Etiket: Baba

  • Çocuklarda hipnoz ve hipnoterapi

    Çocuklarda hipnoz ve hipnoterapi

    Hipnoz ile çocukların yaşadığı bazı psikolojik sorunları tedavi etmek mümkündür. Çocuklarda özellikle aşağıda sıralanan durumlarda başarılı sonuçlar alınmaktadır.

    1- Alt ıslatma(enürezis nokturna),

    2- Fobiler,korkular ( karanlık korkusu, köpek korkusu, yükseklik korkusu, okul korkusu )

    3- Dikkat eksikliği
    4- Konuşma bozukluğu ( kekemelik )
    5- Davranış bozuklukları(saldırganlık,hiperaktivite vs..)
    6- Eğitim ve öğrenme sorunları
    7- Uyum sorunları ( arkadaşlarına, okul ve sınıfına vs..)
    8- Parmak emme, tırnak yeme,tik gibi davranış sorunları

    9- Çocuk alerjileri(astım vs..) hipnoterapi ile tedavi edilebilir.

    Çocuklarda hipnoz kolaydır çünkü hayal güçleri çok iyidir, hikayelerden çok hoşlanırlar ve yetişkinlere göre daha çabuk tepki verirler.Belli bir sınır olmamakla birlikte 5 yaşından küçüklerde hipnoz uygulamak zordur. Hipnoz olması için çocuğun söyleneni anlaması ve biraz konsantre olabilmesi gerekir. Hipnoz çocuk için bir oyun gibidir. Çocukların hipnozla ilgili korkuları yoktur. Çocuklar otorite figürünü severler. Çocuklar emir almaktan, yönlendirilmekten hoşlanırlar. Bu nedenle çocukta hipnoz büyük hipnozuna göre daha kolay gerçekleşir. Ancak hipnoz yapacak kişiye güvenmesi gerekir. Hipnozun çocukta usta ellerde uygulandıktan sonra bir tehlikesi yoktur. Çocuk sorunlarını, hipnoz uygulayacak kişiye anne baba olmadan aktarır. Anne baba çocukla beraber hipnoz yapacak kişinin bir zararı olmadığı inancını yerleştirene kadar içerde kalabilir. Hipnoz öncesi anne baba çocukla konuşmalı ama asla hipnoz kelimesini kullanmamalıdır. “Seninle konuşacak, sorunlarını tartışacaksınız vs.” gibi şeyler konuşması yeterlidir.

    Hipnoza başlamadan önce çocukla bir akranı gibi konuşuruz. Asla eleştirmeden. Anne baba gibi değil. Arkadaş gibi. Onlar küçüktür ama çok zekidir. Neden buraya geldiğini biliyorsun değil mi?.. diğer çocuklarla geçinemiyorsun.. okuldan sıkılıyorsun..vs..Çocuklarla onların dilinden konuşuruz.

    Hipnoz seansından sonra anne baba bilgi almak için çocuğu zorlamamalı hatta bir takım bilgileri öğrendiği imasında bile bulunmamalıdır. Bu zorlama bir dahaki hipnoz seanslarındaki çocuk ve uygulayıcı arasındaki güveni zedeler. Güvenini sağlamak için bu çok önemli. Çocuk hipnoz seansı boyunca ne olacaksa iki kişi arasında bir sır olarak kalacağını bilmeli. Çocuklar sır kelimesini severler.

    Çocuktaki sorunların kaynağı genellikle orku , öfke, suçluluk duygularıdır. Hipnoz ortamında verilecek telkinler sorun ne olursa olsun öncelikle bu olumsuz duyguları yok edici yöndedir. Çocuk kendine güven kazanır,isteklerini ifade etmede cesaretlendirilir. Kendini sevmesinin gayet doğal olduğunu belirten telkinler, her çocuğa hipnoz olduktan sonra tekrar tekrar verilir. Bunlar hem dolaylı hem de doğrudan hipnoz telkinleridir. “Sen iyi bir çocuksun.” “Sen akıllısın. Zekisin. Herkes seni seviyor. Annen seni seviyor,baban seni seviyor,sen ne yaparsan yap onlar seni sever ve bırakmaz. Sevmeye devam ederler” gibi. Çocuk zihninde yerleşmiş tüm negatif düşünceler ortadan kaldırılmalıdır.

    Sorunu olan çocukların yüzde doksanında suçluluk duygusu yerleşmiştir. Hiç bir şey olmasa böyle bir sorunu olduğu için suçlu hisseder. Hipnoz suçluluğu ortadan kaldırır.

    ” Bu senin suçun değil. Anne babanın ayrılması senin suçun değil. Sen iyisin,babanın ayrılması senin suçun değil. Annenin sana bağırması senin suçun değil. Sen de kardeşin kadar akıllısın. Sen de herkes kadar akıllısın.”

    Davranış sorunları ise genellkile ilgi çekmek ya da kardeşi ile mukayeseden ortaya çıkar. Hipnoz halinde verilen telkinlerle çocuk çok kolay değişir.

    Hipnoz ile yapılan çözümlemeler göstermiştir ki, çocukların hayatı öğrenmelerinde, ilk yaşlarda anne ve babanın gücü inanılamaz derecede önemlidir. Ebeveyn etkisi, on yıllarca süren bir güce sahiptir. Bu etki ebeveyn eğitiminin, bakımının önemini gözler önüne sermektedir.

    Hipnoz çalışmalarının öğrettiği bir şey daha var. İyi anne baba olmak istiyorsanız daha çocuk doğmadan, hatta gebe kalmadan önce eğer içinizde size rahatsızlık veren, olumsuz işlediğini düşündüğünüz programlar var ise, öncelikle onları yok edecek çareler aramalısınız. “Ne gerek var?” diyebilirsiniz. “Benim yaratılışım bu” diyebilirsiniz. “Ben çevremle barışığım” diyebilirsiniz. Ama bilin ki tüm çevreniz kendi içindeki sorunları, çocukları üzerinde şiddet uygulayarak çözmeye çalışan anne ve babalarla dolu.

    Ne yazık ki, çocukların çok azı, karşılıksız sevgi veren ailelere sahip olma şansına sahip. İşte bu çocuklar, büyük olasılıkla, ileride kendileri de çok iyi anne ya da baba olacaklar. Anne-baba adayları böyle uygun bir çevrede büyümemiş olsa da, yapılacak şeyler var.

    Çocuk eğitimi anne karnından başlar. Yıllarca iyileşmeden sürmüş olan kronik hastalıkların hipnoz analizlerinin ortaya çıkardığı değişmez bir gerçek var. Bir canlı ana rahmine düştüğü andan 12 yaşına kadar geçen sürede en önemli olan şey nedir diye sorarsanız yanıt şu. Çocuk sizin tarafınızdan istendiğini düşünüyor mu? Ya da çocuk, o olmasaydı, sizin daha mutlu olacağınızı hissediyor mu? Tüm sorun burada yatıyor. Bilirsiniz, çocuklarına her türlü olanağı sağlayan aileler vardır. Oyuncaklar, para, özel oda, bakıcılar v.s. Ama bunları sağlayan anne babalar öte yandan çocuk ile aralarına bir mesafe koymuştur. Odasına kapatır, konuşmaz, görüşmezler çocuk ile. Hipnoz analizleri böyle anne babasından uzak mesafede yetişen çocukların, büyüdükten sonra bile bilinçaltlarında anne babasını memnun etmeye çalışan bir taraf olduğunu gösteriyor.

