizlik malzemeleri, hava temzileyici spreyler , parfümler gibi kimyasal bazı irritanlarında çocuklarda astım semptomlarını arttırabileceğini unutmamak gerekir

    Çocuğunuzun beslenmesinde dikkat etmeniz gerekenler noktaları da şöyle sıralayabiliriz. İlk 6 ay anne sadece anne sütü verilmesi, katı gıdalara 6 aydan sonra başlanması önemli. Ailede alerjik hastalık hikayesi olan çocuklarda inek sütü – yumurta beyazı ve soya gibi gıdaların 1 yaşından önce başlanmaması öneriliyor. Ayrıca deniz ürünleri (balık) ve fıstık gbi gıdalardan da 1 yaşından önce kaçınmak yerinde olur. Bebeğin sigara dumanına maruz kalmaması çok çok önemli. Çok sayıda çalışma var sigaraya maruz kalma tek başına astım gelişimi için önemli bir risk faktörü. Hem hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyor hem ed zaten astımı olan çocuklarda hastalığın şiddetini arttırıyor.

    Astım tedavisinde kullanılan Bitkisel tedaviler güvenilir mi?

    Doğadan gelen her şey zararsız demek değildir. Astım tedavisinde kullanılan bitkisel karışımlar özellikle içinde ne olduğu bilinmeden aktarlardan alınan gelişigüzel karışımlar ise çok dikkatli olmak gerekir…

    Bir çok bitkisel ilaçta bulunan Gingko biloba ( Bu bitki ülkemizde gümüş kaysı, fil kulağı, kız saçı, Çin yelpaze çamı gibi isimler ile anılmaktadır) özellikle kan sulandırıcı başka tedaviler alan insanlarda kanamalara yol açabilir. Meyan kökü kan basıncını arttırabilir, yine bir çok bitkisel ilaçta yer alan ve nefes borularını genişleten efedra (deniz üzümü) kullanımının bazı beklenmedik ölümler ile birlikte olduğunu ileri süren yayınlar mevcuttur. Sonuç olarak bitkisel tedaviler bazen hafif bazen şiddetli hatta hayatı tehdit edici yan etkilere yol açabilirler.

    Eğer bitkisel ilaçları kullanırken bulantı, kusma, kalp atımında hızlanma, ishal, döküntü, uykusuzluk gibi yan etkiler ortaya çıkar ise ilacın alınmasının durdurulması ve hemen hekim ile bağlantıya geçilmesinde fayda var. Ayrıca unutulmaması gereken noktalardan biri de şudur ki bazı bitkisel ilaçlar hastaların kullanmakta olduğu diğer ilaçlar ile etkileşime geçebilir. Bu neden ile çocuğunuz ya da sizi izleyen hekimi kullanmakta olduğunuz tüm bitkisel ilaçlardan haberdar etmeniz uygun olacaktır.

  • Çocuklarda epilepsi-bilinmesi gerekenler

    EPİLEPSİ

    Beyinden kaynaklanan elektriksel boşalımlar sonucu ortaya çıkan ve nöbetler halinde gelen bilinç değişikliği, kısa süreli dalma, boş bakma, bayılma, yüzde, kollarda veya bacaklarda kasılma, dişlerde kilitlenme, gözlerde kayma, ağızda köpürme, idrar kaçırma; bazen de bilinç bozulması olmadan gözlerde seyirme, dudak ısırma, yalanma ve yutkunma gibi haraketlerle kendini gösteren bir hastalıktır. Bir hastada bu bulguların hepsi birlikte olabileceği gibi yalnızca birisi de görülebilir.

    Yüksek ateş, kafa travması, zehirlenme ve bazı ilaçlar gibi pek çok nedene bağlı olarak nöbet görülse de her nöbet epilepsi demek değildir. Ateş olmaksızın tekrarlayan nöbetlerin olması durumunda epilepsiden söz edilir.

    Epilepsi bir ruh hastalığı değildir. Epilepsili çocuklar saldırgan olmayıp, başkasına zarar vermezler. Ayrıca epilepsi bulaşıcı bir hastalık da değildir.

    Yüzden fazla epilepsi türü olup bunlardan bazılarının kalıtsal olduğu bilinmektedir. Bazı hastalarda epilepsiye neden olabilecek beyinde hiçbir bozukluk gösterilemezken, nöbetler dışında kişi tamamen normaldir. Bir kısmında ise beyinde doğuştan veya sonradan olan bozukluklar tesbit edilmektedir. Bazılarında ise bir sebep olduğu düşünülse de bu sebepler gösterilememektedir.

    Epilepsi iyi tetkik edilip doğru teşhis edildiği takdirde uygun ilaç tedavisiyle tamamen düzelebilmektedir.

    Çocuklarda tam iyileşme oranı %70-80 dir. Bazen birkaç ilacı birlikte kullanmak gerektiği gibi bazı hastalar da ameliyatla düzelmektedir. Ancak her durumda da epilepsili hastalarının en az 2-4 yıl süreyle ilaç kullanmaları gerekmektedir. Her şeye rağmen epilepsi tedavi edilebilen bir hastalık olup epilepsili çocukların takiplerinin mutlaka Çocuk Nöroloji klinikleri tarafından yapılması gereklidir.

    Uzun süre aç kalmak, stres, uykusuz kalmak, bilgisayar ve televizyon gibi parlak ışık saçan şeyler ve bazı ilaçlar nöbet geçirilmesini kolaylaştırabilir.

