Etiket: Baba

  • Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma Süreci ve Çocuklar

    Boşanma öncesinde aile içerisinde yaşanan çatışmalar çocuğun ruh sağlığını olumsuz etkiler. Bu çatışmalarda çocuğun hiçbir kusuru olmamasına rağmen, en fazla çocuklar etkilenir, çocuk üzerinde duygusal bir yük oluşturur. Her ebeveyn, çocuk için güç, güven, destek, rehber vb anlamlar taşır. Bir ebeveynin eksikliği, çocuğun gelişimi için olumlu değildir. En sağlıklı şekilde yönetilmiş boşanmalarda bile çocuğun ayrı kaldığı ebeveyn ile ilişkisi nitelik ve nicelik açısından azalması kaçınılmazdır. Boşanma kaçınılmaz ise çiftlerin en önemli çabası çocuğun göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır.

    Boşanmanın çocuğa anlatılması:

    1-Boşanma kararı anne ve baba tarafından beraberce açıklanmalı

    2-Boşanmanın ne anlama geldiği çocuğun yaşına uygun bir dile çocuğa anlatılmalı.

    3-Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği anlatılmalı.

    4-Boşanma kararında çocuğun kabahati ve sorumluluğu olmadığı anlatılmalı, çocuğa verilecek en büyük zara boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.

    5-Boşanma kararı karşısında duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmeli.

    6-Boşanmayla ilgili çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru cevaplanmalı, dürüst ve gerçekçi cevaplar verilmeli.

    7- Soruları cevaplarken, abartıya kaçılmamalı, duygu sömürüsü yapılmamalı, karşı tarafı suçlayıcı tavır içine girilmemeli. Bu tur tutumlar çocukta travma oluşturabilir. Yine anne ve babanın ağlama nöbetleri, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranmaları çocuğu olumsuz etkiler.

    8- Boşanma sonrasında çocuğun hayatında nelerin değişeceği değil nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

    Boşanma kararını öğrenen çocukların anne ve babadan duymak istedikleri

    1- Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemeyecek.

    2- Seni her zaman seviyoruz, her zaman annen baban olmaya devam edeceğiz. Boşanma kesinlikle senin suçun değil.

    Çocukların aklına gelebilecek sorular.

    1- Benim yüzümdenmi boşanıyorsunuz

    2- Annemi/babamı bir daha görebilecekmiyim.

    3- Evden hanginiz ayrılacak

    4-Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda

    5-Evden ayrıldığında nerede yaşayacak

    6-Annem/babam bizimle burada yaşasa olmazmı

    7-Neden seninle kalamıyorum

    8-Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissedermi.

    9- Birgün yeniden birleşeceklermi

    10- Bizi kim koruyacak, kim yemek pişirecek, kim uyutacak

    Çocukların boşanmaya uyum sağlamaları için belli bir süre geçmesi gerekir.

    1- Halen yaşadığı evde kalması ev değiştirmemesine özen gösterin.

    2-Evden ayrılacak ebeveynin birdenbire değilde evde kalış sürelerini azaltarak evden ayrılmasını tercih edin.

    3-Pek çok aile çocuk mutlu olsun diye onu hediyeye boğar, bu bir hatadır, çocuk bu durumu kullanmayı öğrenip disiplin sorunlarına yol açar.

    4-Boşanma ile ilgili sorunlar (mahkeme, nafaka, maddi tartışmalar) çocuklar tanık olmamalıdır.

    Yapılan Hatalar

    1-Çocuğu taraf tutmaya zorlamak

    2-Çocuğu karşı taraf ile görüştürmemek

    3-Diğer ebeveynin kötülenmesi

    4-Çocuğun hatalı ve istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi

    5-Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması

    6-Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması ve yapılan programların ertelenmesi

    7-Karşı taraftan intikam almak için çocuğun kullanılması

    8-Bayram, mezuniyet, yıl sonu gösteri gibi özel günlere diğer ebeveynin dahil edilmemesi

    9-Çocukla geçirilecek günlerin ihmal edilmesi, ertelenmesi

    10-Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatıyla ilgili sorular ile çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması.

    11-Çocuğun tanık olacağı biçimde her türlü oratamda diğer ebeveyn ile tartışılması

    12-Çocuğun diğer eşin aile büyükleri ile görüştürülmemesi

    13-Çocuğun karşı tarafı suçlayan cümleler kurulmasına izin verilmesi

    14-Anne babanın çocuğa karşı tutarsız davranmaları

    15-Çocuğu karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi.

  • Kardeş Kıskançlığı

    Kardeş Kıskançlığı

    Kıskançlık sevilen birinin paylaşılamaması durumudur. Sevginin olduğu ortamda gerçekleşen doğal bir süreçtir. Kardeş kıskançlığı, aileye yeni gelen bireyin daha çok sevileceği, çocuğa gösterilen sevginin azalacağı hatta kaybolacağı hissi ile oluşur. Bu süreci anne-babalar doğru yönetebilirler ise kıskançlık sonucu oluşan olumsuz davranışlar en aza inecektir.

    Çocuk, annenin hamilelik döneminden itibaren bir şeylerin değiştiği düşüncesine kapılmaya başlar. Annenin, hamilelik dönemini başında yaşamış olduğu bulantılar, ağrılar nedeniyle, hamilelik dönemi sonlarında ağırlaşması sebebiyle çocuğa yöneltilen ilgi azalacak ve ‘yeni kardeş anneyi üzüyor, onu hastalandırıyor’ düşüncesi içerisine girmesine sebep olacaktır. Çocuğa hamilelik için riskli süre olarak adlandırılan 3. aya girildikten sonra çocuğun yaşına uygun bir şekilde bir kardeşinin olacağı, annenin hamilelik döneminde yaşayacağı olası durulmarı, hamilelik sonrasında bebeğin ihtiyaçlarının neler olacağına dair bilgiler çocuğun yaşına uygun bir dille anlatılmalıdır. Bu anlatım hikayeler ile, çocuğun bebekliğine ait resimler, videolar göstererek yapılabilir. Bu anlatımların belli aralıklarda yapılması çocuğun içinde bulunduğu durumu somutlaştırarak süreci kolaylaştırılmasını sağlayacaktır.

    Anne eve bebekle geldiğinde; çocuk ile bebek arasındaki ilk karşılaşma anı çok kıymetli olacaktır. Çocuğun, bebeği tanımasına, ona dokunmasına fırsat verin. ‘bebeğe dokunma canı yanar, kucağına alma düşürürsün’ gibi aşırı korumacı bir yaklaşımdan kaçının. Böyle bir durumda çocuk kendini önemsiz ve yeni gelen kardeşin kendisinden değerli olduğu hissine kapılmasına neden olacaktır. Mümkün olduğunca, sizlerin gözetimi altında bebeği tanımasına izin verin. Küçük deneme-yanılmalar ile bebeğe nasıl davranması gerektiği öğrenecektir.

    Bebeği görmeye gelen misafirler geldiğinde, tüm ilginin bebeğe yönelmesine izin vermeyin. Mümkünse gelen misafirler ile konuşarak; çocuk ile de ilgilenmelerini isteyin. Bebeğe hediyeler gelirken, çocuğa da küçük sürprizler yapın. Misafir kalabalının içinde tek başına bir köşede kalmasını izin vermeyin.

    Doğum ardından anne yorgun düşebilir, bebeğinde anne bakımına ihtiyacı olacaktır. Bu süreçte anneye, baba veya yakın bir aile üyesinin yardımı çok iyi gelecektir. Anne, bebeğin bakımı ile ilgilenirken; baba da, çocuk ile zaman geçirmelidir.