    Bu tip ailelerin aksine bağıran, çağıran, vuran ama yine de bütün bu hengâme arasında her nasılsa çocuklarına tam anlamıyla sahip çıkmış aileler vardır. Bu ailelerin çocuklarına verebildikleri tek mesaj, onların bir aile olduğu ve hangi tehdit altında olurlarsa olsunlar bu bütünlüğün bozulmayacağı olmuştur. Bu bozuk görünen dinamik içinde birçok sağlıklı insanın büyüdüğü gözlemlenmiştir. Böyle bir eğitim mi öneriyoruz? Tabii ki hayır. Bu karşılaştırma bize çocuk büyütülürken neyin daha önemli olduğunu gösteriyor.

    O halde, çocuk isteyen anne babalar! Öncelikle çocuğunuzu planlayın. Ve bebeğiniz anne rahmine düştüğü andan itibaren onun istenen bir varlık olduğunu hissettirin. Çocuk zihninde onun değerli bir varlık olduğunu belirleyen, ona karşı olan davranışlarınız olacaktır, söylemleriniz değil. Çocuğunuza gözlerinizi çevirdiğiniz zaman, onun bu dünyadaki varlığıyla takdir edildiğini, beğenildiğini hissetmesini sağlayın. “ SEN BİZİM İÇİN ÖNEMLİSİN VE DEĞERLİSİN”. Bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en değerli hediye budur.

  • “anne/baba ben sana küstüm” diyen çocuğunuza siz nasıl tepki vermelisiniz?

    Çocuklar özellikle 2-4 yaş arasında “Küstüm” ifadesini sıklıkla kullanmaya başlarlar. İstekleri yerine getirilmediğinde, onlarla oyun oynamadığınızda “Küstüm anne” ya da “Baba sana küstüm” gibi ifadeler kullanarak tepkilerini gösterirler.

    Genellikle anne babalar, “Küsersen küs, ben de sana küstüm” diyerek, çocuklarını bu davranıştan vazgeçirmeye çalışırlar.

    Bir çocuk, annesi babası ona küsünce ne düşünür, ne hisseder?

    Demek ki, hoşlanmadığım durumlarda küsebilirim, baksana annem babam da küsüyor, o zaman küsmek doğru bir davranış.

    Okuldaki arkadaşım Ahmet de bana küsüyor, annem babam da küsüyor. O zaman annem ve babam aslında benim arkadaşım gibi. O halde onların her dediğini yapmak zorunda değilim.

    Evde, okulda, misafirliğe gidince hoşlanmadığım bir durumla karşılaştığımda hemen küsebilirim. Bu, işe yarayan bir yöntem.

    Bunlara sebep olmamak adına, anne baba çocuğuna küsmemelidir. Küsmek yerine, çocuğun o anki duygularını anlamaya çalışmalı, hatta ona adeta dublaj yapmalıdır.

    “Sanırım sen bir şeye kızdın, küsersen seni kızdıran şeyin ne olduğunu bilemem, benimle konuşmak ister misin” şeklindeki yaklaşım daha sağlıklı olacaktır.

    Bu yaklaşıma rağmen, çocuk hala küsmeye devam ediyorsa “Şu anda konuşmak istemiyorsun sanırım, konuşmak istediğinde ben hazırım, konuşabiliriz” denebilir.

    Bu konuşmalar sırasında çocuğun göz hizasına inmek, onunla göz kontağı kurmak çok önemlidir. Çocuk kendini baskı altında değil, güvende hissetmelidir.

    Aradan bir süre geçtikten sonra çocuk anne babaya yanaşır ve konuşmak isterse “Hani bize küsmüştün, bizimle konuşma o zaman” gibi olumsuz bir ifade yerine “Seni dinliyorum, gel konuşalım” gibi olumlu bir ifade kullanılmalıdır.

    Bu konuşma sırasında çocuğa küsmenin ne kadar yanlış bir davranış olduğu ile ilgili nasihatlar vermek yerine, duygularını ifade etmesine fırsat verilmelidir.

  • Anne-baba-çocuk ilişkisi

    Hayatımızı sürdüre bilmek için insanlar ile iletişim kurmak zorundayız, bu durum bazen sevdiğimiz insanlar olduğu için kolay olurken kimi zaman da sevmediğimiz bir bireyle de iletişim kurmak zorun da kalabiliyoruz. İster severek isteyerek isterse istemeden de olsa duygu düşüncelerimizi karşımızda ki bireye aktarıyoruz. Peki aynı çatı altında yaşadığımız hayatımızı idame ettirdiğimiz kişiler ile ilişkilerimizi hiç sorguladık mı? Toplumsal getiriler ile doğumdan itibaren biçilen roller ile insanlar bir aile kurmaya yönlendiriliyor ve akabinde tabi ki çocuk sahibi olmaları için yönlendirmeler yapılıyor. Kadın ve erkeğin birlikte oluşturdukları çekirdek aile süreç içerisinde küçük misafirler ile gelişmeye başlıyor. Eş rolüne ek olarak anne ve baba rolleri hayata dahil oluyor. Çocuklarınızla ilişkinizi sorguluyor musunuz? Sizce anne ya da baba olarak çocuklarınızla iletişimiz nasıl? İlk çocuğunuzla iletişimiz nasıl oldu hatırlıyor musunuz? Ya da ne zaman oldu?

    Anneler gebelik süresince bebeğin kendini hissettirmesinin de etkisiyle iletişimi daha erken dönemde başlatırken ne yazık ki babalar çocuğun belirli bir yaşa gelmesini bekliyor. Bu süreç kimi zaman okul çağına kadar uzayabiliyor. Bunun sonucu olarak çocuklar ile iletişim kurma da kopukluklar gözlene biliyor ve ne yazık ki bunun bir sonra ki aşaması anne-baba-çocuk arasında çatışmaların oluşması ile sonuçlanıyor. Anne karnın da çocuk ile konuşulması, günlük hayat ile paylaşımların yapılması çocuğun kişisel bağlarını kuvvetlendirmesinin yanı sıra yaşama adaptasyonunu da kolaylaştırıyor. Anne karnında annenin babanın ya da yakın çevrenin (akrabalar, arkadaşlar vs) çocuk ile iletişime geçmesi uyaranların armasını sağlıyor. Tabi ki bu sürecin doğum sonrasında da devam etmesi gerekmektedir. Küçük aile üyesinin de bir birey olarak kabul edilip, yaşanan olaylar hakkında bilgilendirme yapılması sonrasında çocukların gelişimlerin de oldukça önemli yeri mevcuttur. Buna en büyük katkı özgüven olaşması diyebiliriz. Gelişim etkileşim içinde olmaktadır dolayısıyla özgüveni oluşan bir bireyin kendine güveni geleceği için insanlar ile ilişki kurmada daha cesur yaklaşır. Bu durumda dolaylı olarak dil becerisini etkilemektedir.

    Çocuk gelişimine baktığımız zaman 5 ana başlıkta toplanıyor diyebiliriz; Bilişsel Gelişim, Dil Gelişimi, Motor Gelişimi, Sosyal Gelişim ve Özbakım Becerileri. Bütün gelişim basamakları kendi içinde çok önemlidir ve birbirlerini etkilemektedirler. Örneğin; Dil gelişiminde geri olan bir çocuğunda sosyal gelişim de önde olduğunu söylemek çok da doğru olmaz. Kendisini ifade edemeyen bir çocuk insanlar ile iletişim kuramamaktadır, istek arzu şikayetlerini anlayamamaktadır dolayısıyla toplum için de kendini rahat hissedemediği için süreç içinde suskunlaşıp içine kapanacaktır. Ya da kendini ifade edememe durumunun sonucunda problem davranışlar sergileye bilir.

