Etiket: Azalma

  • KADINLARDA GENİTAL ESTETİK

    KADINLARDA GENİTAL ESTETİK

    Genital Estetik Nedir?

    Kadınlarda dış genital organların yani vajen, labia minore ( küçük dudaklar ), labia majore ( yağlı dokudan zengin büyük dudaklar ), mons pubis ( pubik kemiğin üzerindeki kıllı deri alanı ), klitoral deri ve perinenin kalıtsal olarak veya sonradan oluşan nedenlerle meydana gelen renk ve şekil bozukluklarının cerrahi veya medikal yöntemlerle düzeltilmesi ( restore edilmesi ) işlemidir.

    Genital Estetik Neden Yapılır?

    Kadınlarda dış genital bölgede çeşitli nedenlerle zamanla oluşan veya doğuştan itibaren varolan görsel ve fonksiyonel anormallikler kadınların psikolojisini, hayat kalitesini ve cinsel yaşam kalitesini bozabilmektedir. Bu hastalar bize ilişki sırasında ağrı, dar kıyafetler giyememe, hijyen problemleri ve görsel rahatsızlık şikayetleri ile başvurmaktadır. Genital estetik operasyonları genital bölge görünümünü ve fonksiyonunu düzeltmek, hastaların psikolojisini iyileştirmek, cinsel yaşam kalitesini arttırmak için yapılmaktadır.

    Labia Majore Plasti ( Büyük Dudakların Düzeltilmesi )

    Büyük dudaklardaki anormallikler: Kadınlarda yaşlanma ile birlikte veya doğuştan yapısal olarak varolan küçük dudakların etrafındaki yağlı dokudan zengin deri tabakasının yani büyük dudakların normalden büyük, çökük, şeklinin asimetrik veya renginin farklı olmasıdır. Labia majore plasti ise büyük veya çökmüş veya asimetrik olan bu deri tabakasının düzeltilmesi işlemidir. Bu hastalar: İlişki sırasında ağrı, hijyen problemleri, ilişkiden zevk alamama, görsel olarak kendini kötü hissetme ve cinsel yaşam kalitesinde azalma problemleri yaşamaktadır. Cerrahi Tedavi Yöntemi: Bu yöntemde büyük dudaklarda ki asimetrik ve fazlalık olan dokular cerrahi kesilerle çıkarılır. Büyük dudaklar anatomisine uygun olarak tekrar restore edilir. Çökmüş yapıda olan büyük dudaklar ise dolgu maddeleri ile tekrar restore edilir.

    Labia Minore Plasti ( Küçük Dudakların Düzeltilmesi )

    Küçük dudaklardaki anormallikler: Kadınlarda yaşlanma ile birlikte veya doğuştan yapısal olarak varolan vajen etrafındaki deri katlantısının normalden büyük, şeklinin asimetrik veya renginin farklı olmasıdır. Labia minore plasti ise büyük veya asimetrik olan bu deri katlantısının düzeltilmesi işlemidir. Bu hastalar: İlişki sırasında ağrı, hijyen problemleri, ilişkiden zevk alamama, görsel olarak kendini kötü hissetme ve cinsel yaşam kalitesinde azalma problemleri yaşamaktadır. Cerrahi Tedavi Yöntemi: Bu yöntemde küçük dudaklarda ki asimetrik ve fazlalık olan dokular cerrahi kesilerle çıkarılır. Küçük dudaklar anatomisine uygun olarak tekrar restore edilir.

    Vajinoplasti ( Vajen Dokusunun Daraltılması )

    Kadınlarda yaşlanma ile birlikte östrojen hormonunun azalması sonucu olarak vajen dokusu gevşeyebilir veya sarkabilir. Yine doğum esnasında, iri doğum, zor doğum ve müdahaleli doğumlarda kendiliğinden oluşan veya hekimin doğumu kolaylaştırmak için yaptığı kontrollü kesiler, vajen dokusunda genişlemelere ve yapısal bozukluklara neden olabilir. Bu hastalar: İlişki sırasında ağrı, hijyen problemleri, ilişkiden zevk alamama ve cinsel yaşam kalitesinde azalma problemleri yaşayabilir. Lazer Tedavi Uygulaması: Çevre vajen dokuları lazer uygulaması ile sıkılaştırılır. Bu teknikte cerrahi işlem uygulanmaz. Hasta aynı gün sosyal hayatına devam edebilir. Cerrahi Tedavi Yöntemi: Bu yöntemde vajen dokusunda ki zarar görmüş dokular onarılır. Fazlalık olan dokular cerrahi kesilerle çıkarılır. Vajen dokuları anatomisine uygun olarak tekrar restore edilir.