    İlaç tedavisi ile nöbetleri kontrol altına alınan çocukların günlük aktivitelerine devam etmelerinde, kreş-anaokulu veya okula gitmelerinde, spor faaliyetlerine ve laboratuvar çalışmalarına katılmalarında herhangi bir sakınca yoktur.

    Bu çocuklar yaşıtlarıyla birlikte normal okullarda eğitimlerini tamamlayabilirler. Ancak, uzun süren ve sık tekrarlayan nöbet geçirenlerde dikkat eksikliği, okul başarısında düşme ve öğrenme güçlükleri olabilir. Ancak bu çocuklarda da tedavi sonrasında düzelme olmaktadır.

    Epilepsili çocukların diğer çocuklarla arkadaşlık etmesinde, oyun oynamasında her iki taraf açısından da bir sakınca yoktur. Dolayısıyla bu çocukların okul dönemlerinde hem öğretmenleri hem de arkadaşları tarafından dışlanmaları son derece yanlıştır, aksine bu çocuklara moral destek olarak normal hayata uyumlarını kolaylaştırmaları gerekmektedir

    Nöbetler, genellikle birkaç dakika içerisinde kendiliğinden durmaktadır. Dolayısıyla nöbet geçiren birini gördüğümüzde panik yapmadan nöbet esnasında kafasını sert yerlere çarparak kendine zarar vermesi, dilini ısırması engellenir, solunum yolu açık tutulmaya çalışılır, ağızda köpürme ve kusma varsa temizlenir.

    Halk arasında yaygın olarak uygulanan kasılmayı engellemek için sıkıca tutmanın, yüze su veya kolonya dökmenin, soğan koklatmanın hiçbir yararı yoktur.

    Ancak bazen nöbetler uzayabilir bu durumda da epilepsili bir hastaya müdahale edilebilecek en uygun sağlık kuruluşuna götürmek gereklidir.

  • Prematüre (erken doğan) bebeklerde yaşanan akciğer sorunları

    PREMATÜRE (ERKEN DOĞAN) BEBEKLERDE YAŞANAN AKCİĞER SORUNLARI

    Kronik Akciğer Hastalığı Nedir? Erken doğan her çocukta olur mu?

    Erken doğan bebekler başta akciğer sorunları olmak üzere birçok farklı sağlık sorunu ile karşı karşıya kalırlar. Bebek ne kadar erken doğdu ise bu sorunların sıklığı ve şiddeti o kadar fazladır.

    Yenidoğanın Kronik Akciğer Hastalığı (Bronkopulmoner displazi) doğumdan sonra bebeğin oksijen ihtiyacının son adet tarihine göre 36. haftadan sonra devam etmesi olarak tanımlanmaktadır. Kronik akciğer hastalığı gelişme sıklığı <1000 gr doğan bebeklerde % 30, 501- 750 gr doğan bebeklerde ise %52 dolaylarındadır.

    Bebeklerin erken doğması en çok akciğerleri etkilemekle birlikte bu çocuklarda çoğu kez kalp, beslenme, ve nörolojik gelişim ile ilgili sorunlarda otaya çıkar ve bu sorunlar birbirini de etkiler.

    Hastalığın değişik şiddet dereceleri var mıdır?

    HafifAkciğer Hastalığı : Bebeğinhastanede yattığı dönemde (doğumdan sonra 36. haftaya kadar) oksijen ihtiyacının devam etmesine rağmen çıkışta oda havasında oksijeni normal olan ve eve giderken oksijen ya da solunum desteği ihtiyacı olmayan bebekler

    Orta Akciğer Hastalığı: Oda havasındabebeğinOksijeni düşüktür , oksijeni normal değerlerde tutabilmek için az miktarda oksijen desteğine ihtiyaç gösterir ( % 30'dan az). Bazı bebeklerevde oksijeni devamlıkullanırken bazıları ise sadece geceleri ya da beslenme sırasındakullanır

    Ağır BPD: Oda havasında oksijen değerlerini normal olabilmesi için % 30'dan daha fazla oksijene ya da bazı cihazlar ile solunum desteği ihtiyacı olan bebeklerdir

    Bebek eve giderken dikkat edilmesi gerekenler nelerdir?

    Kronik akciğer hastalığı olan bir bebek eve gönderilmeden önce değerlendirilmesi gereken önemli noktalar şunlardır

    • Bebeğin uyku sırasında, dinlenme esnasında, beslenme sırasında oksijen ihtiyacı olup olmadığı belirlenmelidir. Bazı bebeklerin eve oksijen ile gitmeleri gerekir.Bazı bbeklerin her zaman bazılarının ise sadece uyku ya da beslenme sırasında oksijjen desteğine ihtiyacı vardır
    • Eğer bebeğin solunumunda zaman zaman durmalar (Apne) var ise eve gitmeden önce bunun mutlaka kontrol altına alınması gerekir.Bu durumda kullanılan bazı ilaö tedavilerine ek olarak çok riskli durumlarda evde izlem için monitörlerin sağlanması uygun olacaktır
    • Hastanın yeterli kilo almaya başlamış olması önemlidir
    • Ağızdan yeterince beslenemeyen hastalarda burundan ya da mideden beslenebilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekebilir.
    • Eve gönderilmesi planlanan hastalarda ailenin evde hastaya verebileceği bakımın değerlendirilmesi de önemlidir. Aile yapısı, ailenin bebeğin bakımı ve tedavinin sağlanmasına yönelik performansı, sağlık sigortası, ailenin yaşadığı bölgenin sağlık kuruluşuna ve hastaneye olan yakınlığı gibi bir çok faktör bebek eve gönderilmeden önce dikkatle değerlendirilmelidir.
    • Çocuğun bakımı ile ilgilenecek olan kişilere çocuğun bakımı, beslenmesi, kullanmakta olduğu ilaçlar, enfeksiyon kontrol önlemleri, bebeğin rengi, solunum şekli, ısı, nabız, solunum sayısı gibi bulguların takibi için gerekli eğitim verilmelidir.
    • Ailenin acil durumlarda yapılması gerekenler ile ilgili bilgilendirilmesi ve yeniden canlandırma eğitimi alması gerekmektedir.