    AİLE DANIŞMANI VE ÇOCUK GELİŞİM UZM.

    FUNDA ÇİÇEK

  • Çocuklarda yalan söyleme

    ÇOCUKLARDA YALAN SÖYLEME

    Yalan söylemek; insanın kaygı ve korku duyduğu anlardan kurtulmak için başvurduğu savunma mekanizması, yani kendini koruma yoludur.

    Yalan; kişinin kendini aldatması ve bununla birlikte başkalarını da aldatmaya çalışmasıdır. Bir hatayı gizleme amacı ile gerçeğe uygun olmayan bu girişim sözle olabildiği gibi bazen de ,jest ve mimiklerle de olabilmektedir.

    Aslında çocukların yalanları, yetişkinlerin yalanlarının yanında masum kalır. Çünkü; onların yalanları aldatma amacı gütmez. Çocuk gerçeği iyi değerlendiremediği için, gördüklerini çarpıtarak anlatır ve uydurur. Kimi ana-baba çocuğun olmamış Şeyleri olmuş gibi anlatmasını yalan sayar. Bunları dinlemek ve olduğu gibi kabul etmek yerine çocuğu suçlar. 3-5 yaş çocuğunun hayal dünyası çok geniş olduğu için inanılmaz öyküler anlatırlar ve bu dönemde yalan ile yalan olmayanı ayırt edemezler.

    Çocuklar neden yalan söyler;

    Yalan ile hayal gücüne dayalı abartıları birbirine karıştırabilirler

    Aile içinde veya çevrede çok sık yalan söyleniyor olabilir ve çocuk bu durumu model alıyordur

    Anne -baba ve çevre yeterince sevgi, ilgi göstermiyor olabilir

    Çocuk cezadan kaçmak için yalan söylüyor olabilir

    Çocuk özlem duyduğu, olmasını istediği şeyler için yalan söylüyor olabilir

    Çocuk çevresinin hayranlığını kazanmak için yalan söyleyebilir

    Anne–babasının sevgi ve ilgisini paylaşmamak için yalan söyleyebilir Arkadaşlarının sevgi ve ilgisini paylaşmamak için yalan söyleyebilir

    Erken çocukluk döneminde aşırı ödüllendirilen çocuklarda yalan söyleyebilir

    Anne babalara öneriler;

    Anne baba çocuğun neden yalana başvurduğunu belirlemelidir.

    Çocuğun yalan söylemesini önlemeden önce, ona her zaman doğru model olmalı, anne baba da yalan söylememelidir.

    Çocuğu yalan söylemeye itecek durumlara fırsat vermemek gerekir.

    Anne babalar çocuklarını iyi tanımalı, performanslarının üzerinde şeyler beklememelidir.

    Çocuk kardeşi ya da diğer yaşıtları ile kıyaslanmamalıdır.

    Çocuğa karşı aşırı otoriter ya da baskıcı davranmamak gerekir.

    Çocuk yaptığı ya da yapamadığı davranışlar nedeniyle sürekli eleştirilmemelidir.

    Anne ya da baba kendi yalanına çocuğu ortak etmemelidir. ‘Bugün gittiğimiz yeri babana söyleme’ gibi bi ifade çocuğu yalana sürükler

    Anne baba çocuğun duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmesine fırsat vermeli, onu dinlemelidir.

    Yalanın içeriğine değil, çocuğun neden yalan söylediğine odaklanmak gerekir.

    Çocuğun hangi durumlarda yalan söylediği tespit edilmeli. Örneğin, en çok okul başarısızlığı yaşadığında ya da arkadaş ilişkilerinde mi yalan söylüyor belirlenmelidir.

    Çocuk yalan söylemediğinde de ödüllendirilmelidir.

  • Boşanma ve Çocuk ..

    Boşanma ve Çocuk ..

    Ayrılsak da beraberiz…

    Güle oynaya seve sevile aşkla evleniliyor. Aradan biraz zaman geçiyor koşa koşa, nefretle boşanılıyor. Birbirinden çabuk mu bıkılıyor yoksa eşler kendilerini yanlış mı tanıtıyor bilemem.

    İspanyol düşünür Miguel de Unamuno’nun çok sevdiğim bir sözü vardır: ”Aşk, aldanışın kızı; hayal, kırıklığın annesidir” peki o halde aşk biterse ne olur? Aşkı ilişkiden aldığımızda geriye ne kalır? Bir sen bir ben bir de bebek…

    Bildiğiniz gibi anlaşamayarak yollarını ayıran çiftlerin sayısı her geçen gün artıyor. Boşanmalarda en çok etkilenen taraf ne yazık ki çocuklar oluyor. Yaşanılan mutsuzluğun boyutu ne olursa olsun eşler birbirlerinden boşanabilirler ama çocuklardan boşanmak söz konusu değildir. 

    Boşanma sürecinden en fazla etkilenen yaş grubu 3-6 yaş grubudur. Bu yaştaki çocuklar boşanmanın sebebini tamamen kendileri sanmaktadır. Çocuk ister istemez “Ben uslu olmadığım için annem ile babam boşanıyor” düşüncesine kapılıyor. 7-12 yaş grubunda ki çocuklar ise boşanma sebebini anne-baba üstüne atmaktadır. Biraz daha ileriki yaşlara gidersek 13-18 yaş grubu bu süreci çok zor atlatmakta. Ergenlik döneminde olan çocuğun uyuşturucuya başlama, kendine ya da arkadaşlarına zarar verme, küfür etme, kötü ortamlara girme gibi tepkisel davranışlar geliştirmesine rastlanabilir. Derslere odaklanamama, konsantre bozukluğu, ders çalışma isteksizliği, huzursuzluk, saldırgan davranışlar, yatak ıslatma, kekemelik, uyumsuzluk gibi belirtiler de görülebilmektedir.

    Çocuk boşanma olayını duyunca hemen “ ben kimle yaşayacağım, bana ne olacak” gibi sorular sormaya başlar. Bu anlamda anne babanın çocuğun aklındaki soruları gidermesi çok önemli bir süreçtir.  Çocuğu büyük insan yerine koyup ona olan biteni anlayabileceği bir dille anlatmak gerekmektedir. Fakat karşılığında büyük bir insan gibi tepki vermeyebileceğini de kabul edip sabırlı ve anlayışlı olmak dikkat edilecek önemli bir unsurdur. Çocuğa “Biz kendi aramızdaki sorunlarımız yüzünden ayrılmaya karar verdik. Hayatımıza evli devam edersek daha çok zarar göreceksin, bu süreçte en doğru olan ayrılmak. Ayrı evlerde yaşayacağız ama bu birbirimizi hiç görmeyeceğimiz, iletişimimizi koparacağımız anlamına gelmiyor. Belli aralıklarla annenle ben (veya baban) buluşup zaman geçireceğiz. Seni sürekli seveceğiz” gibi duygularla yaklaşmak onun endişe ve korkularını yenmesine yardımcı olacaktır.

