Etiket: Bağ

  • Menisküs yırtıklarını vücudunuz tedavi etsin

    Menisküs yırtıklarını vücudunuz tedavi etsin

    Vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını devreye sokan şekerli serum uygulaması ile menisküs yırtıkları, bağ yırtıkları, diz kireçlenmeleri, cerrahi müdahaleye gerek kalmadan kalıcı olarak tedavi edilebiliyor.

    Genç yaşlarda genellikle sporcularda görülen ancak bilinçsiz şekilde yapılan spor, aşırı kilo alımı gibi nedenlerle de her yaştan insanda oluşan menisküs yırtılması, vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını devreye sokan şekerli serum uygulamasıyla tedavi edilebiliyor. Menisküs yırtıkları, bağ yırtıkları ve diz kireçlenmelerinde hasarlı doku üzerine uygulanan şeker ve su karışımı özel bir solüsyon ile oluşturulan inflamasyon sonucunda kan akışı artar ve hasarlı bölgeye kıkırdak-ligament-tendon gibi yapıları tamir eden hücreler gelir böylece yeni doku iyileşmesi başlayarak ilaç ve cerrahi müdahaleye gerek kalmadan tedavi gerçekleşir.

    Ani hareket ve zorlanmalar, bilinçsiz şekilde yapılan spor, kilo alımı gibi nedenlerin yanı sıra genellikle genç yaşlardaki sporcularda görülen menisküs yırtılmaları, zorlanma olmadan orta ve ileri yaşlarda da ortaya çıkabilmekte ardından protez ameliyatına kadar gidebilen kireçlenmelere neden olabilmektedir. Vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını devreye sokan şekerli serum uygulaması Proloterapi yöntemi ile diz bölgesindeki bağların kuvvetlendirilerek, eklem üzerindeki yükün azaltılıp yırtığın kendini iyileştirilmesini sağlamaktadır.

    Diz Ağrısı Şikâyetlerinde Sorun Bağlarda…

    Çoğunlukla diz ağrılarıyla gelen hastalarda esas sorunun eklem dışındaki bağlarda olduğunu görüyoruz. Bu bağların esas görevi; dizi sabitlemek ve yükü taşımaktır. Bağlardaki yıpranma, eklem arasındaki menisküsün aşırı yük taşımasına ve yanlış bir hareketle yırtılmasına sebep olmaktadır.

    Proloterapi uygulaması ile bu bağları güçlendirip özellikle sporcularda diz sakatlıklarının önüne geçilebilmekteyiz. Vücudun iyileştirme gücünü harekete geçiren proloterapi ile zayıflamış işlevliğini kaybetmiş eklemler, kıkırdaklar, ligamentler ve tendonlar güçlendirilerek tekrar eski haline getirilmektedir. Menisküs yırtığı başta olmak üzere, diz ağrısı ve sakatlık şikayetlerinde rahatsızlığın kaynağı olan hasarlı doku üzerine şeker ve su karışımı özel bir solüsyonun enjekte edilmesi ile sağlanan mikropsuz iltihap sonucu vücut bölgeye kan ve besin desteğini artırır, bunun sonucunda da doku onarımı gerçekleşir.

    Menisküs Sadece Sporcu Hastalığı Değildir!

    Menisküsün yalnızca bir sporcu hastalığı değildir. Proloterapi yöntemi ile diz bölgesindeki kıkırdak doku ve bağların kuvvetlendirilerek, eklem üzerindeki yük azaltılır böylelikle yırtığın kendini iyileştirmesi sağlanır. Bu tedavide kök hücrelerin kendiliğinden, doğal iyileştirme cevaplarından yararlanılmakta ve değişik hücre gruplarına dönüşümlerine gerek duyulmadan, direkt iyileştirici etkileri kullanılmaktadır.

  • Menisküs yırtıklarında ameliyatsız tedavi proloterapi

    Menisküsler, diz ekleminde yastık görevi görürler, diz ekleminin bütünlüğüne yardım ederler ve dönmelerde güvence unsurudurlar. Menisküsler genelde dize yandan gelen darbeler sonucu yırtılırlar. Diz bükülü iken uyluğun içe doğru aşırı dönmesi ile ve dizde aşırı gerilme sonucu da menisküsler yırtılabilir.

    Başlıca yırtılma nedenleri:

    • kaza ve darbelere bağlı
    • hasar oluşturan eklem hastalıklarına bağlı
    • eklem bağı hasarlarına bağlı
    • doğuştan var olan şekil değişikliklerine bağlı kendiliğinden yırtılma

    Başlıca yırtılma şekilleri:

    • longitudinal (uzunlamasına) yırtıklar
    • transvers ve oblik (yatay ve eğri) yırtıklar
    • menisküs kisti ile birlikte olan yırtıklar

    Tanı
    Muayene, röntgen, bilgisayarlı tomografi veya MR ile tanı kesinleştirilebilir.

    Başlıca Belirtiler

    • Kilitlenme: Dizin 20-25 derece bükülü kalması, dizin gerilememesi durumudur. Bu durum bir kaç günlük istirahatle geçer. Ancak kilitlenmeye neden olabilecek diğer durumlardan (ağrı, kitle gibi) ayırılmalıdır.
    • Boşalma: Dizlerde boşalmaya neden olabilecek diğer durumlardan ayrılmalıdır.
    • Şişlik (sıvı birikmesi) : Darbe – kaza sonucu meydana gelen menisküslerde görülebileceği gibi, menisküs yırtığı da sıvı birikmesine neden olabilir.,

    MENİSKÜS LEZYONLARINDA TEDAVİ :

    Öncelikle ekstremite yükten arındırılarak, istirahata alınır. Bu dönem içerisinde öncelikle diz ekleminin immobilizasyonu veya istirahatı dizdeki travmatik bulgularının gerilemesi hedeflenir.

    Bize gelen hastalar daha çok sportif yaralanma sonrası gelişen 1. veya 2. derece menisküs yırtıkları olan hastalardır. Kondromalazik patella, ön çapraz bağın kısmi yırtıkları bulunan hastalar diğer diz ağrısıyla gelen hasta gruplarımızdır.

    Bu hastalarımızı da fiziki muayene, MR incelenmesini takiben proloterapi seanslarına alıyoruz. Önce ağrıları rahatlayan hastalarımızın ardından çekilen MR larında yırtıkların rejenere olduğunu ( yenilendiği ) görmekteyiz.

    Proloterapi ile ön çapraz bağ yırtıklarını, kondromalaziyi de tedavi etmekteyiz

  • Genel osteologıa : genel kemik bilimi

    Kemikler Hakkında Genel Bilgiler

    Çok basit hayvanlar dışında, canlıların çoğunda gövde yapısının temelini teşkil eden, ve bütün gövdenin ve ayrı ayrı parçalarının genel şekil ve büyüklüklerini tespit eden ve aynı zamanda gövde ve çeşitli organlar için destek görevini yapan bir İskelet vardır.

    İnsan iskeletinin çok erken çağlarda insan embriyosunun iskeleti, embryonal bağ dokusundan yapılmış chorda dorsalis ve sklerotom uzantılarından ibarettir. Bir müddet sonra iskelet taslaklarını yapan embryonal bağ dokusu, kıkırdak dokusu şeklini alır. Yalnız bazı baş kemikleri ve clavicula taslağının dokusu, bağ dokusu şeklinde gelişir. İntrauterin hayatın 9-10. haftasında kıkırdak dokusundan yapılmış taslakların kemikleşmesi başlar. İskelet parçalarının kemikleşme olayı insanlarda dünyaya geldikten sonra da devam eder, çok uzun sürer ve ancak 22. – 25. yaş arasında sona erer. Bu müddet zarfında insanın çeşitli iskelet parçaları, birbirine kıkırdak dokusu ile bağlı ayrı ayrı kemikleşmiş parçalardan meydana gelmiştir. Kemikleşmiş parçaların ve aradaki kıkırdak parçalarının şekil, büyüklük ve sayıları, kemiğe ve yaşa göre çok değişir.

    Çeşitli şekil ve büyüklükte olan 206 kemik, insan cinsi için belirli olan bir sıra ve sistem içinde birbirine bağlanmak suretiyle bütün gövde çeşitli organların desteğini yapan iskeleti meydana getirirler. iskelet, aynı zamanda gövde yapısının esasını teşkil eder ve yumuşak dokulardan yapılmış çeşitli organlar, bu esasa dayanmakta ve bütün organlar, ya doğrudan doğruya veya başka organlar aracılığı ile iskelet parçalarına bağlanmıştır. Çeşitli oynar eklemler aracılığı ile birbirine bağlı olan kemikler, çeşitli vücut parçalarımızı harekete geçirirken, kaldıraç görevini yaparlar. Bundan başka kafa ve göğüs boşluğu için boşlukları sınırlamak suretiyle, kemikler bu boşluklarda bulunan önemli organları dışarıdan gelebilecek etkilere karşı korunmasını sağlarlar. 60-70 kilo ağırlığında olan vücudumuz için destek, oldukça ağır gövde parçalarımızın hareketleri sırasında kaldıraç ve beyin, yürek ve akciğer gibi önemli organlarımız için koruma görevini yapabilmesi için kemiklerin, sert, sağlam ve dayanıklı dokudan yapılmış olması lazımdır. Kemiklerin ince yapısını inceleyecek olursak, dokunun görevi bakımından kemiklerde aranılan niteliklerin bulunduğunu görürüz.

    Kemik dokusunun % 33’ünü organik ve % 67 sini anorganik maddeler oluştururlar. Anorganik maddelerin % 86 sını kalsiyum fosfat, % 10 nu kalsiyum karbonat, % 1,5 unu magnesium fosfat, % 0,5 ini kalsiyum fluorid ve kalsiyum klorit ve % 2 sini alkali tuzlar yaparlar. Kemiğin sertliğini anorganik maddeler, elastikiyetini de organik maddeler sağlar. Bu iki cins madde kemik dokusunda birbirine çok sıkı bir şekilde bağlanmış durumdadır ve kemik yapısının en ince ayrıntılarında bile organik ve anorganik maddeler arasındaki bu sıkı ilgi görülmektedir.

    Her hangi bir kemik parçasını bir müddet için asit içerisinde bırakırsak kemik dokusunda bulunan bütün anorganik tuzlar erir ve dokudan kaybolurlar. Bu şekilde muameleye tabi tutulan bir kemik, sertliğini kaybeder, fakat şeklini ve elastikiyetini muhafaza eder. Kemiği yakmak suretiyle organik maddeleri tahrip edersek, kemik gene şeklini muhafaza eder, fakat elastikiyetini ve sağlamlığını kaybeder, çok az bir kuvvetin etkisi ile parçalanır ve toz haline gelir. Her iki deneyde kemiğin şeklini muhafaza etmesi, bize her iki çeşit maddenin de kemik strüktürünün en ince kısımlarına kadar katıldıklarını göstermektedir.

    Bütün destek ve bağ dokularında olduğu gibi, kemik dokusunda da fonksiyon bakımından en önemli görev, dokunun esas maddesine düşmekte ve dokuda aranılan bütün nitelikler esas madde tarafından sağlanmaktadır. Kemik dokusunun temel maddesi, fonksiyon icabı belirli yönlerde uzanan kollagen liflerden ve bu liflerin arasını dolduran ve bunları birbirine bağlıyan ara maddeden ibarettir. Bu ara maddede, yukarıda oranlarını gösterdiğimiz çeşitli anorganik tuzlar bulunur. Bu tuzlar albümin bulunduran sıvılı bir madde içerisinde dispersion durumundadır. Kemik dokusunun yapısını betonarme inşaatla mukayese edebiliriz. kollagen lifler, inşaatta kullanılan demir çubuklardır, ara madde ise demir çubukların arasını dolduran beton görevini yapar. Esas maddeyi, unsurların nitelikleri, aralarındaki münasebet ve dokunun strüktür, şekli, kemiklerden istenilen özelikleri sağlamaktır. Kemik dokusu sert olmakla beraber aynı zamanda bir miktar elastikiyeti de muhafaza eder. Bu durum kemiğin sağlamlığı ve çeşitli etkilere karşı direnme bakımından çok önemlidir. Direnme bakımından kemiği tahta ile mukayese edecek olursak, kemiğin basınca karşı direnci tahtaya nazaran 8 misli, gerilme direnci 3 misli fazladır.

    Kollagen lifler ve bunların arasını dolduran maddeden yapılmış esas maddeyi meydana getiren kemik hücreleri, esas madde arasında bulunan küçücük boşluklarda bulunurlar. Bu boşluklar incecik kanallar aracılığı ile birbiriyle birleşirler ve bu kanalcıklara hücrelerin uzantıları sokulurlar. Bu şekilde komşu hücreler birbiriyle birleşip bir sinsitium meydana getirirler. Hücrelerden meydana gelen sık bir ağ şeklinde olan bu sinsitium, kemiğin her tarafında vardır. Kemiğin büyümesi, metabolizması, esas maddenin oluşması ve ara maddedeki çeşitli anorganik tuzların miktar ve nispetleri, yani kemiğin bütün varlığını ve niteliklerini sağlayan olayların hepsi, kemik hücrelerinin canlı kalmasına ve normal çalışmasına bağlıdır. Kemik dokusunun en önemli strüktür elementlerini yapan kollagen liflerin durumuna göre, yapı bakımından kemik dokusu. Fibrinli ve lamelli olmak üzere iki temel gruba ayrılır.

    Fibrinli kemik dokusunda kollagen lifler kalın huzmeler halinde çeşitli yönlerde, bazen birbirini çaprazlayarak, bazen paralel olarak uzarırlar. Anorganik tuzlar bulunduran ara madde ile birbirine yapışmış durumda olan bu huzmeler arasında kemik hücreleri ve kemiği besleyen damarlar bulunur. Kemiğin dış yüzeyinde kollagen lif huzmeleri kemiği örten periost’da bulunan liflerle uzarırlar. Damarların geçmesi için birbiriyle sık anastomoz yapan incecik kanallar görülür. Bu nevi kemik dokusu yüksek sınıf hayvanlar ve insanlarda başlıca embryonal hayatta ve küçük yaşlarda görülür. İnsanlarda 3.-4. yaşa kadar kemiklerin yapısı tedricen değişir ve teknik bakımdan daha mükemmel olan lamelli yapı şeklini alır. Yetişkin İnsanlarda fibrinli yapı yalnız kirişler, kaslar, ve bağların yapıştığı kemik kısımlarında görülür. Bazı aşağı sınıf hayvanlarda kemiklerin fibrinli yapısı yaşam boyu kalır.

    Lamelli kemik dokusunda temel madde, yani kollagen lifler ve bunları bir birine bağlayan ara madde, 4,5 -11 mikron kalınlığında ince lameller meydana getirirler. Bu lameller içerisinde kollagen lifler birbirine paralel olarak eğik durumda uzarırlar. Uzun kemiklerde bu lameller, Havers kanalı denilen, damar ve sinirleri barındıran bir kanalın etrafında konsantrik durumda sıralanırlar. Bu şekilde 3–8 lamel birbirini dıştan sarmak suretiyle Havers kanalının her tarafını kuşatan ince bir duvar meydana getirirler. Çeşitli lamellerde bulunan kollagen liflerin yönleri ve kanal eksenine göre eğiklik dereceleri olduğuna göre, birbirini saran çeşitli lamellerin kollagen lifleri arasında çaprazlar meydana gelir. Havers kanalını kuşatan ve bir kaç lamelden yapılmış olan ince duvarı, birbirine çaprazlayan ince çıtalardan yapılmış bir duvarla mukayese edebiliriz. Bu şekilde az madde sarf etmek şartıyla aynı zamanda daha sağlam ve çeşitli yönlerden gelen kuvvetlere karşı daha dayanıklı bir yapı elde edilmiş olur. Lamellerin arasında bulunan küçük boşluklarda kemik hücreleri bulunur. Çok ince kanalcıklar aracılığı ile bu boşluklar, bir taraftan birbiriyle, diğer taraftan Havers kanalı ile bağlantıdadır. Hücrelerin protoplazma uzantıları bu kanalcıklara sokulur. Bu şekilde hücreler bir taraftan Havers kanalından geçen damar ve sinirlerle, diğer taraftan kendi aralarında da bağlantı sağlamış olurlar. Havers kanalı, etrafını kuşatan lameller ile beraber Havers sütunu veya osteon denilen oluşumu meydana getirir. Osteonların uzunlukları birkaç santimetre olup, çeşitli kemiklerde ve aynı kemiğin çeşitli parçalarında çok değişiktir. Kanalları, Havers kanalının genişliğine ve kanalı saran lamellerin sayısına göre 100 – 500 mikron arasında değişmektedir. Uzun kemiklerde osteonların durumları kemik eksenine paraleldir. Lamellerin yapısına katılan kollagen lifler osteonların dışına çıkmazlar ve periost dokusuna karışmazlar. Burada kemik dokusu ile periost arasındaki bağlantı bir taraftan kemik dokusuna diğer taraftan periost dokusuna karışmış Sharpey lifleri denilen lifler aracılığı ile sağlanır.

    Osteon’lar arasında gelişi güzel ve çeşitli yönlerde uzanan lameller görülür. Bu lamellere interstisial lameller denir. İnterstisial lameller kemik dokusunun gelişmesi sırasında ve sonradan da durmadan meydana gelen değişmeler sırasında kısmen resorbe olan osteon’ların artıklarıdır. Bunlar havers sütunları (osteon) arasında kalan aralıkları doldururlar. Bundan başka kemiklerin dış yüzüne ve uzun kemiklerde bulunan boşluklara bakan iç yüzüne yakın kısımlarda, kemiğin şekline uygun ve birbirine paralel durumda lameller görülür, bunlara dış ve iç lameller (bazik lameller) denir. Esas lamelleri delerek çeşitli yönlerde kemiğin içerisine doğru uzanan ve periosttan gelen damarların geçmesine mahsus kanallar vardır bu kanallara Volkmann kanalları denir. Volkmann kanalları, Havers kanalları gibi, lameller tarafından kuşatılmamıştır. Her bir Volkmann kanalı, bir kaç Havers kanalı ile birleşir ve bu şekilde Volkmann kanalından geçen damarlar, Havers kanalları içerisindeki ince damarları kanla beslerler. Kemik dokusunun bu şekil ve yapısında yer alan osteon’lar, başlıca kemiklerin sert kabuk kısımlarında (substantia compacta) görülür. Substantia compacta uzun kemiklerin orta kısımlarında bilhassa kalın olur. Uzun kemiklerin uçlarında ve kısa kemiklerde, substantia compacta yalnız ince bir tabaka halinde kemiğin dış yüzünü örter. Bu tabakanın altında bulunan kemik dokusu farklı bir yapı göstermektedir. Burada birbirine sık durumda, muntazam sıralanmış ve belirli yönde uzanan osteon’lar yoktur ve bundan dolayı substantia spongiosa’nın makroskopik görünüşü farklıdır. İsminden de anlaşıldığı gibi, substantia spongiosa’nın yapısı, sünger dokusunun yapısına benzer ve burada çeşitli durumda olan ince kemik bölmelerle sınırlanmış çeşitli büyüklükte, fakat kolayca gözle görülen boşluklar görürüz. Boşluklar canlılarda ve taze kadavralarda kırmızı ilik (medulla osseum rubra) bulundururlar. Boşluklar, aralarındaki kanalcıklar aracılığı ile birbiriyle bağlantıdadır. Boşlukları sınırlayan ince kemik bölmeler, birbirine yapışmış birkaç lamelden yapılmıştır. Bu bölmelerin durumları ilk bakışta gelişi güzel ve düzensiz gibi görünmekte ise de. spongiosa üzerinde yapılan esaslı incelemeler, bu ince kemik bölmelerin durumlarının belirli bir sisteme göre ayarlanmış ve bu sistemin kemiğin fonksiyonuna göre düzenlenmiş olduğunu meydana çıkarmıştır.

    Kemikler daimi olarak başlıca iki önemli kuvvetin etkisi altında kalırlar. Bunlardan biri ağırlık diğeri de kemiklere yapışan kasların çekme kuvvetidir. Bu kuvvetlerin etkisi belirli yönleri izleyerek kemikte dağılır. Kuvvetlerin etki yönlerini çizgilerle gösterebiliriz. Bu çizgilere kemik trajektorü denir. Araştırmalar insan uyluk kemiğin baş ve boyun kısımlarının spongiosa yapısının tetkikinde burada boşlukları sınırlayan kemik bölmeleri ve ince sütun şeklinde boşlukların içerisinde uzanan ince kemik parçalarının durumlarının yukarıda anlattığımız trajektorlara, yani kuvvet etkisinin yönüne göre ayarlanmış olduğunu göstermiştir. Boşlukları sınırlayan bölmelerin durumu, basınç ve çekme kuvvetinin en çok etki gösterdiği yönlere göre ayarlanmıştır. Bölmeler arasında uzanan ve bunları birbirine bağlayan ince kemik parçaları, bölmeleri destekler ve durumlarını sağlamlaştırırlar. Bu sistemin uygulamasıyla, makinelerde olduğu gibi insan kemiğinde de az madde sarfiyatı ile kemiğin fazla dayanıklı olmasını sağlamak mümkün olmuştur. Femur (uyluk kemiği) aralıksız ve kompakt bir dokudan yapılmış olsa idi sağlamlık ve dayanıklılık bakımından fazla bir şey kazanmış olmazdık. Fakat madde sarfiyatı bakımından ve kemiğin ağırlığının artması yönünden çok şey kaybetmiş olurduk.

    Periost, yapı ve fonksiyon bakımından birbirinden farklı iki tabakadan meydana gelir. Dış tabaka sağlam fibröz bağ dokusundan yapılmıştır (stratum fibrosum) ve kemik uçlarında eklemleri saran eklem kapsülünün fibröz tabakası ile devam eder. Yumuşak bağ dokusundan yapılmış. damar ve sinirlerden zengin tabakaya cambium tabakası denir. Kemiğin gelişmesi sırasında cambium tabakasında kemik dokusunu meydana getiren hücreler, osteoblast’lar bulunurlar. Kemikleşme tamamlandıktan sonra osteoblast’lar kaybolurlar. Fakat, kıkırdaklardan sonradan yeni kemik dokusu yapılması gerektiği zaman, cambium tabakasında tekrar osteoblast’lar ortaya çıkarlar. Bundan dolayı kemik regenerasyonunda periost çok önemli rol oynamaktadır. Cambium tabakasında bulunan damarlar Volkmann kanalları aracılığı ile kemik dokusuna sokulur ve Havers kanalları içersinde bulunan ince damarlara kan getirirler.

    Kemik Dokusunun Meydana Gelmesi

    Yukarıda da anlatıldığı gibi kemik dokusu kökenini embriyonal bağ dokusundan alır. Cranium’u yapan yassı kemikler ve calvicula’nın taslakları bir müddet bağ dokusu şeklinde gelişir ve sonra doğrudan doğruya kemikleşirler. Başka kemik taslaklarında, embryonal bağ dokusu önce kıkırdak dokusu şeklini alır. Bütün kemik taslakları bir müddet bu durumda kalırlar ve sonra farklı kemikler için farklı zamanlarda kıkırdak dokuların kemikleşmesi başlar. Kemlikleşme olayı genel olarak çok uzun sürer, fakat belirli kemikler için bu olayın başlangıç ve sonuç zamanları oldukça sabittir.
    Bağ veya kıkırdak dokusunun kemikleşmesi, mevcut dokunun şekli değiştirmesinden ibaret değildir. Bir taraftan kemik dokusu meydana gelirken, diğer taraftan mevcut bağ veya kıkırdak dokusu tahrip edilir ve resorbe olur. Kemik dokusunu meydana getiren ve mesenşim hücrelerinden menşeini alan hücrelere osteoblast denir. Osteoblastların faaliyeti sonucunda obsteoid denilen, esas madde meydana gelir ve bu madde içerisinde kollagen fibrinler meydana gelirler. Bir müddet sonra fibrinler arasında bulunan ara madde içinde anorganik tuzlar toplanmaya başlar. Yukarıda da söylediğimiz gibi insanlarda embryonal hayatta ve 3.–4. yaşına kadar kemik dokusunun yapısı fibrinlidir. Bundan sonra liflerin durumu değişir, lameller ve osteon’lar oluşurlar.

    Kıkırdak dokusundan yapılmış kemik taslaklarının kemikleşmesi iki tarzda olur. Kısa kemik taslaklarında kemikleşme, taslağın iç kısmında başlar. Bu tarz kemikleşmeye enkondrol ossifikasiyon denir. Uzun kemiklerde ise kemikleşme evvela kıkırdak taslağın dış tabakasından başlar (perikondral ossifikasiyon). Perikondrium’un iç tabakasında bulunan osteoblastların faaliyeti ile meydana gelen kemik dokusu önce, ince olur ve bir manşet şeklinde uzun kemiklerin cismini (diaphysis) her taraftan sarar. Bu kemik tabakası gittikçe kalınlaşır. Bir müddet sonra kan damarları ile beraber taslağın içerilerine doğru sokulan bağ dokusunda bulunan hücrelerin etkisi ile kıkırdak dokusu resorbe olmaya başlar ve bu şekilde taslağın içerisinde boşluklar meydana gelir. Bu primer boşluklar gittikçe büyür, birbiriyle birleşir ve bu şekilde uzun kemiklerin diafizlerinin içinde bulunan ilik boşlukları meydana gelir (cavum medullare). Bu boşluklarda erişkin İnsanlarda sarı kemik iliği (medula osseum flava) bulunur. Kıkırdak taslağın içerisinde primer boşlukların meydana gelmesi ile bu boşlukların sınırlarında kemikleşme olayı, yani kısa kemiklerde olduğu gibi enkondrol kemikleşme başlar.
    Kısa kemiklerde de kısmen perikondral kemikleşme vardır. İçeriden başlayan ve enkondrol kemikleşme sonucunda meydana gelen kemik dokusu, kısa kemiklerin dış yüzüne yaklaşınca, burada da uzun kemiklerde olduğu gibi, perikondral kemikleşme başlar ve taslağı dıştan saran bir kemik tabakası meydana gelir.

    Uzun kemiklerin uçlarında. (epiphysis) diafizden ayrı olarak kemikleşme noktaları meydana gelir. Epifizlerin kemikleşmesi taslağın içerisinde başlar. Burada meydana gelen ve gittikçe artan kemik dokusu ile kemikleşmiş diafiz arasında kemikleşmemiş dar bir kıkırdak parçası kalır. Kıkırdak hücreleri çoğalma ve bütün doku büyüme kabiliyetini muhafaza ettiğine göre, bu kıkırdak tabakası kemiğin büyümesi bakımından çok önemlidir. Burada büyümekte devam eden kıkırdak dokusu, diafize yakın kısımlarından tedricen kemikleşerek, peyderpey diafizin dokusuna eklenir. Bu şekilde kemik cisminin uzunlamasına büyümesi ve sonunda bütün gövdenin büyümesi sağlanmış olur. Bundan dolayı diafiz ile epifizler arasında bulunan bu kıkırdak tabakası, tarafların ve bütün gövdenin büyümesinde çok önemli rol oynar. Epifiz çizgisi veya büyüme çizgisi (epifizeal plakt) adı verilen bu ince kıkırdak tabakası harap olduğu takdirde o kemiğin büyümesi geri kalır. Bundan dolayı çocuklarda kaza sonunda kemiklerin bu çizgiden ayrılması, önemli sakatlıklara sebep olur.

    Kemiklerin kalınlığına büyümesi periost’ un sürekli bölünme özelliği gösteren tabakasında bulunan osteoblast’ ların faaliyeti ve yeni yeni kemik tabakalarının eklenmesi ile olur. Epifiz çizgilerinin kemikleşmesi ile kemiğin ve bütün gövdenin büyümesi sona erer. Bundan dolayı bu çizgilerin kemikleşmelerinin erken. olması, gövdenin büyümesine engel olur. Geç kalması, gövdenin ve bilhassa extremitelerin fazla büyümesine sebep olur.

    Gelişme sırasında kemiklerin yapısı durmadan değişir. Bir taraftan yeni dokular yapılırken, diğer taraftan mevcut dokular rezorbe olur ve bu şekilde sonunda her kemik kendine has şeklini alır. Erişkin insanlarda da kemik dokusunda değişmeler devam eder. Fakat bu değişmeler şekil ve büyüklük bakımından olmayıp, daha ziyade dokunun ince strukturunda ve esas maddede bulunan çeşitli maddelerin miktar ve nispetleri bakımından olur. İhtiyarlıkta kemik dokusunda rezorpsiyon fazla olduğuna göre, kemikler şekil bakımından da bazı değişikliklere uğrarlar ve kemiklerin sağlamlığı da azalır. Kemiklerin gelişmesi üzerinde hormonların büyük etkisi vardır.

    Thyroid bezi ve hipofizin ön lobunun salgıları kemiklerin büyümesini çabuklaştırırlar. Genital bezlerin iç salgıları büyümeyi frenler. Bu salgıların etkisi normal zamanda ve normal nispette olursa, kemiklerin ve bütün gövdenin büyümesi normal olur. Bazı salgı1arın eksikliği, veya etkinin zamanından evvel veyahut çok geç oluşması, büyümede çeşitli anormalliklerin meydana gelmesine sebep olur.

    Kemiklerin şekilleri, yaptıkları görevlere göre ve gövdenin genel yapı planına uygun olarak ayarlanmıştır. Uzun kemikler, ağırlığı taşımaktan başka, kaldıraç görevini de yaparlar. Kısa kemikler hareketsiz ve az hareketli eklemler aracılığı ile birleşerek elastiki ve yaylı sütunlar ve kubbeler meydana getirirler. Yassı kemikler, önemli organları içine alan boşluklar için sağlam duvarlar yaparlar. Kemiklerin dış görünüşü üzerinde komşu organların, bilhassa kasların etkisi büyüktür. Kasların yapışma yerlerinde, çekme kuvvetinin etkisi ile kemikler üzerinde çıkıntılar ve kabartılar meydana gelirler. Şekillerine göre bunlara, tuberculum, tuberositas, processus, crista ve spina gibi çeşitli isimler verilir. Kemik üzerinden geçen damar ve sinirler kemikte sulci (oluklar), kemiği delerek geçen damar ve sinirler de delikler (foramina) meydana getirirler.