    Tekrar hastaneye yatmaları gerekir mi?

    Erken doğan ve kronik akciğer hastalığı olan bebekler tüm bu önlemler rağmen özellikle hayatın ilk iki yılında sıklıkla zatüre, bronşiolit gibi solunum sistemi hastalıkları nedeni ile tekrar hastane yatışına ihtiyaç duyarlar.Tekrar hastaneye yatış ihtiyacı evde oksijen kullanan ve ağır akciğer hastalığı olan bebeklerde daha fazladır

    Solunum yolu enfeksiyonlarından nasıl koruyalım?

    RSV virüsü bu bebeklerde hastane yatışlarının önemli bir sebebidir ve gerekli durumlarda RSV enfeksiyonundan korunmak için çocuklara kış boyunca aylık olarak yapılan bazı ilaçların (Palivizumab) kullanımı önerilmektedir

    RSV dışında ,Adenovirus, İnfluenza AB gibi ( grip etkenleri) de bu çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarına yol açabilir.

    Bu bebeklerde mevsimsel grip (İnfluenza) salgınları hayatı tehdit edecek kadar ciddi durumlarayol açabilir.

    Bu neden ile bebek 6 aydan büyük ise grip aşısının yapılması, 6 aydan küçük ise de evde bebek ile teması olan kişilerin grip aşısı yaptırmaları önerilmektedir

    Tekrarlayan hırıltı atakları olur mu?

    Erken doğan çocuklarda özellikle hayatın ilk iki yılında acil servise başvuruya neden olan hırıltı ataklarına sıklıkla rastlanır. Bu bebekler acil servise öksürük hırıltı nefes darlığı şikayetleri ile başvurduklarında astımlı hastalara benzer şekilde nefes yolundan verilen ilaçlar ile tedavi edilirler.

    Reflü olur mu? Beslenmede dikkat etmemiz gerekenler nelerdir?

    BPD li bebeklerde değişik çalışmalarda % 18.4 ile % 63 arasında reflü ( besinlerin ve mide içeriğinin mideden yemek borusuna geri kaçışı) sıklığı bildirilmiştir.Bu bebeklerde reflü zaten var olan solunum şikayetlerini arttırabilir

    Erken doğan ve kronik akciğer hastalığı olan bebeklerde emme yetersiz olabilir ve emme/yutma arasında koordinasyon bozukluğu bulunabilir. Bu durumun erken dönemde tanınması ve tedavisinin planlanması hem beslenme ve büyümenin devamı hem de akciğer sorunlarının önlenmesi açısından önemlidir.

    Reflüyü önlemek için aileye basit bazı öneriler verilir

    • Yatış pozisyonu önemlidir ,bebeğin başı ile gövdesi arasında 45 derece açı olması gerekir.
    • Bebeğin az az ve sık olarak beslenmesi uygun olacaktır,
    • Gerkli durumlarda Reflü için bazı ilaç tedavileri önerilebilir
    • Alınan her türlü önleme ve yoğun ilaç tedavisine rağmen şiddetli reflü bulguları devam eden, ve solunum bulguları belirgin olanaz sayıda hastada reflü cerrahi olaraktedavi edilebilir.

    Kalp sorunları olur mu?

    Büyüme gelişmesi yavaş olan ve uzamış oksijen ihtiyacı olan bebekler mutlaka kardiyolojik açıdan değerlendirilmelidir.

    Sonuç olarak erken doğan ve kronik akciğer hastalığı olan (doğumdan sonra bebeğinoksijen ihtiyacının son adet tarihine göre 36. haftadan sonra devam etmesi) bebekler özellikle hayatın ilk yıllarında bronşit,zatüre, hırıltı atakları vb gibi hastalıklar ile acile başvurabilir. Hastanın değerlendirilmesi sebebin bulunması ve en kısa sürede gerekli tedavilerin planlanması önemlidir.

  • Boy uzattığı söylenen ürünler

    Boy uzattığı söylenen ürünler

    BOY UZATTIĞI SÖYLENEN ÜRÜNLER

    Son günlerde boy uzatan ürünler şeklinde lanse edilen bazı ürünler hakkında ulusal gazeteler, internet siteleri ve ulusal televizyon kanallarında yoğun bir reklam kampanyası yapıldığı göze çarpmaktadır. Halkımızın kafasını karıştıran bu reklamlara karşılık Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet Derneği’nin yayınladığı açıklamadan bazı kesitleri ben de sizlerle paylaşmayı uygun görüyorum.

