Melazma özellikle kadınlarda daha sık görülen ve çoğunlukla yüz bölgesinde sonradan ortaya çıkan lekelerdir.
Gebelik esasında ortaya çıkan hormonların artışına bağlı, doğum kontrol hapı kullanımına bağlı, ultraviyole ışınlarına bağlı, menapoza bağlı, ilaçlara bağlı, bazen de genetik nedenlerle ortaya çıkabilir.
Esmer tenli bireylerde görülme sıklığı fazladır.
Alın, yanaklar, şakak, üst dudak, burun köprüsü ve çene en sık görülen bölgelerdir.
Derinin üst ve orta tabakalarında melanin pigmenti artışı bu lekelerin görünümüne sebep olur. Wood ışığı muayenesi ile bu derinlik tahmin edilebilir.
Tiroid hormon bozukluğunun da melazmaya sebep olabildiği söylense de kesin kanıtlanmış veriler yoktur.
Tedavide renk açma özelliği olan birtakım kremler yanısıra PRP, mezoterapi, dermaterapi, kimyasal peeling ve lazer ile bu lekeler giderilmeye çalışılır.
Ultraviyole ışınlarının lekeyi artırıcı özelliği olduğundan sebep her ne olursa olsun güneşten korunma önemli bir yer tutar.
Kızarık ve ödemli kabarıklık veya plaklar ile karakterize bir hastalıktır. Çok sayıda farklı uyarana karşı ortaya çıkabilir. En önemli özelliği lezyonların aniden ortaya çıkıp, aniden kaybolmasıdır. Halk arasında “kurdeşen” adı ile anılır. Toplumdaki bireylerin yaklaşık %20’si yaşamları boyunca en az bir kez ürtiker (kurdeşen) atağı geçirir.
Akut ve kronik olarak iki grupta incelenir. Lezyonlar altı haftadan fazla devam ediyorsa kronik ürtiker adını alır. Akut ürtikerde etyolojik ajanı bulmak daha kolayken, kronik ürtiker olgularının dörtte üçünde neden saptanamaz. Kronik ürtiker sıklıkla orta yaşlı kadınlarda görülmektedir.
Klasifikasyon:
I. İmmunolojik ürtiker
Ig E’ye bağlı
Atopi
Diğer
? Özgün antijen duyarlılığı
? Fiziksel ürtiker
? Kontakt ürtiker
? Kolinerjik ürtiker
B. Ig E’ye bağlı olmayan
Sitotoksik reaksiyonlara bağlı
İmmun kompleks oluşumuna bağlı
Komplemana bağlı
II. İmmunolojik olmayan ürtiker
Urtikaryojenik ajanlara bağlı
Direkt mast hücresini etkileyenler
Araşidonik asit metabolizmasını etkileyenler
B. Fiziksel ürtiker
C. Kontakt ürtiker
D. Kolinerjik ürtiker
E. Komplemana bağlı ürtiker
III. Sekonder ürtiker
IV. İdiyopatik ürtiker
Ig E’ye bağlı ürtiker daha çok akut formda ve kişisel / ailesel allerjik bünye öyküsü ile birlikte görülmektedir. Olgularda Ig E tipinde antikorlar gösterilebilir. Kronik ürtikerlerin sadece % 3-4’ü bu mekanizma ile oluşur.
Ürtikerlerin %10-20’si fiziksel uyarılarla ortaya çıkar.
Fiziksel ürtikerler:
? Basınç ürtikeri: Basınca maruz kalan bölgelerde ortaya çıkar
? Dermografik ürtiker: Kemer gibi bası yerlerinde çizgisel tarzda ortaya çıkar.
? Soğuk ürtikeri: Ailesel veya sonradan kazanılmış olabilir. Sekonder olarak, disglobulinemi, kollajen-vasküler hastalıklar, lösemi, karaciğer hastalıkları, maligniteler ve enfeksiyoz mononükleoz gibi infeksiyon hastalıklarında görülebilir.
? Solar ürtiker: Görünür ışık ve UV ışınlarına bağlı gelişir.
? Aquajenik ürtiker: Nadirdir. Su ile temastan yaklaşık 30 dakika sonra ürtiker lezyonları ortaya çıkar.
Ürtikaryojenik ajanlar, spesifik bir antikor söz konusu olmadan ürtiker oluşturabilirler. İlaçlar, bitkiler, böcekler, deniz anası direkt mast hücresinden histamin salınımına yol açarlar. Aspirin ve non-steroid anti-inflamatuarlar araşidonik asit metabolizmasını etkilerler. Bu sayede direk ürtiker meydana gelebilir.
Kan damarlarının iltihabına neden olan nadir bir hastalıktır. ANCA ilişkili vaskülitlerden biridir. Bu iltihap çeşitli organlara kan akışını kısıtlar. Wegener granülomatozisi, sıklıkla böbrek, akciğer ve üst solunum yolunu etkiler. Daha nadiren diğer organları da etkileyebilir. Wegener granülomatozisinin bilinen bir nedeni yoktur. Hastalığın erken tanı ve tedavisiyle, tam iyileşme sağlanabilir. Tedavi edilmezse, en sık böbrek yetmezliğine bağlı olmak üzere ölüme neden olabilir.
Wegener granülomatozunun belirti ve semptomları aniden veya birkaç ay içinde gelişebilir. İlk belirtileri genellikle burun ve sinüsler, orta kulak, boğaz ve akciğer gibi solunum yolu alanlarını içerir. Ancak, böbreklerin tutulumu ile durum hızla kötüleşir. Aşağıda Wegener granülomatozunun belirti ve bulguları sıralanmıştır:
-Kanlı, irinli sürekli burun akıntısı,
-Sinüs ağrısı ve iltihabı (sinüzit)
-Kulak enfeksiyonları (orta kulak) ve buna bağlı işitmede azalma
-Öksürük, nefes darlığı
-Göğüs ağrısı
-Kan (hemoptizi) tükürme
-Genel halsizlik, ateş, istenmeyen kilo kaybı
-Eklem ağrıları ve şişlik
-İdrar renginde değişiklik; kola veya çay gibi (mikroskobik hematüri)
-Ciltte döküntüler
-Gözde kızarıklık, yanma veya ağrı
Bazı insanlarda, akciğerlerde sınırlıdır ve böbrekleri tutmaz. Böbrek tutulumu genellikle hastalığın erken döneminde belirtiye neden olmaz, kan ve idrar testleriyle sadece tespit edilebilir. Ancak, zamanla böbrek yetmezliği gelişir.
Wegener granülamatozunun nedeni nedir?
Wegener granülomatozunun nedeni bilinmemektedir. Bağışıklık sisteminin anormal bir reaksiyonuyla inflamasyon (iltihap) tetiklenir sonra ilerleyici özellik gösterir. Kan damarlarının iltihabı ve zararlı iltihabi doku kitlelerinin (granülom) oluşmasına neden olabilir. Olayı tetikleyenin bir enfeksiyon olabileceği öne sürülse de, herhangi bir spesifik enfeksiyon etkeni gösterilememiştir.
Wegener granülamatozu kimlerde görülür?
Wegener granülomatozu herhangi bir yaşta başlayabilir, ancak en sık 40 ile 65 arasında, yanı orta yaşlarda başlar. Her iki cinsiyeti de tutar. Beyazlarda siyahlara göre daha fazladır. Her 100 000’de 3 kişide görülür.
Wegener granülomatozu, üst ve alt solunum yollarının yanı sıra, deri, gözler, kulaklar, böbrekler, beyin, omurilik ve kalp de dahil olmak üzere diğer organları etkileyebilir. Hastalığa bağlı komplikasyonlar tutulan organlara göre değişir:
-İşitme kaybı. Orta kulakta iltihaba bağlı işitme kaybına yol açabilir.
-Burun tutulumu ile kıkırdak ve kemik dokuda yıkım ile-semer burun görünümü
-Nefes borusunu saran kıkırdak dokuyu etkilemesi ile nefes alırken ötme–nefes darlığı buna bağlı ölüm bile gelişebilir.
-Akciğer dokusunun tutulması ile solunum yetmezliği.
-Kalp krizi. Bu nadir olsa Wegener granülomatozu, göğüs ağrısı veya kalp krizi sonucu, kalp arterlerini etkileyebilir.
-Böbrek (renal) hasarı. Wegener granülomatozu ilerledikçe böbreklerin etkilenmesi olasıdır. Kan dolaşımındaki atık ürünlerin ve fazla sıvının birikmesi (üremi), vücudumuzdan atık ve aşırı sıvıyı böbrekler yoluyla temizlenmesinin engellenmesiyle karakterize, glomerülonefrit gelişir. Böbrek yetmezliği, Wegener granülomatozunun önde gelen ölüm nedenidir.
Kan testlerinde; rutin kan analizi ve idrar analizine ilaveten, ANCA testi gerekir. Bu antikorlar aktif Wegener granülomatozu olan çoğu insanın kanında görülürler, ama hepsinde değil. Bu otoantikorların varlığı, tanı için tek başına yeterli değildir; mutlaka hastalığa ait belirti ve bulgularla birlikte ise, bu test anlamlıdır.
Akciğer grafisi ve sonrasında akciğer tomografisi, tutulumu belirlemek için gerekir. Etkilenen dokudan biyopsi alınması, Wegener granülomatozisi tanısını doğrulamak için gerekebilir. Burun dokusu, solunum yolları, akciğer, cilt, böbrek veya diğer alanlardan biyopsi gerekebilir.
Wegener granülamatozu nasıl tedavi edilir?
Erken tanı ve uygun tedavi ile, birkaç ay içinde Wegener granülomatozu baskılanır ve sonrasında genellikle 18 ila 24 ay süreyle idame tedavisi gerekir. Bazı durumlarda, daha uzun süre tedavi gerekebilir. Hastalık tekrarlayabilir olduğundan, doktorunuz tarafından takipleriniz devam edecektir.
