Etiket: Bağırsak

  • Mide ve Psikoloji

    Mide ve Psikoloji

    Bağırsak, sağlığımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Nörolojik ve psikolojik olduğu kadar, bağışıklık sistemiyle ilgili sağlığımızı da sağlıklı bir bağırsaktan anlarız.

    MİDE İLE İLGİLİ SORUNLARIN %80’İ PSİKOLOJİK

    Mide ile beyin arasındaki ilişkiye bakarak midenin ikinci beyin olduğu anlayışı şimdiki bilim adamları tarafından daha çok kabul görmektedir. Bağırsaklarımız ve beynimiz daha emrio oluşumu döneminde aynı doko bölünmesi sonucu oluşmuştur. Bir kısmı beynin bir parçasını oluştururken diğeri de entrik sinir sisteminin oluşumunu tamamlamıştır. Bagırsak ve beyin arasındaki iletişim vegus adı verilen bir sinir sistemiyle bağlanmış olup vegus Latincede “kıvrıla kıvrıla dönen” anlamını taşır. İki beyin adeta siyam ikizleri gibi birbirine bağlıdır. Birinin kafası karıştığında diğeri de bundan etkilenir. Duygusal karmaşalar yaşadığınızda mide asidi salgılanması, mide huzursuzlukları başlaması, kabızlık veya ishal durumunun çıkması veya iştahımızın açılması metabolizmamızın hızlanması veya yavaşlaması da aynı nedenlerdendir.

    Hislerin Bastırılmasının Bilinçaltı Karşılığı Mide Sorunlarıdır

    Hislerinizi bastırdığınızda bunu bilinç dışına itiyorsunuz demektir. Aslında bütün psikolojik sorunların temeli duyguları güvenli bir şekilde ifadeye dökememekten yatar. Duyguların bastırılması sonucu bu işlevler bedensel boyutta ortaya çıkarlar. Böylece, mide, asıl işi olan fiziksel besinlerin sindirilmesi yanında ruhsal duygusal kabulleri sindirmek zorunda kalır.

    Mide yakınmalarıyla ilgili gittiğiniz dahiliye uzmanı sizi gastroentolog uzmanına sevk eder. Bir dizi muayeneden sonra uzman size “Bir şeyin yok” diyebilir veya bir psikiyatriste sevk eder.

    Mide asidi saldırgandır. Tabiatı gereği besinlerin sindirilmesi için onları yakalar, parçalar, eritir. Diyelim ki bir şeylere kızdınız. Bu kızkınlıkla bilinçli olarak baş edemezseniz tepkinizi ortaya koyamazsanız. Bu kızgınlığınız mideniz ekşimeye başlar ve kızgınlığınız maddesel bir karşılık yaratır. Mide bunu da eritmek için daha fazla asit salgılar ve bunun için de daha fazla üretime geçer. Gerçekte eritecek bir madde olmadığı halde duyguyu maddeleştirerek onu yok etmek üzere mide saldırıya geçer. Bilincimizin yapamadığını bedenimiz gerçekleştirmeye çalışır çünkü maddesel boyuttaki bu tepkinin esas hedefi, maddesel olmayan hislerin işlenmesi ve sindirilmesidir.

    Mide asiti aynı fokurdayan bir kazan gibi gittikçe yukarı doğru yükselir ve ifadeye dönüştürülemeyen tepkiyi yukarıya doğru aktarır. Bu saldırılar aynı zamanda diğer organlarımızı da tehdit eder ve böylece midemiz hastalanmış olur.

    Son zamanlarda Anti depresyonların neden gastrointestinal hastalıklar için de kullanıldığını şimdi daha iyi anlıyor olmalısınız.

    Uyku-Bağırsak Arasındaki İlişki

    İnce ve kalın bağırsak problemleri olan hastaların çoğunda uyku problemleri de vardır. REM uykusuna geçmekte ve yeterli oranda kalmakta güçlük çekmesi İBS hassas bağırsak sendromu ve Dispepsi (mide ekşimesine) neden olmaktadır. Genel şikayetleri sabahları uykudan yorgun ve tazelenmemiş kalkmaktadır.

    Sonuç

    Karında şişkinlik, mide bulantısı, mide ağrısı, mide kasılması, kabızlık, ishal vb durumlarda bedeninizin olumsuz duygusal ve zihinsel durumuna tepki gösterdiğini yorumlayabilirsiniz. Özellikle dahile ve gastroentolog uzmanına gittiğiniz halde sorunuca çözüm bulmakta zorlanıyorsa bilin ki psikolojinizin düzenlenmesi gerekir ve bu gerçekleşirse sorununuz da çözülmüş olur.

    Bu yazının telif hakkı Adil Maviş’e aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Adil Maviş kendi geliştirdiği ve kişinin içsel dinamiklerini en üst seviyede kullanılabilmesine dayalı koçluk ve bireysel danışmanlık hizmeti vermektedir. Bu bağlamda alacağınız hizmet teşhis ve tedavi kapsamında değildir. 

  • İnvaginasyon(invajinasyon) yani bağırsakların iç içe geçmesi durumu

    Yanlış olarak “bağırsak düğümlenmesi” olarak da bilinen invajinasyon, bağırsakların iç içe geçmesi demektir. Aslında günlük yaşamda bağırsaklar birbirinin içine girer ve çıkar. Eğer giren bağırsak geri çıkamazsa, o zaman invajinasyon bulguları ortaya çıkar. En sık olarak süt çocukluğu döneminde (6 ay-1 yaş) görülür. İlkbahar ve sonbahar gibi mevsim değişimlerinde daha sıktır. Bu yaştaki çocuklarda invajinasyon, ince bağırsağın son kısmının (ileum) kalın bağırsağın ilk kısmının (çekum) içine girmesi ile oluşur (ileo-çekal invajinasyon). İshal gibi nedenlerle bağırsak hareketlerinin artması invajinasyona neden olabilir. Rotavirus salgınlarında daha sık olarak görülmesinin nedeni de budur. İnce bağırsağın son kısmı lenf dokusundan zengindir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonu gibi genel sistemik enfeksiyonlarda burada bulunan lenf dokusu da şişer. Kalınlaşan bu doku, herhangi bir nedenle iç-içe girmiş olan bağırsağın geri çıkmasını engeller. Eğer bağırsak içinde polip varsa bu da aynı şekilde invajinasyona neden olabilir. İki yaşın üzerindeki çocuklarda ise, bağırsaktan köken alan lenfoma (lenf kanseri) invajinasyon nedenlerinden biridir. İnvaginasyon ilk olarak kusmayla başlar. Başlangıçta çocuğun yediklerini içeren kusma bir süre sonra sarı-yeşil bir renk alır. Bu durum bağırsak tıkanıklığının bulgusudur. Tıkanıklık, bağırsakların geriye doğru şişmesine neden olur.

    Bu da karında şişlik (distansiyon) olarak görülür. Zaman geçtikçe iç-içe geçen bağırsağın iç duvarında oluşan ödem, buradan kanamaya neden olur. İnvajinasyonda anüsten kan gelmesinin nedeni budur. “Çilek jölesi” şeklinde kanama olarak tanımlanan bu durum invajinasyonun en tipik bulgusudur. İnvaginasyon saptanan hastalar hastaneye yatırılarak damar yolu açılır ve serum tedavisi ile antibiyotik tedavisine başlanır. Sonuç olarak hastalığın esas tedavisi acil şartlarda girişimsel yöntemler ve cerrahidir.

    Tedavi Seçenekleri:

    Hidrostatik-Serum (İzotonik) İle Redüksiyon: Ultrasonografi eşliğinde baryum veya izotonik sıvının (serum fizyolojik) makat yoluyla barsaklara en fazla 1,5 metre yüksekten 150 mm/Hg basınç altında verilerek içiçe girmiş barsakların açılması yöntemidir. Gecikmiş ve genel durumu bozuk hastalarda uygulanmamalıdır. En fazla iki ya da üç kez tekrarlanabilir. Başarı oranı %50-90 arasındadır. Açılma olmazsa açık cerrahi tekniğe geçilmelidir. Hastalığın redüksiyon sonrası tekrarlama olasılığı %2-20’dir ve nüksler çoğunlukla ilk 72 saatte olur.

    Pnömotik (hava ile) redüksiyon: Yine makat yoluyla havanın barsaklara verilerek içiçe geçmiş barsakların açılması işlemidir. Bebeklerde 80 mm/Hg, büyük çocuklarda 110-120 mm/Hg’yı aşmamalıdır. Başarı şansı %75-90’dır. Hastalığın redüksiyon sonrası tekrarlama olasılığı %2-20’dir ve nüksler çoğunlukla ilk 72 saatte olur.

    Cerrahi Tedavi:

    Lapasroskopik Redüksiyon: Barsakların laparoskopi yardımıyla açılma işlemidir. Eğer şartlar uygunsa ameliyat sonrası dönem açık cerrahiye göre hem daha rahat geçmekte hem de kozmetik sonuçlar daha iyi olmaktadır.

    Açık Cerrahi: Yukarıdaki tedavi seçenekleri başarısız olduğunda ya da hastalar bu seçeneklere uygun olmadığı durumlarda tercih edilmelidir. Açık cerrahide eğer barsakların dolaşımı bozulmamışsa ve invaginasyona sebep olacak bir doğumsal anomali söz konusu değilse elle barsakların açılması (manuel redüksiyon) yeterlidir. Süreç uzamış ve barsak dolaşımı bozuksa ameliyat sırasında barsakların bir kısmı çıkartılabilir (segmental rezeksiyon) veya barsağın ucu karın duvarına ağızlaştırılabilir (stoma yapılması).

  • Hirschsprung(konjenital agangliyonik megakolon) hastalığı nedir, tedavi süreçleri?

    Hirschsprung hastalığı ya da “konjenital agangliyonik megakolon”, bağırsakların gevşemesini sağlayan sinir hücrelerinin yokluğu ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Bağırsaklar kasılıp gevşeyerek hareket ederler. Bu hastalıkta gevşemeyi sağlayan hücreler olmadığından, bağırsağın etkilenmiş kısmı kasılı kalır. Oluşan tıkanıklık dışkının aşağı doğru geçmesini engeller. Bu şekilde ortaya çıkan barsak tıkanıklığı ancak cerrahi yöntemle, içinde sinir hücresi olmayan bağırsağın çıkarılıp yerine normal bağırsağın getirilmesiyle tedavi edilebilir. Hastaların %70-75’inde “aganglionik segment” anüsün hemen üzerindeki 5-15 cm’lik bağırsak kısmını içerir. Geri kalan hastalarda ise agangliyonik alan kalın bağırsağın daha yukarı kısımlarına dek uzanabilir. Ender olarak tüm kalın bağırsak aganlionik olabilir. İnce ve kalın bağırsakların tümünde ganglion hücresinin olmaması ise, yaşamla bağdaşmayan bir durumdur.

    Tedavide ana ilke, içinde hücre bulunmayan agangliyonik kesimi devre dışı bırakıp yerine içinde hücre bulunan gangliyonik kesimi getirmektir. Bir başka deyişle, ameliyatta agangliyonik kesim çıkarılır ve bunu yerine daha yukarıda bulunan gangliyonik kesim getirilip anüs ya da hemen üzerindeki bağırsağa bağlanır (pull-through işlemi).

    Cerrahi işlem; çocuğun yaşına, agangliyonik segmentin uzunluğuna ve bulgulara bağlı olmak üzere tek, iki ya da üç aşamalı olarak gerçekleştirilir. Günümüzde değişen teknolojik olanaklar ve yoğun bakım koşulları ile bu ameliyatlar genellikle tek ya da iki evreli olarak gerçekleştirilmektedir. Hirschsprung hastalığındaki tedavi seçenekleri:

    Üç evreli yöntem:İlk tanımlanan ve günümüzde de kullanılan bir yöntemdir. Buna göre, ilk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. Kolostomi olarak adlandırılan bu yöntem ile genişlemiş olan bağırsak segmentinin dinlendirilmesi ve çocuğun dışkısını rahatça çıkarması amaçlanır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan ganglionik bağırsak çekilir. Üçüncü evrede kolostomi kapatılarak tedavi tamamlanmış olur.

