Etiket: Bağ

  • Kronik Pelvik Ağrı

    Kronik Pelvik Ağrı

    Kronik pelvik ağrı göbek deliği altı ile leğen kemiği arasında lokalize, 6 aydan daha uzun süredir var olan, devamlı yada aralıklarla gelen ağrılar olarak tanımlanmaktadır. Kronik pelvik ağrılar kadınlar arasında en sık görülen medikal problemler arasında yer alır. Ağrı genellikle orta şiddettedir ve künt, keskin yada kramp tarzında olabilir. Sıklıkla karnın alt kısmında,kasık bölgesinde tarif edilir. Hemen hemen her durumda ortaya çıkabilir. Cinsel ilişki esnasında, tuvalette hatta merdiven çıkarken bile ağrı başlayabilir. Sıklıkla uzun süre ayakta durmak ağrıları başlatır. Şiddeti hafiften çok şiddetliye kadar uzanabilir.

    Tüm kadınların yaklaşık %10‘unda var olan bu ağrı türü kadınların çok çeşitli tıbbi müdahalelere tabi tutulmasına neden olan ve çoğu durumda kesin tanıya gidilemediğinden kadının sosyal yaşamını derinden etkileyebilen bir ağrıdır. Jinekolojik muayenelerin %15, laparoskopilerin %20 kadarı bu nedenle yapılır.

    Kronik pelvik ağrı varlığında depresyon ,uyku problemleri ,iştahsızlık ve halsizlik problemleri görülür. Ne tür olursa olsun ağrı kaslarda bir gerginlik yaratır. Uzun süren ağrılar pelvik bölge dışındaki mesane, bel kasları,bağırsaklar gibi kaslarda da fonksiyon bozukluklarına neden olur.

    Hatta pelvik alandaki cilt ve bağ dokularında da hassasiyet görülebilir.

    Araştırmalar depresif, aşırı stres altında olan ve cinsel yada fiziksel tacize uğramış kadınlarda daha sık kronik pelvik ağrı olduğunu göstermektedir. Ruhsal gerginlik henüz bilinmeyen bir mekanizma ile belki de sistemin kimyasını bozarak ağrı ile mücadele etme yeteneğini bozmaktadır.

    Kronik pelvik ağrının nedenleri nelerdir?

    Kronik pelvik ağrıların %90 nedeni jinekolojik sorunlara bağlıdır. Jinekolojik nedenlerle olan pelvik ağrıların bir kısmı uterus dışı nedenlerle, bir kısmı ise uterin nedenlerle olan pelvik ağrılardır
    Kronik kasık ağrısı tıbbın esrarengizliğini koruyan konularından birisidir. Altta yatan bir neden bulunamadığından nasıl baş edileceği de bilinmez.

    Kronik kasık ağrısının nedeni her zaman tam olarak bilinemez. Altta yatan organik bir sebep olabileceği gibi pek çok durumda ağrının nedeni psikolojik nedenlerdir. 50’den fazla durum kasık ağrısına yol açabilir.En sık suçlanan nedenler şunlardır:

    • Enfeksiyonlar

    Kronik ağrı nedenlerinden akut enfeksiyonlar ve bunların sekelleri önemli rol oynar. Aslında enfeksiyon esnasındaki ağrı kronik değildir ancak enfeksiyona bağlı gelişen yapışıklıklar normal anatomiyi bozdukları ve organlarda yer değiştirme ile çekilmelere neden oldukları için kronik ağrı sebebidirler.

    Endometriosiz ( Çikolata Kisti )

    Rahim iç tabakasının bulunması gerektiği yerden daha farklı bir yerde bulunmasına endometriyozis adı verilmektedir. Rahim iç tabakası normalde her ay düzenli olarak kanamayla atılan bir dokudur ve endometriyoziste doku karın içinde bir yerde hapsolduğundan kanama buraya olur. Karın içindeki kan vücut tarafından yok edilirken oluşan iltihabi süreç ve oluşan yapışıklıklar kadının ağrı duymasına neden olur.Endometriozisde ağrı en sık rastlanılan şikayettir.Ağrı genelde adet kanamaları ile birlikte görülür.

    • Yapışıklıklar

    Pelvis içinde veya karnın daha üst kısımlarında daha önceden geçirilmiş ameliyatlara bağlı, endometriyozise veya pelvik enfeksiyonlara bağlı yapışıklıklar oluşabilmektedir. Bu yapışıklıklar özellikle bağırsakların hareketlerini kısıtladıklarında şişkinlik ön planda olmak üzere çeşitli şiddette ağrıların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Yapışıklıklar çoğu durumda kronik ağrının laparoskopi yöntemiyle değerlendirilmesinde saptanırlar. Bu yapışıklıkların aynı seansta giderilmesi mümkün olmakla beraber bazen geniş ve kalın yapışıklıklar için açık ameliyat gerekebilir.

    • Yumurtalık kistleri ve miyomlar

    Kronik ağrıların bir nedenide yumurtalık kisti ve miyom varlığıdır.

    • Rahimde pozisyon bozuklukları

    Rahimin geriye doğru dönük olması uzun yıllardır kronik pelvik ağrı ve bel ağrısı nedeni olarak görülmektedir. Her 100 kadından yaklaşık 20 sinde rahim geriye doğru dönüktür. Gerçekte bu durum ağrıya neden olmaz ancak eğer rahimin geriye dönük olmasına neden olan endometriozis yada yapışıklık gibi bir etken var ise bu aynı zamanda kasık ağrısına da yol açabilir. Eğer muayenede rahim geriye doğru dönük olmasına rağmen rahat hareket edebiliyor ise yani serbestse büyük olasılıkla ağrının nedeni geriye dönüklük değildir. İleri derecede geriye dönüklük varlığında ise rahimin kan dolaşımı bozulacağından ağrı görülebilir.

    • Zor Doğumlar (Allen Masters sendromu)

    Bebeğin uzun süreler sonunda ve zorlanarak doğduğu durumlar vajina ve dış genital bölgede yırtıklar oluşmasına neden olabileceği gibi aynı durum rahimi yerinde tutan bağlar için de geçerli olabilir. Bu yırtıklar büyük olduğunda özellikle adet döneminde şiddetlenmekle beraber sürekli var olan bir ağrı nedeni olabilmektedirler.Doğum sonrası rahimi yerinde tutan ve sarkmasını engelleyen bağlarda yırtılmalar olabilir. Yırtıkların iyileşmesi tam olmaz ve defekt kalır ise şiddetli pelvik ağrı ortaya çıkar. Bu durumun tedavisi pek mümkün değildir. Defekti düzeltmek için yapılan cerrahi girişimler genelde sonuç vermez.
    Ayrıca dışa boşalma yöntemi ile korunan kadınlardada kronik pelvik ağrılar sıklıkla görülmektedir.Nedeni uterus yan bağlarında erkeğin penisi ani geri çekimine bağlı olarak küçük kanamalar olması ve zaman içinde burada yapışıklık olmasıdır.

    • Pelvik konjesyon (göllenme)

    Pelvisi oluşturan damarlarda kan göllenmesi olarak adlandırabileceğimiz bu durumun kronik ağrıya neden olabileceği ileri sürülmektedir.Ancak bunun mekanizması tam olarak açıklanamamıştır. Tanı genellikle kronik ağrının değerlendirilmesi amacıyla uygulanan laparoskopi incelemesinde bölgedeki toplar damarların şiştiğinin gözlenmesiyle konur. Tedavide doğum kontrol hapları veya diğer hormon içerikli ilaçlar kullanılabilir.

    • İnterstisiyal sistit

    İnterstisiyal sistit enfeksiyon belirtileri olmadan mesanenin içini döşeyen dokunun kronik olarak iltihaplanmasıdır. Bu rahatsızlığın belirtileri arasında ağrı, basınç hissi ve sık sık idrara gitme hissi yer alıyor. Nedeni tam olarak bilinmeyen bu durumun tanısı sistoskopi (optik bir cihaz ile mesanenin incelenmesi) ile konur. Tedavisi oldukça zor olan bu durumda üroloji hekimine başvurmak gerekir.

    • Mittelschmerz (yumurtlama ağrısı)

    Dismenore dışında bilinen tek siklik yani düzenli,ritmik ağrıdır. Adet döneminin ortasında yaklaşık 14. güne denk gelen dönemde görülür. Yumurtalık içinde büyüyen yumurta hücresinin yarattığı bası ve çatlama esnasında yumurtalık dokusunun bütünlüğünün bozulması bu ağrıya neden olur. Yine çatlama sonrası görülen az miktarda kanama karın boşluğunda irritasyon ve ağrıya neden olur.

    Mide-barsak sistemine ait kronik pelvik ağrı nedenleri

    Kronik apandisit: Kronik apandisit durumunda sağ alt kadran ağrısı izlenir. Apandiste perforasyon olursa pelvik apse gelişir ve kronik pelvik ağrıya neden olabilir.
    İnflamatuvar barsak hastalıkları: Ülseratif kolit ya da Crohn hastalığı gibi kalın barsağı tutan hastalıklar kronik pelvik ağrıya neden olur. Karında şişkinlik, aralıklarla gelen kramplar, kronik kanlı ishal gibi şikayetlere neden olur.

    Kolon ve rektum kanseri: Kronik pelvik ağrı yapan nedenler arasındadır.
    Kas – iskelet sistemi hastalıklarına bağlı kronik pelvik ağrı nedenleri

    Koksikodini: En çok zor ve travmatik vajnal doğum sırasında kuyruk sokumunda (sakrokoksigeal ligament) oluşan hasar sonucunda ortaya çıkar. Bu hastalar özellikle merdiven çıkarken ya da uzun süre oturmada kuyruk sokumunda ağrı hissederler. Bu bölgede oluşan hasar nedeniyle kaslarda gerilim (gerilim myaljisi) sonucunda pelvis tabanında, kaslarının spazmı ile kronik ağrılar ortaya çıkar. Kuyruk sokumunda olan hasar düşmeler ya da trafik kazası gibi olaylara bağlı olarak da gelişebilir.

    Levaton ani sendromu: Pelvis taban kaslarının spazmından kaynaklanır. Bu hastalar vajinal ya da rektal muayene sırasında batma tarzında ağrı olduğunu oturma pozisyonunun ağrıyı artırdığını ve sıcak uygulamanın ağrıyı hafiflettiğini ifade ederler.