    Bazı çocuklar ‘bebeği sevdik şimdi gitsin artık’ diyerek tepki gösterebilir. Bebeğin evde kalıcı olduğunu anladığın andan itibaren kıskançlık belirtileri göstermeye başlarlar. Bu belirtiler;

    Kendi yemeğini yiyebildiği halde annede yedirmesini isteme,

    Tuvalet eğitimine tamamlamış olmasına rağmen; alt ıslatma problemlerinin oluşması,

    Bebeksi konuşmaların, bebeksi davranışların başlaması,

    Anne ve babadan sık sık kucaklanmak istemesi

    Kusma, bulantı, baş ağrısı, karın ağrısı gibi fiziksel semptomlar görülmesi

    Bu kıskançlık belirtilerindeki temel amaç; çocuk farkında olmadan kendini bebeğe benzetmeye çalışıyor, eğer bebeğe benzer ise anne ve babasının kendisini daha çok seveceğine inanıyor. Bazı çocuklarda ise; kıskançlık belirtisi gözükmeyebilir, bu çocuklar kıskançlıklarını bastırmaya çalışırlar. Sorun çıkaran çocuk olurlar ise anne ve babasının onu daha az seveceğini düşünür. Anne ve baba, çocuğun kıskançlık yaşamadığını, duruma alıştığını düşünseler de aslında durum görüldüğü gibi değildir. Çocuğun davranışları gözlemlendiğinde; çocuğun bebeği severken biraz fazla sıktığı, öperken bebeğin ağlamasına sebep olduğu gibi davranışlar sergilediği gözlemlenebilir.

    Çocuğun yeni gelen bebeğe alışması zaman alabilir. Bu sürecin hızını anne ve babanın çocuklar iletişimleri belirleyecektir. Anne ve baba, çocuğa, bebeği sevmesi için baskı yapılmamalı. ‘sen büyüksün, söz dinlemelisin’ diyerek çocuktan yaşından büyük olgunluk beklenmemeli. Bu şekilde bir yaklaşım, çocuğun kardeşinden uzaklaşmasına ve bebek ile rekabete girmesine neden olacak. Çocuğun odasının ayrılması gerekiyorsa, bu işlem bebek dünyaya gelmeden önce yapılması gerekmektedir. Bebek dünyaya geldikten sonra oda ayrılırsa; çocuğun kendisini dışlanmış hissetmesine sebep olacaktır. Oda ayırma işlemi de kademeli olarak yapılması uygundur. Oda için birlikte eşya seçilmeli, çocuğun oda düzeni ve eşyaları hakkında fikri alınmalı, odası olduğu için özendirilmeli. Oda düzenlendiği zaman çocuğun orada yatması için zorlanmamalı. Anne veya baba bir müddet çocuk ile beraber, çocuğun odasında uyunmalı, çocuğa uyuduktan sonra kendi odalarında uyumaya gidecekleri bilgisi verilmeli. Çocuğa bilgi verilmeden, çocuk uyuduktan sonra odadan ayrılmak, çocuk gece uyandığında annesini yanında göremezse paniklemesine ve tek başına yatamama korkusuna dönüşecektir.

    Çocuğun, bebek dünyaya geldikten sonra okula gönderilmesi doğru değildir. Bebek dünyaya geldikten sonra çocuk okula gönderilirse; çocuğun kendisi terk edilmiş hissetmesine sebep olur. Çocuk okula bırakıldığı zamanda, evde kendisini bekleyeceğiniz, ona yemek yapacağınız, kardeşi ile çocuk evde yokken neler yapacağınız anlatılmalı, çocuk evde yokken evde neler olduğunu bilmek ister. Evde kardeş ile yapılan aktivitelerin sıkıcılığından, okulda yapacağı faaliyetlerin eğlencelerinden bahsetmek, çocuğun aklının eve kalmamasına ve okula uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. 

    Araştırmalar kardeşler arası yaş farkı ne kadar az olursa kıskançlık düzeyinin o kadar fazla olacağını gösteriyor. Örneğin; henüz 3 yaşında olan ve hala bakıma ihtiyacı olan bir çocuğun yeni gelen bebeği kabullenmesi ve anneyi paylaşması kolay olmayacaktır. Bazı durumlarda kardeşler arası yaş farkı büyük olduğunda da problemler ortaya çıkabilmekte. Yaş farkının fazla olduğu durumlarda ise; yıllardır süre gelen evdeki tek hakimiyet, tek sevginin paylaşılması kolay olmayacaktır. Kardeşler arasındaki kıskançlığın en büyük belirleyicisi, anne ve babanın çocuklara karşı tutumları olacaktır. Anne ve babalar mümkün olduğunca çocuklara eşit değil ancak; adil davranmaları gerekmektedir. Eşit davranma beklentisi çocukları olumsuz etkileyebilir. Bebeğin daha çok bakıma ihtiyacı olacak ve annenin bebek ile fazla ilgisi çocuğun gözünde eşit davranma durumunu sekteye uğratacaktır. Bu sebepten ötürüdür ki; çocuklar arasında adil davranmaya önem gösterilmesi gerekmektedir. Annenin, bebeğe neden fazla zaman geçirdiğini, çocukla yaşına uygun bir şekilde anlatarak açıklanması gerekmektedir.

                Anne ve babalar çocukları ile geçirdikleri zamanın kalitesini arttırmaları gerekmektedir. Mümkün olduğunca; karşılıklı iletişim halinde olacakları, birbirleri ile konuşabilecekleri ortamlar oluşturulmalı, kalabalığın olduğu, birbirleri ile minimum diyalog halinde oldukları ortamlar çocuğa anlık olarak mutluluk verir, örneğin oyun parkından çıktıktan sonra çocuğun hırçın davranışlar sergilemeye devam ettiği görülebilir. Çocukla birlikte faaliyetler yapmak, yemek yapmak gibi aktivitelerde bulunabilinir. Anne, baba ve çocuk üçlüsünün içerinde belli aralıklarla bebeğinde dahil edilmesi, çocuk ve bebek arasındaki iletişimi artıracak, sevgi bağının oluşmasını sağlayacaktır.

  • Duyguların Zekası Olur mu?

    Duyguların Zekası Olur mu?

    Duygusal zekâyı; Peter Saovey ve John Mayer, Dr. Reuven Bar-On;Daniel Goleman gibi bir çok isim tanımlamış ve önemi üzerinde durmuştur.

    EQ Kişinin kendi duygularını anlaması, başkalarının duygularına empati beslemesi, duygularını yaşamı zenginleştirecek biçimde düzenleyebilmesi yetisi” olarak belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi duygusal zeka insan ilişkilerimizi kolaylaştıran, sosyalleşmemizi hızlandıran önemli bir faktördür.

    Goleman a göre EQ insanların huzurlu, mutlu iletişimi güçlü bir yaşam sürdürebilmesini sağladığı için IQ dan daha önemlidir. Ona göre; insanların duygularını doğru yerde doğru bir şekilde kullanması yaşamlarını olumlu yönde geliştirmektedir.

    -Duygusal zeka, bireylerin yüreklerini ve zihinlerini işbirliği içinde kullanabilmeleri yetisidir.

    -Duygusal zeka kişinin ne hissettiğini bilmesi güçlü ve zayıf noktaları konusunda fikirler yürütebilmesi,yaşadığı duyguları etkili biçimde yöneterek kendi yaşamı ve diğer insanlarla ilişkileri adına doğru, etkili, akıllıca kararlar alabilme becerisidir.

    Kabul etmeliyiz ki artan nüfus, zorlaşan yaşam şartları insanları giderek daha da tahammülsüzleştirmekte… Bugünün bireyleri önceki dönemlere göre duygusal problemlerle daha fazla başa çıkmak zorunda kalıyorlar. Ne yazık ki bugünün çocukları daha yalnız ve depresif, daha kızgın, kuralsız, tutarsız, sinirli, hassas saldırgan ve üzülmeye eğilimli büyüyorlar.

    Eğitim “sistemsizliğimiz” ise anne ve babaları her geçen gün çocukları adına akademik olarak daha çok yükleme yapmaya sürüklüyor. Çocuklar o sınavdan bu sınava adeta bir yarış atı edasında koşturuluyor. Çünkü çoğu anne baba, çocuklarının bir üniversite diplomasına sahip olmalarının, onların gelecekleri için olmazsa olmazı olduğunu düşünüyor. Oysaki çocukların duygusal zekâları yeterince gelişmemişse diplomanın onlar adına kazançlı bir yaşam armağanına dönüşmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onların zihinsel becerilerini artırmak için gayret ederken, ruhsal gelişimlerini ihmal edersek kuşkusuz gelecekte yaşamla baş edemeyen bireylerin yetişmesine neden oluruz.

    Çocukluk yıllarında oluşan duygusal zekâyı şekillendiren en büyük faktör anne baba tutumlarıdır. Doğru duygusal davranışların sergilendiği ortamlarda yetişen çocukların kazandıkları duygusal beceriler onların yaşamlarını kolay ve mutlu geçirmelerini sağlayacaktır. Anne-babaların çocuklarını dinlemeleri, önemli olduklarını hissettirmeleri ve birey olduklarını unutmadan onları yönlendirmeleri çocukların duygusal bilinci kazanmalarındaki önemli tutumlardan bazılarıdır.

