Etiket: Aşk

  • Aşk

    Aşk

    Böyle hassas bir konuda bilimsel gerçeklerle konuşmak pek hoşuma gitmeyecek ama meslek aşkım ve saygım da bir yandan bunu esprili bir dille de olsa yapmam gerektiğini söylüyor. Yani burada psikolog kendiyle çelişiyor. Aşka haksızlık etmek istemeyen duygusal tarafı ve illa da bilim diyen meslek AŞKı. Yine de anlaşılan duygusal tarafım ağır bastı ki illa da anlatacaksam espri katayım, yumuşatayım istiyorum

    Her şeyi de bilmeyelim efendim, aşkı da yalan yanlış yaşayalım ne olacak diyenleriniz olabilir. Vallahi yaşayın ama daha sağlıklı yaşayın diye sıvadım kollarımı aşka, yani aşkı yazmaya.

    “Aşk yoktur, libido vardır” demiş psikolojinin babalarından olan Sigmund Freud. Öyleyse libidonun tanımını yapmakla başlamalı. Libido, bilinçdışına bastırılmış duyguları, insanın bedeninde ateşleyen, yaşantımızın birçok yönüyle bize haz veren şeyleri anlatmak için kullanılan bir terimdir. Aşkta da bilinçdışından bir şeyler çıkıyor demek ki bilince. Bakalım onlar neymiş?

    Bir söylentiye göre ( söylenti dediğime bakmayın, oturmuş kuram yapmışlar), kimilerinde ödipal arzuymuş aşk. Hadi, yeni bir kavram daha… Şimdi ayıklayalım pirincin taşını. Hayatımızda bir dönem var ki o dönem 3-5 yaşlarına tekabül eder. Bu dönemde erkek çocuk anneye, kız çocuk babaya aşıktır ve hem cinsini ortadan kaldırmak ister bilinçdışında. Bundandır kız çocuklarının annesinin topuklu ayakkabılarını giyip salınması evin içinde. Babaya beğendirecek ya kendini. Ee erkek çocukta korur kollar annesini, kıskanır babayı, bilek güreştirir ki babayla göstersin anneye gücünü. Ancak, toplumun ve kültürün oluşumunu sağlayan bir yasak var ki bu da ensest yasağı. Mecbur bastırır çocuk duygularını. Bastırmış duygular durur mu bilinçdışında, durmaz! Bu çocuk büyür ve günün birinde karşısına çıkan “O” na ilk görüşte aşık oluverir. Yıllardır aradığı, hayallerini süsleyen kadın-erkek ordadır işte. Bilinçli olarak farkında değildir, aşık olduğu kadının yanağındaki benin aynısının annesinde olduğunun, ve farkında değildir aşık olduğu adamın babası kadar şefkatli bakışına vurulduğunun. Bunlar basitleştirilmiş örnekler tabi. Sonra gelsin evliliklerde cinsel sorunlar, hayal kırıklıkları, anlaşmazlıklar, sen böyle değildin demeler… “O” aslında genelde öyledir de, görmek istediği gibi görüşündendir şimdiki hayal kırıklığı. Ve işte bu yüzden kördür aşkın gözü! 

    “Aşk; herkesi O’na benzetip, kimseyi O’nun yerine koyamamaktır” demiş Can Yücel. Şairlerinde bir bildiği var demek.

    Bir diğer söylentiye göre ise, çocukluk yaşantımızın ödipal dönemden önceki döneminde eksik kalmış, ilk nesneyle yani bakıcıyla ilişkimizin eksik kalan yanlarını tamamlamak için aşkı arar dururmuşuz. Bu yüzdendir ki yap-bozun eksik kalan parçalarını uygunsuz parçalarla doldurma isteği. Boşluğu doldurma ihtiyacına aşk der, tutkuyla yaşar, delice bağlanır, kaybetmekten korkar ve kaybetmemek için çılgın bir çaba gösterir. Aslında o kişinin derdi aşık olunan kişinin gidişi değildir, görünen o olsa da. O çılgın çaba eksik kalan yanını hatırlamama çabasıdır. O boşluk üşütür insanı, ve üşümemek için yanmayı göze alır. Bu kişilerin iyilik halleri dışarıdaki kişilere bağlıdır. “O”nu kaybetmemek için kendini bile kaybeder.

    Burada da Cemal Süreya girer işin içine ve der ki; “Annesinden dayak yediği halde, yine anne diye ağlayan bir çocuktur aşk.”

    Bir de aşkın şu yüzü var; bebekliğin ilk dönemde bakıcı ile ortak yaşamsal haz verici yaşantıların tekrarlanması, bu vesileyle de bakıcının bebeğe sunduğu “cennete” erişme isteği. Kimi zaman bu hissi tekrar yaşamayı, yani sevgilinin sıcaklığını, ilgisini hissetmeyi arzular. Bu kimi zaman sağlıklı bir bütünleşmeyi getirse de kimi zaman bağımlı bir varoluşu tetikler. Şarkılarda aşkların, aşıkların cennetle ilişkilendirmesi de boşuna değildir hani.

    “Gel benim ol, cennet gözlüm/ sar beni tut elimi, al kalbimi” , “ Cennet gözlüm gittin ama hayalinle yaşıyorum” , “Cennetten gelen bir melekti sanki” , “Gel gel gel elleri cennet kokan yarim” , “Cennet gözlüm bul beni/ Yavrum cennetine al”.

