Etiket: Bakteri

  • Gebelikte Vajinal Enfeksiyonlar

    Gebelikte Vajinal Enfeksiyonlar

    Gebelikte neden vajinal akınt olur?

    Hamileyken vücudunuz pek çok yönden değişir ve vajinal akıntıda bir artış olması (eğlenceli değil) bu değişikliklerden biridır . Akıntı açık veya beyaz ise , kokusu yok ise büyük olasılıkla bu akıntılar hamilelik döneminde hormon değişikliğe bağlıdır ve vajinanın sağlıklı olduğu yönünde bir işarettir. Ancak, bazen fazla akıntı , vajinada yaşayan doğal bakteri denge bozulduğunda ortaya çıkan bir enfeksiyon sinyali verir.En yayığın olarak gebelikte karşilaştiğimiz enfeksyonlar şunlardır: vakterial vajinozis (BV) grup B streptokok (GBS) trıkomonaz ve mantar enfeksyondur.İyi haber şu ki doktor tarfından tanı konulduğuna uygun tedavi ile hemen iyiyleşme sağlaniyor.Her enfeksyonun kendine özgü klinik bulgulari mevcut.dikat edersek sağlıklı vajinal akıntıyı sağlıksız vajinal akıntıdan nasıl ayrt edebilmemiz geretiğini incelieceğiz.

    BAKTERİAL VAJİNOZİS (BV)

    Ulusal Sağlık Enstitülerine göre, 5 gebeden yaklaşık 1’i bu kaşıntılı, rahatsız edici enfeksiyona maruz kalabiliyor. BV, gebelikte hormon değişikliğiyle etkilenebilen, doğal olarak vajinada yaşayan bakterilerin aşırı çoğalmasıyle oluşur. Tedavi edilmediğinde BV semptomları devam eder ve erken doğum tehdidini yaratabılır veya düşük kilolu bebeklerin doğmasına neden olabilir.(Hamile olmayan kadınlarda, BV infertiliteye neden olan veya fallop tüplerine zarar verebilen pelvik inflamatuar hastalığa neden olabilir.) BV basit bir vajinal kültür ile teşhis edilebilir; Doktorunuz vajenden bir sürüntü alarak , mikroskopta incelendikten sonra kolayıca tanı konuabilir.

    BAKTERİAL VAJİNOZİS BELİRTİLER NELERDİR.?

    • İnce grimsi beyaz akıntı
    • İdrarda görülen ağrı
    • Vajina çevresinde kaşıntı

    NASIL TEDAVİ EDİLİR ?

    İlk üç aylık dönemdeyseniz, doktorunuz ikinci trimesterine kadar tedaviyi erteleyebilir Genelde Metronidazol veya Klindamisin gibi bir dizi antibiyotik terapiye ihtiacimiz olabilir ,bazı zamanlarda kendi kendine iyileşebilir.

    ÖNLEMEK İÇİN NELER YAPMALİYIZ?

    Asla ıslak bir mayo veya terli külotta oturmayın; daima temiz bir çift pamuklu iç çamaşırı kulanalım

    Bakteri üremesine ve terlemeye neden olabilecek sıkı külotlu veya pantolonlardan kaçınalım özellikle gebeiken

    Tuvalete giderken genital bölge temizliğine dikat edelim.

    Genital bölge temizliyici sıvı sabunlardan uzak duralım onlar vajinal flora dengesizliğine neden olabilirler.

    MANTAR ENFEKSYON NEDİR?

    Doğal olarak vajınada yaşayan bir mantar olan Candida’nın aşırı çoğalmasndan kaynaklanır. Hamilelik süresince, östrojen ve progesteron düzeylerinin artması, mantarın gelişebileceği ortamı yaratmaya yardımcı olur. mantar enfeksiyonlarının diğer nedenleri ise fazla antibiyotik kullanımı ve cinsel ilişkidir. bunların her ikisi de vajinanızdaki doğal pH’ı bozabilir. Doktor, bir mantar enfeksiyonunu basit bir vajinal kültürle teşhis edebilir; Bir pamuklu çubuk yardmiyle genital bölgenizden örnek alınır ve mikroskobik inceleme için gönderilir .

    Manter enfeksyonun belirtileri nelerdir.

    • Vajinal bölgesinde ağrı ,yanma ve kaşıntı

    • Kalın, kıvrımlı beyazımsı-sarı deşarj; kokusu olabilir yada olmayabilir.

    • Cinsel ilişki esnasında ağrı ve yanma hissi

    • İdrar yaparken yanma

    Bu şikayetleri oıuştu zamnada mutlaka doktorunuza danışın size uygun tedavi uygulansin.

    Mantar enfeksyon nasıl önlenebiliriz

    • Enfeksiyondaki çevresel faktörlerin azaltılmasına yardımcı olmak için rafine edilmiş şeker yerine kompleks karbonhidratları ve kepekli tahılları yiyin.

    • Yoğurdu sık sık tüketin. Laktobasillus doğal olarak yoğurtta bulunur ve uygun sindirimi sağlayan ve vajinal enfeksiyonları önlemeye yardımcı olduğu bilinen bir probiyotiktir.

    • Enfeksiyona neden olan bakterilerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olmak için düzenli olarak idrar yapın.

    • Toksinleri boşaltmaya yardımcı olması için . Günde en az sekiz bardak su için.

    • Pamuklu iç çamaşirlari giyelim.

  • Antibiyotik irritabl barsak hastalığı ve barsak mikrobiyotası: görünmeyen tehlike

    İnsan hücrelerinin toplam sayısı 100 trilyondur. Bağırsaklarımızda yaşayan bakteri sayısı ise bunun 10 katıdır. Yani bir insanın onda dokuzu bakteri onda biri ise insan hücrelerinden oluşur. Bu kadar büyük bir canlı organizmanın insan vücudu ile etkileşimi geçtiğimiz yüzyılda ihmal edilmiştir. Bugün gelişen teknoloji sayesinde bu bakterileri ölçebilme becerisine ulaştık. Moleküler mikrobiyolojik testler sayesinde insan bakteri yapısı (mikrobiyom) ortaya konmaya başlandı. Özellikle ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere, Çin ve diğer gelişmiş devletlerde insan mikrobiyom projeleri adı altında yüzmilyonlarca dolarlık çalışmalar devam ediyor.

    Bu çalışmaların erken sonuçları tüm insanların mikrobiyomunun %50 sinin ortak olduğu diğerlerinin ise değişik etkenlere bağlı olmak üzere farklılaştığı ortaya kondu. Ayrıca doğumdan itibaren mikrobiyom yapısı 5 yaşına kadar olgunlaşarak erişkin halini almakta, yaşlılarda bu denge tekrar bozulmaktadır. Çocukluk döneminde mikrobiyotayı etkileyen faktörler erişkin yaşa kadar uzanan kalıcı değişiklikler bırakabilmektedir. Barsak mikrobiyotamız ile bağışıklık sistemimiz yakından ilişkilidir ve immün sistemin yapısını belirler. Bu nedenle barsak mikrobiyotasındaki bozukluklar (disbiyozis) birçok hastalıkla yakından ilişkilidir. Bu hastalıklar arasında allerik hastalıklar, çölyak hastalığı, Tip1 ve 2 Diyabetes Mellitus, Obezite, Metabolik sendrom, inflamatuvar barsak hastalığı, irritabl barsak sendromu, otizm, depresyon, ruhsal bozukluklar, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklar sayılabilir. Son yıllarda en önemli ölüm nedenlerinin başında gelen kanser ve kalp hastalıkları ile barsak mikrobiyotası arasında çok ciddi ilişki bulunmuştur. Özellikle kolon kanserinde kanserojen bir bakteri yapısının hakim olduğu gösterilmiştir.