    Klitoral Hoodaplasti ( Klitoris Deri Katlantısının Düzeltilmesi )

    Kadınlarda yaşlanma ile birlikte veya genç hastalarda doğuştan itibaren yapısal olarak varolan klitoris üzerindeki deri katlantısının normalden fazla olmasıdır. Klitoral hoodaplasti ise fazla olan bu deri katlantısının düzeltilmesi işlemidir. Bu hastalar: İlişki sırasında ağrı, hijyen problemleri, ilişkiden zevk alamama, görsel olarak kendini kötü hissetme ve cinsel yaşam kalitesinde azalma problemleri yaşamaktadır. Cerrahi Tedavi Yöntemi: Bu yöntemde klitoris üzerinde bulunan derideki fazlalık olan dokular cerrahi kesilerle çıkarılır. Klitoral deri katlantısı anatomisine uygun olarak tekrar restore edilir.

  • Az Gelen Adet Kanaması

    Az Gelen Adet Kanaması

    Adetin az gelmesi veya adet siklusunda meydana gelen adet kanamasının az olmasına tıp literatüründe “Hipomenore” denmektedir. Adet kanamasının az gelmesinin birçok nedeni olabilmektedir. İlerleyen kadın yaşına bağlı olarak adet kanamalarının miktarlarında azalma olabilmektedir. Doğum kontrol gibi hapların da kullanılması adet kanamasının miktarını azaltan bir başka faktörlerdendir.

    Adetin az gelme nedenleri?
    Adet kanamasının miktarının az olmasının nedeni genellikle hormonlar ile alaklı bir durumdur. Kadın vücudundaki hormonal bozukluklar veya değişen hormonlara bağlı olarak adet kanamasının da miktarında azalmalar yaşanabilir. Özellikle çevresel etkenlere bağlı olarak meydana gelen stres de adet miktarını etkilemektedir. Bir olay karşısında kadının verdiği tepki (aşırı stres, travma, şoke olma durumu) hormonlarına etkileyebilmektedir. Değişen hormonlarda adet sikluslarındaki kanama miktarında azalmaya sebep olabilmektedir.

    Adet kanamasının az olmasının bir diğer nedeni de kadının yaş grubudur. Özellikle 40 yaşını geçmiş kadınlar menopoz riski ile karşı karşıyadılar. Kadının vücudundan östrojen hormonu yavaş yavaş çekilmekte ve doğurganlığı da azalmaktadır. Tüm bu etkenlere yani kadınlık hormonlarının azalmasına bağlı olarak da adet kanamasının miktarında azalma yaşanabilmektedir.

    Rahim içinde meydana gelen enfeksiyonal yapışıklıklar da adet döneminde yaşanan kanamanın azalmasına neden olabilmektedir. Yapışıklığın derecesine bağlı olarak adet miktarı da değişim gösterecektir. Eğer ki rahimdeki yapışıklıklar çok ileri derecedeyse hiç adet kanaması gerçekleşmeyedebilir.

    Aktif bir cinsel yaşamı olan kadınlardaki adet kanamasının azalması halinde mutlaka gebelik şüphesi akla gelmelidir. Eczaneden alınacak gebelik testleri ile yapılacak olan test ile, kadın hamile olup olmadığını rahatlıkla anlayabilir.

    Az gelen adet kanamaları sonrasında ne yapılmalıdır?
    Özellikle 20 ile 35 yaş grubu arasındaki kadınlarda az miktarda gelen ve 2 günden daha kısa süren adet kanamaları karşısında mutlaka uzman bir hekime başvurmak gerekmektedir. Az gelen adet kanamasının yüksek oranda sebebi hormonal bozukluklardır. Ancak bunun anlaşılabilmesi içinde kadınlık hormonunun yeterli salgılanıp salgılanılmadığına bakılması gerekmektedir. Bu tespit için klinik ortam şarttır ve ancak doktor gözetiminde yapılması gereken testlerdir. Doktor tedaviyi, kadının adetinin az gelmesine sebep olan etkene göre belirleyecektir.

    Normal bir adet kanamasının miktarı ne olmalıdır?
    Normal bir adet kanamasının miktarının tespit edilmesi ve normal olup olmadığına karar verilmesi biraz zordur. Bu durum her kadının ped değiştirme sıklığının farklı olmasıyla alakalıdır. Ancak normal şartlar altındaki bir adet kanamasında kadının günde 2 ped değiştirmesi normal kabul edilmektedir. Bazı kadınlar aşırı hassas ve titiz olduklarından dolayı çok hafif bir kan pıhtısı dahi görseler pedlerini değiştirebilmektedirler. Ortalama olarak günlük 1 veya 2 ped değişimi normal adet kanamasının miktarını göstermektedir. Unutulmaması gereken bir diğer faktör de adet kanamasının en az iki gün boyunca devam etmesi gerektiğidir.

  • Hormon nedir? Nasıl etki eder ?

    Hormon nedir? Hormon ne işe yarar?

    İç salgı bezleri tarafından salgılanan kan yoluyla çevre dokulara ve organlara etki gösteren salgılara hormon denir. Vücudumuzda salgılanan çok sayıda hormonun her birinin farklı görevleri vardır. Hormonlar vücudumuzdaki yeme-içme, büyüme, gelişme, üreme, bazı metabolik olayların sağlanması ve vücudun dengeli görev yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir.