    Kimisi de kendi pofpoflanma ihtiyacından yaşadığını aşk zanneder ve zannettirirmiş diyorlar. Bu kişiler hayranlığı kendilerine toplamak için deli divane aşık rolüne girer ve o anda aslında gerçektende öyle hisseder. Sepetindeki aşık sayısı koltuklarını kabartır. Bu kişiler hep koltukları kabarık gezme ihtiyacı hisseder, sepetindeki insan sayısından beslenirler. Hele bir kır o kişiyi, kafasındaki dünyasına çomak sok, bambaşka biri olur, o aşık kaybolur. Sonrasında tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna… Kendisi mükemmel olduğu hissinin yanında mutlaka aşık ettirmeye çalıştığı kişi de mükemmeldir. Bu tarz kişiler sepetine attığı, yani kendine aşık ettiği kişilerin gerçek özelliklerini fark ettikçe hayal kırıklığı yaşar ve o kişiyi tümüyle kötü algılayıp sepetinden atar. Gelsin yeni mükemmeller!

    Bir objeye duyulan sevgi, ona sahip olma isteğinden gelir.” Freud

    İçinizi karartmış olabilirim ama tüm bunların yanında sağlıklı ve nitelikli beraberliklerin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Yani iyisini de kötüsünü de söylemesi benden, sizde olanı bulması sizden. Olgun bir ilişkinin yaraları iyileştirdiği, bütünleşmeyi sağladığı, ihtiyaçları giderdiği, paylaşımı arttırdığı ve çoğu zaman hayatı kolaylaştırdığı doğrudur. Daha fazla uzatmadan Newton’un sözüyle nokta koymak istiyorum yazıma. Aşkla kalın!

    “Aşk köprü kurmaktır. İnsanlar köprü kuracaklarına duvar ördükleri için yalnız kalırlar.” Newton

  • Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk Acısı Neden Acıtır?

    Aşk ilk insanlardan bu yana varlığını sürdürmüştür. Bundan 300 bin ila 40 bin yıl önce yaşamış neandertallerin mezarlarında çiçekler ve polenler, mağaralarında sevgi ve aşk temasının işlendiği duvar resimleri bulunmuştur. Bunlar o dönemde yaşamış insanların bile birbirine ilgi, sevgi ve aşk hissettiğini göstermektedir. Peki, acaba aşkı uzun zamanlar önce yaşamış olan bu insansılar da aşk acısı yaşıyorlar mıydı? Bunu cevabı muhtemelen evet. Çünkü aşk duygusu başlangıçta mutluluk, neşe ve yoğun bir duygusal yükseliş içerirken, bitiş sürecinde ise öfke, nefret, hüzün ve bazen de yoğun bir yıkım olarak hissedilmektedir. Doğanın değişmez bir kuralı olan sevmek ve sevilmek, geçmişte insanları etkilemiş, günümüzde etkilemekte ve gelecekte de aynı yoğunlukta etkilemeye devam edecektir.

    Aşk Acısı Gerçek Bir Acıdır
    Aşkın ömrü 6 ay ila 1,5 yıl arasında değişmektedir. Sağlıklı yürüyen bir ilişkide aşk sevgiye evrimleşir. Bu aşkın yok olduğu anlamına gelmez, bilakis güvenli bir bağlanma ve sevgi halini alır. Eğer aşk duygusu çok uzun süre devam ederse bu durum sağlıklı bir durum olmaktan çıkarak bir bağımlılık ve obsesyon halini alabilmektedir. Aşık bir insanın beynindeki nörobiyolojik süreç ile obsesif kompulsif bozukluk durumundaki süreç oldukça benzer bulunmuştur. Ayrılık acısı beynin amigdala olarak adlandırılan bölgesinde yoğun bir uyarılmaya sebep olur. Ayrıldığımız insanın yokluğu beynin bu bölümünde öyle bir panik duygusuna sebebiyet verir ki, bu duygular küçük bir çocuğun sokağa bırakıldığında yaşadığı çaresizlik, yalnızlık ve terk edilme duyguları ile aynı olduğu tespit edilmiştir. Aşık olma halinde başta yaşanan pozitif duygular ile bitişinde yaşanan negatif duygular eşit yoğunluktadır. Aradan uzun yıllar geçse bile kişi bu travmatik olayı ayrıntılı bir şekilde hatırlar ve bu durum ayrılığın acısını uzun süre yaşamasına sebep olur. Zamanla veya profesyonel destekle bu olumsuz duygular azalabilir. Bu acı her ne kadar bir ömür boyu az da olsa hissedilse de aynı şiddette kalmaz. Kişi aşık olduğu insanı kaybettiğinde tıpkı bağımlılıklarda olduğu gibi yoksunluk duyguları yaşar. Günümüzde aşık olduğu kişi tarafından yok sayılan, dışlanan, hakarete uğrayan yine de ondan vazgeçemeyen birçok insan vardır. Bu bağımlılık sonucu iş, ev ve okul performansı bozulur. Bazı kişilerde ise yıllar içerisinde bu acı daha da artarak başka psikolojik ya da psikosomatik bozukluklara sebep olabilir. Aslında aşk acısı da bir tür yas reaksiyonudur.

    Aşk Acısı Eğiticidir
    Yaşanan aşk acısı aynı zamanda öğretici olabilmektedir. Kişiyi olgunlaştırır ve daha farklı bir bilinç düzeyine taşır. Kişiye empati yapma, kendine ve hayata daha farklı yönlerden bakma becerisi kazandırır. Ayrılığı anlamlandırmaya, karşısındaki insanın duygularını anlamaya çalışan insan kendi duygularını da daha net gözden geçirir. Çünkü aşık olunan insan kişinin aynasıdır. İnsanlar genellikle kendi iç dünyası ve içsel sorunları ile örtüşen insanları seçerler. Karşındaki insanı kendi iç dünyasını görmede bir araç olarak gören insan kendini daha iyi tanıma yolunda da başarı elde eder. 