    Miyofasyal ağrı sendromu: Kas üzerinde tetikleyici noktalardan başlayan kas ağrısı, lokal yansıyan ağrıya ya da pelvik ağrıya neden olur. ”Carnett belirtisi” adı verilen kasın gerilmesiyle lokal hassasiyetin artması gözlenir. Hasta sırt üstü yatar pozisyonda iken düz bacak kaldırma ya da başını göğsüne değdirme hareketi sırasında, kaslarda ağrının ortaya çıkması miyofasyal ağrı sendromunu destekler.

    Fibromiyalji: Kaslarda, eklem yerlerinde yaygın ağrı, yorgunluk, bitkinlik, uyku bozukluğu, kramplar, kulak çınlaması ile seyreden bir hastalıktır. Hastanın tüm tetkikleri normal çıkar, teşhis hastanın ifadesine göre konur.

    Psikolojik nedenler

    Diğer bütün etkenler bir yana kronik pelvik ağrıda en önemli neden psikolojik faktörlerdir.Yapılan araştırmalarda kronik pelvik ağrıdan şikayetçi olan hastalarda psikolojik bozukluklar anlamlı oranda fazla bulunmuştur.

    Tanı için ne yapılır?

    Kronik pelvik ağrının tanısında amaç altta yatan etkeni ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla muayeneden laparoskopiye kadar pek çok tanısal girişimde bulunulur. Kan tetkikleri enfeksiyonu gösterme açısından yardımcı olabilir.

    Tanıda kullanılan yöntemler:

    • Muayene: Enfeksiyon bulgularının saptanması, pelvis boşluğunu dolduran kitlelerin tespit edilmesi ve hassas alanların belirlenmesi açısından önemlidir.
    • Görüntüleme yöntemleri:Ultrason, karın röntgen filmi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans karın boşluğu içindeki anormal oluşumları saptamak için önemlidir.
    • Kan ve idrar tetkikleri: İdrar yolu enfeksiyonlarını ve kasık ağrısına yol açabilen bazı kan hastalıklarını tespit için kullanılır.
    • Kültür: Cinsel yolla bulaşabilen hastalıkların tespiti için vajinal ve servikal kültürler alınabilir.
    • Laparoskopi: Endometriozis ya da pelvik konjesyon gibi hastalıkların saptanması açısından kronik kasık ağrısında son çare olarak laparoskopi yapılabilir.

    Tedavi nasıl düzenlenir?

    Kronik pelvik ağrıda tedavi altta yatan etkene yöneliktir.Böyle bir etken bulunmadığında psikoterapi yardımcı olur.
    Kronik pelvik ağrıya neden olabilecek çok çeşitli hastalıklar olduğu için tedavide hasta ve hasta yakınlarının eğitimi son derece önemlidir. Hastanın ruh hali, psikososyal durumu da bu ağrılarda etkilidir. Hekim ve hasta ağrıya neden olabilecek olasılıkları tartışmalı ve ağrının tedavisi sırasında yapılacak çalışmalar sıralanmalıdır. Hasta tedaviden sonra düzenli aralıklarla kontrol edilmelidir.
    Kronik pelvik ağrının medikal tedavisinde analjezikler, antidepresan ilaçlar gibi bir takım ilaçlar kullanılmakla beraber bu hastaların psikolojik destek alması da gerekmektedir.

    Medikal Tedaviler

    • Analjezikler: Narkotik olmayan analjezikler (ibuprofen, naprosyn, vb) mide ve barsakta ülserasyon yapabileceğinden dikkatli kullanılmalıdır. Ağrı çok fazla ise ve diğer yöntemler ile tedavi edilemiyorsa narkotik analjezikler (hidrokodon, oksikodon, kodein, v.s.) tercih edilir. Bu ilaçlar sersemlik, uyuşukluk, bulantı yapabilir.
    • Hormon tedavileri: Pelvik ağrılarınız adet döngüsünün belirli bir fazı ve yumurtlamayı sağlayan hormonal değişiklikler ile çakışabilir. Doğum kontrol hapları ve diğer hormonal ilaçlar pelvik ağrılarınız hafifletmeye yardımcı olabilir.
    • Antibiyotikler: Bir enfeksiyon ağrı kaynağı ise, antibiyotik tedavisi gerekebilir.
    • Antidepresanlar: Özellikle kronik pelvik ağrısı ve depresyon belirtisi olan hastalarda trisiklik antidepresan tercih edilir. Kas spazmına bağlı ağrılarda ise spazm giderici ilaçlar kullanılabilir. Pelvik taban kasları gevşetmek için gerektiğinde elektrikli sinir stimülasyonu ya da masaj tedavisi gibi çeşitli yöntemler kullanıldığı gibi bu tür ağrıların tedavisinde başarı sağlayan fizik tedavi uzmanından da yardım alınabilir.

    Terapiler

    Doktorunuz kronik pelvik ağrısı için tedavinin bir parçası olarak spesifik bazı terapiler veya prosedürler önerebilir. Bu tedaviler aşağıdaki gibidir:

    • Fizik tedavi: Karın bölgenize sıcak ve soğuk uygulamalar, germe egzersizleri, masaj ve diğer gevşeme teknikleri ile kronik pelvik ağrı düzelme gösterebilir. Doktorunuz ayrıca pelvik taban kaslarını güçlendirmek için egzersizler önerebilir. Bir fizyoterapist bu terapiler ve başa çıkma stratejileri ile size yardımcı olabilir.
    • Deri yoluyla elektriksel sinir stimülasyonu (TENS): Bu yaklaşım, lokalize veya bölgesel ağrıların düzelmesine yardımcı olabilir. TENS tedavisi sırasında, elektrotlar yakındaki sinir yollarına elektriksel uyarılar gönderirler ve bu şekilde bazı ağrıların kontrol edilmesine yardımcı olur.
    • Danışmanlık: Hasta depresyon, cinsel istismar, kişilik bozukluğu, sorunlu bir evlilik ya da bir aile krizi ile iç içe olabilir. Bu nedenle psikolojik, sosyal, ruhsal ve duygusal sorunlar için yardım alma, tedavi planının önemli bir parçası olabilir.
    • Tetikleyici nokta enjeksiyonları: Doktorunuz ağrı hissediyorum dediğiniz belirli bir nokta bulursa, olası bir tedavi seçeneği olarak ağrılı noktaya bir enjeksiyonla uyuşturucu ilaç enjekte eder. Bu şekilde, genellikle uzun-süreli etkili lokal anestezik, ağrıları engellemek ve rahatsızlıkları gidermek için kullanılabilir.

    Cerrahi Tedaviler:

    • Laparoskopik cerrahi: Bazı durumlarda, pelvik yapışıklıklar veya endometrium dokusu laparoskopik ameliyatla alınabilir. Laparoskopik cerrahi sırasında, doktorunuz bir kameranın bağlı olduğu araçlar kullanarak, karında birkaç küçük kesi yoluyla işlemi gerçekleştirir.
    • Laparoskopik uterin nevre ablation (LUNA):Ağrının giderilmediği durumlarda başvurulan yeni bir ameliyat türü ise rahme uzanan sinirlerin kesildiği ve laparoskopik uterin nevre ablation (LUNA) olarak adlandırılan ameliyattır. İlaç tedavisine ve klasik cerrahi girişimlere cevap vermeyen durumlarda LUNA kesin sonuç verebilir.
    • Histerektomi: Son çare olarak, doktorunuz histerektomi önerebilir. Ameliyatla rahimi kaldırma işlemi gerekebilir. Histerektomi ağrının bazı nedenleri için bir seçenek olabilir mecbur kalmadıkça tavsiye edilmez. Eğer ağrılarınız diğer konservatif tedavi yaklaşımları sonrasında gitmediyse ve şiddetli adet ağrısı yaşıyorsanız uygulanabilir.
  • Ameliyatsız yüz germe!!

    Yaz mevsimi, güneş ışınlarının cildimize en çok temas ettiği mevsimdir. Güneş ışınlarının D vitamini sentezi gibi faydalı etkilerinin olmasının yanında, yaşlanma sürecini hızlandırdığı artık bilinen bir gerçektir. Bu nedenle yaz sonrasında güneş ışınlarının etkisiyle bağ dokumuzda oluşan elastikiyet kaybının tedavisine erkenden başlarsak, sonbahara daha sağlıklı girebiliriz.

    Günümüzde ameliyat olmadan yapılan gençleşme işlemlerine talep oldukça artmıştır. Bunun sebepleri arasında ameliyat sürecinin zahmetli olması, anestezi zorunluluğu olması, ameliyat sonrasında sosyal hayata dönmenin zaman alması sayılabilir. Artık teknolojinin de gelişmesi ile ameliyata gerek olmadan yapılan gençleşme işlemleri de çok çeşitlenmiştir. Bu konuda yapılabilecek işlemler, kişinin dokusunun özelliğine, kişinin cilt tipine göre seçilebilmektedir.

    Özellikle yazın yoğun güneş ışınlarına maruziyet sonrasında, genetik faktörlerin etkisiyle, sigara kullanımı ve sağlıksız beslenmeyle, çeşitli serbest radikal hasarları ile bağ dokumuzu oluşturan kollajen lifler ve elastik lifler güçsüzleşerek gevşerler. Bu etkiler cildimize özellikle yanaklarda, göz kapaklarında, burun kenarından dudağa doğru uzanan hatta ve boyun bölgesinde sarkma olarak yansır. Bu görüntü kişiyi olduğu yaştan daha yaşlı gösterir. Özellikle sarkma başlangıç evresinde yakalanır ve doğru tedaviler uygulanırsa; sarkmalar ilerlemeden önüne geçilir. Bu nedenle özellikle yaz mevsimi sonrasında, bağ dokusunun toparlanmasıyla yapılan yüz germe işlemi oldukça faydalı olan bir tedavi yöntemidir.

    Ameliyatsız yüz germe işlemleri arasında en sık kullandığımız yöntemlerin başında radyofrekans tedavileri gelmektedir. Radyofrekans tedavilerinin birçok çeşidi bulunmaktadır. Radyofrekans enerjisi cilde verildiğinde ısıya dönüşür. Isı, kollajen bantlar arasında oluşan ve kollajen bantların gevşemesine neden olan bağların kırılmasını sağlar. Ayrıca yeni kollajen ve elastik doku sentezini uyarır. Bu sayede bağ dokusunda sıkılaşma, gevşeyen cilt dokusunda toparlanma oluşur.