    Her anne baba çocuk yetiştirme tutumlarını gözden geçirmeli, bu konuda çok fazla bilimsel dayanaklı kitap makale vs. okumalı ve anne baba olmadan mutlaka bir uzmandan danışmalık hizmeti almalıdır.

    Teknolojinin hızla hayatımızı kontrol altına aldığı, insan ilişkilerinin giderek azaldığı günümüzde duygusal zekası gelişmiş bir birey yetiştirmek çocuğumuza vereceğimiz en büyük miras olacaktır.Kendi ile barışık ne istediğini bilen, sosyal açıdan gelişmiş çocuklar yetiştirmek dileğiyle…

  • Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda inatçılık, gelişiminin her döneminin farklı özellikleri olduğu kaçınılmaz bir doğrudur. 2 yaşına kadar ihtiyaçlarının çok büyük bir kısmını annesi ile gerçekleştiren çocuk, 2 yaşından sonra büyük bir insan olma yolunda adımlar atarak, ‘ Her şeyi ben yapacağım. ‘ demeye başlar. Anne- babası ayakta durduğu için bu durum onu ayakta tutmaya iter, anne- babası gibi konuşabilmek için konuşmaya başlar. Eğer; ebeveynler çocukların bu özelliklerini bilirlerse çocuğun benlik gelişimini keyifle seyrederler. Çocuğun amacı bunları yaparak anne- babayı bunaltmak değil, kendi varlığını kabul ettirmektir. Anne ve babasına onlardan farklı bir birey olduğunu kabul ettirebilmektir. Eğer anne ve baba çocuğun bu isteğine yanıt vermez ve her şeyine ‘yapma’, ‘dokunma’ şeklinde yaklaşırsa, çocuk normal dışı davranmaya başlar. Bu engelleme sonucunda agresif davranışlar gösterir, iter, ısırır, tekme atar, kendini yerlere atar… Bu sebeple çocuk ne yapmak istiyorsa, yapabilirlik sınırı içinde izin verilmelidir. Çocukta görülen anormal davranışların temelinde çocukluğunun engellenmesi söz konusudur. Çocuk, yaşamında engellerle karşılaştıkça güçlenir; engellendikçe agresifleşir.

    İnat Döneminin Kalıcı Hale Gelmemesi İçin Nelere dikkat edilmelidir?

    Çocuk engelleri şiddetle aşmayı alışkanlık haline getirmeye başlarsa, bu durum ileriki dönemde davranış bozukluğuna sebep olur. Çocuk annesinden bir şey istediğinde, annesi vermiyor, ulaşmasına engel oluyorsa, çocuk şiddet ve öfke içerikli davranışlara başvurur. Anne de bu hırçınlık içeren davranışlarla baş edemeyeceğini anlayarak, ‘Tamam ne istersen vereyim’ tarzında davranışlara başvurursa, çocuğa yenik düşmüş olur. Çocuk da bir problem çözümü olarak bu yöntemi öğrenmiş olur ve bunu tüm çevresine genellemeye başlar. Çünkü evde bu yöntemi kullandığında işe yaradığını deneyimlemiştir.

    Çocuk Her Şeyi İnatla Yaptırmayı Öğrendiyse Çıkış Yolu Nasıl Olmalıdır?

    Çocuk anne ve babasıyla inatlaşmaya ve işlerini bu yolla çözmeye başlamışsa, çocuğa karşılık inatçılık göstererek onunla uzlaşmaya varmak pek mümkün olmayacaktır. İnat eden bir çocuk karşısında ebeveynin tutumu sükunet olursa, çocukla dürtüselliğe, inatlaşmaya girilmezse, çocuğun inadı kırılabilir. Çocuğu mahcup etmeden, ezmeden sabır içerisinde olan bir anne çocuğunun inadını kırabilir. Annesinin sakin kalabildiğini gören çocuk, kendisini güvende hisseder ve o güven hissiyle annesiyle olan uyumu yeniden sağlar.

  • Cinsel Kimlik Gelişiminde Ödipal Dönem

    Cinsel Kimlik Gelişiminde Ödipal Dönem

    Cinsellik, Dünya Cinsel Sağlık Birliği’nin Cinsel Haklar Bildirgesi’ne göre; tüm bireylerin kişiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Cinsellik gelişimi aşk, şefkat, zevk, duygusal ifade, mahremiyet, temas gibi temel insan ihtiyaçlarının doyurulmasına bağlıdır. Kişiliğin ayrılmaz bir parçası olan cinsellik insanın doğumundan itibaren başlayan bir gelişim serüveni içerisindedir.

    Kimlik dediğimizde bir insanın kim olduğu ve onun kişiliğine ilişkin özellikler olarak tanımlayabiliriz. Cinsel kimlik ise, bir kişinin kendini erkeklik veya dişilikle özdeşleştirmesidir. Kişinin bedenini, düşünce ve davranışlarını hangi cinsiyet ile algıladığı kendini psikolojik olarak ne kadar erkeksi veya kadınsı gördüğü ile değerlendirilir. Cinsel kimlik duygusu, cinsel organların keşfi ile başlar bireyin kendini tanımaya, kendisiyle ilgili algısının oluşmaya başladığı ilk evredir. Cinsel gelişime ışık tutan bilim adamlarından Freud’a göre bu alanda 0-6 yaş dönemi önemlidir. Psikoseksüel gelişim süreci olarak bilinen bu dönem kısaca Oral, anal ve fallik dönemdir. Cinsel kimliğin ve ayrıca kişiliğin gelişiminde kritik bir dönemdir.

    Cinsel gelişim açısından 0-3 yaş dönemi;

    Oral dönem, doğumdan 1,5 yaşına kadar olan süreci kapsamaktadır. Bu dönemde ağız haz bölgesi, emme, ısırma ve çiğneme gibi davranışlar haz oluşturan davranışlardır. Ağız haz bölgesi olduğu için bebek bu dönemde eline aldığı her şeyi ağzına götürmektedir. Bir bebeğin emme yolu ile sağladığı haz bir yetişkinin cinsel doygunluk sonucu duyduğu rahatlamaya benzerdir. Buna benzer bir cinsel uyarı sadece fizyolojik bir tepkidir ve aynı zamanda cinsel düşünceden tamamen arınmıştır.

    1,5 yaşından 3 yaşına kadar olan süreç anal dönemdir. Haz bölgesi bu dönemde anüs kaslarıdır. Haz oluşturan davranışlar anüsle ilgili davranışlardır. Çocuk dışkısını tutmaktan ve bırakmaktan zevk alır. Hem kendi bedenini hem çevresini kontrol etmeye başlamıştır. Bu dönemde verilen tuvalet eğitimi cezalandırıcı ve baskıcı olursa çocuğun gelişimi açısından sağlıklı olmayacaktır.

    Cinsel gelişim açısından 3-6 yaş dönemi;

    3-6 yaş dönemi ise fallik dönem olarak adlandırılır. Bu dönemde çocuk cinsel organların haz bölgesi olduğunu fark eder. Cinsel organlarıyla oynamaktan zevk alır ve keşfeder. Bu süreçte kız çocuklar babaya karşı yakınlık duyarak, babayı anne ile paylaşmak istemez. Kız çocuk annesi ile özdeşim kurarak kendi cinsiyeti ile ilgili davranışları model alır. Bu duruma kızlarda elektra karmaşası adı verilir. Cinsel kimlik gelişiminin olağan bir sürecidir. Erkek çocukta anneye yakınlık duyar ve baba ile anneyi paylaşmak istemez. Bu duruma ödipus karmaşası adı verilir. Çocuk babasıyla özdeşim kurar erkek cinsine ilişkin davranışları model alır ve babanın yerine geçmeye çalışır.