    Bu kadar önemli olan barsak mikrobiyotasını etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar kendimize ait faktörler (mide asiti, barsak peristaltizmi, sIgA düzeyi..) ve çevresel faktörler (diyet, probiyotikler, prebiyotikler, antibiyotikler, anti-asit ilaçlar, NSAİİ ilaçlar …) Bunların arasında antibiyotikler ayrı bir yer tutmaktadır. Antibiyotiklerin yaygın olarak kullanıma girmesiyle birçok hastalıkta artış meydana gelmiştir. Obezite, alerjik hastalıklar, inflamatuvar barsak hastalıkları, otizm bunlar arasında sayılabilir. Antibiyotiklerin barsak mikrobiyotası üzerine etkisi özellikle çocukluk döneminde tahrip edici olabilmektedir. Yapılan çalışmalarda geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı sonrası Verrumicrobia denilen ve normalde insan mikrobiyotasında ender bulunan bakteri grupları çoğalmaktadır. Bunun uzun dönem sonuçları henüz bilinmiyor. Yine Avrupa’da yapılan bir çalışmada, antibiyotik kullanımı sonrası bazı hastalarda 3 yıla kadar barsak mikrobiyotası eski haline gelmiyor. Çocuklarda yapılan bir çalışmada 1,072,426 pediatrik hasta 1994-2009 yılları arasında 6.6 milyon hasta yılı takip edilmiş. Anti-anaerobik antibiyotik alan bebeklerde sonradan İBH gelişme relative riski %84 artmış. Özellikle 1 yaşından önce antibiyotik alanlarda risk 5.51 kat artmış bulunmuştur. 5-15 yaş arasında ise 1.57 kat artmış. Her bir antibiyotik kürü %6 risk artışı yaratmış. İnflamatuvar barsak hastalığı açısından ise antibiyotiklere maruz kalan çocuklarda kalmayanlara göre hastalık gelişme riski 5 kat artmıştır. Obezite açısından bebeklik döneminde antibiyotiklere maruz kalmak barsak bakteri yapısını kalıcı olarak etkileyerek erişkin yaşta obez olma riskini 2-3 kat artırmaktadır.

    Beyin Bağırsak İlişkisi

    Bugüne kadar stresli dönemlerde midemizin ağrıdığını veya karın ağrısı gaz şişkinlik, beraberinde bazen ishal ataklarımızın olduğu durumlar yaşamışızdır. Bunları genellikle içinde bulunduğumuz strese bağlarız. Ancak son çalışmalar bunun tersinin de doğru olduğunu gösteriyor. Yani bağırsak floramız (bakterilerimiz) bozulunca beynimizde etkileniyor. Panik atak, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği, depresyon, öğrenme ve hafıza bozuklukları görülebiliyor. İrritabl Barsak Sendromu (İBS) toplumda çok sık görülen (%15) bir sindirim bozukluğudur. Nedeni tam olarak bilinmemektedir ve tedavisi yoktur. Ömür boyu sürer. Öldürmez ama süründürür (hayat kalitesini bozar). Bu hastalar genellikle karında sancılanma benzeri ağrı, ishal veya kabızlık gaz şişkinlik yaşarlar. Bu şikayetleri stresli dönemlerde artar. İlginç olan bu hastalarda depresyon, panik atak gibi hastalıkların daha fazla görülmesidir. Acaba beynimiz mi barsakları etkiliyor yoksa barsaklarımız mı beynimizi? Bu sorunun cevabı her ikisi. Bilim adamları barsak florasını düzelterek sadece bağırsak şikayetlerini değil, psikolojik hastalıkların da kısmen düzeldiğini gösterdi. Sonuç olarak acaba psikiyatrik hastalıklar beynin değil de bağırsağın hastalıkları mı? Son olarak antibiyotik İBS hastalığında da ön plana çıkıyor nasıl mı? Amerika’da yapılan bir çalışmada, besin zehirlenmesi gibi ishal döneminde antibiyotik kullanan hastalarda bağırsak florasının kalıcı olarak bozulabildiği ve bu kişilerde İBS hastalığının ortaya çıkabildiğini gösterdi. Ek olarak bu hastalarda depresyon gibi psikiyatrik hastalıkların ortaya çıkma riski de3-4 kat artıyor.

    Bu bilgiler ışığında antibiyotiklerin akılcı kullanımına yeni bir perspektif eklemek gerekir. Tabi ki enfeksiyonlarda antibiyotikler hayat kurtarıcıdır. Mecbur kalındığında antibiyotik kullanırken probiyotik (yararlı bakteriler) kullanmak hasarı azaltabilmektedir. Bu nedenle Ülkemizde ciddi bir toplum sağlığı sorunu oluşturmaya başlayan antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi için her antibiyotiğin yanına bir probiyotik eklenmesi hasarı tamamen ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde azaltacaktır. Gelecek nesillerin sağlığı için antibiyotik barsak mikrobiyotası ilişkisi üzerine daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

  • Karsinogeneziste, diyet ve mikrobiyotanın yeri

    Karsinogeneziste mikrobiyotada birçok bakteri sorumlu tutulmuş olup bunların başlıcaları şunlardır :

    Fusobacterium nucleatum; F.nucleatum gr (–) anaerop patojen bakteridir. En çok kolorektal kanser (KRK) ile ilişkisi gösterilmiş olan bakteridir. F.nucleatum KRK, kolon adenomalarında lüminal kolonizasyonu artmıştır. F.nucleatum, kolorektal kanser vakalarında %80 oranında bulunmuş. FadA adhesion and Wnt/β-catenin aktivasyonu ile DNA hasarı yapmaktadır. Önceden periodontal hastalıklarda tespit edilmiş. Daha çok gingivit ile ilişkili bulunmuştur. F.nucleatum enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Bakteriodes fragilis; Daha çok Enterotoksijenik B.fragilis kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuştur. Bakteriodes fragilis toksini kolonositlerde DNA hasarı yaptığı gösterilmiştir.

    Enterococcus faecalis; E.faecalis falültatif anaerop bir bakteri. Oral kavitede ve gastrointestinal sistemde commensal bir bakteri olup son zamanlarda patojen sınıfında yer alıyor. Pro-oxidative reactive oxygen species (ROS) üretiminden sorumlu. KRK’ de sağlıklı gruba göre gaitada yüksek bulunmuş. E. Faecalis tarafından ROS üretiminin kolonda karsinogenesisi tetiklediği gösterilmiştir.
    Clostridium septicum; Hermsen ve arkadaşlarının bir çalışmasında 320 KRK’de %40 oranında bulunmuş. Kontamine yiyeceklerle C.septicum sporları alınabiliyor.

    H.Pylori; Gastrik Ca ile kuvvetli ilişkili olup “International Agency for Research on Cancer” tarafından GİS karsinojeni olarak kabul edilmiş. 1991-2002 arasında Zumkeller ve arkadaşları, 11 çalışmanın meta-analizinde Hp’ nin bulunması KRK’ de riski 1.4 kat arttırmış. CagA ve VacA’ya sahip Hp olanlar daha çok KRK ile ilişkili bulunmuş. Bazı Hp suşları ile ilgili pro-oksidatif reaktif oksijen ve nitrojen üretimi KRK ile direk ve indirek ilişkili olabilir.

    E.coli; Martin ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, KRK olanlarda %70 oranında bulunmuş. Filogenetik olarak B2 colibactin üreten E.coli KRK ile ilişkili bulunmuş.

    Streptococcus bovis; S.bovis KRK ile ilk ilişkisi gösterilen bakteri olmuştur. Klein ve arkadaşları S.bovise bağlı endokarditi olanlarda KRK riskinin 5 kat arttğını tespit etmişler. Neoplastik hücrelere yapışarak karsinogenezisin ilk evrelerinde rol oynayabilirler. S.bovis enfeksiyonu tespit edilen tüm hastalarda kolonoskopik inceleme önerilmelidir.