    Şurası hiç unutulmamalıdır ki anne babalar çocuğu kendi aralarındaki sorunlardan uzak tutmalı, kaldıramayacağı sorunları çocuğa yansıtmamalıdır. Çocuk için eski eş ile mutlaka bir işbirliği sağlanmalıdır. Bazen boşanma çocuk için en iyi çözüm yolu olurken, bazen de boşanmadan sonra çocukta yeni korkular ortaya çıkabiliyor. Boşanma sürecinin çocuk açısından sağlıklı olması için eski eşe karşı olumsuz duygu ifadesinin kontrol edilmesi gerekmektedir. Bunun yanı sıra sakin düzenli bir yaşam stili benimsenmeli, disiplin konusunda eski eş ile iş birliği sağlanmalı. Çocuk ile bol bol konuşmak, çocuğa hafif sorumluluklar vermek, yaşına uygun etkinlikler planlamak, ev ödevleri veya okulu ile ilgilenmek ve ziyaretler dışında da çocuk ile iletişimin sürdürülmesi gerekmektedir.  Kuşkusuz bir çocuk fiziksel ve psikolojik gelişimini en güzel şekilde ailesinin içinde tamamlar. Çocuk hem annenin hem de babanın ilgisine, sevgisine, şefkatine muhtaç bir varlıktır. Çocuğun ruhsal ve zihinsel açıdan sağlıklı olmasının başta gelen şartlarından birisi elbette ki kişiliğinin ideal bir aile tarafından yoğrulmasıdır. Ancak günümüzde yıkılan ailelere ne yazık ki oldukça sık rastlıyoruz. Şu bir gerçek ki boşanmanın yükünü en fazla çocuklar çekmekte. Eşler çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen göstermelidir. Anne baba ayrılsa da annelikten ve babalıktan istifa etmemelidir.

    Günümüzde boşanmanın ardından anne ve baba arasında çocukla ilgili rekabet yarışına girmelerine de  çok sık rastlanmakta. Bazı ebeveynler çocuğu kendi tarafına çekmek için çocuğa yanlış mesajlar vermektedir..  “Annen / Baban seni sevmiyor zaten” diyenler, karşı tarafı suçlayanlar dahi olabiliyor. Bu sözler çocuğun ruh dünyasında tahmin edilemez boyutlarda yaralar açmaktadır. Bu çok yanlış ve çocuk açısından çok yaralayıcı bir tutumdur. Eşler ayrılsalar bile çocuğu annesinden ya da babasından ayırmaya çalışmak, eski eşten öç almak için çocuğu kullanmak çocuğun ruh sağlığı açısından asla düşülmemesi gereken hataların başında gelir. Boşanan eşler, aralarında her ne yaşandıysa yaşansın arkadaş kalmaya gayret göstermeliler. Yaşamı boyunca çocuğun önüne çıkabilecek bir sürü problem olabilir. Anne babanın kimi zaman bu problemlere birbirlerine danışarak çözüm bulmaları, ortak kararlar alıp uygulamaları gerekir. Herhangi bir iş arkadaşı gibi, hiç olmazsa telefonla görüşülebilir. Dağılan bazı aileler çocukları için bazen bir araya gelip arkadaş gibi davranabiliyorlar. Bunu başarabilmek çocuğun bu dönemi yaralanmadan atlatmasına yardımcı olacaktır.

    Çocuklara verilecek sevgi, şefkat, kendini güvende hissetme duygusu hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir hediyedir. 

    Her ayrılıktan sonra parçalanmış ailenin bu durumdan az ya da çok olumsuz etkilendikleri bir gerçek. Sağlıklı yürümeyen evlilikleri bitirmek en doğrusu olmakla beraber bütün mesele ayrılan anne babanın kendilerine çocuklarıyla beraber yaşayabilecekleri sağlıklı ortamlar yaratabilmesindedir. Karşılıklı anlayış ve hoşgörü, ayrılık da olsa sorunların daha kolay çözümlenmesine uygun bir zemin hazırlayacaktır. Ayrılsak da beraberiz sözü işte burada çok önemli. Arada çocuk olduğu sürece unutmayın ki siz çocuğunuzun gözünde hala sevgilisiniz. 

    Attilla İlhan’ın bir şiirinde dediği gibi “Çünkü ayrılık da sevdaya dair çünkü ayrılanlar hala sevgili”…

  • Çocuklarda yemek sorunları

    ÇOCUKLARDA YEMEK SORUNLARI

    Yemek yeme birçok ailede yaşanan en önemli sorunlarda biridir. Yemek öncesi başlayan tartışma, sofrada alevlenir ve genelde bu tartışmayı çocuk kazanır. Anne ve baba pes eder, çocuğun önündeki yemeği alır, yerine sevdiği başka bir yemeği koyar ve bu böyle devam eder gider.

    Tanıdık bir hikaye değil mi?

    Peki bunu değiştirmek için neler yapılmalı?

    Öncelikle çocuklar neden yemek yemez bunun cevabını bulmak lazım.

    Anne babanın dikkatini çekmek istiyor olabilir.

    Yemekten önce abur cubur yemiş olabilir.

    Acıkacak kadar fazla enerji harcamamış olabilir.

    Diş çıkarıyor olabilir.

    Dişlerinde çürük olabilir.

    Yemek sonrası gaz problemi yaşadığı için ya da kabız olduğu için yemiyor olabilir.

    Yemek için anne babası tarafından fazla zorlanıyor olabilir. Bu, yemek yememe davranışını azaltmaz, aksine pekiştirir.

    Titiz bir ailede yetişiyor ise, yemeği dökmekten çekindiği için yemiyor olabilir.

    Ailede çocuğa olumsuz örnek olacak biri olabilir. Anne ya da babadan biri yemek seçiyorsa, çocuk da onu model alır.

    Anne babasını yemek yemeyerek cezalandırıyor olabilir. Kardeş kıskançlığı, okul başarısızlığı gibi durumlarda çocuklar karşı davranış geliştirebilirler. Yemek yememe de bunlardan biridir.

    Çocuğun tabağına çok yemek konuyor olabilir. Çocukların bizler kadar yemesi beklenmemelidir.

    Anne babalara öneriler:

    Öncelikle çocuğunuzu iyi tanıyın, sorunun çocuktan mı, yoksa sizden mi kaynaklandığını belirleyin.

    Çocuğunuza sofra kurma ve kaldırmada görev vererek, yemek yemeyi özendirmeye çalışın.

    Yemeği hazırlarken mutfakta size yardımcı olmasına fırsat verin. Yaşına göre yemeği karıştırmak, ekmeği kesmek, salata yapmak gibi görevler verebilirsiniz.

    Küçük ise mama sandalyesi ile, büyük ise sizin gibi sandalyede oturarak yemek yemesini sağlayın.

    Elinizde tabakla peşinden koşmayın. Yemediği zaman ilgilenmeyin, siz kendi yemeğinizi yiyin. O elbet bir süre sonra yemek için istekli olacaktır.

    Yemek istemediğinde, ya da yemeği beğenmediğinde ona yemesi için başka şeyler hazırlamayın. ‘Bizim bugünkü yemeğimiz bu, yemezsen aç kalırsın’ şeklinde bir açıklama yapın.

    Bir ya da birkaç gece aç kalan çocuk başka çaresi olmadığını anlayınca yemek yiyecektir.

    Anne babası olarak, çocuğun önünde yemekler ile ilgili olumsuz ifadeler kullanmayın.

    Yemek tabağını renkli ve süslü hazırlamaya çalışın. Oyun oynuyor gibi yemek yemek ona zevk verecektir.

    Çocuğun porsiyonlarını sizinkinden daha az tutun. Sizin kadar yemesini beklemeyin.

