Etiket: Atak

  • Tekrar eden ateş

    SIK ATEŞLENEN ÇOCUKLARDA (PFAPA) DÜŞÜNÜLMELİDİR

    Periyodik ateş(ateş tekrarı), aftöz stomatit(ağızda yara olması), farenjit(bademcik iltihabı-boğazı kızarık denmesi) ve servikal adenit (çene altı ve boyunda beze ) Semptomları ile tanınan bu sendroma dikkat edilmelidir.

    PFAPA sendromu, çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda görülmektedir. Sendrom erkeklerde genellikle kızlardan daha sık görülmektedir. PFAPA sendromunun en önemli bulgusu 21-28 gün arası olmak üzere düzenli aralıklarla tekrarlayan ve genellikle 40.0-40.6C’ye yükselen ateştir.Ateş ortalama 4 gün sürmekte ve kendiliğinden gerilemektedir.

    Hastaların ateşinin antibiyotik ve ateş düşürücülere yanıt vermemesi dikkat çekicidir.

    Tonsillerde-bademciklerde genellikle kızarıklık-beyazlık görülebilir. Hastaların atakları sırasında alınan boğaz kültürü normal olarak saptanır,mikrop üremez. PFAPA sendromuna özgü bir laboratuvar bulgusu bulunmamaktadır. Ataklar sırasında lökositoz ve eritrosit sedimantasyon hızında artış görülmektedir. Atak aralarında ise klinik ve laboratuvar bulguları tamamen normale dönmektedir.

    PFAPA sendromunun nedeni bilinmemekle birlikte viral ve otoimmün mekanizmalar üzerinde durulmaktadır.Yineleyen ateş atakları olan bir çocukla karşılaşan hekimlerin bu hastalıklara özgü bazı ipuçlarından yararlanarak tanı koymaları mümkündür.(PFAPA) sendromu ender hastalıklardan biridir . Bu sendromun hastalığa özgü laboratuvar bulgusunun olmayışı hastalığın tanısını güçleştirmektedir.

    PFAPA sendromu ender görülse de, sendromu oluşturan ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal lenfadenit gibi bulguların çocuklarda sık rastlanan muayene bulguları olması nedeniyle atlanabilir. Hekim bademcikler iltihaplı diyebilir çünkü farenjit mevcuttur hakikaten ama ateşin tekrar edişi gözden kaçırılmamalıdır.Antibiyotik ve ateş düşürücü kullanılmasına karşın ateşin 5-6 gün sürdükten sonra normale döndüğü vakalarda, yineleyen ateş nedeniyle ayrıntılı biçimde incelenen hastada ailevi Akdeniz ateşi (FMF) açısından DNA analizinde mutasyon saptanmaması önemlidir.

    .PFAPA sendromunda ataklar yıllar boyu sürebilmektedir,ailelere çocukta sekel kalmayacağı, gelişiminin etkilenmeyeceği ve hastalığın kendiliğinden iyileşeceği anlatılmalıdır.

  • Bireysel Mahremiyet

    Bireysel Mahremiyet

    Asistanlık dönemimde, bir doktor arkadaşımın yaptığı tespit hoşuma gitmişti: “en çok manik atak (bipolar bozukluk hastalığında görülen atak tiplerinden biri) geçirmekten korkuyorum. Zira ne kadar gizli-saklın varsa ortaya dökülüyor, bireysel mahremiyetin kalmıyor”.

    Manik atak geçiren hastada, hastalık öncesi ve hastalığın akut dönemi arasında bariz farklar ortaya çıkabilir: çok uslu olan kişi, oldukça öfkeli ve saldırgan hale gelebilir. Öncesinde tutumlu iken hastalık döneminde çok para harcayabilir. Geçmişte edepli ve efendi olan birisini küfürler ederken, cinsel içerikli şakalar ve uygunsuz hareketler yaparken görebilirsiniz.

    Dramatik hikâyeler dinleyebilirsiniz. Son 3 aydır eşinin kendisini aldattığını öğrenen bir kadın danışanımın verdiği öykü şu şekilde idi: “eşi çok sakin, sadık ve evine düşkün bir insan iken garip bir şekilde değişkenlik göstermişti. Hayat kadınları ile günü birlik ilişkiler kuruyor, pahalı hediyeler alıyor, hiç kullanmadığı halde sigara ve alkol kullanıyor, ele avuca sığmaz şekilde hareket ediyor ve sürekli konuşuyordu. Hatta evlilik dışı yaptığı tüm eylemleri kendisi gelip eşine anlatıyordu”. Tipik bir manik atak öyküsünü, kadıncağız ağlayarak anlatıyordu.

    Doktor arkadaşımın tespiti doğru idi. Manik atak geçirdiğinizde, bilinçdışı bastırılmış ne kadar dürtünüz (ve dürtülere eşlik eden, yüzleşmekten korktuğunuz bireysel mahrem gerçekleriniz) varsa ortaya çıkıyordu.

    Şu bir hakikattir ki başarılması en zor olan aktivitelerden biri, kişinin kendisi ile yüzleşmesidir.

  • PANİK BOZUKLUK NEDİR?

    PANİK BOZUKLUK NEDİR?

    Panik bozukluk;kaygıya bağlı olarak ortaya çıkan,bir anlamda düşünce rahatsızlığıdır.Aslında;panik atağın üzerine kurulu bir bozukluktur.Temelinde yatan düşünceler,”panik heran gelebilir,biraz sonra bir felaket olabilir ve ben bu durumun altından kalkamam,başa çıkamam”gibi olumsuz içerikli düşüncelerdir.En önemli belirtisi sürekli,heran olabilecek olan bir panik atak beklentisidir.Kişi panik anından değil de,panik anında yaşanacak yoğun kaygılardan endişe eder.Bu duruma,dayanıksızlık düşüncesi de eşlik eder.Zihnin sürekli olumsuz içerikli mesajlar vermesi,kişinin hayattan keyif almasını engeller.Kişi atakları yaşamamak adına kendince tedbirler almaya başlar.Örneğin;evde yalnız kalmama,asansöre tek başına binmeme gibi.Gün içinde sık sık nedensizce endişeli,gergin,huzursuz,öfkeli ve bu duygudurumlara eşlik eden bedende abartılı yüksek algı,yoğun şekilde yaşanan göğüste basınç,terleme,titreme,karıncalanma,bulantı,güçsüzlük hissi,baş dönmesi,gerçek dışılık hissi sonucunda düşüncelere de yansıyan kişinin ölmek üzere olduğu düşüncesi,kontrolünü kaybettiği ve rezil olacağı düşünceleri dolayısıyla da tüm bunlara bağlı olarak kişinin;yer,zaman ve durumlardan kaçınma isteği görülür.Daha sonra kişi,örneğin tek başına denize giremez,metroya binemez,köprüden geçerken yoğun kaygı duyar.Yani;panik bozuklukla eş zamanlı agorofobide ortaya çıkar.

    PANİK ATAK İLE PANİK BOZUKLUĞUN ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

    Çoğu insan panik atak ile panik bozukluğu aynı kategori içersinde değerlendirse de aslında iki kavram birbirlerine benzer olmakla beraber klinik anlamda birbirlerinden ayrıştırılırlar.