    İki evreli ameliyatlar: İlk evrede kalın bağırsağın içinde ganglion hücresi olan kısmı geçici olarak karın duvarına ağızlaştırılır. İkinci evrede ise; değişik yöntemler uygulanarak içinde hücre olmayan aganglionik bağırsak çıkarılır ya da devre dışı bırakılır ve yerine içinde hücre bulunan daha önce dışarı ağızlaştırılmış olan kolostomi ucu aşağı çekilir.

    Tek evreli ameliyatlar: Açık cerrahi yöntem ya da kapalı (laparoskopik) olarak yapılabilir. Her iki yöntemde de ameliyat sırasında ganglion hücrelerinin olduğu bağırsak dokusu hızlı olarak yapılan patolojik inceleme (frozen) ile tanımlanır ve bu bölge aşağıya anüse kadar çekilerek ameliyat tamamlanmış olur.

    Primer Transanal Pull_Through (Primer TEP):Son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanan yeni bir yöntemdir. Hastanın karnı hiç açılmadan doğrudan anüsten girilerek, agangliyonik bağırsağı buradan dışarıya çekmek ve gangliyonik bağırsağın anüse bağlanması şeklindedir. Diğer yöntemler ile kıyaslandığında karın içine girilmemiş ve karın duvarında iz kalmamış olması bir üstünlük olarak kabul edilse de, bu yöntemin uzun döneme ilişkin sonuçları henüz bilinmemektedir.

    Bu hastalarda sonucun başarısı hastanın anatomik yapısına, varsa eşlik eden diğer hastalıklarına ve aile-hasta uyumuna (kolostominin yıkanması, genişletme programına uyum) bağlıdır.

    Ameliyatın süresi normal şartlar altında 2-5 saat arasında olup başarı şansı ise hastadan hastaya, aganliyonik olan barsağın uzunluğuna ve hastada görülen ek anomalilerin varlığı ve şiddetine göre değişmekle birlikte yaklaşık %90’dır. Ameliyatta sonra hasta klinikte yaklaşık 2-7 gün arasında izlenir. Bu süre içerisinde hasta ağızdan beslenemeyebilir ve total parenteral beslenme (TPN) uygulanabilir.

    İyileşme süresinde ve uzun dönemde Hirschsprung Hastalığı olan Çocuklarda karşılaşılabilecek sorunlar:

    Kronik kabızlık:

    Opere edilen hastaların yaklaşık %6-10’unda kronik kabızlık başa bela bir sorun olarak devam edebilir. Ayrıca bu çocuklar dışkılama sırasında kullanılan kasları nasıl idare edeceklerini bilemediklerinden tuvalet eğitimi daha uzun sürebilir. Yıllar geçtikçe bu sorunlar daha da azalır. Bu hastalarda uzun yıllar hem ağızdan dışkı yumuşatıcılar hem de rektal lavmanlar kullanılabilir.

    Bu hastalarda kabızlığın en sık sebebi anal sfinkter akalazyasıdır ki (dışkılamayı sağlayan kasın kasılı kalması) bu durum dilatasyon ve sfinkterotimiden fayda görür. Buna rağmen devam ediyorsa ikinci bir ameliyat gerekebilir.

    Enterokolit:

    Hastaların yaklaşık %12-58’inde görülür.

    Çocuklar özellikle ameliyattan sonraki bir yıl içinde bağırsak enfeksiyonu (enterokolit) geçirme riski altındadır.

    Tedavisinde damardan sıvı ve antibiyotik tedavisi ile rektal lavmanlar uygulanır.

    Enterokolit semptom ve belirtilerinden haberdar olun ve aşağıda belirtilenlerden biri gözlendiğinde mutlaka doktorunuza başvurun:

    İshal

    Kanlı dışkılama

    Ateş

    Karın şişliği

    Safralı veya safrasız kusma

    Enkopresis (Kilota dışkı kaçırma, kilot kirletme):

    Hastaların yaklaşık %12’sinde görülür. Kronik kabızlığa ve dışkının barsaklarda birikmesine bağlıdır. Özellikle Duhamel ameliyatına özgü olarak rektumda fekalom denilen taşlaşmış gaita parçaları bulunabilir.

    Tedavisi kronik kabızlıkta olduğu gibidir.

    Diğer uzun dönem sorunları:

    Hirschsprung hastalığı nedeniyle opere olan erkek hastaların yaklaşık %10’unda primer infertilite (kısırlık), ereksiyon bozuklukları, azoospermi ve psikoseksüel sorunlar görülebilmektedir.

  • Gıda intoleranslarında tedavi nasıl olmalı?

    Gıda intoleranslarını tedavi ederken temelde sindirim sisteminin genel işleyiş mekanizmasına odaklanmakta fayda var. Kronik toksisite ve stres mutlaka çözülmeli. Burada intolerans için neler yapabileceğimizden bahsedeceğiz.

    1-Mide Asidini Güçlendirmeliyiz

    Eğer mide asidiniz yeterli değil ise gıdalar doğru oranda sindirilemeyecektir, yeterli asit olmazsa mide pilor kapağı doğru zamanda açılmaz. Bağırsaklara gecen gıdalı karışımın asitlik oranı yeterli olmaz ise bağırsaklara da salınacak pankreatik enzimler, safra salgılanamaz ( çünkü alkali olan bu enzimlerin salgılanmasını mideden bağırsağa gecen salgının asidik olması uyarır ) Sonuç olarak bağırsak PHI bozulur, bağırsak florası bozulur, gıdalar sindirilemez ve sonuç geçirgen bağırsak ve gıda intoleansları ve immün yanıtlar! Bir mide asidi nelere neden oluyor değil mi? Sizlere sürekli tekrarlıyorum sağlıklı bir hayat için doğru şekilde mide asidi şart!
    Mide asidini nasıl arttırabiliriz şeklinde bir yazım olacak ama kısaca önerilerden bahsedersek:

    Limonlu su

    Elma sirkesi ( maya intoleransına ve orana dikkat etmek önemlidir )

    Kereviz sapı suyu

    Doğru nefes alma

    Taze zencefil kullan

    Nane ve maydonoz ( ayrıca diğer yeşillikler )

    Çiğnemek

    Yemek sırasında sıvı tüketmemek

    Yemek öncesinde ve sonrasında (tercihen 1 saat, en az 30 dakika ) sıvı tüketmemek

    2-Eliminasyon Diyeti Yapmalıyız

    Öncelikle sunu belirtmek istiyorum, eliminasyon diyeti hem semptomlarınızı takip etmek acısından hem de hastalığınızı takip etmek acısından yapılabilir. Yani intolerans bulguları veriyorsanız kendi kendinize adım adım bir eliminasyon diyeti yaparak sonuca ulaşabilirsiniz. Ama kronik bir hastalığınız var ise ve bunun altındaki intoleransları saptamak ve kronik inflamasyonu tedavi etmek istiyorsanız bu konuda yetkin bir doktordan yardım almalısınız. Çünkü eliminasyon sürecinde bağırsaklarda ve vücutta belirli gıdaların yarattığı stresi ortadan kaldırıp aynı anda detoksifikasyona ve inflamasyona odaklanarak tedavi oluşturulmalı ki sorunlar kökten geçebilsin.
    Öncelikle şunu da belirtmek isterim sizlerde inflamasyona neden olacak gıdaların hepsi hayatınız boyunca diyetinizde olmamalı zaten!
    Bunlar;

    Paketli ve işlenmiş gıdalar

    Boya ve gıda katkı maddeleri içeren gıdalar

    İşlenmiş şeker içeren her türlü gıda

    Gdolu ürünler ( soya-mısır-tavuk )

    Palm ve kanola yağı içeren ürünler

    ELİMİNASYON DİYETİ NASIL YAPILIR?

    Gıda intoleransı yanıtı gözlemlemek için en iyi yöntemin eliminasyon diyeti olduğundan bahsetmiştik. Bu belki biraz uzun bir yol olabilir ama bu diyeti yaptığınıza değecek.

    Adım adım nasıl yapacağız?

    Bir ay boyunca ne yediğinizi ve ne kadar yediğinizi yazınız. İleri derece intolerans bulgusu veriyorsanız yemekleri nasıl pişirdiğinizi de yazınız. Ayrıca ertesi gün ve o hafta boyunca nasıl hissettiğinizi, tüm semptomlarınızı not ediniz.

    Sonrasında gıdalarınızdan şüphelendiğiniz gıdaları 4 hafta süre ile tek tek çıkararak semptomlarınızdaki yanıtları gözlemleyiniz. Bu süreçteki tüm gelişmeleri not ediniz.

    Eğer yanıtlarınız ileri derece ise hassasiyetiniz olduğunu düşündüğünüz gıdayı hayatınızdan tamamen çıkarmanızda fayda var.

    Eğer şikayetleriniz hafif ve orta seviyede ise eliminasyon yaptıktan belirli bir süre sonra ( 1 ay gibi ) gıdaları az az vücudunuza yeniden tanıtabilirsiniz. Her çıkardığınız gıdayı birkaç gün arayla tek tek vücuda tanıtmanızda fayda var hangisinin ne yanıt vereceğini daha net görebilmek adına. Vücuda yeniden tanıtma döneminde gıdayı aldığınız saati ve zamanı not etmenizde fayda var çünkü semptomlar bazen birkaç saat içinde bazen ise gün içinde gelebiliyor demiştik yukarıda hatırlarsanız.

    Gıdayı vücudunuza yeniden tanıttığınızda yeniden semtomlar veriyor ise bu gıdaya karsı intoleransınız devam ediyor demektir. Eğer yanıtınız yani semptomunuz ciddi ise gıdayı çok uzun bir süre diyetinizden çıkarmanızda fayda var.

    Bir gıdayı tanıttıktan sonra semptom yasadınız diyelim, diğer bir gıdayı tanıtmadan önce daha önceki gıdanın oluşturduğu semptomların geçmesini bekleyiniz. Yeni bir gıda tanıtmadan en az 2 gün semptomsuz olmanız daha doğru bir yanıt almanızı sağlayacaktır.

    Bu eliminasyon dönemini şüphelendiğiniz tüm gıdalara karsı uygulayabilirsiniz.

    Not:Bu süreçte en önemli şeyin bu intoleransların oluşmasına neden olan sindirim sistemleri sorunları, kronik toksisite sorunlarını, inflamasyonu çözmek olduğunu tekrardan hatırlatmak isterim. Bu sorunları çözmezseniz sürekli yeni intoleranslar geliştirmeniz olasıdır.

    3-Gerekliyse Sindirim Sorunları Düzelene Kadar Bir Müddet Sindirim Enzimleri Kullanılabilir

    Özellikle mide asidini desteklemek için BETAİN HCL, onu dışında pankreatik enzimler içeren toplu sindirim enzimleri tercih edilebilir. Bitkisel bir beslenme ile birçok enzimatik sistemin daha aktif olduğunu yıllardır çok net gözlemliyorum. Hastalarıma direk enzim başlamadan bir müddet beslenme ve bazı fitoterapik ajanlarla destek olup gerekirse enzim eklemenin daha doğru bir yol olduğunu düşünüyorum.
    Sindirim enzimi seçerken proteaz ( proteinleri sindiren ) , lipaz ( yağları sindiren ) , amilaz ( karbonhidratları sindiren ) enzimler içermesine dikkat edin.