    Aşk Süreci Nasıl Yaşanmalı?
    Aşkın kalıcılığını sağlayan en temel unsur iki ayrı özgürlüğün karşılıklı tanınmasıdır. Kişilerin birbirilerinin olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul etmesi çok önemlidir. Zaman içerisinde aşkın saygı ve sevgi temelinde bir ilişkiye dönüşmesi gerekir. Sağlıklı bir ruhsal yapı, öteki insanın zaman zaman hayır diyebileceği veya olumsuz geri bildirimler yapacağı gerçeğine tahammül eder. Hayatın olumlu ve olumsuz yönlerini olduğu gibi görüp kabul eden insanların hem sevgili hem de öteki ilişkileri çok daha sağlıklı olacaktır. 

  • Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Evlilikte Aşkı Korumanın Yolları

    Bu başlığı okuyan bazı kişiler evlilik ve aşk kelimelerinin bir arada kullanılmasını hafif bir tebessümle karşılayabilir. “Evlilik aşkı öldürür” hepimizin zihinlerine ve ruhlarına yıllardır kazınmış bir cümledir çünkü. Bu noktada, aşkı heyecan ve tutku duygularından ayrı değerlendirmek gerekir. Zira o midede kelebeklerin uçuşması, iştahtan kesilme halleri daha çok heyecan ve tutku ile ilgilidir. Aşk ise belli zamanlara hapsedilemeyecek, çok daha derin ve anlamlı bir duygudur.

    İki kişi aşık olarak evlenmişse, evliliğe adım atarken aşklarını korumak için neler yapmaları gerektiğini de konuşmalı ve hatta planlamalılar. Evet, belki diyeceksiniz ki, iki taraf da güzel duygular içindeyse bu plan/programa ne gerek var? Gereklilik nedenlerinin en başında, evlilik kurumuna dair algının tekdüzelik, stabilite, rutin, kurallar, karı-koca yükümlülükleri gibi sınırlayıcı, duygu barındırmayan ve hatta sıkıcı sayılabilecek çağrışımlardan oluşmasıdır. Eğer çift, evliliklerinin en başında kendilerine özgü evlilik tanımlarını yaparlarsa; kuralların ve başkaları tarafından çizilmiş çerçevenin içine hapsolmazlarsa, duygularının canlı kalmasına da olanak tanımış olurlar. Bunu yapabilmek için elbette açık, şeffaf, samimi bir iletişim olmazsa olmazdır.

    Açık iletişim yakınlığın temel taşıdır. Birbirlerine yakın hisseden çiftler, kalabalıklar içinde bile gözleriyle anlaşır; isteklerini, hayallerini çekinmeden paylaşma konforları vardır. Yakınlık da aşkın sürekliliğini sağlar.

    Evlilik sadece bir kuruma şartsız koşulsuz itaat değildir. İki kişinin oluşturduğu, sadece onları ilgilendiren, ikisinin hem ortak, hem de bireysel mutluluğunu gözeten bir ortaklıktır. Kendi iletişim dillerine sahip, birbirlerinin mutluluğunu ve huzurunu önemseyen, ortak paylaşım alanlarını ihmal etmek bir yana, zenginleştirmeyi hedefleyen çiftlerin duyguları her geçen gün daha da kuvvetlenir.

    Birçok çiftten şunları duyabiliriz, “Ben eşimi seviyorum, değer veriyorum ama o bunu görmüyor, anlamıyor!”. Bunun üzerine, eşine döner ve ona sevildiğini ve değer gördüğünü hissetmesi için nelere ihtiyacı olduğunu sorabiliriz. Böylelikle, aslında her iki kişi için sevildiğini hissetmenin bambaşka davranışlarla ilgili olabildiğini vurgulamış oluruz. Aşkı korumanın en önemli yollarından biri de budur; yani, kendisi için öyle olmasa bile eşini mutlu edecek şekilde sevgisini göstermektir.

    Evliliklerde aşkı korumanın önemli yollarından biri de “birey” olmayı bırakmamaktır. Her konuda olduğu gibi ilişkilerde/evliliklerde denge unsuru önemlidir. Biz olalım derken, kişiler kendi benliklerini, varlıklarını devre dışı bırakırlarsa, ilişki de bir süre sonra cazibesini kaybeder. Her iki kişinin de eş olmak haricinde kendilerine ait bir varlık alanı (meslek/hobi/hedefler/üretkenlik) olduğunda, bu hem kendileri, hem de ilişkileri için faydalıdır. Bu sayede, her iki kişi de birbirlerine daha çok saygı ve hayranlık duyabilecek ve bu hayranlık da aşklarını besleyecektir.

    Aşkı korumanın elbette pek çok irili ufaklı reçetesi yapılabilir, ancak ben bu yazımda en temel olan noktalardan söz etmeye çalıştım. Görünüşe göre, aşkın yolu özenden ve emekten geçiyor, siz ne dersiniz?

    İyi dileklerimle…

  • Mutlu Aşk Var Mıdır?

    Mutlu Aşk Var Mıdır?

    MUTLULUK AŞK SEVGİ EVLİLİK İPUÇLARI: MUTLULUK NEDİR? NASIL MUTLU OLURUZ?