    Piyasada isminde uzama ve büyüme ile ilgili kelimelerin bulunduğu, gıda takviyesi adı altında; Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın izni ile satıldığı belirtilen bazı ürünlerin boyu uzattığı, hatta erişkin yaşlarda bile uzama sağladığı ko­nusunda yoğunluğu artan bir şekilde reklam yapıldığını görmekteyiz. Bunların yanında ayak tabanlığı şeklinde kullanılan bazı ürünlerin boy uzattığı yönündeki reklamların yanı sıra; bazı kliniklerin çocuklarımıza boy uzattığı söylenen bitkisel karışımlar önerdiklerini de duymaktayız. Üzülerek ifade etmeliyiz ki, birçok vatandaşımız bu reklamlar nedeniyle fiyatı oldukça yüksek olan bu ürünleri kullanmakta ve fayda ummaktadır.

    Bilindiği gibi normal bir insanda boy uzaması genetik ve hormonal yapının yanı sıra, beslenme ve egzersiz gibi birçok çevresel faktörün etkisi altındadır ve tüm bu faktörler nor­mal olduğunda ancak kişi genetik olarak belirlenmiş boyuna ulaşabilir. Kişinin boyunun normal olup olmadığı aynı yaş ve cinsteki normal kişilerle karşılaştırılarak saptanır. Normal boyda bir kişinin boyunun uzatılmasına gerek olmadığı gibi bu gibi besin katkı maddeleri ve ilaçlarla daha fazla uzaması da mümkün değildir. Büyüme kemiklerin eklem yerlerinde bulunan büyüme kıkırdakları yardımıyla gerçekleştiğinden ve 18 yaş civarı bu kıkırdaklar kemikleştiğinden büyüme de durur ve kişi erişkin boyuna ulaşmış sayılır. Bundan sonra kişinin boyu kısa olsa bile daha fazla uzaması bu tür be­sin katkı maddeleri veya herhangi ilaç tedavisi ile müm­kün değildir. Bahsi geçen ürünlerin boyu uzattığı iddiası tamamen hayal mahsulüdür. Tamamen bitkisel karışımlardan ibaret ürünlerin boyu uzattığı iddiası hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Marketten satın alabileceğiniz her besin maddesi gibi bu ürünler de Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın izni ile satılmaktadır. Söz konusu ürünlerin içeriğinin belirtildiği kadarıyla normal besle­nen bir kişinin günlük ihtiyacını sağlayabileceği ve ekstra katkıya ihtiyaç duymayacağı mineral ve vitaminlerden oluştuğu görülmektedir. Oysa normal beslenen ve beslenmeyi bozacak herhangi bir hastalığı olmayanlarda doktor tavsiyesi dışında ek gıda takviyesine ihtiyaç yoktur.

    Tüm bunların yanında birçok tedavi edilebilen hastalık da boy kısalığına neden olabilmektedir. Bu nedenle boy kısalığı olduğundan şüphelenilen olguların; tedavisi mümkün hastalıklar açısından mümkün olan en erken yaşta mutlaka bir çocuk endokrinoloji uzmanına başvurmaları gerekmektedir.

    Doç.Dr.Ergun Çetinkaya

    Pediatrik Endokrinoloji Uzm.

  • Otizm!

    Otizm!

    Otizm bir hastalık değil gelişimsel bir bozukluktur. Hayatın ilk 3 yılı içinde ortaya çıkar.Bireyin dış dünyadaki uyaranları algılamasını, aldığı bilgileri düzenleyip kullanmasını etkiler Otizmin 3 ana belirleyici karakteri vardır:

    -Göz iletişiminde sınırlılık, anormal yüz ifadeleri , sosyal ve emosyonel karşıtlılığın olmaması gibi anormal davranışları içeren, sosyal iletişimde bozukluk

    -Dili konuşmakta veya konuşmayı başlatıp sürdürmede yeteneksizliği içeren iletişimde bozukluk

    -Eşyaların bir bölümü ile meşguliyet , dar ilgi alanı, el çırpma gibi tekrarlayıcı el hareketlerini kapsayan, kısıtlı stereotipik hareketler

    Ortak özelliklerin yanısıra her vakanın kendine ait özellikler vardır. Gündelik yaşam alışkanlıklarındaki değişimlere direnç gösterme, eşyaların veya nesnelerin sadece belli bölümü ile ilgilenme, cansız nesnelerle daha fazla ilgilenme, bir hareketi sürekli tekrar etme , müziğe aşırı ilgi hatta bu konuda şaşırtıcı yetenek, TV’ de reklam ve kliplere aşırı ilgi, öfke nöbetleri, istediklerini ifade etmeye çalışırken annenin elini kullanması, elle işaret etmeme, duymuyor gibi ve görmüyor gibi özellikler gösterebilirler.

    Bozukluğun derecesi son derece değişkendir. Hafif uçta Asperger sendromlu kişiler bulunmaktadır. Burada bozuk sosyal ilişkiler, tek bir konu ya da objeye duyulan obsesif ilgi karakteristiktir.Bu spektrumun en ciddi ucunda ise son derce sınırlı sosyal iletişimi olan sözlü iletişimi olmayan ve kognitif testlerde mental retardasyon sınırlarında zeka düzeyi olan otistik bozukluğu olan kişiler bulunmaktadır.

    Otizmin prevalansı farklı ülke ve toplumlarda hızla artmaktadır ki bu durumdan çevresel tetikleyici faktörlerin etyolojiden sorumlu olabildiği düşünülmektedir.