    Kaç tane hormonumuz var?

    Hormonların belli bir sayısı yoktur. Bilimsel gelişmeler arttıkça yeni hormonlar tanımlanmaktadır. Temel olarak hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde hormonlar yapılır ve salgılanır. Bundan başka yağ dokusu, beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Vücudumuzdaki tüm hormonlar hipotalamus ve hipofiz bezi tarafından dengede tutulmaktadır.

    beyinde bulunan bir organımızdır ve bazı hormonlar salgılar.

    1.GnRH (gonadotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden FSH ve LH hormonlarını salgılatır
    2.GHRH Hipofizden büyüme hormonu (diğer adı growth hormon) salgılatır
    3.TRH (TSH salgılatıcı hormon): Hipofizden TSH hormonu salgılatır.
    4.CRH (Kortikotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden ACTH hormonu (diğer adı kortikotropin) salgılatır)
    5.PİH (Prolaktin azaltıcı hormon): Buna dopamin adı da verilir. Hipofizden prolaktin salgılanmasını önler
    6.Somatostatin: Hipofizden salgılanan büyüme hormonu ve TSH hormonunun salgılanmasını önler.

    8.Antidiüretik hormon (ADH).

    Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir.Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’. Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya denir. Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur.Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder.

    Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır:

    1. FSH (Follikül stimüle edici hormon)
    2. LH (lüteinize edici hormon)
    3. Prolaktin (süt salgılatıcı hormon)
    4. Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon
    5. ACTH (Adrenokortikotropik hormon)
    6. TSH (tiroid stimüle edici hormon)

    Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır:

    1. ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin
    2. Oksitosin

    Hormonların yapılması, kana salınımı nasıldır?

    ormon salgısı yapan salgı bezleri belli uyaranlara ve durumlara tepki olarak salgı üretirler. Hormonun üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir.Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az aktif halde salınır. Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır Çok azı ise serbest halde bulunur. Hormonların asıl etkili kısmı sebest kısımlarıdır. Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum ne kadar iyiyse o kadar etkili salgı oluşur. Hormonlar reseptörleri hücrelerin farklı bölgelerinde bulunur ( Bazıları hücrelerin çekirdeğinde bazıları stoplazmada bulunur). Bu bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere ikincil uyarıcılar aracılığı ile iletilir.

    Hormonlar neden bozulur?

    Hormon hastalıkları temelde 3 şekilde olur. Hormon yapım fazlalığı, Hormon yapım azlığı, Hormon direnci durumları. Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı salgılanmasıdır. Bu durum genelikle hormon salgılayan bezlerde aşırı hücre büyümeleri sonucu gelişen adenomlara bağlı olur. Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur. Hormon direncinde ise hormon kanda yeterince olduğu halde hücrede etki edemez.

    Hormon bozuklukları nasıl teşhis edilir?

    Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama testleri adı veriyoruz. Uyarı testlerinde ana hormona hedef dokunun cevabı çeşitli yollarla ölçülmektedir.

    Hangi hormon bozukluğu hangi belirtileri verir?

    Hipofiz bezinin hasar görmesi sonucu hormonlarını salgılayamamasına hipofiz yetmezliği denir.

    FSH ve LH Eksikliği Belirtileri: Bunların eksikliği sonucu östrojen hormonu salgısı azalacağından östrojen eksikliği de gelişir. Adet sıklığında azalma veya tamamen yok olması ve memeden süt gelmesi oluşabilir. Ergenlik döneminde başlarsa koltuk altı ve seks organı civarında kıllanma olmaz. Penis ve testis gelişimi olmaz. Erkeklerde ereksiyon bozukluğu ve sperm azlığı , cinsel isteksizlik oluşur. Sakal tıraşı sıklığında azalma, yorgunluk, kas erimesi, bazen meme büyümesi, koku alma bozukluğu gelişebilir. Adolesan dönemde ergenliğe girmede gecikme ve ses incelmesi gelişir.

    Büyüme hormon eksikliği: Yetişkinlerde büyüme hormon eksikliğinde karında yağ toplanması, kas kitlesinde azalma, güçsüzlük, egzersiz kapasitesinde azalma, enerji azlığı, kendini kötü hissetme, depresyon, sosyal izolasyon görülür. Cilt ince ve kurudur Hem büyüme hormonu eksikliğine hem de seks hormon azlığına bağlı olarak yüzde ince kırışıklıklar olabilir. Çocuklarda boy kısalığı ve gelişme geriliği oluşur. Çocukların boyları akranlarına göre kısadır.

    TSH eksikliği: TSH eksikliğine bağlı tiroid yetmezliği (hipotiroidi) belirtileri yani soğuktan hoşlanmama, kabızlık, halsizlik, iştah azalması, kilo alma, ses kalınlaşması, depressif değişiklikler vardır.