    Çoğu insana “Mutluluk” tanımını kendilerince tarif etmelerini istesek, “Mutlu bir aile ve mutlu bir yuva kurmuş olmak” şeklinde tanımlıyorlar. Peki, nedir gerçek mutluluk, bir aile kurmak mutluluk için geçerli bir formül müdür? Haydi, gelin hep birlikte biraz bunun üzerine düşünelim değerli dostlar.

    Dilerseniz öncelikle “Aşk” nedir sorusu ile başlayalım düşünmeye. Aşk’ın ne olduğunu bin kişiye sorsak, bin ayrı cevap alırız, zira herkes kendi yaşadıklarından yola çıkarak aşk ve mutluluğun kendince tarifini yapacaktır:

    AŞK MUTLULUK TARİFLERİ:

    • Aşk, muhteşem bir duygudur.

    • Aşk, uzak durulması gereken bir şeydir.

    • Bir daha asla âşık olmayacağım.

    • Evlilik, aşkı öldürüyor.

    • Aman sakın evlenmeyin, birbirinizden bıkarsınız, vb…. daha neler neler, hepsi tanıdık geldi değil mi bu söylemlerin?

    Etrafımızdaki birçok kişi kendi deneyimlerini anlatıyor oysa. Peki, gerçek anlamda aşk nedir?

    Aşk, senden çıkan, karşısındaki yansıyacak yüzey bulup, sana geri dönen duygudur. Yani en az 2 kişi gereklidir, birisinden diğerine karşı hissedilen duygular vardır, bu duygular diğer kişiye uygun ortam ve mesajlar ile iletilir. Ardından karşımızdaki kişide ilettiğimiz duygular bir etkileşime girer ve bize geri dönen duygusal mesajlar ile yanıt ulaşır. İşte AŞK duygusu, o kişiden mesaj bize ulaştığında, asıl ilk duygu mesajını ileten kişinin biz olduğumuzu unutmamızdır.

    NEDEN ZORDUR MUTLULUK VE AŞIK OLMAK

    Âşık olmak zordur, mutluluk kolay değildir. Kişi âşık olabilmek adına önce kendisini tanımalıdır. Eksik yönlerini keşfedebilmeli, bununla yüzleşebilmelidir. İnsani eksiklerimiz olduğu ile barışmak ve kendimizi tamamlamak adına uğraşılar ve meşgaleler bulmak konusunda pozitif adım atmış olmalıdır mutlu olmak isteyen insan. Yani mutlu insan olmak yolunda bolca fırın ekmek yemek gereklidir.

    Kendisini gerçek anlamda tanımayan, kişilik özeliklerini farkında olmayan, istek ve arzularını bilmeyen, sınırlarını keşfetmemiş kişi henüz olgun değildir. Duygusal ve düşünsel olarak olgunlaşmamış kişi âşık olamaz, şehvet ile şefkat duygularını karıştırır.

    Geçmişte işler belki de biraz daha kolay yürüyordu, eşlerin seçiminde aileler karar veriyordu ve görücü usulü ile evlenip aile kuruyordu insanlar. Bu yazıyı okuyan siz değerli dostlarımızın ailelerinde bile belki de anne babalarımız görücü usulüyle evlenmiş olabilirler ve belki de hepimizden çok daha mutlu bir ömrü birlikte paylaşmış da olabilirler. Yani aşk yaşayarak evlenmek ve yuva kurmak ile görücü usulüyle evlenmek arasında “mutluluk” tanımı açısından bir avantaj farkı olduğunu iddia etmek pek mümkün olmayacaktır.

    SÖZÜN ÖZÜ: MUTLU AŞK VAR MIDIR?

    Sözün özü sence nedir, derseniz a dostlar, öncelikle hepimiz insan olduğumuzu hatırlayalım, hepimiz ölümlüyüz, hepimiz eksiğiz. Yaşam hep bir tamamlanma mücadelesi olacaktır bizler için. Kitap yazmak, yemek yapmak, resim yapmak, işe gitmek, evi derlemek toplamak, çocukları uyutmak, ödev yapmak… Hepsi kendimizi tamamlamak için meşrebimize göre bulduğumuz, seçtiğimiz farklı farklı tamamlanma yolları.

    Kişi kendisini ne kadar iyi tanırsa, eksiklerini o kadar iyi fark eder ve tamamlanmak için çok daha verimli ve uygun yöntemler seçer. Tamamlanma yolculuğunda olan insan, olgunlaşma yolunda ilerliyor demektir. Kendilerini tanıyan bilen kişilerin kurduğu ilişkiler çok daha paylaşımcı, tamamlayıcı ve mutluluk odaklı olacaktır.

    Mutluluk, çiftin kendilerini huzurlu ve tamamlanmış hissettiklerinde algıladıkları durumdur.

  • Aşkın Psiko-Kimyası

    Aşkın Psiko-Kimyası

    İnsanoğlunun bilme ve kendini anlama çabası çağlar boyu devam etmektedir. Bu bilme ve anlama arayışı sonucunda devamlı olarak aradığı yegane şey aslında ‘’Ben’’ kavramıdır.

    Ben ne olacağım? Ben nereden geldim? Nereye gidiyorum?

    Daha sonra insanlar ile etkileşime girer ve kendini bulma çabasında bir adım daha atar.

    Yalnız bu adımları atarken pek de sağlam adımlar atamaz. İnsan kendisini tam buldum, derken aslında yolun yarısına gelmemiştir bile…

    Bu bulma ve anlama arayışını en sonunda aşk dediğimiz göz yanılması ile devam ettirir.