    Otizmin nedeni psikolojik değildir.Otistik bozukluklar genetik bir nedenle ilişkili olabilir ve multipl genlerin birarada etkileşimi sonucunda oluşmaktadır.Genetik olarak otizme yatkın bireyler doğumla birlikte mevcut olumsuz çevresel koşullarla karşılaşmaya başlayınca bozukluğun tetiklendiği iddia edilmektedir. Çevresel olumsuz faktörler içinde özellikle civa, kurşun, aluminyum, gibi ağır metaller suçlanmaktadır. Amalgam tipi diş dolgularından aşı koruyucusu olarak bazı aşılarda bulunan Timerosal’e, soya, kazein ve gluten gibi bazı besin maddelerine aşırı duyarlılıktan, bazı deniz ürünlerinin tüketimi ile ağır metal alımına ve kozmetik amaçlı kullanılan bazıı maddelere kadar uzayan değişik nedenler iddia edilmektedir. Ancak bu konulardaki haklı görünen anlatımlara rağmen bilimsel kanıtlar henüz yeterli değildir.

    Otistik spektrum bozuklukları 2 şekilde ortaya çıkmaktadır.Bazı çocuklar erken süt çocukluğu döneminden itibaren anormal sosyal ve iletişsel davranışlar göstermektedir. Anne babalar bu çocukların kucağa alındığında gevşek olduklarını (düşük tonus), insanların yüzüne bakmadıklarını ve asla insan sesine dönmediklerini söylerler.Bazı bebeklerin çok sakin, bazılarının çok huzursuz olduğu ifade edilir.

    Bazı çocuklar ise süt çocukluğu döneminde normalken sıklıkla hayatın 2. yılında erken kelime dağarcığında kayıp ve sosyal iletişimde artan derecede ilgisizlik gibi sosyal ve iletişim yeteneklerinde gerileme göstermektedir. Bozukluğun ortaya çıkış tipinin , hastalığın uzun vadedeki prognozu ve semptomların ciddiyeti ile ilişkisi yoktur.

    Bu çocukların taranmasında anne baba anketleri geliştirilmiştir. Otizme spesifik diyaloglar ve gözlem protokolleri tanıyı koymada kullanılmaktadır.

    Otistik çocukların fizik ve nörolojik muayeneleri genellikle normaldir. Okul öncesi dönemde saptanan mental retardasyonun eşlik ettiği ya da , etmediği baş çevresi büyüklüğü otizmin nörobiyolojik zeminine işaret eder. Bu durumda nöronların ve sinapsların aşırı artışı söz konusudur.

    Otistik bozukluğu olanlarda genetik testler de yapılmalıdır. Spesifik genetik nedenin belirlenmesi yoluyla ailede hastalığın tekrarlama riski ve çocuğun prognozu hakkında bilgi edinilir. Otistik bozukluğu olan çocuklarda epileptik nöbet geçirme birlikteliği söz konusu olabilir. Anormal hareket ve bilinç değişiklikleri EEG ile incelemeyi gerektirir.

    Otistik bozukluğu olan çocuklar sosyal iletişimi geliştiren yoğun erken müdahele hizmetlerinden belirgin fayda sağlarlar. Bu tip müdaheleler ile bazı çocuklar okul çağına kadar özel eğitim almaksızın düzenli eğitim programlarına devam edebilirler. Bu nedenle otistik bozukluğu olan okul öncesi çocuklarda erken müdahele ve yoğun eğitim programı uygundur. Otistik spektrum bozukluklarının şu anda belirgin bir tedavi yöntemi yoktur. Eğitim ve davranış terapileri ana karakterleri oluşturur. Dikkatsizlik, hiperaktivite, ruhsal düzensizlikler ve beklenmeyen çıkışlarda ilaç tedavisi sıklıkla kullanılmaktadır. Ailelerin çocuğunu büyütürken bu konuda eğitim almaları, aile destek gruplarına katılımları, eğitim materyalleri ve davranış yönetimi tedavide önemlidir.

    Ancak bazı vakalarda epilepsi görülme sıklığı açısından hastalar izlenmeli gerekirse EEG çekilmelidir.Gerekirse ilaç tedavisi planlanır.

    Ayrıca otistik bulgusu olan çocuklarda ağır metallerin saptanması tedavi için anlamlı olabilir. Bazı otoriteler tarafından diyet tedavileri de önerilmektedir.

  • Fetal ekokardiografi: anne karnında kalp hastalığı tanısı

    Fetal ekokardiografi: anne karnında kalp hastalığı tanısı

    Anne Karnındaki çocuğun Kalbi Nasıl İncelenir?

    Yeni doğmuş bebeklerin kalbinin incelendiği ekokardiografi yöntemi ile anne karnındaki bebeklerin kalbi de değerlendirilebilir. Kulakla duyulamayacak dalga boyundaki sesleri kullanan ultrason cihazları ve özel bilgisayar programları kullanarak anne karnındaki bebeklerin kalp sorunları ayrıntılı olarak belirlenebilmektedir. Bu inceleme yöntemine, “Fetal Ekokardiografi” denilmektedir.

    Fetal Ekokardiografi, Karnımdaki Bebeğe Zarar Verir mi?

    Kulakla duyulamayacak ses dalgalarının, doğmamış bebeğe hiçbir zararı bulunmamaktadır. Bu yöntemi kullanan merkezlerde uzun yıllardır binlerce fetal ekokardiografi yapılmış ve tecrübeli uzmanların elinde bu yöntemin hiçbir yan etkisi olmadığı kabul edilmiştir.

    Fetal Ekokardiografi, Hamileliğin Hangi Döneminden İtiraben Yapılabilir?