Kortikosteroidler, hastalığın erken döneminde, genellikle yüksek dozlarda başlanır. Siklofosfamid, azathioprin ve metotreksat gibi diğer ilaçlar tedaviye eklenir. Bu tedavilerin yanıtsız olduğu, nüksettiği veya hastaya ait nedenlerden dolayı; Rituximab adlı biyolojik tedaviye geçilebilir. Rituximab, Wegener için Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından onaylanmıştır. Standart tedavilerin yetersiz kaldığı hastalarda, farklı tedaviler de (intra-venöz immünglobulin, mikofenolat mofetil, gibi) uygulanabilir.
Bu ilaç tedavilerinin en önemli yan etkisi, enfeksiyonlara yatkınlık sağlamasıdır. Kortikosteroide bağlı osteoporozu önlemek için; kalsiyum ve D vitamini desteği, gerekirse osteoporoz tedavisi doktorunuz tarafından tedavinize eklenebilir. Metotreksat alırken, folik asit eksikliği ve buna bağlı yaralar ve anemi (kansızlık) gelişmesini önlemek için folik asit desteği almalısınız.
Diğer tedaviler: plazmaferez; plazma değişimi olarak da bilinen bu uygulama, çok ciddi Wegener granülomatozu olan kişilerde, steroide ve siklifosfamide yanıt vermeyen hastalarda kullanılabilir. Üst solunum yolu tutulumlu hastalarda nüksleri azaltmak amacıyla proflaktik trimetoprim/sülfametaksazol verilebilir.
Hastalara Öneriler
Tedavi ile, Wegener granülomatozundan kurtulmak mümkündür. Ancak, hastalığa bağlı nüks fazladır. Genellikle yakın doktor kontrolünde uzun süreli tedavi almanız gerekecektir. Wegener granülomatozu konusunda kendinizi eğitin. Özellikle ilaçlara bağlı yan etkileri ve onlardan korunma yollarını öğrenin. Her hastada farklı tutulum özellikleriyle seyrettiğinden, hastalığın sizdeki seyri hakkında doktorunuzdan bilgi alın. Hastalığınız hakkında doktorunuz tarafından bilgilendirilmeniz çok önemli. Aksi takdirde, internet ortamında bilgi kirliliği ile gereksiz üzüntü ve kaygılar yaşayabilirsiniz.
Vaskülit, kan damarlarının inflamasyonu (yangısı/iltihabı) sonucunda, o damarın beslediği akciğer, böbrekler, sinir, deri gibi dokularda beslenme bozukluğuna bağlı yakınmalarla giden bir grup hastalığı ifade eder. Bazen hayati tehdit edici sonuçlar doğurabilir. Vaskülitin bir çok türü vardır ve çoğu nadir görülür. Hem arter (atar damar) hem de venler (toplar damar) tutulabilir. Bu nedenle çok çeşitli bulgulara neden olur. Bazıları:
-El veya ayakta hissizlik ve güçsüzlük,
-Nefes darlığı ve öksürük,
-Deri döküntüleri-deriden kabarık purpura (küçük kırmızı noktasal döküntü), nodül (şişlik), veya ülsere yaralar gibi çok çeşitli olabilir.
-Yeni gelişen şiddetli hipertansiyon
-Böbreklerin tutulumuyla hipertansiyon, ödem
-Gözde ağrılı kızarıklık, geçici veya kalıcı görme kaybı gibi yakınmalara neden olabilir.
Vaskülitin nedeni nedir?
Vaskülit, başlığı altında bir grup hastalık yer alır ve bunların çoğunun nedeni bilinmemektedir. Genetiğin yansıra, kişinin immün sistemini etkileyen başta enfeksiyonlar ve sigara olmak üzere, bir çok çevresel faktörün de vaskülit gelişimine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Kişinin immün (bağışıklık) sistemi, kendi kan damarlarına saldırması, iltihap bulgularının da eşlik etmesiyle; o damarda daralarak tıkanıklığa veya duvarında hasara bağlı yırtılmaya neden olabilir. Etkilenen damarların beslediği dokunun kanlanmasının bozulmasıyla, o dokunun yetersizliğine bağlı çok çeşitli yakınmalar gelişir. Tüm otoimmün sistemik bağ dokusu hastalıklarında (lupus, romatoid artrit, Sjögren sendromu gibi) küçük damar vasküliti gelişebilir. Hepatit B ve C enfeksiyonlarına, vaskülit eşlik edebilir.
Kimlerde vaskülit görülür?
Vaskülit her iki cinsiyeti ve her yaş grubundan insanları etkiler. Vaskülitin bazı formları, örneğin Kawasaki hastalığı, sadece çocuklarda gelişir. Henoch-Schönlein purpurası, çocuklarda, yetişkinlerden daha fazladır. Dev hücreli arterit ise, 50 yaş üstünde görülür. Vaskülitin bir çok tipi vardır ve çoğu nadir görülen hastalıklardandır.
Vaskülit nasıl teşhis edilir?
Hastanın şikayetleri, muayene ve test sonuçlarındaki anormallikler, doktora vasküliti düşündürebilir. Bazen tanıyı doğrulamak için, etkilenen damar veya organlara ait ileri görüntüleme testleri (anjiyografi gibi) veya biyopsi gerekebilir.
Vasülitler genellikle tuttukları damar çapına göre sınıflandırılır.
Büyük damar vaskülitleri: Aorta (Kalpten çıkan ana atar damar) ve onun ana dallarını tutar. Bu grupta: Dev hücreli arterit (Temporal arterit), Takayasu arteriti, Cogan sendromuna bağlı aortit, spondilartropatilerdeki aortit ve izole aortit yer alır.
Orta çaplı damar vaskülitleri: Orta çaplı damarlar vücudumuzda daha çok organlara giden ve onların adıyla anılan (hepatik arter, renal arterin dallanma noktaları, mezanter arter, koroner arter gibi) damarlardır. Bu grupta, Kawasaki hastalığı ve Poliarteritis nodosa yer alır.
Küçük çaplı damar vaskülitleri: ANCA (anti-nötrofil sitoplazmik antikor)-ilişkili vaskülitler (Wegener granülamatozis, mikroskobik polianjiitis, Churg-Straus sendromu), lupus, Sjögren sendromu veya romatoid artritle ilişkili vaskülitler, kriyoglobülinemik vaskülitler, Goodpasture sendromu, ilaca bağlı vaskülitler, hepatit B veya C ilişkili vaskülitler, malignite ilişkili vaskülitler (multiple miyelom, hairy cell lösemi gibi)
Diğer: Santral sinir sisteminin primer anjiitisi; küçük ve orta çaplı damarları tutar.
Behçet hastalığı ve tekrarlayan (relapsing) polikondrit ise, her çaptaki arter ve venleri tutabilir.
Vaskülit nasıl tedavi edilir?
Glukokortikoidler: Genellikle steroid veya kortizon olarak bilinir. Vaskülitin erken döneminde (aktif), hastalık bulgularını ve inflamasyonu baskılamak amacıyla vaskülitin tipine ve şiddetine de bağlı olarak farklı dozlarda kullanılır. Doktorunuzla iş birliği yaparak, steroidin yan etkileri hakkında bilgi alıp, korunma yöntemlerini öğrenebilirsiniz.
Diğer ilaçlar: Bunlar, steroid ihtiyacını azaltan ilaçlardır. Çoğu immün sistemi baskılayan tedavilerdir. Siklofosfamid bunların içinde en güçlü olanıdır. Hayati organ tutulumu halinde tercih edilir. Metotreksat ve azathioprin diğer ilaçlardır. Biyolojik tedavilerden rituximab, son yıllarda diğer tedavilere dirençli vaskülit tedavisinde kullanılmaktadır. Plazmaferez ve intravenöz immün globülin tedavisi de bazı dirençli vaskülit vakalarında kullanılan diğer tedavi seçeneklerindendir.
Cerrahi: Nadiren gerekir. Ciddi vaskülite bağlı aşırı hasara uğrayan damar dokusunun greftlenmesi veya organ nakli gibi durumlarda gerekebilir.
Vaskülitli hastalara öneriler:
Vaskülit, kısa süreli veya bir ömür boyu sürebilir. Hayati organlarda hasar gelişmesini ve ileride hasar bırakmasını önlemek, tedavinin esasını oluşturur. Çoğunlukla kullandığınız ilaçların, fayda ve zarar (yan etkileri) oranları göz önünde tutularak, tedaviniz planlanır. İlaçlarınızın yan etkileri hakkında bilgilenerek, korunabilir yan etkilere yönelik önlemler alabilirsiniz. Örneğin, steroide bağlı osteoporoz, Cushing sendromu, kan şekeri ve tansiyon yükselmesi gibi yan etkilerden; steroid diyeti, kalsiyum ve D vitamini replasmanı yapılması, kas güçlendirici egzersizler, kan şekeri ve tansiyon takibi gibi önlemler alabilirsiniz. Enfeksiyonlardan korunmak için, grip ve zatürre aşısını yaptırabilirsiniz.
İnflamatuvar bağırsak hastalığı nedir? Bu hastalığa bağlı eklem tutulumu nedir?
İnflamatuvar bağırsak hastalığı (IBH) denilince akla iki hastalık gelir; Crohn ve ülseratif kolit. Bu iki hastalık, immün sistemin, kendi sindirim sistemine karşı saldırıya geçerek bağırsak duvarında hasara ve ülserli yaralara neden olduğu iki ayrı otoimmün hastalıktır. Karın ağrısı, kilo kaybı, kronik (uzun süreli) ishal, kanlı ishal, iştahsızlık ve kansızlık (anemi) ile bulgu verir. Bu hastaların ortalama 1/3’inde eklem yakınmaları ortaya çıkar. Bunlar diz, ayak bileği, gibi eklemeler de iltihap (artrit) olabileceği gibi, omurganın tutulumuyla da (ankilozan spondilit) gidebilir. IBH’na bağlı eklem tutulumları, spondilartropatiler olarak adlandırılan bir grup hastalık içinde yer alır.
İnflamatuvar Bağırsak hastalığı ve buna bağlı eklem yakınmaları kimlerde görülür?