    4- İntoleranslara Karşı İnflamasyon Oluşmasını Önlemek, İntolerans Yanıtı Azaltmak Ve Bağırsakları Onarmak İçin Bazı Supplementler Kullanılabilir

    *Kuersetin; Bağırsaklardaki inflamasyonu azaltır. Günde 500-1000 mg kullanılabilir. Doğal olarak quercetin içeren gıdalar, elma, yaban mersini, ahududu, brokoli, üzüm, biber, kırmızı soğan.
    *C vitamini; İnflamasyonu azaltır. Böbrek üstü bezlere ve Karaciğere destek verir. Antihistaminik olarak görev yapar. Günde 500 mg- 3 gr arası kullanılabilir.
    *B 5 vitamini; Stres ve inflamason yönetiminde önemlidir. Günde 500-1000 mg kullanılabilir. Adrenal sistemi düzenlemek acısından önemlidir.
    *Nane yağı; Bağırsakları rahatlatır ve inflamasyonu azaltır. Nane yağı mide asidini de artmasını sağlayacak uyarılar oluşturabilir. Nane yağı içeren kapsüller oldukça faydalı olabilir.
    *Keten tohumu yağı; İnflamasyonu azaltır. Günde 1-2 yemek kaşığı kullanılabilir.
    *Bromelain; Ananasın içinde bulunan bir enzim olan bromelain aynı zamanda kuersetin etkinliğini arttırabilir. Bromelain özellikle solunumsal semptom veren alerjilerde öne çıkmaktadır. Ananas alerjisi olan kişilerin bromelain supplementinden uzak durması gerekmektedir.
    *Milk thistle; Karaciğer fonksiyonlarına yardım eder.
    *L Glutamin; Bağırsak onarımında önemlidir. İnflamasyonu azaltır ve stresi azaltır. Kanser hastalarında bile bağırsakları onarmak için kullanılmıştır. Günde 5 gr kullanılabilir.
    *İnülin; Prebiyotik olarak kullanılabilir yalnız inülin kendisi de hassasiyet oluşturabilir o yüzden dikkatli kullanılmasında fayda var.
    *Aleo vera jel; Bağırsak florasını düzenlemede, lümeni toparlamada oldukça önemli yeri vardır. Yıllarca mucize bitki olarak anılmıştır.
    *Probiyotik; Probiyotikler sorunlar başladığında kullanıldığı anda direk şikâyetleri daha da kötüleştirebilir. Şöyle düşünün; sindirim sistemi bozuk bir yapıdayken siz sağlıklı bir flora desteği yapabilir misiniz? hayır! O yüzden öncelikle sindirim sistemi arındırılmalı ve eliminasyon yapılmalıdır. Gerekli detoksifikasyon yapıldıktan sonra probiyotik başlanmalıdır.
    *Omega 3; Omega 3 inflamasyon yanıtını azaltmak için kullanılabilir. En az 1000 mg EPA+DHA içermesine dikkat ediniz günlük omega 3 alımınızın. İleri kronik vakalarda bu oran 3000 mg EPA+DHA oranına çıkabilir.
    *D Vitamini; D vitamini eksikliği intolerans ve alerji tablosuna yol açabilir. D vitamini değerlerini 60-80 arasında tutmakta fayda var. Bunun için de güneşlenme ve gerekirse supplementasyon önemlidir.
    *Kürkümin;İnflamasyonu azaltmak için kullanılabilir
    *Zencefil;Mide asidini arttırmak için ve inflamsyonu azaltmak için ayrıca da zararlı patojenleri temizlemek için kullanılabilir. Zencefil çayı ya da zencefil suyu tüketilebilir.
    *Çinko;Çinko eksikliği ciddi immün düşüklük yapabilir. Lenfatik kanalları etkileyebilir. İnflamasyonu arttırabilir.15 mg çinko idealdir.
    *Magnezyum; Adrenal sisteme destek olmak için ve ayrıca sinirsel uyarı için önemlidir.
    *Meyan kökü; Adrenal sisteme destek olmak için oldukça önemlidir. Ayrıca inflamasyonu ve bağırsak florasındaki flora oluşumunu olumlu yönde etkilediği birçok çalışma ile gösterilmiştir.2 hafta aralıklarla cay olarak ya da tentür olarak tüketilebilir.
    *B6 Vitamini; Adrenal sistemi desteklemek ve histamin yanıtında önemlidir.
    *Koenzim Q10; Mitokondriyi ve adrenal yanıtı desteklemek acısından oldukça önemlidir.
    *Isırgan otu; Alerji altındaki inflamasyona faydalıdır. Alerji semptomlarını da azaltabilir.
    *Havuç ve salata suyu; İçindeki antiallerjenik bileşikler bileşikler intolerans ve alerji tablolarında oldukça etkilidir.

    5-Kronik Enfeksiyonları Tedavi Et

    Burada ise sindirim sistemi üzerine odaklanarak flora bozukluklarını tedavi etmek büyük önem taşımaktadır. Florada bozukluk oluşturacak

    H.pylori

    Mayalar

    Diğer zararlı bakterileri elemine etmek doğru bir yol olacaktır. Bunu yaparken gerçekten çok gerekli olmadığı sürece antibiyotikler tercih edilmemesi taraftarıyım. Uygun fitoterapik ajanlarla ve mide asidini toparladıkça sistem kendi dengesini bulacaktır.

    Burada kullanabileceğiniz ajanlar kekik yağı, Hindistan cevizi yağı, susam yağı gibi ajanlar olabilir.

    6-Bağırsak Florasını Yeniden Yapılandır

    Bağırsak florası ile alerjiler arasında oldukça büyük bir bağlantı vardır.Çok sık antibiyotik kullanma

    Kimyasal içeriklere maruziyet

    İşlenmiş gıda tüketimi

    Çocukken mama ile beslenme, anne sütü emememe

    Sterilize ortamlarda çok uzun süre geçirmek

    Bağırsak sağlığı için önemli gıdaları tüketmeme

    gibi sorunlar sonucu bağırsak floranız bozulmaktadır. Bağırsak florandaki bakterilerin üstünlüğüne göre alerjiye yatkın da olabilirsin, alerjiden korunabilirsin de. Çağımızda çok fazla alerjik çocuk ve hasta olmasının nedenleri yukarıda saydığımız nedenlerdir.
    Yapılan çalışmada bağırsak floranızdaki “Laktobacilli, Sacharomyces boulardii, Bacillus coagulans, L.acidophilus “ bakterilerinin gıda intoleranslarını azaltmakta önemli payı bulunmaktadır.
    Bağırsak florasını yapılandırmak deyince hemen herkes ilk probiyotiklere sarılmaktadır. Bu doğru bir seçenek değildir. Yani ilk yapılması gereken şey değildir. Öncelikle beslenmenizi bağırsak floranıza en iyi gelen beslenme şekli olan, bol lif içeren bitkisel ağırlıklı bir beslenme olarak değiştirmekte fayda var. Bunun üzerine sayısız çalışma bulunmaktadır. Öncelikle eliminasyonu yapıp bağırsaklarımızı yıpratan gıdaları uzaklaştırdıktan sonra yeniden yapılandıracak gıdalara ağırlık vermeliyiz. Bunun için bol sebze-bol meyve, baklagiller, glütensiz tahıllar, yağlı tohumlar, belirli oranda hayvansal gıdalar tüketebilir (intoleransınızın olduğunu düşündüğünüz gıdaları tüketmiyoruz).

    Bu dönemde bağırsak florasını yapılandırmak için fermente edilmiş gıdalar da kullanılabilir. Ev yapımı turşular, kefir, kombucha tüketilebilir. Yalnız tekrar dikkatinizi çekmek isterim çoğu zaman fermente edilmiş gıdalar da size intolerans oluşturabilir(mayalı gıdalar-süt ürünleri içeren gıdalar ). O yüzden kullanırken dikkatli olmanızı öneririm.

    Dirençli nişasta bağırsak floranızın yapılanmasında oldukça önemlidir; peki nelerde olur? Muz ve patates evet yanlış duymadınız muz ve patates dedim! Yıllarca bu gıdalardan uzak durmanızı söylediler değil mi? yapılan birkaç çalışmada bu gıdaların bağırsak florasının yapılanmasında oldukça önemli yere sahip olduğunu gösteriyor.

    Hastalarımda bu iki gıdayı kısıtlamıyor ve oldukça da kullandırıyorum; ben kendim de bu iki gıdayı bolca tüketiyorum ve bilin bakalım ne oluyor? Sağlıktan başka bir şey değil! Kan şekeri yükselmesi falan da olmuyor! (doğru zamanda doğru kombinle yemek bu işin anahtarı). Bunu ben değil bilim söylüyor! Sadece patatesin kızartması asla değil, fırınlanmış ya da haşlanmış olarak tüketmeye dikkat edin! Ve meyveleri her zaman aç karnına tüketmeye dikkat! Dirençli nişasta aynı zamanda baklagillerde de bulunmaktadır.
    Bağırsak florasını yapılandırmak için aynı zamanda polisakkaritlere ihtiyacınız vardır. Bunlar için de en güzel kaynaklar soğan, kabak, aleo vera jel gibi seçeneklerdir.
    En son olarak da uygun bir eliminasyon ve arınma sonrası bağırsak florası için probiyotik takviyeler düşünülebilir.

    7- Adrenal Sisteme Odaklan

    Alerji ya da intoleranstan bahsederken adrenal sisteme mutlaka odaklanmak gerekir. Vücudun düzgün histamin yanıtı verebilmesi ve kronik inflamasyonu çözebilmeniz için sağlıklı çalışan bir aderanal sistem olmalıdır. Adrenal sistem ile alakalı çok ayrıntılı bir yazım olacak. (ADRENAL = BÖBREK ÜSTÜ BEZ )
    Vücudun stres yanıtını düzeltmek ve gerekirse supplement ve fitoterapik ajanlar kullanmak önemlidir.

    8-Ruhsal Sisteme Odaklanın

    Alerjileke reaksiyonlar bilinçaltının kendini koruma girişimleri olarak yer alır bütüncül yaklaşımda. Zihin bir tehdit olduğunu düşündüğünde hipotalamus ve retiküloendotelyal sistemi aktive eder ve sonuçta da antikorlar aktive olur.
    Bilinçaltına yönelmek ve zihnimizi meşgul eden tehditleti keşfetmek alerjik yanıtlarda önemli olabilir. Gerekirse profesyonel bir yardım ile psikoterapi almak, homeopati bu konularda faydalı olabilir.

    9-Diğer Öneriler

    Lenfatik masaj ve lenfatik sisteme odaklanmak toksinlerin atılımı ve yanıtların azalması için önemlidir. Lenfatik sistem aynı zamanda bağışıklık yanıtını regüle eder çünkü.

    Duşlarda önce sıcak sonra en son çıkmadan soğuk suya maruziyet histamin yanıtını düzenler vücutta.

    Böbrek üstü bölgesine masaj yapmak alerjik yanıtları toparlamada ve adrenal sisteme destek vermede önemli olabilir.

    Sonuç Olarak;

    Gıda intoleransları ve alerjileri aynı şeyler değillerdir ama birbirinden ayırmak da zordur. Tedavi kısmındaki adımları takip etmeniz size intoleranslarınızdan kurtulmak konusunda yardımcı olabilir. Ama ciddi semptomlarınız var ise ve kronik bir hastalığınız var ise profesyonel bir yardım almanızı öneririm.

  • Peki, gıda intoleransları neden oluşur?

    Genel nedenlere bakarsak;

    Yanlış beslenme; İşlenmiş şekerler, işlenmiş ürünler, yüksek oranda hayvansal gıda, alkol tüketiminin çok olması ve beslenmemizde taze sebze, meyvelerin az olması gıda intoleransına yol açabilir. Bu tarz bir yanlış beslenme bağırsak, kan bariyerini bozabilir, proteinlerin kana geçmesine neden olabilir. Buna da yanıt olarak antikorlar üretilir vücutta dolasan ve lenf nodları tıkanabilir. Bunun sonucunda birçok kronik hastalığın zemini oluşmuş olur.

    Aynı gıdaların özellikle glüten gibi alerjen olabilen gıdaların çok yoğun ve sık tüketilmesi de bağırsaklarda stresse yol açarak intolerans tablosuna yol açabilir.

    Yaşlanmak; Yaşlandıkça sindirim sistemindeki bazı gıdaları sindiren enzimler azalabilir (örneğin, laktoz intoleransında laktaz azalması gibi)

    Kronik toksisite bağırsak duvarını ve florasını etkileyerek ayrıca mide asidi ve enzimlerine etki ederek (ve daha birçok mekanizmaya) intolerans tablosuna neden olabilir.