    Evet evet, göz yanılması yanlış duymadınız!

    Çünkü aşk dediğimiz şey tamamen karşımızda görmek istediğimiz özelliklerin bütünüdür. Dolayısıyla aşk tamamen bütüncül olmasıyla aşk adını almıştır. 

    Aşkı, şöyle tanımlayabilirim. 

     Bir kadının kendisinde görmek istediği erkeksi yani maskülen özellikleri karşısındaki kişide araması. Erkek için de tam tersi olan feminen tarafını bilme ve anlama çabasıdır. Hem de eksiksiz ve kusursuz bir şekilde diyebilirim. 

     Farkındaysanız yine burada incede olsa bir bencillik görüyoruz. 

    Peki neden görmek istediğimiz “Beni” görmek isteriz?

    ‘’Çünkü insan insanın kurdudur’’demiştir Hobbes.

    Temelde insanı en çok rahatsız eden durum karşısındakinin kendisiyle olan benzerliğidir aslında. Bu insana acı ve korku verir. Çünkü kendisi kadar acımasız bir bireyi görmek istemez karşısında. İnsan bu durumu kabul edemez ve oradan en kısa sürede uzaklaşmaya çalışır. Aslında sosyal toplumda da hepimizin bildiği normlar vardır.

     ‘’İkinizde aynı karaktersiniz, o yüzden anlaşamazsınız.’’Derler. 

    Bu durum, “Aşkın kimyasına aykırıdır.” diye düşünülür.

     Yazdığım birçok makalemde ve denemelerimde hepsinin hayatımda gördüğüm, yaşadığım anılarımdan ibaret olması galiba beni size, sizi de bana bu kadar çok bağlayan bir neden oldu.   

    Şimdi ise aşkın süresi ile alakalı bir bilgi vermek istiyorum.

    Yine klinik gözlemlerim sonucudur. Tanışmak, görüşmek ve birlikte olduktan sonra geçirilen süre sonunda en başta da dediğim gibi göz yanılması (aşk) üzgünüm ki sadece 6 ay gibi kısa bir süre sonunda bitmektedir. 

    Bu süreç herkeste böyle mi işler?

    Daha sonraki süreçte salgılanan endorfin hormonu ile güven, içtenlik ve sevgi devreye giriyor.

    Aslında birlikteliğimiz artık bu üçgenin etrafında dönüyor. 

    Kötü haber ise şu;

    Aşk bitti. Artık aşık değilsiniz.

     Ardından devam eden hormonumuz ise oksitosin hormonudur. Bu hormon ile artık günümüz ilişkilerinin en büyük problemi olan ve birçok yazımda da yer verdiğim güven, sadakat devreye giriyor.

     Sözüm meclisten içeri olsun o halde. 

    Kimilerinde bu hormon asla ve asla salgılanmıyor bile. Bırakın salgılanmayı önünden bile geçmiyor.

     Oksitosin hormonu bir tek çiftlerde ya da sevgililerde salgılanmıyor. Bu hormon annenin çocuğuna karşı beslediği güven ve sadakat için de önemlidir. 

     Bununda özellikle altını kırmızı kalem ile çizmek istiyorum. Çocuğun anneye karşı güvenli bağlanması bu noktada çok önemlidir. 

    Aşkın kimyası ve aşkın psikolojisi derken yine size yazacaklarımın bir kısmını daha kaleme almadan burada bitiriyorum. 

    Aşk hormonun bol salgılandığı yaşamınız olması dileğiyle sevgi ile kalın…

  • Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşkın Tek Taraflı Hali: Platonik Aşk

    Aşk öyle bir duygu ki; Yüzyıllardan beri üzerine onlarca şiir yazılıp, şarkılar bestelendi fakat yapılan onca şey bile, çoğu zaman o duyguyu ifade etmeye yetersiz kaldı. Bazen hiç bir söz o hisleri anlatmaya yetmedi. İnsanlık tarihinde ne aşklar vardır ki, insanın tüm benliğini esir alacak kadar güçlü.

    İnsanlara dilek dileme hakkı verilse; sağlık, para, huzurdan sonra belki de en çok istenen şey olurdu aşk. Öyle ki doğum günlerinde mum üflenirken mutlu bir aşk dilenir, kişinin inancına göre dilek veya adak yerlerinde mutlu bir ilişki istenir.Kültürden kültüre, kişiden kişiye değişiklik gösterse de aşk, en genel tabiri ile bir kişiye olan sevgi ve o kişiye bağlanma duygusu ile tabir edilir. Platonik aşk ise tek taraflı olan karşılığı olmayan bir aşktır.

    Özellikle ergenlik döneminde sık görülen platonik aşk, duygularını yeni tanıyan ergenin genellikle ünlü, popüler bir kişiye çok yoğun hayranlık duyması, sanatçı hakkında her detayı bilmesi ve hayranı olduğu kişiyi gözünde çok yücelterek, aitlik geliştirme ve böylelikle kendini değerli hissetmesi ile sonuçlanır.

    Bilinenin aksine platonik aşk sadece ergenlik döneminde görülmez. Yetişkin hayatta da sıklıkla görülmektedir.

    Nedir bu platonik aşk?

    Neden karşılıksız aşka tutulur insan?