İnflamatuar bağırsak hastalığı (ülseratif kolit ve Crohn hastalığı), % 0.05-0.1 oranında görülür. İBH’lı hastaların genellikle %30’unda kas-iskelet sistemine ait tutulum gelişir. Spondilartropatilerin içinde yer alır. Eklem tutulumu genellikle periferik (el bileği, diz, ayak bileği, dirsek, omuz, el ve ayak parmakları eklemleri) artrit (eklem iltihabı) ve ankilozan spondilit (iltihaplı omurga romatizması) olmak üzere iki formda olur. Eklem yakınmaları, İBH tanısından hemen sonra ortaya çıkabileceği gibi yıllar sonra da gelişebilir. Hatta hastalık süresi arttıkça eklem yakınmalarının sıklığının da arttığına dair yayınlar vardır. Hastalarda artrit, bel ağrısı ve sabah tutukluğu, eritema nodozum, daktilit gibi bulgular olabilir. Periferik artrit, daktilit ve eritema nodozum, genellikle bağırsak bulgularının da aktif olduğu zamanlarda ortaya çıkar. Total kolektomi (tüm kalın bağırsağın çıkartıldığı) uygulananlarda, eklem tutulumunun da kaybolduğu görülmüştür. Ancak omurga tutulumu (ankliozan spondilit), farklıdır; bağırsak belirtilerinin olmadığı dönemlerde yoğun yakınmalara neden olur. Hatta tüm kalın bağırsağın çıkartıldığı hastalarda bile ; bel ağrısı ve tutukluk, gibi eklem yakınmaları devam eder.
Hem ülseratif kolit, hem de Crohn hastalığına, ailesel olarak yatkınlık söz konusudur; Crohn’da bu biraz daha fazladır. HLA-B27 geni; ankilozan tipi tutulumda %70 olguda bulunurken, periferik artrit tipi tutulumda, ancak %15 olguda vardır. Crohn hastalarının yarısında, 16. kromozom üzerindeki NOD2/CARD15 gen mutasyonu vardır.
Hastalığın bulguları nelerdir?
İBH’na bağlı ankilozan tipi tutulum; tek başına gelişen ankilozan spondilitten farksızdır (Ankilozan spondilit’e bakınız). İstirahatte gelişen, aşağı bel bölgesinde, boyun-sırt ve belde ağrı ve tutukluk, değişici kalça ağrısı, topuk ağrısı yakınmaları vardır. Hareketle bel-boyun ve sırt ağrıları azalır. Ankilozandan farklı olarak 40 yaşından sonra da gelişebilir. Periferik eklem tutulumları; genellikle bağırsak yakınmaları ile eş zamanlıdır. Ani başlar; sıklıkla diz, ayak bileği, daha az oranda el bileği ve dirsekler tutulur. Genellikle 1-4 arasında eklem tutulur. Bazen kendi kendine sınırlayabileceği gibi kronik (6 haftayı geçen) sürece girebilir. Tutulan eklemde genellikle sekel (hasar) bırakmaz. Ancak ayak tarağı (metatarsofalengeal) veya kalça eklemi tutulduğunda, eklemde hasar gelişebilir. El veya ayak parmağından birinin boylu boyunca şişmesi (sosis gibi) ‘daktilit’ görülebilir. Bazen sıklıkla bacak ön yüzünde ağrılı ve kızarık fındık veya ceviz büyüklüğünde, ağrılı şişlikler ‘eritema nodozum’ gelişebilir. Ağız içinde aft veya yaralar, bu hastalarda sıktır. Üveit denilen gözün bir tabakasında iltihap gelişebilir.
Nasıl teşhis edilir?
İshal ve eklem yakınmalarının bir arada bulunduğu zaman, hastalık akla getirilmelidir. İnflamatuvar bağırsak hastalığı tanısı, genellikle gastroenteroloji uzmanı tarafından yapılan endoskopik olarak bağırsakların incelenmesi ve biyopsi sonucuna göre konur. Karışabilecek diğer ishal ve kanlı ishale neden olan hastalıklara yönelik dışkı incelenmesi (amip aranması gibi) yapılabilir. HLA-B27 gen testi istenebilir.
İnflamatuvar bağırsak hastalığına bağlı artrit nasıl tedavi edilir?
Ankilozan tipi tutulum geliştiğinde (Crohn’da sık), anti-tümör nekroze edici faktör (anti-TNF) adı verilen biyolojik tedavilerden adalimumab veya infliksimab kullanılabilir. Bu ilaçlar, hem eklem tutulumuna hem de bağırsak yakınmalarına etkili olacaktır. Periferik eklem tutulumu olan IBH’li hastalarda ise; sulfasalazin, sistemik steroidler kullanılabilir. Gerekirse metotreaksat ve azathioprin tedaviye eklenebilir.
İBH’na bağlı eklem tutulumlarında, steroid olmayan inflamasyon giderici ilaçların kullanımı (NSAİİ; naprosyn, diklofenak, indometazin gibi),
“Ah belim, ağrıyor”, lafını çok duyarız. Bu mekanik bası bulgusuna bağlı basit bir ağrı olabileceği gibi daha az da olsa, sistemik bir hastalığın belirtisi olabilir. Aslında, bel ağrısı bir çok hastalıkla ilişkilidir. Ancak iyi haber, bel ağrısı olan çoğu insanda, bir veya iki hafta içinde düzelme olur ve yüzde 90’ı sekiz hafta içinde tamamen iyileşir.
Kısa Bilgiler:
-Bel ağrısı insanların, boğaz ağrısından sonra ikinci sıklıkta doktora başvuru sebebidir.
-Bel ağrısıyla gelen bir kişinin tanısında, anamnez (hastalık öyküsü) ve fizik muayeneyle; doğru yaklaşımla bir çok pahalı testlerin önüne geçmek mümkündür.
Bel ağrısı nedir?
Bel ağrısı epizotlarının çoğu, mekanik bozukluklar nedeniyle oluşur.
Hareket halindeyken belden başlayıp aşağıya bacaklara-dize doğru yayılan ağrıya siyatik ağrı-siyatalji denir.
Bel ağrısının nedeni nedir?
Bir kural olarak, bel ağrısının büyük bölümü, bel ve omurganın aşırı kullanımıyla ilişkili mekanik bozukluklar ya da yaşlanmaya bağlı değişiklikler nedeniyle oluşur. Olguların yaklaşık yüzde 10’unda, bel ağrısı sistemik bir hastalığa bağlıdır.
Bel ağrısının nedenleri, mekanik ve sistemik hastalıklar diye ikiye ayrılabilir.
Bel ağrısında en önemli ip ucu;
Mekanik bozukluklarla gelişen bel ağrısı, istirahatte kaybolur, hareket halinde artar. Oysa iltihaplı omurga romatizmasına (ankilozan spondilit) bağlı ağrı (halk tarafından rahmetli Ahmet Mete Işıkara, Suna Pekuysal’ın hastalığı olarak da biliniyor) , 40 yaşından önce başlayıp (genç yaşta), istirahat ettikçe artar, bu nedenle hastalar hep sabah tutukluğu ve ağrıdan yakınır; hareket ettikçe azalır veya kaybolur.
Bel ağrısına neden olan mekanik bozukluklar şunlardır:
Kas tutulması (zorlanması); bahçede çalışmak, eşya taşımak, kar küremek gibi genellikle şüpheli bir fiziksel aktiviteyi takiben oluşur. Çarpık bir duruşla bir işi yapmak veya uzun süre sabit pozisyonda çalışmakla da kas tutulması gelişebilir.
Osteoartrite bağlı omurganın, omurları arasında bulunan disklerin arasında daralma olur. Omurga üzerlerinde gelişen kemiksi diken şeklindeki çıkıntı, sinir sıkışmasına neden olur; bununla ilişkili olarak lokalize bel veya bacak ağrıları görülebilir.
Omurlar arasındaki diskin dışarı doğru fıtıklaşması, kas spazmları ile ilişkili bel ağrısına ve bacağa doğru yayılan siyataljiye yol açar. Disk herniasyonu (bel fıtığı), refleks, duyu ya da kas gücü kaybıyla giden sinir fonksiyon kaybına neden olabilir.
Spinal stenoz, omuriliğin geçtiği kanal veya alanın daralması durumudur. Bu daralmanın; osteoartrite bağlı kemik çıkıntısı, spinal bağların kalınlaşması veya kemikleşmesi, diskte oluşan şişkinlik veya omurga eklemi çevresinde büyüyen iltihabi veya iltihabi olmayan kitle gibi birçok nedeni vardır. Kanalın daralması, sinir köklerini baskılayarak, bel-bacak ağrısı, uyuşma veya güçsüzlüğe neden olur. Ağrı; ayakta durma ve yürüme ile artarken, oturma ile rahatlar.
Diffüz İdiyopatik İskelet Hyperostosis (DISH); Boyun ve bel omurlarını etkileyen, yaşlanmayla bağlarda kemikleşmeyle giden bir durumdur. Bu da yine hareket halinde bel ağrısına neden olur.
Halk arasında kemik erimesi olarak da bilinen osteoporozun kelime anlamı; Latincede, ‘os’ kemik ve ‘por’da delik demektir yani delikli kemik anlamına gelir. Mikroskop altında kemiklerimize baktığımızda bal peteği gibi delikli bir görünümü vardır. Eğer osteoporozunuz varsa, bu bal peteği görünümü sağlıklı olanlara göre daha geniş boşluklar halinde görünecektir. Bu kemik dokunuzdaki yoğunluğun veya kitlenin azalması anlamına gelir ki böylece kemikleriniz daha zayıf ve kırılgan olur. 1994 yılında dünya sağlık örgütü (DSÖ), osteoporozu, kırık riskinde artış ile sonuçlanan kemiğin mikromimarisinde bozulma ve azalmış kemik kitlesi ile karakterize, yaygın kemik hastalığı olarak tanımlamıştır.
Osteoporoz çok yaygın bir hastalıktır. Kafkas ırkında, 50 yaş üzeri her iki kadından birinde ve her dört erkeğin birinde kemik yoğunluğunun düşük olduğu görülmüştür. Erkeklerin 70 yaş üstü, kadınların 50 yaş üstü %20-25’inin, osteoporozu vardır.