    Kemiklerin Sınıflandırılması :
    İnsan iskeleti aksial ve appendiküler İskelet olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. İnsan vücudunda toplam 206 kemik bulunmaktadır. Ancak bu sayı sabit değildir.yaşa göre değişiklik gösterebilir.
    Aksiyal ve apendiküler iskeletteki kemik sayısı.
    Bu kemikler şekillerine göre de sınıflandırılabilir.Buna göre:
    1. Uzun kemikler : ossa longa
    2. Kısa kemikler : ossa brevia
    3. Yassı kemikler : ossa plana
    4. Düzensiz kemikler : ossa appendiculare
    5. Sesamoid kemikler : ossa sesamoidea
    1. Uzun kemikler (ossa longa) : Uzunlukları genişliklerine göre fazladır. Ekstremitelerde bulunurlar.Örneğin: ulna, femur, tibia, metatarsallar gibi.Her uzun kemik, ince uzun bir gövde ve çoğunlukla eklem yüzü bulunan iki uçtan oluşmuştur. Gövde kısmına diafiz, uç kısımlarına epifiz denir.
    Gelişmekte olan bir kemiğin epifizleri tamamen kıkırdak yapıdadır.Epifizial kemikleşme başladığı anda bunlar diafizden bir discus epifısiale ile ayrılırlar. Diafizin discus epifıziale ile komşu olan kısmı diğer kısımlarına göre daha genişçedir. Bu geniş kenar gelişme çizgisi ve yeni oluşan kemiği içerir. Bu bölüme metafiz denir. Metafiz ve epifiz yetişkinlerde kemik halindedir.
    Uzun bir kemiğin diafizi kompakt kemikten yapılan bir tüpten ibarettir. Bunu ortasındaki boşluğa cavitas medullaris denir. Bu boşlukta kemik iliği bulunur. Epifiz ve metafızler düzensiz, aralarında anstomoz yapan kemik çubukları ve trabekulalardan yapılmıştır. Buna spongioz kemik denir. Yüzeyleri ise ince bir tabaka kompakt kemik ile kaplıdır. Eklem yüzleri genellikle hiyalin kıkırdak ile kaplanmıştır. Kemiğin yüzeyini periost denilen bağ dokusu zarı örter.
    Periost bir dış -fıbröz- tabaka ile içte fazla hücreli bir osteojenik tabakadan ibarettir. Periost kemiğin uçlarında ve eklem yüzlerinde yoktur. Periost kemiğin beslenmesini ve korunmasını sağlar. Kemik kırıldığı zaman osteojenik tabaka yeniden kemik yapımına karışır. Ayrıca kas ve tendonların kemiğe tutunmasını sağlar. Tendonun kollagen lifleri periost içine yelpaze gibi dağılırlar. Bazı lifler daha içeri giderek kemik duvarını da delerler. Kompakt kemiklerin iç yüzeyleri endosteum denilen bir hücresel tabaka ile kaplıdır.
    2. Kısa kemikler (ossa brevia): Kalınlık, uzunluk ve enleri az çok birbirine yakın kemiklerdir. El ve ayakta çok sayıdadır. Esas olarak spongioz kemik ve bunu çevreleyen ince bir kompakt kemik dokusundan ibarettirler. Kemik iliği içerirler. Eklem yüzleri dışında periost ile kaplanmışlardır.
    3.Yassı kemikler (ossa plana): Costalar, sternum, skapula ve kafatası kemikleri bu guruba girerler. Genellikle ince ve kıvrık bir tabaka halindedirler. Dış ve iç iki kompakt tabaka ile bunun arasında spongioz kemikten yapılmışlardır. Kemik iliği içerirler. Kafatası kemiklerindeki spongioz tabakaya özel olarak -diploe- denir. Diploe içinde bir çok ven kanalcıkları vardır. Bazı yassı kemikler (lacrimal) yalnızca bir kompakt kemik yaprağından ibarettir. Eklem yüzleri kıkırdak veya fıbrözdoku ile kaplıdır.
    4.Düzensiz kemikler (ossa appendiculare) : Yukarıdaki sınıflandırmanın hiçbirine uymayan, düzensiz şekillidirler. Bazı kafatası kemikleri, vertebralar, os coxsa bu gruba girer. Çoğunlukla compakt tabaka tarafından çevrelenmiş spongioz kemikten yapılmışlardır. Ancak pek çok kısımları yalnızca kompakt kemikten ibarettir. Bunların bir kısmı hava ile dolu sinüsler içerirler. Bunlara özel olarak pneumatik kemikler denir. Örneğin: maxilla, temporal, frontal, ethmoid kemikler gibi.
    5.Sesamoid kemikler: El ve ayakta tendo veya eklem kapsülü içine gömülmüş kısa tip kemiklere susamsı (sesamoid) kemikler denir. Bazıları patella gibi tendo çekme açısını rahatça değiştirebilirler. Bazıları ise susam veya mercimek büyüklüğündedirler.
    Yardımcı kemikler : Bunlar her insanda bulunmayabilirler. Kısa ve yassı tipte olabilirler. Bazı tip sesamoid kemikler ile gelişkinde herhangi bir nedenle epifızle birleşmemiş kemik parçaları bu ismi alırlar. Örneğin: os trigonum gibi. Bu tip kemikler radiogramlarda kırıklarla karıştırılabildiği için klinik önem taşırlar.

    Kemik Yüzeyindeki Yapılar

    Çoğunlukla kemiğe bir collum aracılığıyla tutunmuş bir processus articularis vardır. Bazen condyl denilen lokma şeklinde çıkıntılara rastlanır. Kondiler eklem yüzü içerirler. Eklem yüzü hiyalin kıkırdakla kaplıdır. Eklem yüzü içermeyen lokma şeklindeki çıkıntılara epiconyl denir.Şekil ve büyüklükleri çok değişen diğer tip çıkıntılara processus, trochanter, tuberositas, protuberantia, tuberculum ve spina adları verilir. Çizgi şeklindeki çıkıntılara arcus, crista veya linea, çizgi şeklindeki oluklara ise sulcus adı verilir. Çukurcukların büyük çelerine fovea veya foveola denir. Bir kemiğin içindeki büyük boşluğa sinüs veya antrum, kemik içindeki boşluğu dışarıya açan deliğe foramen veya ostium denir. Ayrıca kemikteki değişik şekildeki açıklıkları tanımlamak için canalis, hiatus, aditus, aquaductus gibi terimler kullanılır. Kemik üzerindeki düz sahalara facies, kenarlara margo denir. Yarık veya çentilmiş kısımlar incisura, fissura diye adlandırılır.

    Kemiğin Damar ve Sinirleri

    Kemikler zengin bir damar sistemine sahiptirler. Uzun kemikler aşağıdaki tipte damarlar tarafından beslenirler.

    Bir veya birkaç art, nutricia diyafizin kompakt tabakasındaki foramen nutricia denilen deliklerden geçerek, metafize kadar uzunluğuna seyreden dallara ayrılır. Kemiği ve iliği besler. Foramen nutrisyum’lar bütün kemiklerde bulunurlar.

    Çok sayıda periostal damar dalları kompakt kemiği beslerler. Esas olarak eklemi besleyen arterlerden doğan metafızial veya epifızial damarlar kompakt tabakayı delerek spongioz kemiği beslerler. Kemikte metafizial ve epifıziyal damarlar kıkırdak bir lamina tarafından çevrelerinden ayrılmışlardır. Bütün bu saydığımız damar tipleri gelişme çizgisinin beslenmesinde çok önemlidirler. Eğer kan beslenmesinde bir bozukluk olursa kesin olarak gelişme bozukluğu da oluşur.

    Epifiziyal ve metafiziyal arterler aralarında anastomoz yaparlar. Kan damarları ile gelen enfeksiyonlar kemiklerin daha çok uçlarında yerleşirler. Gelişkin kemiklerin kan akımı içerden dışarıya doğru seyreder. Kan önce medullar arter sisteminden substantia kompakta kapillerine oradan da dışa, periost kapillerlerine akar. Sinir lifleri, kan damarları ile birlikte kemiğe girerler. Bu liflerin çoğu vazomotor, bazıları da duyu lifleridir. Sinir lifleri periost ve damarların dış tabakasında sonlanırlar. Duyu liflerinden bazıları ağrı lifleridir. Periost yırtılma ve gerilmeye karşı aşırı şekilde duyarlıdır.

    Kompak tabakasına anestezisiz olarak girilirse bir sızı ve sıkıntı verici duyu oluşur. Spongioz kemiğe girilmesi ise çok aşırı ağrı yapar. Kırıklar son derece ağrılıdır. Kırık yüzeylerine anestezik madde enjekte edilmesinin ağrı kesilmesinde büyük yararı vardır.
    Kemiğin genişlemesine neden olan bir tümör veya enfeksiyonda ağrılıdır. Kemikteki ağrı lokal olarak ve doğrudan stimilasyon sahasında duyulur. Ancak ağrının yayıldığı veya aksettiğinde sık görülür. Örneğin; femur diafizindeki bir ağrı, uyluğun alt kısmında ve dizde hissedilebilir. Periostta pozisyon duyusu taşıyan sinir uçları vardır.

    Kemik Mimarisi : Architecture ossea

    Kemikler sürekli olarak iki önemli faktörün etkisi altında kalırlar. Bunlardan biri ağırlık, diğeri de üzerine yapışan kasların çekme kuvvetidir.
    Bu kuvvetlerin etkisi, belirli yönleri izleyerek kemikte dağılırlar. Bu kuvvetlerin etki yönlerini çizgilerle gösterebiliriz. Bu çizgilere trajektör denir.
    Anatomistler insan femur kemiğinin baş ve boyun kısmını incelemişler ve buradan ince kemik etkisinin yönüne göre sıralanmış olduğunu kanıtlamışlardır.
    Kemikteki boşlukları sınırlayan bölmelerin durumu, basınç ve çekme kuvvetinin en çok etki ettiği yönlere doğru ayarlanmıştır. İki kemiğin eklem yaptığı bölgelerde, bir kemikteki trajektörlerin komşu kemikte de aynen devam ettiği röntgen filmlerinde görülür.

    Varyasyonlar
    Kemikler ırk, yaş ve cinsiyete göre değişiklikler gösterdikleri gibi kişiden kişiye göre de değişiklikler gösterirler.
    Kadın kemikleri çoğunlukla daha hafif ve daha küçüktürler. Çünkü gelişmelerini daha erken tamamlarlar. Muskuler çıkıntılar erkeklerde daha fazla belirlidir.
    Çocukların kemikleri çok esnektir. Kırıldığı anda, kırılmasının fidan çubuğu gibidir. Gelişkin kemikleri kuru odun gibi kırılırlar.
    Kişisel varyasyonların çoğunluğu kemiklerin büyüklük, şekil ve ağırlığına aittirler. Kasların gelişme derecesi kemiğin şekline etki eder. Kaslar kuvvetli ise kemiğin çıkıntıları da belirlidir, örneğin; mandibula’nın prosessus coronoideus’u çiğneme kasları tam geliştiği zaman belirli olur. Kemik yüzeyindeki kabarıntılı veya hatlar gibi sekonder işaretler puberte zamanında belirlenmeye başlar. Bunlar daha çok tendonların tutunduğu yerlerdir. Örneğin; linea aspera bu devirde daha çok kalınlaşır. Eğer ekstremite de bir kemik çıkarılırsa veya doğmalık olarak yoksa komşu kemik hipertrofıye uğrar. Örneğin; fibula çıkarılırsa tibia hipertrofiye uğrar. Tersi olarak kemik üzerine kas faaliyetleri ortadan kalkar veya azalırsa kemik atrofıye uğrar. Felçli hastalarda ve atellerde bu olay görülür. Kemiğin hem organik hem inorganik maddeleri yavaş yavaş kaybolur.
    Eğer herhangi bir nedenle eklem kıkırdağını kaybederse bu defa kemik yüzeyi çok sert ve cilalı bir şekil gösterir.
    Kemiğin Sağlığı
    1. Kemiklerde organik kısmın inorganik kısma göre oranı yaşla birlikte değişir. Çocukluk döneminde organik kısım daha fazladır. Raşitizm ve osteomalazi gibi bazı metabolik bozukluklarda kemik matriksinde kalsifikasyon yetersiz kalır. Kalsiyum kemiğe sertlik kazardırdığı için, kalsifiye olmamış sahalar özellikle fazla ağırlık taşıyan kemiklerde eğilir ve ilerleyici deformitelere neden olur. Örneğin; raşitizm sonucu bacakların yay şeklinde bükülmesi gibi.
    2.Kırıklar, günlük hareketlerinde daha dikkatsiz ve daha sert oldukları için çocuklarda gelişkinlere göre fazla oranda görülür. Bereket fidan çubuğu şeklindeki bu kırıklar çabuk iyileşirler. Ancak epifiz diski kırıkları çok önemlidir. Çünkü bu kırıkları iyileşmesi sonucu diafiz ve epifiz daha erken kaynaşacağı için sonuçta kemiğin kısa kalmasına neden olabilir, örneğin; ön kolda radius alt epifızin kırığında radius kısa kalacağından ve ulna boyunca büyümeye devam edeceğinden elin radial devıasyonu gibi bir şekil bozukluğu ortaya çıkabilir. Çocuklarda ve gençlerde epifizlerin diafize birleşmemesi olgusundan tedavi amaçlarıyla yararlanılabilir. Örneğin; diz epifiz diskinin diafizle bağlantısını engelleyecek şekilde yerleştirilen bir metal plak ekstremitenin boyunca uzamasını durdurur. Bu yolla kısa kalmış diğer ekstremitenin boyunun, plak yerleştirilmiş normal ekstremite boyuna ulaşması sağlanabilir.
    3.Yaşlılıkta kemiğin hem organik, hem inorganik kısmı azalacağından (osteoporozis) elastiklik kaybolur ve kemikler kolay kırılır bir duruma gelirler. Osteoporozise yaşlı kadınlarda, erkeklere oranla daha sık rastlanır.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr.(Ph.D.)

  • Genel arthroloji – genel eklem bilimi

    Eklemler Hakkında Genel Bilgiler

    Eklemler iskeletin çeşitli kemiklerini birbirine bağlayan fonksiyonel bağlantılardır. Embriyonun erken çağlarında komşu kemik taslakları, embryonal bağ dokusu aracılığı ile birbirine aralıksız olarak bağlanmış durumdadır. Embryonal hayatın üçüncü veya öldürücü ayında bazı kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşim içerisinde boşluklar görülür. Bu boşluklar gittikçe büyür ve biri biriyle birleşir ve bu şekilde iki kemik taslağı arasında dar bir aralık meydana gelir. Bu sırada iki kemik taslağını birbirine bağlayan mesenşimin büyük bir kısmı kaybolur. Yalnız en dış kısımları ince bir tabaka halinde kalır ve sonra fibröz bağ dokusu karakterini alarak eklem kapsülünü meydana getirirler. Bazı kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşimin bir kısmında bazı eklemlerde görülen meniscus veya discus adı verilen oluşumlar veyahut diz ve kalça eklemlerinde olduğu gibi, iki eklem yüzeyini birbirine bağlıyan iç bağlar meydana gelirler. Eklem yüzlerini örten kıkırdak tabakası da, kemik taslaklarını birbirine bağlayan ara mesenşimden meydana gelir.

    Şimdi anlattığımız şekilde, yani kemik taslakları arasında bir boşluğun oluşması ile meydana gelmiş eklemler, komşu kemiklerin hareket edebilmeleri için en uygun eklemlerdir. Bu gibi eklemlere diarthrosis veya junctura synovialis denir.

    Gövdenin bazı kısımlarında kemik taslakları arasında boşluklar meydana gelmez ve taslaklar sonradan da birbirine aralıksız olarak bağlanmış durumda kalırlar. Bu şekilde meydana gelen eklemlerde hareket az veya hiç olmaz. Bu gibi eklemlere synarkosis denir. Eklem boşluğu meydana gelmemekle beraber, bunlarda da kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşim, embryonal bağ dokusu karakterini her zaman için muhafaza etmez. Bazı eklemlerde bu ara doku, fibröz bağ dokusu, bazen kıkırdak ve bazen de kemik dokusu şeklinde gelişir. Kemik taslakları arasındaki mesenşimin çeşitli yönlerde gelişerek çeşitli dokular meydana getirmesi, embryonal hayatta başlar ve ekstrauterin hayatta da devam eder. Ara mesenşim fibröz bağ dokusu şeklinde gelişirse, eklemler syndesmosis, kıkırdak karakterinde olursa synchondrosis ve kemik niteliklerini alırsa synostosis denir.

    Bütün organlarımızda olduğu gibi, gövdemizin çeşitli kısımlarında bulunan eklemlerin meydana gelmesi de, gelecekte bu eklemlerin yapacakları göreve göre seyreder. Oluşmuş eklemlerde de komşu kemiklerin durumu, eklem yüzeylerinin şekli ve eklemin yapısına katılan bütün dokuların özelliğinin, eklemin görevine göre ayarlanmış olduğunu görüyoruz. Vücudumuzda bulunan bütün eklemler fonksiyon bakımından birbiriyle az veya çok birbiriyle ilgilidir ve hepsi beraber, bütün gövdenin normal şekil, durum ve hareketlerini sağlayan bir sistem meydana getirirler. Bundan dolayı bir eklemin şekil, durum ve yapısında meydana gelen değişiklikler, başka eklemlerin şekil, durum ve yapısında da değişikliklerin meydana gelmesine sebep olur. Bu bakımdan ayrı ayrı eklemlerin rolü ve önemi aynı derecede değildir ve eklemin yeri, şekli, durumu, yapısı bu özelliklere bağlı olan görevine göre değişir. Bazen tek bir eklemin normal özelliğinin kaybolması, birçok organların ve hatta bütün gövdenin normal durumunun hem morfolojik, hem fizyolojik bakımdan değişmesine sebep olabilir.

    Eklemler, hareket sisteminin en önemli elemanlarından biridir. Hareket, sisteminin aktif organlarını kaslar yaparlar. Kas hücrelerinin sitoplazmasında geçen olaylar sırasında besin maddelerinde saklı olan potansiyel enerji, kinetik enerji haline çevrilir ve kas liflerinin kasılması anında kendini gösteren kuvvet, kasın yapıştığı iskelet parçalarını hareket ettirir. Fakat, iskelet parçalarının hareket edebilmesi için, bu parçaların muhakkak bir veya birkaç eklem aracılığı ile birbirine bağlı olması şarttır.

    Bazı eklemlerin yapı ve şekilleri komşu kemiklerin hareket edebilmeleri için çok az elverişlidir. Fakat böyle olmakla beraber, bu eklemler de vücudumuzun eşitli kısımlarında çok önemli görevler yaparlar. Bu gibi eklemler çoğunlukla küçük kemikler arasında bulunurlar. Az hareket eden fakat sağlam eklemler aracılığı ile birbirine bağlı olan küçük kemikler, bir araya gelerek eklemleriyle birlikte sağlam ve aynı zamanda yaylı, elastiki sütün ve kemerler meydana getirirler. Örneğin ayak iskeleti, burada bir çok küçük kemiklerin az hareket eden eklemler aracılığı ile birbirine bağlanmasından, çeşitli durumda bulunan kemerlerle desteklenmiş bir kubbe meydana gelmiştir. Bir taraftan kemiklerin sertliği ve sağlamlığı, diğer taraftan eklemlerin yapısına katılan dokuların elastikiyeti, bütün vücudumuzun ağırlığını taşıyan ve aynı zamanda bastığımız yüzeyin çeşitli durumlarına uymak zorunluluğunda olan ayak iskeleti için çok önemlidir.

    Eklemler, hareket sistemine ait organlar arasında çeşitli hastalıklara en çok maruz kalan unsurlardır ve hekimlikte çok önemli rol oynarlar. Eklemlerin hastalanmasını kolaylaştıran sebeplerin en önemlisi, görev anında daimi olarak ve çoğunlukla ağır mekanik etkiler altında kalmalarıdır. Bundan başka dışarıdan gelen etkiler bilhassa travmalar ve eklemlerin içyüzünü örten sinovial zarın enfeksiyonlara karşı olan duyarlılığıdır..

    Diarthrosis (juncturae synoviales-Tam hareketli eklem)

    Vücudumuzun yer değiştirme ve çeşitli parçalarının durum değiştirmelerine imkan veren eklemler, diarthros adı verilen oynayan eklemlerdir (oynaklar). Diartrozlarda eklem yapan komşu kemiklerin ekleme katılan parçaların dar bir aralık aracılığı ile birbirinden ayrılmış olmaları şarttır. Komşu kemiklerin bu aralığa bakan yüzlerine eklem yüzleri denir. Eklem yüzleri uzun kemiklerin uçlarında bulunurlar. Kısa ve yassı kemiklerde eklem yüzleri komşu kemiğin durumuna göre ayarlanmış olup, kemiğin çeşitli parça ve yüzlerinde bulunabilirler. Eklem aralığı ve eklem yüzlerinden başka, bütün diartroz1arda komşu kemikleri birbirine bağlayan ve bütün eklemi dıştan saran, bağ dokusundan yapılmış bir eklem kapsülü bulunur. Eklem kapsülü komşu kemiklere eklem yüzlerinin dışında yapışır ve bu şekilde bütün eklem yüzlerini ve eklem aralığını içine alır ve eksiksiz olarak her taraftan kapalı olan bir boşluk (cavum articulare-eklem boşluğu) meydana getirir. Bundan başka bütün eklemlerde komşu kemikler arasındaki bağlantıyı kuvvetlendiren ve eklem kapsülünün dış yüzüne yapışmış durumda ve yönleri eklemin fonksiyonuna göre ayarlanmış bağlar bulunur. Bazı eklemlerde dış bağlardan başka, eklem boşluğunun içerisinde eklem yüzlerine yapışmak suretiyle eklem yapan kemikleri birbirine bağlıyan iç bağlar da vardır. Şimdi bütün diartrozlarda görülen bu oluşumları, yani eklem yüzleri, eklem kapsülü, dış ve iç bağları, şekil, durum ve yapı bakımından ayrı ayrı gözden geçirelim.

    Eklem yüzleri: Bütün eklemlerde, hareketin çeşidi, yönü ve genişliği bakımından en önemli rol oynayan unsur eklem yüzleridir. Hareketlerin maksada uygun olması ve hareket sırasında gövdenin çeşitli durumlarına göre değişen ağırlığın etkisi ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir kuvvetin etkisi ile hareketlerin normal yönünün bozulmaması bakımından da eklem yüzlerinin şekil, durum ve yapıları çok önemli rol oynarlar.

    Geniş hareketlere imkan veren oynaklarda eklem yüzeylerinin biri konveks, diğeri de konkav olur. Bu gibi eklemlerde kemikler belli bir eksen etrafında dönme hareketleri yaparlar. Her bir eksen etrafında, birbirine zıt iki yönde dönme hareketleri yapılabilir. Konkav olan yüz, konveks yüze nispeten çoğunlukla daha küçüktür. Bazı eklemlerde her iki yüz de aynı zamanda hem konvekslik hem konkavlık gösterir. Bu gibi hallerde yüzün konkav1ığının yönü, konveks1iğin yönüne dikey durumda olur. Örneğin, aynı zamanda hem konveks hem konkav olan bir eklem yüzünün konkavlığı önden arkaya ise, konveksliği içten dışa olur. Karşı taraftaki eklem yüzü de hem konkav hem konveks olması icab eder. Bazı eklemlerin her iki taraftaki yüzleri de düz veya düze yakın olurlar. Bu gibi eklemlerde kemikler bir eksen etrafında dönemezler ve eklem yüz1eri yalnız birbiri üzerinde yüzlerin durumuna göre değişik yönlerde kayabilirler. Kayma hareketleri her zaman çok sınırlıdır. Örneğin vertebraların eklem çıkıntıları arasındaki eklemler. Eklem yüzlerinin şekil ve durumları, aynı zamanda eklem eksenlerinin sayı ve yönlerini de tespit ederler.

    Hareketlerin düzenli ve maksada uygun bir şekilde seyredebilmesi için şekil bakımından eklem yüzlerinin birbirine uygun ve daima temas halinde olmaları lazımdır. Temas yüzeyinin büyüklüğü, fazla basınç altında kalan bazı eklemlerde ağırlığın fazla yüzey üzerinde dağılması bakımından da önemlidir. Fakat bir çok eklemlerde komşu kemiklerin ekleme katılan yüzlerinin büyüklük bakımından birbirinden farklı oldukları ve hatta bazen iki eklem yüzeyindeki konkavlık ve konvekslik derecelerinin de birbirinden az çok farklı oldukları görülmektedir. Fakat canlılarda ve kadavrada eklem yüzlerini inceleyecek olursak, kemik yüzlerinde görülen bu eksikliklerin, ekleme ait olan başka oluşumlar ile tamamlanmış olduğunu görürüz. Bu oluşumlar arasında ön planda bütün eklem yüzlerini örten eklem kıkırdağı gelir. Bundan başka bazı ek1emlerde meniscus, discus ve labrum articulare denilen kıkırdak veya fibröz bağdokusundan yapılmış oluşumlar da vardır.

    Eklem kıkırdağı, bütün oynaklarda birbirine temas eden eklem yüzleri, 2-5 mm. kalınlığında bir kıkırdak tabakası ile örtülmüştür. Bu tabaka çoğunlukla hiyalin kıkırdaktan yapılmıştır. Yalnız bir discus articularis ile eklem boşluğu ikiye ayrılmış olan eklemlerde, eklem yüzleri fibröz kıkırdakla örtülmüştür.

    Hiyalin kıkırdağın yapısı bu dokunun çeşitli durumlara göre şekil ve durumunun değişebilmesi bakımından çok uygundur. Bilhassa ara maddede bulunan ve bir taraftan kıkırdak hücrelerini her taraftan saran diğer taraftan hücreler arasında belli yönlerde uzanan liflerin durumunun değişebilmesi fonksiyon bakımından çok elverişlidir.

    Liflerin durum değiştirmesiyle, arada bulunan kıkırdak hücreleri de durumlarını değiştirmek zorunluluğunda kalırlar. Bu sırada hücrelerin harap olmamasını, hücrelerin etrafında sağlam ve elastiki bir kapsül meydana getiren lifler sağlarlar. Eklem kıkırdağının yapısını teşkil eden lifler ve hücrelerin bu şekilde durum değiştirebilmeleri sayesinde kıkırdak tabakası basıncın derecesine göre, çeşitli parçalarında, çeşitli derecede kalınlığını değiştirebilir ve eklem yüzlerinin birbirine daha fazla uymasını sağlar. Eklem üzerine yapılan basıncın artmasıyla, eklem kıkırdağı incelir, fakat aynı zamanda genişler ve bu şekilde birbiriyle temas eden eklem yüzleri büyümüş olurlar. Temas yüzlerinin artması ise, basıncın daha fazla dağılmasını ve etkisinin azalmasını sağlar. Eklem kıkırdaklarının durumunu değiştiren kuvvet ortadan kaybolursa, kıkırdak dokusu elastikiyeti sayesinde tekrar eski durumuna döner.

    Komşu eklem yüzleri arasında büyüklük ve şekil farkları fazla ise, yüzlerin birbirine daha fazla uymasını sağlayan ve iki eklem yüzünün arasına sokulmuş meniskııs veya discus denilen oluşumlar bulunurlar. Bunlar da kemik taslaklarını birbirine bağlayan mesenşimden meydana gelirler.

    Eklem meniscusları, çoğunlukla yarımay şeklinde, elastiki ve kollagen lifler bulunduran fibröz kıkırdağa benzer dokudan yapılmıştır ve konkav eklem yüzlerinin yan kısımlarında bulunurlar. Meniscuslar, bir taraftan eklem yüzünü büyütürler, diğer taraftan dokularının elastikiyeti sayesinde ve aynı zamanda yerlerini bir miktar değiştirebilecek durumda bağlanmış olduklarına göre, hareket sırasında basıncın etkisi ile şekil ve durumlanı değiştirir ve bu şekilde eklem yüzlerinin birbirine daha fazla uymasını sağlarlar. Diskuslar ise, eklem yüzünün kenarlarına ve aynı zamanda eklem boşluğunu saran kapsüle de tutunmak suretiyle, bir bölme şeklinde eklem boşluğunu tamamıyla iki kısma ayırırlar, Bu eklemlerde (örneğin çene ekleminde) kemik eklem yüzleri birbiriyle doğrudan doğruya temas etmezler, şekil ve durum değiştirme yetenekliği meniskus’lara nazaran daha fazla olduğuna göre diskuslar, eklem yüzleri arasındaki fazla şekil farklarını da giderebildikleri gibi, aynı eklemde yüzün şeklini değiştirmek suretiyle çeşitli hareketlerin meydana gelmesini de sağlarlar,

    Fibröz bağ dokusundan yapılmış labrum articulare denilen oluşumlar, bir halka şeklinde olup konkav eklem yüzlerinin kenarlarına yapışmış durumdadırlar. Bu oluşumlar eklem yüzünü genişletir ve çukuru derinleştirirler, fakat bu halkalar, çukurun derinleşmesine ve karşı taraftaki eklem yüzünün daha fazla sarılmış olmasına rağmen, dokularının elaskiyeti sayesinde kemik dokusu gibi, hareketlere fazla engel olmazlar,

    Capsula articularis: Eklem kapsülünün, embryonal hayatta kemik taslaklarını aralıksız olarak birbirine bağlayan mesenşim’ in en dış tabakasından meydana geldiğini yukarıda anlatmıştık, Sağlam bağ dokusundan yapılmış bu kapsül, eklem yüzleri ve eklem boşluğunu içine almak ve komşu kemiklerin ekleme katılan parçalarının her tarafına yapışmak suretiyle bu kemikleri birbirine bağlar. Bu şekilde eklem boşluğu, eklem kapsülü ile her taraftan eksiksiz olarak ve hava geçmez bir şekilde sarılmış olur. Bu durum eklem yüzleri arasındaki ilişki ve bütün eklem mekanizması için çok önemlidir.

    Eklem kapsülü yapı ve mekanizma bakımından birbirinden farklı iki tabakadan yapılmıştır. Membrana fibrosa; adı verilen dış tabaka sağlam fibröz bağ dokusundan yapılmıştır. Bu tabaka, komşu kemikleri birbirine bağlamak, dışarıdan gelebilecek etkilerden eklemi korumak, fazla ve lüzumsuz hareketlere engel olmak gibi görevler yapmaktadır. Fibröz tabakanın kalınlığı her yerde aynı değildir ve mekanik etkilerin yönüne göre ayarlanmıştır. Bazı yerlerde kapsül dokusu kalınlaşır, Lifler sıklaşır ve bu şekilde eklem bağları denilen fibröz bağ’ dokusundan yapılmış sağlam bantlar meydana getirirler. Bu bağlardan başka bazı eklemlerde kapsülden ayrı olarak ekleme katılan kemikler arasında uzanan müstakil eklem bağları da vardır. Eklem kapsülünün fibröz tabakası kemiğe yapıştığı yerde kemiği örten periostla uzarır ve kapsül dokusunda bulunan lifler, periost dokusundaki liflerle devam ederler eklem kapsülü çoğunlukla kemiği kıkırdakla örtülü olan eklem yüzlerine yakın olmak üzere, kıkırdak kenarının dışında yapışır. Fakat bazı eklemlerde, örneğin kalça ekleminde olduğu gibi, eklem kapsülü kıkırdak kenarından oldukça uzakta ve kemiğin periostla örtülü olan kısmının bir parçasını da içine alarak kemiğe yapışır.

    Eklemlerin yakınlarına yapışan kas kirişlerinin bir kısmı da eklem kapsülü üzerinde dağılır ve kirişlerden uzanan lifler kapsül dokusuna katılırlar. Bu şekilde meydana gelen hüzmeler de bazı eklemlerde, örneğin, diz ekleminin arka yüzünde olduğu gibi, kapsülü kuvvetlendiren bağları meydana getirirler.