    Önceki yıllarda radyofrekans enerjisi yüksek dozlarda uygulanarak sıkılaşma sağlanmaktaydı. Bu şekilde etki artmaktayken, enerjinin yüksek olmasından dolayı işlem ağrılı olmaktaydı. Son yıllarda radyofrekans enerjisi daha düşük dozlarda tutularak, beraberinde kombinasyon tedavileri ile etkisi arttırılmaktadır. Bu sayede radyofrekans tedavisi ağrılı olmayıp, etkisi kombinasyon tedavisi sayesinde daha gözle görülür hale gelmektedir. Son yıllarda en sık tercih edilen kombinasyon tedavi seçeneği radyofrekans ve ultrason enerji kombinasyonu olmuştur. Bu sayede radyofrekans cilt altında ısıya dönüşerek etkili olurken; ultrason ses dalgalarının oluşturduğu mekanik etki ile bağ dokusunda etkili olmaktadır. Günümüzde sıkça uygulanan ve saten yüz germe adı da verilen radyofrekans ve ultrason kombinasyon tedavisi, ameliyatsız yüz germe işlemleri arasında en etkili yöntemlerden biridir.

    Ameliyatsız yüz germe işleminin avantajlar:

    Anesteziye gerek olmaması

    İşlem sonrasında herhangi bir dinlenme veya işten izin alma gibi bir sürecin gerekmemesi

    Sosyal hayata hemen devam edilebiliyor olması

    Ağrısız olması

    Etkinin kalıcılık süresinin yüksek olması

    Uygulama sonrası herhangi bir komplikasyonun olmaması

    Uygulamanın çok kolay olması olarak sayılabilir.

    Ameliyatsız yüz germe işlemleri hayat kalitesini bozmadan etkili olduğu için en çok tercih edilen yöntemler arasına girmiştir. Özellikle sosyal hayattan kopmadan, yaz mevsiminin ve güneşin yüzde oluşturduğu yaşlanma bulgularından bir an önce kurtulabilmek için ameliyatsız yüz germe tedavisi seçilmesi gereken tedavi yöntemidir.

  • Anne ve Çocuk Arasında Güvenli Bağlanma

    Anne ve Çocuk Arasında Güvenli Bağlanma

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

    Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür. Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir.

    Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

    Güvenli bağlanma nedir? Anne ve çocuğun bağlanması nedir?Anne ve çocuk arasında oluşan bu bağ niçin önemlidir? Peki bu bağ kurulursa ne olur, kurulmazsa ne ile karşılaşırız?

       Bağlanma; dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren ihtiyacımız olan en temel duygu güven duygusudur. Yaşamın ilk 2 yılında anne ve çocuk arasındaki bağ, yaşamın sonuna kadar onları ayakta tutabilecek güç olarak görülür.  Bundan dolayı güvenli bağlanma çok önemlidir. 

        Çocukların kimliklerini oluşturabilmesi, benliklerini tanıyabilmesi ve karakterini zarara uğratacak tehlikelerden koruyabilmesi için en önemli yapı güvenli bağlanma köprüsüdür. Bağlanma, ebeveynin çocuğun ihtiyaçlarına karşı hangi ölçüde duyarlı olduğu ile ilişkilidir. Başka bir ifadeyle 2 yaşına kadar çocuk ile bakım veren kişi arasında gelişen ilişkide, çocuk ve bakım veren kişinin yakınlık arayışı ile kendini gösteren,  özellikle stres durumlarında belirginleşen, tutarlılığı ve sürekliliği olan bir duygusal bağdır. Bebeğin beslenme, sevgi görme, koruma gibi ihtiyaçlarını ertelemeden, zamanında karşılandığı durumlarda çocuğun çevresine karşı güven duygusu gelişecektir.

    Bağlanma Stilleri Nelerdir?

    1. Güvenli Bağlanma: Güvenli bir şekilde anneya bağlanan çocukların  davranışları şöyledir:

    • Bağlanma objesini (anneyi) güvenlik üssü olarak kullanırlar,

    • Yabancı karşısında anneye yönelirler,

    • Ayrılmaya tepkileri kısmen huzursuz olur,

    • Anne ile yakınlık ve teması ararlar,

    • Birleşince kolayca sakinleşirler,

    • Buluşma sonrası keşfe devam ederler.

    1. Kaçınmacı Bağlanma:

    • Çok güvensiz olurlar,

    • Ayrılmaya karşı davranışlarında çelişkiler yaşarlar,

    • Dağınıklıklarını şaşkın yüz ifadesiyle gösterirler,

    • Sakinleşmenin ardından biraz bağıran ve garip donuk bir duruş sergileyen çocuklardır.

    3.Dirençli Bağlanma:

    • Ayrılma öncesi anneye sıkıca yapışırlar,

    • Ayrılmaya yoğun kaygı ve kızgınlık gösterirler,

    • Yabancıyla iletişimi reddederler,

    • Yeniden birleşmeden sonra kolayca sakinleşmezler. (Kızgınlık, direnç, vurma, itme vs.)

    4.Karışık Bağlanma: Hepsinden özellik gösterirler. 

        Bağlanma stilleri anne ve çocuğun ilişkisine bağlı şekillenmektedir. İstenilen bağ kurma şekli ise; güvenli bağlanmadır. Peki güvenli bağlanma yaşamın diğer zamanlarında olmaz mı?  Tabiki de olur, ama çocuğun yaşı ne kadar küçükse o kadar tolere etmesi, kabullenmesi hızlı olur. 

       Yaşam boyu güvenli bağlanma olmadığında çocuk; yetişkinlikte ilişki kurmakta veya sürdürmekte zorlanabilir, kendine güvenemeyebilir, kendini güvende hissedemeyebilir, stres veya kriz yönetiminde sıkıntı yaşabilir, duygularını rahatça ifade edemeyebilirler gibi tüm hayatı etkiliyen durumlarla karşı karşıya gelebilir. Bu sebeple anne karnında çocuğun bağlanması başlar ve 2 yaşına kadar devam eder. Unutmamalısız ki bu süreçte sağlıklı bir birey yetiştirmek için sabır ve suküneti elden bırakmamak gerekir.

  • Ebeveyn-Çocuk Bağını Güçlendirecek Alışkanlıklar

    Ebeveyn-Çocuk Bağını Güçlendirecek Alışkanlıklar

    Her ilişkide olduğu gibi, ebeveyn ve çocuk arasındaki bağ, günlük rutinlerinize kolayca dahil edilebilecek bazı alışkanlıklarla daha da güçlendirilebilir.

    1)Birlikte yemek yemek
    Etkileyici bir araştırmaya göre, çocuklarla düzenli öğünler sırasında bağlantı kurmak; olumlu zihinsel faaliyetlerde, duygusal ve sosyal becerilerde; olumlu davranışlarda ve akademik performansda artma olasılığı olduğu bulunmuştur.
    Her gece akşam yemeği yemek için zaman bulamıyor olsanız bile, mümkün olduğu kadar aile yemeklerini planlayın.

    2) Gününüz hakkında konuşmak
    Onlara, “Gününün en güzel parçası neydi?” veya “bugün olan en komik şey neydi?” gibi ayrıntılı bir şekilde cevap vermelerini isteyecek sorular sorabilirsiniz. Kendiniz hakkında bir şey paylaşarak, çocuğunuza onu bir insan olarak değerlendirdiğinizi ve ona güvenmek için ona yakın hissettiğinizi gösterirsiniz, bağınızı güçlendirirsiniz ve ona sizin için önemli olduğunu gösterirsiniz .

    3) Birlikte oynamak
    Çocuklarınızla bağ kurmanın en iyi yollarından biri birlikte eğlenmektir.
    Dışarı çıkın ve birlikte bisiklet sürün ya da bir futbol topu ile oynayın. Ya da eğlenceli bir aile masa oyunu ile neşe dolu bir kazanan ya da kaybeden olmayı öğrenebileceği, sosyal becerileri ve iyi davranışlar üzerinde çalışmayı teşvik edecek faaliyetler gerçekleştirin.
    Şunları yapabilirsiniz eğlenceli el sanatları aktiviteleri yapabilir veya mutfakta birlikte yemek pişirebikir veya birlikte bazı harika çocuk filmleri izleyebilirsiniz . Hem eşinizle hem de iyi bir arkadaşınızla yaptığınız gibi, bunu yaparken hem zevk hem de bağlantı kurduğunuz bir şey yapın.

    4) Sarılmak
    Sarılmak ve kucaklamak, çocuğunuzla bağlantı kurmanın ve ebeveyn-çocuk bağını güçlendirmenin sadece harika bir yoludur, üstelik araştırmalar hastalanma ihtimalinizi bile azaltabileceğini göstermektedir. Bu yüzden çocuğunuza, gün boyunca ne kadar çok sevgiyle onu sevdiğinizi bilmesini sağlayın, o da size geri sarılarak büyüyecektir.

    5) Saygılı olmak
    Çocuklar bazen bıkkın olabilirler ve kesinlikle hata yapabilirler. Ancak anne babalar, çocuklara saygılı davranmanın, disiplinli çocuk yetiştirmek kadar önemli olduğunu akılda tutmalıdır .
    Çocuğunuz onu disipline etmenizi gerektiren bir şey yapsa bile, onunla sakin ve sevecen bir şekilde konuşabilirsiniz. Öfke ya da fiziksel ceza kullanmanın sadece daha az etkili olduğunu araştırmalar göstermiştir. Aynı zamanda çocuğunuzla ilişkinizin kalitesine de zarar verebilir.
    Ayrıca çocuklara “Teşekkürler” ve “Lütfen” deyin ve çocuklarınızla aynı şeyi yapmasını hatırlatın. İyi davranışlar , sadece ev dışında kullanabileceğiniz bir şey olmamalı – birbirinizi saygı ve nezaketle tedavi etmek sizi bir araya getirmekle kalmayacak, aynı zamanda evinizi yaşamak için daha keyifli bir yer haline getirecektir.