    Kronik stres; Sürekli strese maruz kalmak mide enzimlerinden başlayarak tüm sindirim sisteminizi etkileyen bir tablodur.

    ***Sürekli sizlerle paylaştığım gibi gıda intoleransları birçok hastalığın altında bulunmaktadır. Gıda intoleransları “LEAKY GUT” yani geçirgen bağırsakla oldukça bağlantılıdır. Uzun süreli gıda intoleranslarına maruz kalmak geçirgen bağırsağa neden olacak ve bu da inflamasyonun daha da büyümesine neden olacaktır. Geçirgen bağırsak ile kana gecen proteinler immün reaksiyonları uyaracaktır ve oto immün durumlar bile oluşabilir. Hatta oto immünite patogenizinde temelde bu adımlar vardır.

    GIDA İNTOLERANSLARI İLE BAĞLANTILI OLDUĞU DÜŞÜNÜLEN HASTALIKLAR

    Egzama

    Akne

    Migren

    Sedef hastalığı

    Astım

    Baş ağrıları

    Kilo alma

    Duygu durum sorunları, anksiyete, depresyon

    İrritabl bağırsak sendromu

    Hiperaktivite

    Öğrenme zorlukları

    Eklem ağrıları

    İnsomnia

    Kulak enfeksiyonları

    Sinüzit

    Çocuklarda yatak ıslatma

    Post nazal akıntı

    Fibromiyalji

    Kronik yorgunluk

    Oto immün hastalıklar

    Bu hastalıklar bağlantısı çalışmalarla ortaya konulmuş hastalıklardır ama bütüncül bir hekim olarak kronik her hastalığın altında bir gıda intolerans tablosu bulunabilir diye düşünüp hastayı ona göre değerlendirmenin önemini vurgulamak istiyorum.

    EN SIK GÖRÜLEN GIDA İNTOLERANSLARI

    Süt ve süt ürünleri

    Gluten

    Yumurta

    Maya-aminler

    Soya

    Fıstık-fındık-badem, ceviz, kaju

    Kabuklu deniz ürünleri

    Kafein

    Salisilatlar

    Foodmaps

    Yapay Früktoz içerikli gıdalar

    Aspartam

    Msg (monosodyumglutamat )

    Gıda boyaları

    Sülfitler

    ***Listede fark ettiğiniz üzere en sık gıda alerjileri yapan gıdalar ile en sık gıda intoleransları yapan gıdalar neredeyse tamamen aynı, bu yüzden de alerji mi intolerans mı saptamak için beslemenizde iyi bir detektif olmanız gerekecek. İntoleranslar sindirim sistemini ve alttaki sorunları tedavi ettikten sonra yok olabilir ama alerjiler hayatınız boyunca sizinle beraber. Yanıtınızın şiddeti azalabilir ama bu gıdaların alerji yanıtı oluşturduğunu düşünüyorsanız hayatınızdan çıkarmakta fayda var.
    Bu intolerans tablolarını biraz ayrıntılı açıklamak gerekirse;
    ***Süt ürünlerindeki yanıt daha çok sütte görülmekle beraber süt ürünleri yani peynir, yoğurt, kefir gibi gıdalarda da görülebilir. Temel nedeni sütün içerisindeki laktoz şekerini vücutta sindiren laktaz enzimindeki sorunlardır(eksiklik, fonksiyon bozukluğu ). Dünyadaki insanların %65’inin laktozu sindirmekte sorunları olduğu düşünülmektedir. Bu ciddi bir rakamdır. Laktoz miktarı süt fermente edildikçe oldukça azalır yani peynir ve yoğurt ya da kefire dönüştükçe ama yine de tamamen yok olmaz. Ayrıca laktoz dışında süt içerisinde bulunan bazı protein yapıları da intolerans tablosu oluşturabilir ve bu protein yapıları fermente edilmek ile kaybolmazlar. Yani bazı kişiler hayatlarından sadece sütü çıkararak rahat etseler de birçok kişinin süt ürünlerinin tamamına karsı intoleransı oluşabilir. Özellikle oto immün hastalıkları bulunan tüm kişilere süt ürünlerinin her türlüsünü hayatlarından çıkarmasını önermekteyim.
    ***Gluten arpa buğday gibi tahıllarda bulunan bir proteindir. Gluten intoleransı karsımıza ilk çölyak hastalığı ile çıkmıştır. Çölyakta glutene karsı oto immün bir yanıt vardır. Son yıllarda artık net ortaya konuldu ki çöl yak dışında da glüten de intoleransa sebep olabilir. Hatta veriler çölyak olmayan gluten intoleransının dünyada %15’leri bulan rakamlara sahip olduğunu savunuyor. Otoimmün bir hastalığınız var ise glutenden tamamen uzak durmanızda fayda var.
    ***Yumurta intoleransı da toplumda sık görülmektedir ve en sık şişkinlik şikâyetleri ile karsımıza çıkar. Özellikle yumurta beyazına karsı yanıt daha yüksektir. Yumurta tüketiminin temel sorunu daha çok yumurtayı çok ve sık tüketmekle alakalıdır. Basta bir müddet kesip sonra haftada birkaç gün kullanım seklinde sokulduğunda genelde yanıt oluşturmaz.
    ***Maya intoleransının altında aslında vücudun aminlere karşı yanıtı vardır. Aminler bakteriler tarafından üretilen; fermantasyon ve gıdaların uzun süre beklemeleri sonucu oluşan proteinlerdir. Bunlardan biri de sizlerin de çok sık duyduğu histamindir. Histamin vücutta bağışıklık sisteminde, sinir siteminde ve sindirim sisteminde görev alan bir yapıdır. Alerjenlere karşı inflamatuar bir yanıt oluşumunda görev alır; Bu da kasıntılara, hapşırmalara neden olur. Histamin sağlıklı kişilerde yani intoleransı olmayan kişilerde kolaylıkla metabolize olur. Ama “diamin oksidaz (DAO ) ve n-metil transferaz “ eksikliğinde ve fonksiyonel bozukluğunda ki bu enzimler histamini yıkıp ortadan kaldıran enzimlerdir; histamin ortamda birikir ve intolerans yanıtlarının oluşmasına ve artmasına neden olur. Ayrıca kronik inflamasyonu tetikler. Histamin dışında mayalanma sürecinde oluşan başka yapılar da kişilerde intolerans yanıtını uyarabilir. O yüzden mayalı ürünlere oldukça dikkat etmek gereklidir ki çoğu mayalı ürün sağlıklı da olsa dikkatli yaklaşılmalıdır. Klinikte o kadar sık maya intoleransı ile karşılaşmaktayım ki, hatta gözlemlerime göre ve birçok uzman görüşe göre toplumda oldukça yoğun bir maya intoleransı olduğunu söylemeliyim.
    ***Soya protein yapısı nedeniyle hem alerji hem de intolerans oluşturabilir. Alerjiler genelde çocuklarda görülmektedir. Soya ürünlerine karsı benim güvenim GMO yani genetiği modifiye edilmiş ürünler olması nedeniyle çok yok. Genel olarak soya ürünleri tüketmenizi özellikle önermem.
    ***Çiğ kuruyemişler sıklıkla alerji ve intolerans yapabilir. Fıstık alerjisi gibi durumlar hayati tehlike bile oluşturabilir anafilaksiye neden olarak. Toplumun ortalama %1inde alerji görülmektedir. İntolerans hakkında net bir data yoktur. Ama hastalarıma da söylediğim gibi bu gıdaları tüketirken kendinizi yakından takip ediniz.
    ***Kabuklu deniz ürünleri alerji olarak oranları %5lere kadar çıkmaktadır. İntolerans sıklığı ile alakalı net bir data yoktur. Genelde sindirim sistemlerindeki enzimleri sorun olan hastalarda daha çok intolerans olarak karsıma çıkmaktadır. Genelde alerji tablosu değilse sindirim toparlandığında şikâyetler de geçmektedir. Ama alerji durumu hayati tehlike yaratabilir dikkatli olunuz.
    ***Kafein adenozin reseptörünü bloke ederek etki eden uyarıcı bir kimyasaldır. Kahvede, yeşil çayda, enerji içeceklerinde vb. bulunur. Toplumda çoğu insan kafeini belirli oranlara kadar rahatça sindirip metabolize edebilmektedir ama neredeyse toplumun yarısında ise intolerans görülmektedir. Bunun nedeninin bazı insanlarda olan kafeini metabolize etmekteki genetik bir defekt olduğu düşünülmektedir ve bazı çalışmalarla da ortaya konulmuştur. Yani kafeini sindiremiyor ya da kafeine karsı semptomlar yasıyorsanız genetik olarak kafeine intoleransınız olabilir.
    ***Salisiltlar bitkiler tarafından çevresel böceklere ve toksinlere karsı kendilerini korumak amaçlı üretilen bir kimyasaldır. Yani bitkiler böcekler gelip onlara zarar vermesin diye salislat üretip kendilerini koruyorlar. Salisilatlar antiinflamtuar ajanlardır ve birçok gıdada bulunabilir meyve, sebze, bal, çaylar, kahve, kuruyemişler, baharatlar gibi. Salisilatlar aynı zamanda kimyasal olarak bazı gıdalarda koruyucu olarak kullanılabilir, bazı ilaçlarda olabilir. Salisilatların yüksek oranda tüketilmesi genelde intolerans tablosuna neden olur ve salisilat içeren gıdaları hayatımızdan tamamen çıkarmak imkansızdır. Çünkü birçok bitkisel kaynakta mevcutlar. Ama yoğun oranda salisilat içeren gıdaları hayatımızdan çıkararak eliminasyon ile etkilerini gözlemleyebilir; mesela salisilat içeren ilaçlar, kahve, baharatlar, portakal, üzüm gibi.
    ***Foodmaps; Fermente olabilen oligosakkarit ve disakkaritlerdir, monosakkarit, poliollerdir. Bunlar karbonhidrat çeşitleridir ve vücutta bağırsaklarda çok kolay fermente olabilirler. foodmap intoleransında bağırsaklar bu karbonhidratları sindirmekte zorlanır ve sonuç olarak emilmesinde de zorluk yaşanır. Sonrasında bağırsak florasındak bakteriler bunları kolaylıkla fermente edebilirler. Bu fermentayon sonucunda da gaz ve şişkinlik oluşur karında.
    Bu tarz hastalarda low foodmap diyeti yapılabilir. Yalnız bu diyetin kısa süreli yapılması önemlidir çünkü uzun vadede bu şekilde beslenme bağırsak florasını olumsuz etkilemektedir.
    ***Yapay früktoz içerikli gıdalar kola, meyve suları, paketli gıdalar içerisinde bulunan yapay früktoz şekerinin malabsorbsiyonu seklinde görülür. Ciddi olarak kronik hastalıklarla da bağlantılıdır. Früktoz malabsorbsiyonunda früktoz kana emilemez ve bağırsak bakterileri tarafından fermente edilir. Ve bağırsak sorunlarına neden olur.
    ***Aspartam bir tatlandırıcı olarak birçok paket ürünün içinde bulunmaktadır. Aspartam intoleransı bulunan kişiler ile anksiyete ve depresyon gibi hastalıklar arasında bağlantı kurulmuştur. Her şekilde beslenmenizden tamamen çıkarılması gerekir
    ***MSG (monosodyumglutamat) gıdalara tat vermek amaçlı ve tatlandırıcıların baharatların etkisini arttırmak amaçlı kullanılan bir kimyasaldır. Birçok hastalıkla bağlantısı vardır. İntolerans oluşturan kimyasallardan birisidir. Her şekilde beslenmeden tamamen çıkarılması gerekmektedir.
    ***Gıda boyaları birçok gıda boyasının insanlarda hassasiyet ve semptom oluşturduğu gösterilmiştir.
    ***Sülfitler birçok ilaç ve paketli gıdada koruyucu olarak kullanılan kimyasallardır. Kurutulmuş meyvelere, şaraplara kadar birçok gıdaya eklenebilir. Beklemiş peynirlerde doğal olarak kendiliğinden oluşur. Birçok kişinin sülfitlere karsı hassasiyeti bulunmaktadır. Sülfitler genel olarak solunumsal reaksiyonlar verseler de birçok intolerans semptomuna neden olabilirler.