    Neden söylemeye cesaret edemez ya da bu duyguyu bitiremez? Bile bile lades midir yoksa duyguların takıntılı bir hal alması mı…

    Platonik aşk yaşayan kişiler sevdikleri kişinin her hareketinden anlam çıkartarak sevildiğine dair hislere kapılarak umutlanır. Platonik aşkını gözünde çok değerli bir yere koyar ve o tek kelime ile mükemmelin vücut bulmuş halidir kişi için ve bu duyguyu çok yoğun bir biçimde yaşarlar. Platonik aşk yaşayan kişi için; hayatta sadece aşık olduğu kişi kendisini mutlu edebilir, her şey onunla çok güzel, o olmazsa hayatın bir anlamı yoktur… Kişi duygularına karşılık alamadığı zaman ise karamsarlık ve depresyona girme eğilimde olur. Bu takıntı ileri boyutlarda olursa aşık olduğu kişiyi takip etme, zarar verme, taciz, tecavüz gibi platonik aşkına zarar vermeye yönelik yıkıcı eylemlerde bulunacağı gibi; kendine zarar vermek, acısını hafifletmek için alkol ve madde kullanmak, intihar etmek gibi kendine yönelik yıkıcı eylemler de görülebilmektedir.

    Kişi aslında kavuşamadığı kişiye mi aşıktır yoksa o kişiye yüklediği anlam mı çok fazladır. Bu sorunun cevabı kişinin aşka yüklediği anlamın ne olduğu, aşk ile ilgili beklentisinin neler olduğu çok önemlidir. Çünkü platonik aşk yaşayan kişi hayallerine aşıktır aslında. Hayallerinde oluşturduğu kişiyi karşısındaki bedene yükler ve onu hayal ettiği gibi olduğuna inanır, böylelikle gerçekte olanı değil, görmek ya da inanmak istediğine inanır kişi. Bir süre sonra duygularının karşılığının olmaması ise kişiyi umutsuzluğa sürükler.

    Bazı platonik başlayan aşklar gerçek aşka dönüşebileceği gibi, bazı kişiler ise bunu gerçek aşka dönüştürmek yerine platonik aşk düzeyinde bırakabilir. Bunun birçok nedeni vardır; hayallerinde kurduğu aşkın gerçekleşmemesi, kişiden red cevabı alma kaygısı, kişinin kendisini beğenmeyeceğini ve eleştireceğini düşünmesi bu nedenlerden bir kaçıdır. Kişi öncelikle yaşadığı aşkın gerçekleşme ihtimalinin olup olmayacağını netleştirmelidir. Bunun için ilk adım kişinin ne istediğini bilmesi ve kendine inanması; ikinci adım ise bu aşkın karşılığının olup olmadığını öğrenebilmesi için platonik aşkı ile iletişim kurabilmesidir. Bu süreçte karşı taraftan ya duygularının karşılıklı olduğunu öğrenip bir ilişkiye başlayacaklardır ya da karşı tarafın olumsuz cevabına saygı duyarak platonik aşk saygı çerçevesinde kişide beğeni ve hayranlık olarak kalacaktır.

    Platonik aşk yaşayan kişilerde beklenen; bir süre hoşlanma durumunun olması, ardından zaman içinde bu duygunun bitmesi ile birlikte kişinin sosyal uyumunu bozmaması normal karşılanan bir durumdur. Bunun aksine gerçek dünya ile uyumunun bozulmaya başlaması ya da hayatının merkezine koyduğu kişinin kurduğu hayallerini gerçekleştirememesi ile duygularına karşılık alamayan kişi kızgınlık, öfke ve takıntı geliştirdiği durumlarda ise kişinin mutlaka bir uzmandan destek alması gerekmektedir.

    Kişisel yatkınlıklar ve kişilik biçimi platonik aşkın belirleyicidir. Genellikle

    • Bebeklik ve çocukluk çağında yeterince bakım vereni tarafından yeterince ilgi ve sevgi göremeyip, güvenli bir bağ oluşturamayan kişiler

    • Çocukluk çağı travmaları

    • Kendinde fiziksel olarak eksiklik olduğunu düşünenler

    • Yetersizlik duyguları olanlar

    • Sosyal ilişki kurmakta sıkıntı çeken

    • Bağımlı kişilerde platonik aşk yaşama oranı daha fazladır.

  • Aşk mı Aşk Bağımlılığı mı?

    Aşk mı Aşk Bağımlılığı mı?

    Stony Brook Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre beynimiz aşk duygusuna bağımlı. ‘Aşk bağımlılığı’ terimi henüz DSM’de (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) yer bulamasa da aşk gibi güçlü duygular hissedince beynimizin bağımlılıktan sorumlu bölgesinin aktive olduğu tespit edildi. O an yanınızda olmadığı halde sevdiğiniz insanın kokusunu alır gibi oldunuz mu? Veya zaman zaman onun sesini özlediniz mi? Güçlü duygusal hislerin fiziksel etkileri vardır, beynimiz olmayan kokuyu hissetmemizi veya sıradan bir sese özel anlamlar yüklememize sebep olabilir. Reddedildiğimizde duyduğumuz duygusal acı beynimizde fiziksel acıdan sorumlu olan bölgelerin de aktive olmasına sebep olur. Bu durum duygusal-fiziksel arasındaki ayrımı büyük anlamda ortadan kaldırmakta, aslında insan psikolojisinin bir bütün olarak iki yönde de ele alınmasının önemini göstermektedir.

    Peki aşk ve aşk bağımlılığından nasıl ayırt ederiz?