    6)Çocuklara Yardım Etmesine İzin Vermek
    Ev işleri yapmak, çocuğunuzun iyi bir insana dönüşmesine yardımcı olmanın bir yoludur.
    Çocuklar doğal olarak yardımcı olmayı severler ve onlara işlerini ve sorumluluklarını verdiğinizde , özgüvenlerini artırır ve değerli hissettirirsiniz. Onlara ne kadar iyi bir iş yaptığını ve yardımlarını ne kadar takdir ettiğinizi söyleyin. Sadece sizi daha da yakınlaştırmayacak, aynı zamanda çocuklarınızın başkalarına yardım etmeyi seven kendinden emin ve nazik insanlara dönüşmesine yardımcı olacaktır.

    7) Ne kadar sevdiğinizi gösteren şeyler yapmak
    Çocuğunuzu ne kadar sevdiğini göstermek için her gün küçük şeyler yapmak , bir not yazmak ve yemek çantasına takmak ya da hafta sonları yapmak için eğlenceli şeyler planlamak veya konuştuğunuzda ona tam dikkatini vermek gibi. Çocuğunuza her gün sizin için ne anlama geldiğini gösterin. Böylelikle siz ve çocuğunuz arasındaki bağı güçlendirip, kalıcı ve sarsılmaz hale getirecek bir şey yapmış olacaksınız.

  • Lenfomalar

    Lenf bezlerindeki büyümeler ( lenfadenopatiler ) çok sayıda nedenlerle oluşabilmektedir. Enfeksiyonlar ( bakteriyel, viral…) hastaların ilk aklına gelen nedenlerden biri olmakla birlikte, günümüzde, çoğu kez bir antibiyotik kullanımından sonra gerilemeyen lenf bezleri için, hekimlere artan sıklıkla “ ben lenfoma mı oldum ? “ sorusu yöneltilmektedir.Bazen aşırı kötümserlik içerse de, lenf bezlerini büyüten çok sayıda nedenlerden biri de lenfomalar olduğu için, bu soru hiç de haksız bulunmamalıdır.

    Lenf bezi büyümeleri çok sayıda nedenlerle oluşabilirler. Bunların, tam kan sayımı ( hemgram – CBC ) , kan yayması ( periferik yayma ), kan biyokimyası, görüntülü incelemeler ( akciğer grafisi, ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi…) gerekirse biyopsiler uygulanarak ayırıcı tanılarının yapılmaları gerekir.

    Lenf bezi büyümelerin bazıları iyi huylu ( benign ) bazıları da kötü huylu ( malign ) nedenlerle gelişebilirler. Bakteriyel, viral, fungal ve diğer mikroorganizmalarla ilgili olarak tüberküloz, infeksiyöz mononükleozis, brüsellozis, AIDS, lenfositik lösemiler, bağ dokusu hastalıkları ( lupus, romatoid artrit ), kanser metastazları gibi çok sayıda hastalık ayırıcı tanıda dikkate alınmalıdır.

    Konu başlığımıza gelince, lenfomalar, çok geniş bir hastalık grubunu oluştururlar. Lenfomaları, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalar olarak iki başlık altında inceliyoruz. Burada ,öncelikle, sıklıkları son 40-50 yılda giderek artan, neredeyse her doku ve organı tutan, birçok alt grubu olan , klinik gidişleri de çok farklılıklar gösteren Hodgkin dışı lenfomalardan ( HDL – NHL ) söz etmek istiyorum.

    Hastalık seksenli yıllarda yaklaşık 100,000 kişiden 11 kişide görülürken, ikibinli yılların başlarında artarak 100,000’de 20 oranını bulmuştur. Yani hastalığın görülme sıklığı neredeyse ikiye katlanmıştır. Hastalığın sıklığı, yaşa ve çevresel koşullara bağlı olarak giderek artmaktadır. Bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen ilaçların kullanımı ( immunsüpresif ilaçlar ) ve AIDS gibi hastalıklar, lenfomaların oluşmasına büyük katkılar yapmaktadır. Bağışıklık sistemi, artan oranlarda uygulanan organ nakilleri ( transplantasyonlar ), radyoterapiler, kemoterapiler ve bu sistemi baskılayan ilaçlarla gücünü kaybetmekte ve lenfoma oluşumuna ortam hazırlanmaktadır. Bunlara çevresel karsinojenlerle giderek artan temasımızı da eklersek, hastalığın neden bu kadar sık görüldüğüne hiç şaşmamız gerekir. Daha önce saydıklarımıza ek olarak otoimmün hastalıklar, inflamasyonlar ve konjenital ( doğumsal ) immün yetersizlikler de lenfomaların ( HDL ) oluşmasını kolaylaştırırlar.

    Hastalığın belirtilerine gelince; genellikle hastaların ilk dikkatini çeken, çevresel lenf bezlerinin ( boyun, kol altları, kasıklar …) bazen yavaş ve ağrısız, bazen de hızlı büyümeleridir .Çoğunlukla ağrısız olan ve zaman zaman küçülme gösterebilen lenf bezleri hastaların aklını karıştırarak durumun önemsenmemesine neden olabilirler. Ateş, gece terlemeleri, kilo kayıpları hatta kaşıntılar lenfomaları akla getirebilecek diğer belirti ve bulgulardır. Özellikle ateşin tipik olarak 38 C derecenin üzerine çıkması, hastayı hızla doktora yönlendirebilir. Hodgkin dışı lenfomalarda ( HDL ) çok fazla sayıda organ ve dokunun tutulumu söz konusudur. Bu nedenle, tutulum olan yerlere bağlı olarak çok farklı yakınmaların ortaya çıkması da söz konusudur. Deri, santral sinir sistemi ( SSS ), bademcikler ( tonsiller ),mide, ince bağırsak, dalak, karaciğer, yumurtalıklar, kemik iliği, göğüs kafesi ( toraks ), karın içindeki lenf bezleri ve organlar dahil çok fazla yerin tutulumları, çok farklı yakınmalara ve bulgulara neden olurlar.

    B hücreli lenfomalar ( yaklaşık % 88 ) ve T hücreli lenfomalar ( % 12 ) olarak iki alt başlıkta özetleyebileceğimiz lenfomaların, konu alt gruplarına gelince, ayrıntılı patolojik yöntemlerle çok fazla sayıda alt tiplerinden söz edebiliriz. Bu ayrıntılı patolojik incelemeler ve hastalığın gidişi, tedavi yaklaşımlarına çok önemli katkılar sağlarlar. Örneğin, bazı olumlu patolojik özellikler taşıyan lenfomalar sadece izlenirken, bazı lenfomaların tedavisi çok yoğun olarak planlanır. Bu nedenle, doku biyopsi örneğinin kalitesi ve patoloji laboratuvarının hematopatoloji konundaki deneyiminin büyük önem taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.. Klinik bulgular, hastalığın gidişi, moleküler ve immünfenotipik özellikler gibi patolojinin ayrıntıları, doğrudan yapılacak tedavinin şeklini ve prognozu ( hastalığın sonucunu ) belirler. Ayrıca yaş, hastanın performans durumu, hastalığın ileri evrede ve yaygın olması…gibi özellikler de önemli prognostik faktörlerdir.

    Tedavi ve diğer konulara başka bir yazımda değinmek istiyorum.

    Sağlıkla kalın.

    Prof. Dr. V. Akın Uysal

    Hematoloji Uzmanı

  • Romatizma hakkında genel bilgiler (romatizma hakkında bilmek istedikleriniz)

    Romatizma denilince eklemlerimizi, kaslarımızı veya bağlarımızı etkileyen her türlü ağrılı durumlar aklımıza gelir. Aslında romatizma, sadece eklem, bağ dokusu ve kasların değil, bir çok organ ve sistemi de tutabilen hastalıkları bünyesinde taşır. Bu nedenle, kapsamı (yaklaşık 200 kadar hastalığı içerir) oldukça geniştir. Romatizma hastalıklarının belirtisi de tutulan yere ve organa göre değişir. Romatizmal hastalıkları kabaca iltihaplı olan ve olmayan diye ikiye ayırabiliriz. İltihaplı romatizmalardan en sık görüleni romatoid artrit, ankilozan spondilit, gut, lupus, Behçet hastalığı, sedefe bağlı artrit, gibi hastalıklardır. İltihaplı olamayanlarda ise osteoartrit (eklemin kireçlenmesi), fibromiyalji (yumuşak doku romatizması) gibi hastalıklar yer alıyor. Eklem ağrısı; iltihaplı olmayan eklem romatizmasında istirahatte ağrı olmaz. Harekete başlamakla ve o eklemi kullanıp zorladıkça (merdiven inip çıkma, oturup kalkma gibi) ağrı olur, eklemde yarım saati geçen sabah katılığı olmaz ve eklem üzerinde kızarıklık, şişlik ve sıcaklık olmaz.

    Ne zaman iltihaplı eklem romatizmasından şüphelenmeli?

    Travma (düşme, çarpma) olmadan eklem yerinde; ağrı, şişlik, sıcaklık, kızarıklık, hareket ettirirken zorlanma belirtilerinden bir veya daha fazlası varsa,

    Ağrı hem istirahatte hem de hareketle varsa, durdukça daha da artıyorsa, sabahları eklemi kullanırken yarım saatten fazla katılık hissi varsa; iltihaplı eklem romatizmasını düşündürür.

    İltihaplı eklem romatizmasında eklem dışında diğer organ ve dokulara ait belirtiler de olabiliyor. Göz iltihabı (konjuktivit, uveit, episklerit gibi), ağız içi yaralar, saçlarda dökülme, cilt döküntüsü, ağız veya gözde kuruluk, kas ağrıları da romatizmanın bir belirtisi olabilir.

    İltihaplı romatizma hastalarında; eklem ve kas ağrılarının yanı sıra; halsizlik, yorgunluk, ateş ve kilo kaybı gibi genel hastalık belirtileri veya tuttuğu yere göre cilt döküntüsü, saç dökülmesi, ağız içi yaralar, ağız ve gözde kuruluk, gözde iltihap, nefes darlığı öksürük, bacaklarda ödem, tansiyon yükselmesi, inatçı ve şiddetli baş ağrısı, karın ağrısı gibi bir çok yakınmalara neden olabilir.