    Kız ve erkek çocuklar aynı cinsten ebeveyne karşı düşmanca duygular besleyebilir. Karşı cinsten olan ebeveyne karşı daha fazla yakınlık duymaya başlarlar, sosyal rol gereği kendilerine bir partner edinme ihtiyacı vardır. Çocuğun bu girişimlerinin sadece çocukça olduğu unutulmamalıdır. Anne baba veya onun yerine geçen yetişkinleri model alarak cinsiyeti ile ilgili rolleri öğrenmeye başlar. Kız çocuk babaya sevgi gösterisinde bulunmak, ona yakınlaşmak isteyebilir. Babayı anneden kıskanarak onun yerine geçmek isteyebilir, annenin yerine geçerek cinsiyeti ile ilgili roller kazanmaya başlar. Erkek çocuk, anneye sevgi gösterisinde bulunmak ona sahip olmak ister. Hem anneyi babadan kıskanır, babanın yerine geçmeye çalışarak cinsiyeti ile ilgili roller kazanmaya başlar. Bu dönemde bir rekabet halindedirler. Bir ötekinin arzusuna duyulan ihtiyaç söz konusudur. İlgiyi ve sevgiyi kazanmak için kendi özdeşim kurdukları rollere benzeme ve öğrenme çabasıdır. Uygun özdeşim örneklerinin bulunuşu cinsel kimliğin gelişmesinde önemli bir etkendir.

    Bu süreçte çocuğa karşı olumlu tutumlar ve davranışlar sergilenmeli, sevgi ve yakınlık gösterilmeli ve ihtiyaçları giderilmelidir. Yakınlık kurma, bütünleşme ve aidiyet gibi temel insani ihtiyaçların ilk temeli bu evrede atılmaktadır. Yetişkinlik döneminde sevgi ve yakınlık kurma, bağlanma gibi psikolojik dinamiklerin kökeni bu noktadır. Aynı şekilde çocukların yetişkinlik dönemine geldiklerinde sevebilmeleri için bu dönemde sevilmiş olmaları gereklidir. Çocuğun kendi cinselliğini keşfettiği ilk nokta, ilişki kurma biçimlerini öğrendiği ilk andır. Çocuğun genital organlara ve cinselliğe olan ilgisi artmıştır. Kadın ve erkekteki anatomik farklılıklar ve cinsellikle ilgili sorular sorar. Cinsel organların diğer organlar gibi vücudumuzun bir parçası olduğu anlatılmalıdır.

    Bu dönemdeki merak duygusu, cinsel gelişim evrelerinin arasında bir geçiş niteliği taşımaktadır. Anlamak keşfetmek ve zihnindeki belirsizliği gidermek adına çocuklar cinselliğe yönelik soru sorma ihtiyacı hisseder. Merak duygusunun doğru bilgilerle beslenmesi gerekli ve yasaklayıcı, suçlayıcı tavırlar ve tutarsız cevaplardan kaçınılmalıdır. Çocuğun yaşadığı çatışmaları çözmesi adına merak duygusunun doğru yönlendirilmesi keşfetme arzusunun ketlenmemesi gereklidir. Yine bu süreçte çocuklar evcilik, doktorculuk gibi cinsel oyunlarla cinsel meraklarını giderebilirler. Doktorculuk oynamak karşı cinsle ilişki kurmanın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Çocukta görülen bu oyun tarzı davranışlar aileleri korkutabilir ancak anormal bir durum değildir. Çocuğun bu konulara merakının olduğu anlamına gelir. Cinsiyeti ile ilgili olumlu bir kimlik kazanmada, çocuğun sağlıklı modelleri görmesi ve yaşadığı çatışmaları çözmesi önemli bir rol oynar.

  • Severim de Söylemem

    Severim de Söylemem

    Kızımı, voleybol antrenmanından alırken bir süreden beri,  bir şey fark ettim. Çocuğunu bekleyen babalar ve anneler o kadar ciddi ve ağır başlı bekliyor ki anlatamam. Çocuk antrenmandan çıkıyor, tek kelime yok, ya da “sınırlı sorumlu yapı kooperatifi” kıvamında bir iki sözcük… hadi arabaya ve sonra da eve.  E tabii çocuk ciddi bir iş yapıyor canım..!! Onlar da bu ciddiyete uygun davranıyor.

    Aynı anne babalar Pazartesi işe gidecek olan babalar. Hiç merak etmeyin çünkü işe gittiklerinde de ciddiyetlerini koruyacaklar. Yüz mümkün olduğunca asık,  ciddi, az konuşan…vs vs.

    “Levent Bey nerden biliyorsunuz .. belki adam tek başına çalışıyor, ya da ekibi falan yok”. Hem konuşmasın canım … !!

    Sesinin rengine hayran olduğum Mazhar Alanson ‘ un eski bir şarkısı vardır. Der ki “… sen beni tanımazsın, severim de söylemem …”.

    Anne babalar da bu şarkıyı mı dinlemiş nedir….

    Taa ilkokul sıralarından hatırlayın öğretmeninizin nelerin altını kırmız kalem ile çizdiğini. Hatırladınız mı… yanlış yaptıklarınız kırmızı kalem ile çizilirdi.  Peki ya güzel ve doğru yaptıklarınız..? “Onları da yeşil kalemle çizerlerdi” … yok böyle bir şey ne yazık ki. Kimse doruların altını, üstünü, veya herhangi bir tarafını çizmedi.

    Bu düşünce yapısı okul sıralarında kalmadı, bizimle birlikte büyüdü, bizi takip etti.

    Çocuğumuzu takip ettik, yanlış yaptığında “amannnn….” dedik, kızdık, uyardık. Güzel yaptığında da ya birey demedik ya da bir küçük bir aferin dedik. Fakat emin olun ki “aferin” lerin sayısı “aman” ların sayısından az oldu.

    Az iletişim kuruldu çocuklarla. Ya da yanlış yollara sapıldı. “E canım geçen yaz Avrupa’ya gönderdik…”, “Ne istediyse aldık”, “Valla kendime bir şey almıyorum hep çocuklara”…… cümleler bir yerden tanıdık geliyor mu?

    Tabii bunları yapabiliyorsanız yapın. Bununla birlikte çocuğunuzu yüreklendirmeyi, cesaretlendirmeyi, takdir etmeyi ve kısaca ona değer verdiğinizi de belli edin ki yaptığınız yaklaşım dolu dolu bir yaklaşım olsun.

    Eğer çocuğunuz çocukluktan çıkıp sırasıyla ergenlik, yetişkinlik ve olgunluk dönemlerini yaşarken, anne veya baba olarak, arkadaşınız, sırdaşınız, dostunuz olsun istiyorsanız yapmanız ve göstermeniz gereken ilk davranış;

    Hem sevin hem de sevdiğiniz söyleyin, takdir ettiğinizi, değer verdiğinizi belli edin.

    Mazhar Alanson’unki sadece güzel bir şarkı. Dinleyin ancak bir hayat dersi olarak benimsemeyin. Hem de hiç…!

  • Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Çocuklarda Özgüven Eksikliği ve Çözüm Yolları

    Özgüven duygusu 0-6 yaş arasında ailesel yaşantılardan kazanılır. Maalesef bu yaşlarda ebeveynler “Daha çok küçük, bizim korumamıza ihtiyacı var.” diye düşünerek fazla koruyucu ve baskıcı olabiliyorlar. Hâlbuki burada korumanın sınırı çok önemlidir. Gerekli koruma ve sevgi tabi ki çocuk gelişimi için çok faydalıdır; fakat sınırını aşan baskıcı tutum, çocuklardaki özgüven duygusunu azaltmaktadır. Özgüven, belli bir düzeye ulaşıncaya kadar gelişir; genellikle 10 yaşında özgüvenin gelişimi tamamlanır ve bir süre sonra, ergenlik döneminde çocuk özgüvenini test etmeye başlar. Çocukların özgüvenini en çok etkileyen kaynak anne-babadır.

    Çünkü çocuklar ilk yıllarını, onları çevreleyen yetişkinlerin kendileri hakkındaki düşüncelerinin bombardımanı altında geçirirler, sonraki yıllarda da bu duyduklarını kendi davranışlarına yansıtmaya başlarlar. Anne-babadan sonra çocuğun özgüveninde en büyük etkiyi yapan öğretmenleridir. Sonra da yaygın inanışın tersine akranlarıdır.

    Sağlıklı Bir Özgüven Duygusu Geliştirmiş Olan Çocuklar;

    · Hem derslerde, hem ders dışı konularda kendilerini yeterli bulurlar.

    · Bir şeyi başarmada kendilerine güven duyarlar, çözüm üretmeye yönelik çaba harcarlar.