    Membrana synovialis; Eklem kapsülünün sinovial tabakası, bağ dokusundan yapılmış, ince ve yumuşak bir zardır. Bu tabaka eklem kapsülünün iç yüzünü eksiksiz olarak örter ve her iki tarafta eklem yüzlerini örten kıkırdağın kenarında sonlanır. Sinovial tabaka, fibröz tabakaya çok gevşek bağ dokusu aracılığı ile yapışmış olduğuna göre yerinden oynatılabilir. Kapsülün bazı parçalarında bu tabaka bol miktarda yağ hücreleri bulunduran çeşitli şekilde uzantılar yaparlar. Bu uzantılar eklem aralığına sokularak eklem yüzlerinin birbirine tamimiyle uymamasından meydana gelen boşlukları doldururlar.

    Sinovial tabakanın eklem boşluğuna bakan iç yüzü düz ve parlaktır. Fakat burada, periton veya pleura da olduğu gibi, eksiksiz olarak yüzeyi örten bir epitel tabakası yoktur. Bu yüz yassı1aşmış bağ dokusu hücreleri ile örtülmüştür ve bu hücreler yüzeyin düzlüğünü sağlarlar. Damar ve sinir bakımından sinovial tabaka çok zengindir. Sinirler burada zengin ağlar meydana getirirler. Eklemlerin fazla duyarlılığı, sinovial tabaka ve bilhassa eklem boşluğuna sokulan sinovial uzantılarda sensitif sinir uçlarının çokluğundan ileri gelmektedir. Damarların çokluğu burada sinovial tabaka tarafından eklem sıvısının salgı yapması ile ilgilidir. Sinovial tabakanın aynı zamanda sıvıları çabuk resorbe etmek yeteneği de vardır. Eklem boşluğuna şırınga ile dokuları tahrip etmeyen bir sıvı verdiğimiz takdirde, bu sıvı derialtı dokusunda olduğu gibi çabuk resorbe olur. Sinovial tabakanın bu yetenekliği, travma veyahut çeşitli hastalıklar sırasında eklem boşluğunda toplanan sıvıların (eksudat) kaybolmasında çok önemli rol oynar.

    Sinovia adı verdiğimiz eklem sıvısı musin bulunduran, oldukça koyu ve yapışkan bir sıvıdır. Sinaviada tek tük hücre, yağ granülleri ve sinovial uzantılardan kopmuş küçük parçalar bulunur. Eklem aralığını dolduran sinovia, makine yağı gibi eklem yüzlerinin kayganlığını arttırır ve yüzlerin sürtünmesini duyulmayacak dereceye kadar indirir.

    Eklem yüzleri arasında ilişki; hareketlerin istenilen ve maksada uygun bir şekilde yapılabilmesi için, birbiri üzerinde kayan eklem yüzlerinin hareket sırasında sıkı bir temas halinde olmaları ve birbirinden uzaklaşmamaları şarttır. Bu durumu sağlayan etkenlerden biri atmosfer basıncı, diğeri de kasların gerginliğidir. Eklem boşluğundaki basınç, hareket sırasında değişmekle beraber, her zaman atmosfer basıncına nispeten düşüktür. Bundan dolayı dışarıdan gelen hava basıncı, ekleme katılan kemik parçalarını eklem boşluğuna doğru iterek, yüzleri birbirine yaklaştırır. Tabiatıyla aynı basınç her taraftan eklem kapsülü ile eklemi örten bütün yumuşak oluşumlar üzerinde de vardır. Büyük eklemler üzerine yapılan hava basıncı hiç de küçümsenmeyecek derecededir, Örneğin kalça eklemi üzerine her taraftan yapılan basınç 12 – 15 kg. kadardır ve kapsül yırtılmamış ise, femur başını asetabulum’dan çıkarmak zordur. Kapsülde bir delik açıldığı takdirde, eklem boşluğu ile atmosfer arasında basınç ayrımı kalmaz ve kemikleri birbirinden uzaklaştırmak çok daha kolay olur.

    Eklem yüzlerinin sıkı temasını sağlayan ikinci etken de kas kuvvetidir. İki ucu ile ekleme katılan komşu kemiklere yapışmış olan kasın kasılma sırasında meydana getirdiği kuvvet, bir taraftan kemiği oynatır, diğer taraftan da hareket eden kemiği destek noktasına doğru çekmek suretiyle eklem yüzlerini birbirine yaklaştırır.İstirahat sırasında da kasın normal tonusu, eklem yapan kemikleri çekmek suretiyle, yüzleri birbirine yaklaştırır.

    Bir de, hareket sırasında veyahut dışarıdan gelen bir kuvvetin etkisi ile eklem yüzlerinin herhangi bir tarafa kayarak birbirinden uzaklaşmamaları ve yüzlerin normal temaslarının muhafazası da çok önemlidir. Eklem yüzleri arasında bu normal durum bozulursa çıkık denilen durum hasıl olur. Bazen normal yönde yapılan hareket çok geniş ölçüde yapılırsa, eklem yüzlerinin birbirinden uzaklaşmasına sebep olabilir. Gereksiz ve hatta zararlı hareketlere ve çıkıntılara engel olabilmek için mevcut oluşum eklemlere göre değişiktir.

    Bazı eklemlerde eklem yüzlerini yapan kemik uçlarının şekilleri yalnız belirli hareketler için elverişlidir. Örneğin dirsek ekleminde (articulatio cubiti) olekranon, fossa olecrani’ye sokulduğu zaman, ulna’nın fazla arkaya gitmesine ve aynı zamanda her iki kemiğin yanlara kaymasına engel olur. İncisura. trochlearis’in ortasında bulunan crista, ve bu kristanın trochlea humeride bulunan oluğa sokulması da, her iki kemiğin yanlara kaymasına engel olur. Bu durum bize bu eklemde hareketin çeşit ve derecesinin başlıca eklem yüzlerinin şekilleri ile tespit edilmiş olduğunu göstermektedir. Fakat bu eklemde hareket üzerinde daha zayıf olmakla beraber, kas ve bağların da etkisi vardır. Ayak bilek ekleminde (articulatio talocruralis) de hareketin çeşit ve yönleri eklem yüzlerini yapan kemiklerin şekil ve durumu ile tespit. edilmiştir. Burada tibia ve fibula’nın eklem yüzleri, talusun eklem yüzlerini bir çatal gibi içine almış durumdadır. Bu durum talus’a yalnız bir eksen etrafında birbirine zıt iki yönde hareket imkanı vermektedir. Hareketin çeşit, yön ve derecesi eklem yüzlerini yapan kemiklerin şekli ile tespit edilmiş bu gibi eklemlerde. fazla kuvvet etkisi ile, fazla veyahut anormal yönde hareket yapmak zorunluğunda kalınırsa yani çıkık meydana gelirse, çoğunlukla aynı zamanda eklem yüzlerini yapan kemikler de kırılırlar.

    Bazı eklemlerde eklem yüzlerinin şekilleri hareketi frenleyecek veya belli bir yön verebilecek durumda değildir. Bu gibi eklem1erde hareketin maksada uygun olarak seyretmesini daha fazla bağ veya kaslar sağlarlar. Aynı zamanda bu oluşumlar fazla ve uygunsuz yönde hareketlerin meydana gelmesine ve bu şekilde eklem yüzlerinin birbirinden ayrılmasına engel olurlar. Örneğin diz ekleminde (articulatio genu) hareketlerin normal seyrini sağlayan ve çıkıklara engel olan en önemli etken, bu eklemin iç ve dış bağlarıdır, Bazı eklemlerde bu görev daha fazla kaslar tarafından görülür. Örneğin omuz ekleminde (articulatio humeri) olduğu gibi. Burada eklemi üç taraftan saran kuvvetli kaslar, normal durumda humerus başının yerinde kalmasını ve hareketlerinin muntazam seyretmesini sağlar ve aynı zamanda hareketleri frenlerler.

    Bundan başka, belli bir yönde yapılan hareket üzerinde, zıt yönde hareket yaptıran başka kaslar da frenleyici etki yaparlar. Örneğin bacak doğrulduktan sonra tibia’ nın daha fazla ekstensiyon hareketi yapmasına yani daha fazla öne gitmesine, femur’un arkasında bulunan ve bacağı arkaya çeken fleksor kaslar engel olurlar. Kasların bu frenleyici etkisi gövdenin normal durumunun ve dengenin sağlanması bakımından çok önemli olduğu gibi, birçok eklemlerde çıkıkların meydana gelmesine de engel olur.

    Anatomide çeşitli gövde parçalarının çeşitli hareketlerine, hareketlerin yönüne göre çeşitli isimler verilmiştir. Bundan sonra çeşitli eklemlerde cereyan eden hareketleri anlatırken bu isimleri kullanacağımıza göre, burada bu isimleri kısaca izah edelim.
    Ekstensiyon gerilme: Çekme hareketi (extendo – germek, çekmek, yaymak). Bu hareket çoğunlukla arkaya doğru yapılır. Yalnız diz ve ayak bilek ekleminde ekstensiyon hareketi öne doğru yapılır. Bu eklemlerde durumun değişmesi, insanın hayvanlardan farklı olarak iki ayak üzerinde durması ve yürümesinden ileri gelmektedir. Bununla birlikte ayağın öne ve yukarı hareket etmesine dorsal fleksiyon da derler

    Fleksiyon- eğmek: Bükmek maksadıyla yapılan harekettir (flecto – eğmek, bükmek). Fleksiyon hareketi, diz ve ayak bilek eklemlerinde yapılan hareket hariç, öne doğru yapılır.
    Abduksiyon-orta çizgiden uzaklaştırma hareketi (abduco¬-uzaklaştırma alıp götürmek, kaçırmak).
    Adduksiyon-orta çizgiye doğru yaklaştırmak (adduco- kendine doğru çekmek, yakınlaştırmak getirmek).

    Rotansiyon- dönme hareketi (roto – döndürmek) lateral rotasiyon – dışa döndürmek, medial rotansiyon – içe döndürme.
    Sirkumduksiyon – bir nokta etrafında yapılan dönme hareketi çeşitli yönlerde yapılan hareketlerin tedricen birleşmesinden meydana gelir. (Circumduco-bir şeyin etrafında döndürmek).

    Eklemlerin Sınıflandırılması

    Eklemlerde articulatio veya junctura oseum terimleri kullanılır. Eklemler yapı özelliklerine ve hareket yeteneklerine göre üç ana sınıfa ayrılırlar.

    I. Synarthrose (fibröz, oynamaz) eklemler: Bu tip eklemlerde kemik yüzleri doğrudan temastadır. Arada bağ dokusu veya hiyalin kıkırdak bulunur. Ancak bunlar ekleme kaynaşmıştır. Bu eklemler hareket edemezler. Çoğunlukla kafatası kemikleri arasında bulunurlar. Bu eklemin üç çeşidi vardır:
    A. Syndemosis: Bu tipte iki kemik ligamentum interosseus ile bağlanmışlardır. Örneğin: art. tibio fibularis inferior.
    B. Suturae: kemiklerin eklem yüzleri birbirleriyle devam eder. Arada ince bir tabaka bağ dokusu bulunur. Eğer kemiklerin yüzleri bir takım çıkıntılarla birbirine kilitlenmişlerse buna gerçek sutura (sutura vera) denir. Bu tipin de üç çeşidi vardır
    a.Sutura dentata: Kemikler birbirine düzensiz dişlerle kilitlenmişlerdir. Örneğin sutura sagitalis.
    b.Sutura serrata: Eklem iki tarağın birbirine girdiği gibi kilitlenmiştir.
    c.Sutura limbosa: Arada dişlilerle kilitlenme olduğu halde eklem yapan kemikler birbiri üstüne atlamışlardır. Eğer kemiklerin yüzleri düz sahalar halinde karşı karşıya gelerek eklem yapmışlarsa buna yalancı sutura (sutura notha) denir. Bununda iki çeşidi vardır:
    a. Sutura squamosa: Kemikler geniş bir atlama kenarı bırakarak birleşirler. Örneğin; sutura temporoparietalis.
    b. Sutura plana: Burada azçok düz eklem yüzleri birbirine temas etmiştir. Örneğin; sutura intermaksillaris. gibi.
    Eğer iki kemik lamina arasındaki bir yarığa, bir kemik lamina girmişse buna schindylesis denir. Örneğin; rostrum sphenoidale-ala vomer gibi.
    C. Gomphosis: Konik bir çıkıntı bir eklem yuvasına çivi gibi çakılmışsa bu isim verilir. Vücutta yalnızca diş kökleri ile alveoller arasında vardır. Fibröz eklemlerde hareket yeteneği kemikleri bağlayan fibröz liflerin uzunluğu ile orantılıdır. Çoğunlukla hiç hareket etmezler.

    II. Amphiartrose (kıkırdaksı yarı oynar) eklemler: Eklemi yapan kemikler bir kıkırdak aracılığıyla birleşmişlerdir. İki çeşidi vardır.

    1. Synchondroses: Eklemleşen kemiklerin arasını hiyalin kıkırdak doldurmuştur. Bu tip eklemler enkondral kemikleşmede diafiz ile epifiz arasında bulunurlar. Uzun kemiklerde kemiğin uzunluğunun artmasını sağlayan discus epifizialis buna tipik örnektir. Kemiğin büyümesi durduğunda kıkırdağın tamamı da kemikleşmiş olur (synostosis).
    Kaburgalarla sternum arasındaki kostal kıkırdaklar gibi kalıcı sinkondroz örnekleri de vardır.

    2. Symphyses: Eklemleşen kemik yüzleri hiyalin kıkırdakla kaplıdır. Ancak bu yüzler fibröz kıkırdaktan bir disk aracılığıyla birleşmişlerdir.
    Simfizis çok kuvvetli, az hareket eden bir eklemdir. Örneğin: art.intervertebralis anteriores ve symphysis pubis.

    III. Sinovayal (diarthroses) oynar eklemler: Vücuttaki eklemlerin çoğunluğu bu gruptandır. Synovial eklemde eklem yüzleri ayrı ayrı hiyalin kıkırdak ile kaplanmıştır. Eklem kapsülü eklemin çevresini sarar.
    Bu eklemin 4 ortak yapı özelliği vardır.
    1.Cavitas articularis (eklem boşluğu): kıkırdakla kaplı yüzeyler ve eklem kapsülünün iç yüzü arasındaki boşluktur. İçi sinovya sıvısı ile doludur.
    2.Cartilago articularis (eklem kıkırdağı): Eklemi oluşturan kemiklerin eklem yüzlerini kaplayan hiyalin kıkırdaktır. Yüzeyi cilalı ve kaygandır.
    Eklem kıkırdaklarının sinirleri ve kan damatları yoktur.
    3.Capsula articularis (eklem kapsülü): Eklemlerin çevresini zarf gibi saran fibröz kapsüldür. Dışta bir stratum fibrosum, içte ise stratum synoviale isimli iki tabakadan oluşmuştur. İkinci tabaka ayrıca ele alınabilir. Fibröz tabaka eklem yüzlerinin kenarlarına tutunmuştur. Bazen kıvrılarak eklem boşluğuna da girebilir.
    Eklem kapsülleri genellikle fibröz bantlarla kuvvetlendirilmiştir. Bunlar ya kapsülün bir parçasıdır (intrinsik ligamentler) veya kapsülden ayrı bantlar halindedir (ekstrinsik ligamentler) bu ligamentler hareketlerin istenmeyen yönlere kaçmasını engellerler.
    Ligamentler, kollajen lif demetlerinden meydana gelmiştir. Kollajen lifler paralel veya karışık sıralanmıştır. Beyaz gümüş rengindedirler. Bükülebilir, fakat boyları değişmez. Bazı ligamentlerde sarı elastik lifler vardır. Bunlara lig. flava ve lig. nuchae örnek gösterilebilir.
    4. Membrana synoviales: kapsülün iç tabakasını oluşturur. Zar, yumurta akına benzeyen ve synovia adı verilen sıvıyı devamlı olarak eklem boşluğuna salgılar. Bu sıvı eklem yüzlerinin sürtünme etkilerini, kayganlığı nedeniyle en az düzeye indirir. Membran fibröz tabakanın iç yüzüne tam yapışmış değildir. Bağ dokusu, yağ dokusu ve damarlardan oluşmuş katlantıları eklemdeki gereksiz boşlukları doldururlar. Eklem içinden geçen tendo varsa sinovyal zar bu tendonun etrafını da kılıf gibi sarar. Bazı sinovyal eklemler ortak dört özellik dışında ayrı özelliklere sahiptir. Bunları üç guruba ayırabiliriz
    1.Discus articularis; iki kemiği bir arada tutma veya eklem yüzlerini uygunlaştırma gibi görevleri olan fibröz kıkırdak disklerdir.
    2.Labrum articulare; eklem yüzlerini derinleştirmeye yarayan özel fibröz kıkırdak oluşumlardır. Örneğin; labrum glenoidale.
    3.İntraartiküler tendo; kapsülü delerek eklem içinden geçen kas tendolarıdır. Örneğin; m. biceps brachii uzun başı.

    Sinovyal Eklemlerin Çeşitleri
    Bu eklemler hareketlerine göre çeşitlendirilirler. Eklem tek eksen etrafında hareket edebilir. İki eksen veya çok eksen etrafında hareket edebilir.

    Tek eksenliler
    a. Trochlear (ginglymus); eklem yüzleri aşağı yukarı makara şeklindedir. Tek eksen etrafında harekete izin verirler. Bu hareket fleksiyon-ekstensiyon tarzındadır. Örneğin; art.interphalangea, art. humeroulnaris. Bu eklemlerin geniş olanları bir miktar kayma ve rotasyon hareketi de yapabilir. Örneğin; genu eklemi.
    b. Trochoid-pivot; hareket dik eksen üzerinde rotasyon şeklindedir. Bu tipte eklem yüzleri ve ligamentler daha çok bir yüzük şeklindedir. Örneğin; art. radioulnaris proksimalis, art. atlanto-axialis.

    Çift eksenliler
    a. Art. condyloid (elipsoid); burada condil şeklinde bir eklem çıkıntısı oval bir çukurun içine alınır. Bu eklem ekstensiyon-fleksiyon ve adduksiyon-abduksiyon hareketlerine izin verir. Cirkumdiksiyon hareketi de olabilir, ancak rotasyon olamaz. Örneğin; el bileği eklemi.
    b. Art. cellaris; eklem yüzleri eyer biçimindedir. Yukardaki eklemle aynı hareketlere izin verir. Örneğin; art.carpometacarpea pollicis gibi
    Çok eksenli eklemlere ise bir tek örnek vardır. Art. spheroidea-enarthrosis. Burada küre şeklinde bir yuvaya küre şeklinde bir eklem çıkıntısı girmiştir. Her türlü hareketi yapabilir. Örneğin; omuz ve kalça eklemleri.
    Art. plana; eklem yüzleri düzdür. Yalnızca kayma hareketleri yapabilir. Hareketleri ligamentlerle sınırlandırılmıştır. Örneğin; intervertebral eklemler.

    Eklemlerin Sinir ve Damarları

    Sinir uçarı eklem kapsülü ve sinovial zarda sonlanır. Sinirler eklemin yüzeyindeki deri ve eklemi hareket ettiren kasların sinirlerinin dallarıdır. Buna Hilton Kanunu denir. Bu sinir uçları eklemi hareket ettiren kasların reflekslerini düzenleyen, proprioception ve ağrı duyuları taşırlar.
    Kan ve lenf damarları eklemlerin etrafında anastomozlar yaparlar.

    Klinik Önemi

    1. Erişkin hayatın başlangıcından, yaşla birlikte gittikçe ve çok yavaş ilerleyerek eklem kıkırdaklarının yaşlanması olgusu ortaya çıkar. Bu olgu vertebral kolon, kalça, diz ve el eklemlerinde belirlidir. Bu geriye dönmez dejeneratif değişmeler kıkırdakların basıncı absorbe etme ve yağlama yeteneklerini azaltır. Bazı olgularda bu durum hiçbir önemli semptom vermediği halde, bazılarında devamlı ağrı yakınmalarına neden olur.

    2. Athiritis (artrit) terimi bize eklemin enfeksiyonunu tanımlar. Osteoartrit, osteoartroz ve dejeneratif artrit gibi eklem hastalıkları buna örnektir. Ağırlık taşıyan eklemlerde şişmanlık bu hastalıkların ilerlemesini kolaylaştırır.

    3. Snovyal sıvının akışkanlığı ısı ile değişir. Düşük ısılarda sıvı daha az akışkan duruma geçer. Bu olgu eklemlerin soğuk havalardan etkilenmesini kısmen açıklayabilir.

    4. Sinovyal zar içindeki zengin kapiller ve lenfatik pleksuslar eklem boşluğundan güçlü bir absorbsiyon sağlar. Bu nedenle eklemin travmatik enfeksiyonlerı septisemi (enfeksiyon etkeninin kana karışması) ile sonuçlanabilir. Bunun tersine kan içindeki normal ve patolojik maddeler kolaylıkla eklem içine girebilir
    .

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Özel osteologıa – özel kemik bilimi

    A. Appendicular İskelet (Scaleton Appendiculare)

    Appendiküler iskelet (Gr.skeletos=iskelet, appendiculare=eklenti) başlığı altında gövde iskeletine bağlanmış üst ve alttarafların iskeletini oluşturan kemikler incelenir.

    I. Ossa membri superioris (üsttaraf kemikleri)
    Üsttaraflar, gövdenin en üst bölümü olan göğüs’ün iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik birer uzantı halindedirler.vücudumuzun en hareketli, dinamik ve esnek bölümü olan üsttaraflar’ın kemikleri iki grup halinde ele alınırlar. üsttarafları göğüs iskeletine bağlayan kemikler üsttaraf kavşağı kemikleri, serbest hareketli üsttaraf kemikleri de serbest üsttaraf kemikleri başlığı altında incelenir.

    Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 64’ü üsttaraf kemiklerine aittir. Bir taraf kavşak kemikleri 2, serbest hareketli kemikler ise 30 tanedir.
    Üsttaraf Kavşağı Kemikleri : Göğüs kavşağı olarakta adlandırılan üsttaraf kavşağı scapula (kürek kemiği) ve clavicula (köprücük kemiği) olmak üzere iki kemikten (iki taraf için 4 kemik) oluşur.

    Scapula : Kürek kemiği

    Kürek kemiği, göğüs kafesinin arka yüzüne oturmuş, trianguler, yassı bir kemiktir. Üç köşesi (angulus), üç kenarı (margo) ve iki yüzü (facies) vardır. Hafif çukur olan önyüzü kaburgalara (2.-7. kaburgalar) yaslanır. Konveks olan arka yüzünde spina scapulae denilen belirgin bir çıkıntı bulunur. Arka yüzü üst ve alt iki çukurcuğa bölen spinanın genişlemiş ucuna acromion (omuz çıkıntısı) denir. Acromionun üzerinde köprücük kemiği ile eklem yapacak bir eklem yüzü vardır. Scapula’nın oldukça kalın olan dış köşesinde, serbest hareketli üsttaraf kemiklerinin ilki olan humerus’un eklemleşeceği sığ bir eklem yüzü (Cavitas glenoidalis) yer alır. Cavitas glenoidalis’in iç yanındaki kalın boyuna collum scapulae denir. Glenoid çukur (Cavitas glenoidalis)’un üst tarafında, üst kenarın devamı şeklinde boyun’a tutunan büyük bir çıkıntı-processus coracoideus uzarır. Bu çıkıntıya coracoklavikuler bağ ile göğüs ve kolun bazı kasları (m. pectoralis minor, m.coracobrachialis ve m.biceps brachii’nin çaput breve’si) tutunur.

    Clavicula : Köprücük kemiği

    Köprücük kemiği acromion ile sternum (göğüs kemiği) arasında horizontale yakın olarak yerleşmiş bir kemik olup, tüm uzunluğunca deri altında palpe edilebilir. Köprücük kemiği, vücut kemiklerinin en yüzeyel yerleşimli olanı, en kolay kırılabileni ve kemikleşmesi ilk başlayanıdır.

    Clavicula’nın acromion’la eklemleşen arka ucuna extremitas acromialis, sternum ile eklemleşen ön ucuna extremitas sternalis, iki uç arasında kalan orta bölümüne de corpus claviculae denir. Korpusun 2/3 içyan bölümü öne doğru, 1/3 dışyan bölümü arkaya doğru konveksite gösterdiğinden, kemik kabaca S şeklinde kabul edilir.

    Clavicula Klinik Bilgi

    1-Omuz Ekleminin ankilozu durumunda iki eklemin hareket yeteneği daha da genişler.
    2-Eğer kol aşağı ve arkaya doğru çevrilirse, a. subclavia clavikula ile I. costa arasında sıkışır. Bilekte nabız durur. Bu pozisyon ile üst ekstremite kanamalarını geçici bir süre durdurabiliriz.
    3-Koldan gelen darbeler genellikle klavikula uzun ekseni boyunca aksederler. Disk aynı zamanda kuvvetli bir ligament görevi yaptığı için bu darbeler eklemde çıkığa sebep olmazlar. Bu eklem çıkmaktansa klavikula kırılmayı tercih eder.
    4-Akromiyoklavikular eklem çıkıklarında, korakoakromial liagement bükülür ve yırtılabilir. Scapula clavikuladan biraz uzaklaşır. Ancak çıkık çok kolay yerine yerleşir.

    Serbest Üsttaraf Kemikleri

    Brachium (kol)), antebrachium (ön kol) ve el (manus) kemikleri bu başlık altında incelenir. Bir taraf kol iskeletinde 1, önkol iskeletinde 2, el iskeletinde ise 27 kemik bulunur. Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Humerus : Kol kemiği

    Humerus, üsttarafın en büyük kemiği olup tipik bir uzun kemik yapısındadır. Epiphysis proximalis et distalis (üst ve alt uçlar) ile bir cisme (diaphysis) ayrılarak incelenir.

    Üst Uç : Üst uç caput humeri olarak adlandırılan, geniş, yuvarlak bir baş ile bu başın dış yanında yer alan iki çıkıntı (tuberculum majus et minus) içerir. Caput humeri, iskelette scapula’nın cavitas glenoidalis’i ile eklemleşir. Çıkıntılar ise omuz etrafındaki kaslara yapışma yeri teşkil eder. Tuberculum majus et minus arasındaki oluktan (sulcus intertubercularis) pazu kası (m.biceps brachii)’ nın uzun başının kirişi geçer. Baş ile tubercül’ler arasındaki dar bölüme anatomik boyun (collum anatomicum), tüberküller ile cisim (corpus) arasındaki geçiş bölümüne de cerrahi boyun (collum chirurgicum) denir. Humerus kırıklarının en sık görüldüğü yer cerrahi boyundur.

    Corpus (cisim) : Üst bölümü silindirik, alt bölümü önden arkaya hafif yassı bir yapıdadır. Anatomik olarak üç yüzlü kabul edilir. Cismin ortalarına doğru dış yüzde deltoid tüberkül (Tuberositas deltoidea), arka yüzde ise içyandan dış yana yukarıdan aşağıya doğru uzanan sipiral bir oluk bulunur. Bu oluk n. radialis’in basısı ile oluştuğundan sulcus nervi radialis olarak adlandırılır.

    Alt Uç: Humerus un alt ucu, önkol kemiklerinin üst uçları ile eklemleşecek yapılara sahiptir. Bu yapılar topluca condylus humeri olarak adlandırılır. Kendilin ulna’nın çentiği ile eklemleşen içyan bölümüne trochlea humeri , radius’un başındaki çukurlukla eklemleşecek bölümüne capitulum humeri denir. Alt ucun ön yüzünde lokma çıkıntılarının üzerinde iki çukurcuk (fossa coronoidea, fossa radialis) bulunur.Alt ucun arka yüzünde ise trochlea’nın üst tarafında.ulna’nın çıkıntısının girdiği fossa olecrani olarak adlandırılan büyükçe bir çukurluk yer alır.

    Condylus humcri’nin üst bölümünün dış ve iç yanında görülen çıkıntılara epikondil (Epicondylus medialis et lateralis) denir. Bu çıkıntılar birçok önkol kası’na yapışma yeri teşkil eder. İç epikondilin arka yüzünde, önkol’un içyanında seyreden n.ulnaris’in geçişi esnasında oluşmuş bir oluk (sulcus nervi ulnaris) bulunur.

    Humerus Klinik Bilgi

    1-Humerus’ta üst epifiz kırıkları daha çok collum anatomicum veya collum chirurgicum’da görülür. Collum chirurgium kırıkları yaşlı bireylerin, kol abduksiyonda iken dirsek üzerine düşme durumlarında çok görülür. Kırık çizgisi m. pectoralis major, m. teres major ve m. latissimus dorsi yapışma yerlerinin üstünde kalır.
    Humerus ile yakın ilişkide olduklarından n. radialis, n. axillaris ve n. ulnaris, kırıklarda zedelenebilir.
    2-Humerus proksimal epifizi’nin travmatik ayrılması: Bu epifiz erkeklerde 20yaşın sonuna kadar cisimle birleşmediği için (kadınlarda 18 yaş), darbelerde corpuslarından ayrılabilir.
    3-En çok çıkan eklemlerden birisidir. Çıkık genellikle kol abdüksiyonda iken olur. Ayrıca kol eklemin en zayıf noktası olan alt- iç tarafa doğru çıkar (subglenoid. )

    Önkol Kemikleri: Dirsek ile elbileği arasındaki üst ekstremite bölümüne önkol (Antebrachium) denir. Önkol iskeleti radius ve ulna olarak adlandırılan iki kemik tarafından oluşturulur.

    a. Radius : Döner kemik
    Radius,önkolun dışyan tarafında yer alan, ulna’ya göre daha kısa bir kemiktir. Üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç silindir şeklinde bir başa (Caput radii) sahiptir.Caput radii, yukarıda humerus’un alt ucundaki capitulum radii iç yanda ulna ile eklem yapar.Başın altındaki kısa ince bölüme collum (Boyun) denir. Boyunun aşağısında, önde pürtüklü bir çıkıntı (tuberositas radii) bulunur. Tuberositas radii’de pazu kası sonlanır.

    Gövde, yukarıdan aşağıya doğru genişleyen bir yapıda olup üç yüzlüdür. Ön ve arka yüzlerin birleşim hattında, içyanda oluşmuş keskin kenara margo intcrosseus denir.

    Alt uç, üst uca göre daha kalın olup el bilek kemiklerinin üst sırası ile eklem (Facies articularis carpalis) yapar.Alt ucun dışyanından aşağıya doğru uzanan çıkıntıya proc.styloideus denir.Alt ucun içyanında ulna başı ile eklemleşecek bir çentik, arka yüzünde tuberculum dorsale olarak adlandırılan bir çıkıntı bulunur.