    Kolerektal kanser, “drivers” denilen bakterilerle başlıyabilmekte, ve “passengers” denilen bakterilerle oluşabilmektedir. Fusobacteriler KRK’ de direkt driver etkisi var.

    Kısa zincirli yağ asitleri, karsinogenezis inhibisyonu ve mikrobiyota:

    Kolona sindirilmeden gelen oligosakkarit içerikli fiberlerin bakteriyel fermentasyonu sonucu bütirat,asetat ve propiyonik asit gibi kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitleri başta bütirat olmak üzere anti- inflamatuar ve anti-proliferatif etkisiyle kolonda anti-tümör aktivitesini sağlayarak koruyucu bir mekanizma oluştururlar. Bütirat ve Propionat, intestinal ve immün hücrelerde, Histon deasetilaz enzimlerini inhibe eder ve spesifik genlerin ekspresyonunu NAD-bağımlı protein deasetilaz aktif kısmında konformasyonel farklılaşmalar oluşturarak değiştirir. Histonların hiperasetilasyonu IL-6, IL-12 gibi proinflamatuvar sitokinlerin azalmasına yol açar. Regulatuar T hücrelerini ve anti-inflamatuar IL-10’u uyararak anti-inflamatuar ve antikarsinojenik etki yapar. Bu etkiyi Gpr109a reseptörü üzerinden yapar.

    Safra asitleri, karsinogenezis ve mikrobiyota: Primer safra asitleri kolik asit ve kenodeoksikolik asit karaciğerde kolesterol tarafından yapılır.Bunlar glisin ve taurin atarfından konjuge edilir ve duodenuma ekskrete edilir.Böylece bağırsaklarda yağ emilimi kolaylaşır.Primer safra asitlerinin %5’i kolon bakterileri tarafından “deoksycholic” asit

    14. Ulusal Hepato-Gastroenteroloji Kongresi 5. Ulusal Gastroenteroloji Cerrahi Kongresi 1st Euroasian Gastroenterological Association Symposium 5 – 8 Nisan 2017, Titanic De Luxe Antalya
    ve “litocholic” asit isminde toksik olan sekonder safra asitlerine çevrilir. Sonra kolondan tekrar portal venle safra asitleri karaciğere gelerek enterohepatik resirkülasyona uğrar. Sekonder safra asitleri ROS (reaktive oxygen species) üretimini arttırarak DNA hasarı yapar. Sekonder safra asitleri KRK’li kişilerin gaytasında 7alfadehydroxylation aktivitesi yüksek bulunmuş. Ayrıca beta-catenin aktivitesini arttırarak karsinogenezisin oluşmasına katkıda bulunur.

    Diet, karsinogenezis ve mikrobiyota: Diyet insan kanserlerinde %20-42 oranında rolü varken, kolon kanserindeki katkısı %50-90 arasındadır. Yüksek proteinle, trans-yağlarla beslenme, düşük fiberden beslenme, D vitamini eksikliği kolorektal kanser ile ilişkili bulunmuş.

    Kırmızı et ve yüksek hayvani yağlardan zengin diyetle beslenenlerde 7α-dehidroksilasyon aktivitesi fazla olan kolon bakterileri artarak disbiyotik barsak oluşmaktadır. Barsaklarda sekonder toksik safra asitleri artmakta, dolayısıyla mutajen özellikler ortaya çıkmakta. Sonuçta, kanser için predispozan faktör oluşmaktadır. Polifenol bileşikleri içeren gıdaların ise antioksidan, anti-inflamatuar, antikanserojen etkileri olduğu gösterilmiştir.

    Probiyotiklerin anti-kanserojen etki mekanizmaları

    1-Anti-genotoksisite

    2-Reaktif oksijen radikallerin azaltılması

    3-Karsinojenlerin bağlanması ve absorbsiyonu

    4-Apoptozis regülasyonu

    5-Karsinojen inaktivasyonunda rol oynayan enzimlerin stümülasyonu

    6-Konjüge linoleik asit üretimi

    7-Konağın immün yanıtını arttırma

    Kado ve arkadaşlarının yaptıkları bir çalışmada, kolorektal kanser hastalarının dışkısını farelerin kolonuna vermişler ve 6. hafta sonunda fare kolonunda kanser markırlarının ve hücre çoğalmasının arttığını saptamışlar. Bağırsak bakterilerinin % 80′ den fazlası kültür ortamlarında üretilememektedir.

    Ancak, son yıllarda özellikle iltihabi barsak hastalıklarına ve kolerektal kansere yol açan bakteriler, DNA genome sekans yöntemiyle tanımlanabilmektedir. Kolonda bakteri yoğunluğu ince barsağa göre daha fazla olduğu için kolonda Ca sıklığı, ince bağırsak Ca sıklığına göre daha fazla olmaktadır. Kolerektal kanser riskini arttıran bu bakteri ve bakteri enzimleri; beta glucuronidase, beta glucosidase, Azoreductase, Nitroreductase oluşmasına sebep olarak kanser gelişimine yol açarlar. Ayrıca kolonda proteolitik fermantasyonu sonucu oluşan H2S, amonyak, indoller de karsinogenezite rol oynamaktadır.

    Yapılan çalışmalarda Bifidobacterium (B.lactis, B.longum) ve lactobacillus (L. Acidophilus, L.Casei) bakterilerinin, farelerde patolojik kript odaklarını azaltarak karsinogeneziste önleyici rola sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Probiyotikler, mukozal immun sistemi etkileyerek mukozal inflamasyonu engellerler ve antikanserojen etki gösterirler. Probiyotiklerin etki mekanizması apoptosis olup, probiyotik bakterilerinin kolonda proliferasyon gösteren hastalıkların önlenmesinde onkolojik denetim yaptıkları gösterilmiştir.

    Sonuç olarak, bağırsak mikrobiyotasında görülen disbiyozis durumu patojen mikroorganizmaların daha fazla olmasına yol açar. Disbiyotik mikrobiyota ise karsinogenezisin oluşumuna zemin hazırlar. Probiyotikler ve faydalı bağırsak bakterileri karsinogenezisi önlemede başlıca anahtar rol oynarlar.

  • Bağırsak floramızın sağlığı genel sağlığımızın bir göstergesidir

    Vücudumuzda bulunan faydalı dost bakterilere “probiyotik” adı verilir. Probiyotikler en çok kalın bağırsakta bulunur. Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon, yaklaşık 1,5 kg faydalı bakteri vardır. Hipokrat’ın dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” Bağırsaklarımız, bağışıklık sisteminin en önemli organıdır.

    Bağırsaklarımızda bulunan probiyotikler, bağışıklığımızı güçlendiren dost bakterilerdir. Bağırsak iç zarını kaplayan bu yararlı bakteriler, ağızdan alınan zararlı bakterilerin bağırsak duvarından içeri geçmesine dolayısıyla birçok hastalığın oluşmasına engel olurlar.

    Normalde bağırsağımızda %85 dost bakteriler, %15 zararlı bakteriler bir denge halinde bulunur. Günümüzde başta antibiyotik olmak üzere, stres, kötü beslenme, ağrı kesici ilaçların alınması, sık seyahatler durumunda zararlı bakterilerin, faydalı bakterilere oranı yükselmektedir. Zararlı bakteriler bağırsak iç zarında artarsa probiyotiklerin oranı azalır ve bağırsak geçirgenliği artar. Buna bağırsak flora bozukluğu veya “Disbiyozis” denir. Birçok zararlı mikroorganizma bağırsak duvarından içeri girer ve hastalık yapar.