    · Okul, öğretmenleri ve arkadaşları hakkında olumlu duyguları vardır.

    Özgüvenleri Yaralanmış Çocuklar İse,

    · Toplumca kabul edilmeyen alışkanlıkları edinmede arkadaş baskısından daha çok etkilenirler, sosyal başarıları daha azdır.

    ·         Daha içe kapanık ve kaygılıdırlar.

    ·         Bir işi başarmak, bir soruna çözüm bulmak konusunda kendilerine güvenleri düşüktür, bir başkasının destek ve onayını beklerler.

    ·         Kendilerini sürekli eleştirirler, olumsuz duygu ve düşünceleri kendilerine yöneltirler. Var olan potansiyellerini başarıya dönüştüremezler.

    ·         Depresyona daha yatkındırlar.

    Özgüveni düşük olan çocuk, birazdan anlatacaklarım gibi davranıyorsa kendisine ve çevresine karşı güven duygusunun gelişimi için anne babanın desteğine ihtiyacı vardır.

    ·         Okul, öğrenme, arkadaş ilişkileri gibi önemli konularda kendine güvensizlik duyuyorsa,

    ·         Başkalarına sözel ya da fiziksel olarak kaba davranmaya başladıysa,

    ·         Yeni şeyler denemekten çekiniyorsa, Doğal kabul edilebilecek düzeyin üzerinde olumlu veya olumsuz davranışlarıyla dikkat çekmek için aşırı çaba harcıyorsa,

    ·         Sürekli, onu sevmediğinizi ya da istediği kadar övmediğinizi düşünüyorsa,

    Çocuğun özgüvenini geliştirmek için anne ve baba ona nasıl yardım edebilir?

    Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır. Böyle bir ev ortamında yetişen çocuğun, hem akademik, hem de kişisel özgüveninin temeli oluşturulmuştur. Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, “Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum”, “İyi çalışman beni mutlu ediyor” gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.

  • Çocuğa olumlu özelliklerin kazandırılması

    Süt çocukluğu döneminde gereksinimlerin sürekli ve yeterli olarak doyurulması, bebekte bir güven duygusu geliştirir. Çocukluk yıllarında ana babanın sevgisi, koruması ve desteğiyle pekişecek olan bu güven duygusuna temel güven duygusu denir. Doğaldır ki, bebeğin yetersiz ve düzensiz doyurulması, çağrıların sürekli olarak karşılıksız kalması, onda karşıt duygunun, güvensizlik duygusunun gelişmesine yol açar.

    İlk aylarda çocuk tam alıcı ve edilgindir. Bebeğin oturması, ellerini kullanması, altıncı aydan sonra dişlerinin çıkmasıyla etkinliğe doğru bir gelişme olur. İlk aylarda kim kucak açarsa ona giden bebek, altınca aydan sonra tanımadığı kişilere gitmez olur. Yabancı korkusu ya da ayrılık bunaltısı denen bu tepki çocuğun anneyi tek güvenilir kimse olarak tanımasının bir sonucudur. Ortak yaşamın iyice belirgin olduğu ilk yıllarda anne ayrılığı, çocuk için en örseleyici olaydır.

    İlk yaşlarda ve genellikle süt çocukluğu çağında sevginin önemini ne denli vurgulasak azdır. Bu sevginin sürekli olması ve en çok bir iki kişiden gelmesi önemlidir. Sevgi veren kişilerin durmadan değişmesi, sevgi yeterli olsa bile, yavru için güven verici olmaz.

    Çocuk ilk duygusal bağlarını kendisini besleyenle kurmaktadır. Bu bakımdan çocuğun yeme alışkanlığı kazanmasında büyüklerin tutumunun önemli bir rolü vardır. Süt çocukluğu döneminde karşılaşılan emme güçlüğü ve yetersiz beslenmenin sebepleri çok değişik olabilir. Çocuktaki ve annedeki biyolojik, psikolojik ve sosyal sorunları çok yönlü ele almak gerekir. Anne emzirmeye isteksiz ise bebek hemen hisseder ve meme emmekten kaçınabilir. Annenin gerginliği hemen bebeğe bulaşır. Bebeğin kesinlikle beğenmediği bir mamaya ısrarla devama ve bebeği zorlamaya gerek yoktur. Miktar olarak da kesin rakamlarda ısrarlı olunmamalıdır. Çocuğun iştahı, uygun miktarın sağlanmasında en iyi ölçüttür.

    Bebeğin meme ya da biberondan kaşıklı beslenmeye geçişi her zaman kolay olmaz. Bebeklerin çoğu mamayı ağızlarında tükürürler ya da çok uzun bir süre ağızlarında tutarlar. Burada çok sabırlı olmak gerekir. Bebekler kesinlikle zorlanmamalıdır. Bebeğin ağzını burnunu kapamakla ya da bağırıp çağırmakla bir sonuç alınamaz. Mamaların biraz tatlandırılması veya sütle karıştırılması bebeğin kaşıkla yemeğe alışmasına genelde yardımcı olur. Bebekler sakıncalı yemek adetlerine kolayca alışırlar. Özellikle yemek saatlerinde başka şeylerle uğraşılmayacağı öğretilmelidir.

    Çocuk yemek yerken arkadaşlık ister, yalnız yemek yemekten hoşlanmaz, devamlı konuşur, sorular sorar. Ailenin bir bireyi olduğunu bilir ve ailesiyle aynı masada oturarak kendisine ait olayları, aktiviteleri anlatmaktan zevk alır. İyi bir dinleyici olmak ve eleştirerek şevkini kırmamak çok önemlidir. Belki yemek masasındaki alışkanlıkları, hareketleri henüz olumlu değildir, ama iştahla yemek yer, kişiliğine verilen önem ve sıcak aile havası onun kendisine olan güvenini artırır.

    Bu dönemde yemek yeme konusunda aşağıdaki problemler olabilir:

    Yemeği reddedebilir.

    Yemek seçebilir.

    Aşırı yeme isteği olabilir.

    Yavaş yiyebilir, yemekle oynayıp sağa sola saçabilir.

    Masadan devamlı kalkıp oynayabilir, masa başında oturamaz.

    Katı gıdaları almıyor olabilir.

    Öfke nöbetleri ve ağlama olabilir.

    Yeme problemleri çocuk-ebeveyn arasındaki ilişki problemini, ilişki problemi de yeme problemini doğurur ve bu kısır bir döngü kazanır. Çocuklar seçmekte serbest bırakılırsa ve onların seçme arzusuna yer verilirse daha iyi bir yemek yeme alışkanlığı kazandırılabilir. İlk başlarda belli saatler ve fazla miktarda yiyecek konusunda ısrar edilmemeli, çocuğun açlık hissi rehber alınmalıdır. Nadiren organik bir neden (mide çıkışındaki bir darlık veya barsak duvarlarının iltihaplanması, bir maddeye karşı allerjik etki oluşması gibi) yeme problemine yol açabilir. Bu dönemde aile sofrasının önemi büyüktür. Yemekteki çocuğun anlayacağı konularda ilginç ve güzel sohbetlerin büyük yararı olur. Bunun tersine ailenin en zor sorunları sofrada anlatılır, alacak ve borçlar masada konuşulursa, bu durum çocukların sinirli, iştahsız, içine dönük olmalarına sebep olur. Yemek saatleri aranılan ve sevilen saatler olmaktan çıkar. Çocukların kötü yeme davranışlarının en önemli sebeplerinden biri annenin ilgisini çekmek içindir. Masadaki uygunsuz davranışlarda çocuğa kızmak veya onunla inatlaşmak yerine, yemekten sonra oyun oynayacaklarını, çarşıya çıkabileceklerini veya çocuğun istediği bir aktiviteyi yapabileceğinizi, ama ilk öncelikle yemeğin yenmesi gerektiğini uygun bir dille anlatmak daha doğrudur.

    Yemek seçme konusunda çocukla inatlaşmamak gerekir. Anne yemeği pişirme ve sofra hazırlama safhalarında çocuğa iştirak etmesini sağlayarak, konuya eğilimini artırmalıdır. Yapılan yiyeceklerde çocuğun arzu ve kararı da göz önüne alınmalıdır. Reddedilen yiyecekler değişik şekillerde hazırlanması, göz ve damak zevkine hitap edecek şekle getirilmesi önemlidir. Elmadan, sosise kadar değişik yiyecekleri vermek için kürdanları kullanarak cazip hale getirebiliriz. Yemedikleri et veya sebzeler ezilip, sandviç içlikleri gibi yayılarak ve bir ekmeğin arasında bunlar verilebilir. Süt içmeyen bir çocuğa sütü sütlaç şeklinde yedirebiliriz.