    Aşk bağımlılığına sahip olan bireyi bir madde bağımlısı gibi düşünebiliriz, bu kişiler mantıklı olmaktan çıkar, insani fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde yönetemezler. İzolasyon aşk bağımlılığının en önemli göstergelerinden biridir. Kişinin aile, iş, arkadaş gibi sosyal hayatının yok denecek kadar azalarak sadece aşık olduğu kişiden ibaret hale dönüşmesi, bireysel olarak karar alma-uygulama mekanizmasının çökmesini izolasyon olarak tanımlayabiliriz. Aşık insan bu tanıma uymaz, sağlıklı bir şekilde sosyal hayatını devam ettirir, hayatındaki hedefleri gerçekleştirmeye devam eder.

    Aşk bağımlılığını anlamanın bir diğer yolu da bu kişilerin herhangi bir reddedilme anında aşırı tepki vermeleri yani ‘withdraw’ yaşamalarıdır. Withdraw sendromu bağımlılık yaratan maddenin aniden kesilmesi sonucu oluşan etkidir (örneğin; uykusuzluk, yeme bozukluğu, aşırı kaygı, aşırı öfke..) Sağlıklı bir insan, herhangi bir reddedilme veya problem durumunda durum karşısında kontrolünü korurken bir aşk bağımlısı uç tepkiler verebilir.

    Aşk bağımlılığını bir çok açıdan madde bağımlılığına benziyor, ve tabiki madde bağımlılığı gibi sağlıksız. Aşk duygusunun çok güçlü bir duygusal his olduğu yadsınamaz, fakat benliğimizin önüne geçen, mantık çerçevesi dışına taşmış, kişiye zararlı hale dönüşmüş duygular aşk olarak nitelendirilemez ve iki tarafa da zarar verir.

  • Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    Aşkın Kimyası ve Psikolojisi

    AŞK nedir? Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Aşkın kimyası nedir? Herkes aşkı aynı mı yaşar? Aşkın bir ömrü var mı? Bu sorular yüzyıllar boyu merak edilen, birçok esere konu olmuş ama hala cevabı aranan sorulardır. Bir şaire göre özlemdir, varoluştur, biz olmaktır. Bir ressama göre mavidir aşk. Bir filozofa göre “Aşk diye bir şey var mıdır?” sorusunun cevabıdır. Bir psikoloğa göre aşk, hem normal hem de nörotik olmaktır. Cevabını bulamadığımız ama içine birçok anlamı yüklediğimiz kelimedir AŞK.

    Aşk psikiyatrik bir rahatsızlık mı? Beyin ve Sinir Cerrahi uzmanı Prof. Dr. Kemal Yücesoy, aşkı geçici bir delilik hali ve akıl tutulması olarak tanımlar. Kişinin saniyenin beşte biri kadar sürede görsel beğenisinin oluştuğunu, görsel algıyla birlikte kalp çarpıntısının başladığını ve sürecin 1,5 saniye sürdüğünü, aşk başlayınca beyinde hummalı bir çalışmanın gerçekleştiğini aynı anda 12 merkezin aktive olduğunu ve bu durumun aşk denilen geçici delilik halini ortaya çıkardığını ifade etmiştir.

    Aşkın kimyası nedir? Feniletilamini, aşkın molekülü olarak tanımlayabiliriz. İlk görüşte bize aşk dedirttiren kimyasaldır. Özellikleri bize uygun bir kişiyle karşılaştığımızda uyarılan beyin feniletilamin, dopamin ve norepinefrin salgılamaya başlar ve görsel uyaranlar bu salınımı artırır. Feniletilamin, karında kelebekler uçuyor diye nitelendirdiğimiz karında kan çekilmesine bağlı krampların, gözbebeklerinizin büyümesinin, uçuyormuş gibi hissetmenizin ve sebepsiz gülücüklerinizin sahibidir. Dopamin ise beynin “ödül kimyasalı” olarak da bilinir. Gözümüzün aşık olduğumuz kişiden başkasını görmemesi bu kimyasalın hediyesidir. Aşkın başlangıcında yaşadığınız uykusuzluk, iştahsızlık, konuşkan ve çoşkulu hallerimiz dopaminin etkisidir. Aşık olduğunuz kişiyi düşünmeniz bile dopamin seviyenizi artırır. Norepinefrin ise; engel olamadığınız kalp atışlarınızın sorumlusudur. Endorfinler ise ilişkinin devamında bağlılık, güven, içtenlik duygularının sebebidir.

    Herkes aşkı aynı mı yaşar? Psikolojik olarak aşkı ifade etme şeklimiz içinde yaşadığımız toplumun öğretileridir. İnsanlar, ebeveynlerinden arkadaşlarından ve kendi yaşantıları sonucu, kimin çekici olduğunu, aşkın nasıl bir duygu olduğunu, aşık olan kişinin nasıl davranacağını öğrenirler. Yani aşk olarak ifade ettikleri duyguları nasıl algılayıp yorumlayacaklarını öğretiler sonucu bilirler. O yüzdendir ki; aşkı herkes farklı yaşar. Bazı âşıklar aşkı coşkulu, neşeli ve hayatın vazgeçilmez bir rengi olarak yaşarken, bazı aşıkların ise aşkı yaşama şekli tedavi gerektirecek kadar yoğun ve takıntılıdır.