    Radius Klinik Bilgi

    1. Radius kırıklarının en fazla görüldüğü yer distal ucun 2 cm. üst kısmıdır. (Colles kırığı). Bu kırıklarda normalde 1-2 cm. aşağıda bulunması gereken radius stiloid çıkıntısı, ulna stiloid çıkıntısı ile aynı seviyeye yükselir.

    b.Ulna : Dirsek kemiği

    Önkol iskeletinin içyanını oluşturan ulna, radius’tan daha uzun bir kemiktir. Üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç oldukça geniş bir kitle şeklinde olup semilunar bir çentik ile iki çıkıntı içerir. Humerus’un alt ucundaki trochlea ile eklemleşen semilunar çentik incisura trochlearis olarak adlandırılır.Çentiği arka-yukarıdan sınırlıyan büyük çıkıntıya olecranon, aşağı-alttan sınırlıyan küçük çıkıntıya da proc.coronoideus denir.Proc.coronoideus’un dışyanında radius başı ile eklem yapan bir çentik, aşağısında pürtüklü bir kabartı (tuberositas ulnae) bulunur.

    Gövde,radius vücudunun aksine aşağıya doğru daralan bir yapıdadır. Radius’ta olduğu gibi üç yüzü ayırt edilir ve margo interosseusa sahiptir.

    Alt uç,üst uca göre oldukça ince olup proc.styloideus olarak adlandırılan küçük bir çıkıntı ile bir başçığa (Caput ulnae) sahiptir. Caput ulnae, radius’un alt ucu ile eklemleşir; bilek eklemine doğrudan katılmaz.

    El Kemikleri (Ossa manus)

    Toplam 27 kemikten ibaret olan el kemikleri (ossa manus) üç grupta ele alınır.

    a. EI bileği kemikleri (ossa carpi) 8 adet
    b. El tarak kemikleri (ossa metacarpi) 5 adet
    c. EI parmak kemikleri (ossa digitorum manus.phalanges) 14 adet

    El bileği kemikleri (ossa carpi) iki sıra halinde dizilmiş 8 kısa kemikten ibarettir.Bu kemikler ligamentlerle birbirlerine sıkıca bağlandıklarından hareketleri oldukça kısıtlanmıştır.

    Proksimal sırada yer alan kemikler (medialden laterale doğru) :
    Os scaphoideum (proksimal sıranın en büyük kemiği), os lunatum, os triquetrum, os pisiforme (en geç kemikleşen ve en küçük karpal kemik).

    Distal sırada yer alan kemikler (medialden laterale doğru) :
    Os trapezium, os trapezoideum, os capitatum (carpal kemiklerin en büyüğü ve ilk kemikleşeni), os hamatum herbiri doğumdan sonra belli bir zamanda kemikleşen el bileği kemiklerinin röntgenogramları yaş tayininde önem taşır.

    El tarak kemikleri (ossa metacarpi), avuç içi ve el sırtının (palma et dorsum manus-metacarpus)’nin iskeletini oluşturan 5 adet minyatür uzun kemiktir.

    Herbir metakarpal kemiğin üst ucuna basis, gövdesine corpus, başsı distal ucuna caput denir.El tarak kemikleri dıştan içe doğru os metacarpale I. II… V şeklinde numaralanarak belirlenir. Her bir metakarpal kemik yukarda elbilek kemiklerinin distal sırası kemikleri, aşağıda ise proksimal falanksın tabanı ile eklemleşir. En uzun el tarak kemiği 2.metakarpus, en kısası ise l. metakarpustur.

    El parmak kemikleri (phalanges, falankslar) de el tarak kemiklerinde olduğu gibi birer minyatür uzun kemik karakterindedir. Herbir falanksın üst ucuna basis, gövdesine corpus, ait ucuna da caput denir. Başparmak (digitus I. pollex) hariç diğer bütün parmaklarda üçer tane falanks bulunur. Bunlar proksimal, media (orta) ve distal falanks olarak adlandırılır. Phalanx’lar metakarpofalangeal eklemlerle metakarplara, interfalangeal eklemlerle birbirlerine bağlanırlar.

    Os Carpalia Klinik Bilgi

    En çok kırılabilen el bileği kemiği skafoid kemiktir. Kemiğin distal-dış kısmı palmar yüze doğru bir tüberkül gösterir. İnsanların % 15’ inde kemiği besliyen bütün arterler, bu distal parçadaki küçük deliklerden girerler. Kemiğin kırılması durumunda proksimal kırık parçasının kan ile beslenmesi de kesileceğinden, bu parça avasküler nekroz’a uğrar. Hemen çekilen röntgen filmlerinde kırık görülmeyebilir. Ancak 2-3 hafta sonra çekilen filmlerde, kırık yerindeki kemik rezorbsiyonuna bağlı olarak kırığı görebiliriz.

    II. Ossa membri inferioris : Alttaraf kemikleri

    Alttaralar, gövdenin en alt bölümü olan peivis’in iki yanına tutunmuş sağ ve sol olmak üzere çift ve simetrik iki sütun halindedirler. Alttaraflar, yapılarındaki kalın, güçlü kemikler, eklemler ve kaslar yardımı ile vücudumuzun tüm ağırlığını taşıma,dik durma ve mekanda yer değiştirme ödevlerini üstlenmiştir.

    Appendiküler iskeleti oluşturan 126 kemiğin 62’si alttaraf iskeletine aittir. Alttaraf kemikleri de üsttarafta olduğu gibi kalça kemeri kemikleri (alttaraf kavşağı kemikleri) ve serbest alttaraf kemikleri şeklinde ayrılarak incelenir.

    Alttaraf Kavşağı Kemikleri: Kalça kemeri olarak da adlandırılan alttaraf kavşağında,üç kemiğin birleşmesi ile oluşmuş tek bir kemik (os coxae) bulunur. Sağ sol iki os coxae, alttarafı aksial iskeletin en alt bölümüne bağlar.

    Os coxae : Kalça kemiği

    Kalça kemiği, geniş,irregüler şekilde, yassı kemik karakterinde bir kemiktir. Bağımsız taslaklardan gelişen üç ayrı kemiğin (os ilii, os ischii, os pubis) 16-18 yaşlarında sinostozisi sonucu oluşmuştur. Üç kemiğin birleşim yerinde,uyluk kemiğinin başı ile eklem yapan derin bir çukurluk (acetabulum) bulunur. Acetabulum’un ön-alt tarafında görülen geniş deliğe foramen obturatum denir.

    a. Os ilii : İlye kemiği :

    Kalça kemiğinin en büyük ve kanat şeklindeki üst bölümü olup, üsttaraf kemiklerinden scapula’ya benzer. Corpus ve ala (kanat) olarak iki parçası vardır. Corpus, diğer os coxae bölümleriyle kaynaşır. Ala ossis ilii, yüzeyel olarak hissedilebilen çıkıntıları nedeni ile önem taşır. Üst serbest kenarına crista iliaca, bunun öndeki çıkıntısına spina iliaca anterior superior denir. Alanın dış yüzü facies glutea, iç yüzü ise fossa iliaca olarak adlandırılır.

    b. Os pubis : Edep veya Çatı kemiği :
    Kalça kemiğinin ön-alt bölümünü oluşturan os pubis üsttaraf kemiklerinden clavicula’ya uyar. İki kolu foramen obturatum’u çevreler. Corpusunun dış yüzündeki çıkıntıya tuberculum pubicum, iç yüzündeki eklem yüzüne facies symphysialis denir. Sağ,sol facies symphysialis’ler kartilaginöz bir eklem olan symphysis pubica aracılığı ile birleşirler.

    c.Os ischii : Oturak kemiği) :
    Kalça kemiğinin arka-alt bölümünü oluşturan L şeklinde bir kemiktir. Foramen obturatum’u arkadan ve alttan çevreleyen os ischii.os coxae’nin en sağlam kemiğidir. Os ischii, üsttaraf kemiklerinden scapula’nın proc.coracoideus’una uyar.Kemiğin en kalın bölümü olan corpus’un arka-alt bölümündeki çıkıntıya tuber ischiadicum denir.

    Serbest Alttaraf Kemikleri : Femur (uyluk), crus (bacak) ve ossa pedis (ayak) kemikleri bu başlık altında incelenir. Bir taraf uyluk iskeletinde l, bacak iskeletinde 2, ayak iskeletinde ise 26 kemik bulunur.Bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz.

    Os femoris : Uyluk kemiği

    Os femoris, uyluk iskeletini yapan vücudumuzun en uzun, en kalın ve en sağlam kemiğidir. Uzun, tubuler bir kemik yapısında olup vücut boyunun 1/4’ü kadar uzunluğa sahiptir.Bu güçlü kemik, vücudun desteklenmesi yanında diz ve kalça eklemi yolu ile mobilitesinde de rol oynar. Normal yürüme, koşma ve atlama sonucu kendisine ulaşan güçten daha fazla basınca dayanabilir.

    Üst Uç : Üst ucun en belirgin oluşumu, yuvarlak şeklindeki caput ossis femoris’tir. Caput ossis femoris (Femur başı) os coxae’ deki acetebulum ile eklem yapar. Caput’un tepesindeki küçük çukurluğa fovea capitis denir. Femur başı, gövdeye uzun bir boyunla (Collum ossis femoris) bağlanır.

    Collum femoris, travmalarda en fazla kırılan kemik bölümlerinden biridir.
    Femur boynu ile gövdenin birleşim yeri etrafında belirgin çıkıntılar ve çizgiler vardır. Birleşim yerinin dış tarafındaki büyük çıkıntıya trochanter major, içyanındaki çıkıntıya da trochanter minor denir. Caput femoris ile trochanter major arasında fossa trochanterica bulunur. Trochanter major ve trochanter minor adındaki bu iki çıkıntı önde ve arkada intertrochanterica çizgisel çıkıntılarla birbirlerine bağlanmıştır.

    Gövde: Öne doğru konveksite gösteren femur gövdesi (Corpus), arka yüzdeki pürtüklü çizgisel çıkıntı (Linea aspera) dışında düzgün ve tubuler görünüştedir. Linea aspera’nın dudaklarının alt uca ulaşan devamları facies poplitea’yı sınırlar.

    Alt Uç: Os femoris’in alt ucu üst uca oranla daha geniş ve kalın olup arkada bir çukurla (Fossa intercondylaris) ikiye ayrılmış medial ve lateral kondillerden (Condylus lateralis et medialis) oluşur. Kondillerin antero-inferior yüzleri facies articularis (Eklem yüzü) niteliğinde olup tibia üst ucu ve patella ile eklem yapar. Medial condilin üstünde yer alan m. adductor magnus’un tutunduğu küçük tümsekçiğe tuberculum adductorium denir.

    Os Femoris Klinik Bilgi :

    1.Collum, kemiğin diafizine gövde ağırlının iletilmesinde çok büyük rol oynar. O bakımdan collum ve femur başındaki spongioz yapı kemik mimarisi (architecture) yönünden özellik gösterir. Burada ince kemik bölümlerinin durumları ağırlığının etki yönlerine göre ayrılmıştır. Yaşlı insanlarda ve özellikle kadınlarda collum’daki trajektörlerden (calcar femorale) bazıları atofiye uğradığı için collum kırıkları çok görülür. Bu olay postmanepozal osteopoozis’e bağlıdır.

    2.Bir tarafta spina iliaca anterior superior ile tuber ischiadicum’un en belirli kısmını bir çizgi ile birleştirirsek buna Nelaton çizgisi denir. Normalde trochanter major bu çizgiye teğet durumdadır. Spina iliaca anterior superior’dan arkaya doğru yere paralel bir çizgi çizebiliriz. Bu çizgiden trochanter major’ün tepesine bir dik inersek karşımıza bir üçgen çıkar. Buna Bryant Üçgeni denir. Bu üçgen tabanın bir tarafta kısa olduğunu gösterir.

    3.Femur’un distal ucu daima doğumdan biraz önce kemikleşir. Bu merkezin röntgen filmlerinde görülmesi, ölü olarak doğduğu iddia edilen bebeğin canlı doğmuş olduğunu gösterir.

    4. Bir insanın boyu genellikle femur uzunluğunun 4 mislidir.

    Patella : Dizkapağı kemiği

    Patella vücudumuzdaki sesamoid kemiklerin en büyüğü olup diz ekleminin ön bölümünde, m.quadriceps femoris ‘in kirişi içinde bulunur. Yassı trianguler şekilde olup iki yüzü, bir tabanı, bir tepesi vardır.

    Ossa cruris (Bacak kemikleri) :Diz’den ayak bileğine kadar olan alttaraf bölümü bacak (crus) olarak adlandırılır. Onkol’da olduğu gibi bacak iskeletinde de biri içyanda (tibia-kaval kemik), diğeri dışyanda (Fibula-Kamış kemik) olmak üzere iki kemik bulunur.

    a. Tibia : Kaval kemiği

    Tibia, bacağın içyanında yer alan üst ucu daha kalın,yaklaşık os femoris uzunluğunda boru kemiklerdendir. Tibia, vücut ağırlığına destek olduğu gibi, bu ağırlığı ayak bileği eklemi (Art. talocruralis) yolu ile os femoris üzerinden talus’a aktarır. Tibia, üst ve alt iki uç ile bir gövdeden ibarettir.

    Üst uç oldukça kalın olup, os femoris’in alt ucu ile eklem yapan iki kondil (condylus medialis et lateralis) ‘den oluşur.Üst uçla gövdenin geçiş yerinde ön yüzde pürüzlü belirgin bir kabarıklık görülür. Lig. patellae’nin yapıştığı deri altında kolayca palpe edilebilen bu kabarıklık tuberositas tibiae olarak adlandırılır.

    Gövde üç yüzlü olup, deri altında kolayca hissedilebilen ön kenarına margo anterior denir.iç yüzü oldukça düz olup canlıda ve kadavrada sadece deri ve derialtı dokusu ile örtülü olduğundan kolayca palpe edilebilinir.

    Alt uç üst uca oranla daha ince olup iç yanından aşağıya doğru uzanan çıkıntısı malleolus medialis olarak adlandırılır. Alt uçtaki eklem yüzü trochlea tali ile eklem yapar.

    b.Fibula : Kamış kemik, İğne kemik

    Fibula bacak iskeletinin dış tarafında yer alan iki ucu kalınlaşmış uzun,ince bir kemiktir. Üst ucu ile tibia’nın dış kondiline bağlanan fibula diz eklemine katılmaz. Bu nedenle vücut ağırlığını taşımada çok az fonksiyona sahiptir. Distal ucu talus ile eklemleşir. Alt uçtaki çıkıntı malleolus lateralis olarak adlandırılır.

    Ayak Kemikleri: İnsan vücudunun ağırlığını taşıma ve destekli harekelimizi sağlama ödevini üstlenmiş olan ayaklarımız bu fonksiyonları en ideal şekilde yapabilecek bir kemik iskelete sahiptir.

    Toplam 26 kemikten ibaret olan ayak kemikleri (Ossa pedis) üç grupta ele alınırlar.
    a. Ossa tarsi’leri (Ayak bileği kemik ) 7 adet
    b. Ossa metatarsi (Ayak tarak kemikleri) 5 adet
    c.Ossa digitorum pedis phalanges (Ayak parmak kemikleri) 14 adet.

    Ayak kemikleri transversal ve longitudinal kemerler oluşturacak şekilde yerleşmişlerdir. Bu kemerlerin bozulması çeşitli ayak şekil anomalilerine neden olur. Medial longitudinal keme; talus, calcaneus, os naviculare, os cuneiforme I-II-III ve os metatarsale I-II-III tarafında, Lateral longitudinal kemer; calcaneus, os cuboideum ve os metatarsale IV-V tarafından oluşturulur.

    Transversal kemer ise os cuboideum, os cuneiforme I-II-III ve metatarsal kemiklerin bazisleri tarafından yapılır.Ayak kemerleri, kemiklerin uygun şekli, güçlü bağlar ve kasların tonusu tarafından korunur.

    Ossa tarsi (Ayak bileği kemikleri): El bileği kemiklerine benzer şekilde iki sıra halinde dizilmişlerdir. Arka sıra iki büyük kemik olan talus (eklem kemiği) ve calcaneus (topuk kemiği) den ön sıra ise os naviculare (sandalsı kemik),ossa cuneiformia (kamamsı kemikler, 3 adet) ve os cuboideum (kübik kemik)’ten oluşur. Talus,ayak iskeletinin bacağa bağlandığı art. talocruralis’e katılır. Calcaneus.ayak iskeletinin en büyük kemiği olup topuk çıkıntısını oluşturur. Ossa cuneiformia’lar ve os naviculare ön sıranın iç yanında,os cuboideum ise dış yanında yer alır.

    Ossa metatarsi (ayak tarak kemikleri), 5 tane olup tibial (içyan) taraftan başlanarak I, II,…..V. metatarsal kemik şeklinde numaralanırlar. Eldeki metakarpal kemiklere benzer şekilde birer minyatür uzun kemik yapısında olup, basis, corpus ve caput olarak üç bölümü vardır. Caputları, ayak parmak kemikleri ile bazisleri ise ayak bilek kemiklerinin ön sırası ile eklem yapar. Ossa digitorum pedis, phalanges (ayak parmak kemikleri), ayak baş parmağı (hallux.digitorum pedis I)’ nda 2. II-V.ayak parmaklarında 3’er tane olmak üzere toplam 14 kemikten ibarettir. Herbir ayak parmağı kemiği minyatür bir uzun kemik yapısında olup basis,corpus ve caput olarak üç bölümü vardır. II-V. parmaklarda bulunan üçer falanks proksimal, media (orta) ve distal falanks olarak adlandırılır. Hallux’ta sadece proksimal ve distal falanks yer alır.

    Pelvis : Leğen

    Esas çatısı iki os coxae.os sacrum.os coccyx’in eklemleşmesi ile oluşmuş kemik, kas ve bağlardan yapılmış huni şeklindeki gövde bölümüne pelvis denir.

    Pelvis boşluğuna cavum pelvis denir. Bu boşluk linea terminalis yolu ile iki bölüme ayrılır. Linea terminalis, arkada promontorium, yanlarda linea arcuata, pecten ossis pubis (bu iki oluşumun yarattığı yan kenar linea iliopectinea olarak da adlandırılır).

    Önde symphysis pubica’nın üst kenarı tarafından oluşturulur. Linea terminalisin üst tarafında kalan pelvis bölümüne pelvis majör, altında kalan pelvis bölümüne de pelvis minor (gerçek pelvis) denir.

    Pelvis boşluğu linea terminalis hizasında daralır. Linea terminalis’in sınırladığı açıklığa apertura pelvis superior (aditus pelvis, pelvic inlet, pelvis girişi) denir.

    Pelvisin, apertura pelvis inferior (exitus peivis, pelvis çıkışı) denilen alt açıklığı önde symphysis pubica’nın alt kenarı ve ischium-pubis kolları, yanlarda tuber ischiadicum, arkada lig.sacrotuberale ile sınırlandırılmıştır.

    Sağda ve solda ischium-pubis kollarının oluşturduğu kemere arcus pubis, iki ischium-pubis kolu arasında oluşan açıya angulus subpubicus denir.

    Pelvis minör boşluğunda, üriner ve gastrointestinal organların alt bölümleri ile iç genital organlar bulunur. Obstetrik açıdan kadın pelvis minor’u çok önemlidir. Çocuğun normal yoldan sağlıklı doğumu için pelvis minor’un ölçüleri ile çocuğun baş ölçülerinin uyumu şarttır.

    Normal anatomik duruşta apertura pelvis superior’dan geçen düzlem ile horizontal düzlem arasında 50-60 ° lik bir açı vardır. Pelvis’in bu eğimine inclinatio pelvis denir.

    Pelvis’teki planum medianum’dan geçen çapların ortalarını birleştiren çizgi os sacrum’un eğriliğine uyar. Apertura pelvis superior ve inferior’un da merkezlerinden geçen bu çizgi axis pelvis olarak adlandırılır.

    Kadında Pelvis Çapları: İç ve dış çaplar olarak iki grupta ele alınır.

    a. İç Çaplar;

    1. Conjugata (diameter) anatomica: Orta hatta sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın üst kenarı arasındaki çaptır. (normalde 11.5-12 cm ) dir.
    2. Conjugata vera (diameter conjugata) : Orta hatta, sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın arka yüzünün en kabarık yeri arasındaki çaptır. Obstetrikal vera olarakda adlandırılan bu çap normalde 11 cm dir: 9 cm den küçük olursa doğum zorlaşır.
    3. Conjugata diagonalis (diameter diagonalis pelvis): Orta hatta sacrum’ un promontorium ile symphysis pubica’nın alt kenarı arasındaki çaptır. Canlıda vaginal tuşe ile ölçülebilen bu iç çapın normal uzunluğu 12.5-13 cm dir.
    4. Diameter (conjugata) recta : Exitus pelvis’e ait orta hat çapı olup symphysis pubica’nın alt kenarı ile os coccyx’in tepesi arasında uzanır. (normalde 9.5-11.5 cm ) dir.
    5. Diameter transversa : Linea terminalis üzerinde transversal olarak birbirinden en uzak olan karşılıklı iki noktayı birleştiren çaptır. (Normalde 13.5 cm ) dir.
    6. Diameter obliqua pelvis: I-II : Linea terminalis üzerinde bir tarafın art sacroiliaca’sı ile karşı tarafın eminentia iliopubica’sı arasındaki çaplar olup normalde 12.5 cm dir.

    b. Dış Çaplar: Pelvimetre ile ölçülebilen 4 çap tanımlanmıştır.

    l. Diameter externa: Beşinci lumbal omurun proc.spinosus’u ile symphysis pubicanın ön yüzü arasındaki dış orta hat çaptır (normalde 20 cm ) dir.
    2. Distantia spinarium (interspinosa): Sağ-sol iki spina iliaca anterior superior’lar arasındaki çap olup normalde 24 cm dir.
    3. Distantia cristarium (intercristalis) : iki taraf crista iliaca’larının en yüksek noktaları arasındaki çaptır (normalde 28 cm ) dir.
    4. Distantia trochanterium (intertrochanterica) : Sağ sol trochanter major’lar arasındaki çaptır (normalde 32 cm )dir.

    Kadın Ve Erkek Pelvısleri Arasındaki Önemli Farklılıklar:

    Pelvis majör kadınlarda sığ ve yayvan olduğu halde erkeklerde derindir. Pelvis girişi kadınlarda büyük ve enine oval, erkeklerde ise kalp şeklindedir. Pelvis çıkışı kadınlarda erkeklere göre daha büyüktür. Sacrum. kadınlarda kısa.geniş ve yassı olduğu halde,erkeklerde uzun ve dardır. Angulus subpubicus, kadınlarda geniş (90° ‘den fazla) erkeklerde dardır. Acetebulum, kadınlarda daha küçüktür.

    B. Aksial İskelet:

    Aksial iskelet başlığı altında,gövde ve baş-boyun iskeletini oluşturan kemikler (omurga.göğüs kemikleri, kafatası) incelenir.

    1. Columna Vertebralis (Omurga sütunu):
    Omurga, kafatası tabanından başlayıp, boyun ve tüm gövde boyunca uzanan longitudinal bir kemik kolondur. Omurga, yekpare bir kemik sütun olmaktan ziyade yetişkinde 26 adet bağımsız kemiğin birleşmesi ile oluşan kabaca S şeklinde fleksibil bir kolondur.

    Omurga’nın oluşumuna katılan herbiri bağımsız kemik vertebra (omur) olarak adlandırılır. Omurganın, geçtiği vücut bölümlerine göre içerdiği omur sayıları şöyledir:

    Vertebrae cervicales (Boyun) C 7 adet
    Vertebrae thoracicae (Göğüs) T 12 adet
    Vertebrae lumbales (Bel) L 5 adet
    Os sacrum (Sağrı) S 1 adet (Yetişkinde birleşip kaynaşmış)
    Coccyx, os coccygealis (Kuyruk) 1 adet (Yetişkinde birleşip kaynaşmış)
    Toplam ………………………………………. 26 adet

    Yirmialtı adet omur birbirlerine, discus intervertebralis (Omur arası disk) olarak adlandırılan fibro-kartilaginöz yapılar ve bağlarla birbirlerine bağlanmışlardır.

    Omur ve disklerin kalınlıkları boyundan sakruma doğru kademeli bir şekilde artar. Yetişkin bir erkekte yaklaşık 71 cm.olan omurga boyu,yetişkin kadında 61 cm. kadardır. Bu uzunluğun 1/4’ü diskler, 3/4’ü omurlar tarafından oluşturulur. Yetişkinde sakrumun üzerinde kalan 24 hareketli omur presakral omurlar (gerçek omurlar) olarak adlandırılır.

    İntrauterin yaşamda, önce öne doğru konkavite gösteren bir yay şeklinde olan omurga, geç fötal dönemde ve doğumdan sonra, çocuğun başını tutması, emeklemesi, ayakta dik durması ve yürüme gibi gelişim periodlarında ilave eğrilikler kazarır.

    Normal olan ve sagittal planda ortaya çıkan bu eğrilikler şöyledir:

    1- Boyun bölümünde arkaya doğru konkavite (Servikal lordoz)
    2- Göğüs bölümünde arkaya doğru konveksite (Thoracal kifoz)
    3- Bel bölgesinde arkaya doğru konkavite (Lumbal lordoz)
    4- Sakral bölgede arkaya doğru konveksite (Sakral kifoz)
    Bu eğriliklerden thorakal ve sakral bölgelerdekiler (Thorakal ve sakrak kifoz) fötüste’de görüldüğünden primer eğrilik boyun ve bel bölgesindekiler (Servikal ve lumbal lordoz) doğumdan sonra ortaya çıktığı için sekonder eğrilik olarak adlandırılır. Omurganın coronal plandaki eğrilikleri (Skolyoz) ile sagittal plandaki eğriliklerin aşırılıkları patolojiktir.

    Columna Vertebralis (Omurga) Klinik Bilgi

    1. Herkes otuz üç vertebraya sahip olmayabilir. Sayı daha az veya daha çok olmak üzere varyasyonlar gösterebilir. Ancak insanlarda ve tüm memelilerde 7 servikal vertebra sayısı değişmez. İnsanların %5’inde thoracal lumbal veya sakral vertebra sayısı değişebilir.
    Bazı insanlarda 5. lumbal vertebra sakrumun bir parçası olarak kaynaşabilir. Bu duruma (L5. vertebra sakralizasyonu) denir.
    Bazende 1. sakral vertebra sakrumundan ayrı olabilir. Buna da (S vertebra lumbalizasyonu) adı verilir. Lumbalizasyon ile sırt ağrı semptomları arasındaki ilişki tam aydınlık değildir.

    2. İnsanların %10’u spinae bifida occult adı verilen vertabra defektiyle doğarlar. Defekt genellikle L5 ve/veya S1 vertebraların laminalarının açık kaması şeklindedir. İlerleyen yaşla birlikte çoğu kendi kendine kapanır.

    3. Yaşlılarda nucleus pulposus’lar dejenerasyon ve su kaybı ile elstikliklerini kaybederler ve incelirler. Bireyin boyu biraz kısalır.
    Nucleus pulposus’lar ile ilgili önemli bir klinik durumda disk fıtığıdır. Halk arasında buna yanlış olarak disk kayması adı verilir. Fıtıklaşma daha çok, annulus fibrosus’un daha zayıf ve lig. longitudinalis posterior desteğinin daha az olması nedeniyle arkaya, kanalın içine doğru olur. Fıtık komşu spinal sinir köklerine baskı yaparak bacakta siyatik veya bel ağrılarına neden olabilir. Bazen de vertebra cisimlerinin içine doğru fıtıklaşmalar görülebilir.

    Akut alt bel ağrısı (Lumbago):Llumbal intervertabral disklerin posterollateral fıtıklaşması sonucu oluşur. Ortak semptom belin orta veya alt kısımlarında ağrıdır. Bu ağrıya bağlı olarak gelişen kas spazmı nedeniyle bel bölgesi sert ve hareketler ağrılıdır. Olgu yavaş yavaş siyatik ağrısına dönüşebilir.

    Siyatik: genellikle diskin posterolateral fıtıklaşması ve yırtılması sonucu oluşur. Kalça ve uyluğun arkasında ağrı ile karakterizedir.
    Semptom veren disk fıtıkları lumbal bölgede olduğu kadar servikal bölgede de görülebilir. Bu bölgedeki aşırı fleksiyonlarda disk kanalın içine doğru fıtıklaşabilir. Bu tip fıtıklar daha çok C6-C7 kökleri baskı altına alarak boyun omuz ve kolda ağrıya neden olurlar.

    4. Vertebral kolon kırıklarının hepsi m. spinalis veya spinal sinirleri de tahrip edebilmesi yönünden çok ciddidir.
    Servikal bölgede hareket fazla ve vertebralar daha zayıf olduğu için bu bölge kırıkları özellikle hassastır.

    Otomobil kazalarında, çarpışma anında baş aniden hiperekstensiona uğrayınca, lig. longitudinalis anterius ve C2/C3 disk yırtılabilir. Ayrıca atlas en dayanıksız yeri biri veya ikisinden birden kırılabilir.

    Asılarak idam cezası uygulanan veya kendini asarak intihar eden insanlarda dens kırılır, transvers ligamenti yırtar ve bulbus’un alt kısmını parçalar. Bu durum ani ölüme neden olur. Bu kırık N. phrenicus (C3-C4-C5) çıkış seviyesinin üstünde m. spinalisi keserse, kuadripleji ile birlikte solunum kasları da felce uğrayacağı için hasta genellikle beş dakika içinde ölür.

    Bazı insanlarda anormal gelişim veya patolojik nedenlerle (örneğin, osteoporozis) kurvaturlar bozuk olarak gelişebilir.

    Kifoz (kyphosis-kamburluk): Torakal bölgede oluşmuş, anormal bir arkaya doğru konveksite ile karakterizedir.

    Soalyoz (scaliosis-lateral kurvatur): Kolonun herhangi bir nedenle yana doğru kurvatur göstermesine bu isim verilir.

    Lordoz (lordosis –arkaya eğilme): Kolonun çoğunlukla lumbal bölümünün arkaya doğru aşırı eğilmesidir. Gebe kadınlarda, gebeliğin son döneminde, yerçekimi eksenini normal durumda tutabilmek için fizyolojik lordoz gelişir.

    5. Vertabra arkusunda alt ve üst eklem çıkıntıları arasında bir defekt bulunmasına spondylolizis denir. Eğer defekt iki taraflı ise, lamina vertebra, alt eklem çıkıntısı ve spina ile asıl vertebradan ayrılmış durumdadır.

    6. Lumbal vertabranın böyle iki ayrı parçadan oluşması durumuna spnodylolistezis denir. Spondylolistezis’de önde kalan vertebra cismi öne doğru kayar ve pelvis üst aperturu’nu daraltır, hatta doğuma engel olabilir.

    7. Jinekologlar gebelerde parmaklarını lumbal vertabra spina’ları üstünde, yukarıdan aşağıya doğru gezdirerek spondylolistezis’i muayene ederler. Eğer 5. lumbal spinal çıkıntısı çok belirli ise, vertabranın corpusunun ve üstündeki omurga kısmının öne doğru kaymış olduğu düşünülür. En iyi tanı radyolojik olarak konulur.