    ACTH eksikliği ACTH eksikliğine bağlı olarak böbreküstü bezi az çalıştığından, yani kortizol hormonu kanda az olduğu için halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, kilo kaybı, şeker düşüklüğü görülür. Bu hastalarda eğilip kalkmakla tansiyon düşmesi (hipotansiyon), nabız sayısında azalma (bradikardi) ve kas gücünde azalma vardır. Hastalarda bu şikayetler stresli bir durumda veya enfeksiyon durumunda veya ameliyat sırasında artar.

    Prolaktin eksikliği: Prolaktin eksikliğine bağlı tek belirti aşırı kanamalı doğum sonrası hipofiz bezi harap olan kadınlarda süt gelmemesidir.

    Hormonların aşırı salgılanması neticesinde

    Prolaktin hormon yüksekliğine bağlı olarak kadın hastalarda memeden süt gelmesi, adetlerde azalma veya olmaması, çocuk olmaması, cinsel istek azalması, vajinal kuruluk, sıcak basması, ağrılı cinsel ilişki, tüylenme ve kilo artışı oluşur. Erkek hastalarda ise testosteron azalması, empotans , vücut kıllarında azalma, testislerde yumuşama, sperm sayısında azalma ve memelerde büyüme görülebilir.

    Akromegali büyüme hormonunun aşırı salgılanmasına bağlı olarak ortaya çıkan ancak yavaş gelişen bir hastalıktır. Artan büyüme hormonu nedeniyle çenede büyüme ve uzama, alında çıkıntı, diş aralıklarında açılma olur ve yüz hatları kabalaşır. Burun, dudaklar, kulaklar ve alın genişler ve büyür. Dil büyür. Burun kemiklerinde ve yüz kemiklerinde büyüme oluşur ve eski yüz görünümü değişir. Hastanın cilt derisinde kalınlaşma, yumuşak doku artışına bağlı ve el ve ayaklarda büyüme meydana gelir. Bu nedenle yüzük, ayakkabı ve şapka numaraları değişir. Ciltte yağlanma ve terleme artışı olur. Aşırı terleme hastaların % 80’ ninden fazlasında görülür. Baş ağrısı, yorgunluk, bitkinlik ve eklem ağrıları olabilir.

    Tiroid bezinin az çalismasina ve bu nedenle tiroid hormonlarini az üretmesine ve sonuçta kanimizda tiroid hormonlarinin (T3 ve T4) düsük olmasi durumuna tiroid yetmezligi veya tip dilinde hipotiroidi denir. Tiroid hormon yetersizligi sonucu vücudumuzun tüm metabolik olaylarinda yaygin yavaslama vardir ve bu nedenle vücudun dengesi alt üst olur. Vücuttaki bu bozukluklarin yani sira ruhsal çöküntü, unutkanlik, hareketlerde yavaslama ve uykusuzluk görülür. Hamilelik döneminde tedavi edilmeyen tiroid yetmezligi bebeklerde zeka geriligine neden olabilmektedir.

    Tiroid bezinin fazla çalışması (Hipertiroidi), genç hastalarda çarpıntı, sinirlilik, aşırı heyecanlanma veya duyarlılık, uyku bozuklukları, cinsel güçte azalma, kolay yorulma, hareketlilik, ishal, aşırı terleme, sıcaktan hoşlanmama, soğuğu tercih etme, ufak bir yürüyüşle hemen yorulma ve nefes darlığı, kilo kaybı, iştah artışı, susama, ağız kuruması, adetlerde azalma, uyku bozukluğu ve bazı psikolojik bozukluklar olabilir.

    Paratiroid hormonun (PTH) bir veya daha fazla paratiroid bezinden aşırı salgılanmasıyla paratiroid hormon fazlalığı oluşur . Kalsiyum yüksekliği ve tekrarlayan böbrek taşı ile beraber, Yorgunluk,Eklem ağrıları,Halsizlik,İştah kaybı,Hafif depresyon,Konsantre olamama görülebilir.

    Genetik veya sonradan oluşan hastalıklar nedeniyle paratiroid hormon (PTH) azalması (hipoparatiroidi) oluşur. Paratiroid hormon azlığı nedeniyle kan kalsiyumunun düşmesi nedeniyle hastalarda çoğunlukla parmak uçları ve ağız çevresinde uyuşma ve karıncalanma, ağrılı olabilen kas krampları oluşabilir. Elde ebe eli şeklinde kasılma oluşur. Kalsiyum aşırı düşerse bu defa nefes borusunda kasılma meydana gelir.