    Yemek yerken ‘Dökme, dikkatli ol, düzgün ye’ gibi ifadelerle onu uyarmayın. Bu onu yemekten soğutabilir. Dökerek yiyen bir çocuk ise sandalyesinin altına bir sofra bezi serin, yemeğini bitirince o bezi silkeleyin.

    Yemek sırasında sergilediği doğru davranışları takdir edin.

    Sevmediği bir yemeği yemesi için zorlamak yerine, o yemeğin yanına sevdiği bir yemeği de ekleyin. Böylece daha rahat yiyecektir.

    Evde belli bir yemek düzeni oluşturun. Her gün aynı saatte, tüm aile bireylerinin yemeğe oturmasını sağlayın.

    Yemekten önce doyurucu başka yiyecekler yemesine fırsat vermeyin.

    Kilo sağlık göstergesi değildir. Sağlıklı olması amacıyla çocuğunuza ihtiyacı olandan fazla yemek yedirmeyin.

  • Büyümeyen ”bonsai” çocuklar..

    Büyümeyen çocuklar- sanki büyümeyen bitkiler ”Bonsai” gibi mi? İşte aynen öyle.. İnsanlarda da bu böyle..

    Bebek olarak dünyaya gelen insan denen canlı, tüm gelişim süreçlerinden geçerek, yetişkinliğe ve ulaşabilirse yaşlılığa doğru gider.

    Bebeklikte anneye, ya da bir yetişkine bağımlı olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Tüm ihtiyaçları birileri tarafından karşılanmalıdır. Yaşamda kalabilme en önemli bir güdüdür. Vücut bu şekilde programlanmıştır. Hatta, korku duygusunun yaşanması da yaşamda kalabilmek çabasından başka bir şey değildir.

    Beslenme, canlıların yaşaması için en önemli faktörlerden bir tanesidir. Canlılar, dünyaya gelmeleriyle birlikte beslenme programları ile iç içe olmaktadırlar ve bundan yararlanmak tarzında bir yaşama başlarlar.

    Psikomotor gelişim anlamında doğduğunda başını kaldıramayan bebek, birkaç ay içinde bulunduğu yerden dönmeye, 5-6 aylıkken oturmaya, 8-9 aylıkken emeklemeye, 11-12 aylıkken yürümeye başlar. Yürümenin ardından koşma gelir ve arkasından yetişkinleri koşturacak bir gelişim düzeyi gösterir, çocuk…Oyun bahçelerinde büyük kaslarını çok etkin şekilde kullanabilir. Bisiklete binebilir, tırmanabilir

    Bilişsel olarak, 2 aylıkken annesini tanıyan bebek, birkaç ay içinde çevresini çok iyi derecede algılayabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşır. Gittikçe birçok konuda fikir yürütebilir, olayları mantık süzgecinden geçirebilir.

    Dil gelişimi anlamında agulamaları ve gığıldamaları birkaç ay içinde çıkarmaya başlayan bebek, yaşına doğru anne, baba, mama gibi sözcükleri söylemeye başlar, 24 aya geldiğinde çift sözcüklü cümleleri kurmaya başlar.

    Duygusal yönden haz almayı, duygulanmayı ve üzülmeyi hissedebilecek düzeye gelir.

    Tüm bu gelişimler sürerken, anne canla başla bebeğini sağlıklı büyütmek için elinden geleni yapmaktadır. Hergün ne kadar büyüdü? Aman hasta olmasın, herşey hijyenik olsun, yeteri kadar besleniyor mu? Aşıları tamam mı? Çok hasta oluyor, acaba alerjik mi? Neden ağlıyor? Kulak ağrısı mı? Karın ağrısı mı? Gazı mı var? Acaba canı mı yanıyor? Ayına uygun gelişim gösteriyor mu? Yürümesi geç mi kaldı? Ateşi yükseldi, havale gelir mi? Neden öksürüyor? İshal mi oldu? Kabızlık mı yaşıyor? Kakasının rengi neden böyle? Ve bunun gibi annelerin aklına pekçok soru gelerek ve hergün daha da ilave olarak bebeklik dönemini geçirirler.

    Daha sonraları tuvalet alışkanlığını kazandıramıyorum, arkadaşları ile oynamıyor, oyuncaklarını paylaşmıyor, kardeşini kıskanıyor, çocuğum iştahsız, yemek seçiyor, katı gıdaları yemiyor,

    Derslerini çalışmıyor? Ödevlerini nasıl yaptırabilirim? Sınavlarda başarısız olmamalı, arkadaş seçiminden endişe duyuyorum, sigara, alkol, uyuşturucu alışkanlıkları, eş seçimi, meslek seçimi gibi sorular ve düşüncelerle ebeveynler zihinlerini meşgul ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, desteklenecek durumlar göz ardı edilmiyor.

    Ama burada bekleyen bir tehlike var.

    Çocuklar, ergen, hatta genç olduklarında, anne-baba hala hizmetlerine devam ediyorlar. Çocuklarının büyüdükleri gerçeği ile yüzleşemiyor ya da hayat karmaşası içinde koşturmaya devam ediyor da ediyor.

    Hala, iş sahibi olmuş gencin kahvaltısını bir görev olarak hazırlamaya devam etmek, odasını toplamak, sağa sola attığı çoraplarını toplamak, ortada bıraktığı ojesini, asetonunu kaldırmak, işe giderken ”bu gün ne giysem?” diye boşalttığı gardrobunu düzenlemek, hatta geç yattığı için, bir türlü işe gitmek için uyanamayan genci uyandırmaya çalışmak…

    Bunlar zaman zaman olsa belki bir sorun değil; ancak, anne-babanın üzerine vazife olması ve belli yaşa gelmiş yetişkinlerin sağlıklarının hiç düşünülmemesi, hatta acaba ben onlar için ne yapabiliyorum? Ya da onlara nasıl destek olabilirim? Düşüncesi gençlerin akıllarından bile geçmeyebiliyor.

    Artık, bir düzen kurulmuş, hep ALICILIK alışılmış, genç yeterki okusun,denilerek hayatla bağının yalnızca eğitim olması göze batmıyor. Lise bitiyor, üniversite kazanılıyor, bitince akademik kariyer vs. derken 30 yaşına kadar anne ve babanın hizmetleri sürüyor.

    Gençler eğitim sürelerini uzatarak, sorumluluk adına herhangi bir katılımda bulunmadan, bireysel yaşamayı seçiyorlar. Eğitimimi en hızlı şekilde nasıl tamamlayabilirim, kaygısı olmadan lisans-lisansüstü vs. akademik kariyer yıllarca sürebiliyor. Her konuda ailenin desteği devam ediyor. Hatta ayrı ev açıyorlar, ancak evinin faturalarını, temizliğini, bakımını, alış-verişini anne-babası yapıyor. Aynı evde olsa, ayrı bir odada ancak tüm ihtiyaçlar aile tarafından karşılanarak yaşam devam ediyor.

    Ya da yetişkin kocaman adam olsa da hala anne-babasının sözünden çıkmıyor. Doğru yada yanlış akıl süzgecinden geçirmeden her söyleneni uyguluyor. Bu şekilde, kurduğu ailesi ile sorun yaşamaya başlıyor, eşi tarafından kabul görmeyecek tutumlar sergileniyor.