    Panik atak;başka psikiyatrik rahatsızlıklara da eşlik eder.Örneğin;okb(obsesif kompulsif bozukluk),anksiyete(kaygı bozuklukları),t.s.s.b(travma sonrası stres bozukluğu)sonrasında da görülebilirken;panik bozukluk,panik atağın kronikleşmesi ile görülür.Panik atak,aniden başlar ve zamanı bilinmez.Belirtileri;nefes alamama,karın ağrısı,karıncalanma,uyuşma,terleme,titreme,gariplik hissi,kalp krizi geçiriyormuş hissi,kişinin kontrolünü kaybettiğine dair düşünceleri,baş ağrısı,ölüm korkusu,baş dönmesi,delirdiğine dair korku ve düşüncelerdir.Panik bozuklukta ise;bu belirtiler daha yoğun ve heran yaşanır.

    PANİK BOZUKLUĞUN SEBEPLERİ NELERDİR?

    Irsi,bedensel yatkınlıklardan dolayı olabilir.Çevresel olaylarda panik bozukluğun zeminini hazırlayabilir.Anne-babanın,çocuğun yanında sürekli karamsar düşünmesi de çocuğa zemin hazırlar.

    HANGİ KİŞİLİK YAPISINDA PANİK BOZUKLUK GÖRÜLÜR?

    Mükemmeliyetçi,ayrıntıya dikkat eden,titiz,herşeyi aklına takan ve günlerce aklına taktığı olaylarla veya olayla meşgul olan kişilerde ve kadınlarda daha sık görülür.

    PANİK BOZUKLUĞUN GÖRÜLME OLASILIĞI NEDİR?

    100 kişiden 3 veya 4’ünün panik bozukluk hastası olduğu düşünülmektedir.

    TEDAVİ

    İlaçla beraber psikoterapi %90 oranında panik bozukluk tedavisinde başarıya ulaştıracaktır.Sadece,psikoterapi(davranışçı,dinamik,bilişsel)yöntemi de son zamanlarda oldukça başarılı sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.Solunum egzersizleri(doğru ve kontrollü nefes almak)oldukça başarılı ve yardımcı bir yöntemdir.Son olarak maruz bırakma yöntemi ile kişinin gitmekten yoğun kaygı duyduğu,yapmaya korktuğu spesifik yerlerin listesi yapılır ve kişi sıra ile en az kaygı ve korku duyduğu durumdan başlayarak,olay ve durumlara maruz bırakılır.Böylece korkularıyla yavaş yavaş yüzleşmesi sağlanır ve bu yöntemde tedavi için, gayet başarılı bir yöntemdir ancak tamamen uzman kişilerin kontrolü ile uygulanmalıdır.

    Panik bozukluk belirtileri gösteren kişilerin;kulaktan dolma yöntemlerle muskacı hocalar,transandantal meditasyonlar,ehil olmayan yerlerde uygulanan hipnozlar vb. başvurmadan,psikolog ve psikiyatristlerden yardım istemeleri onları kısa zamanda çözüme ulaştıracaktır.

  • Çocuklarda pfapa sendromu

    Sadece çocuklarda değil erişkin yaş grubunda da görülen PFAPA sendromunun önemi her geçen gün artmaktadır.

    PFAPA sendromu tekrarlayan ateş tablosu, ağızda aft, farenjit ve boynundaki lenf bezlerinin büyümesi ile karekterize bir klinik tablodur.1987 yılında Marshall ve arkadaşları tarafından yukardaki belirtilerin İngilizce baş harflerini alarak bu tabloyu PFAPA sendromu olarak tanımlamışlardır.

    Tekrarlayan ateş atakları, boğaz ağrısı, ağzında aft ve boyun bölgesindeki lenf bezlerinde büyüme olan bir çocukta şüphesiz ilk akla gelecek tanı enfeksiyon hastalığıdır. PFAPA sendromunda ateşin ve klinik bulguların tekrarlanması önemlidir. Çoğu zaman bu tablo ailenin ve hekimin gözünden kaçabilmekte ve hasta boğaz enfeksiyonu olarak tanı almaktadır.

    PFAPA tanı kriterler

    Düzenli tekrarlayan ateşlerin 5 yaşından önce başlaması

    Hastalarda üst solunum yolu bulgularının olamaması

    Ağızda aftların bulunuşu

    Boyun lenf bezlerinde büyüme

    Farenjit

    Belirtiler aralığında hastanın şikayetinin olmaması

    Çocuğun normal büyüme ve gelişme göstermesi

    Hastalığın başlangıcında halsizlik, baş ağrısı ve iştahsızlık vardır.

    PFAPA sendromuna yol açan neden veya nedenler bilinmemektedir. Enfeksiyöz bir nedenin ve özellikle viral enfeksiyonların immünolojik sistemi bozduğu ve ortaya çıkan sitokin ismi verilen maddelerin (IL-1) tabloyu oluşturduğu düşünülmektedir.

    PFAPA sporadik bir hastalık değildir. Her geçen her gün önemi anlaşılmaktadır. Birçok hasta da on yaşından sonra düzelme görülürse de, bu yaş sonrasında şikayetleri devam eden hastalarda vardır. Artık PFAPA ‘nın bir çocukluk dönemi hastalığı olmadığı erişkinlerde görüldüğü bilinmektedir. Sıklığı bilinmemektedir.Genetik bir defekt saptanmamıştır.

    PFAPA sendromunda tanıda yardımcı olacak, hastaya özgü bir laboratuar bulgusu yoktur. Atak sırasında lökosit sayısı ve sedimentasyonda yükselme saptanırsa da atak sonrası bu değerler normal düzeylere inmektedir. Ateşli dönemlerde CRP düzeyinde yükselmeler görülmektedir. Bu dönemde alınan boğaz kültürü sonuçları normaldir.

    Bu hastalık ataklar halinde seyretmekte ve ataklar spontan olarak iyileşmektedir. Ataklar yaş ilerledikçe azalmaktadır.PFAPA sendromlu çocukların büyümeleri ve gelişmeleri normaldir.Bu çocuklarda sekelsiz düzelme görülmektedir.

    Tedavide tek doz oral prednizon (0,5-2mg/kg) verilmesi önerilmektedir.Prednizon tedavisinden sonra septomlarda belirgin düzelme olduğu ve atak sayısının azaldığına dikkat çekilmektedir.Bununla birlikte Prednizon tedavisinden sonra atak sayısının arttığını bildiren sınırlı çalışmalar da vardır.Diğer taraftan Prednizon ‘a cevap vermeyen vakalarda adenoidektomi ve tonsillektominin uygulanmasının faydalı olduğu vurgulanmışsa da, bu müdahalelerin hastanın kliniğine etkili olmadığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Ayrıca Simetidine tedavisinin etkili olduğu bildirilmektedir. Antibiotiklerin tedavide yeri yoktur.

    Diğer kullanılan ilaçlar

    Kolşisin

    Montelukast sodium

    Anakirnadir

    İlaçların kullanımı hakkında fikir birliği yoktur, tedavi sonuçları tartışmalıdır.

    Tonsillektomi yapılan PFAPA hastalardaki yanıt %67 iken, ilaç tedavisine yanıt %95 dir.

    PFAPA çok bilinmeyenli bir denklemdir. Gerek romatoloğ ve gerekse çocuk enfeksiyon uzmanlarının tartıştığı bu konu ilerleyen yıllarda şekillenecektir.

    Sonuç olarak, tekrarlayan ateş atakları olan 5 yaşından küçük ve özellikle erkek çocuklarda PFAPA sendromunun ayırıcı tanıda düşünülmesi önemlidir.Aftöz stomatit, farenjit ve boyun lenf bezlerinde büyümenin olduğu periyodik ateş olgularında boğaz kültüründe üreme saptanmaz,sedimentasyon ve CRP yüksek düzeyi bulunursa ve bu tablo kendiliğinden düzelme gösterir,antibiyotiklere yanıt vermezse ,PFAPA sendromunun düşünülmesinin akılcı yaklaşım olacağı aşikardır

    Ayırıcı tanıda periodik ateş nedenleri:

    Ailevi Akdeniz ateşi (FMF),

    Siklik nötropeni,

    Juvenil romotoid artrit,

    Hiper Ig D sendromu (HIDS),

    Tekrarlayan boğaz enfeksiyonları düşünülmelidir.