  • Sıbo ne demektir?

    ”Small Intestine Bacteria Overgrowth” yani ”İnce Bağırsakta Aşırı Bakteri Büyümesi ve Üremesi” olarak adlandırabiliriz.

    Belirtileri Nelerdir?

    Karın ağrısı, kramp

    Karında şişlik, gaz, bazen bağırsak sesleri, abdominal gerginlik

    Kilo kaybı, kilo alamama

    Kabızlık veya ishal

    Bulantı ve kusma

    Malnutrisyon

    Vitamin ve mineral eksiklikleri

    Egzamalar

    Akne

    Diğer cilt hastalıkları, döküntüleri

    Yorgunluk

    Depresyon

    Diyabet

    Eklem ağrıları

    Fibromiyalji

    Nöromüsküler bozukluklar

    IBS

    Otoimmün hastalıklar

    Hassas bağırsak sendromu

    Huzursuz bacak sendromu

    Şeklinde kendini gösterir ve de yukarıda saydıklarım gibi birçok hastalığın altındaki nedendir.

    Benim ve birçok fonksiyonel bütüncül yaklaşan hekimin gözünde sibo bir tanı değil durumlar bütünüdür. Yani, altta yatan ve birbirine bağlı olan birçok mekanizmalar bütünü.

    Öncelikle siboya nasıl tanı konuyor anlatayım.

    Sibo tanısı için iki farklı test bulunmaktadır;
    1-Nefes Testi
    2-Bakteri Kültürü Testi

    NEFES TESTİ

    İki farklı çeşittedir;
    1-Hidrojen gazını ölçen nefes testleri
    2-Metan gazını ölçen nefes testleri

    İki testin de kliniksel olarak benim nazarımda çok değeri yok. Neden derseniz, yanlış sonuç çok. Yakın zamandaki beslenmenize, o günkü stress durumunuza göre sonuçlar değişir.

    ►Ayrıca hidrojen gazını ölçen test hidrojen gazı üreten bakteriler çoğalırsa bağırsakta o zaman pozitif verir ki biz bu durumda da ‘SIBO D’ tanısı koyuyoruz.’D’ harfi (Diarrhea) yani ishalden gelmektedir.
    ►Metan gazı testi de metan gazı üreten bakteriler çoğalırsa pozitif sonuç verir. Buna da ‘SIBO C’ diyoruz. ‘C’ harfi (Constipation) yani kabızlıktan geliyor.
    Şimdi şöyle bir soru olabilir o zaman kabız ise metan gazlı, ishal ise hidrojen gazlı test yapalım. Malesef o da olmuyor çünkü sibo da genelde bir tablo ağır olsa da tablo bakterilerin çoğalmasına göre günlük değişebiliyor. Yani, kabız ve ishal karışık bir tablo görülebiliyor ki çoğunlukla böyledir.

    BAKTERİ KÜLTÜRÜ TESTİ

    ►Diğer testimiz ise bakteri kültürü testiydi o zaman onu yapalım? Malesef bu testimiz de güvenilir sonuç vermiyor. Hem invaziv olması (endoskopi ve kültür alımı) hem de endoskopi sırasında ağız-boğaz-yemek borusu-mide floralarından da geçildiği için buralardan kontaminasyon nedeniyle sonuçlar güvenilir değil. Ayrıca birçok bakteri de vücut içinde yaşarken vücut dışında üretilemiyor bu yüzden de kültür sonuçları doğru sonuçlar vermiyor.

    Peki, tanıyı nasıl koyacağız?

    1-MUAYENE
    2-HİKAYE

    yani hastanın klinik durumu ve doktorun gözlemleri ile. Bütüncül bakan bir doktor size bu durum konusunda yardımcı olabilir.

    SIBO temelde sindirim sistemindeki birçok aksamanın bütünüdür. Size bazı mekanizmalardan bahsedeceğim ki, sibonun tedavisini anlayabilelim.

    SIBO’nun Altındaki Bozuk Mekanizmalar

    1.Sindirim ağızda başlar, yeteri kadar çiğnemezseniz hem alt basamaklardaki sindirim için mekanik bir öğütme yeterli olmamış hem de çiğneme işlemiyle uyarılan alt tabakalardaki sindirim işlemleri başlatılmamış olur.

    2.Mide asidi ve en önemlisi!!! çünkü herşey hem de herşey burada başlıyor ve çoğu sorun hastalık buradan kaynaklanıyor.

    ►Mide asidi pH ortalama 3 civarıdır. İnce bağırsaktaki deudenum pH 9; jejunum ve ileum pH 7-8 civarıdır. Mide asidi yeterli ise sindirim bitince plorik valv açılır ve besinler ince bağırsağa geçer ama pH yeterli değilse pilor açılmaz gıdalar uzun süre midede bekler. Burada aynı zamanda sindirilemeyen patojenik bakteriler de üremeye başlar (çünkü mide asidinin bir diğer görevi de besinle alınan patojenik bakterileri yok etmektir) pilor kapağı er ya da geç açılır ve besinler deudenuma gecer
    ►Normal sartlarda bu geçen besin yığınının pH ı 3 ve altında olmalı ki pankreas salgıları salgılanabilsin. (pH 3 altında olduğunda pankreas bikarbonat ve kemotripsin amilaz lipaz salgılar) aynı zamanda safra kesesi de uyarılır ve safra salgılanır. Şimdi tekrar söylüyorum bu uyarıların olup bu enzimlerin salgılanabilmesi için mide asidi pH ı 3 ve altında olmalıdır! Ama mide asidi yeterli değilse ne olacak? Bu enzimler de salgılanamayacak. Neden bu enzimlerin salgılanması önemli? Safra ve bikarbonat alkalidir. Mideden gelen asidik pH ile bu salgılar birleşince alkalik bir ortam oluşur ve deudenum pH ı 9 larda tutulur. Ama bu enzimler salgılanamayınca deudenum pH ı asidik kalacaktır. pH istediğimiz ayarda olmayacaktır. Peki bu neden önemli? Çünkü ince bağırsaktaki bakterilerin sağlıklı üremesi ve çoğalması için bağırsak pH ı alkali seviyede kalmalıdır. Bu pH dengesi bozulduğunda patojen bakterilerin üremesi başlayacaktır.

    MİDE ASİDİ SIBO’DA EN ÖNEMLİ UNSURDUR!

    SIBO’da nedenleri oldukca iyi anlayın ki nedenleri çözerek doğru sonuca ulaşalım.

    Mide Asidini Azaltan Nedenler

    1.Stres; ama öyle sadece psikolojik stres demek değil bu; vücudunuz fiziksel ve ruhsal birçok uyaranı stres olarak algılıyor. Uykusuz kaldıysanız=stress, aç kaldıysanız(olması gerekenden fazla)=stress, biriyle tartıştıysanız =stress, yaşanılan fiziksel ya da ruhsal travmalar=stress… Yani vücudumuzun stres olarak algılayacağı uyaranlardan uzak duruyoruz. Yaşamımızdaki streslerle başa çıkmaya çalışıyoruz. Her zaman bir stres faktörü olacak ama önemli olan bizim onunla nasıl başa çıktığımız.

    2.PPI ve antiasit ilaçlar; artık kullandığınız bu tarz mide ilaçlarınının size iyilik değil aksine kötülük yaptığını öğrenmiş olmalısınız.

    3.Karaciğer Toksisitesi ve Fazla Yağ Tüketimi= Hayda! Burada da mı çıktı? Peki, neden? Mekanizma ne? Safra karaciğerde hepatositler tarafından üretilir, karaciğerin bununla beraber binlerce görevi vardır ve toksinlerin eleminasyonu bunların başında gelir. Ama karaciğerimizin de bir kapasitesi vardır ve onun bile gücü bir yere kadar. Eğer toksin yükümüz fazla ise hayati olarak önce bununla ilgilenmek isteyecek ve safra üretimine ayrılan enerji azalacaktır. Burada safra azalması yukarıda okuduklarınızdan anlayacağınız üzere istemediğimiz bir şey. Ayrıca safra üretimi azalınca karaciğer mideyi uyarıyor. Gıdaların sindirimi için midenin daha fazla çalışması gerektiğini söylüyor çünkü yeterli safra olmayacak, sen çok çalış ki gıdalar sindirilsin diyor mideye. Başta mide daha çok asit salgılıyor, daha çok çalısıyor ama zamanla fazla çalışmadan mide glandları (asitleri sentezleyip salgılayan yerler) zarar görüyor ve zamanla mide asidi yeterli sentezlenemiyor.

    ►Bir çalışmada okuduğum bir fizyoloji de oldukça ilgimi çekmişti; Fazla yağ tüketimi yukarıda saydığım mekanizmalara neden oluyor. Yani, hem karaciğere yük oluşturuyor, hem lenfatik sistem tıkanıyor (kandaki oksijen oranı da azalıyor), hem de bağırsaklara geçen fazla yağlı bileşikler patojen bakterilerin üremesi için ortam oluşturuyor. Yağ ağırlıklı beslenme size başlangıçta kilo verdirebilir; kan şekerini düzenliyor gibi görünebilir ama uzun vadede mekanizmal birçok bozukluklara neden olmaktadır. Bu yağ tüketmeyin demek değil. Sağlıklı yağlar avokado, zeytinyağı, çiğ kuruyemişler vesaire tüketilebilir ama beslenmemizin temelini bunlar asla oluşturmamalı.

    4.İlerleyen yaş ile atrofij gastrit oluşabilmekte ve bu da mide asidinin azalmasına neden olabilmektedir.

    5.MMC: Yani Migrating Motor Complex yani, göç edici motor kompleks. MMC hareketleri bağırsak hareketleridir. Mide ve bağırsakların boşaltılmasını sağlar. MMC hareketleri aç olduğunuzda temizlik hareketlerini yapar. Yemek aralarında ve geceleri olur bu hareketler ve ortalama 90 dakikada bir tekrarlar kendini. Yani bizim MMC hareketlerini yapabilmemiz için aç olmamız lazım. Şimdi burada önemli bir noktanın altını çiziyorum. Bu çoğu zaman uzun süreli açlık olarak algılanıyor ama burada her zaman dediğim gibi ne yediğiniz çok önemli. Mesela meyve ve sebzeler özellikle çiğ formdaysa 20 dakika ile maksimum 45 dakika arasında sindiriliyor. Ama bir et yediğinizde, ağır bir yemek yediğinizde, peynir vesaire tükettğinizde, hayvansal gıda yoğun tükettiğinizde bu süre 3 saatten başlayıp 6 saate kadar sürüyor. Yani ağır yemekler hayvansal gıdalar yendiğinde ben bu açlık sürelerini 5-6 saat tutulması taraftarıyım ama sebze ve meyve ağırlıklı bir öğünde değil. Ayrıca adrenal yorgunluk var ise kortizol ve adrenalin salınımında dengesizliklerden dolayı uzun süreli açlık önermiyorum ve de zaten bu durumlarda uzun süreli açlıklar (adrenal yorgunlukta) fazla adrenalin salgılayarak bağırsaklarda harabiyete de neden olabileceği için MMC hareketleri düzgün olamıyor. Çünkü MMC hareketlerini incebağırsaktan salınan motilin düzenler ve ince bağırsak fazla adrenalinle harap olduğunda bu gene mümkün değildir. Yani burada da yine adrenal sistem devreye girdi.

    ►Ama sağlıklı MMC hareketler için et, baklagil, ağır yağlı yemekler, hayvansal gıdalar yendiğinde 5 saat başka bir şey tüketilmemesi idealdir.

    ►Sebze ve meyve tüketiminde (ki çiğ formuysa hatta) bu süreler oldukça kısaltılabilir.