    Bu kişiler sorumluluk almamak için evlenmekten de kaçınabiliyorlar. Aile kurumunun önemi ve çocukların sağlıklı kurulmuş bir düzen ortamında geleceğe hazırlanmaları bakımından bireyselleşmenin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Bireysellik önemli.. ancak, toplumsal bir yaşamın içinde var oluyorsak, toplumla ilgili sorumlulukları da almak gerekli.. Toplumla ilgili sorumlulukların ilk basamağı da kişinin kendisi ile ilgili sorumlulukları yerine getirebilmesi..

    Yaşama geç başlamak ve hep birilerinin desteği ile ayaktasınız… düşünülmesi gereken bir durum.. Bunlar da yaşını almış, artık dinlenmeyi, hobileri ile ilgilenmeyi hak etmiş kişiler.. Anne ve babalar..

    Anne babaların kendilerini gözden geçirmeleri, çocuklarının artık büyüdüğünü, kendi işlerini kendilerinin başarabileceklerine inanmaları gerek.

    Bu tür genç kızlar, evlenip çocuk sahibi olduklarında da anne olmanın yeterince bilincine sahip olamaz. Annelik emek ister, çocuğuyla içli dışlı olmayı gerektirir. Bizde çocuklukta yeteri kadar içli dışlı olamayan büyükler, çocukları 30 lu 40 lı yaşlara geldiklerinde onları küçük çocukları gibi görüp özbakım becerilerinde bile destek tavırlarını sürdürebiliyorlar.

    Genç erkeklerde buna daha fazla rastlanabiliyor. Genç erkekler evlendilerse ailesel olarak yeteri kadar olgunluğa erişmemiş oluyorlar. Bağımsız olma davranışını sürdürmek istiyorlar. Bağımsız olma davranışı, kökünün bağlı olduğu aile ile ilişkili olmayıp, eşine karşı tavırlarındadır..

    Hele ki çocuk sahibi oldularsa, genç baba, bireysel isteklerini ön plana almaya devam edecektir. Evli ve çocuklu olduğunun bilincinde olamayacak, sorumluluğu tam olarak hissedemeyecektir.

    Büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kol kanat gerip, zaten büyütemedikleri çocuklarının yavrusuna da canla başla sahip çıkacaklardır. Baba olmak duygusu, çocuğuyla ilişki kuruldukça, onun bazı ihtiyaçlarını karşıladıkça güçlenir. Tabii ki babanın bunu gerçekten de istiyor olması ve çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanması gerekir. Ayrıca kendi psikolojik ve kişilik gelişimini tamamlamış olması gerekir.

    Bu şekilde çocuklar -torunlar- gerçek anne-babalarını kendileri üzerinde etkin olarak görememekte, hatta isimleri ile hitap edip, büyük ebeveynleri ”anne” ve ”baba” olarak bilip, hissetmektedirler.

    Burada bir karmaşa yaşanmakta, bir süre sonra genç anne-babalar bu durumdan rahatsız olmakta, çocuklarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmediklerini belirtmekte, anne ve babalıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar.

    Çocuklarımız BONSAİ olmasın, izin verelim ki BÜYÜSÜNLER..

    ÖZNUR SİMAV-pedagog

  • Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?…ne kadar annem…ne kadar babam?
    “Partnerin davranışına atfedilen anlam çiftin duygusal iletişiminin önemli bir parçasıdır. Kişinin partnerinin amacına ve davranışlarına yönelik algısı, kişinin partneri ve diğerleriyle ilgili geçmiş öğrenimlerine dayanır. Bunlar . partnerle ilgili hatalı algılar ya yada yanlış atıflara neden olur.”
    Greenberg ve Johnson’ın bu satırları bana sevgiliye karşı davranışlarımızın ne kadar bizim davranışlarımız olduğunu düşündürdü.
    Böyle yapmandan nefret ediyorum dediğinizde sevgiliye acaba gerçekten siz mi söylüyorsunuz bunu, hiç düşündünüz mü? Siz mi söylüyorsunuz bunu, yoksa içinizdeki anneniz mi söylüyor? İçinizdeki babanız mı?
    Carl Gustav Jung, bir çocuğun büyürken içinde bir kadın ve erkek imgesi geliştiğinden bahsediyor. Kadınsa nasıl bir kadın olacağına dair, bir erkekte ne aradığına dair.. Erkekse nasıl bir erkek olduğuna dair, nasıl bir kadınla olmak istediğine dair. Bilinçdışında oluşan bu kadınsı imgeye anima ve erkeksi imgeye animus adını veriyor.
    Yani biz büyürken farkında olmadan anne babamızdan öğreniyoruz nasıl bir kadın ya da nasıl bir erkek olacağımızı. bir  kadından  ya da bir erkekten ne beklediğimizi.
    Ama bazen anne babayı ya da baba anneyi beğenmiyor ve tam da o zaman “asla baban gibi olma” lar başlıyor. İşte o an “işte anasının kızı!” demeler başlıyor. Tam da o an, çocuk ortada kalıyor. Kör bir sevgi ile hem anneye hem bağlı olan çocuk ikiye bölünüyor ve ne yapacağını şaşırıyor.  Sistemik fenomenolojik yaklaşıma göre Meral Önal Yardımcı böyle bir durumda çocuğun ne yaşadığını bakın nasıl açıklıyor:
    “Ebeveynden birine dışsal, diğerine içsel olarak sadık kalarak çocuklar aileyi bir arada tutabilirler, ancak sistem üyelerinin doğal ve çabasız sevgi olarak yaşayacağı dengeyi sağlamayı başaramaz. Bu nedenle ebeveynden biri asla diğerine karşı gerçek bir zafer kazanamaz. Örneğin Anne “sakın baban gibi alkol bağımlısı olma” demiş olsa oğul babasına bağını onurlandırmak üzere tam da bunu yapmaya zorlanacak, kendini bu sistemik baskıdan koruyamayacaktır. Burada sistemik iyileşmenin başarıya ulaşması için Anne “baban gibi olmana izin veriyorum ” demelidir. O zaman çocuk özgür kalacaktır.”
    Burada bahseden ve “asla onun gibi olma!” dendiğinde çocuğu o ebeveynin tıpkısı aynısı yapan Bert Hellinger’in terimleri ile kollektif vicdandır. Aile içinde birinden nefret de etsek, aileyi bir arada tutmak için görev başında olan kollektif vicdan devreye girer ve bilinçdışı özdeşimi gerçekleştirerek, aile üyelerini birbirine bağlar. Ondandır “asla babam gibi bir adamla evlenmem” derken kendinizi babanızın tıpkısı aynısı bir adama aşık olmuş bulursunuz. Ondandır “asla annem gibi olmayacağım” derken evlendiğinizde ya da kendi evinize çıktığınızda bir bakmışssınız evde annenizin tıpkısı, aynısı bir kadın olup çıkmışsınız.
     Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum şimdi: “Ne kadar özgürüz?” diye.
    Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum “İlişkide. yaşamda ne kadar kendimiz olabiliyoruz?” diye?
     Ben bilemedim. Ya siz, siz ne kadar annenizsiniz? . ne kadar babanızsınız? Siz, ne kadar kendinizsiniz?