    PFAPA’lı hastalara yaklaşım

    PFAPA 1-2 doz prednisone Ateş devam ederse Diğer tanıları değerlendir.

    Ateş atakları düzelirse PFAPA tanısını destekler.

    H2 bloke ediciler 6-12 ay önerilir. Tablo düzeliyorsa hasta takip edilir.

    3 veya 4 ateşlenme atağı olursa; Cerrahi müdahale Tonsillektomi?

  • Sık ateşlenen çocuk

    SIK ATEŞLENEN ÇOCUKLARDA (PFAPA) DÜŞÜNÜLMELİDİR

    Periyodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal adenit Semptomları ile tanınan bu antiteye dikkat çekmek isterim.

    PFAPA sendromu, çoğunlukla 5 yaşından küçük çocuklarda görülmektedir. Sendrom erkeklerde genellikle kızlardan daha sık görülmektedir. PFAPA sendromunun en önemli bulgusu 21-28 gün arası olmak üzere düzenli aralıklarla tekrarlayan ve genellikle 40.0-40.6ºC’ye yükselen ateştir.Ateş ortalama 4 gün sürmekte ve spontan olarak gerilemektedir.

    Hastaların ateşinin antibiyotik ve non-steroid antiinflamatuvar ilaçlara yanıt vermemesi dikkat çekicidir. Ateşle beraber aftöz stomatit %70, farenjit %72 ve servikal adenit %88 oranında eşlik etmektedir (5). Aftöz stomatit genellikle grup yapmayan 5 mm’den küçük, yüzeyel ülserler şeklindedir. Bunlar skar bırakmadan 5-10 gün içinde iyileşirler.

    Tonsillerde genellikle non-eksudatif eritem görülebildiği gibi kript ve membranlar da görülebilir. Hastaların atakları sırasında alınan boğaz kültürü normal boğaz florası olarak saptanır. Servikal lenfadenit genellikle bilateral, çapları 5 cm’yi geçmeyen, ağrısız, hareketli lenfadenopatilerdir. Servikal bölge dışındaki lenf bezlerinde büyüme görülmez. PFAPAsendromuna özgü bir laboratuvar bulgusu bulunmamaktadır. Ataklar sırasında lökositoz ve eritrosit sedimantasyon hızında artış görülmektedir. Atak aralarında ise klinik ve laboratuvar bulguları tamamen normale dönmektedir.

    PFAPA sendromunun nedeni bilinmemekle birlikte viral ve otoimmün mekanizmalar üzerinde durulmaktadır.Yineleyen ateş atakları olan bir çocukla karşılaşan hekimlerin bu hastalıklara özgü bazı ipuçlarından yararlanarak tanı koymaları mümkündür.(PFAPA) sendromu ender hastalıklardan biridir .. Bu sendromun hastalığa özgü laboratuvar bulgusunun olmayışı hastalığın tanısını güçleştirmektedir.

    PFAPA sendromu ender görülse de, sendromu oluşturan ateş, aftöz stomatit, farenjit ve servikal lenfadenit gibi bulguların çocuklarda sık rastlanan muayene bulguları olması nedeniyle atlanabilir. Hekim bademcikler iltihaplı diyebilir çünkü farenjit mevcuttur hakikaten ama ateşin tekrar edişi gözden kaçırılmamalıdır.Antibiyotik ve ateş düşürücü kullanılmasına karşın ateşin 5-6 gün sürdükten sonra normale döndüğü vakalarda, yineleyen ateş nedeniyle ayrıntılı biçimde incelenen hastada ailevi Akdeniz ateşi (FMF) açısından DNA analizinde mutasyon saptanmaması önemlidir.

    PFAPA sendromu düşünülen hastaya atak başlangıcında 1mg/kg tek doz prednizon tedavisi verilip bu tedaviyle hastanın klinik bulguları bir gün içinde hızla düzeliyor mu test edilerek tanıya gidilebilir. Hastanın prednizolon aldıktan sonra saatler içinde semptomlarında iyileşme olduğu gözlenmesi tanıda kıymetlidir.PFAPA sendromunda ataklar yıllar boyu sürebilmektedir,ailelere çocukta sekel kalmayacağı, gelişiminin etkilenmeyeceği ve hastalığın kendiliğinden iyileşeceği anlatılmalıdır.

  • PANİK YOK, KONTROL VAR!

    PANİK YOK, KONTROL VAR!

    Günümüzde çok sık karşılaştığımız panik atak sorunu nedeniyle oluşan ruh hali değişikliği hayatımızı olumsuz yönde etkiliyor.Panik atak kontrol edilebilir bir psikolojik problemdir.

    Panik Atak nedir?

    Panik Atak, algılanan tehlike karşısında aniden gösterilen tepkiye bazı yoğun bedensel duyumların eşlik ettiği en yaygın psikolojik problemlerden biridir. Çeşitli yer ve zamanlarda karşılaşılan bu yaygın problem olan Panik atak ülkemizde yüz kişiden birinde en az bir kez yaşandığı bilinmektedir. (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition [DSM-V] ) , panik atağı tanısı konulabilmesi için aşağıda sıralanmış olan on üç belirtiden en az dördünün ya da daha çoğunun bulunması gerektiğini belirtmektedir.

    Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

    1. Çarpıntı, kalp atışlarının hissedilmesi ya da kalp atış hızında artış olması

    2. Terleme

    3. Titreme ya da sarsılma

    4. Nefeste darlık ya da boğuluyormuş gibi olma duyumları

    5. Soluğun kesilmesi

    6. Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

    7. Bulantı ya da karın ağrısı

    8. Baş dönmesi, ayakta duramama, sersemlik ya da bayılacak gibi olma duyumları

    9. Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumları

    10. Uyuşmalar

    11. Gerçekdışılık ya da kendine yabancılaşma, kendinden kopma duyumu

    12. Denetimi kaybetme ya da çıldırma korkusu

    13. Ölüm korkusu

    Bilinçlenmek en güçlü çözümdür!

    Panik atağı geçiren kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını, her şeyin sonunun geldiğini ve öleceği hissine bile kapılır fakat bu korkularının hiç biri doğru değildir. Panik atak vücudun bir yanlış alarmıdır. Bu yanlış alarmın şiddeti 5-10 dakika içinde maksimuma ulaşır ve en fazla yarım saat içerisinde düşüşe geçer. Yaşanılan durumun bir panik atak olduğunun bilinmesi ve sakin bir şekilde beklemek bir tür çözümdür.

    “Panik atak vücudun yanlış bir alarmıdır” ne anlama gelir?

    Korku, kaygı ve endişe durumlarında otonom sinir sistemi kişinin zor durumda olduğunu anlar ve ilgili organlara uyarı gönderir.Örneğin; bir kişi ona korku veren bir canlıdan veya durumdan kaçarken panikler, kaçması için böbrek üstü bezleri adrenalin salgılar, kalp atışı hızlanır ve kişiyi daha atak hale getirir. Atak ve kaçabilir hale gelmesi hayatta kalması şansını arttırır.Fakat bazen sinir sistemine yollanan sinyaller yanıltıcı olabilir, bunun sebepleri ise genellikle birikmiş korku ve kaygılardır. Bu yanıltıcı sinyaller hiçbir şey yokken kalp atışını nefes alımını ve diğer fonksiyonları harekete geçirir ve kendimizi bir panik haline sokarız. Öğrenci veya öğretmenin okul zilini yangın alarmı sanarak panik içinde heyecanlanarak yangın merdivenine koşmak, hayatta kalma çabası içinde olmak panik atağa verilebilecek bir örnektir.