    Yenilen yiyeceklerin vücuttaki görevleri, ne işe yaradıkları tekrar tekrar çocuğa anlatılmalıdır, bunu büyümesi için gerekli olduğunu bildikten sonra daha rahat yiyebilir. Çocuklar büyükleri taklit ettiklerinden, hiç sevmediğiniz yemekten bile birkaç kaşık yemeniz, çocuğa örnek olacaktır.

    Uzlaşma yoluna gidilerek, sevmediği bir yemek, sevdiği bir yemekle birlikte verilebilir.

    Özellikle küçük çocuklarda üç hafta önce istenmeyen bir yemek, üç hafta sonra aynı tepkiyi almayabilir. Bu nedenle aynı tepkiyi alacağını düşünmemek ve öyle davranmamak gerekir.

    Yeme alışkanlığının kazandırılmasında gerek sofra kuralları, gerekse yeme kuralları hakkında tutarlı ve kararlı davranışlar tüm aile fertleri tarafından uygulanmalıdır. Öğün sayısı ve süresi belirlenmeli ve sofra kurallarının niçin konulduğu çocuğa izah edilmeli ve bu kurallara tüm aile bireylerinin uyması sağlanmalıdır. 15 dakikalık öğün süresince yemeyen bir çocuğa sofra kaldırılıp, yeniden konmamalıdır. Çocuk aç kalabilir. Eğer öğünü yemeden yatarsa, gece aç yatmasında sakınca yoktur.

    Babası geç gelen çocuklarda, anneni katıldığı bir yemek yemek ve daha sonra babanın da bulunduğu sofrada daha hafif (tatlı, meyva, kahvaltı gibi) bir yemek yenebilir.

    Şeker ve çikolata alışkanlığı olan çocuklarda tatlı kutusu hazırlanabilir. Her gün belli miktarda tatlıyı bu kutuya koyup, bundan başka tatlı verilmeyeceğini belirtebiliriz. Böylece çocuk tasarruflu kullanmayı zaman içinde öğrenebilir.

    Okul çağı çocuklarında sabah kahvaltısı en çok önem verilen öğün olmalıdır. Okula götürülecek yiyeceklerde, çocuğun seveceği, fakat çevresindeki arkadaşlarının da rahatlıkla alabileceği, fazla pahalı olmayan yiyecekler tercih edilmelidir. Aksi takdirde çocuğun bulunduğu ortamdan dışlanabileceği unutulmamalıdır. Yemeği paylaşma ve arkadaşları ile birlikte yeme hem paylaşım, hem de sosyal adaptasyonda önemli bir adımdır.

    Tuvalet eğitimi diye bilinen özerklik dönemi ikinci ve üçüncü yaşı içine alır. Her şeyden önce çocuk, yürümeye ve konuşmaya başlamıştır. Kazanılan bu iki önemli yetenek, onu süt çocukluğunun güçsüz, edilgin ve bağımlı durumundan çıkarır. Çocuğun ilk öğrendiği sözlerden biri ‘yok‘ kelimesidir. Başına buyruk, ele avuca sığmaz, öfkeli, tutturan bir çocuk olup çıkmıştır. Annesine görünmez bir iple bağlı, ama ayrı bir kişi, ayrı bir varlık olduğunu bilmenin, yeni yeteneklerini kullanmanın sarhoşluğu içindedir. Kendiliğinden verdiği bir oyuncağı, biraz sonra ağlayarak geri ister. Karşıt duygular arasında gidiş geliş en belirgin olarak tuvalet eğitiminde ortaya çıkar. Anne ister ki çocuk dışkısını, çişini haber versin, kuru kalsın, bezini kirletmesin, oturağa otursun, dışkısını kendi istediği zaman değil, annenin uygun gördüğü zaman yapsın. Çocuk korkutmalar ya da gönül almalarla bir düzene zorlandıkça, özerk tutumuna aykırı düşen bu duruma direnç gösterir. Annenin sabırsız olduğu, baskı kullanarak kısa sürede sonuç almak istediği durumlarda çocuğun direnmesi açıktan baş kaldırmaya dönüşür. Örneğin; Saatlerce oturakta oturmaya zorlanan çocuk, kendini tutar, kaldırılıp bağlandıktan sonra dışkısını boşaltır. Bu dışkılama üzerinde kurduğu egemenliğini anneye bırakmak istemeyişinden ileri gelen bir tutumdur. Dışkısının birikmesi, sonra boşalımından haz duyar. Dışkılama bu dönemde çocuğun ilgi odağı olmaya başlar. Çocuk bununla da kalmaz, dışkısına kendinin bir parçası ve değerli bir nesne gözüyle bakar, erişkin gibi bakmaya yavaş yavaş alışır. Parmağıyla karıştırmaktan, sağa sola bulaştırmaktan zevk alır. Kirlenmesine, dokunmasına arada kazaya kızmamak gerekir. Sözle sakin olarak anlatmak, uygun davranınca sevecen sözle ödüllendirmek doğrudur.

    Özerklik döneminde çocuk, hiç kısıtlanmadan, kendi isteklerine ve eğilimlerine hiç ket vurulmadan yetiştirilirse, engel tanımayan, bencilliği ve saldırganlığı gittikçe artan, isteklerini ne pahasına olursa olsun elde etmek isteyen, öfke nöbetleriyle vurucu, kırıcı bir yaratık olup çıkar. Dışkılama ve işemeyi bir saldırganlık aracı olarak kullanır. Pis ve savruk olur, yatağına işediği gibi, ortalığa da işer. Dışkısını öteye beriye yapar. Bu davranışlarında özerkliği korumayı aşan bir baş kaldırma vardır.

    Anne her zaman yenik düşmez, dayak, korkutma ve ayıplama yöntemleriyle çocuğa aşırı bir baskı uygulayabilir. Bu durumda çocuk doğal eğilimlerini içe bastırarak, annenin istediği davranışları benimsemek zorunda kalır. Saldırganlık yerine aşırı uysallık ve boyun eğme ya da açık saldırganlık yerine inatçılık gelişebilir. Pisleme ve dağıtma eğiliminin yerini, aşırı temizlik, titizlik ve düzenlilik alır. Dışkısını çok düzenli yaparak ya da günlerce tutarak annenin beklediği temizliği ve kuruluğu sağlamaya çalışır. Bu özellikler çok belirgin olursa, çocuk ileride aşırı titiz, düzenli, kılı kırk yaran, kuruntulu bir kişilik geliştirebilir.

    Tuvalet eğitiminin çocukla annesi arasında bir savaşa dönüşmemesi gerekir. Bu amaçla çocuğun kısa sürede temiz ve kuru kalması beklenmemelidir. Kimi annelerin yaptığı gibi çocuğu daha üç aylıkken eğitmeye kalkışmak, çocuk için güç, anne için yorucu olur. Anne ister istemez sabırsızlanır, çocuğu tedirgin eden zorlamaya girişir. Tuvalet eğitimi için en uygun yaşın XII.-XV. aylar olduğu saptanmıştır. Dışkılama ile görevli büzücü kaslar, fizyolojik olarak çocuk yürümeye başlayınca gelişebilmektedir. Ayrıca 1-1.5 yaş arasında başlatılan eğitimin en kısa sürede tamamlandığı da bir gerçektir. Ancak dışkısını düzenli haber verme bakımından, çocuğa iki yaşına kadar süre tanımak gerekir. Tuvalet eğitiminin bir yaşından önce VIII. ayda başlatılmasının da büyük bir sakıncası olmaz. Yeter ki çocuğa baskı yapılmasın, bir-iki ay içinde kuru kalması beklenilmesin. Önemli olan, çocuğun tepkisine ve direncine yol açmayacak kararlı bir tutumla dışkılamayı düzene sokmaktır. Genellikle çocuklar çişlerini 2 yaşlarında haber vermeye başlarlar. Ancak 3-4 yaşına kadar, geceleri yataklarını ıslatmaları olağandır.