    Böbrek üstü bezinin fazla çalışmasına yani fazla kortizol hormonu üretmesi hastalığına ‘’Cushing Sendromu’’ adı verilir. Hastalarda şişmanlık, şeker hastalığı, tüylenme artışı , tansiyon yüksekliği, ciltte morarma, kas tutulması, hafif kemik erimesi bulguları vardır. Adrenal yetmezliği adrenal bezin kendi hastalığı nedeniyle olabildiği gibi hipofizden ACTH hormonunun az salgılanması nedeniyle de gelişebilir. Adrenal bezler az kortizol salgılıyorsa adrenal yetmezlik oluşur ve bu kişilerde halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı, aralıklı kusma, karın ağrısı, ishal veya kabızlık, genel halsizlik, kas krampları, eklem ağrıları, oturup-kalkmakla tansiyon düşmesi (postural hipotansiyon) olabilir.

    Testosteron hormon azlığı erkeklerde seks isteğinde azalmaya, ereksiyon bozulmasına, sperm sayısının azalmasına, çocuk yapma kapasitesinin azalmasına ve memelerde büyümeye neden olur. Bazı erkeklerde sıcak basmaları, gece terlemeleri, huzursuzluk, konsantre olamama, yorgunluk, uyku bozukluğu, kolesterolde artma görülebilir. Uzun zaman testosteron eksikliği olan erkeklerde vücut kıllarında azalma, kas kitlesinde azalma, ciltte kuruluk, sakal traş sıklığında azalma, kemiklerde erime, testislerde küçülme ve yumuşama oluşabilir. Genç erkeklerde ise vücut kıllarında gelişme olmaz, kas kitlesi gelişmez, penis ve testisler büyümez. Ayrıca sesleri incedir.

    Pankreas bezinden hiç insülin hormonu üretilmemesi Tip1 şeker hastalığına üretilen insülinin yeterli işlev görmemesi Tip 2 şeker hastalığına sebep olur. Şu belirtiler olur. Çok su içme ve ağız kuruması, Çok idrara gitme, Çok acıkma, Çok yemek yemeye rağmen zayıflama ve halsizlik, Yaraların geç iyileşmesi , Cildin kuru ve kaşıntılı olması, Ayaklarda uyuşma ve karıncalanma, Görmede bulanıklık, Vajinal kaşıntı, Yemeklerden sonra uyku gelmesi, tatlıya düşkünlük, Sinirlilik, El ayalarında ve ayak altlarında yanma, Uzun açlıklarda el-ayak titremesi görülebilir.

    Hormon bozukluklarının tedavisi nasıldır? Kişinin hormonları ne kadar sürede normale dönebilir?

    Hormon eksikliğinde temel olarak eksik olan hormon yerine konarak tedavi edilir. Hormon fazlalığı durumlarında fazla hormon salgısı yapan hücreler (adenom) cerrahi olarak çıkarıldıktan sonra , kalan hücrelerin hormon salgısını engelleyen ilaçlar verilir. Hayati önemi olan hormon eksikliklerinde ilaçlar genelikle ömür boyu kullanılır. Bazı durumlarda kısa süreli ilaç tedavileri olabilir. Hormon ilaçları başlandıktan sonra belli periyotlarla ilacın etkisi kontrol edilir. Her ilaç için kontrol süresi değişkendir.

    Hormon tedavisi bozukluklarında hastaların yaptığı yanlış davranışlar nelerdir?

    İlaçlarını düzensiz kullanmak, aynı saatte almamak, tedavinin geçici olduğunu düşünerek bir süre sonra kesmek ve Doktor kontrolunde olmamak.

    Hormon tedavisinde hastalar nelere dikkat etmelidir? Niçin?

    Hormon ilaçları düzensiz alındığında etkisiz olur. Genelde aynı saatlerde alınmalıdır. Hormon ilaçlarının birçoğu ömür boyu kullanılır. Kendi başına hastaların doz ayarı yapmaması gerekir.

  • Mide kanseri gelişiminde diyetin rolü

    MİDE KANSERİ GELİŞİMİNDE DİYET VE DİĞER ÇEVRESEL RİSK FAKTÖRLERİ

    Mide kanseri dünyada yaygın olarak görülen kanserlerden birisidir. Etyolojisi bilinmemekle birlikte, çevresel, genetik ve ailesel faktörler, diyet, Helikobakter pilori (Hp) ve çeşitli predispozan durumlar suçlanmaktadır (1,2,3,4).

    Mide kanseri oluşumu multifaktöriyeldir. Olayların nasıl geliştiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak tuzlu yiyeceklerin aşırı yenmesi, askorbik asit ve karotenoidlerin az alınması ve Hp suçlanan başlıca etyolojik faktörlerdir (1,2,5) (Tablo-1) (Tablo-2).

    Yapılan çalışmalarda bol taze sebze ve meyve yiyen toplumlarda mide kanseri oranı düşük bulunmuş ve bunu sağlayan faktörün askorbik asit olduğu belirtilmiştir (1,6). Midede askorbik asit aktif olarak salgılanmaktadır. İntestinal metaplazi bulunan kişilerin kanlarında ise askorbik asit düzeyi düşük bulunmuştur. Kronik atrofik gastritisli kişilerin midelerinde ve yüksek pH ve Hp infeksiyonu varlığında mide suyunda askorbik asit konsantrasyonu düşük bulunmuştur (1,5,6).