    Tipik Bir Vertebranın Anatomik Yapısı :

    Genel kemik bilgisi bölümünde.”düzensiz şekilli kemikler” grubuna sokulan omurlar, birinci ikinci cervikal vertebra ile sakrum ve os coccygealis dışında ortak bir anatomik yapıya sahiptir. Tipik bir omur bir cisim (corpus vertebrae), bu cisme bağlanan bir kemer (arcus vertebrae) ile bazı çıkıntılar (processus) içerir.

    Corpus vertebrae (omur cismi)

    Corpus vertebrae, kısa-silindir şeklinde olup omurun ön bölümünü oluşturur. Vücut ağırlığını destekleyen omur cisimleri.ikinci boyun omurundan sakrum’a doğru kademeli bir şekilde büyür. Presakral tipik omurlardan üçüncü servikal omur en küçük, beşinci lumbal omur en büyük cisme sahiptir.

    Corpus vertebrae’lerin üst ve alt uçları orta bölüme nazaran daha geniştir.Pürtüklü ve geniş olan bu uçlar omurlar arasındaki fibro-kartilaginöz yapılar (discus intervertebralis) ile eklemleşir corpus vertebrae’nin ön ve arka yüzünde damarların geçtiği küçük delikler görülür.

    Arcus vertebrae (omur kemeri)

    Arcus vertebrae, omurun arka bölümünü meydana getiren kavisli bir yapı olup corpusa sağ-sol iki pedikül (Pediculus arcus vertebrae) ile bağlanır. Arcus vertebrae’nin özde levha şeklindeki arka kısmını sağ-sol laminalar (lamina arcus vertebrae) oluşturur.

    Vertebrae corpusu ile omur kemeri arasında foramen vertebrale (omur deliği) olarak adlandırılan bir açıklık oluşur. Omurgada,üst üste oturan omurlardaki foramen vertebrale’ler birleşerek canalis vertebralis (vertebra kanalı) nı meydana getirirler. Vertebra kanalı içinde omurilik yer alır.

    Pediküllerde bulunan çentikler (incisura vertebralis superior et inferior) omurgada intervertebral delikler şeklinde organize olurlar. Bu deliklerden spinal sinirler ve ilgili damarlar geçer.

    Processus vertebrales (omur çıkıntıları)

    Tipik bir omurda, omur kemerinden çıkan 7 adet çıkıntı bulunur.Bunlardan kas ve tendoların yapıştığı 3 tanesi ( l proc.spinosus, 2 proc.transversus) bir manivela gibi rol oynadığı halde 4 tanesi (Sağ-sol proc.articularis superior et inferior) omurların eklemleşmesinde rol oynarlar.

    Omurganın değişik bölümlerindeki omur sayıları ve özelliklerinde farklılıklar vardır. Bu nedenle.boyun, göğüs ve bel omurları ile sakrum ve coccyx si ayrı ayrı ele alacağız.

    Boyun omurları; hareketli omurların (vertebrae presacrales) en küçükleri olan boyun omurları 7 tanedir. Boyun iskeletini oluşturan vertebrae cervicales’lerin I. II. ve VII.’si atipik, diğerleri tipik özelliklere sahiptir.

    Tipik bir boyun omuru, üst ve alt yüzleri kuadranguler görünümde küçük bir corpus ile uzun-ince bir arcus’a ve delikli transvers çıkıntılara sahiptir.

    İçinden A.vertebralis’in geçtiği bu deliklere foramen processus transversi (for. transversarium) denir. Processus spinosus’iarı çatallıdır.

    Atipik omurlardan C I atlas. C II axis veya epistropheus C VII de vertebra prominens olarak adlandırılır. Atlas, atlanto-occipital eklemlerle kafatasına bağlanır. C VII’ nin uzun proc.spinosus’u, deri üzerinden görülebilir ve palpe edilebilinir. Atlas’in cismi ve spinal çıkıntısı yoktur; axis de ise corpusun’da dens axis olalak adlandırılan bir çıkıntı taşır.

    Göğüs omurları; kaburgalarla eklem yapan 12 omurdan ibarettir. Boyun omurlarına oranla daha büyük olup, boyutları birinciden onikinciye doğru artarak ilerler. İlk dördü boyun, son dördü bel omurlarına benzer ortada kalan dört tanesi ise tipik göğüs omuru olarak kabul edilir.

    Tipik bir göğüs omurunun corpusu, boyun omurlarının corpuslarından büyüktür ve distal yüzleri kalp şeklindedir. Corpuslarının yan yüzlerinin arka bölümlerinde costal fasetler (fovea costalis superior et inferior) vardır. Vertebral delikleri küçük ve yuvarlağa yakındır. Proc.spinosusları uzun olup, oblik şekilde aşağıya doğru yönelmiştir. Herbir tipik göğüs omuru 10 adet eklem yüzüne sahiptir.

    Bel omurları; presakral omurların en sağlam ve en büyükleri olup 5 tanedir. Omur cisimleri.üzerlerine düşen ağırlığın artmasına bağlı olarak çok kalındır ve distal yüzleri böbrek şeklindedir. Omur delikleri geniş ve triangulerdir. Proc.spinosus’ları kısa,yassı ve kuadranguler şekildedir. Proc.mamilaris’leri (üst eklem çıkıntısının) arkasında ve proc. accessorius’ları (proc. transversus’un tabanının arkasında) olarak adlandırılan ilave çıkıntılara sahiptir.

    Os sacrum (kuyruk sokumu kemiği) ; os sacrum, 5 adet sakral omur ve bunlar arasındaki disklerin kemikleşip birleşmesiyle oluşmuş büyük, triangaler – kama şeklinde bir kemik olup, iskelette iki os coxae arasına sokularak pelvis boşluğunun postero-superior duvarını yapar. Böylece omurgayı desteklemekle kalmaz, pelvis’in stabilitesini de sağlar; ayrıca vücut ağırlığını pelvise aktarır.

    Konkav ön yüzüne facies pelvica. konveks arka yüzüne facies dorsalis.os coxae’lerle eklem yapan üst yan yüzlerine facies auricularis denir. Tabanı (basis) beşinci bel omuru, tepesi (apex) coccyx ile eklem yapar. Pelvik yüzünde görülen transvers çizgisel çıkıntılara lineae transversae, deliklere ise foramina sacralia pelvina (anteriora) denir. Bu deliklerden dört çift sakral spinal sinirin ön dalları geçer. Bu yüzün üst orta bölümünde görülen ve S I ‘in corpus’u tarafından oluşturulmuş çıkıntıya promontorium (sakral promontorium) denir.

    Arka yüzde beş ibik çıkıntı ile dört çift delik görülür. Çıkıntılardan orta hatta olanı (crista sacralis mediana) proc.spinosus’lar, diğerleri (crista sacralis intermedia et lateralis) sırası ile proc.articularisler ve proc. transversus’lar tarafından oluşturulur. Os sacrum’un içinde, canalis vertebralis’in bir bölümü olan canalis sacralis bulunur.

    Os coccygis. (coccyx, kuyruk kemiği) ; 3-5 rudimenter coccygeal omurun birleşmesiyle oluşmuş küçük, trianguler bir kemiktir. Omurganın desteklenmesinde bir katkısı yoktur.

    II. Ossae thoracis (Göğüs kemikleri)

    Göğüs kemikleri başlığı altında göğüs kafesinin (thorax’ın) oluşumuna katılan cotae (kaburgalar), srenum (göğüs kemiği) ile göğüs omurları incelenir.

    Costae (kaburgalar)

    Kaburgalar.göğüs boşluğu içinde yer almış kalp, akciğerler ve birçok büyük damarın en ideal şekilde çalışması ve korunması için oluşan göğüs kafesi nin (cavum thoracis) büyük bölümünü meydana getiren uzun, ince, çok az burulmuş, eğri kemiklerdir. Arkada, omurganın göğüs bölümünü oluşturan omurlara bağlanan kaburgalar sağ-sol olarak 12 çifttir.

    Kaburgalar.sternum (göğüs kemiği) ‘a bağlanma özelliklerine göre iki gruba ayrılırlar:
    Kıkırdak bölümleri ile doğrudan sternum’a tutunan ilk 7 çift kaburga gerçek kaburga (costae verae) olarak adlandırılır. Arka uçları ile omurlara ön uçlar ile sternum’a tutunan bu kaburgalara vertebrosternal kaburgalar da denir.
    Son 5 çift kaburga yalancı kaburga (costae spuriae) olarak adlandırılır. Bunların indirekt olarak sternum’a ulaşan üç çiftine vertebrocostal (veya vertebrokondral) kaburga, sternum’a hiç ulaşamayan son iki çiftine de yüzen kaburga (costae fluctuantes) denir.

    Canlıda ve kadavrada bir kaburganın iki bölümü vardır. Kaburganın göğüs omurlarına bağlanan arka bölümü kemik (os costale) ön bölümü ise kıkırdak (cartilago costalis) yapısındadır. 3.-9. kaburgaların kemik bölümleri genel özellikleriyle birbirlerine benzerler. Bu 8 çift kaburga için tipik kosta terimi kullanılır. I., II., X., XI. ve XII. kaburgalar da farklı özellikleri nedeniyle atipik kosta olarak bilinir.

    Bir tipik kaburganın özellikleri

    Tipik bir kaburganın kemik bölümünün arka ucuna extremitas dorsalis.orta bölümüne gövde (corpus costae), ön ucuna da extremitas ventralis denir. Extremitas dorsalis’te omur cismi ve transvers çıkıntısı ile eklemleşecek caput ve tuberculum costae ile collum bulunur. Bir açılanmaya sahip olan corpus costae’nin alt kenarına yakın olarak uzanan oluğa sulcus costae denir. Canlıda ve kadavrada bu olukta A. V. N. intercostalisler bulunur.
    Ön uç, kıkırdak bölümle eklemleşir.

    Atipik costalar’dan birinci costa geniş ve kısa (tüm kaburgaların en kısası)’dır. Üst yüzünde a. v. subclaviae ile tub.musculi scaleni anterioris için bir sulcus bulunur. İkinci costa birinciden daha uzundur ve üst yüzünde tuberositas musculi serrati anterioris yer alır. Costa X., XI. ve XII.’nin başlarında tek eklem yüzü vardır, tüberkül ve boyuna sahip değillerdir.

    Costa Klinik Bilgi

    1. Thorax duvarının yapısındaki elestikliğe karşın costalar doğrudan veya ezilme darbeleriyle kırılabilirler. En çok kırılan costalardır. 1. ve 2. costa klavikula tarfından korunduğu, 3. ve 4. costalar ise en hareketli costalar olduğu için kolay kırılmazlar.
    Ezilme kırıklarında orta costaların en zayıf oldukları yerden (angulus costae’nin hemen önünden) kırılırlar.

    Doğrudan darbe kırıklarında, darbe noktasına göre herhangi bir yerden kırılabilirler. Bu durumda kırık uçlarının içe bükülerek iç organları zedeleme olasılığı vardır. Costa kırığı olan hastalar derin nefes aldıklarında, kırık bölgesinde artan ağrıdan yakınırlar.
    Bazen kırık radiograflarda görülmeyebilir. Thoraxın ön veya yan duvarında, çok sayıda kaburganın birkaç yerlerinden kırılmasıyla oluşan multipil kırıklarda, büyükçe bir thorax segmenti, solunumla serbestçe hareket eder duruma geçebilir. Bu serbest thorax segmenti solunum hareketlerine ters biçimde hareket eder. İnspirasyonda içe, ekspirasyonda dışa doğru hareketlidir. Bu duruma “yelken göğüs” denir. segmentin paradoks hareketleri solunumu bozar ve oksijenasyonu azaltır. Eğer segment çok genişse olgu ölümle sonuçlanabilir.

    2. Pleura boşluğunda birikmiş abselerin (empiyem) boşaltılması için bir costanın kısmen çıkarılması gerekebilir. Bunun için kostal parçası periost kılıfından diseke edilerek çıkarılır ve periost yatağından insizyonla boşluğa girilir.

    Thorax duvarındaki herhangi bir kesme işlemine thorakotomi denir. Bazen otojen kemik graftı için bir Costa parçası kullanılabilir (örnağin; bir mandibula tümörü çıkarıldıktan sonra mandilbulanın tamiri için ).

    3. Costae cervicalis 7. servikal vertebra ile eklemleşmiş ek bir costa olarak insanların %0. 5’nde bulunur. Genellikle caput, collum ve tüberkülleri, bir miktar da corpus’ları vardır. Uçları serbest 1. costa ile birleşmiş veya strenum’la birleşmiş olarak bulunur.

    4. Costae lumbales, servikal costalardan daha sık oranda görülürler. Caput, collum, tuberculum ve çoğunlukla 5 cm’den kısa bir corpus’ları vardır. Bunların röntgen filmlerinde, vertebral düzeylerin ayırt edilmesinde yanlışlığa neden oldukları için klinik önemleri vardır. Deneyimsiz bir gözlemci bunları lumbal vertebra transvers çıkıntılarının kırıkları ile karıştırılabilir.

    5. Onikinci costae yokluğu, ender görülür. Buna karşın insanlarda 12. veya 14. çift costa bulunması normal kabul edilir.

    6. Çatallı Costa (costae bifida): Çatallanma sternal uçta olur. Bu durumda sternumla üst 8 costa birleşmiş gibi görünür. Olgu çoğunlukla tek tarflıdır. Ancak bazen 8. costa, costae bifide olmaksızın da sternum’la birleşebilir.

    7. Gençlerde costal kıkrdakların elastik olması, darbelerde costalar ve sternum’u kırılmaktan daha kolay koruyabilir. Yaşlılarda kıkırdaklar yüzeyel kalsifikasyon’a uğrar. Bu kalsifikasyon sonucu röntgen filmlerinde görünür duruma dönüşebilirler.

    8. Costal kıkırdak ayrılması: Costa ucu ile costal kıkırdağının birbirinden ayrılması durumudur. Bazen alt costalardan birisinin (genellikle 10. costa’nın) kıkırdağı, bir üstündeki kıkırdağın alt kenarından ayrılabilir. Costa kayması denilen bu durum alt costa’nın kıkırdağının üstüne biner. Costa kayması genç kadınlarda çok görülür.

    Sternum (Göğüs kemiği)

    Sternum; göğüs ön duvarının orta bölümünü oluşturan, hançer şeklinde, uzun bir spongiöz kemiktir. Sternum, önde orta hatta sadece deri, derialtı dokusu ve periost ile örtülmüştür.

    Yetişkinlerde 15-17 cm.uzunluktadır. Kemik iliği incelemelerinde (sternal ponksiyon) kullanılan Sternum klinik öneme sahiptir.

    Sternum’un manubrium, corpus ve proc.xiphoideus olmak üzere üç bölümü vardır.

    Manubrium sternum’un diğer bölümlerine oranla daha geniş ve daha kalın olan üst bölümüdür. Clavicula’nın ön ucu manubrium ile eklemleşir.

    Corpus sterni, sternum’un en uzun bölümü olup, manubrium’dan daha ince ve daha dardır. Manubrium ile corpus arasındaki birleşmeye manubriosternal eklem denir. Bu eklemleşmedeki hafif açılanma, angulus sterni (Louis açısı) olarak adlandırılır. İkinci kıkırdak kaburgalar bu düzeyde sternum’a bağlanır. Bu özellik kaburga sayımında önem taşır.

    Proc.xiphoideus.sternum’un en küçük en ince en variasyonlu bölümüdür. Corpusa xiphosternal eklemle bağlanır.

    Sternum Klinik Bilgi

    1. Sternum’un kırılması ender görülür. Çoğunlukla otomobil kazalarında göğsün direksiona çarpmasıyla kırılır. Enfazla sternal açı yakınında parçalı kırık şeklinde oluşur. Birçok olguda sternum’un zararlı ve ligamentleri kırık parçalarının dağılmasını önler. Bununla birlikte bazı olgularda sternum corpusu manibriumdan ayrılarak arkaya çekilir. bu durumda kalbin zedelenmesine veya aorta’nın yırtılmasına, dolayısı ile ölüme neden olabilir.

    2. Kırık yaşları dolaylarında, erkeklerde processus xyphoideus kemikleşir. Bu kişiler “midelerinin üstünde, daha önce fark etmedikleri sert bir kitle oluştuğundan” şikayetle kanser korkusu ile doktora başvurabilirler.

    3. Sternum hematolojist’ler için çok önemlidir. Çünkü bu kemikten kolayca kırmızı kemik iliği alınabilir. Kalınca bir iğne ile yapılan bu işleme “sternal ponksion” denir.

    4. Bazı bireylerde sternum kısmen aşağı ve arkaya doğru girinti gösterir. Bu durumda kalb arkaya doğru baskı altındadır ve frontal göğüs filmlerinde geniş görünür. Genellikle doğuştan olan bu duruma pectus excavatum (kunduracı göğüs) adı verilir. Diğer bazı bireylerde bunun tam tersi olarak sternum kayık burnu gibi öne doğru çıkıntı yapabilir. Bu tip göğüslere pectus carinatum (güvercin göğüs) denir.

    5. Birçok durumlarda costaları saymak gerekebilir. Bunun için önce sternum açısı bulunur. Açıya palpe eden parmak yana uazatılırsa bu 2. costayı gösterir. Bu noktadan başlayarak costalar aşağıya doğru sayılır. Ender durumlarda sternum açısı 3. costa düzeyinde bulunabilir. Manibrium’un normalden uzun ve incisura jugularis ile sternum açısı arasındaki uzaklığın 6-7 cm olduğu hallerde bu durmdan şüphe edilebilir.

    6. Açık kalp ameliyatlarında, sternum orta hattan kesilerek orta mediastinuma rahatça ulaşılabilir.

    III. Cranium (Kafatası)

    İnsan vücudunun, en üst pozisyondaki beyin ve duyu organlarını taşıyan bölümü caput (baş) olarak adlandırılır. İşitme kemikçikleri ve dil kemiği hariç toplam 22 kemikten oluşan baş iskeletine Cranium (Kafatası) denir.

    Tüm omurgalılarda kafatasının neurocranium ve splanchnocranium olmak üzere iki bölümü vardır. Neurocranium, beyinin yerleştiği cavum cranii’yi çevreleyen (kabaca saçlı deri altında kalan kısım) kafatası bölümüdür. Baş’ta saçlı deri dışında kalan bölüm yüz (facies) olarak adlandırılır.

    Splanchnocranium yüz iskeletini oluşturan kafatası bölümüdür. İnsanlarda neurocranium, splanchnocranium’un 4 katı büyüklüktedir. Maymunlarda bu oran 1:1. at’ta l:5’dir. Neurocranium ⁄ splanchnocranium oranının büyüklüğü beyinin gelişmişlik düzeyi ile doğru orantılıdır.

    Neurocranium dört tanesi tek (os occipitale, os sphenoidale, os frontale, os ethmoidale) iki tanesi çift (os temporale, os parietale), splanchnocranium ise altı tanesi çift (os maxilla, concha nasalis infetior, os palatinum, os zygomaticum, os nasale, os lacrimale) iki tanesi tek (os mandibula ve os vomer) kemikten oluşur. Neurocranium kemiklerinin çoğunluğunun tek, splanchnocranium kemiklerinin çoğunluğunun çift olduğuna dikkat ediniz.

    Ossa cranii (Kafatası kemikleri)

    l. Neurocranium kemikleri : 8 kemikten ibarettir.

    a. Os frontale (alın kemiği)

    Kafatasının ön üst bölümünde yer almış, orbita’nın (göz yuvaları) üst bölümü ile alnın şekillenmesini sağlayan, sığ bir şapkayı andıran bir kemiktir.

    Skuamoz, orbital ve nazal olmak üzere üç bölümü (Squama frontalis, pars orbitalis ve pars nasalis) vardır. Squama frontalis, frontal kemiğin dikey konumda duran dış yüzü konveks, en büyük bölümüdür. Squama frontalis’in dış yüzünde orta hattın iki yanında görülen kabartılara tuber frontale denir.

    Tuber frontale’lerin aşağısında açıklığı aşağıya bakan, kavisli kaş çıkıntıları (arcus superciliaris) bulunur. İki arcus superciliaris arasında kalan düz alana glabella denir.

    Os frontale’nin squama frontalis’i içinde paranazal bir sinüs olan sinüs frontalis yer alır. Squama frontalis’i pars orbitalis’ten margo supraorbitalis ayırır. Sağ ve sol orbitaların tavanlarını oluşturan iki kemik lamı şeklindeki pars orbitalis’ler arasında incisura ethmoidalis bulunur.

    Margo supraorbitalis’in devamı şeklinde uzanan proc. zygomaticus. os zygomaticum ile birleşir.

    Doğumda frontal kemik iki parça halindedir. İki parça sutura frontalis (veya sutura metopica) ile birbirine bağlanır.

    b. Os parietale (çeper kemik- duvar kemiği )

    Neurocranium’un yan duvarları ve tavanının büyük bir bölümünü oluşturan çift kemiktir. Tipik membranöz orijinli bir kemik olan os parietale koruma fonksiyonuna sahiptir.

    Dış yüzündeki kabarıklığa tuber parietale denir. Kemiğin arka üst bölümündeki delikten parietal emissar venalar geçer. Parietal kemik önde frontal kemikle sutura coronalis, arkada oksipital kemikle sutura lambdoidea aracılığı ile birleşir.

    c. Os occipitale (ardkafa kemiği)

    Kafatasının arka bölümünü oluşturan tek kemiktir. Tabanında kafatası boşluğu ile omurga kanalını birbirine bağlayan for. magnum adı verilen oval büyük bir delik bulunur.

    Os occipitale, pars basilaris, 2 pars lateralis ve squama occipitalis olmak üzere 4 bölüme ayrılarak incelenir. For. magnum’un önünde kalan pars basilaris, os sphenoidale’nin cismi – corpus- ile birleşir. Bu bölümün üst yüzü (cerebral yüz) oluk şeklinde olup clivus olarak adlandırılır.

    Alt yüzünde bulunan tuberculum pharyngeum’a raphe pharyngis ile lig. longitudinale anterius tutunur. For. magnum’un yanlarında yer alan pars lateralis’lerin alt yüzlerinde atlas’la eklemleşen condylus occipitalis’ter kondillerin önünde canalis hypoglossi arkasında canalis condylaris bulunur.

    Squama occipitalis. Oksipital kemiğin en büyük bölümü olup os parietale ve os temporale ile eklemleşir. Squama occipitalis’in dış yüzünün ortasındaki belirgin çıkıntıya protuberantia occipitalis externa denir.

    İç yüzünün ortasındaki kabarıklığa da eminentia cruciformis denir. Protuberantia occipitalis externa’nın her iki yanında uzanan kavisli çizgisel çıkıntılar linea nuchae suprema superior et inferior olarak adlandırılır.

    d. Os temporale (şakak kemiği)

    Neurocranium’un tabanı ve yan duvarlarının oluşumuna katılan çift kemiklerdendir. Os temporale kitlesi içinde işitme ve denge organını taşıması yanında bazı damar ve sinirlerin geçişine imkan sağlaması nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir.

    Os temporale; pars squamosa, pars tympanica, pars mastoidea ve pars petrosa olmak üzere dört bölüme ayrılarak incelenir.

    1-Pars squamosa; temporal kemiğin en büyük bölümü olup ince bir yaprak şeklindedir. Dış yüzünün alt bölümünden çıkarak öne doğru uzanan çıkıntıya proc. zygomaticus denir. Proc. zygomaticus yanak kemiğinin proc. temporalisi ile birleşerek arcus zygomaticus’u oluşturur. Processus zygomaticus’un arka alt bölümünde altçene kemiğinin condili ile eklem yapacak olan fossa mandibularis bulunur.

    2-Pars tympanica; temporal kemiğin en küçük bölümü olup porus acusticus externus (dış işitme deliği)’u çevreler, proc. styloideus etrafında bir kılıf oluşturur.

    3-Pars mastoidea; temporal kemiğin arka bölümünü oluşturur. İçinde, cavitas tympani ile bağlantılı cellulae mastoideae bulunur. Pars mastoidenın aşağıya doğru uzanan konik çıkıntısına proc. mastoideus denir.

    4-Pars petrosa; kafatası tabanında, oksipital ve sphenoid kemikleri arasına sokulan kama şeklinde bir bölümdür. Oldukça sert kompakt kemik yapısında olan pars petrosa içinde işitme ve denge ile ilgili yapılar bulunur.

    Pars petrosa’nın bir tepesi üç yüzü vardır. Alt yüzünden aşağıya-öne doğru uzanan ince çıkıntıya proc. styloideus denir. Proc. styloideus’un arkasında, canalis facialis’in dış deliği olan for.stylomastoideum bulunur. Arka yüzün ortasında porus acusticus internus (iç işitme deliği) yer alır.

    Pars petrosa içindeki orta kulağa ait boşluk cavitas tympani olarak adlandırılır. İşitme kemikçikleri (malleus. incus. stapes) bulunur. Pars petrosa içinde ayrıca, n. facialis’in geçtiği canalis facialis a. carotis interna’nın geçtiği canalis caroticus yer alır.

    e- Os sphenoidale (kamamsı kemik)

    Kafatasını oluşturan kemiklerin birçoğu ile eklem yapan sphenoid kemik, basis cranii (kafatası tabanı)’nin ortasında bulunur.

    İzole olarak incelendiğinde kanatlarını açmış bir yarasaya benzer; basis cranii’de ise bağlantı kurduğu kemikler arasında bir kama gibi durur.

    Os sphenoidale’nin 4 bölümü vardır:

    1-Corpus ossis sphenoidalis (Sphenoid kemik cismi)
    2-Alae majores (Büyük kanatlar)
    3-Alae minores (Küçük kanatlar)
    4-Proc. pterygoidei (Kanatsı çıkıntılar)

    Kemiğin ortasındaki içi boş. kübik bir kutuya benzeyen bölüme corpus denir. Corpus içindeki boşluk sinüs sphenoidalis olarak adlandırılır.

    Sinus sphenoidalis, paranazal sinüslerden biridir. Corpus’un üst yüzündeki tüm üst yüz oluşumları (tuberculum sellae, dorsum sellae, fossa hypophysialis vb.) bir Türk eyerini andırdığı için sella turcica olarak adlandırılır.

    Küçük kanatlar, corpusun ön-üst bölümünden iki kökle başlayıp, öne ve yanlara doğru uzanan trianguler oluşumlardır. Herbir kanadın iki kökü arasında canalis opticus oluşur.

    Corpusun yan yüzlerinden çıkarak dışyana ve kavis yaparak yukarıya doğru uzanan geniş sağlam çıkıntılara alae majores (büyük kanatlar) denir. Büyük kanatlar, fossa cranii media’nın büyük bir bölümünü oluşturur.

    Büyük kanatlar üzerinde damar ve sinirlerin geçişine olanak sağlayan önemli delikler for. ovale, for. spinosum, for. rotundum) bulunur. Büyük ve küçük kanatlar arasında fissura orbitalis superior, büyük kanadın ön kenarı ile maxilia’nın orbital yüzü arasında da fissura orbitalis inferior oluşur.

    Kanatsı çıkıntılar (proc. pterygoidei), corpus ile büyük kanalların birleşme yerinden başlayıp aşağıya doğru uzarırlar. Herbiri lamina mediatis et lateralis’ten oluşur.

    Lamina medialis’in ucundaki çengel şekilli çıkıntıya hamulus pterygoideus denir. Kanatsı çıkıntıların tabanı canalis pterygoideus (vidi kanalı) ile delinmiştir.

    f. Os ethmoidale (kalbur kemik)

    Ethmoid kemik neurocranium oluşumuna katılan tek kemiklerden biri olup, basis cranii’nin ön bölümünde incisura ethmoidalis’e sokulmuş olarak sphenoid kemiğin önünde yer alır. Os ethmoidale, burun boşluğunun tavanı, dışyan duvarları, burun bölmesi ile sağ-sol orbitaların içyan duvarlarının oluşumuna katılır.

    Etmoid kemik dört bölüme ayrılarak incelenir.
    Delikli bir levha tarzındaki horizontal bölümüne lamina cribrosa denir. Buradaki deliklerden koku sinirlerinin fila olfactoriusları geçer.
    Yassı, ince, dört köşe bir levha tarzındaki dikey bölümüne lamina perpendicularis denir. Lamina cribrosa’nın iki yanına bağlanmış yan kitleler, labyrinthus ethmoidalis olarak adlandırılır. Labyrintler içinde ethmoidal havalı hücreler (cellulae ethmoidales) bulunur. Burun, üst ve orta konkaları da etmoidal labirintlere aittir.

    2. Splanchnocranium kemikleri (Yüz kemikleri)

    a. Os maxilla (üstçene kemiği):

    Neurocranium iskeletinde sphenoid kemiğin “anahtartaş” rolünü üstlenmesi gibi, maxilla’da yüz kemikleri arasında anahtar rol üstlenmiş çift kemiktir.

    Herbir maxilla, diğer maxilla ile birleştiği gibi, os nasale, os zygomaticum, concha nasalis inferior ve os palatinum’la da eklemleşir.(yüz kemiklerinden sadece mandibula maxilla ile eklemleşrnez).

    Maksilla ağız boşluğunun tavanını orbita’nın tabanını burun boşluğunun tabanı ve dışyan duvarının oluşumuna katılır. İçinde, paranazal sinüslerin en büyüğü olan sinus maxillaris bulunur.

    Maxilla’nın bir corpus’u, dört çıkıntısı vardır.

    Corpus maxillae (üstçene kemiği cismi); maxilla’nın merkezi bölümlü olup içinde sinüs maxillaris bulunur. Corpusun; ön yüzü , infratemporal, orbital ve nazal olmak üzere 4 yüzü vardır. Ön yüz ile orbital yüzü birbirinden ayıran margo infraorbitalis’in aşağısında görülen deliğe for.infraorbitalis denir. Orbital yüzde, bu deliğe bağlanan canalis infraorbitalis bulunur.
    Proc. frontalis yukarıya doğru uzararak os frontale ile eklemleşir.
    Proc. zygomaticus, corpustan dışyana doğru uzanan irregüler piramidal bir çıkıntı olup os zygornaticum ile eklem yapar.

    Proc. alveolaris, corpusun aşağıya doğru bir uzantısı olup karşı taraf maksilla ile eklemleşerek arcus alveolaris superior (üst dış kemeri)’u oluşturur.

    Proc. palatinus; maksilla cisminin içyan yüzünün en alt bölümünden çıkarak içyana doğru horizontal olarak uzanan kalın, sağlam bir çıkıntıdır. Karşı eşi ile birleşerek palatum durum (sert damak) ve burun boşluğu tabanının ön 2/3’ünü oluşturur.

    b. Os zygomaticum (elmacık kemiği)

    Kafatasının en güçlü kemiklerinden biri olup orbita’nın alt-dış bölümünde yer alır. Splanchnocranium ile neurocranium arasındaki bağlantıyı kuran bir köprü kemik olarak kabul edilir. Os zygomaticum, proc. frontalis’i ile frontal kemiğe, proc. temporajis’i ile temporal kemiğin proc.zygornaticus’una, gövdesi ile de maksillaya bağlanır.

    c. Os lacrimale (gözyaşı kemiği);

    Orbita’nın içyan duvarında, maxilla’nın proc. frontalis’inin arkasında yer alan ince bir kemiktir. Sağ-sol iki tanedir.

    d. Os nasale (burun kemiği);

    Çift, yassı küçük kemikler olup, maksillaların proc. frontalis’ lerinin arasında yer alır.

    e. Os palatinum (damak kemiği);

    Maxillalar ve sphenoid kemiğin pyterigoid çıkıntıları arasında yer alan L şeklinde çift kemiktir. Kemiğin yatay duran bölümüne lamina horizontalis, dik duran bölümüne ise lamina perpendicularis denir.