    Bu hastalıkların başında hassas barsak sendromu, allerji, astım, egzema, ishaller, şeker hastalığı, iltihabi barsak hastalıkları, obezite, karaciğer yağlanması, kalın bağırsak kanseri gelir.

    Hatta bağırsak floramızdaki dengesizliğin ruh sağlığımızı etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Günümüzde özellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsizce sık kullanılan antibiyotikler bağırsaktaki faydalı bakteri oranını azaltarak birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

    Günümüzde probiyotiklerin obezite tedavisinde diyete ek olarak kullanımı hızla artmaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin düzenlenmesinde etkisi önemlidir.

    Probiyotikleri gıda takviyesi toz, tablet, kapsül şeklinde almak en iyisidir. Çünkü bunların içinde hangi bakteriler olduğu ve faydalı bakteri miktarı bellidir. Ayrıca bu tür preparatlar mide asidinden geçerek bağırsakta açılır ve faydalı aktivitelerini gösterirler. Probiyotik yoğurtları kullanmak da sağlıklıdır. Fakat bu yoğurtlardaki uzun raf ömrü ve soğuk zincir hassasiyeti nedeniyle içindeki faydalı bakteri miktarı azalmış olabilir. Ayrıca bu yoğurtlardaki faydalı bakterilerin mide asidinden geçerken sayıları azalır.

    PREBİYOTİKLER

    Prebiyotik, probiyotiğin (sindirim sistemindeki faydalı dost bakteriler) yiyeceğidir. Prebiyotikler kalın bağırsaktaki faydalı dost bakterilerin yani probiyotiklerin büyümesini, aktivitesini ve çoğalmasını sağlar. Prebiyotiklerin kalın bağırsakta faydalı bakteriler tarafından fermentasyonları sonucunda kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitlerinden biri olan bütirik asit kolon kanserini engellemede çok etkilidir.

    Prebiyotikler, toz, tablet formunda bulunabildikleri gibi, yiyecekler içerisinde de bulunurlar. Prebiyotikler probiyotiklerle birlikte (sinbiyotik) ilaç olarak da piyasada bulunur. Yiyecek olarak en fazla radika, karahindiba, kuru soğan, sarımsak, yer elması, pırasa ve enginarda bulunur. Her prebiyotik, lif içerir. Ama her lif prebiyotik içermez.

    Sonuç olarak; Probiyotikler ve Prebiyotikler bağışıklık sistemimizin en güçlü ögeleridir. Sağlıklı bir yaşam için Probiyotikleri ve Prebiyotikleri gıda takviyesi olarak beslenmemize dahil etmeliyiz.

  • Şişkinlik ve gazda mikrobiyotanın önemi

    Flatulans (gaz), mide veya intestinal aşırı gaza sahip olma durumudur. Abdominal distansiyona (bloating) neden olan rahatsızlık verici bir durumdur.Genellikle rektumdan gaz çıkışı veya geğirme (belching, burping) ile birliktedir.

    Gazın 5 çeşit primer kompenenti bulunur. Bunlar; nitrojen, hidrojen, karbondioksit, oksijen ve metan olup kokusuzdurlar. Aerofaji yoluyla en çok nitrojen gazı alınır. Hidrojen, karbondioksit ve metan intestinal gazların yaklaşık %74′ ünü oluşturur. Karakteristik kokusunu veren ise eser gazlardan volatil sülfür bileşikleridir. Bu sülfür bileşiklerin başında ise hidrojen sülfid (H2S), metil merkaptan (MM), dimetilsülfid (DMS) gibi maddeler yer alır. Özellikle sülfür içeren aminoasitlerin kolonik bakteri fermantasyonu ile ortaya çıkarlar. Bismut ve aktif kömürün özellikle intestinal H2S’ü azalttığına dair yapılan çalışmalar vardır.

    Flatulans’da yanıcı karekteri olan gazlar hidrojen ve methandır. Methan üreten archaea’ lardan Methanobrevibacter smithii gut microbiota içinde yer alır.

    İntestinal gazın büyük bir kısmı uyku esnasında yapılır.Bu gazların büyük bir kısmı kolondaki bakterilerce sağlanır. Karbonhidrat özelliğindeki sindirilemeyen oligosakkaritler, oligosakkarit lifler kolona gelince kolondaki bakteriler tarafından fermentasyona (bakteriyel digestion) uğrarlar ve sonucunda intestinal gaz ortaya çıkar. Ancak aynı diyeti uygulayan insanlarda oluşan gaz kişiler arasında farklılıklar gösterir.

    Gaz üretimi; diyet ve rezidü yiyeceklerin fermentasyonu dışında, kolonik mikrobiyotanın metabolik aktivitesi ve kompozisyonu tarafından da değişir. Kolonik bakteriler fermentasyonda yol oynayarak genellikle Hidrojen ve CO2 üretimine yol açarlar. Bağırsak bakterilerinin çoğu intestinal gaz oluşumunda rol oynarken kolonik bakterilerden bazıları intestinal gaz oluşumunu azaltırlar. Sülfat azaltan bakteriler, Acetogenic bakteriler ve Methanogenic Archea’lar fermantasyon yolu ile üretilen gazları tüketirler. Gaz evakuasyon sıklığı ile 3 bakteri artışı pozitif korelasyon gösterir (Bacteriodes uniformis, Bacteriodes Ovatus, Parabacteriodes distasonis). Bunlardan B.ovatus’un flatulansda daha yüksek düzeylerde bulunduğu gösterilmiştir. Bacteriodes frajilis grubunun bu 3 üyesinin enterotoksin ürettikleri görülmüştür.

    Özellikle B. Ovatus kronik intestinal inflamasyonun hayvan modellerinde epitelyal bütünlükteki değişiklikler ve sistemik antikor cevabı ile ilişkili bulunmuştur. B.ovatus komensal bir bakteri olmasına rağmen İBD’de bağırsak dokusunsuna patojenik B.vulgatus’dan daha fazla antijenik bulunmuştur.

    Bilophila wadsworthia çeşitli anaerobik enfeksiyonlarda bulunan oportumistik patojen bir bakteridir. Sakkorolitik bir bakteridir. Gaz üretimi ile direk ilişkilidir. Nitratı nitrite çevirir.Azot üretir ve sülfür içeren aminoasitlerden Hidrojen sülfid üretir. Hidrojen sülfid karsinojenik bir maddedir. Kuvvetli katalaz aktivitesine sahiptir.

    Sağlıklı bağırsak mikrobiotası; patojen bakteriler, intestinal parazitler ve Candida gibi diğer flatulagenic bakterilere karşı koruyucu bir etki gösterir. Bağırsak mikrobiyotasının %85′ ini sağlıklı komensal bakteriler (probiyotik), %15’ini ise patojen mikroorganizmalar oluşturur.Bu oran patobiontlar lehine bozulursa disbiyozis meydana gelir. İntestinal gaz bağırsak mikrobiyotasının ekosisteminin instabilitesi ile ilişkilidir.

    Disbiyozis oluşumuna katkıda bulunan nedenlerin başında antibiyotikler gelir. Antibiyotikler alındıktan sonra bağırsak mikrobiyotanın normal hale gelmesi, komensal bakterilerin kolonize olması 1-2 ay kadar sürer. Dolayısı ile bu süre içerisinde intestinal gaz (flatulans) ve abdominal distansiyon ve abdominal kramp gibi problemler görülür. Antibiyotik alınması ile özellikle bağırsakta Candida overgrowth olur. Candida kolonizasyonu toksinleri aracılığıyla disbiyozis yapar. Bu toksinler özellikle ürik asit, amonyak ve asetaldehittir. Kronik candidiazis ve Candida overgrowth durumlarında hangover sendromuna benzer belirtiler görülür. Asetaldehit toksik bir üründür. Etanol alımında alkol dehidrogenaz tarafından yıkılır ve asetaldehite döner. Bir de kronik candidiazis ve candida overgrowth durumunda Candida albicans’ın alkol üretimi sonucu olarak ortaya çıkar.