Osteoporoz önemli bir hastalıktır. En önemli komplikasyonu, kırıktır; özellikle ileri yaşlarda daha önemli hatta ölümcül sonuçlara neden olabilir. Osteoporoza bağlı kırık sıklıkla, kalça, omurga ve el bileğinde olur. Kırığa bağlı ciddi/ inatçı ağrılar gelişebilir. Osteoporozlu kişilerde omurgada gelişen volüm kaybı ve çökme kırıklarına bağlı boy kısalır. Bu da kişide kamburluk gibi duruş bozukluğuna neden olur. Kalça kırığına bağlı cerrahi müdahale yapılsa bile %20 yaşlıda ölüme neden olmakta ve bir çoğu ise bakıma muhtaç hale gelmektedir.
Osteoporoz sizi gizlice yakalar; çok sessiz gelişir ve kemiklerin giderek güçsüzleşmesi hissedilmez. Kişi boyunun kısalması, sırtında bükülme / kamburlaşma ve ağrıdan şikayet edebilir.
Bazı insanlar kemiği sert ve cansız olduğunu düşünür; fakat kemiklerimiz de tıpkı cildimiz veya kaslarımız gibi canlı ve büyüyen dokulardır. Kemiklerimiz ona esneklik ve güç veren üç önemli yapıdan oluşur. Bunlar:
-Kalojen: kemiğe esnek bir çatı oluşturan bir protein,
-Kalsiyum-fosfat mineral kompleksi, kemiği güçlü ve sert yapar,
-Canlı hücreler: kemiğin yenilenmesini sağlar.
Çocuk ve gençlerde, kemik yapımı, yıkımdan daha fazladır. Kemik yoğunluğu bu dönemde giderek artar ve 18-25 yaşlarında en üst seviyeye gelir. 25-50 yaşları arasında kemik yapımı ve yıkımı arasında denge korunurken; daha sonraki yıllarda kadınlarda menapozla birlikte östrojen seviyesinde azalmaya bağlı, menapozdan 5-7 yıl sonra kemik yoğunluğunun %20’sini kaybederler.
Kemiklerinizi korumak için her yaşta adımlar atabilirsiniz; asla çok geç değil.
Osteoporoza yatkınlık sağlayan bazı risk faktörleri vardır. Bunların bazıları kontrol edebileceğimiz bazıları ise kontrol edemeyeceğimiz risklerdir.
-Kadın cinsiyet, 50 yaş üzerinde olmak, etnik köken (Asyalı, Kafkas ve Latin ırkında, Afrikalı ve Hispaniklere göre daha fazladır), ailede osteoporoz geçmişi olmak, ince ve zayıf yapılı olamak, kırık geçirmek; kontrol edemeyeceğimiz faktörlerken,
-Yeterince kalsiyum ve D vitamini almamak, meyve ve sebze tüketmemek, aşırı protein, kafein ve sodyum almak, sigara, aşırı alkol ve aşırı zayıf olmak (Vücut Kitle Indexi ≤19); ise kontrol edebileceğimiz risklerdendir.
Osteoporoz kendiliğinden altta yatan bir sebep olmadan gelişebileceği gibi bazen çok erken yaşlarda altta yatan bir nedene ikincil olarak da gelişebilir. Bu ikincil nedenler kişinin altta yatan bir hastalığına bağlı veya kişinin kullandığı ilaçlara bağlı gelişebilir. Hastalıklardan:
-İltihaplı romatizmal hastalıklar (Romatoid artrit, lupus, ankilozan spondilit), sindirim ve barsak problemleri (Çöliak hastalığı, İltihabı barsak hastalığı, gastrik bypass ameliyatı, gibi), hormonal nedenler (şeker hastalığı, paratiroidizm ve tiroid bezinin aşırı çalışması, cushing sendromu, erken menapoz, erkekte testeteron seviyesinde düşme), kan hastalıkları (lösemi, lenfoma, multiple miyeloma, orak hücreli anemi, talasemi, kan ve kemik iliği hastalıkları gibi), nörolojik nedenler (felç, parkinson, omurilik yaralanması gibi), mental hastalıklar (depresyon ve anorexia-yeme bozukluğu gibi), kanser ve diğer nedenlere bağlı (kronik tıkayıcı akciğer hastalığı, kadın atletler-menstrual bozukluk, yeme bozukluğu, aşırı egzersiz, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları, aşırı kilo kaybı gibi) gelişebilir.
İlaçlara bağlı: Kortizon kullanımı, tiroid replasman tedavisi, mide koruyucu ilaçlar (Proton pompa inhibitörleri), depresyon tedavisi (seratonin reseptör üzerine etki edenler), heparin, anti-androjenik tedavi, alimunyum içeren antiasitler, siklosporin A, takrolimus, kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar, metotrexat, epilepsi tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar gibi.
Ödem, dokular arası sıvı hacminde belirgin artış nedeniyle oluşan gözlenebilir şişliktir.
Vücut sıvısının 1/3’ü hücre dışı alanda bulunur. Hücre dışı alan damar ve dokular arası boşluk olarak 2 bölümden oluşur. Damar içindeki su basıncı ve dokular arası sıvıdaki proteinlerin oluşturduğu basınç ile bu iki bölüm arasındaki sıvı akışı denge halindedir. Denge halinde olan bu akışın bir ya da birçok değişiklik etkisiyle bozulması sonucu damar içinden dokular arası boşluğa doğru sıvı akışının artması ile ödem oluşur.
Hangi hastalıkların belirtisi ya da sonucudur?
Dokular arası sıvı akışı dengesini bozan durumlar;kılcal damar hasarı(ilaçlar,viral ve bakteriyel ajanlar,termal ya da mekanik travma etkisi ile oluşabilir),toplardamar tıkanması,lenf damarı tıkanması,atardamar kan hacminin azalması,kalp atım hacminin azalması, protein kaybına yol açan hastalıklar,aşırı tuz alımıdır.
* Ödemin birçok formunda etkili kan dolaşımının azalması söz konusudur ve bu durumun onarılmasında vücut böbreklerden su ve tuz tutulumunu arttırır. * Kalp,karaciğer,böbrek yetmezliği yaygın ödemin en sık görüldüğü hastalıklardır. * Kol ya da bacakta sınırlı görülen ödem ise toplardamar ya da lenf damarı tıkanıklığı sonucu oluşur. * Bunun dışında hipotiroidizm(tiroid bezi fonksiyonlarının azalması),bazı ilaçların kullanımı,gebelik de ödem nedeni olabilir.
Kimlerde ve hangi yaş aralığında görülür?
Ödem oluşumu için belli bir yaş ya da cinsiyet sıklığı yoktur. Ancak idiopatik ödem olarak tanımlanan şekli hemen hemen sadece kadınlarda (özellikle menopoz öncesi dönemde) ortaya çıkar. Regl (adet dönemi)ile ilişkisiz olarak periodik ataklar ile karakterizedirKaraciğer kalp böbrek yetmezliği bulguları yoktur. Sıklıkla karın şişliği eşlik eder.Uzun süreli ayakta kalmaya bağlı tuz ve su tutulumu ile ilgilidir.
Ayrıca kadınlarda aşırı östrojen uyarılmasıyla oluşabilen tuz ve su tutulumuna bağlı regl öncesi ödem görülebilir.
Kişide ne gibi sıkıntılara yol açar?
Ödem saptanan hastaların şikayetleri öncelikle neden olan hastalığa bağlıdır.Bunu dışında ödemin yaygın ve lokal olmasına ve bulunduğu bölgeye bağlı olarak ilgili doku ve organın şişmesi ile ilgili sıkıntılar yaşanır.Nefes darlığı,karın şişliği,kalp ve karaciğer büyümesi,bacaklarda şişme,yüz ve göz çevresinde şişme gibi…
Tanı nasıl konur?
Yaygın ödem yüz ve özellikle göz çevresinde şişme ile tanınır.Şişmiş bölgeye parmakla bastırmak ile çukurluk oluşur ve bu çukur baskıyı kaldırdıktan sonra da devam eder.
Ödemin dağılımı ,ödemi oluşturan neden hakkında önemli bir yol göstericidir.Bir bacakta ya da kolda sınırlı olan ödem genellikler toplardamar ya da lenf damarında tıkanmanın bir sonucudur.Kalp yetmezliği ile ilgili ödem daha çok bacaklarda ve akşamları belirginleşme eğilimindedir.Protein eksikliğinden kaynaklanan ödem özellikle yüzde ve göz kapaklarında belirir ve daha çok sabahları belirgindir.
Ödemli bölgenin görünümü (derinin kalınlığı rengi duyarlılığı) tanıda önemlidir.Bölgesel sıcaklık artışı ve hassasiyet iltihaplanmaya bağlı ödem düşündürür. Uzamış ve tekrarlayan ödem atakları olan bölgede deri kalın sert ve kırmızıdır.
Tedavi edilmezse ne gibi sorunlara yol açar?
Ödemli bölgenin ya da organın fonksiyonuna bağlı olarak sorunlar yaşanır.Ödem bir neden değil bir sonuç olduğundan burada asıl sorun ödeme neden olan durum ya da hastalığın tedavisidir.
Tedavi edilse bile tekrarlar mı?
Ödem,dokular arası sıvı akışının dengesini bozan durumlar ortaya çıktığı sürece yeniden oluşabilir.
Kronik bir hastalığa (kalp karaciğer böbrek yetmezliği gibi) bağlı olarak oluşan ödem, hastalıkla ilgili kontrolün bozulması ile tekrarlayabilir.
Sistemik hastalıklara bağlı yaygın ödem tedavisinde diüretik(idrar söktürücü) ilaçlar ödemi hafifletebilir.
Toplardamar yetmezliğine bağlı oluşan sınırlı ödemlerde ise diüretik tedavi etkili değildir.Bu türdeki ödem sıklıkla bacaklarda görülür ve nedeni kanın kalbe dönüşünü sağlayan toplardamarlardaki kapakçıkların yetersizliği nedeniyle kanın aşağıda göllenmesi ve damarlarda genişlemedir.Ödemin azaltılmasında bacakların gün içinde aralıklı olarak yükseltilmesi,elastik çorapların giyilmesi yararlıdır.