    Oyun döneminde (3-6 yaş) özerklik döneminin inatçılığı ve olumsuzluğu gitmiş, onun yerini söz dinlerlik almıştır. Erişkin gözüyle oyun, çocuğun eğlenmesine ve oyalanmasına yarayan amaçsız bir uğraştır. Oyunu işin karşıtı olarak görür. Oysa, oyun çocukların baş uğraşı ve en önemli işidir. Çocuk oynadıkça duyuları keskinleşir, yetenekleri serpilir, becerisi artar. Oyun çocuğun en güçlü ve en doğal dürtülerinden biri olan saldırganlık dürtüsünün boşalmasına yarar. Çocuğun ikili oyunlarda olsun, üçlü ve toplu oyunlarda olsun, davranış biçimi aile içinde aldığı eğitimi yansıtır. Kendi hakkını korumak, başkalarının hakkını gözetmek, işbirliği ve paylaşma evde değil, ancak oyun ilişkilerinde kazanılan toplumsal özelliklerdir. Oyuna doymamış çocuk okulda öğretime hazır değildir. Oyun çocuğun gelişmesi ve kişilik kazanması için sevgiden sonra gelen en önemli ruhsal besinidir.

    Kızın anneyi benimsemesi, erkek çocuğun da babayı örnek alması kişiliğinin gelişmesinde en önemli olaydır. Erkek çocuk erkek kimliğini babaya benzeyerek, kız çocuk da kız kimliğini anneye benzeyerek kazanır. Onların doğru, iyi ve uygun gördüğü özellikleri özümsemeye, yanlış, kötü ve beğenilmeyen davranışlarından kaçınmaya çabalar. Kısacası ona yön verecek kuralları ve değerleri benimser. Öte yandan yasaklara uyar, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmasına yarayan, davranışlarına yön veren bir üstbenlik geliştirir. Cezadan korktuğu için değil, öncelikle ana-baba sevgisini sürdürebilmek amacıyla olumlu özellikleri benimser. Ceza korkusu ikinci derecede bir etkendir. Doğaldır ki özdeşimin yolunda gitmesi için ilk koşul, ana-baba arasında sevgi ve güven bağının bulunmasıdır.

    Çocuğa nasıl ceza verilmelidir: İlk kural davranış ortaya çıkmadan ya da suç işlenmeden çocuğun durdurulmasıdır. Bu kesin bir dille ve kararlılık belirten bir ses tonu ile yapılmalıdır. Soğukkanlı bir tutumla daha iyi sonuç alınır. İkinci etkili yöntem, suçuna karşılık, çocuğu sevdiği şeyden yoksun bırakmaktır. Bu sokağa çıkma yasağı, televizyonu izlememe yasağı, karanlık olmamak kaydıyla odasına kapama cezası olabilir. Ceza hem suçu aşmamalı, hem de uygulanabilir ve gerçekçi olmalıdır. Üçüncü ceza yöntemi, çocuğa yaptığını düzelttirmektir. Bilerek kırdığı arkadaşının oyuncağını ya da bir camı harclığından ödemelidir. Cezanın suça uygunluğu kadar, tutarlılığı da önemlidir. Aynı davranış bir gün hoş görülüyor, ertesi gün cezalandırılıyorsa cezanın eğitici değeri düşer. Önemle üstünde durulması gerekli bir kural da, çocukların duygu, düşünce ve isteklerinden dolayı değil, davranışlarından ötürü cezalandırılmalarıdır. Başka bir deyişle çocuk, içtenlikle dile getirdiği yakınmaları ve açıkladığı olumsuz düşünceleri nedeniyle ceza görmemelidir.

    Çocuğa yaramazlığından, yanılgısından ve söz dinlemeyeşinden dolayı kınamak ve eleştirmek en sık başvurulan eğitim yöntemidir. Burada önemli olan eleştirinin ölçüsüdür. Bir kural olarak çocuğun kişiliği değil yanlış davranışı eleştirilmelidir. Eleştiriyi, ‘Sen aptalın birisin zaten’ diyerek çocuğun kişiliğine yöneltmek yerine, ‘Bu yaptığın çok saçma bir iş! Senden beklemezdim!’ demek daha az örseleyicidir. Çocuğa sorumluluğunu anımsattığımız gibi, ondan daha iyi davranış beklediğimizi de göstermiş oluruz. Bunun gibi, çocuğu överken de ölçüyü kaçırmamakta yarar vardır. Sevilmek ve bu sevgiyi yitirmemek için, hep en uslu, en çalışkan, en başarılı olmak gerekirmiş duygusuna kapılır. Başka bir deyişle, ana-babanın desteklemek amacıyla yaptığı bu övgülerin sık söylenmesi, köstekleyici bir etki yapabilir.

    Disiplinde amaç, çocuğa davranışlarını düzenlemesini sağlayacak kendi kendine yönetme yeteneği kazandırmak olmalıdır. Ana-babası yanındayken, ceza veya dayak korkusuyla sesi kesilen, ana-baba denetimi kalkınca çığrından çıkan çocuk , bu özdenetim yeteneğini kazanmamış, demektir.

    Çocuk eğitiminde babanın yeri çok önemlidir. Çocuklarına verecek zamanı olmayan baba pek azdır. Çocuklara ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek çocuklar için çok önem taşır. Okunmamış bir gazete çocukların yatışından sonraya da bırakılabilir. Çocuk kitapların yazmadığı, öğretmenlerin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babadan öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç ise, baba istese de, vakti olsa da, yaşam bilgisini dışarıda aramaya yönelir. O zaman da baba çok geç kalmış olur.

    Erdemlerin kazanılması çocuğun kişilik gelişimi ile sıkı sıkıya ilgilidir. Ana, baba ve çocuk ilişkisi olumlu ise, çocukta onların hoşuna giden davranışı benimseme doğal olarak gelişir.

  • Çocuk gelişiminde babanın rolü

    Çocuklar ruhsal ve toplumsal açıdan sağlıklı bir şekilde gelişebilmek için her iki cinsiyetten rol modellerine ihtiyaç duyarlar. Bu modeller aile içerisinde biyolojik veya evlat edinen anne ve baba tarafından yerine getirilmektedir. Babayla yaşanan ilişki, çocukların kişilik, özgüven, zeka gelişimi, toplumsal beceriler ve cinsel kimlik gelişiminden hayatlarının gelecek döneminde yer alacakları toplumsal rollere kadar pek çok konuda belirleyici olabilmektedir. Geçmişte babaların çocuklarıyla daha çok zaman geçirebildikleri ve geçirdikleri zamanda fiziksel oyun ve etkinliklere daha çok zaman ayırabildikleri bulunmuştur. Günümüzde ise baba- çocuk ilişki ve iletişiminin daha kısa zaman aralıklarında gerçekleştiği ve televizyon seyretmek veya konsol/ tablet oyunları gibi daha pasif etkinliklere odaklandığı saptanmıştır. Hem geçmişte hem de günümüzde, sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi için babaların çocukları ile ilgilenmesi, çocuklarının gelişimi ve bakımı ile ilgili sorumluluk alması ve çocuklarının ihtiyaç ve sorunlarına yanıt verebilmesi gerektiği bilinmektedir. Bu işlevleri yerine getirebilmek için ise beraber geçirilen zamanın miktarı değil, kalitesi önem taşımaktadır. Babaların çocukları ile geçirdikleri zaman ve iletişimleri açısından en önemli dönem okul öncesi (6 yaş öncesi) olsa da, baba ile etkileşim tüm gelişim dönemleri boyunca önemli rol oynamaktadır.

    1. Sosyal beceri gelişimi

    Çocuk, annenin sevgisi ve bakımı ile sevilebilecek ve değer verilen bir varlık olduğunu ve çevresindekilerin gereksinimlerini karşılayabileceğini öğrenir ancak baba aracılığı ile anne dışında bir bireyin varlığını kabullenmektedir. Anne ve çocuk dışında, babanın varlığı çocuğun sevgiyi ve sahip olduklarını paylaşabilmeyi, karşılaştığı sosyal sorunlara çözüm getirebilmeyi öğrenmesi için önem taşımaktadır. Erken dönem çocuk ve bebek zihninde anne ile kendisini bir tutabilmektedir, diğer bireylerin varlığı ise ancak baba figürünü fark etme ile kabullenilmektedir. Bu üçlü ilişki içerisinde paylaşım, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duyguları tanıma ve ifade etme becerilerinin temeli atılmaktadır.