    İltihaplı omurga romatizmasında (ankilozan spondilit), özellikle istirahatte gelişen

    Aşağı bel bölgesi (kaba etlerin arasında; hastalar kalça ağrısı olarak da tarif eder), boyun, bel, sırt ağrısı vardır. Hareket ettikçe

    Bel ağrısı:

    Bel ağrısı, soğuk algınlığından sonra insanları en fazla etkileyen bir sorun. Öyle ki toplumda her 100 kişiden 80’i hayatında bir kez bel ağrısı sorunuyla karşı karşıya kalıyor. Bel ağrısı en sık, omurgayı kötü kullanmaya bağlı oluşuyor. Bel ağrılarının yaklaşık yüzde 10’u da ankilozan spondilit, bir başka deyişle omurganın iltihaplı romatizmasından kaynaklanıyor. İltihaplı olan ile olmayan omurga romatizmasındaki bel ağrıları farklı oluyor. İltihaplı olanda ağrı istirahatle oluşuyor, hareketle azalıyor veya geçiyor. İltihaplı olmayan tipinde ise istirahatte bel ağrısı yokken, harekete başlamakla birlikte ağrı oluşuyor.

    Ne zaman ankilozan spondilitten şüphelenmeli?

    40 yaşından önce başlamışsa,

    Sinsi başlangıç (tam olarak başladığı zamanın bilinmediği) gösterdiyse,

    En az 3 aydır sürüyorsa,

    Sabahları ve uzun istirahat sonrası bel tutukluğu artıyorsa,

    Egzersiz ile düzeliyorsa; romatizmadan şüphelenmek gerekiyor.

    Romatizmanın sebepleri nelerdir?

    Romatizmanın çok çeşitleri vardır. Kolay anlaşılır olması açısından iltihabi olan ve olmayan olarak ayırdığımızda; iltihabi olmayan romatizmal hastalıklardan örneğin osteoartritin nedeni genetik yatkınlıkla birlikte, aşınma ve yıpranmaya yani o eklemin hor kullanılmasına bağlıdır. Ekleme binen yükün arttığı şişmanlık, spor yaralanmaları, doğumsal bazı sakatlıklara ikincil olarak fazla kullanma gibi bir çok nedene bağlı gelişebilir. Septik artrit denilen eklemin mikrobik iltihabı hariç, diğer iltihabi romatizmal hastalıkların genellikle sebebi bilinmiyor. Bunların hepsi kişinin bağışıklık sistemindeki bazı anormal davranışlar nedeniyle gelişir. Buna da kişinin genetik yapısının yanı sıra, bazı çevresel faktörler neden olur. Bu çevresel faktörlerden en fazla suçlanan ise bazı enfeksiyonlar, sigara ve strestir.

    Romatizma tanısı nasıl konur?

    Belki her hastalığın tanısında anamnez adı verdiğimiz, hastadan alınan kendi ifadesiyle hastalık bilgisi önemli olsa da bizim hastalıklarımızda ayrı bir önemi vardır. Kişinin ve ailesinin yani birinci derece bazen ikinci derece akrabalarındaki tıbbi özgeçmiş bilgileri edinilir. Ayrıntılı bir muayeneyle birlikte, bazı kan idrar testleri ve görüntüleme testlerini kullanırız. Hastalıklarımızın çoğu, birçok organ ve sistemi de tuttuğundan, farklı hastalıklarla karışabilir. Erken dönemde tanı konulması zor olabilir. İşte bu bağlamda aynı zamanda iç hastalıkları uzmanı olan ve romatoloji yan dal ihtisası yapan hekimler; bu hastalıkların daha kolay teşhis ve tedavi edebilir.

    Romatizma nasıl tedavi edilir?

    Çok az romatizmal hastalık tedaviyle tamamen ortadan kalkar. Hastalıklarımız genellikle uzun seyirli olup alevlenme ve remisyon dediğimiz yatışık durumda gider. Tedavide başlangıçta kısa sürede hastalığı kontrol altına almak için kortikosteroid ve bazı steroid olmayan ağrı kesiciler kullansak da, genellikle uzun süreli, hastalığın seyrini değiştiren ve kontrol altında tutan ilaçlar kullanıyoruz. Aynı hastalık her bireyde farklı seyrettiğinden, veya kişinin yandaş başka hastalığı var ise veya gebelik beklentisi gibi birçok kişiye özel durumlarda; tedavi de kişiye özel düzenlenir.

    Romatizma tamamen tedavi edilebilir mi?

    Romatizmal hastalıkların çok azı tedaviyle tamamen ortadan kalkar. Genellikle müzmin (kronik) hastalıklar olup yıllar süren uzun süreli tedavi gerekir. Bu nedenle ilaçlar, doktor kontrolünde alınmalıdır. Tedavide amaç hastalığı kontrol altına almak, kişinin ağrısını ve rahat olmasını sağlayarak yaşam kalitesini yükseltmektir.

    Romatizma tedavi edilmezse nelere yol açar?

    Romatizmal hastalıkların erken dönemde tanınıp etkili tedavisinin verilmesiyle, hastalığa bağlı gelişebilecek sakatlık ve ölümlerin önüne geçmek mümkündür. Bunu hastalıklar üzerinden örneklendirecek olursak; iltihabi bir romatizmal hastalıklardan biri olan romatoid artritte, eklemde sakatlık gelişimi genellikle ilk 2 yıl içinde çok hızlı olur. Özellikle ilk 6 ay içinde tanınıp, uygun tedavi alanlarda hastalığa bağlı sakatlık gelişmediği görülmüştür. Ciddi böbrek tutulumu olan lupuslu bir hastada, tedavi edilmezse üremi ve buna bağlı ölüm kaçınılmaz olacaktır.

    Romatizmada aile hikayesi önemli midir?

    Romatizmal hastalıkların çoğunda aile hikayesi önemlidir. Osteoartritte özellikle el osteoartritinde ailesel yatkınlık söz konusudur. Romatoid artrit, lupus gibi otoimmün hastalıklarımızda, az da olsa ailesel yatkınlık önemlidir. Ankilozan spondilitli hastaların beşte birinde, birinci derece akrabalarında da benzer hastalık vardır. Sedefe bağlı eklem tutulumunda ise bu oran üçte birdir. Hatta ikinci derece akrabalarda da sedef bulunabilir. Ailevi akdeniz ateşi; birebir (Mendel) geçiş gösteren hastalığımızdır. Birinci-ikinci derece akrabalık önemlidir.

    Stresin romatizmaya etkisi var mı?

    Stres, bir çok romatizmal hastalığın ortaya çıkışını kolaylaştıran bir faktördür. Örneğin fibromiyalji adı iltihabi olmayan halk arasında yumuşak doku romatizması ad verilen bu hastalıkta; kişide yoğun stres ve buna bağlı ankisiyete ve depresyon gibi bozukluklar vardır. Otoimmun romatizmal hastalıklarımızda ise genetik olarak yatkın kişide, stres bağışıklık sistemini etkiler ve hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştıran bir faktördür. Romatizmal hastalıkların çoğunluğu (kronik) yani müzmin hastalıklar olduğundan; hastalığın kendisi de kişide stres yaratır ve tedavi uyumunu etkiler. Bu nedenle hastalarımıza çoğunlukla psikolojik destek de gerekir.

    Vitaminin romatizmaya etkisi var mı?

    D vitamini eksikliği ve buna bağlı osteoporoz gelişmesi dışında; vitamin eksikliği romatizmaya neden olmaz. Ancak hastalarımızda steroid kullanımına bağlı osteoporozdan korumak amacıyla mutlaka kalsiyum ve D vitamini takviyesi yapmak gerekir. Metotreksat kullanan hastalarda, folik asit eksikliği gelişeceğinden, mutlaka desteklenmelidir. Bazı hastalıklarımıza pernisyöz anemi denilen B12 eksikliği eşlik edebilir. Araştırılarak tedavisi verilmelidir. Balık yağı; omega-3 yağ asitlerinden zengin beslenmek, lupus hastalarında faydalı olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla satılan bitkisel bazı ürünler, otoimmün hastalıklarımızın alevlenmesine neden olduğundan kullanılmamalı.

    Fazla kilonun romatizmaya etkisi var mı?

    Fazla kilo, eklem üzerine binen yükü artırarak özellikle dizde ve belde osteoartrit gelişme riskini artırır.

    Romatizmanın kadın ve erkeklerde görülme oranları nelerdir?

    Romatizmal hastalıklar genellikle kadınlarda daha fazla görülür. Lupus ve Sjögren sendromu kadınlarda erkeklere göre 9 kat daha fazladır. Romatoid artrit kadınlarda 2,5-3 kat daha fazladır. Ankilozan spondilit, gut gibi bazı hastalıklar ise erkeklerde daha fazladır.

    Romatizmadan korunmak için nelere dikkat etmek gerekir?

    Bir çok romatizmal hastalığın nedeni bilinmediğinden, korunma sağlamak da pek kolay değildir. Ancak, osteoartrit için; fazla kilo almamak, bacak, boyun, sırt ve bel kaslarımızı güçlendirmek ve eklemin hareket açıklığını korumak için bisiklete binme, (pilates benzeri) germe egzersizleri, yüzme ve düz yürüyüşler yapabiliriz. Osteoporozdan korunmak için, kalsiyumdan zengin beslenme ve gerekirse D vitamini ve kalsiyum takviyesi, ağırlık binen egzersiz (düz yürüyüş gibi) yapılabilir. Sigara, bazı hastalıkların gelişmesini kolaylaştırdığından, içilmemeli. Gut hastalığı için uygun diyet, fazla kiloların verilmesi, tansiyon ve kan şekerinin düzenlenmesi önemlidir. Birinci derece akrabalarda, ailevi Akdeniz ateşi hastalığı varsa, evlenmeden önce genetik danışmanlık alınabilir.

    Kireçlenme (osteoartrit) nedir? Nasıl belirti verir?