    Karotenoidler ise serbest radikalleri tutmaktadırlar. Bunların geç safhada antikanserojen oldukları sanılmaktadır (6).

    Tablo-1: Mide kanseri ile ilişkili başlıca faktörler

    Yüksek kanser riski olanlar:Düşük kanser riski olanlar:

    Ailede mide ca olması “O” kan grubu

    “A” kan grubu Kadınlar, gençler

    Erkekler, yaşlılar Yumuşak diyet

    Kuru, tuzlu balık, tuzlu Yüksek C vitamini alımı

    ve baharatlı yiyecekler Düşük lahana diyeti

    Düşük C vitamini alımı Normal mide sekresyonu

    Yüksek lahana diyeti Yüksek sosyoekonomik

    Aklorhidri düzey

    Düşük sosyoekonomik düzey

    Tütsülenmiş yiyecekler

    Düşük A vitamini

    Sigara içimi, alkol alımı

    Premalign lezyonlar:

    Atrofik gastritis, intestinal metaplazi,

    displazi, mide polipi,

    parsiyel gastrektomiler

    Barret’s özefagus

    Mide kanseri gelişiminde coğrafik şartların da önemi olduğu belirtilmiştir. Nitekim Japonya’dan Amerika’ya göç edenlerde mide karsinomu insidansı %25, göç edenlerin çocuklarında ise %50 azalmaktadır. Göç edenler batı tipi beslenme alışkanlığı kazanmalarına rağmen yine de mide kanseri insidansı yerli halktan yüksek bulunmuştur. Ancak bunların 2 ve 3.cü kuşak çocuklarındaki hastalık oranı progresif olarak azalmakta ve yerli halktaki oranlara yaklaşmaktadır. Benzer durum Doğu Avrupa’dan A.B.D’e göç edenlerde de görülmektedir. Buna karşılık Japonya’ya göç edenlerde ise hastalık insidansı artmaktadır (8).

    Japonya’da hem erkeklerde, hem de kadınlarda mide kanseri en sık görülen kanser türüdür ve bütün kanserler içinde %20-30 ile en büyük grubu oluşturmaktadır (1).

    Mide kanseri insidansının bazı endüstrileşmiş batı ülkelerinde son yıllarda hem erkeklerde, hem de kadınlarda azaldığı bildirilmiştir (9). Amerika Birleşik Devletleri (A.B.D.)’nde yapılan çalışmalarda Afrika asıllılarda ve yerli Amerika’lı kabilelerde, beyaz Amerika’lı vatandaşlara göre mide kanserinin 1.5-2.5 kat daha sık görüldüğü bildirilmiştir (10).

    Mide kanseri insidansı son yıllarda azalmakla birlikte hala dünyadaki önemini korumaktadır. Dünyada en sık Japonya, Çin, İzlanda, Finlandiya, Avusturya, Güney Amerika ve Doğu Avrupa ülkelerinde görüldüğü bildirilmiştir (1,2,7). Ülkemizde ise mide kanseri 1986-1990 yılları arasındaki Sağlık Bakanlığı verilerine göre en sık görülen kanserler arasında erkeklerde %6.68 oranı ile 5., kadınlarda ise %5.9 oranı ile 7., sindirim sistemi kanserleri arasında ise ilk sırada yer almaktadır (8,11). Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde 1990 yılında 3136 kanser vakası üzerinde yapılan bir çalışmada ise mide kanserinin erkeklerde %9.43 görülme oranı ile akciğer kanserinden sonra 2., kadınlarda ise %6.70 görülme oranı ile meme kanseri ve lenfomalardan sonra 3. sıklıkta bulunduğu gösterilmiştir (11).

    Genetik ve çevresel risk faktörleri:

    Mide kanseri patogenezinde genetik faktörlerin rolünü gösteren önemli göstergeler vardır. Mide kanserinin bazı ailelerde daha sık görüldüğü bilinmektedir. Örneğin Napolyon, Napolyon’un babası ve dedesi ile birkaç kardeşi, mide kanserinden ölmüşlerdir (12). Herediter nonpolipozis kolorektal kanserli (Lynch Syndromu Tip II) hastalarda da mide kanseri gelişme riski fazladır (13). Ayrıca gastrik karsinomlu hastaların birinci derece yakınlarında da mide kanserine yakalanma riski 2-3 kat fazladır (14,15). Bundan başka “A” kan grubuna mensup kişiler arasında mide kanseri insidansının fazla olduğunu bildiren yayınlar vardır. Ancak bunlarda daha çok diffüz tip mide karsinomunun görüldüğü bildirilmektedir (16).

    Çalışmalar yaşamın erken dönemlerindeki bir ya da daha çok sayıdaki çevresel faktörün özellikle intestinal tip mide kanserinin gelişmesine katkıda bulunduğunu düşündürmektedir (17,18).