    Panik Atak Tedavisi çeşitleri nelerdir?

    Kişilerin bilgilendirilmesi önemlidir. Panik atak yüzünden ölmeyecekleri, çıldırmayacakları, bayılmayacakları, kalp krizi geçirmeyecekleri v.b. durumlara sebep olmayacağı konusunda yapılan bilgilendirmeler kişinin tedavisinde önemli yere sahiptir.

    Nefes egzersizleri de bu problemin çözümünde önemli yere sahiptir. Kişinin aklına panik atak sırasında nasıl nefes egzersizi yapacağı gelmeyebilir, bu sebeple panik atak dışındaki zamanlarda da nefes egzersizi yapılmalıdır.

    Nefes egzersizine örnek verecek olursak; Oturur pozisyonda arkanıza yaslanınız ve derin nefes alınız. Nefes alış süreniz 3 saniye ise nefesi aynı sürede yani 3 saniye içinide tutunuz, daha sonra nefesi alış sürenizin iki katı olacak şekilde yani 6 saniye olmalıdır.

    Bir diğer nefes egzersizi örneğimiz ise şu şekildedir; sırtüstü uzanıp bacaklarınızı düz bir şekilde uzatınız. Sol elinizi göğsünüzün üzerine, sağ elinizi karnınızın üzersine koyunuz. Burnunuzdan derin nefes alırken elinize dikkat edin. Karnınızın üzerindeki eliniz daha çok yukarı hareket ediyorsa doğru nefes alıyorsunuz demektir. Karnınızda hayali bir balon olduğunu düşünün ve bu balonu şişirmeye çalışıyor gibi nefes almaya çalışın. Atak sırasında yukarıda anlatılan egzersizleri uyguladığında nabzını normale döndürerek atağın kısa sürede atlatılmasına olanak sağlanır.

    Fiziksel egzersizler de panik atak tedavisinde önemlidir. Haftanın 4-5 günü en az 30 dk yürüyüş, koşu veya yüzme yapılması kişiye fayda sağlayacaktır.

    İlaç Tedavisi bazı panik atak problemi yaşayan kişilerde kullanılması zorunludur.İlaçların tümünün bağımlılığa sebep olacağı düşüncesi yaygındır. Bu yanlış bilgi çoğu kişinin ilaçla tedaviden kaçınmasına sebeptir.Bir kısım ilaçta bağımlılık riski vardır.Ancak ilaçların panik atak oluşumunu arttırma riski bulunmamaktadır. İlaçların etkisi 15-20 gün sonra başladığı için kişi bu dönemde; yine panik ataklar yaşayabilmektedir. Bu dönemde panik yaşayan kişiler kendilerine öğretilen nefes egzersizi tekniklerini kullanabilirler. Atağın hemen öncesinde meşgul oldukları işe devam etmeyi denemelerinin de atağın kısa sürede geçmesine faydası olacaktır.

    Psikoterapi bir diğer önemli tedavi türüdür. Panik atak tedavisinde en etkili yöntem bilişsel-davranışçı terapi olduğuna görülmektedir. Bu terapide, panik atak belirtilerine ilişkin yanlış inançların düzeltilmesi, ataklar ile baş edebilme eğitimi ve ‘Panik atak gelecek’ endişesiyle geliştirilen davranışların sağlıklı olanlarla değiştirilmesine yönelik alıştırmalar gerçekleştiriliyor. Tüm bu uygulamaların psikolog veya psikiyatri uzmanı takibi altında yürütülmesi çözüme ulaşılmasında ve kişinin yaşam kalitesinin yükseltilmesinde faydalı olacaktır.

  • Ailesel akdeniz ateşi (fmf)

    Ailesel Akdeniz Atesi (FMF) karin ve/veya gögüs agrisi ve/veya eklem agrisi ve sisliginin eslik ettigi tekrarlayan ates nöbetleri ile karakterize bir genetik hastaliktir.

    Hastalik genellikle Akdeniz ve Ortadogu kökenlileri, yani Yahudiler (özellikle Sefardik Yahudiler), Türkler, Araplar ve Ermenileri etkiler.

    Ne kadar sıktır?
    Yüksek risk popülasyonlarinda hastalik sikligi yaklasik 1000’de 1-3’dür FMF ataklari hastalarin yaklasik %90’inda 20 yasindan önce baslar. Yaridan fazlasinda hayatin ilk 10 yilinda ortaya çikar. Erkeklerde kizlardan biraz daha fazla görülür (13/10).

    Hastalığın nedenleri nelerdir?
    FMF genetik bir hastaliktir. Akdeniz atesinden sorumlu gen MEFV genidir. .

    Kalıtımsal mıdır?
    Otozomal resesif (cinsiyete bagli olmayan) bir hastalik olarak geçer. Bu tip geçiste çocukta FMF olabilmesi için, biri anneden digeri babadan gelen iki mutasyonlu kopya gereklidir. Dolayisiyla iki ebeveyn de tasiyicidir (bir tasiyicida yalniz bir mutasyonlu kopya vardir fakat hasta degildir). Genis bir ailede, hastalik genellikle baska bir çocukta, kuzende, amcada ya da uzak bir akrabada görülür. Ancak küçük bir grup olguda oldugu gibi, eger ebeveynlerden biri FMF’li digeri tasiyici ise, çocugun hasta olma sansi %50’dir.

    Başlıca belirtileri nelerdir?
    Hastaligin baslica belirtileri, karin, gögüs ve eklem agrilariyla birlikte giden tekrarlayan atestir. Karin agrilari en sik olandir; hastalarin yaklasik %90’inda görülür. Gögüs agrisi ataklari %20-40, eklem agrisi %50-60 hastada görülür.

    Genelde, çocuklar tekrarlayan karin agrisi ve ates gibi belirli bir atak tipinden yakinir. Fakat bazi hastalar degisik atak tipleri geçirebilir. Bazen karin ve gögüs agrisi, gögüs ve eklem agrisi gibi kombine ataklar görülebilir.

    Bu ataklar 1-4 gün sürer ve kendi kendine geçer. Hasta atagin sonunda tamamen düzelir ve bu periyotlar arasinda tamamen normaldir. Bazi ataklar o kadar agrili olur ki, hasta ya da ailesi tibbi yardim isteginde bulunur. Özellikle agir abdominal ataklar akut apandisiti taklit edebilir ve bu nedenle bazi hastalar gereksiz karin ameliyati geçirebilirler. Ancak, bazen ayni hastada bile ataklar o kadar hafiftir ki, hazimsizlikla karistirilir. Bu durum, hastalarin taninma güçlügünün nedenlerinden biridir. Karin agrisi boyunca, çocuk genellikle kabizdir fakat agri düzelir düzelmez kisa süre için yumusak diski çikar. Çocugun bir atakta atesi çok yükselirken, bir baska atakta hafif bir ates görülebilir.