    Osteoartrit (eklem kireçlenmesi), eklemin en sık görülen hastalığıdır. Eklemin kıkırdak yapısının bozulması ve yıkılmasıyla eklemde hasar gelişir. Osteoartrit, orta ve ileri yaşlardaki kişilerin çoğunu etkileyen bir eklem hastalığıdır. Halk arasında ‘eklemlerin aşınması’ veya ‘kireçlenme’ olarak da bilinir. Yaşlılarda daha sık olmakla birlikte; bazı spor yaralanmalarında veya mesleki travmalar sonrasında veya doğuştan kalça çıkığı gibi mekanik bozukluklarda; eklemlerde aşınmayla birlikte, daha erken yaşlarda da osteoartrit gelişebilir. Genellikle hareketle oluşan bel ağrısı veya eklem ağrısı, takılma hissi ve kısa süreli tutukluk hissi vardır. Merdiven veya yokuş çıkarken, dizi bükerek oturup-kalkarken ağrı ve takılma hissi, özellikle merdiven inerken boşluğa gelme gibi dizinde boşalma hissi olabilir. Eklemin hareket açıklığında azalma olur. Ellerde parmak uçlarında veya ortasında kemikte büyüme gibi belirtiler verir.

    Kireçlenme (osteoartrit), vücüdun hangi bölümlerinde görülür?

    Kireçlenme (osteoartrit), en fazla, omurga (bel ve boyun), diz, kalça ve el eklemlerini tutar; daha az oranlarda omuz ve ayak bileği tutulur.

    Kireçlenmenin sebepleri nelerdir?

    Yavaş seyirlidir. Yaşlanmaya bağlı eklemin kıkırdak yapısı değişir. Fazla kilolu olmak, düşme veya diğer bazı mekanik travmalara bağlı kıkırdakta parçalanma, ardından menüsküs ve bağlarda zedelenme, eklem aralığında daralma ve yeni kemik oluşumuyla gider. Gut veya romatoid artrit gibi eklemi tutan ve aşındıran hastalıklarda, osteoartrit daha kolay gelişir.

    Kireçlenme (osteoartrit) tanısı nasıl konur?

    Hastanın öyküsünde; hareketle oluşan eklem ağrısı, takılma ve kısa süreli tutukluk hissi; muayene bulguları ve görüntüleme yöntemleri ile tanı konur. Direkt grafiler (röntgen) veya bazen daha ileri görüntüleme için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kullanılır.

    Kireçlenme (osteoartrit) nasıl tedavi edilir?

    Osteoartrite bağlı eklem hasarı geliştikten sonra, bunu geriye çevirecek bir tedavi yoktur. Tedavinin amacı, ağrıyı azaltmak ve tutulan eklemin hareketlerini iyileştirmektir. Fizik tedavi ve ilaç tedavisi genellikle birlikte kullanılır; bazen cerrahi tedavi yapılır.

    İlaç Dışı Tedaviler:

    Kilo vermek ve egzersiz temeline dayanır. Fazla kilolardan kurtulmak; diz, kalça ve bele binen yükü azaltacağından, bazen tek başına da rahatlama sağlar. Vereceğiniz her 10 kg ile dizlerinize binecek 40 kiloyu azaltmış olacağınızı unutmayınız.

    Egzersiz, kas gücünü artırır, eklem ağrısı ve tutuklukta azalma sağlar.

    Ayrıca günlük aktiviteleri için yardımcı ‘wolker’ denilen bir yürüteç veya baston kullanmak, o ekleme binen yükü azaltacak ve dengeyi sağlamaya yardımcı olacaktır. Sıcak veya soğuk (sadece inflamasyon olduğunda) uygulama, kısa bir süre için osteoartrit belirtilerini hafifletebilir.

    Spa (sıcak küvet), masaj, akupunktur gibi bazı alternatif tedaviler, kısa bir süre için ağrıyı hafifletmeye yardımcıdır. Ancak, pahalı ve tekrarlayan tedaviler gerektirebilir. Ayrıca, alternatif tedavileri (bazen tamamlayıcı ya da bütünleyici olarak adlandırılır) uzun vadeli faydaları kanıtlanmamış ama hastalarda bazen geçici iyilik sağlayabilir.

    İlaç Tedavileri:

    İlaç tedavisinin topikal, oral (ağız yoluyla) ve enjeksiyon formları vardır. Doğrudan etkilenen eklemlerin üzerindeki deriye, topikal ilaçlar uygulanır. Bu ilaçlar kapsaisin krem​​, lidokain ve diklofenak jel gibi. Asetaminofen (parasetamol) gibi ağızdan alınan ağrı kesiciler, yaygın olarak kullanılan ilk tedavilerdir. İnflamasyon (sıcaklık, su toplanması ve şişme varlığında) varlığında, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar (genellikle NSAİİ denir: naprosyn, diklofenak, ibuprofen, indometazin gibi) kullanılır.

    Eklem içi enjeksiyonlar; kortikosteroidler (kortizon) veya hiyalüronik asit denilen yağlayıcı bir form ile yapılabilir. Bazı hastalarda birkaç yıl, diz protezinde gecikmeye yardımcı olabilir.

    Cerrahi: Şiddetli olgular için bir tedavi seçeneğidir. Eklemde ciddi hasar, ya da tıbbi tedavinin ağrıyı gideremediği durumlarda veya ciddi işlev kaybı varsa, tercih edilir. Cerrahi olarak, diz veya kalça eklem replasmanı (protez) veya daralan spinal kanalda sinir basısını gideren müdahaleler gerekebilir.

    Destekleyici Tedaviler:

    Birçok beslenme takviyeleri osteoartrit tedavisi için kullanılmaktadır. Bunların çoğu, etkinlik ve güvenirlikle ilgili verilerden yoksundur. En yaygın kullanılanlar arasında Glucosamine / Chondroitin sülfat’tır. Ağızdan kullanımının, osteoartritte etkinliği plasebodan (yalancı ilaç) farksızdır. Güvenle kullanmak ve ilaç etkileşimlerini önlemek için, bu takviyelerden herhangi birini kullanmadan önce, lütfen doktorunuza danışın. Bu ilaçların su ve tuz tutarak ödem, tansiyonunuzda yükselme gibi istenmeyen yan etkileri vardır.

    Osteoartritli Hastalara Öneriler:

    Osteoartritin tedavisi yoktur, ancak bunun sizin yaşamınızı nasıl etkileyeceğini yönetebilirsiniz. Bazı ipuçları şunlardır:

    Otururken veya uyurken boyun ve sırtı düzgün konumlandırmak ve desteklemek.

    Bir yere uzanırken sandalye kullanımı veya klozet kullanılması gibi günlük eklemleri zorlamayacak yaklaşımlar da bulunun.

    Bükme gibi eklemi zorlayan tekrarlayan hareketlerden kaçının.

    Aşırı kilolu veya obez iseniz kilo verin. Ağrıyı azaltabilir ve osteoartritin ilerlemesini yavaşlatır.

    Her gün egzersiz yapın.

    Günlük aktivitelerinizde, destek cihazları kullanın.

    Size en uygun egzersizleri öğrenmek ve yardımcı cihazları seçmek için bir fizyoterapist veya mesleki terapist ile çalışabilirsiniz.

    Osteoartrit Tedavisinde Romatoloğun Rolü:

    Romatoloji doktoru, osteoartritin teşhis ve tedavisinde önemli rolü olmakla birlikte; genellikle multidisipliner (diğer bölümlerle ortak) çalışmayı gerektiren bir hastalıktır. Bu nedenle, fizik tedavi, ortopedi veya beyin cerrahisi doktorlarının da bu hastalığın tedavisinde önemli görevleri vardır.

    Kireçlenme (osteoartrit) için kimler risk grubundadır?

    Osteoartrit, yaşlılarda en sık görülen ve en fazla sakatlık nedeni olan bir eklem hastalığıdır. Direkt röntgen filmlerinde, 70 yaş üstündekilerin %70’inde osteoartrit bulgusu vardır. Yapılan bir çalışmaya göre, bir kişide tüm hayatı boyunca diz osteoartriti gelişme riski yaklaşık %46; kalça osteoartriti gelişme riski ise %25’tir.

    Osteoartrit yaşlılarda

    Ailesinde osteoartrit bulunanlarda (özellikle birinci derece akrabalarda-anne, baba ve kardeşlerde)

    Şişmanlarda

    Eklem yaralanması veya eklemlerin tekrarlayan aşırı kullanımına bağlı yaralanması

    Eklem deformitesi (bacak boyunun eşit olmaması, menisküsün erken yaşta çıkartılması, gibi)

  • Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    Bağlılık ve Bağlanma Süreçlerimiz Hakkında

    İnsanın en temel ihtiyacı yakınlarıyla güvenli bir bağlanma kurmasıdır. Ebeveynleriyle, çocuklarıyla, arkadaşlarıyla, sevgilileriyle ve eşleriyle… Güvenli bağlanma ihtiyacı ve bu ihtiyaca eşlik eden kaybetme ve yalnızlık korkusu psikoterapide ele alınmaktadır. Bağlanma ihtiyacını anlamak için, bağlanma teorisinin sunduğu özelliklere bakabiliriz.