    Bütün dünyada mide kanseri riski, toplumun sosyo ekonomik durumu ile de orantılıdır. Düşük sosyoekonomik durum ile yüksek kanser riski arasında ilişki vardır. Ancak kalabalık aile, kötü hijyen şartları ve yetersiz beslenme gibi faktörler ile kanser arasındaki ilişkiyi anlamak güçtür (10,19,20).

    Distal özefagus ve kardia adenokarsinomları ise sosyoekonomik durumun yüksek olduğu toplumlarda daha çok görülmektedir. Bunun da nedeni izah edilememektedir (21).

    Diyet:

    Diyet ile kanser arasındaki ilişkiyi izah etmek güçtür. Bununla beraber yapılan çalışmalarda genel olarak taze sebze ve meyvelerden zengin diyetle beslenen toplumlarda mide kanseri insidansının düşük olduğu gösterilmiştir. Öte yandan tuzdan zengin gıdalar, sigara, alkol ve iyi muhafaza edilmemiş gıdaların mide kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir (22-27). Japonya’da yapılan çalışmalarda mide kanseri nedeniyle ölümlerde son zamanlarda azalma görüldüğü, bunun da nedeninin teknolojik gelişmelerin yanısıra, taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve kurutulmuş, tuzlu gıdaların tüketiminin azalması olduğu bildirilmiştir (1,19). Aşırı tuzlu diyetin gastrik atrofiye neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (28). Aşırı tuz alımının ve tuzlanarak saklanmış gıdaların uzun süre kullanılmasının da atrofik gastritise yol açarak kanser gelişimine neden olabildiği bildirilmektedir (29).

    İntestinal tip mide kanserlerinin A.B.D ve batı Avrupa ülkelerinde son zamanlarda azaldığı bildirilmektedir. Bu azalmanın çevresel faktörler ve diyetle ilgisi olduğu düşünülmektedir (1,5). Özellikle intestinal tip mide kanserlerinin aşırı tuz, kurutulmuş ya da turşusu kurulmuş gıdaların alımı ile ilişkisi olduğu bildirilmektedir. Bu gıdalar mide mukozasında atrofi oluşturarak asit sekresyonunu azaltmakta ve böylece anaerob bakteri çoğalması görülmekte, bu bakterilerin etkisiyle de karsinojen olan N-nitroso bileşiklerinin oluşumu artmaktadır (5).

    Başta turunçgiller olmak üzere meyveler ile yeşil ve taze sebzelerin az tüketilmesi ve bu meyve ve sebzelerdeki “C” vitamininin, diğer vitaminlerin ve N-nitroso bileşiklerinin oluşumunu inhibe eden antioksidan maddelerin yetersiz alımı ile mutajenik ve karsinojenik olaylar artmaktadır (5,30). Batı ülkelerinde son yıllarda taze sebze ve meyve tüketiminin artması ve yiyeceklerin taze tüketilmesi, dondurarak saklama alışkanlığının yaygınlaşması ve dolayısıyla da salamura yapılmış ya da tuzlanmış gıdaların kulanımının azalması ile intestinal tip mide kanserlerinin insidansında azalma olmuştur (5).

    Nitrit ve tuzdan zengin gıdaların insanlarda metaplazi gelişimine yol açtığı gösterilmiştir (31). Nitrat, nitrit ve sekonder aminlerden zengin gıdaların alımı ile bu maddelerin etkisi ile N-Nitroso forma dönüşerek mide tümörlerine neden olduğu hayvanlarda gösterilmiştir (32). Kronik atrofik gastritis ve intestinal metaplazi nedeniyle sıklıkla midede koloniler oluşturan anareob bakteriler nitrit ve nitratları daha potansiyel kanserojenik ajanlar olan N-nitroso türevlerine dönüştürürler (19,32).

    Nitrit ve nitratlar daha önceleri et, balık ve sebzelerin uzun süreli saklanmalarında sıklıkla kullanılmaktaydılar. Ancak son zamanlarda A.B.D ve endüstrileşmiş ülkelerde yiyeceklerde nitrit ve nitratların oranı %75 oranında azaltılmıştır (19,32). Ancak nitrit ve nitratların karsinogenezizdeki rolleri ve fizyopatoloji henüz tam olarak izah edilememektedir (33).

    Yiyeceklerin dondurularak saklanması mide kanseri riskini azaltmaktadır. Yiyeceklerin dondurularak saklanması, sebze ve meyvelerin kullanılabilirliğini artırır. Böylece yiyeceklerin tuzlanarak ya da benzer metotlarla saklanma ihtiyaçları ortadan kalkar. Dondurma, değişik prokarsinogenik maddelerin aktif hale gelmesine neden olabilecek bakteri ve mantarların yiyeceklere bulaşmasını önleyerek dolaylı olarak mide kanseri insidansının düşmesine neden olmaktadır (19,34).