    Lamina horizontalis, sert damağın 1/3 arka bölümünü, lamina perpendicularis ise burun boşluğunun dışyan duvarının arka bölümünü oluşturur. Lamina horisontalis’in posterolateral açısına yakın olarak bulunan delikler foramina palatinae majores et minores olarak adlandırılır. Bu deliklerden a. palatina descendens, n. palatinus majör et minor’un dalları çıkar.

    f. Concha nasalis inferior;

    Burun boşluğunun dışyan duvarında yer alan, alt conchanın oluşumunu sağlayan ayrı bir kemiktir.

    g. Mandibula (altçene kemiği);

    Mandibula yüz iskeletini oluşturan kemiklerin en büyüğü ve en sağlamı olup baş iskeletinin de tek hareketli (işitme; kemikçikleri ile dil kemiği hariç tutulmuştur) kemiğidir.

    Mandibula’nın sağ-sol yarımları gelişim esnasında symphysis mentide birleşmişlerdir. Mandibula, corpus ve ramus mandibulae olmak üzere iki bölümden oluşur.
    Corpus ve ramus arasında oluşan açıya angulus mandibulae denir. Herbir ramus’un üst ucunda, derince bir çentik olan incisura mandibulae ile birbirlerinden ayrılmış iki çıkıntı bulunur. Bunlardan, ince ve önde olanı proc. coronoideus, kalın ve arkada olanı proc. condylaris olarak adlandırılır.

    Os temporale’deki fossa mandibularis’le eklemleşen proc. condylaris’in yuvarlak ucuna caput mandibulae denir. Ramus mandibulae’nin iç yüzünde görülen for. mandibulae, canalis mandibulae ile uzarır. Bu kanal corpustaki for. ment

  • Genel sinir sistemi – systema nervosum generale

    Sinir sistemi, insanın gerek bizzat kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen olaylarla ilişkisini sağlayan bir sistemdir. Diğer bir tanımlama ile duyusal ve duyumsal uyarıları alan, insan organizmasının iç ve dış ortam değişikliklerine uymasını sağlayacak tepkimelere cevap veren bir sistemdir.

    Tüm canlılar, yaşamları boyunca, kendi vücutlarında ve çevrelerinde ortaya çıkan olaylara karşı belirli bir reaksiyonla karşılık verirler. Yani bu olaylar canlı organizmada belirli bir değişikliğe neden olurlar, onu uyarırlar. Canlılar da bu uyartıları kendi çıkarları doğrultusunda yanıtlarlar. Canlıların bu tembih edilebilme, uyarılma yeteneğine İrritabilite adı verilir. İrritabilite, tüm canlıların çoğalma, metabolizma, hareket edebilme gibi asıl fonksiyonlarından birini oluşturur. Tek hücreli canlılarda bile İrritabilite Protoplasma’nın asıl duyularından birisidir. Örneğin tek hücreli bir canlı olan Amip, Pseudopodium’ları ile diğer küçük bir hücreye dokununca, hemen bunu sararak Protoplasma’sı içine almaya çalışır. Bu olay Protoplazma’nın uyarılma yeteneğini göstermektedir. İnsanlarda ve diğer memelilerde İrritabilite olayı en belirgin olarak sinir hücrelerinde olmakta ve bu sinir hücrelerinden çıkan sinir lifleri ile ilgili yere iletilmektedir.

    Sinir hücreleri ve kolları irkilme etkilerini saniyede 30 metre gibi bir hızla Protoplazma’dan çok daha hızlı iletmektedirler. Örneği insanın kol sinirinde 700 cm. dir.

    Hücreler ancak uzantıları ile birbirlerine dokunurlar. Uyarılar uzantılar yardımı ile hücreden hücreye iletilmekte ve böylelikle vücudun her tarafı bu uyarılardan haberdar edilmektedir. Bunlarda merkezileşmiş bir sinir sistemi yoktur. Bu tür sinir sistemine Diffuz Sinir Sistemi denir. Sinir hücreleri merkez görevini üstlenir. Sinir hücrelerinin uzantılarının bir kısmı, uyartıları merkez görevi yapan hücreye (Afferent yolar), diğer bir kısmı ise hücreden aldıkları emirleri ilgili organlara (Efferent yollar) iletirler. Bu tür canlılar çevredeki uyarıların çok azını alırlar. Verdiği cevap ise ancak beslenmesi ve korunması ile ilgili basit hareketleri içerir.

    Memelilerin sınıfı yükseldikçe gereksinimleri de artar. Artan gereksinimleri karşılayabilmek için de sinir sistemleri daha fazla gelişmiştir. Önce sinir hücreleri yer yer bir araya toplanarak sinir düğümlerini (Gangliyonları) oluştururlar. Daha ileri sınıf memelilerde belirli bir yerde toplanarak Medulla spinalis’i meydana getirirler. Medulla spinalis’te değişik görevler üstlenen sinir hücreleri arasında görev bölümü yapılır ve belirli görevleri yapan hücreler belirli bir bölgede yer alırlar. Bunlardan bir kısmı sensibl hücrelerdir ve uzantıları ile çevreden aldıkları uyarıları merkeze iletirler. Bu yola getiren anlamında Afferent yol adını veriyoruz. Merkezde sensibl hücreler aldıkları uyarıyı, ilgili organlara gerekli emir vermesi için, kısa uzantıları ile motor hücrelere aktarırlar. Bu şekilde uyartıların bir hücreden diğerine aktarılmasına Sinaps denir ve bu komplike bir seri olaylarla olur. Sinaps en basit tanımlama ile, iki sinir hücresinin uzantıları arasındaki bitişme, bölgesi olarak tanımlanabilir. Motor hücreler aldıkları uyarıyı değerlendirir, gerekirse değiştirir ve gerekli hareketin yapılması için uzun uzantıları ile ilgili organlara emirleri iletirler. Merkezden organlara giden bu yollara da Efferent yollar denir.

    En basit şekliyle açıklamaya çalıştığımız Afferent ve Efferent yol ile bunları birbirine bağlayan sinir hücrelerine Reflex kemeri denilen bir kemer oluştururlar. Reflex kemeri, uyarıları alan organlarla uyarılara cevap veren organları birbirine bağlar. Bu arada Medulla spinalis’te bulunan sinir hücreleri Reflex merkezi görevini üstlenirler. Duyu ve hareket uyarılarını Merkezi sinir sisteminden organlara ve organlardan merkezi sinir sistemine ileten beyazımsı kordonlar olarak tanımlanan sinirler, hem Afferent hem de Efferent yolları kapsarlar. Ancak daha ileri sınıf memelilerde Afferent yolların sinir hücreleri, merkezi sinir sisteminin dışında Spinal Ganlion adı verilen sinir düğümlerini oluştururlar.

    NEURON VE NEUROGLIA

    Sinir sisteminin asıl bölümünü sinir hücreleri ve bu hücrelerin uzantıları oluşturur. Uzantıları ile birlikte bir sinir hücresine Neuron (Neurocyt) adı verilir. Sinir hücresi, yani Neuron’un iki tür uzantısı vardır. Bunlardan bir bölümü çok sayıdadır, kısadırlar ve Dendrit adını alırlar. Bunlar sinir hücrelerini birbirine bağlarlar (Sinaps). Sinir hücresinin diğer tür uzantısı tektir, uzundur ve Neurit yada Axon olarak tanımlanır. Bunların birçoğu bir araya gelerek kadavralarda gördüğümüz ve sinir olarak tanımladığımız oluşumları meydana getirirler ve organlarla merkezi sinir sistemi arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Gerek şekil ve büyüklük, gerekse uzantılarının sayısı bakımından çok çeşitli sinir hücresi vardır. Yalnız şu kadarını burada belirtelim ki gerek insan ve gerekse diğer memelilerde en çok görülen sinir hücresi türü Multipolar (çok uzantılı) sinir hücreleridir.Tüm sinir hücreleri uzantıları ile birbirleriyle birleşirler ve vücutta hiçbir yerde kesintiye uğramayan, hücre ve uzantılarından ibaret bir ağ oluştururlar.
    Sinir hücreleri, Merkezi sinir sisteminde ve Periferik sinirler üzerindeki sinir düğümlerinde (Ganglion) bulunurlar. Bunlar Beyin ve Omurilikte değişik bölgeleri kapsarlar. Beyin ya da Omuriliğe bir kesit yaptığımızda değişik renkli iki katman görürüz. Bunlardan Gri renkli olarak görülen katmana Substantia grisea adı verilir. Substantia grisea’yı Pigment granüllerini kapsayan Neurocyt’ler oluşturur. Substantia grisea Beyinde Beynin Kabuk (Cortex) kısmı ile beyin içindeki Nucleus adını verdiğimiz çekirdek bölgelerinde görülür. Yani Beyindeki sinir hücreleri bu söylediğimiz bölgelerde kümelenir. Medulla spinalis’te Substantia grisea organın merkezinde yer alır.

    İkinci katman beyaz renklidir ve Substantia alba adını alır. Bu, Cerebrum’da içte, Medulla spinalis’te ise dışta bulunur ve Miyelinli sinir uzantıları tarafından oluşturulur.

    Sinir hücrelerinin uzun uzantıları, yani Axon’ları (Neurit) Periferik sinirleri oluştururlar.

    Axon’ların etrafı miyelin denilen bir madde ile sarılmıştır. Tüm sinirlerde az yada çok miyelin katmanı vardır ve bu sinirlerin beyaz renkli görünmesine neden olur.

    Miyelin katmanının başlıca görevi, Axon’ları izole etmek ve ilettiği uyarıların komşu Axon’lara geçmesini engellemektir.

    Otonom sinir lifleri az miyelinlidir ve bunun için bu sistemde uyarılar daha geniş bir bölgeye yayılırlar.

    Embriyonal hayatta tüm sinirler miyelinsizdir ve belirli bir süreç içinde, değişik sinirler değişik zamanlarda miyelin katmanına sahip olurlar.

    Miyelinsiz liflerin de az çok fonksiyonlarını yapabilmelerine karşın, asıl anlamlı fonksiyonlar miyelin katmanı tam olarak şekillendikten sonra olabilmektedir. Örnek olarak Buzağı ve Tay gibi hayvan yavrularını gösterebiliriz. Bunlar doğduktan sonra hemen hareket edebilirler, çünkü bunlarda miyelin katmanı İntrauterin hayatta şekillenir. İnsanda ise miyelin katmanı doğumdan sonra şekillenmeye başlar ve bu insan yavrusu da çok daha sonra hareket yeteneğini kazanır.

    Periferik sinir lifleri organlarda değişik biçimlerde sonlanırlar. Genel prensip, tüm sinir sonuçlarında miyelin katmanının kaybolması ve temas yüzeyinin artmasıdır.

    Tüm zarlarından kurtulan Axon, Neuofibrilleri ile hücrelere sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlar.

    Afferent sinir lifleri zarlarını kaybettikten sonra ilgili organlarda bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikçikler epitel dokusunda hücreler arasına sokulur ve hücrelerin sitoplazması ile ilişki sağlarlar.

    Değişik biçimlerde oluşan bu ağlardan çıkan sinir uçları Ağrı, Sıcaklık gibi duyuları alırlar (Receptor).

    Motor lifleri ise kas lifleri arasına sokulur ve bir ağ oluştururlar. Bu ağdan çıkan ince iplikler de kas liflerine sokulurlar. Bunların Periferik uçlarında da Effector denilen oluşumlar vardır.

    Otonom sisteme ait sinir lifleri ise hücreler üzerinde Terminal Retikulum denilen ince bir ağ oluştururlar. Neurofibrilleri de hücrelerin sitoplazması ile birleşirler.

    Her sinir, birbirine paralel olarak seyreden çok sayıda Axon’dan oluşmuştur. Her bir sinir ipliğini Endoneurium adı verilen bağ dokusal bir kılıf sarar.

    Bunların birçoğu da bir demet oluşturur ve Perineurium adı verilen zarla, nihayet bu demetlerin de birleşmesi ile oluşan sinir Epineurium denilen bir kılıfla sarılır.

    Bağ dokusal bu üç kılıf birbiri ile ilişkilidir ve sinirin beslenmesi ile ilgili damarları da sinirin en iç bölümüne kadar ulaştırırlar.

    NEUROGLIA

    Merkezi sinir sisteminin önemli bölümünü Neuroglia denilen bir hücre türü oluşturur. Neuroglia, diğer dokularda bağ dokunun yaptığı görevi yapar.

    Sinir hücrelerinin ve uzantılarını sararak onları izole eder ve ara doku görevini yüklenir. Bu da sinir dokusu gibi Ektoderm’den orijin alır.

    Sinir hücrelerinin beslenmesinde ve metabolizmasında çok önemli rol oynar. Aynı zamanda, bağ dokusunun diğer organlarda yaptığı şekilde, yıpranmış sinir hücrelerinin yerini Neuroglia hücreleri çoğalarak kapatır ve Neuroglia cicatrix’lerini oluşturur.

    Sinir ganglion’larında, Merkezi sinir sisteminden farklı olarak, ara doku Neuroglia yerine bağ dokudandır. Neuroglia, sinir hücreleri gibi Ektodermal orijinli olmasına karşın, sinir hücreleri gibi uyarı ve uyarılmalarla bir ilişkisi yoktur.

    SİNİR SİSTEMİ HÜCRELERİNDE DEGENERATION VE REGENERATION

    İnsan ve memeli hayvanların gelişkin nöronları tekrar bölünmezler ve yeni bir nöron meydana getirmezler. Eğer akson kesilirse nöron çeşitli Dejeneratif değişmelere uğrar. Örneğin, Medulla spinalis’teki bir Nöronun Aksonu kesilirse Nöron Kromatolizis’e uğrar ve Kromidal materyali kaybolur. Akson’un periferik kısmı dejenere olur. Miyelin kılıfı şişer ve parçalanır. Profilere Nörolemma hücreleri bu parçaları fagosite ederler. Nörolemma hücreleri bir kordon halinde kalırlar. Eğer aksonun nöyral ucu bir nöyrolemma kılıfına bağlanırsa kılıf içinde akson ilerlemeye başlar. İnsanda bir günde 1-2 mm. İlerleyebilir. Böylece Akson’un daha önce uyardığı organa ulaşabilir. Miyelin kılıfı oluşur. Fonksiyonun düzelmesi genellikle kısmidir, fakat tam değildir. Rejenerasyon ile birlikte bir miktar bağ dokusu da oluşur ve Akson özel sinir sonlanmalarına ulaşamaz.

    Bazen de tam bir fonksiyon geri dönüşü görülebilir. Bu durumla ilgili faktörler açıklanmamıştır.

    Bu anlattığımız Rejenerasyon yalnızca akson’ları Periferik sinirlere katılan nöronlar için geçerlidir. Akson’u M.S.S. içinde kalan nöronun aksonu zaten kesilmeye kolay kolay uğramaz. Kesilse bile Rejenerasyon olmaz.

    Bir sinir lifi, herhangi bir nedenle hücresinden ayrıldığı zaman, lifin Periferik parçası tüm fonksiyonel yeteneklerini kaybeder ve bir müddet sonra yok olur. Hücreden ayrılan sinir lifi bölümünde Axon ve Miyelin katmanı küçük küçük parçalara ayrılır ve kalıntılar Neuroglia hücreleri tarafından uzaklaştırılır.

    Akson’un hücreden ayrılması, ayrılma noktasının hücresine yakınlığı oranında hücrede de Degeneration’lara neden olur. Yani Akson hücrenin yakınından koparsa, hücrenin yok olmasına kadar varan değişiklikler olur.

    Yıpranan ya da yok olan hücrenin yenilenmesi işine Regeneration diyoruz. İnsanda doğumdan sonra sinir hücreleri çoğalma yeteneğini kaybederler. Yıpranan ve yok olan sinir hücrelerinin yerine yenisi konulamaz. Bunların yerini Neuroglia hücrelerinin yaptığı Cicatrix’ler doldurulurlar. İnsanın sinir hücrelerinde durumun böyle olmasına karşın aşağı sınıf hayvanlarda sinir dokusunda her zaman için Regeneration yeteneği vardır, hücreler çoğalabilir ve yıpranan kısımların yenilerini yapabilirler.

    İnsanda yalnız Akson’larda bir yenileme görülebilir. Bu Regeneration, Akson’ların bağlı kalan parçasının büyümesi ile olur. Bu olay kısaca şöyle olur. Akson ve Miyelin kılıfının kaybolması ile Akson’un en dışını saran Schwann kılıfı kalınlaşır, hücreleri büyür ve uzantıları ile birbirleriyle birleşerek sinir liflerinin yerini dolduran şeritler oluştururlar. Büngner şeritleri denilen bu oluşumlar hücre tarafındaki Akson’a kılavuzluk ederler ve Regeneration’da en önemli etkendirler. Şayet kesilen Akson’un Periferik parçası vücuttan tamamen ayrılmış ise bu tür bir Regeneration olamaz. Bu durumda Akson’un hücreye bağlı kalan kısmı birazcık büyür ve uçları Tümör benzeri kalınlaşır.

    SİNİR SİSTEMİNİN BÖLÜMLERİ

    Sinir sistemi, Anatomik ve Fonksiyonel olarak tümü ile bir bütündür ve ögelerinden herhangi birisinin görevini yapamaması tüm sistem üzerinde etkisini gösterir. Tümü ile koordineli çalışmak zorundadır. Ancak sinir sistemini bölümlere ayırarak incelemek, karmaşıklığı belirli ölçüde azaltmak ve öğrenim kolaylığı sağlamak bakımından yararlıdır.

    Sinir sistemi öncelikle Merkezi ve Periferik sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. Systema nervosum centrale denilen Merkezi sinir sistemi, organizmanın gerek kendisinde, gerekse çevresinde meydana gelen değişikliklere karşı koordine bir şekilde cevap vermesini sağlar ve bu bakımdan faaliyetleri ayarlar.

    Merkezi sinir sistemi, Afferent sinirler yolu ile Periferden impulslar alır ve Efferent sinirlerle Perifere impulslar gönderir. Bu şekilde birbirinden uzak olan bölgelerin, belirli şartlar altında, fonksiyonel ilişkilerini ve kısımlar arasında sıkı bir işbirliği sağlar. Bu sistem Beyin (Encephalon) ve Medulla spinalis’i (Omurilik) kapsar. Bunlar Cavum cranii ve Canalis vertebralis içinde bulunurlar.

    Systema nervosum periphericum denilen çevresel (Periferik) sinir sistemi ile, Merkezi sinir sistemi dışında bulunan tüm sinirler ile sinir düğümlerini (Ganglion’ları) ve sinir ağlarını (Plexus’ları) içerir.

    Periferik sinirler, Merkezi sinir sistemi ile organlar arasındaki ilişkiyi sağlarlar. Bu ilişki Afferent ve Efferent en az iki Neuron tarafından oluşturulur.

    Afferent neuron ile organlardan merkeze getirilen uyarılar merkezdeki hücrelere nakledilir. Bu hücrelerde uyarılar değerlendirilir ve organizma için en uygun olacak bir hareketin yapılabilmesi için harekete geçmesi gereken organlara Efferent yol ile iletilir.

    Sinir sistemi yukarıda belirttiğimiz morfolojik bölümlenme dışında fonksiyonel olarak da iki bölüme ayrılır. Bunlar Serebrospinal ve Otonom sistem olarak tanımlanırlar.

    Serebrospinal ya da Animal sinir sistemi, canlının yaşadığı ortamdan (çevreden) algıladığı uyarıları Kortikal merkezlere ileten, bu uyarımları değerlendirerek canlının isteğine uygun bir şekilde ilgili organlara gerekli impulsu veren bir sistemdir. Bu sistem, isteğe bağlı olan fonksiyonları yönettiği için, İstemli sinir sistemi adını da alır. Canlının çevre ile olan ilişkilerini düzenlediği içinde Oikotrop Sinir Sistemi olarak terimlenir (Oiko: ev, vatan, çevre).

    Serebrospinal sistem tarafından yönetilen birçok hareketler bazen kortikal merkezlere ulaşmadan daha aşağı merkezler tarafından idare edilirler. Bu daha ziyade çok yapılan hareketlerde görülür ve yüksek merkezlerin işinin hafifletilmesi içindir. Fakat gerektiğinde bu gibi hareketlere kortikal merkezler her zaman için müdahale edebilir ve kontrolü altına alabilirler. Bu gibi hareketlere otomatikleşmiş hareketler denir.

    Otonom sinir sistemi, canlının isteğine bağlı kalmaksızın bağımsız olarak çalışan bir sistemdir. Canlının kendi vücudunda olan ve doğrudan dışa aksetmeyen fonksiyonları yönetir. Bu fonksiyonlar, canlının maddi varlığı ve üreme ile ilgili olaylardır ve bunun için Yaşatkan sinir sistemi adını da alır. Vücudun kendisinde olup biten olaylarla ilgili olduğu için bu sisteme İdiotrop Sinir Sistemi de denilmiştir. (İdio :kendine özgü, özel). Bu sistemle yönetilen organların faaliyetlerine canlının karşı koyması olanaksızdır. Örneğin, kalbin çalışması, mide ve barsakların çalışması, metabolizma, iç ve dış salgı bezleri ile genital organların çalışması, sıcaklığın regülasyonu gibi bir çok önemli olaylar canlının isteği dışında bağımsız olarak çalışırlar.

    Özet olarak canlının büyümesi, beslenmesi ve çoğalması ile ilgili bu hareketlerle bitkisel yaşam arasında bir paralel görülmüş ve bu sisteme aynı zamanda Vegetativ (Bitkisel) Sinir Sistemi de denilmiştir.

    Otonom sinir sistemi genellikle vücutta olup biten olaylarla ilgilidir. Ancak dış etkilere karşı da tamamen ilgisiz değildir ve bazı olaylarda Serebrospinal sinir sistemi ile birlikte çalışmak zorundadır.

    Örneğin isteğe bağlı olarak çalışan iskelet kaslarının normalin üstünde çalışması durumunda bu kasların daha fazla besine ve oksijene gereksinimi vardır. Bunlar karşılanmadığı takdirde Serebrospinal sinir sistemi tarafından gelen tüm impulslara rağmen kaslar fazla enerji üretemediğinden çabuk yorulurlar. Böyle durumlarda Otonom sinir sistemi derhal devreye girer.

    Kasların fazla çalışabilmesi için kalbe fazla kan gelmesi, bunun içinde damarların genişlemesi, Glukozun kanda çoğalması için karaciğerde karbonhidrat metabolizmasının artması gereklidir.

    Bu söylenen son olaylar ancak otonom sinir sisteminin etkisi ile gerçekleşir. Bu basit örnekte de görüldüğü gibi otonom ve serebrospinal sistemler arasında sıkı bir işbirliği vardır ve bu iki sistem arasındaki ilişki normal sınırlar içinde seyrettiği sürece canlı kendisini iç ve dış uyarılara karşı en iyi şekilde ayarlayabilir. İki sistem arasındaki bu fonksiyonel ilişki embriyolojik ve anatomik bakımından da gözlenir. Her ikisi de aynı taslaktan orijin alırlar, ikisinin de çıkış merkezleri merkezi sinir sisteminde bulunur.

    Otonom sinir sistemi de Sempatik ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüme ayrılır. Ayrıntılı bilgi Otonom sinir sistemi bölümünde verilecektir.

    GANGLIYONLAR

    Sinir sisteminin bölümlerini açıklarken, Periferik sinir sisteminin Ganglion’ları da kapsadığını belirtmiştik. Ganglion’lar Periferik sinirler üzerinde görülen ve sinir hücreleri kümesinden oluşan sinir düğümleridir.

    Mikroskobik olabildiği gibi 2 – 4 cm büyüklüğüne kadar ulaşabilen sinir düğümleri de vardır. Bağ dokudan bir kapsül ile sarılmışlardır. Daha öncede belirttiğimiz gibi merkezi sinir sisteminde ara dokuyu Neuroglia hücreleri oluşturur.

    Ganglionlar sinir sisteminde bir ara merkez görevini yüklenirler. Bir kısmından bazı sinirler orijin alırlar Örneğin, sensibl ve sensorik sinirler, bir kısmında ise sinirler Neuron değiştirirler, Sinaps yaparlar. Örneğin, otonom sinirler gibi.

    Ganglion’lar üzerinde bulundukları sinirin karakterine göre Spinal, Sempatik ve Parasempatik ganglion’lar gibi gruplara ayrılırlar. Spinal ganglion’lar tüm spinal sinirlerin dorsal kökleri üzerinde bulunurlar ve sensibl sinir liflerinin hücrelerini kapsarlar. Ayrıca bazı Beyin sinirleri, Örneğin, V., VII., IX., ve X. çift beyin sinirleri üzerinde bulunan ganglion’lar da spinal ganglion karşılığı olarak kabul edilirler.

    Sempathik ganglion’lar, Truncus sympathicus üzerinde segmentel olarak sıralanan Ganglion’lar (Vertebral ganglion’lar) ile Sempatik sinirin inverve ettiği organlar yakınında bulunan ganglion’lar (Prevertebral ganglion’lar) içerir.

    Parasempatik ganglion’lar bazı beyin sinirleri üzerinde bulunurlar. Bunlar N. oculomotorius uzamında bulunan Ggl. ciliare, N. facialis uzamında bulunan Ggl. pterigopalatinum ile Ggl. submandibulare ve N. glossopharyngeus uzamında bulunan Ggl. oticum’ dur. Bu Ganglion’lar Parasempatik Efferent yolların Neuron değiştirdikleri Ganglion’lardır ve yalnız Parasempatik liflerle ilgilidirler.

    Ganglion’lar ayrıca komşu oldukları organların ismine örneğin, Ggl. coeliacum, Ggl. cervicale craniale, Ggl. mesenterium craniale gibi ve şekline örnek, Ggl. stellatum göre de isimler alırlar.

    Bir de Paraganglion dediğimiz oluşumlar vardır. Bunlar sempatik ve parasempatik paraganglion’lar olarak iki grup oluştururlar.

    SİNİR SİSTEMİNİN GELİŞMESİ

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde embriyonun sırt tarafında Ektoderma yaprağının kalınlaşmasından şerit şeklinde bir plak meydana gelir. Lamina neuralis adı verilen bu plak önde genişleyerek Lamina cerebralis’i oluşturur. Lamina cerebralis’ten beyin ve daha dar olan arka kısmından ise Medulla spinalis gelişir. Bir müddet sonra Lamina neuralis’in kenarları kalınlaşır ve Torus neuralis’i yapar. Torus neuralis’in ortasında meydana gelen oluğa Sulcus neuralis denir. Sulcus neuralis’in kenarları, yani Torus neuralis yükselmesine devam eder, gittikçe birbirine yaklaşır ve nihayet birbiri ile kaynaşarak Canalis neuralis denilen bir kanal meydana getirir.

    Canalis neuralis iki ucu delik bir boru şeklindedir. Bu deliklerden öndeki Neuroporus cranialis, arkadaki ise Neuroporus caudalis adını alır. Önce Neuropolus cranialis daha sonra Neuroporus caudalis kapanır ve böylece Canalis neuralis her tarafı kapalı bir boru şeklini alır. Ön uçta meydana gelen beyin kabarcığından daha sonra Encephalon meydana gelecektir.

    Boru şeklindeki taslağın kranial ucundaki beyin kabarcığının duvarlarından cerebrum, boşluğundan ise Beyin ventriculus’ları, geride düz boru şeklindeki taslağın duvarlarından Medulla spinalis, boşluğundan ise Canalis centralis gelişir. Beyin taslağı diğer tüm taslaklara oranla daha hızlı büyür. Bu nedenle embriyonun baş kısmı da daha çabuk büyür.

    Archencephalon adını da alan beyin kabarcığı, Transversal iki boğumlanma ile üç bölüme ayrılır.

    1.Prosencephalon – arkadadır. (Ön beyin)
    2.Rhombencephalon – öndedir (Yamuk beyin)
    3.Mesencephalon – ikisi arasında kalmış durumdadır. (Orta beyin ) denir.

    Bu 3 bölümden Prosencephalon ve Rhombencephalon, Transversal birer olukla tekrar boğumlanırlar. Böylece birbiri arasında bulunan ve birbirine bağlanan 5 bölüm meydana gelir. Prosencephalon’un boğumlanması ile Telencephalon (Uç beyin) ve Diencephalon (Ara beyin), Rhombencephalon’un boğumlanması ile de Metencephalon ve Myelencephalon gelişir.

    Rhombencephalon ile Mesencephalon arasındaki geçit bölgesine Isthmus rhombencephali denir.

    Telencephalon, memeli hayvanlar ve kuşlarda diğer kısımlara oranla oldukça fazla büyür ve Diencephalon ile Mesencephalon’u dorsal ve yan taraflardan tamamen kapatır. Aynı şekilde Metencephalon da hızlı bir gelişme göstererek Myelencephalon’u dorsalden kapatır.

    Beyin taslağının söylenen 5 bölümünden oluşan beyin kısımları ve kapsadıkları beyin oluşumları kısaca şöyle şematize edilebilir.

    A.Prosencephalon (Ön beyin)

    1.Telencephalon (Uç beyin, son beyin): Hemispherium’lar, Corpus callosum’un lateral kısmı, Corpus striatum, Columna fornicis, Basal ganglion’lar Rhinencephalon, Venriculi laterales.

    2. Diencephalon (Ara beyin): Thalamus, Corpus pineale, Tegmen ventriculi tertii, Hypophysis, Corpus mamillare, Tuber cinereum, Infudibulum, Chisma opticum, Tractus opticus.

    B.Mesencephalon (Orta beyin)

    1. Mesencephalon: Crus cerebri, Tectum mesencephali, Tegmentum mesencephali, Substantia nigra, III. ve IV. Beyin sinirlerinin çekirdekleri, Aquaeductus mesencephali.

    C. Rhombencephalon (yamuk beyin)
    Isthmus rhombencephali : Velum medullare rostale, Crura cerebelli rostralia.

    1. Metencephalon (ard beyin): Pons, Cerebellum, V. Beyin siniri.

    2. Myelencephalon (ilik beyin): Medulla oblongata, Brachia cerebelli caudalia, Tegmen fossa rhomboidea, Ventriculus quartus, VI., VII., VIII., IX., X., XI. ve XII. Beyin sinirleri.

    Pratikte büyük beyin olarak ifade edilen oluşumu Prosencephalon ile Mesencephalon, küçük beyini ise Cerebellum temsil eder.