    ►Fiziksel hareketsizlik MMC’yi etkiler. Bol bol hareket etmek lazım. Ağır yemekler sonrası hafif yürüyüşler sindirminize yardımcı olabilir.

    ►Ayrıca incebağırsakta pH alkalik iken motilin salınır ve MMC uyarılır ama ince bağırsak pH ı asidik ise MMC yine aksayacaktır. Burada da bir paradoksa giriyoruz yine (burada da mide asidi işin içine girdi)

    ►İncebağırsaklardan MMC hareketi ile kalınbağırsağa gidemeyecek gıdalar ince bağırsakta anormal bakteri üretimi için besi ortamı oluşturur. O yüzden ne yediğinize dikkat ki, yağlı ve yoğun proteinli gıdalar en kaliteli besi ortamlarıdır kötü bakteriler için.

    6. İleocekal kapak sorunları

    İleocekal kapak besinlerin kalın bağırsaktan incebağırsağa geri kaçmasını önleyen ve tek yöne açılan bir kapaktır. Ama kalınbağırsak basıncı arttığında (yeteri kadar sindirilmeyen gıdalar fermantasyonla bağırsak basıncını arttırır) ileocekal kapak geri açılacak ve incebağırsakta bakteri fazlalaşması oluşacak; çünkü kalınbağırsaktaki bakteriler ince bağırsağa geçecek.

    ***İmmün yanıtın bozulmasının da SIBO’ya neden olduğu ile alakalı çok çalışma var ama ben burada gene bir paradokstan bahsedeceğim. Çünkü incebağırsakta bakteri fazlalaşması bağırsakta inflamasyona neden olmakta ve bu da incebağırsak lumeninde tahribata neden olmaktadır (özellikle de toksin salgılayarak bağırsak duvarına zarar veren bakteriler, klebsiella gibi toksik mukopolisakkarit salgılayan bakteriler). Bozulan bağırsak lumeninin immün yanıtı da bozulmaktadır. Bunun tam tersi olarak bağırsağın immün yanıtı bozulduğunda da incebağırsakta fazla bakteri üremesine engel olunamamaktadır. Burada yumurta mı tavuktan çıkar yoksa tavuk mu yumurtadan çıkar gibi bir durum oluşmaktadır.

    Otoimmün yanıtın baskın olduğu bir vücutta SIBO oluşma olasılığı yüksektir.

    SIBO ile Sıkı Bağlantılı Olan Hastalıklar

    IBS

    Leaky Gut

    Hashimato

    Chron

    Ulseratif Kolit

    Çölyak

    SLE’dir.

    7. Pankreas ve safra sıvılarının azalması da SİBO’yu tetiklemektedir (pankreas ve safra hastalıkları).

    Evet, o kadar anlattık tek tek altta yatan mekanizmaları…

    Peki ne yapacağız?

    -Önce altta yatan nedenleri tespit edeceğiz. Neden ne ise onu direkt düzelteceğiz.
    2-Vitamin ve mineral eksiklerini yerine koyacağız (hem eksikleri tamamlamak için çünkü bağırsak emilimi bozuk olacağı için ciddi eksiklikler olabilir, hem de arınma mekanizması için ihtiyacımız olduğundan, bağışıklığı arttırmak için)
    3-İntoleranslara göre diyeti düzenleyeceğiz (biofeedback ile bakıyoruz-ya da kan tahlili ile)
    4-Fermente gıdaları keseceğiz (çünkü SİBO’da zaten kalınbağırsakta oluşan fazla fermantasyon ve gaz basıncı vardır, ayrıca mayalı gıdaların oluşturacağı pH dengesini ve daha fazla bakteri istemeyiz)
    5-Kemik suyu kesilmesi (histamin yüksekliğinden dolayı, lenfatik sistemi tıkamasından dolayı, içerdiği protein bileşiklerine immün sistemin yanıt vermesinden dolayı kesilir)
    6-Bağırsak lümenini onaracak tedaviler uygulayacağız (beslenme, fitoterapi, glutamin vs.)
    7-Mide asidini düzenleyeceğiz (Bknz: mide sindirimi için öneriler ve mide kuralları postu)
    8-Gerekli mekanizmalar düzenlendikten sonra, bağırsak temizlendikten sonra bazı vakalarda uygun probiyotik desteği (çok dikkat)
    9-Hareket berekettir (MMC için düzenli egzersiz)
    10-Bazı vakalarda iyot (gerekli mekanizmalar ayarlandıktan sonra)
    11-Patojen bakteriler için fitoterapik destekler
    ►Karaciğer detoksu
    ►Lenfatik çalıştırılması
    ►Az yağlı beslenme
    SIBO tedavisi zaman ve önem gerektirir. Bütüncül bakan bir hekim kontrolünde olmalıdır.

  • Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday alerjisi ve gluten enteropatisi, çölyak hastalığı

    Buğday proteini, inek sütünden sonra ilk muhatap olduğumuz yabancı proteindir. Küçük yaştan itibaren her gün buğday tüketiriz. Kronikleşen buğday alerjisinin fark edilmesi bu nedenle güçleşir.

    Tarımda en çok manipülasyona uğrayan tahıl türü olan buğdayın hasılatını yükseltmek amacıyla kullanılan teknikler ve ilaçlar buğday proteinini değişime uğramaktadır. Bu da proteinin alerjik potansiyelini artırmaktadır.

    Buğday alerjisi; cilt (nörodermatitis), solunum sistemi (kronik bronşit, astım vs.) ve bağırsakta (kolit, Crohn hastalığı) kendini gösterir. Ateş nöbetleri, çarpıntı, kronik yorgunluk ve eklem ağrılarına sık rastlanır.

    Gerçek buğday alerjisi veya hassasiyeti buğdaydaki proteine karşıdır. Bu rahatsızlık bilinen Gliadin alerjisinden ayrı bir tanıdır. Gliadin sadece buğdayda değil, diğer tahıl ürünlerinde de bulunur. Buğday alerjisine gliadin alerjisinden daha çok rastlanır ama bu pek bilinmez. Buğday alerjisi perhizinde dikkat etmek gereken, gliadin içermediği bildirilen yiyeceklerin buğday içerebileceğidir.

    Çölyak hastalığı (ya da Gluten Enteropatisi); bağırsaklardaki sindirimi sağlayan villus denilen yapıların bozulmasına sebep olan ve dolayısıyla da yiyeceklerdeki besinin emilmesini engelleyen ve ince bağırsakta hasarlar oluşturan bir sindirim sistemi hastalığıdır.

    Küçük çocuklarda kusma, ishal, karın şişliği, iştahsızlık, kilo alamama ve boy uzamasında yavaşlama gibi tipik belirtilerle ortaya çıkabileceği gibi daha ileri yaşlarda sadece kansızlık, boy kısalığı, kemik zayıflığı ve nedeni bilinemeyen karaciğer hastalığı gibi çok değişik belirtilerle de kendini gösterir.

    Çölyak hastası olan kişiler buğdayda arpada çavdarda ve kesin olmamakla birlikte, yulafta bulunan ve gluten olarak adlandırılan bir proteine tahammül edememektedir.

    Çölyaklı hastalar gluten içeren yiyecekler yediklerinde, onların bağışıklık sistemleri bunu ince bağırsaklara zarar vererek yanıtlar. Özellikle çok küçük ve parmak şekline benzeyen villus olarak adlandırılan ince bağırsaktaki emilimi sağlayan yapılar kaybolur (düzleşir ve görevini yapamaz hale gelir.)

    Yiyeceklerdeki besinler bu villuslardan geçerek kan dolaşımı içine emilirler. Villuslar olmadan kişi; ne kadar yiyecek yerse yesin; beslenemez.

    Çölyak hastalığı genetik bir hastalıktır, yani ailevi kalıtım söz konusudur. Bazen hastalık bir ameliyat, çocuk doğumu, hamilelik, viral enfeksiyon ya da şiddetli duygusal stresten sonra tetiklenebildiği gibi ilk seferde de aktif olabilir. Hastalık yaşamının her hangi bölümünde ortaya çıkabilmektedir. Çölyak kimi kişilerde çocukluk, kimilerinde ergenlik, kimilerinde ise orta yaş grubunda ortaya çıkabilmektedir.

    Tanı Yöntemi

    Çölyak hastalığının kesin tanısı ancak deneyimli bir gastroenterolog tarafından yapılacak kan tahlilleri ve ince bağırsak biyopsisi ile tanımlanabilir.

    Çölyak Hastalığının ve Buğday alerjisinin biorezonans ile tedavisi

    Biorezonans tedavisinde alerjiye neden olan besinin zararlı bir besin olmadığı bilgisi immun sisteme verilmekte, böylece vücut buğdaya karşı savunma sistemini artık devreye sokmamaktadır. Biorezonans terapilerinin sonunda tekrar buğday yenmeye başlanabilir. Vücut, buğdayı artık yabancı bir besin maddesi olarak algılamadığı için alerjik reaksiyon oluşmaz.

    Tedavi süresince (kişiye göre 2-3 ay) buğdaysız beslenme

    Biorezonans tedavisinde en önemli tedbir tüm tedavi sürecinde tamamen buğday ve buğday içeren yiyecekleri tüketmemek ve hatta dokunmamaktır. Sadece buğday ve buğday içeren yiyeceklerden uzak durmak değil, buğday proteini kodundan da uzak durmak esastır. Dünyada bulunan her maddenin kendine has bir titreşimi mevcut olduğu gibi, buğdayın da bir titreşim kodu vardır. Buğday içeren yiyecekleri yemeseniz bile, dokunduğunuzda bu titreşim koduyla temasa geçersiniz. Bazı hastalarda alerjik reaksiyon o kadar yüksektir ki, tedavi süresince buğdaya temas olursa yüksek derecede alerjik bir reaksiyon gösterirler. Buğday hassasiyetiniz veya alerjiniz tespit edildiyse tedavi bitene kadar kesinlikle buğdayla herhangi bir temasınız olmaması gereklidir.

  • Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida; bağışıklık sistemini zayıflatan barsak mantarı

    Kandida (Candida albicans) maya formunda bir mantar çeşididir. Vücutta kontrolsüz bir şekilde fazla çoğalarak, bağışıklık sistemini zayıflatır. Stres, antibiyotik kullanımı, şeker tüketimi ve yanlış beslenme mayanın gelişimi için uygun ortam oluşturmaktadır.

    Tedaviye direnen birçok kronik hastalığın temelinde kandida yer almaktadır. Hafif vakalar fark edilip erken tedavi edilirse, kişi gelecekteki birçok sorundan korunmuş olur.

    Kandida bağırsakların içine tutunarak, ince ve kalın bağırsakta doku hasarına neden olur. Bu hasar normal gözeneklerin genişlemesine, henüz tam sindirilmemiş yiyeceklerin bağırsak duvarından geçmesine neden olur. Yiyecek toksinleri kan dolaşımına karışarak yiyecek alerjisi ve duyarlılıklarına yol açarlar. Kandida’sı olan çoğu kişi yiyeceklere ve kimyasallara karşı duyarlılık geliştirir.
    Maya problemiyle bağlantılı çok fazla belirti keşfedilmiştir: Depresyon, anksiyete, mantıksız dav­ranışlar, sinirlilik, ishal, karın bölgesinde gaz, kabızlık, mide ekşimesine bağlı boğaz yanması, sindirimsizlik, kendine gü­ven kaybı, uyuşukluk, migren ağrıları ve hatta akne… Kadınlarda, mesane ve idrar yolunda rahatsızlıklar, tekrarlayan vajinal maya enfeksiyonları, regl öncesi sendromu ve diğer regl güçlükleri, erkeklerde prostatitis Kandida’dan kaynaklanmaktadır.
    Çocuklarda Kandida semptomları, hiperaktiviteden, öğren­me bozukluklarına, tekrarlayan kulak enfeksiyonlarından, be­bek bezi kızarıklıklarına, ishal ya da kabızlığa, iştahsızlığa ve uyku bozukluklarına kadar değişiklik gösterir.
    Kandida bağışıklık sistemini zayıflatır ve savaşmasını zorlaş­tırır. Ya­kın zamanda açığa çıkan otoimmün hastalıkların çoğu, bağı­şıklık sisteminin aşırı yüklenmesinden dolayı oluşmaktadır. Kandida, kalın bağırsağın enflamasyonu demek olan kolit için de bir ön şarttır. İnce bağırsağın enflamasyonu olan Crohn hastalığı vakalarında da genellikle önce Kandida’nın oluştuğu görülmektedir.
    Kandida’yı teşhis etmek genellikle zordur. Kandida’nın varlı­ğı vücudu ona karşı antikorlar üretmeye teşvik ettiğinde, ma­ya saldırıyı geçiştirmek için spor formunu alır. Maya sporları küf sporları gibi çok küçük to­murcuklar halindedir. Senelerce kuluçkada bekler bekler.. Sonra birden Kandida’ya dönüşürler. Kandida mayasının “dallanan” formu, kendisini bağırsak duvarına yapıştırır ve bu duvarın bütünlüğünü parçalamaya başlar. Spor formundaki maya, sert kabuğun altındaki tahıl tanesine benzer. Mayanın çoğu kuluçka döneminde olduğu takdirde, spor­lar vücudun antikor üretmesini tetiklemez. Bu nedenle, serum antikor testi Kandida’yı teşhis edemeyebilir ya da test sadece hafif bir vaka olduğu bilgisini verebilir. Oysa gerçekte, Kan­dida çoktan oldukça büyük bir koloni oluşturmuş olabilir.