Kişinin dikkat etmesi gerekenler nelerdir?
Altta yatan hastalığın tedavisini uygulamanın yanı sıra, özellikle idiopatik periodik ödemde tuz alımının azaltılması,hergün birkaç saat sırt üstü pozisyonda istirahat,elastik çorap giymek (sabah yataktan kalkmadan giyilmeli),aşırı ve bilinçsiz diüretik (ödem çözücü)kullanımından kaçınmak önemlidir.
Ödem oluşumunu önlemek ya da azaltmak için dikkat edilmesi gerekenler:
1. Tuz ve tuzlu gıda tüketimini azaltmak
2. Bol su içmek
3. Hareketli olmak, inaktiviteden kaçınmak
4. Karbonhidrat tüketimini azaltmak
5. Ödem oluşumuna neden olan bir hastalık varsa( kalp yetmezliği,hipotiroidi gibi) sözkonusu hastalığa ait tedavi düzenine uymak. Düzenli tedavi altındayken ödemlerde artış olursa ilgili doktoruna başvurmak.
6. Bacaklarda gün içinde oluşan ödemi önlemek için uzun sürede ayakta kalmamak otururken bacak bacak üstüne atmamak gün sonunda bacakları 45 derece açıyla yükselterek dinlenmek
7. Regl öncesi ödemi azaltmak için regl tarihinden 2 hafta öncesinden başlayarak tuzlu gıda ve karbonhidrat alımını azaltmak.
8. Travma nedeniyle oluşan bölgesel ödemlerin önlenmesi için kısa aralıklarla soğuk uygulama yapmak.
Vücudumuzdaki bütün organ ve sistemler büyük bir uyum içerisinde çalışmaktadır. Doğuştan veya sonradan kazanılmış bir bedensel ya da psikolojik bir hastalık hali olmadığı sürece herhangi bir şikayet söz konusu değildir. Ancak bir hastalık hali olduğunda bazı belirtiler ortaya çıkmaktadır. Ağrı, ateş, kilo değişimi, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, baş dönmesi, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, kuvvetsizlik, duyu bozuklukları, iştahsızlık, öksürük, ciltte ve vücut sıvılarında renk değişiklikleri, kaşıntı, yumruların belirmesi gibi belirtilerin hepsinin bir veya birkaç anlamı vardır, bunlar beden dilidir, bireyin kendisi için ve doktorlar için birşeyler söylemektedir. Bazısı subjektif, bazısı objektif olan bu belirtileri doktor analiz eder, birlikte olan başka belirtileri de değerlendirir, değişik muayene metodlarını kullanarak daha objektif hale getirir, gerekirse laboratuar ve görüntüleme tekniklerini kullanarak doğru teşhise ulaşmaya çalışır. Objektif kanıtlar ile doğru tanıyı koyduğunda ilaçlı ve/veya ilaçsız tedavi yöntemlerini uygulayarak hastasının yaşam kalitesini hatta hayatını tehdit eden hastalık halini mümkünse tamamen tedavi etmeye değilse kontrol altına almaya çalışır.
Ancak bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi için öncelikle bireyin, vücudunda ortaya çıkan bir belirtinin farkında olması, şikayeti önemsemesi ve zamanında bir doktora şikayetini söylemesi ve muayene olması gerekir. Aksi halde doktorun ‘teşhis koyma’ sürecine kendiliğinden müdahil olması mümkün değildir. Şüphesiz her şikayette hemen en kötü hastalık akla getirilip buna parelel en detaylı testler ile hem hastanın hem sağlık çalışanlarının zamanı ve devletin olanakları gereksiz yere harcanmaz. Hangi şikayetin hangi anlama geldiğini en iyi doktor bilir ve başka belirtiler ile birlikte değerlendirip hangi incelemeleri yapacağına karar verir. Ancak şunu da biliyoruz ki bazı hastalıklar var ki ileri aşamaya gelene kadar önemli bir belirti vermeyebilir. Örneğin karaciğer veya böbrek yetmezliği ileri evreye gelene kadar , belkide birçok bireyin önemsemeyebileceği sadece hafif yorgunluk şikayetine yol açabilir. Bu şikayeti dinleyen, ek bulgular ile değerlendiren doktor karaciğer ve böbrek tahlili yapmak süretiyle teşhisini kesinleştirebilir. Bir baş dönmesi yakınması hafif bir tansiyon değişikliğine bağlı da olabilir, beyin tümörünün belirtisi de olabilir. Uzun süren kabızlık yakınması sinirsel kolit gibi basit bir nedene de bağlı olabilir barsak kanserinin belirtisi de olabilir. Bunun ayırımını yapacak olan doktordur. Doktor hastayı gördüğünde belki aynı zamanda kansızlığını fark edecek, tetkik ile demir eksikliği kansızlığı olduğunu görecek, hastasına kolonoskopi yaptıracak ve erken dönemde barsak tümörünü yakalayabilecektir. Ya da başka biç bir bulgu saptamayıp fonksiyonel barsak hastalığı tanısı koyacak semptomları iyileştirmek için tedavi verecektir. Bu örnekleri bir kitap oluşturacak kadar çoğaltmak mümkündür. Amacımız korku oluşturmak ve hastaları hastane hastane dolaşmaya sevk etmek, hastanelerde zatan fazla olan işyükünü arttırmak değildir. Ancak yeni ortaya çıkan bir şikayetin yakınınızda bulunan bir doktor tarafından değerlendirilmesine teşvik etmektir. Bunun için ilk adım ve en kolayı aile hekiminize bu şikayetinizi söylemeniz ve muayene olmanızdır. Doktorunuza güveniniz o sizin için gerekli olanı yapacaktır. Gerekli görürse kendisi tetkik edecek yada uygun bir sağlık merkezine size yönlendirecektir. Yada şikayetinizin bu haliyle bir hastalığa işaret etmediğine size ikna edecektir. Kafanız rahat olacak ve başka hangi belirtiler olursa tekrar doktora başvurmanız gerektiğini öğreneceksiniz. Doktorunuzdan bu bilgileri konuşmanın akışı içerisinde alamadıysanız bunları öğrenmeyi istemek sizin hakkınızdır.
Bireyin kendisinin şikayetlerinin teşhis olarak karşılığını internette araması durumunda genellikle en kötü teşhise ulaşıldığını ve büyük bir panik yaşandığını görüyoruz. Daha sonra bu düşünceden kurtulmak için bir sağlık kurumuna gitmenin de yeterli olmadığını ve değişik sağlık kurumlarına başvuruların olduğunu görüyoruz. Doğru olan yaklaşım tarzı bir şikayetin doktor ile erken dönemde paylaşılması ve çözümün doktorda aranmasıdır.
Toplumumuzdaki bireylerde vücudunda yeni ortaya çıkan ve hastalık hali ile ilişkili olabilecek herhangi bir belirti, şikayet durumunda çok değişik davranış şekillerinin olduğunu görüyoruz. Yanlış olan davranış şekillerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
1-Bana birşey olmaz, bunlar küçük şeyler, bu yaşta zaten herkeste buna benzer şikayetler var
2-Bunun altından önemli bir şey çıkmasından korkuyorum en iyisi devam edebildiğim kadar böyle devam etmek
3-Kollarımda kaşıntı ve kızarıklık oldu doktora gittim, beni dinledi muayene etti allerjik reaksiyon olduğunu söyledi, ilaç verdi. Bunun başka şeyden kaynaklanabileceğini düşündüm başka hastaneye gittim, doktor muayene etti, bir test yaptı ve o da ilk doktorun söylediğini söyledi. Yeterinde araştırmadığını düşündüm ve Üniversite Hastanesine gittim. Çok sayıda tetkik , radyolojik inceleme ve konsültasyon yaptılar, 4-5 gün hastaneye gittim geldim. Onlar da ilk doktorun söylediğini söylediler aynı ilacı kullanmaya devam etmemi söylediler. Hala aynı allerji ilacını kullanıyorum, şikayetlerin yok denecek kadar azaldı.
Bu davranışların üçü de yanlıştır. Birincisi hafife alma, önemsememe, bir anlamda “Donkişotluktur”. İkincisi gereksiz bir korku reaksiyonudur, geriye dönüşü olmayan sonuçlar doğurabilir. Zaten doktora gitmese de kaygısından kurtulamayacaktır. Doktora gittiğinde büyük olasılıkla kötü bir hastalık çıkmayacaktır. Diğer hastalıklar ise kolaylıkla tedavi edilebilir, şikayetinden ve kaygısından kurtulabilir. Zor hastalık ise en azından kontrol altına alınabilir, durdurulabilir, yol açtığı şikayetler hafifletilebilir, kaygıları en azından azalmış olur. Üçüncü davranışta yanlıştır; hem kişinin kendisinin bu yaklaşım tarzıyla rahat olması mümkün değildir hemde büyük bir iş yükü olan sağlık çalışanlarının bu şekilde gereksiz yere meşkul edilmesi doğru değildir.
Ülkemizde artık doktor ve sağlık kurumlarına ulaşmanın önceki yıllara göre daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Bunun şüphesiz sağlık hizmeti sunumunun kalitesinin artmasında önemli rolü vardır. Ancak bu rahatlığı fırsata dönüştürmek gerekir. Kolaylıkla çözümlenebilecek sağlık sorunlarının aile hekimi, sağlık ocakları, ana-çocuk sağlığı gibi birinci basamak sağlık hizmetleriyle tanı ve tedavisinin yapılması daha uygundur. Böylelikle araştırma hastaneleri ve üniversite hastaneleri daha karmaşık sağlık sorunlarının çözümüne daha çok vakit ayırabilir. Bu yaklaşım hem sağlık hizmeti alanlar hem de sunanlar bakımından daha verimlidir. Ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan aile hekimlerine başvuru oranı %20 düzeyindedir. Bu oran çok düşüktür ve büyük bir güvensizliği göstermektedir. Altı yıl tıp eğitimi almış ve sahada çalışmaları ile buna deneyimlerini de katmış aile hekimleri bu güvensizliği haketmemektedir. Bu kadar eğitim almış bir doktor hangi belirtinin hangi hastalıklar ile ilşkili olduğunu bilir, imkan dahilinde ise kendisi tedavi eder, değil ise hastası için riskli bir davranış yapmaz ve onu doğru yere yönlendirir. Böylece hastaya daha kısa zamanda teşhis konmuş olur. Ancak bu yolun izlenmesine rağmen hasta sonuç alınmadığı kanaatini taşıyorsa daha kapsamlı bir sağlık merkezine başvurmalıdır.