    Bu da alkol hangover sendromu dediğimiz başağrısı, yorgunluk, güçsüzlük, bulantı, anksiyete, dispeptik semptomlar ve intestinal gaza yol açar.Alkol karaciğer tarafından detoksifiye edilmeye çalışılır. Dolayısıyla Candida disbiyozisi de alkol üretimini arttırır ve alkolün metabolik ürünü olan asetaldehit oluşması sonucunda da hangover sendromuna benzer belirtiler meydana gelir. Bu durum intestinal Candida enfeksiyonu değil “Gut fermentasyon sendromu” olarak terminolojide yerini almıştır.

    Dientamoeba fragilis, Blastocystis hominis, Giardia gibi intestinal parazitler de krampla birlikte intestinal flatulans görülür. Bunlar da bakteriler gibi karbonhidratları kullanarak gaz üretirler.

    Probiyotikler sindirilmeyen oligosakkarit olan prebiyotikleri kalın barsakta fermente ederek intestinal gaz oluşumunu arttırırlar.Aynı zamanda oluşan kısa zincirli yağ asitleri Propiyonik asit, Asetik asit, Bütirik asit kolonda patobiontlara karşı koruyucu etki gösterirler. Kolonun asidik olması müsin oluşumunu arttırır. Böylece patojenik bakterilerin kolonizasyonu ve translokasyonu engellenir. Bağırsak patobiontlarının yapacağı zararlı etkiler önlenmiş olur.

  • Ciddi konumuz: bağırsaklarımız

    PROBİYOTİKLER

    Vücudumuzda bulunan faydalı dost bakterilere “probiyotik” adı verilir. Probiyotikler en çok kalın bağırsakta bulunur. Erişkin bir insanın bağırsağında 100 trilyon, yaklaşık 1,5 kg faydalı bakteri vardır. Hipokrat’ın dediği gibi “Bütün hastalıklar bağırsaktan başlar. Bağırsak hasta ise vücudun geri kalan kısmı da hastadır.” Bağırsaklarımız, bağışıklık sisteminin en önemli organıdır.

    Bağırsaklarımızda bulunan probiyotikler, bağışıklığımızı güçlendiren dost bakterilerdir. Bağırsak iç zarını kaplayan bu yararlı bakteriler, ağızdan alınan zararlı bakterilerin bağırsak duvarından içeri geçmesine dolayısıyla birçok hastalığın oluşmasına engel olurlar. Normalde bağırsağımızda %85 dost bakteriler, %15 zararlı bakteriler bir denge halinde bulunur.

    Günümüzde başta antibiyotik olmak üzere, stres, kötü beslenme, ağrı kesici ilaçların alınması, sık seyahatler durumunda zararlı bakterilerin, faydalı bakterilere oranı yükselmektedir. Zararlı bakteriler bağırsak iç zarında artarsa probiyotiklerin oranı azalır ve bağırsak geçirgenliği artar. Buna bağırsak flora bozukluğu veya “Disbiyozis” denir.

    Birçok zararlı mikroorganizma bağırsak duvarından içeri girer ve hastalık yapar. Bu hastalıkların başında hassas barsak sendromu, allerji, astım, egzema, ishaller, şeker hastalığı, iltihabi barsak hastalıkları, obezite, karaciğer yağlanması, kalın bağırsak kanseri gelir. Hatta bağırsak floramızdaki dengesizliğin ruh sağlığımızı etkilediğini gösteren çalışmalar vardır. Günümüzde özellikle viral üst solunum yolu enfeksiyonlarında bilinçsizce sık kullanılan antibiyotikler bağırsaktaki faydalı bakteri oranını azaltarak birçok hastalıklara davetiye çıkarmaktadır.

    Günümüzde probiyotiklerin obezite tedavisinde diyete ek olarak kullanımı hızla artmaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin düzenlenmesinde etkisi önemlidir.

    Probiyotikleri gıda takviyesi toz, tablet, kapsül şeklinde almak en iyisidir. Çünkü bunların içinde hangi bakteriler olduğu ve faydalı bakteri miktarı bellidir. Ayrıca bu tür preparatlar mide asidinden geçerek bağırsakta açılır ve faydalı aktivitelerini gösterirler. Probiyotik yoğurtları kullanmak da sağlıklıdır. Fakat bu yoğurtlardaki uzun raf ömrü ve soğuk zincir hassasiyeti nedeniyle içindeki faydalı bakteri miktarı azalmış olabilir. Ayrıca bu yoğurtlardaki faydalı bakterilerin mide asidinden geçerken sayıları azalır.

    PREBİYOTİKLER

    Prebiyotik, probiyotiğin (sindirim sistemindeki faydalı dost bakteriler) yiyeceğidir. Prebiyotikler kalın bağırsaktaki faydalı dost bakterilerin yani probiyotiklerin büyümesini, aktivitesini ve çoğalmasını sağlar. Prebiyotiklerin kalın bağırsakta faydalı bakteriler tarafından fermentasyonları sonucunda kısa zincirli yağ asitleri oluşur. Kısa zincirli yağ asitlerinden biri olan bütirik asit kolon kanserini engellemede çok etkilidir.

    Prebiyotikler, toz, tablet formunda bulunabildikleri gibi, yiyecekler içerisinde de bulunurlar. Prebiyotikler probiyotiklerle birlikte (sinbiyotik) ilaç olarak da piyasada bulunur. Yiyecek olarak en fazla radika, karahindiba, kuru soğan, sarımsak, yer elması, pırasa ve enginarda bulunur. Her prebiyotik, lif içerir. Ama her lif prebiyotik içermez.

    Sonuç olarak; Probiyotikler ve Prebiyotikler bağışıklık sistemimizin en güçlü ögeleridir. Sağlıklı bir yaşam için Probiyotikleri ve Prebiyotikleri gıda takviyesi olarak beslenmemize dahil etmeliyiz.

  • Sağlıklı “sindirim sistemi mikrobiyotası” için kefir için

    Sağlıklı bir sindirim sistemi ve sağlıklı bir vücut için, bağırsaklarda “sindirim sistemi mikrobiyotası “olarak adlandırılan yararlı (iyi) bakterilerin bulunması gereklidir. İnsan sindirim kanalında 400’den fazla çeşidi olan 100 trilyon civarında canlı bakteri yaşamaktadır. Çoğu iyi huylu bakteridir. Bu iyi huylu bakteriler az miktarda olan kötü huylu bakterileri kontrol altında tutar, bunlardan açığa çıkan toksinleri salgıladığı birtakım kimyasal maddeler ile parçalar ve zararsız hale getirir, kötü huylu bakteriler ile savaşmada bağışıklık sistemine yardım eder. İyi ve kötü huylu bakteriler arasındaki denge bozulduğunda sindirim sisteminde rahatsızlıklar ve hastalıklar görülür. Gerekli gereksiz antibiyotik kullanımı; mikrobik bağırsak enfeksiyonları sonrası bazen de reflü veya gastritli hastalarda olduğu gibi çok uzun süreli asit bloke eden ilaçların kullanılması, yer değişikliği, beklemiş ve bozuk gıdaların tüketilmesi, hazır ve dondurulmuş gıdaların fazla tüketilmesi iyi huylu bakterilerin azalmasına kötü huylu olanların çoğalmasına yol açar. En sık görülen şikayet gaz ve şişkinliktir. Bunun yanında bazen spasm tarzında olan karın ağrısı, kabızlık, ishal, bulantı, kusma aşırı geğirme ve veya yellenme de sık görülür. Şikâyetler çoğu kez ataklar halinde alevlenme gösterir, günlük aktivite ve yaşam kalitesini düşürür, iş, okul ve sosyal aktiviteler kronik hastalıklardan daha fazla bozulur. Amerika birleşik devletlerinde her yıl 60-70 milyon hasta bu şikâyetler ile hastaneye başvurmakta, tanı ve tedavi giderleri için 125 milyon dolar sağlık harcaması yapılmaktadır. Ülkemizde bu konuda sağlıklı bir veri olmasa da gastroenteroloji polikliniklerine başvuran her 3-4 hastadan biri gaz şişkinlik şikayeti ile başvurmakta ve kanser endişesi ile hastalar doktor doktor dolaşarak problemine çözüm aramaktadır. Çoğu kez her gittiği doktor mide ve bağırsağa endoskopi ile bakmakta ve elinde 8-10 adet gastroskopi ve kolonoskopi raporu bulunmaktadır. Sonuçta bir yandan hastanın iş, okul, sosyal aktiviteleri ve yaşam kalitesi bozulmakta, diğer yandan ciddi iş gücü kaybı yaşanmakta ve sağlık giderleri artmaktadır. Sindirim sistemi mikrobiyotasının bozulması en sık irritabl bağırsak sendromu (İBS), antibiyotikle ilişkili diyare, inflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı), laktoz intoleransında görülür.