    • Bağlanma, motive eden içsel bir güçtür:‘Önemli diğerleri (ebeveyn, çocuklar, sevgili, eş, arkadaş vb.)’ ile temas arayışı ve teması sürdürme ihtiyacı insanlar için en temel ve iç dünyadan gelen bir motivasyon kaynağıdır.
    • Güvenli bağlanma otonomiyi sağlar:Etkili ya da etkili olmayan bağlanma biçimleri vardır. Etkili ve güvenli bağlanma otonominin ve özgüvenin gelişmesini güçlendirir. Güvenli bağlanma ve otonomi birbiriyle bağlantılıdır. Araştırmalar güvenli bağlanmanın tutarlı, uyumlu ve olumlu kendilik algısıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Ne kadar güvenli olarak bağlanabilirsek o kadar farklı ve ayrışmış olabiliriz. Sağlıklı ve etkili olan; kendine tamamıyla yeten ve diğer kişilerden ayrı olmaktan ziyade karşılıklı dayanışma ve bağlılık içinde olabilmektir.
    • Bağlılık, güvenli bir sığınak gibidir:Bağlı olduğumuz kişiler bize rahatlık ve güvenlik sağlarlar, onlara ulaşamayacağımızı hissetmek ise içsel strese neden olur. Sevilen birine fiziksel olarak yakın olmak sinir sistemini düzenler. Bu durum anksiyete ve zayıflık hislerinin doğal ilacıdır. Olumlu bağlanmalar anksiyete ve belirsizliğin etkilerine karşı tampon oluşturan güvenli bir sığınak yaratırlar. Aynı zamanda kişiliğin gelişiminin uygun bir düzeyde olmasını sağlarlar.
    • Bağlılık, sağlam bir temel sunar:Bu sağlam temele dayanarak kişi dünyasını keşfetmeye çıkabilir ve çevresine en uyumsal şekilde karşılık verebilir. Bu şekilde sağlam bir temel, araştırmayı destekler ve yeni bilgilere karşı açık olmayı sağlar. Risk almak, öğrenmek, kendiliği, diğerlerini ve çevreyi sürekli olarak geliştirmek, adaptasyonu sağlamak için gerekli olan güveni sağlar. Güvenli bağlanma kişinin geri çekilmesini ve kendisi, davranışları ve zihinsel durumu üzerine derinlemesine düşünmesini güçlendirir. Bir ilişki güvenlik hissi sağladığında, kişinin diğerleriyle bağlantı kurması, onlara destek olması, çatışma ve stresle daha başarılı bir şekilde baş etmesi mümkün hale gelir. Bu tarz ilişkiler mutluluğu, tatmini ve dengeliliği artırır.
    • ‘Ulaşılabilirlik’ ve ‘cevap verebilirlik’ bağları kurar ve güçlendirir:Güvenli bağları inşa eden duygusal ulaşılabilirlik ve cevap vermedir. Bir bağlılık figürü fiziksel olarak bulunabilir; ancak duygusal olarak orada olmayabilir. Ayrılık kaygısı, bağlılık figürünün ulaşılabilir olarak algılanmamasından doğar. Duygusal bağlılık ve ihtiyaç olunduğunda bu duygusal bağı bulmaya dair güven önemlidir. Bağlanma üzerinden düşünecek olursak; herhangi bir cevap vermek (bu cevap kızgınlık dahi olsa), hiç cevap vermemekten daha iyidir. Eğer bağlılık figüründen bir cevap ya da duygusal bağlılık işareti alınamazsa, algılanan mesaj “Senin sinyallerin beni ilgilendirmiyor, aramızda bir bağlantı yok.” şeklinde olacaktır.

    Duygu, bağlanmanın merkezindedir. Bağlılık ilişkileri en yüksek duygularımızın yükseldiği ve bu duyguların en çok etkiye sahip olduğu ilişkilerdir. Duygular bize ve diğerlerine motivasyonlarımızı ve ihtiyaçlarımızı ifade eder.

    • Korku ve belirsizlik bağlanma ihtiyacımızı tetikler:Birey kendini tehdit altında hissettiğinde, travmatik bir deneyimden dolayı ya da günlük hayatı etkileyen hastalık gibi bir durumdan ötürü, hatta bağlılığın güvenliğe dair direk bir tehdit olduğunda; çok güçlü bir duygu uyanır ve rahatlık ve temas ihtiyacı belirgin hale gelir. Yakınlık arama gibi bağlanma davranışları aktive olur. Sevilen biriyle temas hissi temel duygu düzenleyicilerinden biridir. Önemli kişilere bağlanma çaresizlik ve anlamsızlık duygusuna karşı temel korumamızdır.
    • Ayrılık sürecindeki içsel stres tahmin edilebilirdir:Eğer bağlanma davranışları güvenli bir cevap almayı ya da bağlılık figürleriyle teması sağlayamazsa tipik bir süreç başlar: Kızgınlıkla karşı koyma, kaynaşmaya çalışma, depresyon, umutsuzluk ve en sonunda kopma. Depresyon temasın kaybına verilen doğal bir tepkidir. İlişkilerdeki öfke bazen ulaşılamaz durumdaki bağlılık figürüyle temas kurmaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir. İlişki içindeki umudun öfkesiyle ilişkisizlikteki umutsuzluğun öfkesi birbirinden ayrıdır. Güvenli ilişkilerde ulaşamamaya dair protesto öteki tarafından fark edilir, kabul edilir ve yanıtlanır.
    • Güvensiz bağlanmanın çeşitli biçimleri vardır:Bağlılık figürünün hiç cevap vermeyişi ile nasıl baş edilebileceği sınırlıdır; ancak “Sana ihtiyacım olduğunda sana güvenebilir miyim?” sorusuna verilen olumsuz yanıtlar karşısında birçok baş etme mekanizması gelişebilir. Böyle bir durumda bağlanma yanıtları anksiyete ve kaçınma arasındadır. Yeri değiştirilemez biriyle ilişki tehdit altına girdiğinde ancak henüz tamamen kopmadığında bağlanma sistemi aşırı uyarılır ve hızlanır. Bağlanma davranışları artar ve yoğunlaşır: Kaygılı hal, izleme durumu, hatta sevilen kişiden yanıt almaya yönelik saldırgan girişimler olabilir.

    Güvenli duygusal bir bağlılık olmadığında bu durumla baş etmek için ortaya çıkabilecek bir başka strateji ise, özellikle cevap almaya dair umutlar sona erdiğinde, bağlanma sistemini durdurmak, bağlanma ihtiyaçlarını baskılamak, görevlere ve sorumluluklara odaklanmak, bağlılık figürüyle duygusal bağ kurma girişimlerini sınırlandırmak ya da bu girişimlerden tamamıyla kaçınmaktır. Güvensiz başka bir strateji ise hem yakınlık aramak hem de yakınlık teklif edildiğinde korku ve kaçınmayla karşılık vermektir. Bu strateji genellikle diğerlerinin korkunun hem çözümü hem de kaynağı olarak algılandıkları kaotik ve travmatik bağlanmalarda olur.

    Bağlanma davranışları kişinin duygularını düzenlemeye, reddedilme ve yalnız bırakılmaya karşı kendisini korumaya yönelik yanıtlarını içerir. Bağlanmaya yönelik alışkanlıklar yeni ilişkilerle değişebileceği gibi, var olan ilişkiye şekil verebilir ve bu şekilde sürdürülebilir. Bağlanma stratejileri partnerin bağlanma biçimine göre farklılaşabilir. Bağlanma biçimi ilişki doyumunu etkiler. Güvensiz bağlanan çiftler, güvenli bağlanan çiftlere göre ilişkiyle ilgili daha az tatminkandır. Güvenli bağlanan çiftlerin adaptasyonu ise daha yüksektir.

    • Bağlanma, kişinin kendisiyle ve ötekiyle ilgili zihinsel temsiliyetlerini içerir:Bağlanma stratejileri duygularla baş etme yollarını düzenler. Bazı partnerler reddedilmiş hissettiklerinde şikayet eder ve bir felaket olmuşçasına tepki gösterirler, bazı partnerler ise birkaç gün sessizleşirler. Bu davranışlarda kişinin kendisini ve ötekini zihninde nasıl temsil ettiği belirleyicidir. Güvenli bağlanan kişide, kişi kendini sevilmeye ve değer verilmeye layık görür, özgüvenli ve yeterlidir. Araştırmaların gösterdiğine göre, güvenli bağlanma kendine yeterlilik ve kendi kendine yapabilirlikle bağlantılıdır. Güvenli bir şekilde bağlanan kişilerin ötekilere dair zihinsel imgesi ihtiyaç halinde cevap verebilecek, güvenilebilir ve inanmaya değer olduklarıdır. Kişinin kendisine ve ötekine dair zihinsel temsiliyetleri, ilişkiye taşınarak etkileşim biçimlerini şekillendirir. Bir kişinin birden fazla temsiliyeti olabilir ve duruma göre bazıları daha aktif olabilir. Amaçlar, inanışlar, stratejiler ve duygular bu temsiliyetlere göre belirlenir. 
    • İzolasyon ve kayıp kaçınılmaz olarak travmatize edicidir:Yoksunluk, kayıp, reddedilme, en çok ihtiyaç duydukları tarafından terk edilme; kişi üzerinde oldukça büyük etkilere sahiptir. Bu travmatik durumlar ardından izolasyonu getirdiğinde, kişilik gelişiminde ve hayattaki diğer zorluklarla başa çıkmada oldukça büyük etkilere sahiptir. Bir kişi, ihtiyaç duyduğunda bir ötekine ulaşabileceğine dair güvene sahip olduğunda, bu güvene sahip olmayan kişi kadar kronik ve yoğun bir içsel korku duygusuna sahip olmaz.

    Yoksunluk ve ayrılık stresi ilişkinin bir parçasıdır ve danışanlar bu durumlardan genellikle ‘travmatik’ olarak bahsederler. Ayrıca bu durumlar depresyon, anskiyete ve aşırı tetikte olma halleri ile bağlantılıdır.

  • Romatizma nedir?

    Genel bir terim olarak romatizma kemik, kas, eklem ve bunların çevresindeki destekleyici yapıların ağrısına verilen isimdir. Romatizmal hastalıklar iltihabi olan ve olmayanlar olarak sınıflandırılabilirler. İltihabi romatizmal hastalıkların pek çoğu basit bir ifadeyle bağışıklık sisteminin uygunsuz çalışması sonucu kişinin kendi dokularına zarar verecek hastalıklar oluşturması sonucu ortaya çıkar. Bağışıklık sistemimiz normalde bize zarar verebilecek mikroplar, yabancı cisimler gibi vücudumuza yabancı etkenleri yok etmek, zararsız hale getirmek suretiyle bizi koruyan bir sistemdir. İltihabi romatizmal hastalıkların da içinde bulunduğu “Otoimün Hastalıklar” denen hastalıklar grubunda bağışıklık sistemi vücuda ait bazı dokuları da tanıyamaz hale gelir ve bu dokuları yok etmek üzere harekete geçer. Romatizmal hastalıklarda zarar gören dokular genelde eklem ve çevresindeki destek dokular olmakla beraber her organ ve dokuda bu olumsuz etki görülebilir. Örneğin “Bağ Doku Hastalıkları” ve “Vaskülit (damar iltihabı)” gibi romatizmal hastalıklarda iç organlar, dokular ve damarlarda iltihabi hastalık olmasına rağmen kas-iskelet sistemine ait şikayetler hiç olmayabilir.

    Romatoloji Uzmanı Kimdir?