    Anne karnının üzerinden yapılan fetal ekokardiografi ile genellikle 20’inci hafta ile 24’üncü hafta arasında iyi görüntü elde edilir. 18.inci haftadan itibaren de fikir edinmek mümkün olabilir. Ancak, daha da erken haftalarda bu yöntemle ayrıntılı ve güvenilir sonuç almak zorlaşmaktadır. Bir de, doğuma yaklaştıkça –bebeğin çok irileşmesi ve leğen kemiğinin içine doğru ilerlemesi nedeniyle — bu görüntüleme işleminde güçlüklerle karşılaşılabilmektedir.

    Fetal Ekokardiografik İnceleme Ne Kadar Sürer?

    İşlem, yaklaşık yarım ile bir saat arasında sürebilir, daha kısa sürede de tamamlanabilir. Ekranda görüntü oluşturabilmeyi olumsuz etkileyen çeşitli nedenler bu süreyi uzatmaktadırlar. Örneğin, bebeğin rahim içindeki duruş şekli, bebeği çevreleyen sıvının miktarının çok az veya çok fazla olması, bebeğin yaşı, ikiz veya üçüz gebeliklerin varlığı gibi…

    Fetal Ekokardiografi İle Bütün Kalp Hastalıkları Tanınabilir mi?

    Doğduktan sonra hayatı tehdit edebilecek bütün kalp hastalıkları prensip olarak tanınabilir. Yani, kalp boşluklarının ve giren-çıkan bütün damarların normal oluşmuş olduğu, dört adet kapağın sağlam olduğu, kalbin “büyük odacıkları” arasında büyük bir delik olmadığı gibi konular rahatlıkla görülebilmelidir.

    Fetal Ekokardiografinin Yanılma Payı Var mıdır?

    Her işlemde olduğu gibi bu işlemde de küçük bir yanılma yapı vardır. Görüntü almayı güçleştiren ve inceleme süresini uzatan nedenler, yanılmaya da yol açabilir. Ancak, “hayatı tehdit eden yapısal bozuklukları” söz konusu olduğunda bu yanılmaların payı çok düşüktür. Yani, örnek olarak, ana damarların yanlış bölmelerden çıktığı veya kapakların tıkalı olduğu gibi sorunlarda yanılma payı çok düşüktür. Doğumdan sonra acil kalp operasyonu veya ilaç tedavisi gerektiren hastalıklar fetal ekokardiografi ile güvenilir bir şekilde tanınabilir. Ancak küçük delikler ve kapaklardaki hafif bozukluklar belirlenemeyebilir.

    Bebeğin Kalbi Anne Karnında İken Normal Görünse de Doğduktan Sonra Yeniden İncelenmeli midir?

    Bebeğin kalbi doğumdan sonra (tercihen ilk haftalarda) yeniden incelenmelidir. Çünkü, anne karnındaki bir bebeğin kalbi, doğumdan sonraki ilk nefesi takip eden dakikalarda ve saatlerde bazı değişiklikler geçirir. Artık ihtiyaç kalmayan bazı kalp-dışı gereksiz damarlar tıkanır, o zamana kadar kalp içinde “küçük odacıklar arasında” açık durumda olan delik de kapanır. Burada belki biraz kafa karıştırıcı olan nokta, bu değişikliklerin doğmadan önce gerçekleşmesi halinde fetusun hayatının tehlikeye girmesidir. Yani, doğumdan önce gerekli olan yapı, doğumdan sonra aynen devam ederse “doğumsal kalp hastalığı” haline dönüşür. İşte fetal ekokardiografide yanılma yapını arttıran bir nokta da burada yatmaktadır. Bu dolaşım sistemi değişikliklerinin sağlıklı bir şekilde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini doğumdan önce tahmin etmek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, doğumdan sonra da bebeğin kalbi bir kez daha yeniden incelenmelidir ki gerekli fizyolojik değişimleri tamamlamış olduğu belirlensin.

    Hangi Durumlarda Doktorlar Fetal Ekokardiografiyi Gerekli Görürler?

    Anne karnındaki bebeğin kalbini doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bu sebepler üç grupta toplanır:

    1. Anne ile ilgili olan sebepler: Gebelikte geçirilmiş çeşitli bulaşıcı hastalıklar (ör.: kızamıkcık, suçiçeği…), kansızlık, şeker hastalığı, tansiyon yüksekliği, bazı bağ dokusu hastalıkları (ör: lupus) ve bazı hormonal hastalıklar…

    2. Bebek ile ilgili olan sebepler: Ayrıntılı ultrasondabebeğin vücudunda yapısal bir bozukluk görülmesi (örneğin böbrek, parmakların yapısı, yüz ve boyun görünümü, veya bağırsaklarla ilgili), kalpte şekil bozukluğundan şüphelenilmesi, bebeğin kalp hızında yavaşlama veya hızlanma şeklinde bozukluklar, veya bebeğe amniosentez yapıldığı takdirde bu inceleme (bebeği çevreleyen sıvıdan örnek alınması)sonucunda bebeğin kromozomlarında bir bozukluk saptanması…

    2. Aile ile ilgili olanlar: Sülalede doğumsal kalp hastalığı geçiren bir bireyin bulunması.

    Doğmamış Bebekte Kalp Hastalığı Varsa, Anne Karnında İken Ameliyat Yapılabilir mi?

    Henüz hayır! Bazı Batı ülkelerinde bu konuda bazı denemeler oldu ise de sonuçlar henüz yüz güldürücü değildir.