    Bozulan bağırsak mikrobiyotasını düzeltmek iyi huylu canlı bakterileri içeren yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi ile mümkün olur. İyi huylu canlı mikroorganizmaları içeren bu yiyecek ve içecekler “PROBİYOTİK” olarak adlandırılır. Bilinen en eski probiyotik geleneksel mayalama yöntemi ile yapılan ev yoğurdudur. Pastorizasyon yöntemi ile yapılan ticari yoğurtlarda iyi huylu canlı bakteriler pastörizasyon ile öldüğü için probiyotik etkileri yoktur. Yoğurtta 100 milyon canlı bakteri vardır, ancak iyi huylu bakteri çeşidi bir tane ile sınırlıdır. Atalarımızın geleneksel içeceği olan “KEFİR” ise 10 dan fazla iyi huylu canlı bakteri türü içerir ve 1 mililitresinde 7-10 milyon canlı bakteri vardır. Bir su bardağı kefir içildiğinde 1.5 trilyon iyi huylu canlı bakteri sindirim sistemine girmiş olur. Her gün içilecek 1 bardak kefir ile sindirim sistemi mikrobiyotasının düzeltilmesi; İBS de şikayetleri büyük oranda azaltır, İBH da esas tedaviye yardımcı ve destek olur, laktoz intoleransı laktozsuz diyete daha iyi cevap verir; midede gastrit ve ülsere yol açan Hekilobakter pylorinin tedavisine ek olarak kulanıldığında bakterinini temizlenme oranı artar. Canlı bakterilerin tüketilmesi birtakım özel durumlar dışında oldukça güvenlidir. Kanser nedeni ile kemoterapi alan hastalarda, bağışıklık sistemi ciddi baskı altında olanlarda, ciddi kronik yandaş hastalığı olanlarda nadiren sepsis(mikrobun kana karışması), endokardit(kalp kapak iltihabı), karaciğer apsesi ve mantar enfeksiyonlarına yol açabilir. Bu yönden dikkatli olmak gerekir.

  • Gıda zehirlenmeleri

    · Gıda zehirlenmesinin sebepleri nelerdir?

    Gıda zehirlenmeleri yaygın görülen,genellikle hafif seyreden ancak bazı durumlarda ölümcül olabilen hastalıklardır.

    Bakteri üremesi,bakterilerin ürettiği toksinler(zehirler),besinlere dışarıdan bulaşan zehirli maddeler ya da içeriğinde doğal toksin bulunan besinlerin yenmesi ile oluşur.

    · Gıda zehirlenmesi belirtileri nelerdir?

    Tipik belirtileri bulantı kusma ishal karın ağrısı ve ateşdir.

    Belirtiler besin tüketimini takiben 30 dk ile 72 saat arasında başlar.

    Belirtiler ve ortaya çıkış süresi besini kontamine eden etkene, yenilen miktara,kişinin duyarlılığına bağlı olarak değişir

    · Gıda zehirlenmesi ne gibi tehlikeli durumlara yol açar?

    Gıda zehirlenmeleri genellikle hafif seyreder ve kısa sürelidir.Ancak küçük çocuklar,bebekler,yaşlılar,gebeler ve bağışıklık sistemi zayıflamış kişilerde ağır seyredebilir.İshal ve kusma ile oluşan su ve tuz kaybı özellikle bu kişilerde ağır klinik tablolara yol açabilir.Şok ve ölüme neden olabilir.

    · Gıda zehirlenmesinden şüphelenen bir kişinin yapması gerekenler nelerdir?

    İshal bulantı kusma belirtilerinin ortaya çıkması ile gıda zehirlenmesinden şüphe ediliyorsa öncelikle zehirlenmeye neden olan etkenin vücuttan atılımını sağlayan kusma ya da ishal önleyici girişimlerde bulunulmamalıdır.

    İshal ve kusma ile kaybedilen sıvı ve tuz kaybının karşılanması önemlidir.Bu nedenle yeterli sıvı alımı sağlanmalıdır.

    Belirtilerin şiddetinin artması,bulantı nedeniyle yetersiz sıvı ve gıda alımı,kanlı ishal,yüksek ateş gibi durumların görülmesi halinde doktora başvurulmalıdır.

    · Gıda zehirlenmesinin tedavisi nasıl olmalı?

    Tedavide en önemli nokta sıvı ve tuz kaybının karşılanmasıdır.

    Kısa süreli(24 saatten az süren) ve az sıklıkta olan kusma ve ishallerde evde bakım yapılabilir.Bol miktarda sıvı tüketilmeli (küçük ve sık yudumlar almak bulantı sırasında su kaybını karşılamak için en iyi yoldur).Kafein alkol ve şeker içeren sıvılardan kaçınılmalı.Bulantının azalması ile yavaş yavaş gıda alımına başlanabilir.Öncelikle patates,pirinç,beyaz ekmek,yağsız et ve tavuk ile başlanmalıdır.

    İshal ve kusmanın şiddetli olduğu ,bulantı nedeniyle sıvı kaybının ağızdan yeterince karşılanamadığı durumlarda damardan sıvı verilmesi gerekebilir.Bu hastalarda hastanede gözlem ihtiyacı vardır. Çocuklarda özellikle hastanede gözlem önemlidir.

    · Gıda zehirlenmesinden korunmak için nelere dikkat edilmeli? (Evde dikkat edilmesi gerekenler, marketlerde alışveriş sırasında dikkat edilmesi gerekenler, dışarıda açık alınmaması gereken gıdalara örnekler vb)

    Alışverişte dikkat edilmesi gerekenler:

    -Alışveriş sırasında ürünlerin son kullanım tarihleri kontrol edilmeli

    -Dondurulmuş gıdalar alışverişin en sonunda alınmalı ve bekletmeden eve getirilmeli.Sızıntı yapmış,yırtılmış paketler alınmamalı.İçinde buz parçaları olmamalı

    -Çiğ et ve kümes ürünleri diğer gıdalardan ayrı tutulmalı

    -Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünleri kullanılmamalı,açık olarak satılan süt peynir yoğurt alınmamalı

    -Yumurta alırken kabuğunun kırık çatlak kirli olmamasına dikkat edilmeli,yumurta kullanılmadan önce yıkanmalı

    Evde saklama ve pişirme sırasında dikkat edilmesi gerekenler

    – El temizliğine dikkat edilmeli,özellikle tuvalet sonrası el hijyenine önem verilmeli