    Kandida’nın Biorezonans ile tedavisi:
    Biorezonans terapileri ile mayanın ölmesine neden olacak vücut koşullarının dengelenmesi ve teşvik edilmesi­ sağlanır. Kandida haftada bir kez olmak üzere uygulanan birkaç seanslık biorezonans terapisi ile tedavi edilebilir. Sağlıklı bakterilerin yenilenebilecek, gelişebilecek bir ortama kavuşmaları sağlanır. Normal bağırsak florası korunmuş olur. Tedavi sıra­sında Kandida yok olurken bazı semptomlara neden olabilir. Organizmaları içlerinde zehir taşıdıklarından zarları yırtıldığında toksinler vücuda yayılabilir. Maya ölmeye devam ederken, toksinler bağışıklık sistemini daha da zayıflatacağından enfeksiyonlar, alerjiler, kronik hastalıklar ve “kendini iyi hissetmeme” hali orta­ya çıkabilir. Bu bir iyileşme krizidir. Toksinler vücuttan atıldıktan sonra iyileşme başlar.

  • Gıda alerjileri (leaky gut)

    Gıda alerji ve sensitivitesi çok önem verilmese de ülkemizde çok sık görülen ve hastaların birçok çözülemeyen problemlerine neden olan sinsi yavaş ilerleyen kronik bir problemdir. Alerji denilince kişilerin aklına gelen ani dudaklarda , gözlerde şişme , nefes darlığı , şok , bayılma gibi durumlardır. Ancak gıda intoleransları yavaş gelişir.

    İntoleransların toplumda en bilineni Gluten İntoleransı’dır. Gluten intoleransı Çölyak hastalığı ile belirgin benzeşme içindedir. Bu hastalar gluteni tolere edemezler. Bazı araştırmalarda Çölyak dışı Gluten İntoleransının bir alerjik reaksiyon türevi olduğu ve doğuştan bağışıklık yanıtla ortaya çıktığı belirtilmiştir.

    Besin alerjileri ise eskiye göre hızla artmaktadır. Bu konuda birçok neden suçlanmaktadır. Gelişen tanı mekanizmaları , kullanılan besinlerdeki katkı maddeleri ve GDO’lu besinler olağan şüpheli durumundadır.

    Örneğin ABD‘de yapılan bir çalışmada 1997 – 2007 yılları arasında kliniklere başvurup besin intoleransı tanısı alan hastaların oranı %17 artmıştır. Bu kişilerden hastaneye yatırılanlarda ise dramatik bir artış olup 1998- 2000 yılları arasında %365 oranında dramatik bir artış olmuştur.

    Besin alerjilerinde Gecikmiş Tip 1 hipersensitivite reaksiyonu görülüp İgE baskın ve histamin dediğimiz bir nörotransmitter deşarjı sonucu oluşan ürtiker , kaşıntı ve bunun gibi birçok farklı duruma yol açabilir.

    Ancak tamamlayıcı tıp uygulaması yapan hekimler için asıl dikkat edilmesi gereken gecikmiş tip Gıda Sensitiviteleridir. Bunlar ortalama 72 saatiçinde gelişir .Hollanda’da Aardoon ve arkadaslarının yaptığı bir çalışmada ailelerin 5-6 yaş çocuklarda oluşan bazı problemlerde gıda intoleransı düşünmediği ve ABD’de birçok hekimin gıda sensitivitesi ile kronik hastalıkların ilişkisini ayırt edememektedir.

    Gıda Sensitiviteleri genellikle ortaya çıkmaz ve gerçekten ciddi problemlere yol açar. Kronik gıda sensitiviteleri kronik bir inflamasyona neden olup otoimmun hastalıklara neden olmaktadır. Gıda sensitivitesi deri problemlerinden davranışsal bozukluklara, nörolojik problemlerden Gastrolojik problemlere çok geniş spektrumlu problemlere yol açar.

    Başlıca neden olduğu ve görülen durumlar:

    -Akne

    -Astım

    -Kronik Kabızlık

    -Kronik ishal

    -Egzema

    -Baş Ağrıları

    -Hiperaktivite

    – İrritable Bağırsak Sendromu

    – Eklem Ağrısı

    – Obezite

    -Migren

    – Bağışıklık Sistemi Zayıflaması

    – Kronik kulak enfeksiyonları

    – Nadiren alopesi

    – Hırıltı

    Peki belli bir yaşa kadar alerjisi bulunmayan bir kişi neden aniden Gıda Alerji ve Sensitivitesine maruz kalır?

    Son 15-20 yılda endüstriyel gıdaların beslenme rutinimize girmesi zamanla değişen ve GDO ‘lu gıdalar. Artan ilaç kullanımı ve toksik yük gibi birçok faktör problemin asıl kaynağını oluşturmaktadır.

    Ana başlık olarak toplamak gerekirse:

    ⦁ Antibiyotikler

    ⦁ İşlenmiş Gıdalar

    ⦁ Pestisitler

    ⦁ Gıda katkıları

    ⦁ GDO

    ⦁ Çevresel toksin ve kimyasallar

    Böyle onlarca etkenin birleşimiyle bağırsak floramız bozulmakta ve sonuç olarak Gıda Sensitiviteleri ortaya çıkmaktadır.

    Gıda sensitiviteleri ve Leaky Gut(Geçirgen Bağırsak Sendromu) çoğunlukla bir arada bulunur. Geçirgen Bağırsak Sendromunu kısaca anlatmak gerekirse bağırsaklarımız besinlerin parçalanmasının devam ettiği ve son emilimin gerçekleştiği vücut kısmıdır. Bağırsak hücrelerimiz birbirlerine tight junction denilen yapılarla birbirlerine sıkı sıkıya bağlı bulunmaktadır.

    Bu yapılar sayesinde vitamin , mineral ve sindirilmiş besinler bağırsaktan kana geçişini sağlamaktadır. Eğer bu bağlantı yapısı bozulursa bağırsağınızdan kanınıza sadece yararlı maddeler dışındaki ürünlerde geçer ve vucutta bir reaksiyon oluşmasına neden olur.

    Bazı fırsatçı bakteriler bu tight junction yapısını bozup geçirgenliği arttırmaktadır. Bu bakteriler Lipopolisakkarit dediğimiz bir yapı oluşturup geçirgeliği bozarlar.

    Peki Gıda Sensitivitesi Nasıl Teşhis Edilir?

    Gıda Sensitiviteleri veya leaky gut durumu geleneksel alerji testleriyle tanımlanamaz. Bu hastalığın tanısı için özellikli testler gerekmektedir(Kanda Zonulin Testi bunlardan biridir). Bu testler birçok farklı şekilde planlanmakta ve hastalara en uygun ve yararlı olanlar klinisyenin direktifleri ile önerilmektedir. Gıda sensitivitesi ve leaky gut hastalığında en olası süpheliler:

    Beyaz un

    Mısır

    Alkol

    Süt ve süt ürünleri

    Yumurta

    Soya

    Ve Şeker ürünleridir.

    Kliniğimizde uygulanan test yöntemi hali hazırda en doğru sonuç veren ve en seçici test yöntemlerinden biridir.

    Testimizi Yaptık Ve Gıdaları Saptadık Şimdi Ne Yapmalıyız?

    Öncelikle zararlı bakterilerin artışına neden olan özellikleri yukarıda bahsedilen yiyeceklerden uzaklaşma diyeti önerilir. Bağırsakta eksik olduğunu düşündüğümüz ve iyileşmeyi sağlayacak yararlı bağırsak bakterilerini vücudun ve hastanın ihtiyacı oranında kullandırılır. Buna ek olarak hastaya Tamamlayıcı Tıp yöntemleri ve detoks programları uygulanır.

    Stresten uzaklaşması istenir.

    Lifli gıda tüketimi arttırılır.

    İlaçlar ve koruyucu madde içeren her türlü maddeden uzaklaştırılır.

    Glutamin , Meyan Kökü , Probiotik ve probiotik içeren besinler (sirke , şalgam, kefir, turşu vbg.) Uygun olanlar beslenme ritüellerine eklenir.Herkese sağlıklı güzel günler.

  • Besin alerjisi-besin intoleransı-besin duyarlılığı

    Canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli maddeleri oral yolla alma işlemi yani beslenme tüm canlıların zorunlu temel ihtiyaçlarının başında gelir. Besinleri kimyasal yapılarına göre; organik ve inorganik olarak gruplandırabileceğimiz gibi elde edildikleri kaynaklara göre; bitkisel, hayvansal ve mineraller diye ya da vücuttaki işlevlerine göre enerji verici, yapıcı-onarıcı ve düzenleyici olarak gruplandırabiliriz. Gruplandırma şekli nasıl olursa olsun sağlıklı bir beslenme programında temel grupları belli oranlarda tüketmeliyiz: Karbonhidratlar (%55-60), Protein (%10-20), Yağ (%20-25) ve geri kalanı vitamin, mineral olarak dengeli ve dönüşümlü olarak tüketmeliyiz.

    Sindirim sistemi bir seri özelleşmiş bölgelerden meydana gelen kanal sistemi olarak düşünülebilir. Bu sistemin ağızdan başlayan mekanik ve sonrasında devam eden kimyasal sindiriminin hemen her aşamasında önemli görevleri olan sıvılar yani sindirim sistemi sıvıları önemli bir yer tutar. Bunlar: Tükürük, mide salgıları, safra, pankreas sıvıları ve ince bağırsak salgılarıdır. Bu sıvıların toplamı günde 3-4 litreyi bulmaktadır.

    Ağızda besinlerin mekanik parçalanması ile başlayan sindirim işlemi, besinlerin 25-30 cm. yemek borusunu geçmesi sonrası mideye geldiğinde mekanik ve enzimatik sindirim devam eder. Mideden sonra ince bağırsaklara geçen kimus, burada karaciğer, safra kesesi, pankreas enzimleri ve bağırsağın kendi salgıları ile parçalama ve emilim işlemi maksimuma ulaşır. Daha fazla sindirilemeyen besinler ince bağırsağın peristaltik hareketleriyle ilerlerken, su ve içindeki erimiş maddeler kolon mukozası tarafından geri emilir. Son olarak katılaşmış ve suyu emilmiş atık feçes olarak bedenden uzaklaştırılır. Ancak bağırsaklar sanıldığının aksine sadece atılım organı değildir. İç yüzeyini döşeyen özelleşmiş ve 400 metrekareye varan mukoza yapısı, emilimi sağlayan villusları, içerdiği 200 milyon sinir hücresi, 1014-15 hücre sayısı, çok zengin vejetatif sinir sistemi, damar ve lenfatik sistem ağı, fonksiyonel salgıları ve özel florası ile bedenin çok önemli bir parçasıdır. Bağırsaklar salgıladıkları hormonlarla endokrin sistemin, mukoza immun salgılarıyla immun sistemin bir organı olarak değerlendirilebilir. O zaman beslenme, artık ürünlerin atılımı, metabolizma, endokrin sistem ve immun sistem fonksiyonları düşünüldüğünde şunu söyleyebiliriz: Sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür.