Toplumumuzda doktora gitme korkusu gözardı edilmeyecek kadar çoktur. Çocukluk döneminden itibaren “bak doktora söylerim sana iğne yapar” argümanının yanlış olarak çok kullanılmasının bunda rolü olduğu gibi olası bir kötü hastalık ile yüzleşme, hastaneye yatma iğne, ameliyat, diyet korkuları da buna eklenebilir. “Ben şimdiye kadar hiç doktora gitmedim” tılsımının ve yalancı özgüvenin bozulma kaygısının da bunda payı olabilir.
Şunu bilmek gerekir ki doktora gitmemek bireyi sağlıklı kılmaz bunun aksine,bir hastalık varsa doktora gitmemek durumunda birey geçici veya kalıcı olarak sağlığını, hatta hayatını kaybedebilir.
* Doktorlar açısından tüm belirtilerin önemi olsa da en fazla ciddiye alınması ve hiç zaman geçirmeden uzmana başvurulması gerekir diyebileceğimiz yakınmalar.
-İsteğe bağlı olmaksızın ayda 3 kg veya 3 ayda 5 kg üzerinde olan kilo kaybı veya kilo alımı
-Vücuttan atılan katı /sıvı atıklarda ( dışkı, idrar, tükrük, balgam vb) kan görülmesi
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan göğüs ağrıları
– İstirihatte ve /veya az bir efor ile oluşan nefes darlığı
– Şiddet, yerleşim,süre, eşlik eden başka belirtilerin olması bakımından alışılmışın dışında başağrısının olması
– Bir günden uzun süre idrar, 3 günden uzun süre dışkı yapamama
– Karın ağrısı birlikte ateş, bulantı, kusma,iştahsızlık, halsizlik gibi belirtilerden bir veya daha fazlasının olması
– Ellerde ve / veya ayaklarda kuvvet kaybı, duyu kaybı olması
– Baş dönmesi;Tek başına veya çarpıntı, terleme, bilinç değişikliği ile birlikte
-Tekrarlayan ateş ve beraberinde bulantı, kusma, karın ağrısı, nefes darlığı , çarpıntı gibi şikayetlerin bir veya birkaçının olması
– Ciltte sararma, morarma gibi renk değişikliklerinin olması
-Vücudun herhangi bir yerinde gelişen ağrılı ya da ağrısız şişlikler
-İstirihat etmekle de geçmeyen yorgunluk
BELİRTİLER
* Başın ön bölgesinde basınç hissi
Genellikle sinusiti akla getirir. Ancak göz tansiyonu, kafa içinde ön kısımda yer işgal eden lezyon, bazı migren çeşitlerinde de bu his olabilir.
* Ensede ağrı ve basınç
Öncelikle tansiyon yüksekliği, sonra boyun omurgalarında kireçlenme, sinir basıları, kas spazmları gibi patolojileri düşündürür.
* Şakaklarda ağrı ve basınç duygusu
Gerilim tipi başağrıları, çene ekleminde kireçlenme olması, kulak önündeki tükrük bezinin hastalıkları, şakak bölgesindeki damarın mikropsuz iltihaplanması en sık rastlanılan sebeplerdir.
* Başta basınç hissiyle beraber görmede bulanıklık
Göz tansiyonu, gözün arka tabakalarında kanama, yırtılma olması
* Görmede bulanıklık
Katarakt, gözün optik sisteminde bozukluk (miyop, hipermetrop, astigma) olması, şeker ve tansiyon hastalığına bağlı göz damarlarında hasarlanma olması, göz sinirinin hastalıkları, gözün saydam tabakasının ( kornea) hastalıkları, kafa içinde görme merkezinin hastalığı durumlarındaki yakınmadır.
* Göz kararması
Tansiyon düşmesi veya yükselmesi, kan şekerinin düşmesi veya yükselmesi, tuz dengesinin bozulması
* Cisimleri bir perdenin ardında görüyormuş hissi
Katarakt, miyop, hipermetrop, astigma gibi optik sistem ile ilgili hastalıklar.
* Görüntüye odaklanamama
Mercek sisteminde olan bozukluklar, görme sinirinin hastalıkları
* Baş dönmesi
Tansiyon yükselmesi veya düşmesi, iç kulaktaki denge organının hastalıkları, sıvı noksanlığı, kansızlık, tuz dengesi bozuklukları, vitamin noksanlıkları, kafa içinde basınç artışı olması, görme bozuklukları, beyin sapının hastalıkları gibi durumlarda olur.
* Burun kanaması
Pıhtılaşma sistemi hastalıkları, kandaki pulcukların (trombosit) sayısının ve fonksiyonunun az olması, tansiyon yüksekliği, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi, burun içinde kılcal damar yumağının olması, ileri dönem karaciğer ve böbrek hastalığı olması, burun içinde infeksiyon olması
* Burun tıkanıklığı
Gripal infeksiyonlar, burun allerjisi olması, burunda deviasyon, polip olması
* Baş dönmesiyle beraber görülen burun kanaması
İlk akla gelmesi gereken tansiyon yüksekliğidir.
* Ani işitme kaybı
Kulak zarında travma ya da infeksiyona bağlı delinme olması, işitme sinirine toksik etkisi olan ilaçların kullanılması (aminoglikozit grubu antibiyotikler, aspirinin yüksek dozda kullanılması), yüksek desibelde sese maruz kalma ( ses travması) , multipl skleroz (MS) denilen hastalığın işitme sinirine zarar vermesi, işitme sinirinin tümör yada başka nedenlere bağlı basıya maruz kalması gibi durumlar düşünülmelidir.
* Kulak çınlaması
İç kulakta bulunan kemikçiklerin kireçlenmesi, kalbin hızlı veya düzensiz çalışması, tansiyon yüksekliği, menier hastalığı durumlarında olabilir. Bazen de bütün araştırmalara rağmen nedeni ortaya konamayabilir.
* Diş eti kanaması
Ağız hijyeninin kötü olması, dişeti infeksiyonları, diş taşları, vitamin noksanlıkları (özellikle C ve K vitamini), pıhtılaşma sistemi hastalıkları, pıhtılaşma hücrelerinin sayısının veya fonksiyonunun az olması, karaciğer ve böbrek hastalıkları, nadiren kan kanserine bağlı pıhtılaşma sisteminin bozulması, kan sulandırıcı ilaçların yan etkisi
* Ağız içinde aft
Ağız içi infeksiyonlar, dişlerde bakteri plaklarının olması, vitamin noksanlığı, demir noksanlığı, mantar infeksiyonları, lupus hastalığı gibi bağışıklık sistemi hastalıkları akla gelir. Göz ,cilt damar iltihabı da eşlik ediyorsa Behçet hastalığı olabilir.
* Yutkunma zorluğu
Farenjit, tonsillit gibi ağız içi infeksiyonları, dil hareketlerini sağlayan sinirin hastalıkları ( kafa içinde yutma sinirini etkileyen damar kanaması, tıkanması, tümör) Ağız arka kısmında tümör olması, bademciklerin fazla büyük olması, yemek borusunun üst kısmını içten veya dıştan daraltan ur olması, iç guatr olması, yemek borusunda cep- divertikül olması
* Bademciklerde ağrı
Tonsillit denilen bademcik iltihaplanması. Virus yada bakteri infeksiyonları ile olabilir. Lenf sisteminin hastalığına bağlı olarak bademciğin büyümesi
* Ses kısıklığı (Gecici ve sürekli)
Larenjit denilen boğaz infeksiyonuna veya allerjiye bağlı ses tellerinde ödem olması, ses tellerinde nodül, ses tellerini yöneten sinirin felci ( vokal kord paralizisi), guatra bağlı olarak ses telleri sinirinin basıya maruz kalması, ses tellerinin aşırı kullanımı, guatr ameliyatlarında ses telleri sinirinin zarar görmesi, özellikle fazla sigara içenlerde larenks kanseri
* Boyun ağrısı
Boynun ön tarafının ağrılarında lenf bezi hastalıkları, tiroid bezinin mikroplu yada mikropsuz hastalıkları, boğaz infeksiyonları, tükrük bezi hastalıkları akla gelir. Boynun arka kısmının hastalıklarında kireçlenme, tansiyon yüksekliği, boyun fıtığı, gerilim tipi baş ağrıları, kemik erimesi öncelikle akla gelmelidir.
* Boynu sağa ve sola doğru çevirirken zorlanma duygusu
Boyun omurgalarında kireçlenme olması, tortikolis denilen boyun kaslarında spazm olması, boyun kaslarını yönetin sinirlerin hastalıkları, doğuştan ya da sonradan olan boyun kası hastalıkları
* Eklem ağrıları
Hareket etme ile artan eklem ağrıları genellikle kireçlenme, kıkırdak hasarı, eklem bağlarında hasar gibi mekanik nedenlere bağlıdır. İstirihatte eklem ağrıları oluyorsa ve buna şişme, ısı artışı, kızarıklık eşlik ediyorsa mikroplu ya da mikrosuz iltihaba bağlı olan ağrılardır. Mikroplu olana septik artrit denir. Mirkopsuz olanlar; romatoid artrit, gut, lupus, akdeniz ateşi artriti, infeksiyon sonrasında olan reaktif artrit, sedef hastalığı artriti, iltihaplı barsak hastalığı artriti gibi hastalıklara bağlı gelişir.
* Kaslarda meydana gelen ani çekilmeler
Bunlar çok küçük kas liflerini içeren hafif seyirmeler tarzında olabildiği gibi kasın tamamını ilgilendiren kasılmalar tarzında da olabilir ve kol yada bacağın istem dışı hareketine yol açabilir. Beyinden kaynaklanan istem dışı uyarılara bağlı olabileceği gibi eletrolit bozukluklarına, karaciğer ve börek fonksiyonlarında bozulmaya bağlı da olabilir.