    Gögüs agrisi genellikle tek taraflidir. Yan agrisi, sirt ya da gögüs agrisi seklinde ortaya çikar. Agrinin siddetinden hasta yeterince derin nefes alamayabilir. Bir kaç gün içinde araz birakmadan iyilesir. Eklem ataklarinda genelde bir eklem (monoartrit) etkilenir. Yaygin olarak ayak bilegi ya da diz tutulur. O kadar sis ve agrili olabilir ki, çocuk yürüyemez. Bu hastalarin yaklasik üçte birinde etkilenen eklemin üzerinde kirmizi bir döküntü görülür. Eklem ataklari, diger atak tiplerinden daha uzun sürebilir. Tamamen iyilesmesi dört günden bir haftaya kadar uzayabilir. Bazi çocuklarda hastaligin tek bulgusu tekrarlayan eklem ataklaridir. Bu nedenle, yanlislikla akut romatizmal ates ya da juvenil romatoid artrit tanilari konur. Olgularin yaklasik %5-10’unda eklem tutulumu kroniklesebilir ve geri dönüsümsüz degisikliklere neden olabilir. FMF’in erizipel benzeri eritem denilen ve genellikle alt ekstremitelerde ve eklemlerde gözlenen karakteristik bir döküntüsü vardir. Bazi çocuklar rahatsiz edici olabilen bacak agrilarindan yakinirlar. Ataklarin en nadir tipleri arasinda tekrarlayan perikardit (kalbin dis katmanin iltihabi), miyozit(kas iltihabi ), menenjit ve orsit (testis iltihabi) vardir. Damar iltihabi ile giden Henoch-Schönlein Purpura ve poliarteritis nodoza gibi bazi hastaliklar FMF’li çocuklar arasinda daha siktir.

    Tedavi edilmemis olgularda FMF’in en önemli komplikasyonu amiloidoz gelisimidir. Amiloid, böbrek, bagirsaklar, deri, kalp gibi bazi organlarda depolanan ve özellikle böbreklerde ilerleyici fonksiyon kaybina neden olan özel bir proteindir. FMF’e özgü degildir; romatoid artrit, juvenil kronik artrit ve tüberküloz gibi bazi kronik iltihabi hastaliklar iyi tedavi edilmediginde de görülebilir. Bagirsaklarda ya da böbrekte amiloid maddesi saptanarak tani konur.

    Ömür boyu düzenli ve yeterli doz kolsisin (tedavi’ye bkz) alan çocuklarda hem ataklar kaybolur ya da seyreklesir hem de amiloidoz gelisme riski ortadan kalkar.

    Hastalık her çocukta aynı mıdır?
    Her çocukta ayni degildir. Üstelik, ataklarin tipi, süresi ve siddeti ayni çocukta bile farklilik gösterebilir.

    Bulaşıcı mıdır? Hayir degildir.

    Çocuklardaki hastalık yetişkinlerden farklı mıdır?
    Genel olarak çocuklardaki FMF yetiskinlerdekine benzer. Ancak artrit (eklem iltihabi) ve miyozit gibi bazi bulgular çocuklukta daha siktir ve hasta büyüdükçe daha nadir görülürler. Orsit, eriskin erkeklerden çok küçük erkek çocuklarda saptanir. FMF’in baslangiç yasi da ayrica önemlidir. Amiloidoz riski, tedavi edilmeyen ve hastaligi erken baslayan hastalar arasinda daha yüksektir.

    Nasıl tani konur? FMF’in tanisi için kesin bir tani araci yoktur.

    a)Klinik şüphe: Çocuk en az üç atak geçirdikten sonra FMF düsünmek olasidir. Hastanin etnik kökeni ve benzer yakinmalari ya da böbrek yetersizligi olan akrabalarin varligi ayrintili bir hikaye ile arastirmalidir. Ayrica, ebeveynlerden önceki ataklarin detayli tanimini yapmalari istenmelidir.

    b)Takip: FMF süphesi tasiyan bir çocuk kesin tani konulana dek yakin takibe alinmalidir. Bu takip süresince, mümkünse, hasta bir atak geçirirken görülmeli, fizik muayene ve iltihabin varligini gösterecek bazi kan tetkikleri yapilmalidir. Genellikle bu tetkikler atak boyunca pozitif olup, atak geriledikten sonra normale döner ya da normale yakin düzeye gelir. FMF’in taninmasina yardimci olmasi için düzenlenmis siniflandirma kriterleri taninin bu asamasinda kullanilabilir. Çesitli nedenlerden dolayi, çocugu atak sirasinda görmek her zaman mümkün degildir. Bu nedenle ebeveynlerden bir günlük tutmalari ve nöbetler sirasinda ne oldugunu tarif etmeleri istenir. Atak sirasinda yapilmasi istenen testler ailenin yasadigi bölgedeki bir laboratuarda yaptirilabilir.

    c) Kolsisin tedavisine yanıt: FMF tanisini olasi kilan klinik ve laboratuar bulgulari olan çocuklara, 6 ay boyunca yaniti degerlendirmek amaciyla kolsisin verilir. Eger hasta FMF’li ise, ya hiç atak görülmemesi ya da ataklarin sayi, siddet ve süresinin belirgin olarak azalmasi beklenir. Ancak, yukarida açiklanan asamalar tamamlandiginda hasta FMF kabul edilir ve ömür boyu kolsisin tedavisine baslanir. FMF, vücutta degisik sistemleri etkiledigi için hastaligin tani ve takibinde degisik uzmanlar görev alir. Bunlar, genelde, çocuk doktoru, çocuk romatologu ya da çocuk romatizmasi ile ilgilenen eriskin romatologu, nefrolog (böbrek uzmani) ve gastroenterologlardir.

    d) Genetik analiz: Son birkaç yilda, FMF gelisiminden sorumlu oldugu düsünülen mutasyonlarin varligini göstermek için hastalarin genetik analizi yapilmaya baslanmistir. Eger hasta her ebeveynden bir tane olmak üzere iki mutasyon tasiyorsa FMF klinik tanisi dogrulanir. Ne var ki, su ana kadar tanimlanmis olan mutasyonlar FMF hastalarinin %70-80’inde bulunmaktadir. Bu da hiç mutasyon tasimayan FMF hastalarinin oldugunu gösterir. Bu nedenle FMF tanisi günümüzde hala klinik yargiya dayanir. Genetik analiz her ülkede yapilmayabilir.

    Ates ve karin agrisi çocuklarin çok yaygin yakinmasidir. Bu nedenle, yüksek riskli popülasyonlarda bile FMF tanisi koymak kolay degildir. Tani konulana dek birkaç yil geçer. Tanidaki bu gecikme çok önemlidir çünkü, tedavi edilmeyen hastalarda amiloidoz riski artar.

    Tekrarlayan ates, karin agrisi ve eklem agrisi nöbetleriyle giden baska bir takim hastaliklar da vardir. Bu hastaliklarin da çogu genetiktir. Bunlardan bazilari olan HIDS, TRAPS, PFAPA, Muckle-Wells hastaligi, CINCA gibi hastaliklar FMF ile bazi ortak klinik özellikler tasir ancak hepsinin de kendi ayirici klinik ve laboratuar bulgulari vardir.