    Bir benzetme yaparsak, bir bütün olarak insan bedenini bir ev ile karşılaştıracak olursak; mide bağırsak sistemini bir evin mutfak ve banyosuna benzetebiliriz. Yaşam kalitesi yüksek bir ev için bu iki fonksiyonel ünite ne kadar önemli ise, bedenin bütününün sağlığı için de bağırsaklar en az o kadar önemlidir.

    Beslenme, dışarıdan alınan besinlerle gerçekleşen yaşamsal ihtiyaçtır. Sağlıklı beslenme kavramının içinde sağlıklı, dengeli ve dönüşümlü beslenme vardır. Sağlıklı beslenme için önemli olan kriterler:

    Besinin kalitesi: Tükettiğimiz besinlerin üretim koşulları, organik olup olmaması, hazır gıda olup olmaması, katkılı hazır gıda olması…

    Beslenme kalitesi: Gün için öğünlerin düzeni, besin gruplarının günlük tüketim oranı, ana grupların haftalık beslenmemizdeki dönüşümü…

    Mide bağırsak sisteminin kalitesi: Ancak sağlıklı bir bağırsak sisteminde gerçekleşebilecek olan yeterli parçalanmanın, emilimin, sindirimin ve atılımın gerçekleşebilmesi. Her hangi bir besin hassasiyeti, besin alerjisi ya da besin duyarlılığının olmaması halidir.

    BESİN ALERJİSİ-BESİN İNTOLERANSI-BESİN DUYARLILIĞI

    Aslında besin intoleransı, besin alerjisi ve besin duyarlılığının hepsi besin yan etkisidir. Uzun yıllar bilimsel topluluklar besinlerin yan etkilerinin sınıflandırılması konusunda fikir birliği sağlayamamışlardır. En çok bilinen sınıflama Avrupa Klinik İmmunoloji ve Allerji Akademisinin belirlemiş olduğudur. Fizyopatolojik mekanizmaya göre yapılan bu sınıflamanın anlaşılması da çok kolaydır.

    1- Non-Toksik

    a. Allerji

    i. Tip 1 Aşırı duyarlılık

    ii. Diğer IgE kaynaklı duyarlılıklar

    b. İntolerans

    i. Farmakolojik (yanlış alerjiler)

    1. Sık biyojenik amin alımına bağlı

    2. Histamni salgılayan besin alımına bağlı

    ii. Enzimatik (favizim)

    2- Toksik

    Bu konuda yani besin hassasiyeti diyebileceğimiz bu tablonun sınıflandırması nasıl olursa olsun günlük hayatın içindeki kullanımında bir karışıklık mevcuttur. Bu kavram karışıklığını aydınlatmak için bu 3 grup yan etkinin tanımlarını inleyelim.

    1-BESİN ALLERJİSİ

    Besin allerjisi immünoljik bir reaksiyondur. Bu reaksiyonlar immun sistemin istenmeyen aşırı duyarlılıklarıdır. Reaksiyonların çoğu doku lezyonları ile ortaya çıkar. Biyolojik mekanizmaları farklı olan 4 tip aşırı duyarlılık vardır. Bunlar:

    i.Tip 1 Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu

    Normalde zararsız olan belirgin bir çevresel antijenle tekrar karşılaşma sonucu gelişir. Birey, söz konusu alerjene karşı daha önce IgE sınıfından antikor üretmiştir. Kişinin alerjene maruz kalması, allerjenin karşılaştığı dokulara bağlı olarak sistemik veya lokal bir reaksiyon meydana getirir. Alerjenin dozuna ve maruz kalınma yoluna göre, göz konjonktivasında ödem, gözlerde kaşıntı ve sulanma, dolaşım yetmezliği ve şok meydana gelebilir. Bazı alerjik hastalıklara örnek olarak alerjik astım alerjik konjonktivit allerjik rinit anaflaksi anjiödem ve ürtiker gösterilebilir.

    

ii.Tip II Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu


    Antikor aracılığıyla aşırı duyarlılık reaksiyonunda, vücudun kendi hücreleri üzerinde yer alan antijenlere karşı gelişen bağışıklık yanıt sonrası antikorlar gelişmiştir. Hücreler üzerinde yer alan bu antikorlar endojen veya eksojen olabilir. Bu antijenlere karşı gelişmiş IgG ve IgM sınıfı antikorların söz konusu antijenlerle birleşmesi sonrası, klasik yol üzerinden kompleman sistemi aktivasyonu gerçekleşir. Kompleman aktivasyonu patojen taşıyan hücrelerin yok edilmesi amacını taşır. Bu reaksiyonun oluşması ve etkinliği, saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri otoimmün hemolitik anemi Goodpasture sendromu pemfigus pernisiyöz anemi immün trombositopeni ve kan transfüzyonu reaksiyonları olarak sıralanabilir.

    

iii. Tip III Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    İmmün kompleks hastalığı veya immün kompleks aşırı duyarlılığı olarak da adlandırılır. IgG veya IgM antikorlarının antijenler ile birleşmesi sonucu meydana gelen immün komplekslerin oluşması ve bu immün komplekslerin sistemik dolaşımda yani kanda bulunmaları ile açığa çıkar. Bu immün kompleksler değişik dokularda birikerek etkilerini gösterirler (cilt, böbrekler ve eklemler gibi) Biriktikleri dokuda Tip II aşırı duyarlılık reaksiyonu meydana gelir. Bu reaksiyonun gelişmesi ve etkinliği saatler veya günler boyunca sürebilir. Bazı örnekleri immün kompleks glomerülonefriti, romatoid artrit, sistemik lupus eritamatozis sıralanabilir.

    

iv. Tip IV Aşırı Duyarlılık Reaksiyonu 


    Hücre aracılığıyla aşırı duyarlılık olarak da adlandırılır, etken bileşenler bağışıklık sistemi hücreleridir. Değişik alt grupları vardır;

    • Gecikmiş tip aşırı duyarlılık


    • Bazı kronik alerjik hastalıklar veya parazit infeksiyonlarında gelişen duyarlılık


    • Sitolitik T lenfositlere bağlı gelişen hücresel bağışıklık yanıtı


    • Doğal öldürücü hücreler tarafından meydana gelen hücresel bağışıklık.

    2-BESİN İNTOLERANSI

    Vücudun gıda veya katkı maddelerine karşı gösterdiği, sindirim veya metabolizma ile ilgili olan fakat immun sistemin olaya iştirak etmediği reaksiyonlardır. Besin intoleransı bir enzim eksikliğidir. Eksiklikler parsiyel ya da total olabilir. Enzim eksiklikleri de konjenital olabileceği gibi laktoz ve fruktoz intoleransının çok büyük bir kısmında olduğu gibi edinsel de olabilir. Laktoz ve fruktoz intoleransı, besin intoleransının en sık karşılaşılan örnekleridir. Besin intoleransının tanısı eksik olan enzimin tayini ile konulur.

    3-BESİN HASSASİYETİ

    Bağırsak disbiyozisi varlığında mukozal bariyerin hasarı sonucu gelişen, besinlere karşı artmış antikor üretimi ile seyreden reaksiyon zinciridir. Hassasiyetin geliştiği besin grubu frekans karşılaştırma yöntemleri ile bulunabileceği gibi serolojik olarak bu besinlere karşı gelişmiş olan IgG tayini ile de konur. İmmun sistem ancak bağırsak mukozasının seçici geçirgen özelliğinin bozulduğu ve kana geçmemesi gereken besin artıklarının geçmesi ile antikor oluşturmaya başlar. O güne kadar sindiriminde bir sorun yaşanmayan besin grubu artık kendisine karşı antikor gelişmiş olduğu için tekrarlayan temaslarda reaksiiyon vermeye başlar.

    EN SIK HANGİ BESİNLERE KARŞI HASSASİYET GÖRÜLÜR

    Süt ve süt ürünleri, yumurta, kabuklu deniz ürünleri, rafine karbonhidratlar, gluten, fıstık, fındık ve çeşitleri… en sık besin hassasiyetinin tespit edildiği besin gruplarının başında gelmektedir. Sebebi sık tüketmek, dengeli ve dönüşümlü beslenmeye uymamak, ailesel yatkınlık vb olabileceği gibi esas önemli olan tüm besin hassasiyetlerinin altında bozuk bağırsak florası yani disbiyozis olması ve bu duruma sekonder gelişen bağırsak mukozal bariyerinin hasarıdır.

    Bağırsak florası, bağırsakların mukozal yüzeyinde yaşayan ve bedenin bütünü için çok sayıda faydalı görevi olan mikroorganizmalar topluluğudur. Florayo oluşturan grupların sayıları ve birbirlerine oranını da önemlidir. Bağırsak florasının pekçok görevi içerisinde en önemlileri immun sistem ve sindirim sistemi için yaptıklarıdır. Bağırsak florası,

    • Antibiyotik kullanımı


    • Ağrı kesiciler ve diğer kimyasal ilaçların kullanımı


    • Enflamatuar bağırsak hastalıkları


    • Batın başta olmak üzere operasyonlar


    • Katkılı gıdalar


    • Dengesiz beslenme


    • Tek yönlü beslenme


    • Asidik beslenme


    • Dehidratasyon


    • Asitli içecekler ve alkol


    • Ağır metaller başta olmak üzere pekçok sebeple bozulduğu duruma disbiyozis diyoruz. İşte besin hassasiyeti de disbiyozis zemininde gelişen ve yaşam kalitesini anlamlı ölçüde düşüren bir klinik durumdur.

    BESİN HASSASİYETİNDE KLİNİK

    Besin hassasiyeti varlığında kişi sindirim sistemine ait bir yakınması olmayacağı gibi, hassas olduğu besin gruplarını çok iyi ayırt da edebilir. Beraberinde bağırsak flora bozukluğunun olduğu da göz önünde bulundurularak besin hassasiyetinde en sık karşılaşılan klinik yakınmalar;

    • Meteorizm


    • Hazımsızlık


    • Kabızlık


    • Dışkılama düzen bozukluğu


    • Kilo artışı


    • Ödem


    • Halitozis


    • Kan şeker disregülasyonu

    BESİN HASSASİYETİNDE TEDAVİ YAKLAŞIMIMIZ NE OLMALIDIR?

    1. Nöralterapi:

    2. Bağırsak Florasının Düzenlenmesi:

    3. Sindirim Enzimi Desteği:

    4. Latent Asidozun Tedavisi:

    5. Kolon Hidroterapi:

    6. Pulsatif manyetik alan tedavisi:

    7. Candida albicans hiperkolonizasyonuna yaklaşım:

    8. Detoksifikasyon:

    9. Rektal Ozon Tedavisi:

    Sonuç olarak, sağlıklı bir beden ancak sağlıklı bağırsaklarla mümkündür. Ve hiçbir zaman hastalık yoktur hasta vardır. Tüm bu genel yaklaşımlar hekimin ön görü ve tecrübesine göre hastaların herbirine dikkatli kontrol ve izlemlerle uygulanmalıdır. Beslenme bir alışkanlıktır. Besin hassasiyeti ve disbiyozis tedavisinin kalıcı olabilmesi için kişilerin sağlıklı ve dengeli beslenmeyi, günlük yeterli miktar su içmeyi ve düzenli beden aktivitesini yaşam şekilleri haline getirmeleri gerekmektedir. Kimyasal ilaç kullanımını ise gerçekten gerekli durumlarda ve probiyotik desteği ile yapmaları önemle anlatılmalıdır. Hastalarımızı bilinçlendirmek konusunda bu noktada biz hekimlere çok görev düşmektedir. Bu da hekimlik sanatının kendisidir.