* El ve bacaklarda hissizlik ve uyuşma
Sinir dokusunu ilgilendiren mekanik ya da metabolik nedenlere bağlı ortaya çıkan bir yakınmadır. Bir kol veya bacakta bu yakınma varsa ve genellikle ağrı, kuvvet azalması gibi yakınmalar eşlik ediyorsa öncelikle sinir dokusunun omurilikten çıktığı yerden itibaren geçtiği yerlerde basıya maruz kalmış olabileceği düşünülür. Ancak kollar ve bacaklarda yaygın olarak varsa heryeri etkileyen şeker hastalığı, üre yüksekliği, vitamin noksanlıkları, sodyum, potasyum, magnezyum, kalsiyum gibi elektrolitlerin eksiklik yada fazlalık halleri akla gelmelidir. Daha nadir olarak beyin içinde tümör ya da sinir dokusunun ilgilendiren bağışıklık sistemi hastalıkları olabileceği akla getirilmelidir.
Romatoid artrit denilen iltihaplı romatizmanın en önemli belirtilerindendir. İstirihat ağrısı olması ve birkaç saat sonra ellerin hareket etmesi ile birlikte hareket kısıtlılığı ve ağrının azalması önemli bir belirtitir. Romatoid artrit gibi başka bazı romatolojik hastalıklarda da benzer yakınmalar olabilir.
* Dizlerde gıcırdama
Dizde kireçlenmenin en önemli bulgularındandır. Genellikle 50 li yaşlarda olması beklenir. Dizlerin hareket etmesi ile birlikte hem ağrı oluşur hem de kulağımızı yaklaştırıp dinlediğimizde sanki kar üzerine bastığımızda çıkan sese benzeyen bir ses duyulur.
* Bacak ve ayaklarda ve karıncalanma hissi
Bu yakınma hem sinir dokusuna zarar veren fıtık, sıkışma gibi durumlarda hem de yukarıda söylediğimiz metabolik medenlere bağlı olabilir. Karıncalanma yakınması ayrıca özellikle toplardamarları ilgilendiren iç ya da dış varis durumlarında olabilir. Kan dolaşımını zorlaştıran , kan koyulaşmasına neden olan ( sıvı noksanlığı, kanda hücre sayısının fazla olması şekerin ve kan yağlarının çok yüksek olması) durumlarda, vitamin noksanlıklarında da olabilir.
* Bacaklarda ağrı
Kas, damar, kemik ve sinir dokusu kaynaklı olabilir. Tedavi yaklaşımları farklı olduğu için bunun ayırımını yapmak gerekir. Kas ağrıları iltihaplanma, kası ilgilendiren yumuşak doku romatizmasında, bazı ilaçların kaslara zarar vermesi, enerji üretim sistemlerinde yetersizlik olması durumlarında olur. Kemik ağrıları özellikle D vitamini yetersizliğinde, kemik erimesinde ve kemik tümörlerinde olur. Damar ağrıları özellikle atardamarlarda tıkanma olması durumda olur. Yol yürüyünce ağrı nedeniyle durup dinlenme ihtiyacı olur. Bacaklar soğuk ve soluktur.
* Soğuk havada eller ve ayaklarda morarma ve ağrı olması
Reyno hastalığında olur. Damarların duvarında bulunan ve çevre ısısına göre damarların daralması ve genişlemesini yöneten sinirlerin çalışma düzeninin bozulması söz konusudur. Bu sinirlerin doğrudan kendilerinin hasta olmasına bağlı olabileceği gibi kol ve bacaklardaki romatizma hastalıklarına da bağlı olabilir.
* Kürek kemiğine yansıyan tutulma ve ağrılar
Safra kesesi, mide, pancreas gibi sindirim sistemi hastalıklarında kürek kemiği bölgesine yansıyan ağrılar olur. Bu durumda genellikle karın ağrısı, bulantı gibi yakınmalar da eşlik eder. Omurganın sırt bölgesini tutan hastalıklarda (kemik erimesi, kireçlenme, metastaz, omurga arasındaki disk iltihabı, disk fıtığı, omurga romatizması), bazen akciğer hastalıklarında ve kalp kastalıklarında kürek bölgesine yansıyan ağrılar olabilir.
* Sabahları mide bulantısı ve öğürme hissi
Mide barsak sistemindeki iltihaplar, safra kesesi hatalıkları ( taş, safra çamuru, safra kesesi iltibabı) reflü hastalığı, karaciğer ve böbrek yoluyla vücuttan uzaklaştırıla toksik maddelerin atılamaması ( üre, kreatinin, amonyak) , kafa içinde basınç artışı yapan ( tümör, iltihap ) durumlar , bazen de organik bir sebep olmaksızın psikolojik nedenler bulantı ve öğürma yapabilir. Hamileliğin ilk dönemlerini de hatırda tutmak gerekir.
* Mide yanması ve ağrısı
Gastrit, ülser gibi hastalıklarda olur. Mide asidinin fazla olması ve mide duvarına zarar vermesi ile oluşur. Bazı ilaçların mide duvarında erozyon oluşturması durumunda normal asit miktarında da ağrı ve yanma olabilir. Helikobakter pylori denilen mide mikrobunun mide duvarınının korunma sistemlerini bozması nedeni ile de bu yakınmalar olabilir. Yemeğin hızlı ve fazla yenmesi halinde sindirim yükü artacağından dolayı mide ağrıları olabilir. Bazı gıdalara karşı sindirim sistemi enzimlerinde doğuştan yetersizllik olabilir. Bu gıdaların yenmesi durumnda mide ağrıları olabilir (Laktoz intoleransı).
* Ağza acı su gelmesi
Yemek borusu ile mide arasındaki sibop sisteminin gevşek olması nedeniyle gelişen reflü hastalığında olur. Normalde mideden yemek borusuna geçmeyen asit, yemek borusuna geçer, ağza kadar gelebilir ve yanma hissine yol açar. Göğüs orta bölgesinde de yanma olabilir. Daha ziyade yemekten sonra ve yattıktan sonra olur.
* Yorgun uyanma
En önemli nedeni gece sağlıklı uyku uyumamaktır. Değişik nedenler ile vücudun biyolojik ritminin bozulmasıdır, yani geceyi gece, gündüzü gündüz gibi yaşamamaktır. Uykuda kısa süreli solunum durması (uyku apnesi) , huzursuz bacak sendromu olması, gece yatmadan önce yemek, yatma saatine yakın fazla çay kahve içmek, kronik hastalıkların uygun tedavi edilmemesi nedeniyle oluşan bedensel rahatsızlıkların uyku kalitesini bozması
* Gün boyu halsiz ve bitkin hissetme
Akut ve kronik infeksiyonlar, kansızlık, tiroid hastalıkları, uygun tedavi edilmeyen şeker hastalığı, böbrek üstü bezi yetersizlikleri, vitamin eksiklikleri, bağışıklık sistemi hastalıkları kasları ilgilendiren nörolojik hastalıklar, kas romatizması gibi durumlarda olur. Ancak bu tip yorgunlukların, tükenmişlik hissinin %50 nedeni duygu durum bozuklukları, aşikar ya da maskeli depresyondur.
* Aşırı terleme
Devamlı terleme varsa tiroidin hızlı çalışması akla gelir. Ayrıca brusella, tuberküloz, böbrek iltihabı, safra yolları iltihabı, abse , sepsis gibi infeksiyon hastalıklarında, lenfoma , böbrek üstü bezinin orta kısmının fazla adrenalin salgılaması, kan şekerinin düşmesi, ter bezlerinin başka bir hastalık olmaksızın hızlı çalışması , menapoz da terlemeye yol açar.
* Hiç terlememe
Bölgesel ya da yaygın olarak ter bezlerinin çalışmaması ya da doğuştan ter bezlerinin olmamasıdır. Genellikle cildin doğuştan yada kazanılmış bazı hastalıklarında olur. Bu kişiler kolaylıkla sıcak çarpmasına maruz kalabilir.