    Testlerin önemi nedir?

    a) Kan tetkikleri: Laboratuar testleri daha önce de belirtildigi gibi FMF tanisinda önemlidir. Eritrosit sedimentasyon hizi (ESR), CRP, tam kan sayimi, fibrinojen gibi tetkikler atak sirasinda iltihabin varolup olmadigini ve derecesini görmek için istenir. Bunlar, atak geçtikten sonra, sonuçlarin normale dönüp dönmedigini görmek için tekrar edilir. Hastalarin yaklasik üçte birinde tetkikler normale döner, ancak geri kalan üçte ikisinde düzeyler belirgin olarak azalsa da, üst limitin üzerinde kalabilir. Genetik inceleme için de az miktarda kan gereklidir. Ömür boyu kolsisin tedavisi alan çocuklar yilda iki defa takip için kan ve idrar vermelidirler.

    b) İdrar tetkikleri : Idrar örnegi de protein ve kimizi kan hücresi varligi açisindan incelenir. Ataklar sirasinda geçici degisiklikler olusabilir. Fakat amiloidozlu hastalarda idrarda protein kalicidir. Bu durum, doktoru amiloidoz süphesine karsi daha fazla tetkik istemesi için uyarir. Bu ek tetkikler, idrarda protein kaybinin miktarinin belirlenmesi ve rektal (kalin bagirsagin son bölümü) ya da böbrek biyopsisi yapilmasidir.

    c) Rektal ya da böbrek biyopsisi: Rektal biyopsi, rektumdan küçük miktarda doku alinmasidir. Yapilmasi çok kolaydir; eger rektal biyopsi amiloidozu göstermede yetersiz olursa o zaman taniyi dogrulamak için böbrek biyopsisi yapmak gerekir. Böbrek biyopsisi için, çocuk hastanede bir gece geçirmek zorundadir. Biyopside elde edilen dokular boyanir ve amiloid birikimi açisindan mikroskop altinda incelenir.

    Tedavisi mümkün müdür?
    Evet, hayat boyu kolsisin kullanimiyla tedavi edilebilir. Aslinda bu tedavi iyilestirmek için degil daha çok hastayi amiloidoz gelisiminden ve tekrarlayan ataklardan korumak içindir. Ne var ki, eger hasta ilaci birakirsa ataklar ve amiloidoz riski geri gelir.

    Tedavi nelerden oluşur?
    Bu tedavi yalniz ataklari kontrol etmez, ayni zamanda amiloidoz riskini de ortadan kaldirir. Bu yüzden ailelere ve hastaya ilacin her gün yazilan dozda alinmasinin ne kadar yasamsal oldugunun doktor tarafindan anlatilmasi gerekmektedir. Hastanin uyumu çok önemlidir. Eger bu basarilirsa, o zaman çocuk, normal bir hayat beklentisiyle hayatina devam edebilir. Ilacin dozu, hekime danisilmadan ebeveynler tarafindan degistirilmemelidir. Aktif bir atak esnasinda kolsisin dozlarinin artirilmasi atak süresini ve siddetini azaltmaz. Bu nedenle doz arttirmanin anlami yoktur. Önemli olan ataklarin gelmesini önlemektir. Kolsisin ile ilgili akla gelen önemli bir ilaç etkilesimi yoktur.

    Interferon gamma, anti –TNF ve talidomid gibi alternatif tedavilerle ilgili birkaç çalisma vardir. Ancak, bu alternatif ilaçlarin etkinligi ve güvenilirligiyle ilgili yeterince veri yoktur.

    İlaç tedavisinin yan etkileri nelerdir?
    Aileleri için çocuklarinin hayatlari boyunca bu haplari almalari gerektigini kabul etmeleri kolay degildir. Özellikle kolsisinin potansiyel yan etkileri hakkinda endiselenilir. Kolsisin, doz azaltimina cevap veren minör yan etkileri olan güvenli bir ilaçtir. En sik yan etki ishaldir. Bazi çocuklar, ishal nedeniyle verilen dozu tolere edemeyebilir. Böyle çocuklarda doz, tolere edecegi doza kadar düsülmeli ve sonra küçük ayarlamalarla yavas yavas uygun doza kadar yükseltilmelidir. Diger yan etkiler arasinda bulanti, kusma ve karin kramplari bulunur. Seyrek olarak, hastalarda kas güçsüzlügü yapabilir. Nadiren periferik kan hücreleri sayica (beyaz ve kirmizi kan hücreleri ve trombosit) azalabilir ama dozun azaltilmasiyla normale döner. Tedavi dozlarinda sperm sayisinda azalma görülmesi çok enderdir. Kadin hastalarin gebelik ya da emzirme süresince kolsisini kesmeleri gerekmemektedir.

    Tedavi ne kadar sürmelidir? Ömür boyu süren koruyucu bir tedavidir.

    Alternatif / tamamlayıcı tedavinin yeri nedir? Böyle bir tedavi yoktur.

    Ne kadar sıklıkla kontrol muayenesi gereklidir?
    Tedavi gören çocuklar yilda en az iki kez kan ve idrar tetkiki yaptirmalidir.

    Hastalık ne kadar sürer? Bu ömür boyu süren genetik bir hastaliktir.

    Hastalığın uzun dönemli sonuçları nelerdir?
    Ömür boyu düzenli kolsisin tedavisi alan FMF’li çocuklar, normal bir hayat sürerler. Ne var ki, tanida bir gecikme olmussa ya da tedaviye uyum yoksa, amiloidoz riski de artar. Amiloidoz gelisen çocuklarda böbrek nakli gerekebilir. FMF’de büyüme geriligi büyük bir problem degildir. Ancak, bazi çocuklarda ergenlik dönemindeki büyüme artisi yalniz kolsisin tedavisinden sonra gözlenebilir.

    Tamamen düzelmesi mümkün müdür?
    Hayir. Çünkü bu genetik bir hastaliktir. Ancak, kolsisin ile ömür boyu tedavi hastaya hiçbir kisitlanma ve amiloidoz gelisme riski olmadan normal bir yasam sürme sansi verir.

    Gündelik yaşam nasıl olmalıdır?

    Hastalik çocugun ve ailesinin hayatini nasil etkileyebilir?

    Çocuk ve aile henüz hastaligin tanisi konmadan önce büyük problemler yasarlar. Siddetli karin, gögüs ve eklem agrilarindan dolayi, sik sik çocugu hastaneye götürmek zorunda kalabilir. Bazi çocuklar, yanlis tanilardan dolayi gereksiz yere ameliyat olurlar. Tani konduktan sonra, hem çocuk hem de ebeveynleri hemen hemen normal bir yasam sürebilirler. Bazilari çocugun FMF hastasi oldugunu bile unutabilir. Bu durum tehlikeli olabilir çünkü, tedaviye uyumu bozabilir.

    Tek problem, ömür boyu tedavinin yaratabilecegi psikolojik zararlardir. Bu sorun, hasta, ebeveyn egitim programlariyla asilabilir.

    Okula gidebilir mi?
    Sik gelen ataklar okula devam konusunda sorunlara neden olabilir. Ancak, kolsisin tedavisi baslandiktan sonra, bu artik önemli bir sorun olmaktan çikar. Ögretmenler, hastalik konusunda ve okulda bir atak gelirse ne yapacaklari konusunda bilgilendirilmelidirler.

    Spor yapabilir mi?
    Ömür boyu kolsisin tedavisi gören FMF’li hastalar diledikleri her sporu yapabilir. Tek problem, etkilenmis eklemlerde hareket kisitliligina yol açan uzamis eklem iltihabidir.

    Diyet nasıl olmalıdır? Özel bir diyet yoktur.

    İklim hastalığın seyrini nasil etkiler? Etkileyemez.

    Çocuk aşılanabilir mi? Evet asilanabilir.

    Cinsel yaşam, gebelik ve dogum kontrolü?
    Kolsisin tedavisinden önceki dönemde, FMF hastalarinin üreme problemleri vardi fakat, kolsisin ile birlikte bu sorun ortadan kalkmistir. Ilaç gebelik boyunca alinmalidir.