    -Sebze ve meyveler bol suyla yıkanmalı

    -Güvenilir içme suyu kullanılmalı

    -Besinler buzdolabında saklanmalı,buzdolabı ısısı 4 derece,dondurucu -18 derece olmalı

    -Çiğ et balık ve tavuk buzdolabının en soğuk bölümünde saklanmalı

    -Tahıllar ve kurubaklagiller nemli ve sıcak ortamlarda saklanmamalı

    – Sıcak yiyecekler sıcak soğuk yiyecekler soğuk tutulmalı

    -Çiğ et ve kümes hayvanı ürünlerine dokunduktan sonra eller iyice yıkanmalı

    -Çiğ etler kesildikten sonra kullanılan kesme tahtası bıçak ve mutfak tezgahı dezenfekte edilmeli

    – Kıyma ve kıyma içeren ürünlerin iyi pişmesi sağlanmalı

    -Yemek pişirme ısısı bakteriyel etkenlerin ölmesi için 65 derecenin üzerinde olmalı

    -Pirinçli gıdalar günlük olarak hazırlanmalı ve bekletilmemeli

    – Yemekler tüketilmeye yakın zamanda pişirilmeli,hemen tüketilmeyecekse hızla soğutup buzdolabına kaldırılmalı,yeniden ısıtma işlemi sık tekrarlanmamalı

    – Dondurulmuş gıdalar uygun koşullarda çözdürülmeli (buzdolabı ısısında,soğuk suda ya da mikrodalga ile)

    – Pişmiş yemekler,oda sıcaklığında 2 saatten (yaz aylarında 1 saat) fazla bekletilmemeli

    · En çok hangi gıdalar zehirlenmeye yol açıyor?

    Protein içeriği yüksek olan gıdalarda bakteri üremesi kolaylaşır.Bu nedenle en sık et tavuk balık süt ve süt ürünleri yumurta ve yumurta içeren gıdalar zehirlenmeye neden olur.

    · Yazın daha sık görülüyor denebilir mi? Öyleyse sebebi nedir?

    Bakteriler sıcak ve nemli ortamlarda daha kolay ürerler.Bu nedenle yaz aylarında sıcaklık ve nemin artmasıyla besinlerde bakteri üremesi kolaylaşır.Besin zehirlenmeleri bu aylarda daha sık görülür.

    · Buzlar nasıl gıda zehirlenmelerine yol açar?

    Bakterilerin en iyi üredikleri sıcaklık aralığı 5-65 derece arasıdır.Besinlerin dondurulması bakterileri öldürmez ancak üremelerini durdurur.Uygun koşullarda ve temiz sulardan hazırlanmayan buzlar içindeki üremeleri durmuş ancak ölmemiş bakteriler buzların çözünmesi ile etkin hale geçebilir ve hastalık oluşturabilir.

    · Yiyecek ve içeceklerin dışında gıda zehirlenmesine neler sebep olabilir?

    Gıdalarda oluşan bakteriel üreme ya da bakteri toksinlerinin neden olduğu zehirlenmeler dışında besinlere bulaşan kimyasal maddeler,doğal besin toksinleri,uygun olmayan saklama koşullarından kaynaklanan zehirli maddelerin çözünmesiyle besine bulaşması sonucu da zehirlemeler görülebilir.

    Tarım ilaçları,gıdaların bakır,aluminyum,kurşun ya da boyalı plastik kaplarda bekletilmesi,içeriğinde doğal toksin bulunduran bazı besin türleri (mantar,bal,filizlenmiş patates gibi) bu tür zehirlenmelere yol açar.

    · Gıdaları görüntü, koku ya da tatlarında bir değişiklik olmadan da zehirlenmelere yol açabilir mi?

    Bakteriler gözle görülmez,kokusu ya da tatları yoktur.Dolayısıyla uygun koşulları bulduklarında hızla üreyebildiklerinden gıdanın görüntü koku ve tadında değişiklik olmadan da zehirlenmeler oluşabilir.Ayrıca üretim ve taşıma sırasında da kontaminasyon olabilir.

    · Aynı gıdayı tüketen herkes zehirlenir mi?

    Tüketilen gıda ile alınan bakteri ya da toksin miktarı aynı ise gıdayı tüketen herkes belirti verebilir. Ancak belirtilerin şiddeti kişinin tükettiği miktara, bakteri ya da toksine gösterdiği duyarlılığa göre değişebilir.

    · Hangi bakteriler gıda zehirlenmesine yol açar, bu bakteriler hangi yiyeceklerde bulunur?

    Gıda zehirlenmesine en sık yol açan bakteriler: Salmonella, Clostridium perfringens, Escherichia Coli, Campylobacter jejuniListeria monocytogenes, Shigella,Stafilokokkus aereus, Clostridium botulinum, Bacillus cereus, Vibrio cholera, Vibrio parahemoliticus

    Salmonella,en sık kümes hayvanlarının barsaklarında bulunur.İyi pişirilmemiş tavuk eti,yumurta ,pastörize edilmemiş süt ile bulaşır.

    E.Coli:İnsan ve hayvan barsaklarında bulunur.Çiğ et ve pastörize edilmemiş süt,dışkı ile kontamine olmuş sular,bu sular ile sulanmış meyve ve sebzelerden bulaşır.

    Clostridim Pefringens:İnsan ve hayvan barsaklarında,toprakta,dışkı ile kirlenmiş sularda bulunur. Et, et suyu, kümes hayvanları ile bulaşır

    Listeria monocytogenes: Donma derecesine yakın sıcaklıklarda bile üreyebilen bir bakteridir. Çiğ et ve tavuk, dondurulmuş gıdalar, krema ve peynirden bulaşabilir.

    Shigella: İnsan ve hayvan dışkısında bulunur. Kontamine olmuş sular ve bu sularla yıkanmış yiyecekler, tavuk ve balıktan bulaşır.

    Campylobacter: Hayvan dışkısında bulunur. Kontamine sular, kümes hayvanı ürünleri,süt ile bulaşır.

    Stafilokok aereus:Toksin üreterek zehirlenmelere neden olur.Özellikler kremalı gıdalar,süt ürünleri,salatalar,tatlılar,çiğ et ve kümes ürünlerinde ürer.

    Clostridium botulinum:Toprakta,kaynak sularında ve deniz suyunda bulunur.Özellikle konserve gıdalar ile bulaşır.

    Bacillus cereus:Toprak ve birçok bitkide bulunur.Özellikle pirinç,makarna,sütlü tatlılar,kremalar ile bulaşır.

    Vibrio cholera:Kontamine sular ile bulaşır

    Vibrio parahemoliticus:Kontamine deniz suyu ve çiğ ya da az pişmiş deniz ürünleri ile bulaşır.

  • Sıkça çıkan mantar enfeksiyonları kilo aldırır mı ?

    Mantar enfeksiyonları fırsatçı enfeksiyonlardır. Vücudun savunma mekanizmalarının kırılması, kronik veya akut bir şekilde olabilir yani zamanla veya birdenbire olabilir bunu fırsat bilerek ortaya çıkan genellikle içimizdeki bakteriyel floradan kaynaklanan bir aşırı çoğalma sonucu peydahlanır.

    Şimdi bu ne demektir?

    Uzun dönem hastalanmışızdır ve bir sürü antibiyotik kullanmak zorunda kalmışızdır. Evet antibiyotikler mikrobu kurutur ama vücudu da kurutur ve bizim mikro flora dediğimiz ve bağışıklık sistemimiz için çok ama çok gerekli olan vücut koruyucu kalkan görevi gören iyi huylu bakterilerimizi (laktobasiller vs.) de kurutur ; ortadan kaldırır; iste bazı sevimsiz bakteriler, mayalar ve mantarlar vücudumuzda aslında o kadar zayıftırlar ki ; kişide böyle bir durum gelişmeden ortaya çıkıp kendilerini gösteremezler.