    Sigara içenlerde mide kanseri gelişiminin 1,5-3 kat arttığı pekçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak içilen miktar ile ilişkisi açık olarak ortaya konamamıştır. Benzer şekilde sigara içenler arasında gatrik displazi ve diğer potansiyel premalign lezyonların da daha fazla görüldüğü gösterilmiştir (26,31,35,36,37,38,39).

    Özet olarak özellikle intestinal tip gastrik kanserler ile kişinin erken yaşlarda maruz kaldığı çevresel faktörler arasında büyük oranda ilişki vardır. Hp infeksiyonu, sebze ve meyvelerden fakir diyet, fazla tuzlu gıdalar, iyi saklanmamış yiyecekler gastrik mukozal hasara ve atrofik gastritise neden olmaktadırlar (5,22,24). Ayrıca intraluminal bakteri tarafından oluşturulan mukozal hasar, bakteriler tarafından aktif hale getirilen prokarsinojenler ya da diğer karsinojen maddeler de metaplazi, displazi ve sonunda gastrik karsinoma gelişmesine yol açabilmektedirler (1,5).

    Distal-intestinal tip mide kanserlerinin dünyadaki insidansının azalmasının başlıca nedenleri şöyle sıralanmaktadır (1);

    1. Gastrik kansere neden olabilen pekçok çevresel faktörlerdeki prevalansın azalması,
    2. Gıdaların dondurularak muhafaza edimesinin yaygınlaşması,
    3. Yiyeceklerin depolanmalarındaki gelişmiş teknikler.

    Proksimal, diffüz tip mide kanserleri ise distaldekilerin aksine dünyada yüksek ve düşük riskli bölgelerde aynı derecedeki yaygınlığını korumakta ve isnidansları azalmamakktadır. Bu kanserler henüz tanımlanmamış başka faktörlerle de ilişkili olabilirler (1).

  • Çinko ve immün sistem

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.

  • Çinko ve immün sistem hakkında

    Çinko vücudumuzun hayati pek çok mekanizmasında katalitik ve regülatör özellik gösteren bir iyondur. DNA replikasyon ve transkripsiyonunda rol oynayan DNA polimeraz gibi enzimlerin komponentlerinden biridir. İmmün sistem hücreleri hızlı bölünen hücreler olup bu durum özellikle enfeksiyon esnasında daha da belirgin hale geldiğinden, bu dönemde DNA replikasyonundaki bozukluklara duyarlılıkları artar. Çinko, DNA transkripsiyon faktörleri için gerekli olan çinko parmaklarının oluşumunda gereklidir. T hücre aktivasyonu ve T-B hücre etkileşiminde önemli olan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır.

    Çinko eksikliği immün yanıtta baskılanma, lenfopeni, dolaşımdaki T ve B hücre sayılarında azalma, nötrofil, monosit ve makrofaj kemotaksisinde bozulmaya yol açabilmektedir. T hücrelerinin normal fonksiyonları azalırken, alloreaktivite ve otoreaktivite artmıştır. B hücrelerinde apoptozis artmıştır.

    NK hücre sitotoksisitesinde azalma ve granülositlerin fagositozunda bozulmaya neden olmaktadır. Çinko eksikliğinde kan glukokortikoid seviyesi artmakta, timulin seviyesi azalmakta, sitokin seviyelerinde değişim gözlenmektedir. Lenfositleri etkileyen sitokin düzeyleri azalırken proinflamatuar sitokin (IL1, IL6, TNF alfa and interferon gama) düzeyleri artmaktadır. Uzun süreli çinko eksikliği timus hacminde önemli bir küçülmeye, dalak ve lenf nodlarında T hücre eksikliğine, kemik iliğinde preB ve immatür B hücrelerinde azalmaya yol açmaktadır. Ancak immün sistemdeki tüm bu negatif etkilerin çinko tedavisi ile geri dönüşümü mümkündür. Ancak çinkonun yüksek düzeylerde immün sistem baskılanmasına yol açabildiği bildirilmektedir. Çinko konsantrasyonu 100 mol/L iken T hücre fonksiyonları ve NK hücre öldürme fonksiyonları bozulur.

    Yaşlılardaki düşük çinko biyoyararlanımı infeksiyonlara direnci azaltır. Destek tedavi ile çinkonun fizyolojik seviyelere getirlmesi sonrasında infeksiyonların azaldığı, yaşam süresinin arttığı gözlenmiştir. Aşırı çinko alımı ise bakır eksikliği, anemi, büyüme geriliği ve immün baskılanmaya yol açar. Çinko eksikliği olan kişilerde diyetin çinko ile desteklenmesi infeksiyonun tedavisi ve engellenmesinde faydalıdır.

    Gelişmekte olan ülkelerde çinko eksikliği sık görülen bir durum olup immünitede azalma enfeksiyonlarda artmayla karşımıza çıkar. Bu ülkelerin malnütrisyonlu çocuklarına çinko desteğinde bulunulduğunda akut alt solunum yolu infeksiyonları ve diyarenin azaldığı gözlenmiştir.