  • Ailevi akdeniz ateşi

    Ailesel Akdeniz ateşi (AAA, FMF), yineleyen ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı ya da şişlikleri, göğüs ağrısı ve çeşitli döküntüler ile ortaya çıkan periyodik ateşe yol açan ve ülkemizde en sık görülen genetik hastalıktır. Çocuklarda periyodik yani tekrarlayan ateş nedenleri arasında en sık görülen hastalıktır ama maalesef çoğunlukla geç tanı konulmakta yada atlanabilmektedir. Ailesel Akdeniz Ateşi özellikle Doğu Akdeniz bölgesinde yaşayan halklarda görüldüğü için “Akdeniz” adı ile anılmaktadır. Hastalık en çok Türkler, Ermeniler, Yahudiler ve Araplarda görülmektedir. Ailesel Akdeniz ateşi Akdeniz anemisinden yani talasemiden tamamen farklı bir hastalıktır.

    Ailesel Akdeniz ateşi, ortalama 2-3 gün süreli ateş, karın ağrısı, göğüs ağrısı ve döküntü atakları ile ortaya çıkar. Bu ataklar belli bir süre içinde kendiliğinden geçer. Atak aralarında çocuklar çok rahattır ve sağlıklı çocuktan hiçbir farkı yoktur. Çoğunlukla da bu yakınmalar kullanılan çeşitli ilaçlara yanıt vermez. Eklem ağrıları ya da şişlikleri bazen bu ataklar ile birlikte bazen de bu ataklar olmaksızın ortaya çıkabilmektedir. Oluşan eklem şişlikleri çoğunlukla çok şiş görünümdedir. Oluşabilecek karın ağrıları bazen çok ağrılı olup çoğunlukla akut apandisit ile karışabilmektedir. Bundan ötürü, AAA’lı çocukların birçoğu akut apandisit ameliyatı geçirmiştir. Tedavi öncesi dönemde çok nadir olarak testislerde şişme, kalp ağrısı ve menenjit benzeri klinik bulgular da görülebilir.

    Ailesel Akdeniz ateşi tanısını koyabilmek için tipik olan bir laboratuvar yöntemi bulunmamaktadır. Tanıyı koyabilmek için en iyi yöntem, aile ile yapılan ayrıntılı konuşma ve hastadan elde edilen öyküdür. Tanılandırmaya çocuğu oluşan atak sırasında görmek ve değerlendirmek de yardımcı olur. Bir diğer tanısal veri de tedavide kullanılan kolşisine verilecek olan yanıttır. Ayrıca son yıllarda sıkça yapılmaya başlanan genetik mutasyon analizleri de hastalığa neden olabilecek geni ortaya koyarak tanıda yardımcı olmaktadır. Hastalarda yapılacak olan gen analizleri ancak şüpheli durumlarda yardımcı olmaktadır. Bu noktada ülkemizde bu hastalığa yol açabilen genlerin yaygınlığı yalancı pozitif sonuçlara da yol açabilmektedir.

    Ailesel Akdeniz ateşinin ilk tanımlandığı 20. yüzyıl içinde, hastalığın tedavisine yönelik çeşitli girişimler yapıldıysa da tam olarak tedavisi ancak 1972’den sonra mümkün olmuştur. Bu tarihten sonra kullanılmaya başlayan çiğdem çiçeğinden elde edilen kolşisin ile hastalığın ve komplikasyonlarının tedavisi mümkün olmuştur. Kolşisin, çocuklarda hastalığın atak sürelerini ve atak şiddetlerini belirgin olarak azaltmaktadır. Düzenli kolşisin kullanımı ile hastalarda oluşan nöbet sıklığı ve süreleri tamamı ile azalmakta ve hatta kaybolmaktadır.

    Tüm bunların yanı sıra kolşisin kullanımı ile Ailesel Akdeniz Ateşinde oluşabilecek olan en önemli istenmeyen durum olan amiloidoz önlenebilmektedir. Amiloidozda böbreklere yabancı bir madde oturarak kalıcı böbrek yetersizliği oluşmasına yol açabilmektedir. Şimdiye dek kolşisin kullanımı ile hiç amiloidoz oluştuğu gösterilmemiştir. Bundan ötürü kolşisin yaşam boyu düzenli ve sürekli kullanılması gereken bir ilaçtır.

    Kolşisinin kullanılan dozlarda görülebilen bir yan etkisi söz konusu değildir. İshal, kusma gibi basit yakınmalar tedavinin başlangıcında görülebilmektedir. Tedavi amacı ile kullanılan kolşisin çocuk hastaların üreme fonksiyonlarını kesinlikle olumsuz yönde etkilememektedir.

    Kolşisin tedavisindeki en önemli nokta hastalığın ve tedavisinin ömür boyu süreceğinin unutulmamasıdır. Çünkü genetik geçişli bir hastalık olan AAA tamamı ile ortadan kaldırılamamaktadır.

    Ailesel Akdeniz ateşli hastalar kolşisin tedavisini sürdürdüğü sürece hiçbir ölümcül durum ortaya çıkmamakta ve hastalar normal yaşamlarını sürdürmektedir. Tedavi edilmeyen ya da tedavinin düzensiz sürdürüldüğü dönemde ortaya çıkabilen amiloidoza bağlı olarak oluşan böbrek yetersizliği ölümcül durumlara yol açabilmektedir.

    Sonuç olarak, Ailesel Akdeniz Ateşi tedavisi mümkün olan ve tedavi edildiği sürece herhangi bir olumsuz etki görülmeyen kalıtsal bir hastalıktır ve toplumda bu hastalığa dair bilinçlendirmein arttırılması önemlidir.

  • PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    PANİK ATAK ve PANİK BOZUKLUĞU

    Panik atak, günümüz şartlarındaki stres seviyesinin artmasından dolayı hemen hemen herkesin
    hayatında bir kez geçirdiği bir atak haline geldi.

    Panik atak, 10 dakika gibi kısa bir zaman diliminde şiddetinin en üst düzeye çıktığı ve kişinin
    “öleceğini” zannettiği psikolojik bir ataktır. Kişi, kendi sağlığını tehdit edebilecek iç veya dış bir tehdit
    algılar. Bu iç tehditler herhangi basit bir sebepten dolayı kişinin aniden başının ağrıması, midesinin
    bulanması, kalp ritminin bozulması gibi bedensel duyumlar olabilir. Dış tehditler ise kişinin içinde
    bulunduğu ortamdaki herhangi ani ve olumsuz bir değişimdir; deprem, aniden ortaya çıkan gürültülü
    bir ses, hatta kalabalık bunlardan biri olabilir. Bu tehditler karşısında kişinin ilk aklına gelen düşünce
    “Eyvah başıma kötü bir şey gelecek! Bayılacağım/kalp krizi geçireceğim/öleceğim”dir. Yani
    anlaşılacağı gibi, kişi iç veya dış tehditleri zihninde felaketleştirir ve bu tehditleri kendi varlığını ve
    yaşamını tehlikeye atacak/bitirebilecek bir sonuca bağlar. Böylece zararsız bir uyaran kişinin panik
    atak geçirmesine sebep olur.

    Atak esnasında kişinin ellerinde-ayaklarında karıncalanma/uyuşma, mide bulantısı, abdominal stres denilen mide huzursuzluğu/spazmları, baş dönmesi, nefes darlığı, kendinden geçme ve kendine yabancılaşma (depersonalizasyon), terleme ve “Bana kötü bir şey oluyor” düşüncesi ortaya çıkar. 10 dakika içinde en üst düzeye ulaşan atak, hiçbir müdahale olmadan dahi kendiliğinden geçebilir, ancak atak sonrasında vücudun aniden terlemesi, kasılma ve gevşemesinden dolayı kişi kendisini çok yorgun  hisseder.