  • Çocuk Merkezli Aileler

    Çocuk Merkezli Aileler

    Çevremizde görüştüğümüz pek çok ailenin yaşadığı sorunlardan biri çocuğa söz dinletememektir. Oysa anne ya da baba birbirine sözünü dinletebilir, çok saygılı davranmaya özen gösterdikleri büyükanne ya da büyükbabalara da tatlılıkla söz dinletebilir, fakat küçük yumurcağa gelince bu konuda başarılı olamadıkları görülür. Bu konu, zamanla, onları hem sıkıntıya hem de türlü kaygılara sürükler. Çünkü evde bir tek onun istekleri geçerlidir. Anne – Baba çocuğun türlü sorunları dile getirilir, çözüm arayışları içinde ne yaparlarsa yapsınlar, bir türlü söz dinletemediklerinden söz edilir. Ayrıca, bir sözü de söylemeden edemedikleri görülür, “asıl hata bizde, biz de çok hatalıyız ama ne yapabiliriz?”. Bu söylediklerine hak vermemek mümkün müdür? Evet söylenenler doğrudur. Çünkü çevremizdekilere sözümüzü dinletirken ne yapacağımızı bilip tepkilerimizi ona göre sıraladığımız halde, çocuğumuza gelince bunu başaramayız. Bebek doğmadan öncesinden başlamak üzere bizler çevreden gelen uyarıları dinliyor ya da izliyoruz. Bir anne-babanın kucağındaki ya da elinden tuttuğu çocuğa hayran hayran bakıyoruz. Oysa biz ne kadar imrenirsek imrenelim, genel olarak çok beğendiğimiz çocuğun da yaşattığı türlü sıkıntılar olabileceği kesindir.

    Örneğin; yemek yememe, başkaları ile iyi geçinememe, kendi sorumlulukları olan şeyleri başkalarından bekleme, istediğini elde etmek için türlü yöntemlere başvurma, ilgi çekebilmek için yaratılan istenmeyen davranışlar gibi… Peki tüm bu istenmeyenleri çocuk kendiliğinden mi icat etmektedir? Asla! Her çocuk çekirdek aile ortamında gözünü açar, anne-babasını ve daha sonra çevresindekileri örnek alır. Çocukların büyük bir saflık içinde dünyaya geldikleri yadsınamaz. Bu saflık onun hiçbir şey bilmediğindendir. Ona her şeyi öğretecek olan en güçlü etken anne-babasıdır, fakat öğrenme sürecinde tek şey bütün doğruların önünü keser; Duygusallığımız… Bebek artık bazı şeyleri yapabilecek duruma geldiği halde, duygusallığımızın tutsağı olarak hemen atılıp bizler yapmaya kalkışırız. Çünkü onun büyümekte olduğunu ve neyi ne zaman yapması gerektiğini bir türlü düşünemeyiz. Bize göre o hep bebektir. Üzülmesin, zorlanmasın diye bebekken yaptığımız gibi yiyecekleri ezerek vermeyi sürdürürüz. Gittiğimiz evdeki çocuk onu üzüyor diye ev ziyaretlerini azaltırız. Bir şey istediğinde, elde edebilmek için, hele hele ağlıyorsa adeta dünyamız yıkılır, ağlamaması için, gerekmeyenleri de gerçekleştiririz. Çünkü o emretmektedir, biz de yerine getirmekteyiz. Bu sayılanların hepsini belki yapmayabiliriz ama, ona hitap şeklimiz bile “bebeğim” değil midir? Aslında ona sorulduğunda bebekliği asla kabul etmediği halde, her nedense, ona “bebeğim” deriz. İstediklerimizi yaptırabilmek ya da bu konuda başarılı olabilmek içinneler yapabiliriz, bu konuda neler düşünebiliriz?

    Gerek çocuk uzmanı doktorları, gerekse biz pedagog ve psikologların uyarıları,anne-babalara yol göstermektedir. Örneğin; bebek beslenmesinde, zamanı geldiğinde, yavaş yavaş katı gıdalara geçilmesi gerektiği belirtilince bazı ailelerin bunlara kulak asmadığı, anne-baba duygusallığı ve evdeki deneyimli diğer büyüklerin etkisiyle çocuğa pütürsüz ve de yalnızca istediği şeylerden başkasını yedirmediği, evde bolca oyuncak varken yenilerinin sık sık alınmaması konusunda yapılan uyarıların tutulmadığı, anne ve babanın çocuğa yaptığı uyarıları diğerinin bozmaması konusunda öğütlenenlerin tersinin uygulandığı zaman çocuğun ev içi hakimliğini daha da pekiştirmiş oluruz. Bu gibi durumlarda çocuğun ikilemde kalması ile belirgin bir kalıp oluşturarak kendini kabullendirdiğinde, artık yapılacak şeyin, uzmandan tekrar yardım almaktan başka yolu kalmaz. Uzmanın öğütlerinin bir kısmı, işimize öyle geldiği için tutulmayınca yumurcak ev içinde tek sözü geçen birey olur.. Peki ev içinde neler yapılmalıdır?

    Bebeklikten başlamak üzere, çocukların istedikleri, belki de tek şey, ilgi çekme isteğidir. Bu isteği benimsetebilmek için çocuk yavaş yavaş türlü yollar dener. Öyle bir zaman gelir ki, artık çocuğun isteyip de yaptıramayacağı pek bir şey kalmaz. İşte problem çocuk denen ve de bizlerin yarattığı bu yapıt karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Oysa bu durum belirmeden önce; isteklerin de bir sınırı olduğu ve bazıları yapıldığı gibi, bazılarının asla yapılamayacağını çocuğun kabullenmesi sağlanmalıdır. İstediğini elde edebilmek için ağlıyorsa, kendini yere atıyorsa, bağırıp çağırıyorsa, hatta vurmaya başvuruyorsa, tükürüyor ya da kötü söz söylüyorsa, istenmeyen davranışlarını yinelemekle bizi tehdit ediyorsa, yapılacak şey, ortaya koymaya çalıştığı eylemi ile yalnız başına kalmasını sağlayabilmektir. Bunu yaparken, o anda yapmakta olduğumuz işimize devam edip, onunla asla ilgilenmemeliyiz.

    Çocuklar genel olarak engel olmak istediğimiz şeyleri yapmaktan çok hoşlanırlar. Yani “yapma!” dedikçe yaparlar. Ve küçük olmalarına karşın, bu durumda bizi çileden çıkarabilmenin yollarını ararlar ve sonunda da başarılı olurlar. İstediği bir şeyin alınıp alınmayacağına karar verenin ancak bizler olması gerektiğini kabul etmelidirler. Fakat bu konuda verdiğimiz kararlar kesin olmalıdır, verilen karardan asla dönülmemelidir.Çocuk bizlerin tutumuna alışmışken bir zaman sonrasında, elde etmenin yollarını bulmak için yine kendi yöntemlerini uygulamaya kalkışabilirse de, bizler ona karşı kesin tavırlarımızı sergileyip, ilgi çekme isteğini kırmak için uğraştığımız işi sürdürmeliyiz. Şimdi burada diyeceksiniz ki; çocuk sevilmediği duygusunu yaşamaz mı?

    Çocuklar çok, hem de çok sevilmeye muhtaçtırlar. Onları sevmenin tek yolu kucağımıza alıp öpmekten başka şeyler de olabilir. Gözümüzün içi gülercesine bir bakış, yaptığı ya da başardığı bir şeyi takdir edici sözümüz, yapmaya başladığı bir işi becerebilmesi için onu yüreklendirici sözler, çok sık olmamak koşuluyla verilen bir armağan, elinden tutup alış-verişe, gezintiye götürmek, son olarak da gerek anne, gerekse babanın (iş dönüşü ya da çocuğun yuvadan gelişi sırasında) evde onunla ilk karşılaştığında, ilk iş olarak, beraberce oyuncakları ile oyun oynanması çocuğun sevgiye olan gereksinimini karşılamaya yetecektir. İşte bu durumda bencilliği yani eve hakimiyeti öne çıkmadan bir şeyleri çevresindekilerle paylaşmanın mutluluğunu yaşayacaktır. Ve de “ille de benim istediğim olacak” fikrinden sıyrılmanın rahatlığını duyacaktır. Ev ise çocuk merkezlilikten, eşit paylaşımın rahatlığına erecektir.