    Fetal Ekokardiografi Anne ve Bebeğine Ne gibi Yararlar Sağlar?

    Eğer bebekte bir kalp sorunu varsa, bunun ne olduğunu önceden bilmek açısından çok büyük yararlar sağlar. Bebeğin sağlıksız bir kalple doğacağından haberdar olmak, doğum yapılacak merkezin planlanmasına ve tedavinin daha doğum odasında başlamasına olanak kılar. Bu durumlarda günler değil, saatler bile çok önemlidir. Eğer bebeğin kalbinin sağlam olduğu ortaya çıkarsa, bunu bilmenin getireceği güven ve huzur ile gebeliğe devam edebilmenin rahatlığı da önemli bir kazanımdır aile açısından.

  • Down sendromu nedir

    DOWN SENDROMU NEDİR

    Down Sendromu, genetik bir farklılık, bir kromozom anomalisidir. En basit anlatımı ile sıradan bir insan vücudunda bulunan kromozom sayısı 46 iken Down Sendromlu bireylerde bu sayı üç adet 21. kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down Sendromu tedavi edilebilen bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. Hücre bölünmesi sırasında yanlış bölünme sonucu 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom yer alması ile meydana gelir. Down sendromuna sebep olduğu bilinen tek etmen hamilelik yaşıdır, 35 yaş üstü hamileliklerde risk artar. Ancak genel olarak genç kadınlar daha fazla bebek sahibi olduğundan Down sendromlu çocukların %75-80’i genç annelerin bebekleridir. Ülke, milliyet, sosyo-ekonomik statü farkı yoktur. Ortalama her 800 doğumda bir görülür. Tüm dünyada 6 milyon civarında Down sendromlu birey yaşamaktadır. Türkiye’de tam bir veri yok ama yaklaşık 100.000 Down Sendromlu kişi olduğu tahmin ediliyor.
    Hafif veya orta seviye zihinsel ve fiziksel gelişim geriliğine sebep olur.

    47 Kromozom nasıl oluşur?

    İnsan vücudunu oluşturan kromozomların 23 tanesi anneden , 23 tanesi ise babadan gelmektedir. Down Sendromunda 21. kromozom 2 değil 3 adet olmaktadır (bu sebepten dolayı Down Sendromu Trisomy 21 diye de bilinmektedir).Bunun sonucu olarak toplam kromozom sayısı 46 değil 47 olmaktadır.

    Down Sendromu Çeşitleri Nelerdir?

    1-Trisomy 21: DS nüfusunun %90-%95′ini oluşturan standart tiptir. Bu tipte fazladan bir adet 21.kromozom yumurta veya sperm hücresinden gelmekte veya döllenmenin daha ilk aşamalarındaki bir noktada yanlış bölünme nedeniyle (yani kromozomlar bölünürken birbirine yapışık kalması ve bu yapışıklığın bir taraftan 2 diğer taraftan da 1 kromozom gelmesine yol açması nedeniyle) yeni hücreler 3′er adet kromozom ile toplam 47 kromozom olarak oluşurlar.

    2- Translokasyon: DS nüfusunun %3-%5′ini oluşturan tiptir. Bu tipte 21.kromozomun bir parçası koparak başka bir kromozoma (örn. 14.kromozom gibi) yapışmaktadır. Birey adet olarak 46 kromozoma sahiptir ama genetik bilgi olarak 47 kromozom bilgisi vardır. Burada da 21.kromozom 3 adet olduğundan birey standart tipteki aynı özellikleri gösterir. Down Sendromunun diğer tipleri kalıtımsal değildir. Yalnız translokasyon tipte ebeveynlerden bir tanesinin taşıyıcı olması durumunda Down Sendromu kalıtımsal olmaktadır. Bu oran %33′dür. Eğer taşıyıcı anne ise translokasyon Down Sendromlu çocuk doğurma olasılığı %20, taşıyıcı baba ise %5-%2 arasındadır.

    Translokasyon tipte ileriki doğumlardaki risklerin bilinmesi açısından genetik danışmanlık daha önemli olmaktadır.

    3- Mozaik: Down Sendromu nüfusunun %2-%5′ini oluşturan tiptir: Bu tipte bazı hücreler 46 kromozom taşırken bazıları 47 kromozom taşımaktadır. Yanlış bölünme döllenmenin ileri aşamalarında gerçekleştiğinde bir hat 46 kromozom diğer hat ise 47 kromozom olarak devam eder ve mozaik bir yapı oluşturur.

    Down Sendromunun sıklığı nedir?

    Doğan her 800 bebekten birinde Down Sendromu görülür.

    Her yıl Türkiye’de 1500 Down Sendromlu bebek doğar.

    Down sendromu, bütün yaşlardaki, ırklardaki, dinlerdeki ve ekonomik şartlardaki insanları etkiler.

    Tahmin edilen, Türkiye’de yaşayan 100.0000 civarında Down Sendromlunun olduğudur.

    Down sendromu ne zaman keşfedildi?

    Down sendromlu insanların her zaman olduğuna inanılırdı. Bununla birlikte, 1866 yılında İngiliz doktor John Langdon Down tarafından durumun bir açıklaması yayınlandı sonrasında onun adını aldı.

    1959’da profesör Jerome Lejeune down sendromunun kromozomal düzensizlik olduğunu kanıtladı.

    Down sendromu nasıl teşhis edilir?