    Romatoloji Uzmanı iltihabi eklem hastalıkları ve diğer romatizmal hastalıların tanı ve tedavisinde uzmanlaşmış olan hekimdir. İç Hastalıkları uzmanlık eğitimi (5 yıl) sonrası romatoloji uzmanlık eğitimi (3 yıl) alan hekimler Romatoloji Uzmanı olarak görev yapmaya hak kazanırlar. Eklemlerin ve vücudun herhangi bir sistemindeki iltihabi hastalıklar, metabolik ve bazı durumlarda mekanik kas-iskelet sistemi rahatsızlıkları Romatoloji Uzmanlık alanına girmektedir. Romatoloji uzmanı, iç hastalıkları uzmanı olması nedeni ile romatizma hastalarında hastalığın kendisine veya tedavilere bağlı olarak sıkça görülebilen iç organ (kalp, böbrek, akciğer, karaciğer, mide-barsaklar vb.) sorunlarını da çözme alt yapısına sahip bulunmaktadır.

    Romatoloji Uzmanının Tanı ve Tedavisini Yaptığı Hastalıklar

    Romatoid artrit

    Spondilartropatiler ve ankilozan spondilit

    Psöriyatik artrit

    Behçet hastalığı

    Bağ dokusu hastalıkları: sistemik lupus eritematozus, skleroderma, mikst bağ dokusu hastalığı, Sjögren sendromu ve dermatomiyozit, polimiyozit

    Antifosfolipid antikor sendromu

    Damar İltihapları (Vaskülitler): Poliarteritis nodoza, Takayasu arteriti, dev hücreli arterit v.b.

    Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF)

    Akut eklem romatizması

    Reaktif artritler

    Kristal artritleri (Gut, Yalancı Gut)

    İnfeksiyöz artritler

    Amiloidoz

    Metabolik ve dejeneratif hastalıklar: osteoartrit, osteoporoz, osteomalazi ve Paget hastalığı

    Diğer sistemik hastalıkların romatizmal bulguları

  • Yenidoğan Bebek ve Anne

    Yenidoğan Bebek ve Anne

    Anne bebek arasındaki ilişki bebek henüz anne karnındayken başlar. Doğum sonrası annenin psikolojik ve bedensel sağlığı bebeği ile ilişkisinde çok önemlidir. Annenin doğum sırasındaki zorluklardan dolayı yaşadığı bedensel rahatsızlığı bebeği ile arasındaki bağın oluşmasını zorlaştırabilir. Bebeğin doğumunun hemen sonrasında anne ile bir araya getirilmesi aralarındaki ilişki için çok önemlidir. Doğumdan 1 saate kadar bebeğin annesini tenine temas etmesi aralarındaki bağı arttıracaktır.

    Anne ve bebeğin bir arada olmaları ve etkileşimde bulunmaları aralarındaki bağın oluşumunu güçlendirir. Bebekler ilk doğduklarında dünyaya henüz adapte olamazlar ve kendilerini hala bir süre anne karnında hissederler. Bu yüzden bebekler özellikle ilk aylarda annelerine daha çok ihtiyaç duyarlar. Sürekli anne kucağında olmak, annesinin kokusunu almak ve tenini hissetmek isterler. Bu yeni doğan bebeklerde sıkça karşılaşılan normal bir durumdur. Bu süreç bebeğin dünyaya alışma evresidir. Bebekler bu dönemlerinde sadece ağlayarak iletişim kurabilirler ,ağlayarak acıktıklarını, uykularının olduğunu, altına yaptığını belli eder ya da sadece annelerini özlediğini için ağlar. Böyle durumlarda anne bebeğini kucağına alıp onunla konuşabilir çünkü bebekler annelerinin seslerini diğer seslerden ayırt edebilir.

    Bu dönemde bebek her ağladığında kucağa alınmalı çünkü bebek annesinin kokusunu alınca sakinleşir. Böylece bebek daha sakin ve huzurlu bir dönem geçirecektir.

    Bebekler anne karnındayken anne ve babasının sesini ayırt etmeye başlar. Dünyaya adapte olma evresinde anne ve babanın sesini duymak bebeği rahatlatacaktır bu yüzden ebeveynlerin sık sık bebekle konuşması gerekir.

    Bebek yaklaşık 3 haftalıkken daha canlı bir hal alıyor yani uyanık kalma süresi artıyor, agulamaya başlıyor. Aynı zamanda özellikle annesinin sesini duyduğunda sessiz kalıp sesi dinlemeye başlıyor. Böyle durumlarda anneni bebekle sohbet etmesi aralarında bağ için oldukça önemlidir. Goodfriend’in makalesine göre bebek annesinin sesini ve gülücüklerini duyduğunda kendini daha huzurlu hissediyor. Ayrıca doğumdan hemen sonra anneden ayrılan bebeklerde gelişimin yavaşladığı belirtilmiştir.

    İlk ayın sonunda bebekler gülücüklere tepki verebilir, ağlama dışında sesler çıkarabilir ve yüze odaklanabilir. Bu nedenle bebekle bu yollarla iletişime geçmek bebek-anne arasındaki bağ için oldukça önemlidir. Bebekler yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi anne sevgisine de ihtiyaç duyarlar. Annelerin bebeklerini öpmeleri, sarılmaları ve onlarla temas kurmaları bebeğin gelişimi için önemlidir.

  • Sindirim kanalındaki darlıkların genişletilmesi

    Sindirim kanalındaki darlıkların genişletilmesi

    DARLIKLAR NEDEN OLUŞUR?

    Sindirim kanalımızda çeşitli sebeplerle darlıklar meydana gelebilir:

    -Hastalıklar

    -Geçirilmiş ameliyatlar

    -Radyasyon tedavisi darlıklara sebep olabilmektedir.

    DARLIKLAR HANGİ YÖNTEMLERLE TEDAVİ EDİLİR?

    Sindirim kanalındaki darlıklar:

    -Endoskopik balon dilatasyon

    -Stent takma

    -Cerrahi yöntemlerle tedavi edilebilmektedir.

    Bu darlıklar yemek borusu, mide giriş çıkış kısımları veya bağırsaklarda meydana gelebilir.

    1) YEMEK BORUSU(ÖZOFAGUS) DARLIKLARI DİLATASYONU

    Özofagus (yemek borusu) dilatasyonu yemek borusunun herhangi bir nedenle daralmış olan kısmının değişik yöntemler kullanılarak genişletilmesidir.

    Bu işlem için çeşitli teknikler kullanılabilmekle beraber günümüzde en sık tercih edilen yöntem endoskopik balon dilatasyonudur (Stent uygulama, buji ile dilatasyon)

    Balon dilatasyonu sindirim kanalı darlıklarında yakın mesafede olmayan darlıklarda tercih edilmektedir.

    Tümörlere bağlı kanal darlıklarında ve cerrahi operasyonlardan sonra gelişen darlıklarda kullanılan bir yöntemdir.

    İnce bir telin ucunda hava ile şişirilebilen bir balon mevcuttur. Darlık olan bölgeye endoskop vasıtası ile gidildikten sonra, endoskop kanalından tel gönderilir ve darlık olan bölgeye tel geçirilir. Sonra da enjektörle hava basılarak yavaşça şişirilir.

    Avantajı, dilatasyon (genişletme) esnasında işlemin gözle görülmesidir. Uygun genişliğe erişildiğinde işlem sonlandırılır.

    YEMEK BORUSU DARLIKLARININ NEDENLERİ

    -Yemek borusundaki daralmaların en sık görülen nedeni gastroözofagial reflü hastalığı sonucunda yemek borusunun alt kısmında yara oluşmasıdır.

    Böyle bir daralma meydana geldiğinde hastalar gıdaları yutmada güçlük çekerler ve sanki yiyecekler göğüs bölgesinde, yemek borusu içinde takılmış gibi hissederler.

    – Yemek borusu içinde ince zar veya halka oluşumu (Schatzki halkası vb.)

    -Yemek borusu veya yemek borusuna bası yapan komşu organ kanserleri

    -Radyasyon tedavisi sonrasında oluşan darlıklar

    -Skleroderma gibi bağ dokusu hastalıkları

    -Eozinofilik özofajit gibi bazı çok nadir görülen yemek borusu hastalıkları

    -Yemek borusunun akalazya gibi fonksiyonel hastalıkları olarak sayılabilir.

    KOMPLİKASYONLARI:

    -Kanama ve yemek borusunun delinmesi görülebilecek ciddi komplikasyonlardır.

    – Göğüs ağrısı,

    -Nefes darlığı,

    -Ateş,

    -Çarpıntı, soğuk terleme,

    -Aşırı halsizlik

    – Ağızdan kırmızı renkte kan gelmesi veya siyah renkte dışkılama

    2) MİDE ÇIKIŞI(PİLOR) DARLIĞI

    Mide ile bağırsağın ilk kısmı arasındaki bağlantı, midenin “Pilor deliği(midenin son kısmında bulunur, bağırsağa geçiş yeridir)” aracılığıyla olmaktadır

    BELİRTİLERİ

    -Bulantı

    -Kusma

    -Yemeklerden sonra mide ağrısı

    -Midede dolgunluk hissidir.

    NEDENLERİ

    Pilor darlığına yol açan etkenleri şöyle özetleyebiliriz:

    -Pilor kasının doğumsal olarak büyümüş olması

    – Pilor bölgesinin iltihap nedeniyle ödemli oluşu

    -Pilor bölgesinin ülser sonrası yara dokusu ile daralması

    -Erişkin kimselerde pilor kasının büyümüş olması

    -Pilor bölgesinde gelişen infeksiyonlar(sifilis, tüberküloz)

    -Pilor bölgesinden kaynaklanan tümörler

    -Midedeki yabancı cisimlerin (bezoar gibi) pilor kanalını tıkaması

    -Yakıcı maddelerin pilor bölgesinde yaraya neden olması.

    -Bağırsağın ilk kısım ülserlerinin yara dokusu ile iyileşmeleri

    – Pankreas başı kistleri

    -Bağırsak boşluğuna uzanan anormal zarlar

    -Safra taşları

    -Tümörler.

    TEDAVİ

    Tedavisi cerrahidir.

    3) KOLONDAKİ (KALIN BAĞIRSAKTAKİ) DARLIKLAR

    NEDENLERİ:

    -En sık nedeni karın içi ameliyatlardır.

    -Çeşitli hastalıklar(Crohn hastalığı gibi),

    -Radyasyon

    TEDAVİSİ:

    -Balon dilatasyonu

    -Stent uygulaması

    -Cerrahi