    Çocuklar, bizler gibi değil; gerektiği oranda, duygusallığımızın ağır basmayacağı, çok kararlı davranışlarımızı örnek alacağı, disiplin sınırlarını benimseyeceği, sorumluluklarını üstleneceği, karşısındakinin fikirlerine saygı duyacağı ortamlarda olgunlaşabilirler. Böyle yetişmiş bir çocuğun bulunduğu ortamda sıkıntılı bir durumdan söz etmek mümkün olur mu?..Yetiştirme kurallarına bizler uyduğumuz zaman, çocuk çok iyi yetişmiş olacaktır.

  • Ailenin Birey Üzerindeki Etkileri

    Ailenin Birey Üzerindeki Etkileri

    Toplumu oluşturan en küçük sosyal kurum aile olduğuna göre sağlıklı toplumların oluşması açısından çocuğun eğitimi ile ilgili olarak ailenin izlediği yol çok önemlidir. Ailenin eğitime ilişkin tutumu ve eylemleri, içinde yaşanılan kültürün değerlerine ve normlarına göre şekillenmektedir. Gerek kırsal gerek kentsel kültüre ait olsun her ailenin toplum içinde bir konumu vardır. Bu sosyal konum doğal olarak ailenin eğitsel ortamını da etkilemektedir. Çocuğun hızlı gelişiminin olduğu ve kişilik özelliklerini yerleştirdiği temel eğitim döneminde aile ortamı eğitim açısından  oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Aile kişinin içine doğduğu, ilk sosyal deneyimlerini kazandığı ve daha sonraki yıllar için gerekli ilk adımları attığı yerdir. Çocukların ya da bireylerin kişiliklerinin temelleri bu ailede atılır. Ailenin sağladığı öğrenme yaşantıları ve sunmakta olduğu modellerin, çocuktaki olumlu sosyal davranış  ve değerlerin gelişmesinde önemli bir yeri vardır.

    Bu bakımdan ailenin çocuk ve yaşamı üzerinde etkisi büyüktür. Bu etkileşim daha anne karnında başlar. Bu evrede annenin duygusal dünyası, çocuğu isteyip istememesi ve benzeri faktörler karnındaki çocuk üzerinde son derece etkili olurlar. Bu evrede annenin mutsuzluğu, kızgınlığı, ruhsal durumu karnındaki çocuk üzerinde etkiye sahiptir. Annenin duyguları vücudundaki hormonlar yolu ile karnındaki çocuğa geçerler. Bu bakımdan anne çocuğu daha karnında iken etkilemeye başlar. Çocuk doğduktan sonra ise bu etkileşim artarak devam eder. Karşılıklı anne baba çocuk etkileşimi çocuk gelişiminin kilit özelliklerindendir. Anne babanın katılması, anne babanın kendine yardım edebilme yetenekleri ve çocuk yetiştirme stilleri, anne baba ve çocuk etkileşimlerini etkileyen ve erken dönemdeki gelişmeye, okula geçişe ve çocuğun gelecekteki verimine katkıda bulunan faktörlerdir.

    Sağlıksız ailenin temelinde birbirleriyle anlaşamayan, aralarında iyi bir iletişim ve etkileşim kuramamış olan eşler bulunur. Bu doyumsuzluklar çesitli patolojik davranışlara dönüşerek gerek eşler arasında gerekse çocuklarda bazı bozulmalara yol açabilmektedir. Ancak ailenin sağlıklı ve sağlıksız olmasında, dış uyaranların etkisi de göz önüne alınmalıdır. Aile içinde veya dışında, hastalık, ölüm, işsizlik gibi meydana gelen bazı olayların geçici de olsa, aile fonksiyonlarında birtakım bozulmalara sebebiyet verdiği kabul edilmesi gereken bir gerçektir. Aile grubu içinde rol alan kişilerin eksilmesi ve ilavesi, kişilerin yaşamlarında esas olan rollerde değişiklik olması veya kendilerine uygun olmayan bir role geçmek zorunda kalmaları bazı sorun odakları yaratarak, sağlıksız davranışları arttırabilir. 

    Sağlıklı anne çocuk ilişkisinin oluşumunda annenin ruh sağlığı büyük önem taşımaktadır. Mutsuz bir evlilik sonucu, annenin eşinden yeterli ilgi görememesi, ailenin ekonomik sıkıntıları, babanın, çocuğun doğumunu isteksiz bir sekilde karşılaması, annenin gerginliğini artıran, dolayısıyla anne çocuk ilişkisini zedeleyen etmenlerdir..

    Baba – Çocuk ilişkisi: 

    Baba olma kavramını değişime uğratan ve babanın çocuğun eğitimindeki rolüne ilginin artmasına yol açan pek çok etken vardır. Bunlar; politik, sosyal, ekonomik alandaki değişimlerin kadın-erkek rollerini etkilemesi, çalısan anne sayısının artması, kadının tam gün dışarıda çalışması bu etkenler arasında gösterilebilir.

    Babalık, eşin gebe olduğunun anlaşıldığı anda başlar. Erkekler baba kimliğini, hamilelik ile başlayıp doğum sonrası devam eden üç yıllık süreçte edinerek geliştirirler. Babanın çocuğuyla hemen bağ kurması önemlidir. Çünkü çocuğun ilk beş yıllık yaşantısı, ömrünün en önemli yıllarıdır.

    Anne – Çocuk İlişkisi:

    Çocuğun doğumundan önce bütün yükün annede olması ve doğumdan sonra da ağırlıklı olarak annenin sorumluluk taşıması nedeniyle çocuğun yetiştirilmesinde annenin görevi büyük önem arz etmektedir.

    Hayatın ilk yılında bebeğin psiko-sosyal görevi, güvenmeyi öğrenmektir. Bebek ile annesi arasındaki iliskiden doğan güven duygusu, insanın ileride kuracağı kisiler arası iliskilerin temelini oluşturur. Bebeğin ihtiyaçlarına annenin yerinde ve zamanında yönelebilmesi, onun sıkıntılarını giderebilmesi, sözsüz dilini anlayabilmesi anneyle bebek arasında kurulan karsılıklı anlayış ve güvenin temelini  olusturur.

    Annenin çocukla ilişkisinin en önemli evresi, doğumdan hemen önce başlayıp, doğumdan sonraki aylarda süregelen ilişkidir. Burada annenin başta eşinin desteği olmak üzere toplumca destek ve yardıma ihtiyacı vardır. Anne çocuk ilişkisinde fiziksel temas büyük önem taşır. Annenin beden kokusu, ısısı, çocuğu alış biçimi bu iletişimde çok önemlidir. Özellikle 0-3 yaş arasında olması gereken bu yakın ilişkinin gerçekleşmemesi, gelecekte görülebilen birtakım davranış bozukluklarının sebebi olarak gösterilmektedir. Yine bu dönemde annenin yokluğundan kaynaklanan “duygusal yoksunluk”, gerek zihinsel gerek duygusal ve sosyal gelişim gerilemesine ve gecikmesine neden olabilmektedir…