    Down sendromunun tanısı gebeliğin 16. Haftasında yapılan amniyosentez ile belirlenebilir. Amniyosentez, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınması ile yapılan bir işlemdir. Test sonucu 21 gün içinde belli olur. Amniyosentez gebeliğin 19. Haftasından önce yapılmalıdır.

    Down sendromuna ait fiziksel bazı belirtiler gelişmiş cihazlar yardımıyla ultrason ile de belirlenebilir. Ense kalınlığı, burun basıklığı, beyin omurililk sıvısının miktarı gibi belirtiler de down sendromu ile ilgili fikir verebilir.

    Bazı özellikler şunlardır:

    Down Sendromlu çocuklarda görülen bazı fiziksel özellikler çekik küçük gözler, basık burun, kısa parmaklar, kıvrık serçe parmak, kalın ense, avuç içindeki tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olmasıdır.Bu özelliklerin hepsi veya birkaçı görülebilir.

    Down Sendromlu bebekler istisnalar olmakla beraber yaşıtlarından daha yavaş büyürler. Zihinsel gelişimleri geriden gelmektedir. Bu gerilik yaş büyüdükçe daha belirgin olarak gözükmekte, ama uygun eğitim programları ile Down Sendromlu çocuklar da pek çok başarıya imza atmakta ve toplum hayatı içinde anlamlı hayatlar kurabilmektedirler. Burada düzenli ve disiplinli bir eğitim programı ve bol tekrar en önemli faktördür.

    Down Sendromlu bireyler genel olarak yaşıtlarından daha kısa boylu olurlar ve metabolizmalarının yavaş çalışması nedeni ile doğru beslenme alışkanlığı edinmezlerse ileri yaşlarda kilo problemi yaşayabilirler.

    Farklı derecelerde olmak üzere kas gevşekliği (Hipotoni) nedeni ile fizyoterapi desteğine ihtiyaç duyarlar. Bebeğiniz doğar doğmaz biz fizyoterapist ile görüşerek bilgi almanız ve ileriye dönük bir destek programı hazırlamız çok önemlidir. Hipotoni’nin az veya fazla olmasına göre bazı bebekler uzun süre başlarını bile tutmakta zorlanabilirler ama fizyoterapi desteği ile gelişim basamaklarını kendi hızlarında tamamlar.

    Down Sendromlu bireyler bazı rahatsızlıklara daha yatkın olabilmektedirler. Bu yüzden sağlık kontrollerinin aksatılmadan ve zamanında yapılması, doğru sağlık danışmanlığının alınması hayati önem taşımaktadır. Lütfen Sağlık Kontrol Listesine bakınız.

    Down sendromlu insanlar tıbbi problemlere sahipler mi?

    Bazı tıbbi problemler down sendromlu insanlar arasında yaygındır.

    Bunlar;

    Down sendromlu doğan bebeklerin % 40-50’si kalp problemi ile doğar, bunların yarısı kalp ameliyatına ihtiyaç duyar.

    Ciddi bir sayıda down sendromlu insanlarda işitme ve görme sorunları görülür.

    Tiroid rahatsızlıkları

    Zayıf bağışıklık sistemi

    Solunum problemleri, öksürük ve soğuk algınlığı

    Mide ve bağırsak hastalıkları

    Ne var ki, ilerlemiş ve başarısı artan tıbbi hizmetler sayesinde bu hastalıkların büyük bir kısmı tedavi edilebilir. Sağlık problemleri erken şekilde saptanıp çok ciddi sorunlar haline gelmeden tedavi ediliyor.

    Bu problemler yalnızca Down Sendromlular için değildir diğer insanlarda görülür.

    Gelişmiş ve başarıları artan tıbbi hizmetlerle birlikte Down Sendromluların daha uzun yaşayabildiğinden bahsedebiliriz. Şuan beklenen ömür 60-65 iken birçok Down Sendromlu daha da uzun yıllar yaşamaktadır.

    Down sendromu gelişmeyi nasıl etkiler?

    Down sendromlu bütün insanlar aynı öğrenme engeline sahip olurlar. Down sendromlu çocuklar yürümeyi, konuşmayı ve tuvalet eğitimini öğrenirler fakat bu gelişmenin kilometretaşı sayılan davranışları yaşıtlarına göre daha geç öğrenirler.

    Öğrenme yetersizliği olan çocuklar için şuan yayılan erken müdahale programları çocuk gelişimine bütün alanlarda yardımcı olur. Bu programlar çocuklar ve aileler için konuşma ve fiziksel terapinin yanı sıra evde öğrenme programları içerir.

    Çocuk ve yetişkin olan olan Down Sendromlular tıpki diğer insanlar gibi öğrenmeye devam edebilirler.

    İyi bir tıbbi destek ve doğru seviyedeki bir destekle Down Sendromlu insanlar arkadaş edinebilir, okula gidebilir, iş edinebilir ve kendi hayatları ve gelecekleri için karar verebilirler.

    Down Sendromlu Çocuklar Neler Yapabilir?

    Eskiden okuyamaz bile denilen bu bireyler artık lise ,hatta üniversite bitirebilmekte, ikinci bir dil öğrenebilmekte, çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedirler. Bu yüzden hayallerimize sınır koymamalıyız ama hayallerimiz sınırsız da olsa çocuğumuzu doğru değerlendirerek ayakları yere basan , gerçekçi gelecek planlar yapmanın onun mutluluğunun anahtarı olduğunu da unutmamalıyız.