* Çarpıntı
Gerçekte kalbin dakika atım sayısı artmaksızın çarpıntı hissi olması genellikle duygu durum bozukluklarına (panik atak , stress, endişe, kaygı) bağlıdır. Kalp hızının düzensiz olarak arttığı çarpıntı halleri kalbin ritim iletim sistemi ile ilgili hastalıklarında olur. Kalp hızının düzenli arttığı çarpıntı , kalp kastalıkları, tiroidin hızlı çalışması, kan şekeri düşmesi, adrenalin salınımı fazla olması, kansızlık, ateş, değişik nedenlere bağlı tansiyon düşmesi, aşırı kahve, nikotin, alkol tüketimi, oksijen yetersizliği
* Nefes almada zorluk
Hava yollarını dışarıdan ya da içeriden daraltan patolojilerin olması , beyinden solunum dürtüsünün yetersiz olması, göğüs kafesi ve kaslarının hastalığına bağlı olarak göğsün soluk alıp verme işini (pompa ) yeterince yapamaması, hava keseciklerinin iltihap, ödem ile dolu olması (pnömoni, kalp yetmezliği) , akciğer damarlarında tıkanıklık olması ( akciğer embolisi), kansızlık
* Günlük rutin hareketleri yaparken zorlanma (merdiven çıkma, işe yürüme vb)
Kansızlık, kas hastalıkları, eklem hastalıkları (romatizma, kireçlenme), kalp yetmezliği, solunum yetmezliği, ileri derece demans, beslenme yetersizliği, ileri evre böbrek ve karaciğer hastalığı , kaslara çalışma emrini götüren sinir sisteminin hastalıkları (felçler), periferik sinir sistemi hastalıkları
* Bayılma
Kol ve bacaklarda kasılma ile birlikte olan bayılmalar sara hastalığında (epilepsi) olmaktadır. Yığılıp kalma şeklinde olan bayılmalar genellikle tansiyon düşmesine bağlı olur. Bunların dışında ileri derece kansızlık, kan şekeri düşmesi, beyin tümörleri, oksijensizlik, vücutta karbondioksit gazının birikmesi, beyinde dolaşım yetersizliği, beyin damarlarında tıkanma, beyin kanaması, tuz dengesi bozuklukları, kalpte ritim bozukluğu , beyin infeksiyonu, kan dolaşımı infeksiyonu, ileri derecede ateş, sıcak çarpması
* Kabızlık
Haftada 3 defa ya da daha az dışkılama olmasıdır. Karın ağrısı, şişkinlik ile birlikte olup, kilo kaybı , ateş, kanama , kansızlık gibi belirtilerin olmaması ve kolonoskopinin normal olması durumunda barsak sinirlerinin düzenli çalışmaması sorumlu tutulmaktadır. Barsakların içten ya da dıştan tıkanması ya da daralması ( tümör, polip, yapışıklık, barsak dönmesi) uzun barsak, tiroid tembelliği, potasyum eksiklikleri, barsak sinirlerinin felç olması, omurilik yaralanmaları, hareketsizlik, yetersiz sıvı ve lif alınması, bazı ilaçların yan etkisi (idrar söktürücüler, sakinleştirici ilaçlar, allerji ilaçları )
* İshal
Günde üç defa veya daha fazla sulu dışkılama olması ishal olarak tanımlanır. Barsak sinirlerinin düzensiz çalışması sonucunda huzursuz barsak sendromunun bir komponenti olabilir. Ateş, karın ağrısı, bulantı kusma ile birlikte oluyorsa genellikle barsak infeksiyonları, gıda zehirlenmeleri akla gelmelidir. Tiroid bezinin hızlı çalışması, barsaklardan bazı hormonların fazla salgılanması, barsakların mikropsuz iltihabi hastalıkları, fazla antibiyotik kullanımına bağlı barsak florasının bozulması,
* Dışkının çok koyu renk olması
Eğer birey demir ilacı kullanmıyorsa mide kanaması akla gelmelidir.Midedeki kan proteinlerinin asit ile sindirilmesi ile bu renk oluşmaktadır, katrana benzer ve pis kokuludur. Hemen kan sayımı ve dışkıda kan testi yapılıp doğrulanmalıdır.
* Çok yememeye rağmen aşırı gaz ve şişkinlik
Genellikle barsak bakteri florasının bozulması sonucunda bu bakterilerin barsak içeriği ile temasa geçmesi ile metan gazının oluşmasıdır. Sindirim enzimlerinin yetersiz olması, barsak kasılmalarının az ve kuvvetsiz olması ile ilerletme fonksiyonunun yavaş olması, anüste dışkılama kontrolü yatan kasların aşırı spazmı
* Çok susama
Yetersiz sıvı alımı, kontrolsuz şeker hastalığına bağlı çok idrara çıkma sonucu sıvı açığı olması, böbreklerde suyu tutan ADH hormonunun yetersiz ya da etkisiz olması sonucu çok idrara çıkma sıvı açığı olması (şekersiz şeker hastalığı), beyindeki susama merkezinin dengesinin bozulması, uzun süren ateşli hastalık, tükrük bezlerinin az çalışması ile ağız kuruluğu olması
* Çok idrara çıkma
Günde 3 litrenin üzerinde idrar çıkarılması durumudur. İdrar yolu infeksiyonları, kontrolsuz şeker hastalığı, şekersiz şeker hastalığı,böbrek tüplerinin hastalıkları, prostat büyümesi, kalp yetmezliği, idrar kesesinin düzenli çalışmaması, idrar kontrolü yapan kasların düzenli çalışmaması, idrar söktürücü ilaçların kullanılması, kalsiyum seviyesinin yüksekliği
* Çok acıkma
Özellikle karbonhidrat içeriği fazla olan yemekler yendikten sonra normalden fazla insulin salgılanması olur dolayısıyla yarım saat , bir saat sonra fazla salınan insulin bağlı kan şekeri düşmesi olur ve tekrar erken açlık hissi oluşur. Birey hemen tatlı yeme ihtiyacı hisseder bu kısır döngü bu şekilde devem eder. Kan şekeri düzeyinde tepeler ve vadiler olması çok acıkmanın en sık nedenidir.
* Ani kilo kaybı (Yeme düzeninde değişiklik olmamasına rağmen)
İştah normal ise kontrolsüz şeker hastalığı ve tiroidin hızlı çalışması, barsaklarda emilim bozukluğu düşünülmelidir. İştahsızlıkda varsa infeksiyonlar, kanser, romatizmal ve bağışıklık sistemi hastalıklarının alevlenmesidir.
* Yenmemesine ve diyet yapılmasına rağmen kilo verememe hali
Tiroid tembelliği metabolizmayı yavaşlatarak kilo vermeyi zorlaştırmaktadır. Ayrıca aşırı kalori kısıtlaması insulin, leptin grelin gibi hormonların işleyişini bozmakta, iştahı arttırmakta ve metabolizmayı yavaşlatmaktadır.
* Tuvalet alışkanlığında ani değişiklikler
Huzursuz barsak sendromu denilen fonksiyonel barsak hastalığı, tuz dengesinde bozukluklar, tiroidin yavaş ya da hızlı çalışması, hemoroid olması, barsak içinde mikroplu ya da mikropsuz iltihap olması, barsakta tümör olması en sık görülen nedenlerdir.
* Dışkılama sırasında kanama
Anüste çatlak olması, iç ya da dış hemoroid, kılcal damar çatlaması, pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar, barsak içinde ülserler olması, barsak tümörleri en sık görülen sebeplerdir.
* 2 haftayı geçen öksürük
Reflü hastalığı kronik bronşit, akciğer kanserleri, tüberküloz, geniz akıntıları, ilaca bağlı öksürükler, boğaz allerjisi, arkaya doğru büyüyen nodiler guatr,
* Kuru öksürük
Allerjik astım, reflü hastalığı, bazı tansiyon ilaçlarının yan etkisi, akciğer kanserleri, sarkoidoz, ileri dönem kalp yetmezliği
* Geceleri artan öksürük
Reflü, geniz akıntıları, kalp yetmezliği
* Balgamlı öksürük
Akut ve kronik bronşit, pnomöni, bronşektazi, amfizem hastalıklarında, akut ve kronik sinüsitte
İshal, ya da tıbbi adlandırmasıyla diyare, günde üç seferden fazla, sulu ve gevşek dışkılama halidir. Oldukça yaygın karşılaşılan bir sorundur.
Genellikle özel bir bakım veya tedavi gerektirmeden bir veya birkaç gün içinde kendiliğinden geçer. Ancak uzamış ishal, başka sorunların göstergesi olabilir.
İshal vücudun işlevlerini normal olarak sürdürmesi için gerekli sıvıların eksilmesi anlamına gelen dehidratasyona yol açabilir. Dehidratasyon özellikle çocuk ve yaşlılarda ciddi sağlık sorunlarına yol açabilecek, acilen tedavisi gereken tehlikeli bir durumdur.
İshale her yaşta rastlanabilir. Ortalama bir erişkin yılda yaklaşık 4 kere ishal olur.
İshale neden olan durumlar nelerdir? İshal bakteriyel enfeksiyon gibi geçici bir durum veya bağırsak hastalığı gibi süregen bir hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabilir. İshalin en sık gözlenen nedenleri şunlardır: ” Su ve gıdalarla alınan bağırsağın mikrobik hastalıkları, ” Süt ve süt ürünlerin gibi gıdalara tahammülsüzlük, ” Parazitler, ” Müshil kullanımı, ” İlaca bağlı yan etkiler, ” İnflamatuar bağırsak hastalığı gibi barsak yapısını bozan hastalıklar, ” İrritabl bağırsak hastalığı gibi barsak işlevini bozan hastalıklar.
İshalin bulguları nelerdir? Karın ağrıları ve krampları, gaz, bulantı ve sürekli sıkışma hissi ishale sıklıkla eşlik eden bulgulardır. Nedene bağlı olarak ateş ve kanlı dışkılama da bunlara eklenebilir. İshal akut veya kronik olarak gözlenebilir. Akut tip 3 haftadan kısa sürer ve nedeni genellikle mikrobiktir. Kronik durum ishalin 3 haftadan uzun sürmesi ile başlar ve nedeni genellikle bağırsağın kendi hastalıklarıdır. Genellikle zararsız olsa da ishal bazen tehlikeli durumlara yol açabilir ve bazı ciddi hastalıkların belirtisi olabilir. Aşağıdaki durumlarda bir hekime başvurmanız gereklidir: ” İshaliniz üç günden fazla sürdüyse, ” Karnınızda veya makatınızda şiddetli ağrı varsa, ” 38,8oC veya üstü ateşiniz oluyorsa, ” Dışkınızda kan veya katran rengi varsa, ” Dehidratasyon bulgularınız varsa.
Tanı : Öncelikle tıbbi hikayeniz alındıktan ve fizik muayeneniz yapıldıktan sonra hekiminiz durumunuza göre aşağıdaki testlerden bir veya birkaç tanesini yaptırmanızı isteyebilir: ” Dışkı kültürü ile bakteri ve parazit gibi infeksiyon etkenlerinin aranması, ” Bazı hastalıkları dışlamak için kan testleri, ” Gıda tahammülsüzlüğünü ortaya koymak için açlık testi, ” Bağırsaklarınızın bir bölümünü doğrudan gözle incelemek için sigmoidoskopi veya kolonoskopi gibi endoskopik muayeneler.
İshalin tedavisi : Çoğu hastada yitirilen sıvının yerine konması yeterli tedavidir. Bazı durumlarda ishali durdurucu ilaçların kullanılması gerekebilir. Ancak bir enfeksiyona ya da parazite bağlı ishallerde ishali durdurucu ilaçları kullanmak, organizmaların barsak içinde kalmasına neden olarak sorunu derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu durumlarda hekimler genellikle bu organizmalara karşı etkili antibiyotikleri reçete ederler. Viral nedenlere bağlı ishaller virusun tipine ve klinik tablonun ağırlığına göre genellikle kendi seyrine bırakılırlar veya destekleyici ilaçlar kullanılır.