    Bir kere atak geçiren bir kişi, ilerleyen zamanlarda yeni ataklar geçirmeye hiç atak geçirmemiş bir
    kişiye göre daha yatkındır. Bu yatkınlığın sebebi ise tamamen psikolojiktir. Bir kez atak deneyimlemiş bir kişi, yeniden atak geçireceğinden kaygılandığı için en ufak bir bedensel değişimi panik atak olarak yorumlayabilir ve bu çıkarım kişinin yeni bir atak geçirmesine sebebiyet verebilir.

    Buna psikolojide beklenti anksiyetesi (kaygısı) diyoruz; yani kişi yeni bir panik atak geçireceği beklentisi içinde olduğu için kaygılanmaktadır.

    Anlaşılacağı gibi, panik atak ile ilgili kaygı bir kısır döngüdür. Kişi atak geçireceği için kaygılanır, bu
    kaygı ona atak geçirtir ve yenileyen atak kişinin iyice kaygılanmasına sebep olur. Pekişen yoğun
    kaygılar ise kişinin tekrar bir atak geçirmesi için zemin sağlar. Birden fazla yineleyen atak geçiren
    kişiler psikoloji dilinde panik bozukluğu adı verilen psikolojik bir rahatsızlığa sahip olurlar.

    Peki, panik bozukluğu ile kişi nasıl başa çıkabilir?

    Günümüzde çoğu kişi, panik bozukluğu için ilaç tedavisi almaktadır. Uzman hekim gözetiminde,
    tavsiye edilen miktarda ilaç kullanımı kişiyi rahatlatabilir ancak kalıcı değişim için ilaç tedavisinin yanı sıra psikoterapi desteği şarttır. Psikoterapiler sayesinde kişi, ilacı bıraktığında dahi panik atak
    geçirmeyebilir ve en önemlisi yoğun kaygı durumu ile nasıl baş etmesi gerektiğini öğrenerek uzun
    vadede kendi psikologu olur.

    Psikoterapiler arasında panik bozukluğu için etkinliği bilimsel yayınlar ile kanıtlanmış olan terapi
    yöntemi bilişsel davranışçı terapidir. Bu terapi yöneliminde, kişinin zararsız uyaranlara verdiği
    felaketleştirilmiş anlamlar üzerinde çalışılarak bilişsel (düşünsel) yeniden yapılandırma sağlanır.
    Bununla birlikte yineleyen atakların önüne geçebilmek için atak geçirmeye atfedilen korkunç ve
    yoğun çıkarımlar üzerinde de durulur. Kişinin bir daha atak geçirmesi halinde en kötü senaryoyu düşünmesi ve aslında en kötü senaryoda dahi kendi sağlığını tehlikeye atacak herhangi olumsuz bir durum olmadığı ile yüzleştirilir.

    Eğer kişi belirli bir ortamda (örn: kalabalık ortamlar, hastane, toplu taşıma araçları vs.) atak
    geçiriyorsa, bu ortamlardan kaçınır. Ancak şu bilimsel bir gerçektir: sizi atağa iten ortamlardan
    kaçmak kısa vadede sizi rahatlatabilir, ancak uzun vadede atak geçirmeye yönelik kaygınızı pekiştirir.

    Bu doğrultuda terapilerde, kalıcı davranış değişikliği gerçekleştirebilmek için kişi kendisini hazır
    hissettiğinde onu atağa sokabilecek ortamlara girmesi teşvik edilir. Bu ortamlarda iken terapi
    seanslarında üzerinden geçilen olumlu alternatif düşünceleri tekrarlaması istenir. Bu tip davranışsal
    ödevler tekrarlanarak, kişinin yeniden atak geçirmekten kaygılanmaması sağlanmış olur.

    Hem düşünsel hem de davranışsal açıdan yeniden yapılandırılmış kişiler, panik bozukluğunu yenebilir .ve ömürleri boyunca bir daha hiç atak geçirmeyebilirler.
    Unutmayın;
    Panik atak size kalp krizi geçirtmez. Sizi bayıltmaz, sizi felç etmez. Sizi öldürmez de. Ancak siz bir
    psikoterapi desteği almadan en ufak nötr bir uyaranı dahi felaketleştirerek kendinizi kalp krizi
    geçireceğinize, bayılacağınıza, felç geçireceğinize ve öleceğinize inandırabilirsiniz!

    Sahiden kendinize bunu yapıp negatif sonuçlarına katlanacak kadar zamanınız, enerjiniz var mı?..

  • Panik Atak

    Panik Atak

    Panik sizi mutsuz etmek için gelmiyor siz mutsuz olduğunuz için geliyor.

    Panik bozukluğu kısaca tanımlayacak olursak; “sıkıntının ataklar halinde ve çoğunlukla beklenmedik biçimde ve yoğun bir biçimde gelmesidir”diyebiliriz.
    Hepimizde zaman zaman sıkıntı olur ancak buradaki fark belirgin bir biçimde kişinin yaşamı etkilenmiştir ve beraberinde ölüm ya da çıldırma korkusu eşlik eder ve aşağıdaki fiziksel ve psikolojik belirtilerden en az 4 tanesi bulunur.

    1-Çarpıntı, 2-terleme, 3-nefes alamama, 4-titreme 5- karın ağrısı, 6-göğüste ağrı ya da sıkıntı, 7-bulantı, 8-Sarsılma, 9-baş dönmesi, 10-sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma, 11-gerçekdışılık duygusu, sanki benliğinden ayrılacak gibi olma, kontrolü kaybetme hissi, 12-uyuşma, karıncalanma, 13-üşüme ürperme, 14- ateş basması.

    İlk ataklarda genelde hastanelerin acil servislerine başvuru yapılır, bir süre sonra dışarı çıkma korkusu olaya eklenebilir. Kişi sürekli tedirgindir ve atak geçirme korkusuyla birçok şeyden kaçınmaya başlar, atağın geldiği yerlerden uzak durma, su ya da ilaç taşıma, yalnız kalamama gibi belirtiler ortaya çıkar.

    Panik atak nasıl tedavi edilir?

    Paniğin felsefesini ya da mesajını algılamadan tam iyileşme pek mümkün değildir. Söylemek istediğim panik atak aslında bir sonuçtur. “Hayatta neyi yanlış yapıyorum ki bedenim tepki gösterdi” sorusu cevaplandığında tedavi başlamış olur. Örneğin çok verici, hep uyumlu, karşı odaklı, herşeye herkese yardımcı olan bir yapınız var, ya da fazlaca maddi, fiziksel ve manevi yük taşıyorsunuz ve aslında panik atak bir anlamda sizi taşıdığınız fazlaca yüklerden korumak için bedenin verdiği bir tepkidir. Düşünün yukarıdaki nedenlerden dolayı yoruldun ve kalbin çarpıyor; aslında kalbin “ kendini çok yoruyorsun yeter” diyor, yani size dostça şeyler söylüyor ve siz ise gidip acildeki doktora “sustur şu kalbi doktor diyorsunuz” aslında asıl yapmanız gerekenin kalbinizin sesini dinlemek olduğunu göremiyorsunuz.
    Bu felsefe ve ipuçlarını danışanımıza farkettirdiğimizde kişi yüklerden kurtulmak için motive olur. Yükten arınmak kişiyi rahatlatır ve ek olarak paniği tetikliyen faktörleri anlamak, kötü nefesin katkıları gibi konuları danışanlarımızla çalışıyoruz.
    Uygun vakalarda ilaç tedavisini geçici bir biçimde tedaviye ekliyoruz. Benim deneyimlerime göre panik doğru yönetildiğinde üstesinden gelinebilecek abartılı bir vücut savunmasıdır ve mutlaka tedavide psikoterapi kullanmılmalıdır.