    Tabii kişi bu arada kötü besleniyorsa, tatlıları götürüyor, hamur işlerini hüpletiyorsa sosis vs. gibi kaynaklar tüketiyorsa bakteri ve mantarlar için muhteşem bir besi yeri oluşturur.

    Artık beklenen sonumuz kaçınılmazdır. Bakteriyel ve mantarsal aşırı çoğalma= aşırı gaz; şişkinlik kabızlık, ve/veya ishal atakları; ciltte egzama, tırnaklarda ve/veya vajinal veya kasıkta mantar hızla kilo artışı, alerjik rinit (saman nezlesi) her şeye özellikle sonradan gelişen güneş alerjisi!

    Anjio ödem ataklarına kadar gider! Şiddetli eklem ağrıları ağız kuruluğu, karın bölgesinde yağlanma çok tipiktir.

    Ne kadar çabalarsa çabalasın kilo veremez veya bir yere kadar verir !

    Bu hastalarda dışkının analizleri ve yine kişiye özel bir takım incelemeler çok ama çok önem arz etmektedir.

    Mantar enfeksiyonunun ve bakteriyel aşırı çoğalmanın tipi ve yaygınlığının tam olarak tanımlanması önemlidir.

    Altta yatan ve mutlaka var olan gizli şekerin ortaya konması gerekir.

    Mutlaka tedavi edilmelidir.

    Hastayla hekimin uzun yol arkadaşlığı başlamıştır. Bu hastayı kanser olmaktan şeker hastası olmaktan Alzheimer ve romatizmadan da kurtaracaktır tabii çok istemesi halinde.

    Beraberce oluşturacakları yol haritasında özveri ve güven çatısı olmalıdır.

    Kanıta dayalı tıp uygulanmalıdır.

    İlgili branşlardan destek alınarak multi disipliner bir çatı oluşturulur.

  • Helicobacter pylori

    Helicobacter pylori adlı bakteri 1983 yılında ilk defa Avusturalyalı iki doktor tarafından insan midesinde gösterildi. Daha sonra bu bakterinin ülser hastalığının en önemli nedeni olduğunun kanıtlanması gastroenterolojide bir çığır açmıştır. Çünkü; eskiden ülserin yaşam boyu devam eden bir hastalık olduğu ve zaman zaman alevlenmeler ile seyrettiği bilinirdi. Oysa, günümüzde ülser hastalığının en önemli iki nedeninin Helicobacter pylori ile aspirin ve benzeri ağrı kesici romatizma ilaçlarının olduğunu biliyoruz. Bakteri tedavi ediir ve hasta aspirin ile benzeri ağrı kesici ilaçları kullanmaz ise ülser hastalığı tamamen ortadan kalkmış olur.

    Resimde midedeki bakterilerin özel mikroskoplar ile çok büyütülmüş görüntüleri görülmektedir.

    İlerleyen yıllarda bu bakteri ile gastrit, mide kanseri ve mide lenfoması gibi hastalıklar arasında önemli bir ilişkinin varlığı gösterildi. Ancak midesinde bakteri olan herkesin mide kanseri adayı olması söz konusu değildir. Kanser gelişimi tek bir etken ile oluşmamamktadır. Kanseri oluşması için genetik yatkınlık, bakteri nin varlığı, kötü beslenme gibi birçok faktörün bir araya gelmesi söz konusudur.
    Helicobacter pylori 'nin mide hastalıklarındaki bu önemli rolünün kanıtlanmış olması bu bakteriyi insan midesinde gösteren Marshall ve Warren'e 2005 yılında Nobel ödülünün verilmesine neden olmuştur. Bu gastroenteroloji alanında verilen ilk Nobel ödülü olması nedeniylede çok önemlidir.

    Helicobacter pylori 'nin görülme sıklığı nedir ?
    Helicobacter' in toplumlarda görülme sıklığı o toplumun sosyoekonomik durumu ile çok yakından ilişkilidir. Örneğin bu bakteri ile infekte olmuş insanların oranı Avusturalya'da %20, ABD'de %30 oranında bulunurken ülkemizde %70 civarındadır. Bazı Afrika ülkelerinde %100'e ulaşabilmektedir. Ailede yaşayan birey sayısı arttıkça bakterinin bireylerde bulunma olasılığı da artmaktadır.

    Helicobacter pylorinasıl bulaşmaktadır?
    Bakterinin nasıl ulaştığı kesin bilinmemektedir ancak, bakterinin ağız yoluyla bulaştığı ve bu bulaşmanın genellikle çocukluk çağında olduğu kesindir.

    Helicobacter pylori varlığı nasıl tespit edilir ?
    Endoskopi yapılan hastada mideden alınan biyopside bakterinin varlığı kolaylıkla tespit ediebilmektedir. Endoskopi yapılmayan hastada nefes ya da dışkı testi ile bakterinin varlığı saptanabilir. Tüm bu yöntemler ile bakteri aranır iken hastanın mide asidini azaltan ilaçlar veya antibiyotik almadığından emin olmak gerekir. Bu ilaçlar bakterinin görünmesini engellemektedir. Kan ya da tükrük testlerinde bu bakteriye karşı gelişmiş antikorun gösterilmesi bakterinin varlığını göstermez. Bu testler ile gösterilen antikor hastanın yaşamının herhangi bir döneminde bakteri ile karşılaştığını gösterir, bakterinin canlılığının göstergesi değildir. Bu nedenle pratikte bu testler kullanılmamalıdır.

    Ne zaman tedavi edilmelidir ?
    İdeali bakteriyi taşıyan her hastada tedavi uygulamaktadır. Ancak ülkemizde bakterinin çok yaygın olması, tedavide başarı oranının düşük olması, giderek artan antibiyotik direnci ve maliyet nedeniyle mutlak tedavi gereken hastalarda öncelikle tedavi uygulanmaktadır. Mide veya duodenum (oniki parmak barsağı) ülseri olan, erken mide kanseri nedeniyle ameliyat olmuş veya ailesinde birinci derecede akrabasında mide kanseri olan hastalar ile midesinde metaplazi denilen hücresel değişiklikleri olan hastalardxa mutlaka tedavi uygulanmalıdır. Bunun dışındaki durumlarda bireysel karar verilebilmektedir.

    Nasıl tedavi edilir ?Her bakteride olduğu gibi tedavide antibiyotikler kullanılmaktadır. Ancak Helicobacter pylori güç tedavi edilebildiğinden tedavide iki antibiyotik birlikte kullanılmakta ve tedaviye mide asidini azaltan bir ilaç ilave edilmektedir. Mide asidinin azaltılması antibiyotiklerin etkisini arttırmaktadır. Tedavi süresi 10-14 gün olmalıdır. Bu tedavi süresince antibiyotiklerin bazı yan etkileri olabilir. Bu nedenle mümkün ise ilaçlar kesilmemelidir. Çünkü böyle bir durum ikinci denemede bakterinin tedavisini güçleştirebilir.

    Tedavi edildikten sonra tekrarlar mı ?
    Etkin bir tedavi uygulandığında bakteri %80-90 olasılıkla tedavi edilmektedir. Bakterinin tekrar midede görülme olasılığı ise çok düşüktür. Ancak maalesef ülkemizde bu bakteriyi tedavi edebilme olasılığı günümüzde %50-65 oranına düşmüştür. Bunun nedeni toplumumuzda antibiyotiklerin gelişigüzel kullanılması ve tedavide aynı antibiyotiklerin tekrar tekrar kullanılmasıdır. Eğer bir antibiyotik kombinasyonu ile bakteri tedavi edilemedi ise tekrar tedavide aynı kombinasyon kullanılmamalıdır.