    MERKEZİ – SANTRAL SİNİR SİSTEMİNİN ZARLARI – MENINGES

    Embriyonal hayatın ilk devrelerinde Encephalon ve Medulla spinalis’in taslakları Meninx primitiva denilen mezenşimal tek bir zar ile sarılmışlardır. Meninx primitiva bir müddet sonra iç ve dış olmak üzere iki katmana ayrılır. Ectomeninx adını alan dış katman daha kalın ve daha sağlam olup tekrar iki katmana ayrılır. Bunlardan dıştaki katman Cavum cranii ve Canalis vertebralis’i sınırlandıran kemiklerin Periost’unu oluşturur. Ectomenix’in iç katmanından ise Dura mater (Pachimeninx) gelişir. Periost’u oluşturan katman ile Dura mater arasında kalan aralığa Cavum extradurale (Spatium epidurale), bu aralıkta bulunan vena’lara da Venae extradurales denir. Beyin taslağını saran Dura mater (iç katman) ile Periost’u oluşturan dış katman daha sonra birleşirler ve Dura mater encephali denilen tek bir zarı oluştururlar. Bu iki yaprağın yapışması sonucunda arada bulunan Cavum extradurale de kaybolur. Cavum extradurale’de bulun ana Venae extradurales ise belirli bölgelerde toplanarak Sinus durae matris’i meydana getirirler. Canalis vertebralis içerisinde Medulla spinalis taslağını saran Dura mater Periost ile birleşmez ve bu bölgede iki zar arasındaki Cavum extradurale devamlı açık kalır. Aralıkta bulunan venalar ise Plexus vertebralis internus’u oluştururlar.

    Meninx primitiva’nın iç yaprağı olan Endomeninx, daha incedir. Bu katmandan Merkezi sinir organlarının ince zarı, Leptomeninx meydana gelir. Leptomeninx de dışta Dura mater’e komşu olan Arachnoidea ile içte sentral sinir organlarına yapışık olan Pia mater’e ayrılır.

    Dura mater ile Arachnoiea arasında bulunan dar aralığa Cavum subdurale denir. Son yapılan araştırmalara göre bu aralık Postmortal olarak şekillenir. Ölümden önce bu iki zar birbiri ile birleşmiştir.

    Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Pia mater ile Arachnoidea’yı birbirine bağlayan ve damarlar da kapsayan ince bağdoku uzantıları Cavum subarachnoideale’yi çok sayıda küçük bölmelere ayırırlar. Birbirleri ile ilişkili olan küçük bölmeler içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen sıvı bulunur.

    Çeşitli etkilere karşı son derece duyarlı olan Merkezi sinir organlarının bu şekilde her tarafın bir sıvı katmanı ile sarılmış olması, dıştan gelebilecek mekanik etkilere karşı korunmasında ve etkilerin azaltılmasında çok önemlidir. Aynı zamanda sıcaklığın korunması ve merkezi sinir organlarında iç basınç arttığı takdirde, basıncın doku üzerindeki etkisini azaltma bakımından Liquor cerebrospinalis çok önemli rol oynar. Cavum subarachnoidale ile Cavum subdurale arasında herhangi bir iletişim – communication yoktur. Ancak Cavum subarachnoidale, dolayısıyle Liqour cerebrospinalis, Apertura lateralis ventriculi quarti (Foramina Luscka) ile Apertura mediana ventriculi quarti (Foramen Magendii) denilen delikler aralığı ile 4. Beyin ventriculus’u ile ilişkide bulunur. Böylece Beyin ve Medulla spinalis her taraftan bir sıvı katmanı ile sarılmış durumdadır.

    Canalis vertebralis bölgesinde Dura mater, kanalın iç yüzünü örten Periost’tan Spatium epidurale denilen bir boşlukla ayrılmıştır.

    Şimdi bu zarları ayrı gözden geçirelim.

    1.PIA MATER

    Son derece ince, damardan zengin, beyin ve Medulla spinalis’in tüm yüzeyini örten bağdokudan bir zardır. Arachnoidea ile birlikte merkezi sinir organlarının yumuşak örtüsünü, Leptomeninx’i şekillendirir. Pia mater’i altındaki sinir dokusundan ayıran ve Glia hücrelerinin uzantılarından oluşmuş olan ince bir katman vardır. Bu katmana Membrana limitans gliae superficialis denir.

    Pia mater’de bulunan damarlar merkezi sinir organlarının içine sokulurken hem Pia mater’i, hem de Membrana limitans gliae superficialis’i birlikte sürüklerler. Böylece damarların çevresinde Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) ile ilişkide olan ve Wirchow-Robin aralığı denilen çok dar aralıklar oluşur. Bu şekilde damarların etrafını saran Pia mater ve Membraba limitans bazı maddelerin kandan Liquor cerebrospinalis’e, dolayısıyla sinir dokusuna geçmesine engel olur ve bir süzgeç görevini yaparlar.
    Pia mater taşıdığı çok sayıda kan damarları sayesinde merkez organlarının beslenmesinde önemli rol oynar. Beyin ve Medulla spinalis’in tüm Sulci ve Fissura’ları içine girer.

    Pia mater, örttüğü merkezi sinir organın bölümüne göre iki kısımı vardır.

    1.Pia mater encephali
    2.Pia mater spinalis

    II. ARACHNOIDEA

    Damardan fakir, ince, bağdokusal bir zardır. Pia mater ile birlikte Leptomeninx’i şekillendirmiştir. Beyin ve Omurilik üzerinde bulunan girinti ve yarıkların içerisine girmeksizin bunların üzerinden atlayarak geçer. Dura mater ile arasında kalan boşluğa Cavum subdurale, Pia mater ile Arachnoidea arasındaki boşluğa da Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) denir. Bu zarda Omurilik ile beyni sardığına göre Arachnoidea spinalis ve Aracnoidea encephali olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.ARACHNOIDEA SPINALIS

    Pia mater ile birlikte Medulla spinalis’i saran ince duvarlı, boru şeklinde bir oluşumdur. Median hat üzerinde, özellikle dorsal tarafta Pia mater ile Arachnoidea arasında seyreden iplik şeklinde oluşumlar (Trabeculae) görülür. Bunlar yer yer sıklaşarak sünger benzeri boşluklar oluştururlar. Cavum subarachnoidale içerisinde Liquor cerebrospinalis bulunur. Cavum subarachnoidale, Medulla oblangata’nın Medulla spinalis’e geçit bölgesi, yani Spatium atlantooccipitalis bölgesiyle Conus medullaris ve Filum terminale internum, yani Spatium lumbosacralis bölgesinde geniştir. Bu bölgelerde Occipital ve Lumbal punction yapılır ve klinik tanı için Liquor cerebrospinalis alınır.

    2. ARACHNOIDEA ENCEPHALI

    Bu zar beyindeki Gyri’ler üzerinde Pia mater ile kontakt halindedir. Buna karşın bazı yerlerde, özellikle Cerebellum ve Medulla oblongata, Cerebrum ve Cerebellum arasında oldukça geniş aralıklar bırakır.

    Cisterna subarachnoidalis denilen bu aralıklar bulundukları yerlere göre Cisterna vermis cerebelli, Cisterna corporis callosi , Cisterna medulla oblongata, Cisterna pontis, Cisterna intercruralis, Cisterna basilaris ve Cisterna chiasmatis adlarını alırlar. Bunlardan en büyüğü Cisterna cerebellomedullaris’tir ve Atlantooccipital punction ile Liquor cerebrosponalis’in alındığı yerdir.

    Cavum subarachnoidale (Leptomeningicum) içerisinde Liquor cerebrospinalis denilen bir sıvı tam saydam ve içinde hemen hemen şekilli element bulunmayan bir sıvıdır.

    Liquor cerebrospinalis’in büyük bir bölümü Ventriculus lateralis’lerdeki Plexus choroideus’lar tarafından salgılanır. Buradan Foramen interventriculare yolu ile Ventriculus tertius’a, buradan da Aquaductus mesencephali yolu ile Ventriculus quartus’a ulaşır.

    Ventriculus quartus’tan da Medulla spinalis’in Canalis centralis’ine ve Plexus choroideus ventriculi quarti üzerindeki Apertura lateralis ventriculi quarti ve Apertura mediana ventriculi quarti adındaki delikler aracılığı ile Cavum subarachnoidale’ye geçer.

    Açıklanan şekilde salgılanan ve Cavum subarachnoidale’de dolaşan sıvı, Arachnoidea’dan Vena sinus’larına giren Villi arachnoidales ile kana geri alınır.

    Normal durumda salgılanan ve resorbe olan miktar eşit olduğundan sıvının miktarı ve basıncı sabittir.

    Liquor cerebrospinalis her şeyden önce merkezi sinir sistemi için mekanik bir koruyucudur. Aynı zamanda beyinde arteriyel ve venöz damar sistemleri arasındaki hidrostatik basıncı dengeler ve metabolizmada görev alır. Pratik uygulamada Lumbal punction ile alınan serebrospinal sıvının fiziksel özellikleri ve bileşimi saptanarak klinik teşhis bakımından önemli tanılar konulabilir. Yine aynı yolla az bir miktar Liquor serebrospinalis çekildikten sonra yerine narkotik bir eriyik enjekte edilerek Lumbal anestezi sağlanır. Beyin basıncı arttığı hallerde basıncı azaltmak amacı ile yine buraya punction yapılır.

    III. DURA MATER – PACHYMENINX

    Dura mater (Pachymeninx), diğer iki zarla birlikte merkezi sinir sistemini en dıştan sarar. oldukça sağlam, sert, kalın ve damardan fakir fibroz bir zardır.

    Arachnoidea ile arasında Cavum subdurale adı verilen bir boşluk bulunur. Bu zar da diğer iki zar gibi beyin ve omuriliği sardığına göre, Dura mater encephali ve Dura mater spinalis olmak üzere iki kısımda incelenir.

    1.DURA MATER ENCEPHALI

    Beyin taslağını saran ve iki katmandan ibaret olan Ectomeninx daha sonra kaynaşır ve tek bir zar halinde Dura mater encephali’yi oluşturur. Dura mater encephali, hem kafatası kemiklerinin beslenmesini sağlayan Periost, hem de beyni koruyan ve sarsılmadan yerinde durmasını sağlayan destek görevini yüklenir.

    Aracnoidea’dan Cavum subdurale denilen mikroskobik bir boşlukla ayrılır ve ona yalnız kan damarlarıyla bağlanır.

    Dura mater encephali, kafatası kemiklerinin iç yüzüne bağ dokusal elastik lifler ve damarlarla bağlanmıştır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi böylelikle kafatası kemiklerinin aynı zamanda Periost’unu oluşturur. Bu bağlantı, Tentorium cerebelli osseum, Crista petrosa, Crista galli, Crista sagittalis interna gibi çıkıntılı kısımlarda çok sıkıdır.

    Dorsal ve yanlarda kafatası kemiklerine daha gevşek bir şekilde bağlanır ve yerinden kolaylıkla ayrılabilir. Beyinden çıkan sinirler kısa bir mesafede Dura kılıfı ile sarılmış olarak giderler ve bu şekilde de Beyin, kafatası çevresine tespit edilmiş olur. Beynin asıl tespit işini yüklenen ve Dura mater encephali’nin yapmış olduğu üç önemli oluşum vardır. Bunlar,

    1.Falx cerebri,
    2.Tentorium cerebelli mebranaceum,
    3.Diaphragma sellae turcicae’dır.

    FALX CEREBRI

    Orak şeklinde bir Dura dublikatörüdür ve iki beyin hemisferi arasındaki Fissura longitudinalis cerebri içine girer. Konveks olan dorsal kenarı Crista galli ve Crista sagittalis interna’ya yapışarak Tentorium osseum’la kadar gider ve burada Tentroium cerebelli membranaceum’a birleşir. Serbest olan ventral kenarı konkavdır ve Corpus callosum’a yakınlığı türler arsında ayrımlar gösterir.

    Falx cerebri’nin iki yaprağı arasında sinus sagittalis yer alır. Falx cerebri, hemisferleri yerinde tespit eden bir oluşumdur.

    TENTORIUM CEREBELLI MEMBRANACEUM

    Dura mater encephali’nin büyük beyin ile küçük beyin arasındaki Fissura transversa cerebri’nin içine gönderdiği bir Dura dublikatörüdür.

    Falx cerebri’ye, transversal olarak bulunan at nalı şeklinde bir oluşumdur.

    Tentorium osseum, Protuberantia occipitalis interna’ya bağlanır ve Crista petrosa boyunca kafatası tabanına kadar uzanır. Kuvvetli konkav olan ventral kenarı Tectum mesencephali yakınlarına kadar gelir. Bu oluşumun iki yaprağı arasında Sinus transversus bulunur.

    DIAPHRAGMA SELLAE TURCICAE

    Dura mater encephali’nin Dorsum sella ya da Fossa hypophysialis’in kenarlarından Hipofiz bezinin üzerine atlamasıyla şekillenen ve bu bezi beyinden ayıran bir oluşumdur. Bu bölgede Dura mater encephali, iki yapraklı durumunu korumaktadır. Öyle ki Hipofiz bezi Dura’nın iki yaprağı tarafından oluşturulan bir kese içinde yer alır. Bölmenin ortasında Foramen diaphragmaticus denilen bir delik vardır. Bu delikten Hipofizin sapı geçer ve Hipofizi beyine bağlar.

    1.DURA MATER SPINALIS

    Dura mater encephali’nin aksine iki yapraklıdır.

    1. Dura mater periostalis (Lamina externa)
    2. Dura mater meningalis (Lamina interna)

    Dura mater periostalis (Lamina externa), Canalis vertebralis’in iç yüzüne yapışmıştır ve omurların Periost’unu oluşturur. Bu iki yaprağı birbirinden ayıran boşluğa Cavum interdurale (Spatium interdurale, Cavum epidurale) denir. Bu boşluğu yağ ve gevşek bağ dokusundan ibaret bir kitle doldurmuştur. Bu kitle, Columna vertebralis’in hareketleri sırasında, Medulla spinalis’i koruyucu bir yastık görevi yapar.

    MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ – SYSTEMA NERVOSUM CENTRALE – M.S.S.

    M.S.S. Beyin ve Medulla spinalis’ten oluşmuştur. Beyin 14 milyar Nöron içerir ve erişkin insanda yaklaşık 1300 gramdır. Beyin,

    1.Cerebrum,
    2.Diencephalon,
    3.Caudex,
    4.Cerebellum’dan oluşmuştur.

    CEREBRUM

    Kafatasının büyük bir bölümünü işgal eder. Corpus callosum denen bir beyaz cevher köprüsü ile birbirine bağlı iki Hemisfer’den oluşur. Cerebrum’un yüzeyini 2-4 mm kalınlığında ve çoğu yerde 6 katmandan oluşmuş Gri cevher katmanı yapar. Buna Cortex cerebri adı verilir. Cortex cerebri ceviz içi gibi bir takım kıvrımlar ve yarıklar içerir. Kıvrımların her birine Gyrus adı verilir. Yarıklara Sulcus veya Fissura denir. Hemisfer’leri birbirinden ayıran Sagittal konumdaki yarığa Fissura longitudinalis denir.

    Her Hemisfer, Fissura ve Sulcus’lar tarafından 4 loba ayrılır. Sulcus centralis, Frontal lobu Parietal lobdan ayırır. Sulcus centralis’in önünde Gyrus precentralis bulunur. Burası primer motor alandır. Sulcus centralis’in arkasındaki Gyrus postcentralis, primer duyu alanıdır. Koku duyusu ile ilgili alanlar, konuşmanın motor alanı (Brocca), emosyonel, sosyal davranış ve entellektüel zeka merkezleri Frontal lobda yer alır. Temporal lobda işitme merkezi (Heschl) ve konuşmanın duyu alanı (Wernicke), Oksipital lobda görme alanı bulunur. Kortekste bazı alanlar bilgilerin yorumlandığı ve entegre edildiği Assosiasyon alanlarıdır.

    Beyin korteksinin her kısmına impulslar gelmekte ve buralardan impulslar çıkarak başka yerlere gitmektedir. Buna göre, korteksin her bölgesi, Afferent yolların sonu ve Effrent yolların başlangıcıdır. İmpulslar hem gri cevherde hem de beyaz cevherde seyreden Assosiasyon lifleri boyunca yayılarak korteksin çeşitli bölgeleri ve merkezleri arasında bağlantıları sağlarlar. Serebral korteks, duygu, irade, hafıza, zeka, muhakeme yaratıcılık gibi fonksiyonlardan sorumludur. Ayrıca iskelet kaslarının motor aktivitelerini düzenler.

    BAZAL GANGLIYONLAR

    Bazal gangliyonlara, Nucleus caudatus, Putamen ve Globus pallidus dahildirler. İlk ikisi beraberce (Nucleus caudatus ve Putamen), Corpus striatum’u meydana getirirler. Bazı otoriteler Corpus subthalamicum, Nucleus ruber ve Substantia nigra’yı da bazal gangliyonlara dahil ederler.

    Cortex cerebri’si iyi gelişmemiş hayvanlarda, Örneğin Reptiliae (Sürüngenler) ve Kuşlarda, bazal gangliyonlar beyinin öteki bölgelerine oranla büyüktürler.

    Nucleus caudatus, Cortex cerebri’nin 2 S, 4 S ve 8 S alanlarında sinirler alır. Bu bölgeler inhibe edici bölgelerdir. İnhibe edici impulslar, Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e gelirler ve burasını inhibe ederler. Putamen ise Cortex cerebri’nin 4 ve 6 numaralı alanlarından sinirler alır. Bu alanlar eksite edici (uyarıcı) alanlardır. Putamen, yine Globus pallidus yoluyla, Formatio reticularis’e sinirler göndererek burasını eksite eder.

    Globus pallidus, Nucleus caudatus ve Putamen’den aldığı impulsları Formatio reticularis’ten başka Thalamus, Hypothalamus, Nucieus ruber ve Beyin köküne gönderir.

    Nucleus caudatus ve Putamen en çok Cortex cerebri’den Afferent sinirler alırlar ve Globus pallidus ve Substantia nigra’ya Efferent sinirler gönderirler. Nucleus ruber ise bütün bazal gangliyonlardan Afferent sinirler alır, fakat bunlara Efferent sinirler göndermez. Nucleus ruber’den Efferent sinirler Thalamus, Formatio reticularis, Inferior olive ve Omuriliğe giderler.

    Buna göre Nucleus caudatus ve Putamen bazal gangliyonların alıcı istasyonları, Globus pallidus ve Nucleus ruber ise verici istasyonları gibi iş görmektedirler.

    DIENCEPHALON

    Cerebrum’un hemen altında yerleşmiş ve 3 kısımdan oluşmuştur. Bunlar,

    1.Epithalamus,
    2.Thalamus,
    3.Hypothalamus tur.

    Epithalamus, III ventrikülün tavanında yer alır. Koku ile ilgili serebral korteks alanlarıyla bağlantı kurar.

    Thalamus, Diencephalon’un en büyük parçasıdır. İki oval gri cevher kitlesi içerir. Bu kitleler birbirine Massa intermedia ile bağlanmışlardır ve III. ventrikülün lateral duvarını oluştururlar. Koku duyusu dışında bütün duyular kortikal merkezlere gitmeden önce Ana istasyon durumundaki Thalamus’a uğrarlar.

    Thalamus bu duyuları inceler, bir seçim yapar ve korteks arasında Radiatio thalamocorticalis denilen karşılıklı bağlantılar aracılığıyla korteks’e iletir. Thalamus duyular için bir süzgeç görevi gördüğü için dikkatin toplanmasını sağlar. Thalamus düzeyinde duyular ilkel bir şekilde algılanabilirler. Örneğin birey elindeki bir nesnenin farkında olabilir. Ancak nesnenin şekli, ağırlığı ve sıcaklığı hakkında bir yorum yapamaz.

    Hypothalamus, Thalamus’un altında III. ventrikülün döşemesini oluşturur. İç organlardan, koku mukozasından, serebral korteks’ten ve Limbik sistemden çok sayıda lifler alır. Hipofiz bezi ile bağlantıları vardır. Hypothalamus Otonom sinir sisteminin üst merkezi gibi görev yaptığı için, kalp atım hızı, sindirim refleksleri ve sidik kesesinin kontraksiyonu gibi birçok visseral işlevleri düzenler. Sinir sistemi ile Endokrin sistemi arasında bağlantı kurar. Hypothalamus’taki bazı hücre gruplarının yaptıkları hormonlar kan yoluyla Hipofiz bezinin ön bölümüne (Adenohipofiz) ulaşır ve oradaki hormonların yapım ve salgılanmasını uyarırlar.

    CAUDEX – BEYİN SAPI – BEYİN KÖKÜ

    Cerebrum’u Medulla spinalis’e bağlar.

    1.Mesencephalon,
    2.Pons,
    3.Medulla oblangata’dan oluşmuştur.

    Mesencephalon, Diencephalon ve Pons arasında uzanır. Ön kısımda yer alan Pedunculus cerebi’ler serebral korteks ve Medulla spinalis arasında uzanan lifler içerirler. Arka kısmında bulunan 4 kabartıdan (Tectum mesencephali) üsteki ikisi görme, alttaki ikisi işitme refleksleri ile ilgilidirler.

    Pons, Medulla spinalis ve diğer beyin kısımları arasında bir köprü gibidir. Bu bağlantıları enine ve uzunlamasına lifler aracılığıyla sağlar. Enine lifleri Cerebellum’u devreye sokar. Uzunlamasına seyredenler, Medulla spinalis ve Medulla oblongata ile daha üst merkezleri birbirine bağlayan motor ve duyu lifleridir.

    MEDULLA OBLONGATA

    Medulla spinalis’in yukarı doğru devamıdır. Foramen magnum ile Pons arasında uzanır. Medulla oblongata’nın beyaz cevherini Medulla spinalis’ten yükselen (Ascendens) veya Medulla spinalis’e inen (Descendens) Traktuslar oluşturur. Serebral korteks’ten başlayıp aşağıya inen Piramidal yollar burada çaprazlaşırlar. Medulla oblongata’da özellikle Vejetatif (Vegetative) fonksiyonların merkezlerinin bulunduğu yerdir. Vejetatif fonksiyon deyince hem bitkilerde hem de hayvanlarda mevcut olan yaşamsal fonksiyonlar kastedilir.

    Vejetatif fonksiyonlara
    1.Solunum,
    2.Sindirim,
    3.Dolaşım,
    4.Sekresyon,
    5. Üreme (Reprodüksiyon),
    6.Absorpisyon dahildirler.

    Solunumla ilgili olarak solunum merkezleri, sindirimle ilgili olarak çiğneme, yutma, tükürük bezlerinin salgı yapmaları ve kusma refleks merkezleri, dolaşımla ilgili olarak vazomotor ve kalp çalışmasını, kan basıncını ayarlayan merkezler hep beyin kökünde yer almışlardır. Ayakta durma ve vücudun vaziyet alması ile ilgili reflekslerin merkezleri de beyin kökündedir.

    10 çifti beyin kökünden çıkan ve 2 çifti Cerebrum’un uzantısı olarak kabul edilen 12 çift kafa siniri vardır. Bunlar, Roma rakamlarıyla 1’den 12’ye kadar numaralanırlar. Numaraları yukarıdan aşağıya çıkış düzeylerini gösterir.

    Buna göre kafa çifti sinirleri şöyle sıralanır.

    I. N. Olphactorius : Koku siniridir.
    II. N. Opticus : Görme ile ilgilidir.
    III. N.Oculomotorius : Göz kasları ve refleks ile ilgilidir.
    IV. N.Trochlearis : Göz kasları ile ilgilidir.
    V. N. Trigeminus : Yüz derisi ve çiğneme kaslarına dağılır.
    VI. N. Abducens : Göz kasları ile ilgilidir.
    VII. N. Facialis : Yüzün mimik kaslarını innerve eder.
    VIII.N. Vestibulocochlearis : İşitme ve denge ile ilgilidir.
    IX.N.Glossopharyngeus : Tat duyusunu alır.
    X.N.Vagus : Karın ve Thoraks içi organlarına dağılan motor ve duyu dalları vardır.
    XI.N.Accessorius : Trapezius ve Sternomastoideus kaslarını innerve eder.
    XII.N.Hypoglossus : Dil kaslarına dağılır.

    CEREBELLUM

    Cerebellum, kafatası boşluğunun arka kısmı içine oturmuş ve Cerebrum’dan Tentorium cerebelli ile ayrılmıştır. Ortada Vermis denilen, kıvrılmış bir kurda benzeyen kısım ile birleştirilmiş iki Hemisfer’den oluşmuştur. Dış yüzeyi enine seyreden birçok paralel çizgilerle küçük enine katlantılara ayrılmıştır. Folia cerebelli adı verilen bu katlantılar, Cerebellum yüzeyi boyunca kesilmeden devam ederler. Cortex cerebelli de bu yarıklardan içeri sokulduğu için, Median hatta yapılan bir sagittal kesitte beyaz cevher bir ağacın dallanması şeklinde görünür. Bu görünüşe Arbor vitae cerebelli (Beyiciğin Yaşam Ağacı) denir.

    Cerebellum’un fonksiyonu kasların çalışmadaki koordinasyonu sağlamaktadır. Cerebellum’un gelişme açısına göre kısımları, Archicerebellum, iç kulaktan gelen bilgilere göre kas tonusunda değişiklikler yaparak vücudun dengesini ve göz hareketlerini ayarlar. Nispeten yeni kısımları (Paleocerebellum) bütün vücuttaki kas ve tendonlardan Proprioseptif dokunma ve basınç duyularını alır. Cevaplarıyla kas tonusunu değiştirerek harekette sinerjik etkiyi düzenler. Hareketlerin istenilen düzen içinde yapılabilmesi için bu etki çok önemlidir. Yeni kısımlar Neocerebellum hareketlerin yumuşak istenilen düzen içinde, koordineli olarak çalışmasını sağlar. Cerebellum olmadan, kasların kasılmasında bir düzensizlik ortaya çıkar. Kısacası Cerebellum, doğrudan doğruya kasa emir vermemesine karşın, motor merkezlerin emirlerini değiştirerek veya yeniden düzenleyerek hareketlerin uyum içinde yapılmasını sağlar.

    MEDULLA SPINALIS

    Vertebral kanal içerisinde, Foramen magmun ile L-2. vertebra arasında Medulla oblangata’nın devamı olarak uzanır. Yaklaşık 45 cm uzunluğundadır.

    Conus medullalaris denilen koni şeklinde bir uç ile sonlanır. Bu koninin ucundan Filum terminale denilen bir fibröz iplik 1.Coxygeal segmentin arkasına yapışır.

    Medulla spinalis 31 segment içerir. Her segment bir çift spinal sinirin çıktığı bölgedir.

    Medulla spinalis düz bir silindir şeklinde değildir. C-3. – T-2. segmentler arasında Intumescentia cervicalis T-9. Conus medullaris arasında Intumescentia lumbosacralis denilen iki belirgin kalınlaşma gösterir.

    Medulla spinalis’te gri cevher içte, beyaz cevher dışta yerleşmiştir. Kesitlerde gri cevher H harfi şeklinde görülür. H’nin ön kollarına Cornu anterior – Ön boynuz, arka kollarına Cornu posterior – Arka boynuz denir.

    Gri cevher bütün Medulla spinalis boyunca, sütun şekilli bir kitle oluşturur. Bu nedenle Columna terimi de kullanılabilir.
    Ön boynuzda kasları innerve eden motor hücreler, arka boynuzda ise duyu hücreleri bulunur. Motor ve duyu hücrelerinden başlayan lifler bir Radix anterior-Ön kök ve Radix porterior-Arka kök yaparlar. Ön ve arka köklerin Foramen intervertebralis dışında birleşmesiyle spinal sinir oluşur. Bu nedenle bir spinal sinirde hem motor hem de duyu lifleri bir arada yer alır.

    Arka kök üzerinde her bir spinal sinir için bir spinal gangliyonda yaparlar (Bell-Magendie Kanunu). Cornu anterior ve Posterior enine bir gri cevher kitlesi ile birleştirilmişlerdir. Bu gri cevher kitlesinin önünde beyindeki ventrikülleri temsil eden Canalis centralis bulunur.

    Beyaz cevher, uzunlamasına seyreden sinir lifleri tarafından oluşturulmuştur.

    1.Funiculus anterior,
    2.Funiculus posterior,
    3.Funiculus leteralis olmak üzere üç kordon halinde düzenlenmiştir.

    Aşağıdan yukarıya doğru gittikçe yeni liflerin eklenmesiyle beyaz cevherin miktarı artar. Bu nedenle Medulla spnalis’in servikal segmentlerinde sakral segmentlere göre daha fazla beyaz cevher vardır.

    M.S.S. içinde aynı yerden başlayan, aynı seyri gösteren ve aynı merkezlerde sonlanan lif demetlerine Tractus veya Fasciculus denir. Medulla spinalis’in temel işlevlerinden biri Ascendens – Yükselen ve Descendens -inen Traktuslar aracılığıyla motor ve duygusal bilgileri beyine veya kaslara iletmektedir. İkinci önemli işlevi Reflekslerin düzenlenmesidir. Medulla spinalis’ten yükselen lifler duyu yollarıdır. Bu yollar Piramidal Medulla spinalis’e istemli hareketleri başlatan impulsları taşırlar. Ekstremite’lerin distal kısımlarındaki ince ve becerili hareketleri kontrol ederler.

    Bu yolların zedelenmesinde (Üst motor nöron felci) bu hareketler kaybolur. Alt motor nöron zedelenmesi kas ve sinir bağlantısı kesildiği için Refleks ve istemli bütün hareketler kaybolur. Kas tonusu kaybolur ve kas kısa zamanda Atrofi’ye uğrar.

    Medulla spinalis’e üst merkezlerden, Piramidal yollar dışında inen lifler Ekstrapiramidal yolları yaparlar. Bu yollar içerisinde Bazal gangliyonların da yer aldığı Ekstrapiramidal sistem ile ilgilidir. Ekstrapiramidal sistem, önce serebral korteksin yardımıyla öğrenilmiş daha sonra otomatik hale gelmiş (Stereotip) hareketlerin kontrolünü yapar. Korteks bu hareketlere ancak gerekli olduğu zaman karışıp yönlerini değiştirir. Örneğin bir atlet yapacağı hareketi birçok kez tekrarlayarak, bu hareketin otomatik hale gelmesini sağlayabilir. Ancak koşu sırasında ayak anlaşılmadık bir yüzeye bastığında korteks işe derhal müdahale ederek ayağın pozisyonunun düzeltilmesini sağlar.

    Medulla spinalis gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olarak da iş görür. Bu refleks merkezleri ile beyin merkezleri arasında bağlantı sağlayan yollar Medulla spinalis’ten geçer.

    MEDULLA SPINALIS KLİNİK BİLGİ

    1. Vertebral kolon kırık ve çıkıklarında veya disk fıtıklarında en büyük tehlike M. spinalis’in zedelenmesidir. Zedelenmenin durumuna göre, zedelenme düzeyinin altında kalan vücut kısımlarında kalıcı veya geçici felçler, duyu kayıpları veya ağrı duyusu semptomları görülebilir.