    2. Cinsel kimlik gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocuklarının cinsel gelişimi babaların varlığından etkilenmektedir. Erkek çocuklar, üç yaş civarında baba ile annenin sevgisi için rekabete girebilmekte, bu rekabetin çözümü olarak da babaları ile özdeşleşebilmektedir. Bu özdeşim babanın eşyalarını kullanma, gözlüğünü ve benzeri eşyalarını takma/ kullanma, boya ile kendisine bıyık/ sakal çizme gibi davranışlarla dışa vurulabilir. Sağlıklı bir baba- çocuk ilişkisi ve çocuğun cinsel gelişimi için bu rekabet ve özdeşim davranışlarının gelişimsel olarak olağan olduğunu kabullenmek, öfke ve rekabet duygularını ifade edebilmesini kolaylaştırmak faydalı olabilir. Erkek çocukların rekabet ve özdeşimle ilgili davranışlarına katı bir şekilde yaklaşmak, çocuğun beceri ve yetilerini aşağılamak ise bu gelişim basamağında sorun yaratabilir ve cinsel kimlik ve rolleri olumsuz etkileyebilir. Diğer yandan kız çocuklarının da üç yaşından itibaren babalarına ilgi duymaya başladığı, onlarla daha çok zaman geçirmek ve iletişim kurmak istedikleri bilinmektedir. Kız çocukların babaları ile kurdukları ilişki ve iletişim biçimi ileride karşı cinsle kurdukları ilişkilerin kalitesini ve biçimini etkileyebilmektedir. Babasını kusursuz olarak algılayan, çok yakın bir iletişim kuran kız çocukları ileride karşılaştıkları erkekleri geçmişteki babaları ile karşılaştırıp yetersiz olarak algılayabilmektedir. Diğer yandan baba ile ilişki ve iletişimi kısıtlı olan ve babaları tarafından ihmal edildiklerini düşünen kız çocukları erişkin hayatlarında kendilerinden yaşlı ve olgun erkekler ile ilişki kurmayı tercih edebilmektedir. Ayrıca baba ile ilişki ve iletişiminde sorun yaşayan kız çocukları ileride içe yönelim bozuklukları (depresyon, kaygı ve benzeri) açısından risk altında olabilir.

    3. Zeka gelişimi

    Babanın varlığı ve çocuğa ilgisi, çocuğun çevresindeki fiziksel ve sosyal uyaranları zenginleştirmekte, bu da çocukların zeka gelişimine katkıda bulunmaktadır. Annelerin çocukları ile daha çok sözel ve duygusal becerilere dayalı oyunları oynadıkları, babaların ise çocukları ile daha çok fiziksel becerilere dayalı oyunları oynamayı tercih ettikleri saptanmıştır. Fiziksel becerilere dayalı oyunlar ise çocukların kas gelişimi, görsel- motor organizasyon, görsel dikkat, organizasyon becerileri gibi becerilerini geliştirmektedir. Babaları ile daha çok zaman geçiren ve farklı becerileri geliştiren oyunlar oynayan çocukların gelecekteki akademik ve mesleki başarılarının daha yükske olduğu da gösterilmiştir.

    4. Öz güven gelişimi

    Hem erkek, hem kız çocukları için baba, “dış dünyadaki sorunları çözen”, fiziksel yapısından bağımsız olarak “güçlü” olarak algılanan ebeveyndir. Çocuklar babalarının aile içi ve dışındaki sorunlara yaklaşımını model alır ve özgüvenlerini geliştirirler. Babanın çocuğuna karşılacağı sorunları çözebileceği ile ilgili mesajı da özgüven gelişimine katkı sağlamaktadır.

    5. Kişilik gelişimi

    Ülkemiz ailelerinde kural koyan, cezalandıran ebeveyn olarak daha çok babalar ön plana çıkmaktadır. Babaların disipline yönelik yaklaşımı çocuklarının kişilik gelişimini de etkileyebilmektedir. Sürekli kısıtlayan, cezalandıran, kurallar ve yönergeler konusunda çocuklarının fikirlerine açık olmayan babaların çocukları ya baba ile çatışmaya girmekte ve isyankar bir kişilik örüntüsü geliştirmekte veya kendi istek ve ihtiyaçlarını bastırarak boyun eğmektedir. Diğer yandan aile içi kural ve yönergeler hakkında çocukların da geri bildirimini dikkate alan, kural ve sınırları çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine göre değiştirebilen babaların çocuklarının daha sağlıklı bir kişilik gelişimi gösterdiği gözlenmektedir.

    6. Ruhsal sağlık

    Sağlıklı bir ruhsal gelişim, paylaşabilme, isteklerini erteleyebilme, ihtiyaçlarını ifade edebilme, duygularını tanıma ve ifade etme, cinsel kimliğini oluşturabilme ve bu kimlikle ilgili rolleri yerine getirebilme, bilişsel becerileri karşılaştığı sorunları çözmek için kullanabilme, karşılaştığı sorunları çözebileceğine yönelik kendine güven duyma gibi becerileri gerektirmektedir. Sayılan bu beceriler, ileride gelişebilecek depresyon, kaygı ve benzeri ruhsal sorunlara karşı da direnç sağlamaktadır. Dolayısıyla, çocuklarda ruh sağlığı için babaların veya baba yerine geçebilecek bireylerin varlığının yaşamsal önemde olduğu belirtilebilir.

    7. Kaynaklar

    7.1. Cabrera N, Fitzgerald HE, Bradley RH, Roggman L. Modeling the dynamics of paternal influences on children over the life course. Appl Developmental Sci. 2007;11(4):185-189
    7.2. Rohner RP, Veneziano RA. The importance of father love: History and contemporary evidence. Rev Gen Psychol 2001; 5 (4): 382-405.
    7.3. Paquette D. Theorizing the father–child relationship: Mechanisms and developmental outcomes. Hum Dev 2004; 47: 193–219.

  • ‘çocuklar duymasın’ mı?

    ‘çocuklar duymasın’ mı?

    ✔️Dizide var ya hani, anne baba arasında gerginlik olduğunda ( ki dizideki baba modeli son derece dürtüsel-kendini durdurmakta zorlanan bir baba olmasına rağmen) mutfağa gidilir, tartışıp gelinir, sonra çocukların yanına gelince neşeli hallere girilir, çocuğun da sanki dünya yansa umrunda değildir. İşte bu ancak dizilerde, filmlerde olur ☺️Çocuğun umrunda değil midir gerçekte, umrundadır elbette. Bunu hepimiz biliriz ancak bilmezden geliriz.

    ✔️Son dön…emde anne babalar arasında çok yaygın bu tavır. Korumacı bir duyguyla çocuğun sıkıntıyla, sorunla, üzüntüyle karşılaşmasına engel oluyoruz. Göz yaşlarımızı içimize akıtıyoruz özetle. Sonra çocuğumuz da rol yapmaya başladığında panikliyoruz, ‘içine mi atıyor yoksa’ diye! . Biz içimize atınca çocuğumuz da içine atıyor.

    ✔️Çocuklar sorunları nasıl karşılayacağını da anne babalarından öğrenirler. Üzüntü de hayatın parçası olduğuna göre neden üzüntümüzü de çocuklarımızla paylaşmıyoruz? Neden ‘şu an üzgünüm’ demiyoruz? Neden çocuğumuzun rol yaptığımızı anlama ihtimalini aklımıza getirmiyoruz?

    ✔️Lütfen gerçekçi olalım artık ‼️ Şu an üzülüyorum-ağlarsam ancak rahatlayabilirim diyebilelim. Şu an kızgınım diyebilelim. Doktora gideceğimiz zaman ‘bu bir sorun ve bunu çözmek için doktora gidiyoruz’ diyebilelim. Ona iğne yapılacağı zaman acıyacak diyelim.

    Gerçek dışı vaatler vermeyelim. Olmayacak şeyleri olduruyormuş gibi davranmayalım.

    Aile olmanın sürekli neşeli kahkahalar atmaktan ibaret olmadığını, üzüntünün de acının da hayatın parçası olduğunu gösterelim. Ona dürüst olalım ki o da bize güvensin, omzumuzda rahatça ağlayabilsin

    ✔️Sözün özü, ‘ağlamak güzeldir, süzülürken yaşlar gözünden, sakın utanma’ ☺️ ❤️