    2. M.S.S. ve sinir kökleri Beyin-omurilik sıvısı (B.O.S.-Liquor Cerebrospinalis) adı verilen bir sıvının içinde yüzer durumdadır. Bazı hastalıklarda analiz veya başka amaçlarla bu sıvı iğne ile alınır. Sıvının alınma işlemine Lumbal ponksiyon denir. M. spinalis’in alt ucu L-1. Vertabra’nın altında sonlandığı için Lumbal ponksiyon bu vertabra düzeyinin daha altından yapılır. Genellikle L-3. – L-4. veya L-4.- L-5. Vertabra’ların spinal çıkıntıları arasından, Ligamentum flavum delinerek girilir. Bu durumda iğne Cauda equina’yı oluşturan sinir kökleri arasına gireceği için M. spinalis’i zedeleme olanağı yoktur.

    Hastanın aniden şoka girerek düşme olasılığı da göz önüne alınarak bu işlem, hastayı düz bir zeminde yan yatırıp beli Fleksiyon durumunda iken yapılmalıdır.

    Omurga kırıklarında yaralının sedyeye alınması önemlidir. Servikal vertebra kırıklarında baş ve boyun kımıldamayacak biçimde tespit edilmelidir. Başa asla Fleksiyon yaptırılmamalıdır. Hasta sert ve düz zeminli bir sedyeye sırt üstü yatırılmalı ve servikal kurvaturun altında hafif bir destek (Kumaş, Gömlek, Ceket. vb. ) konulmalıdır.

    Torakal ve Lumbal bölge kırıklarında gövdeye ve bele asla fleksiyon yaptırılmamalı, hasta sert zeminli düz bir sedyeye, sırtüstü nötr pozisyonda yatırılmalıdır. Bel kurvaturu altına hafif bir destek materyal konulmalıdır.

    SPİNAL SİNİRLER – PERİFERİK SİNİR SİSTEMİ

    Medulla spinalis’ten çıkış düzeylerine göre adlandırılan 31 çift spinal sinir vardır. 1. çift Oksipiltal kemik ile Atlas arasından, diğerleri Foramen intervertebralis’ten çıkarlar. Buna göre 8 çift Servikal, 12 çift Torakal, 5 çift Lumbal, 5 çift Sakral ve 1 çift Koksigeal spinal sinir vardır. Daha önce de değinildiği gibi bir spinal sinir hem duyu hem de motor lifler içerir.

    Torakolumbal ve Sakral bölgeden çıkan sinirlerde otonom lifler de bulunur.

    Lumbal, Sakral ve Koksigeal sinirler Medulla spinalis’in alt ucundan her biri kendi çıkış deliklerine ulaşmak üzere aşağıya doğru inerler. Bu, sinirlerin At kuyruğu şeklinde görünmesine neden olur. Bu görünüşe Cauda equina denir. Bir spinal sinir bağ dokusundan yapılmış bir kılıf ile sarılmıştır. Buna Epineurium denir. Siniri oluşturan Fasiküller Perineurium, bir tek sinir lifi Endoneurium ile sarılmıştır. Spinal sinirler hedef organa varmadan önce bazı bölgelerde ağlar oluştururlar. Bu ağlara Pleksus adı verilir. Boyunda Plexus cervicalis’i yapan sinirler boynun deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus brachialis’i yapan spinal sinirler üst ekstremiteye dağılırlar. Pleksus brachialis, Axilla (koltuk altı) bölgesinde uzanır. Bu Pleksus’tan çıkan N. radialis (Radial sinir) el bileği ve parmağa Ekstensiyon yaptıran kaslara dağılır. N. medianus (Median sinir) ile N. ulnaris (Ulnar sinir) el bileği ve parmaklara Fleksiyon yaptıran kaslara dağılır. N. axillaris (Aksillar sinir) omuzu hareket ettiren kaslara dağılır. N. musculocutaneous (Muskulokuteneus siniri) omuz eklemine Fleksiyon yaptıran M. coracobrachialis ile dirsek eklemine Fleksiyon yaptıran M. biceps brachii’ye dağılır. Bu sinirler aynı zamanda üst ekstremitenin derisinden duyu taşırlar.

    Torakal sinirler bir Pleksus oluşturmazlar. Her bir torakal spinal sinir kendi seviyesindeki interkostal aralıkta interkostal kaslar arasında seyreder. Bu sinirler toraks ve karın duvarı deri ve kaslarına dağılırlar.

    Plexus lumbalis’ten (Lumbal pleksus) çıkan N. femoralis (Femoral sinir) diz eklemine kadar uzayan M. quadriceps femoris’e dağılır. N. obturatorius (Obturator sinir) ise uyluğun Adduktor kaslarına dağılır.

    Plexus sacralis’in (Sakral pleksus) N. ischiadicus (Siyatik siniri) adı verilen kalın bir dalı ve daha küçük Gluteal sinir dalları vardır. Gluteal sinirler, Gluteal kaslara dağılırlar. Siyatik siniri, N. peroneus communis ve N. tibialis’in birleşmesinden oluşmuştur. N. peroneus communis, Fibula boynunun arka kısmında yüzeyselleşir. Burada kolayca palpe edilebilir. Bu sinir ayağın Dorsifleksiyon ve Eversiyonunu yöneten kas gruplarını innerve eder. Alt ekstremite ve Pelvis’in deri alanlarının duyusu Lumbal ve Sakral Pleksus sinirleri tarafından taşınır. N. tibialis uylukta Hamstring grubu kaslar ile bacakta M. popliteus, M. plantaris, M. gastrocnemius, M. soleus, M. tibialis posterior, M. fleksor digitorum longus, M. fleksor hallucis longus ve ayak tabanındaki bütün kısa kasları innerve eder. Bu nedenle N. Tibialis, ayağın ve parmakların Plantarfleksiyon ve inversiyon hareketlerini yönetir. Uyluktaki dağılımı ile yürüyüş sırasındaki kalça Ekstensiyonu ve dizin Fleksiyonunu yönetir.

    NERVUS ISCHIADICUS (PLEXUS ISCHIADICUS) KLİNİK BİLGİ

    1. Siyatik sinirin büyüklüğü nedeniyle zedelenmesi çok kolaydır. Disk fıtıkları, Kalçanın kırık ve çıkıkları, Doğum sırsında bebek bacaklarının Traksiyonu, Pelvis tümörleri, Delici yaralanmalar, Gluteal bölgeye hatalı ilaç enjeksiyonları ve çeşitli sinir iltihapları Siyatik siniri’ni tutabilir.

    Sinirin tam kesisinde N. tibialis ve N.peroneus’lardan innerve olan Hamstring kasları (But kasları) bütün bacak ve ayak kasları felce uğrarlar. Aşil refleksi ve Babinski refleksi kaybolur. Ama Siyatik siniri çoğunlukla kısmi felçlere uğrar.

    2. Siyatik deyimi, Siyatik sinir dağılım alanındaki yaygın ağrıyı tanımlamak için kullanılır. Ağrı Gluteal bölge özellikle iç kesiminde, uyluğun arka bölgesi, bacağın ve ayağın iç kesimini kapsar.

    Siyatik çoğunlukla, sinirin dorsal veya ventral köklerinden bir veya bir kaçının baskı altında kalması sonucu gelişir. Eğer tek bir kök baskı altında ise ağrı yalnızca o segmentin innervasyon alanına akseder. Örneğin, L-5 – S-1 arasındaki bir Disk fıtığı S-1. kökleri baskıya alır. Bu durumda ağrı uyluğun arka, bacağın arka-dış kesimlerine yayılır.

    3. M. biceps femoris’in uzun başı N. tibalis, kısa başı N. peroneus communis’ten innerve olduğu için başları ayrı ayrı zedelenebilir.

    4.Patrick F-ab-er-e işareti: Ağrılı ekstremitenin topuğu, ekstensiyondaki karşı dizin üstüne konur. Hasta diz bu pozisyonda yatağa doğru bastırılamaz. Kısaca bu dizin Fleksiyon + Abduksiyon + Dış Rotasyon + Ekstensiyon girişimlerinde şiddetli ağrı olur. Bu işaret bize kalça ekleminde bir hastalık olduğunu gösterir. Siyatik de F-ab-er-e hareketi ağrısız olarak yapılabilir.

    5.Laseque işareti: Sırt üstü yatan bir hasta, dizi Ekstensiyonda iken kalçasına Fleksiyon yaptırarak Ekstremiteyi yukarı kaldırırsa, bütün Siyatik sinir dağılımı bölgelerinde yaygın ağrıdan şikayet eder Bu ağrı Siyatik sinir hastalığının işaretidir.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ

    Otonom sinir sistemi vücudun istem dışı çalışan kaslarını innerve eden sinir sistemi bölümüdür. Bezlerin salgı yapmasını ve iç organların hareketlerini de kontrol eder.

    Otonom sinir sisteminde Sempatik sinir sistemi ve Parasempatik sinir sistemi olmak üzere iki bölüm vardır.

    Otonom sinir hücreleri Beyin kökü ve Medulla spinalis’te yerleşmiştirler. Akson’lar Medulla spinalis ve Beyin kökünü Periferik sinirler olarak terk ederler.

    Parasempatik ve Sempatik tüm Otonomik uyarım, Sinaps yapan iki nöronla gerçekleşir.

    Bunlar, Pregangliyonik nöron ve Gangliyonik nöron’dur. Pregangliyonik nöron M.S.S. içindedir. Akson’una Preganglionik lif denir. Gangliyon nöronu M.S.S. dışında bulunan bir Otonom gangliyon’un içindedir. Akson’una Postgangliyonik lif denir.

    Merkezi sinir sistemi ile Viseral organlar arasında yer alan Efferent periferik yol üzerindeki sinir hücresi kümelerine Otonom gangliyonlar denir. Buradaki hücreler Beyin ve Medulla spinalis’ten gelen Otonom liflerle sinaps yaparlar. Kendi aksonlarını ise visseral organlara gönderirler.

    Otonom ganglionlar vücutta 3 şekilde dağılmışlardır.

    1.Paravertebral ganglionlar, Columna vertebralis’in ön-yan kısımlarında, segmental olarak sıralanmışlardır. Bu gangliyonlar birbirlerine Longitudinal liflerle bağlanırlar ve Columna vertebralis’in iki yanında Truncus symphaticus’ları oluştururlar.

    2.Prevertebral ganglionlar, Aorta abdominalis ve büyük dalları etrafında yer almış gangliyonlardır.

    3.Terminal ganglionlar, Yalnızca Parasempatik gangliyonlardır. Bunlar innerve edilen organın içinde veya hemen bitişiğinde yer alırlar.

    Otonom sinir sistemi 3 ana bölümden çıkar

    1.Kraniyal bölüm buradan Okulomotor, Fasiyal, Glossofaringeus ve Vagus sinirleri içindeki Pregangliyonik visseral motor lifler çıkarlar. Bu lifler Terminal gangliyonlarda Sinaps yaptıktan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    2.Thoraco-lumbal bölüm T-1–L-2 arasındaki segmentlerden çıkarlar ve Trunkus sempatikatus’a girerler, ya Prevertebral veya Paravertebral gangliyonlarda Sinaps yaparlar. Sinaps’tan sonra hedef organa giderler. Bu bölüm Sempatiktir.

    3.Sakral bölüm S-2, S-3, S-4 düzeylerinden Medulla spinalis’ten çıkarlar. Pelvis organları ile ilgili Pre-vertebral gangliyonlarda Sinaps yapıp hedef organa giderler. Bu bölüm Parasempatiktir.

    Organların çoğu ikili otonomik innervesyona sahiptir. Bu ikili innervasyonun etkileri terstir. Ancak düzenli çalışırlar. Bu otonomik innervasyon organ ve bezleri normal etkinlikte tutan zayıf impulslar gönderirler.

    Stresli durumlarda sempatik impulslar daha güçlü olur ve organlarla bezler stres ortamına reaksiyon gösterirler. Stres ortamı düzeldiği ve organ fonksiyonları normale döndüğü zaman Parasempatik sistem etkin duruma geçer.

    Fazla efor harcandığında ya da endişe ve dehşete düşüldüğünde kalp atım hızı artar. Koroner damarlar iskelet kas damarlı ve bronchiol’ler genişler. Karaciğer Glukojen’den daha fazla glukoz üretir.

    Derideki küçük Arterioller, vasokonstriktör ve kan basıncı artar. Yüz sararır, fakat kaslar ve beyin daha fazla oksijen harcayarak bireyi hem fiziksel hem de zihinsel harekete hazırlar. Aynı zamanda göz pupillaları genişler, kıllar dikleşir ve ter bezleri daha fazla ter üretir. Bu arada barsak ve mide hareketleri ile sindirim özsuyu sekresyonu inhibe olur, ağız kurur. Bu sempatik sinir sisteminin etkisidir. Bir saldırı, savunma, dövüşme ve koşma gibi durumlarda açığa çıkar.

    Stres durumu bittikten sonra, Parasempatik sinir sistemi olayları normale döndürür. Sindirim organları daha fazla kan alır, bezler salgılarını artırır ve boşaltım organları tekrar fonksiyonlarını başlatır. Kalp atımı hızı ve kan basıncı düşer. Tekrar sakinlik durumuna dönülür.

    OTONOM – SEMPATİK SİNİR SİSTEMİ KLİNİK BİLGİ

    1. Sempatik zincirlerin Ekstraperitoneal yağ dokusu içinde yerleşmeleri nedeniyle bunlara cerrahi girişim Lateral ekstraperitoneal yaklaşımla olur. Psoas kasının iç kenarına ulaşmak için Periton öne-içe doğru kaldırılır. Sol zincir Aorta (bazen de Persistent sol vena cava) ile örtülüdür. Sağ zincir V. cava inferior ile örtülüdür. Bu oluşumlar içe doğru Retrakte edilir. Gangliyonlar yağ dokusu ve lenf düğümleri ile gizlenmişlerdir.

    2. Ganliyonlar çok varyasyonlar gösterdiği için ayırt edilmeleri en iyisi Ramus communicantes’lerinden yapılır. Pregangliyonik lifler içeren en alt Ramus bir gangliyonun ayırt edilmesi için anahtar olarak kullanılır. L-2. sinir Pregangliyonik lif içeren en alt sinirdir. Eğer sempatik zincir onu L-2 lere bağlayan Ramus’un altından kesilirse alt ekstremite sempatikleri felce uğrayacaktır.

    3. Torakoabdominal sinirlerin uçları rektus kılıfına girerken Linea semilunaris’i dik olarak çaprazlar. O bakımdan Linea semilunaris boyunca ensizyon yapılırsa bu sinirlerin uçları kesilir ve M. rektus’un o bölümleri felce uğrar.

    4. Torakoabdominal sinirlerin Proksimal kısımları 7.- 11. İnterkostal kaslar ve Pariyetal pleura’yı da innerve ederler. O yönden Pleura’yı uyaran bir patolojik olay karın duvarı kaslarının Reflaktorik kasılmasına (Defans) neden olabilir. Aynı olay Peritonit gibi bir karın içi patoloji nedeniyle de olabildiğine göre, ikisi birbirine karıştırılabilir.

    Sağlıklı günler dileği ile…

    Uzman Dr.Ali AYYILDIZ – Veteriner Hekim – İnsan Anatomisi Uzmanı Dr. (Ph.D.)

  • Deri hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı

    Deri vücudumuzdaki en büyük organlardan biridir ve bedenin bütünü ile ilgili çok önemli görevleri vardır; vücudu her türlü dış etkenden korumanın yanı sıra vücudun su dengesini ve ısısını düzenlemek, kalsiyum dengesini sağlamak, D vitamini sentezlemek, zararlı maddeleri vücuttan uzaklaştırmak ve solunum yapmak klasik okul tıbbı bilgimizdir. Ama her şeyden önce deri sağlığın aynasıdır (14).

    Deri ve deri altı dokusu çok sayıda reseptörler içermesi ile fonksiyonel bir bütünlük oluşturarak farklı stimuluslara aracılık eder. Organlar ve diğer yapılar için bir projeksiyon düzlemi oluşturur. Refleks anlamında viseral organ hastalıkları belli alanlara yansıma yaptığı gibi, yansımanın olduğu alanların uyarılmasıyla da yine refleks yollarla deri üzerinden ilişkide olan organa ulaşmak mümkündür(4, 15, 19, 31).

    Spinal kord yoluyla iç organlardan gelen ve bu organların bağlı olduğu segment içerisindeki alanlara yansıtılan nossiseptif uyaranların projeksiyonu, head zone olarak bilinmektedir. Head-zone kavramı günümüzde diagnostik açıdan önem kazanmıştır (31).

    Klinik deneyimlerde head zonelara karşılık gelen segmantal deri alanlarında, terapötik impulslar cuti-visseral refleks ve beyine giden uzun refleks yollarının tetiklenmesiyle uyarılabilir. Bu yol genel tıpta refleks terapinin temel mantığını oluşturmaktadır. Bugün derinin önemli bir refleks organ olduğunu biliyoruz. Bu özellik sinir sisteminin özellikli yapısı ve afferent impulsların çokluğundan kaynaklanmaktadır(15, 34).

    Deri yaşayan bir organdır ve her bir santimetre karesinde yaklaşık olarak 4 metreye varan sinir ağı, 150-226 adet ağrı noktası ve 2500-3385 sinir lifi, 28-29 adet dokunma duyu hücresi mevcuttur (14).

    Deri yapısı bakımından soluk alan bir duyu organdır. Bu canlı organın yüzeyini hafif asitli bir tabaka korur. Derinin görevi beden ısısını dengelemek, toksinleri uzaklaştırmak ve bedeni bakterilerden korumaktır. Deri yıkanınca yüzeyini koruyan doğal yağ tabakasının asiditesi yok olur. Hem bu doğal yağı ve asiditeyi hem de cildin doğal nemliliğini sağlamak için regüle bir organizma gereklidir (1,4,10,17,20).

    Deri, her biri farklı bir doku yapısına sahip üç ayrı katmandan oluşur. Yüzeyden derine doğru bu tabakalar şunlardır:

    1- Epidermis: Derinin en dıştaki tabakasıdır. Keratinositlerden oluşur. Kalınlığı vücudun bölümüne, yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişir. Dört farklı tabakaya ayrılabilir:

    Stratum basale: En alttaki tabakadır, tek sıra hücrelerden oluşur. Bu üst deri hücrelerinin oluştuğu ilk tabakadır.

    Stratum spinosum veya stratum granulosum: Bu alttaki tabakada oluşan hücrelerin evrimleşmesi ve üst üste birikmesiyle oluşmuştur.

    Stratum corneum: En üstte ve neredeyse tümü ölmüş hücrelerden oluşur (14).

    Epidermisin dermisten farkı bu tabakada damarların bulunmamasıdır. Beslenme altta bulunan dermisten difüzyon yoluyla olur. En alt tabakada oluşan keratinositin bütün tabakaları kat ederek cansız bir keratin tabakası haline gelmesine kadar geçen süreye derinin çevrimi (turnover) denir ve 21-24 günlük süredir. Epidermiste deriye rengini veren melanositler, derinin korunmasında rol oynayan Meckel hücreleri, Langerhans hücreleri ve lenfositler de bulunur.

    2- Dermis: Dermis cildin gerçek gücünü ve direncini oluşturur. Kan damarları, sinir uçları, yağ bezleri, ter bezleri bu kısımda bulunur. Asıl deriyi oluşturan deriye elastikliğini veren lifli ve damarlarla sinirleri içeren bir dokudur (14, 20,22). Bunun da aslında iki tabakası vardır:

    Stratum papillare : İnce yüzey tabakasıdır, ince elastik lifler içerir, üstteki tabakanın deriye sağlam bir şekilde tutunmasını sağlar. Çeşitli savunma hücreleri de içerir (histositler, fibroblastlar, mast hücreleri ve bağışıklık hücreleri). Ayrıca hissetmemizi sağlayan serbest sinir uçları ile dokunma ve basınç algılayıcıları gibi yapılar da bu tabakada bulunmaktadır (14, 18).

    Stratum reticular : Asıl olarak kalın kollajen lif demetleri ve elastik liflerden ibaret bir ağ yapısı oluşturmaktadır. Çeşitli tipte ter ve yağ bezleriyle, kas hücreleri, kıl ve tüylerle ilgili yapılar da bu tabaka içinde yer alır. Ayrıca tüm bu yapıları birleştiren ve desteğini sağlayan bağ doku hücreleri de bu tabaka da yer alır (14,31,32,34).

    Deri altı dokusuna bitişik bölümü küçük ve orta boy damarların oluşturduğu bir ağ yapısına sahiptir. Ana işlevi vücut sıcaklığı ile kan basıncını düzenlemektir (14,19).

    3- Hipodermis: Yumuşak yapısı ile cildi kaslar ve kemiklerden ayırarak, yastık vazifesi gören hipodermis cildin alt tabakasıdır. Sıklıkla subcutis denilen tabakadır. Yapı olarak yağ ve bağ dokusundan oluşur. Enerji deposu ve mekanik tampon görevi de yapar. Temel işlevi taşımak ve bağlamaktır. Bu tabaka bir altta yer alan fasyaya kadar uzanır. Deri altı doku içinde de kan damarları, sinirler ve lenf damarlarının geçtiği yağ dokusu lobülleri bulunur (14, 18, 14,22,26,31,34,35).

    Embriyolojik olarak deri ve nöral sistem ektoderm kökenlidir. Deri otonom sistemin segment yapısındaki son düzlem olarak ifade edilir. Derideki lezyonlar aynı segment içerisindeki organik bozuklukları göstermektedir. Birçok deri hastalıklarının simetrik olması merkezden kontrol edilen nöral süreçlerin varlığını kanıtlamaktadır (15, 17, 31,32,33,34,35).

    Vejetatif sinir sistemine ait liflerin uzunluğu yaklaşık 500.000 km’dir. Bedenin tamamı birbiriyle iletişim içindedir ve bir bütündür. Bütün nörovejetatif sistem fonksiyonları; humoral, sellüler, nöronal ve hormonal düzenleyici mekanizmaların aralarındaki ayarlamalar sonucu sistemdeki reaksiyonlara katılımı ile ilişkilidir. Herhangi bir bölgede meydana gelen olumsuz bir uyarı vejetatif sinir sistemi aracılığıyla tüm sistemi etkilemektedir. Deride ortaya çıkan bir dengesizlik, bu bölgede birikecek olan toksinler aracılığıyla da olumsuz bir etki yaratacaktır. Yani hastalık sadece bir organı değil tüm vücudu etkileyecektir (7,11,15,16,17,31).

    BAŞLICA DERİ HASTALIKLARI

    Regülasyonu çeşitli sebeplerle bozulan ve bağ dokusu yüklenen organizma farklı taşma semptomları ile karşımıza çıkar. Deri hastalıklarının çoğunun ortak noktası bozulmuş bağırsak florasıdır. Yeterince emilim ve toksin atılımı gerçekleştiremeyen beden biriken toksin yükünden kurtulmak için deriyi kullanır ve çok sayıda okul tıbbına göre sebebi bilinmeyen deri hastalıkları olarak ortaya çıkar (14, 15,16,17,31).

    PSÖRİAZİS

    Psöriasis, popülasyonun %4’ünde gözlenen, epidermisin anormal proliferasyon ve differensiyasyonu ile karakterize enflamatuar papüloskuamöz bir hastalıktır. Etiyolojisi kesin olarak bilinmemesine rağmen bazı faktörler üzerinde durulmaktadır. Bunların arasından genetik faktörler yanı sıra presipitan faktörler; başlıca travma, emosyonel stres, endokrin faktörler ve enfeksiyonlar (özellikle hemolitik streptokokal enfeksiyonlar) gelmektedir. İnsülin stres testi ve adrenal korteks hormonlarındaki artış, nörohormonal sistemin psöriaziste önemli rol oynadığını göstermektedir (14, 31).

    ÜRTİKER ve ANJİOÖDEM

    En sık görülen allerjik rahatsızlıklardan birisidir, deride kabarıklık, kaşıntı, şişme ile kendini gösterir. Bu şişme derialtı dokularda olduğu zaman buna anjiödem denir. Yüz, dudak, dil, boğaz, göz veya kulaklarda oluşabilir. Larinkste şişme olursa hava yollarında ani tıkanma meydana getirerek tehlikeli olabilir. Deri yüzeyinde çok çabuk birkaç dakika içinde meydana gelebilirler. Kaşıntı ile başlar, deride kızarma ve şişkinlik oluşturur. Şekilleri çok değişkendir. Bazen yuvarlak ufak noktacıklar halinde bazen de çevresi düzensiz ortaları uçuk renk alarak bir haritayı andırabilirler. Ürtikerin belirgin özelliği çabuk ortaya çıkıp kaybolabilmeleridir. Kaybolduktan sonra aynı yerde veya vücudun herhangi başka bir noktasında tekrar edebilirler. Birçok nedenlerle ürtiker/anjioödem görülebilir. Bunların içinde en tehlikeli olanı ilaç ve besin allerjileridir. İdiyopatik ürtiker en sık gördüğümüz ürtiker tipidir(14, 31).

    HERPES ZOSTER

    Spinal ya da serebral gangliyonun herpetik enfeksiyonudur. Bu durumda gangliyonun inerve ettiği dermatomal segmentte şiddetli bir ağrıya yol açar. Böylece vücudun bir yarısının etrafında segmenter hiperaljezi ve hiperestezi ortaya çıkar. Bu segment en düşük direncin olduğu yerdir. Takip ve tedavi edilen hastaların çoğunda herpes zoster nevraljisinin ortaya çıkmasının altında asıl nedenin bağışıklık sistemin zayıflığının yattığı bilinmektedir. Herpes zoster servikal, torakal ve hatta lomber bölgede segmental bir alanda lokalizedir. Tedavinin asıl amacı tutulan segmentlere göredir. Esas amaç ağrıyı azaltmak, dolaşımı ve metabolik prosesleri artırmaktır (14, 31,32).

    DERMATİT

    Atopik dermatit, deri kuruluğu ve kaşıntı ile ortaya çıkan intermittan enflamatuar bir deri hastalığıdır. Deride likenifikasyon ve ekzema oluşur. Lezyonların zaman zaman alevlenmesi ve bunun sıklaşması sonunda, deride sözü edilen değişiklikler meydana gelir. Bunların yanı sıra dönem dönem sekonder enfeksiyonlar ve eritrodermi de gözlemek mümkündür. Hastalığın ortaya çıkaran pek çok faktör öne sürülmüştür, bunlar başlıca çevresel, ailevi atopi öyküsü, enfeksiyon, irritan maddeler, ısı değişiklikleri, emosyonel faktörler, allerjenler, genetik ve diğer faktörler (14, 31) .

    EGZEMA

    Egzama derinin kurumasına, kızarmasına ve pul pul dökülmesine neden olan bir cilt hastalığıdır. Deri ateşlenip çok fazla kaşınabilir ve kaşıma derinin zedelenip enfeksiyon kapmasına neden olabilir. Egzama bulaşıcı değildir. Egzama derinin iltihaplanması için kullanılan bir terim olan dermatit olarak da bilinir. Atopik egzama en çok bilinen egzama türüdür ve saman nezlesi ve astım ile ilişkilendirilir. Atopik egzamaya yakalanma eğilimi kalıtsal olarak miras alınmasına rağmen çevresel etkenlerden de oldukça fazla etkilenir. Tüm dermatitlerde özellikle infantil dermatitte bozulmuş bağırsak florası en önemli nedendir (14, 31,32,33,34,35).

    MANTAR ENFEKSİYONU

    Mukozal membrandaki mantar hastalıkları daima zayıflamış immun sistemin göstergesidir. İmmunosupressifler (sülfoamidler, antibiyotikler ve kortizon vs) intestinal florayı bozarak bağırsaktaki mantar enfeksiyonlarına sebep olur. Böylece bağırsağın kendisi bozucu alan haline gelir ve immunosupresyona neden olur. Prokain enjeksiyonu ile düzenlenen dolaşım bu olumsuz etkileri ortadan kaldırır (14, 31,32,33,34,35).

    PİRÜRİT

    Kaşıntı anlamına gelen pirüritin nörojenik kökenli mi psikojenik kökenli mi olduğunu ayırt etmek gerekir. Psikojenik kökenli kaşıntılarda hormon ekseni tedaviye dahil edilmelidir. Susuzluğun da önemli bir kaşıntı nedeni olabileceği göz ardı edilmemelidir (14, 15, 21, 31,32,33,34,35).

    SKLERODERMA

    Bağ dokusundaki atrofi ve skleroz sonucunda vazokonstriksiyon, ter bezlerinin fonksiyon bozukluğu ve kalsiyum metabolizma bozukluğu ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalıkta sempatektomi ve paratiroidektominin başarılı olması nedeniyle nöralterapötik yaklaşım ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir (14, 15,16,17,21, 31,32,33,34,35).

    TELEJİEKTAZİ

    Derideki terminal kılcal damarların genişleyerek görünür hale gelmesidir. Çok ince iğne ile prokain uygulayarak tedavi edilebilir (14, 21,31,32,33,34,35).

    BAĞIRSAK KAYNAKLI ALERJİK HASTALIKLAR

    En sık rastlanan deri hastalıklarıdır. Alerjik deri hastalıkları arasında serum hastalığı, quincke ödemi, kurdeşen, egzama ve kontakt dermatit sayılabilir. Alerjik deri hastalıklarının sebebini bulmak oldukça güçtür. Bu amaçla hasta ve çevresi çok iyi araştırılır. Çeşitli deri testleri yapılır. Ancak bu hastalara yapılacak bir SFS, kineziyolojik incelme, Vegatest, Proquant veya Elektrovoll yardımı ile bağırsak flora analizi sorunun kaynağının kavranmasında önemli bir rol oynayacaktır. Gerekirse hasta bulunduğu çevreden bir müddet uzaklaştırılmalıdır. Alerjiye sebep olan etken bulunmaya çalışılır. Bu etkenler; çiçek tozları, çeşitli besin maddeleri, ev tozları, bazı ilaçlar, bağırsak parazitleri vs olabilir. Alerjik hastalıklarda kalıtımın, vücut yapısının ve ruhsal durumun yani psikolojik sebeplerin de rolü büyüktür (14, 15,16,17, 20,31,32,33,34,35,39)

    DERİ HASTALIKLARINA NTH

    Organizmanın kendi kendine iyileşme yeteneği için regülasyon mekanizmasının iyi çalışması gerekir ve nralterapi temel regülasyonunu sağlayan en etkin yöntemlerin başında gelir. Cilt hastalıklarında nöralterapi yaklaşımı (15,16,17,31,39):

    Adler Langers noktalarının muayenesi ile başlanır.

    Kipler cilt kaydırma testi ile sorunlu seviyeler tespit edilir.

    Sorunlu olan bölgenin etrafına quadellar yapılır.

    İlgili segmentin enjeksiyonları yapılır.

    İlgili gangliyonlar tedaviye dahil edilir. Sorunlu segmente üst etki gösteren sempatik trunkus blokajı büyük fayda sağlar.

    Sorunlu olan tarafa İV prokain uygulaması yapılır.

    Bağırsakların semptomatik tedavisi yapılır.

    Para-nazal sinüslerin tedavisi yapılır.

    Abdominal tedavi yapılır.

    Bozucu alanların tedavisi.