    Peki, aşkın bir ömrü var mı? Âşık olmamızla başlayan beyin aktivitesi zamanla azalır. Prof. Dr. Kemal Yücesoy, “aşkın ömrünün hem hormon ölçümleriyle hem beyin görüntülemeleriyle 2,5 yıl olarak belirlendiğini “ifade etmiştir. 2,5 yıl içinde hormonların yavaş yavaş azaldığını belirtmiştir. Diğer taraftan dünyada çeşitli ülkelerde yapılan araştırmalarda bu süre sonunda boşanmaların arttığı bulunmuştur. Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “ Benimle ömür geçer mi ki dedim. Senle geçirmeye ömür yeter mi? dedi. İşte bu bana bir ömür yetti.” Aşkın ömrü hissettiğimiz kadardır.

    Aşkla yaşanacak bir ömür diliyorum. Sevgililer gününüz kutlu olsun.

  • Aşkın O Hali

    Aşkın O Hali

    Aşkı anlatmak istemek, ellerinle yaptığın yemeklerde annenin yaptığı yemeklerin lezzetini yaratmaya çabalamak gibi. Anlatması zor tadıldığında hissedilen bir şey…
    Aşkın kaç hali vardır saymadım ancak biliyorum ki aşkın her halinde, her tanımında binlerce anlam gizli. Yüzyıllardır bahsedilir adından, sadece el ele yaşanmamıştır aşk. Kafka Milena mektuplarda, Leyla Mecnun dağlarda, Paris Helen bir savaşın tam da ortasında ateş topları arasında ama aslında hepsi kalpte…

    Peki neydi bizi aşk üzerine bu kadar düşündüren?

    Aşk, aşkı, aşka, aşkta, aşktan tüm hallerinde “O” gizli, onun her halini aşkla sevmek. Eminim aşkın tarifi gibi aşkla sevmenin tarifinde de hepimiz farklı bir şey söylerdik. Genelimizin anladığıysa coşkuyla sevmek olurdu, işte asıl tarifi zor olan da bu coşku. Aşk dediğin o nesneyi, o varlığı gördüğünde nasıl bir zihin tutulmasıdır bu, gece yatağına girdiğinde içindeki o coşkunun sessiz çığlığı gibi, kimsenin duyamadığı ama senin tüm camlarını yerle bir edebilecek kadar yüksek bir ses. O hayatında yokken istemeyerek yaptığın her şeyi isteyerek yapmak, hoşgörülü olabilmek, kalbindeki sesin ellerini dizlerini saçlarını titretmesi gibi..

    Bu yoğun hissin tarihine baktığımda binlerce hikaye görüyorum. Aşkı her birimiz farklı yaşadık. Milena’ ya “ hayatımda en çok seni seviyorum diyorum ama bu gerçek sevgi değil sanırım, sen bir bıçaksın bende durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum sanırım.” diyen Kafka, 3 yılda sadece 3 kez gördüğü Milena’ya binlerce sarı kağıt yazdı ve en derinindekileri mektuplarında yaşattı.

    Mihrimah Sultan’ a olan aşkını İstanbul’un en güzel tepelerindeki iki caminin minarelerinin arasından resmeden Mimar Sinan ise Mihri mah ın anlamıyla aşkını simgeleştirdi. Mihr güneştir, mah ay, Mihri mah ay ve güneşin buluşması… 21 mart akşamı baktığımızda Edirne kapı caminin minaresinde güneş batımına ve aynı anda Üsküdar caminin iki minaresi arasında ayın doğuşuna şahit oluruz. Her iki tepeyi de gören bir İstanbul tepesinden bakıldığında Sinan ın Mihri mah Sultan a aşkı önünde eğilmemek mümkün müdür? İşte bu aşkı Sinan yapıtında yaşattı.

    Tarihte aşk dendiğinde akla gelen şey sonsuzluk iken, dile getirilemeyen bir duygu iken, yaşamak hatta ağza almak yürek isterken günümüzde aşka nasıl da ömür biçer olduk. Kimi 3 yıl dedi kimi 4, kimi aşkın yaşı olmaz dedi, kimiyse kafasındaki yaş aralığına denk düşmeyen aşıkları eleştirdi. Kimi sosyal ağlarda sevdalandı, mektup yerini iletilere bıraktı. Sevdalının ulaşılabilirliği arttıkça aşkın ulaşılabilirliği arttı sandık. Oysa aşk mutasyona uğradı, her sakallıyı aşk sanar olduk.

    Aşk bize yüzünü çevirdiğinde tüm sarayları, tüm şehirleri yakılmış harabe buldu. Çünkü aşk aşk olmaktan çıkmış, bencilliğin içine hapsolmuş, güvensizliğin içine sıkışmış kontrollü bir duygu haline dönüşmüştü. Paris Helen, Kafka Milena, M. Sinan Mihri mah ve diğerleri hepsinde aşk beklentisizdi…

    Günümüzde ise her şeyi çabuk tüketir olduk, önce sözcükler kısaldı, sonraysa konuşmalar azaldı. Mutfaktan gelen o sevdiğin çorba kokusu, seni mutlu etmez seni doyurmaz oldu, açlık yerini doyumsuzluğa bıraktı. Hayatımızı yönlendiren küçük kara kutucuklar; tv bilgisayar önce yastıklarımızı sonra ise yataklarımızı ayırdı. Küçük makineleşme hareketleri insanı üretimden tüketime itti, insan makineyle daha fazla vakit geçirmeye başladı, yüzlerde Akdeniz gülüşü yerini Sibirya soğuğuna bıraktı; mutsuz ifadeler çoğaldı. Rekabet duygusu hırsı, hırs yarışı, kıskançlığı, hasedi ve tüm bunlar güvensizliği getirdi “ ben tatildeyken çiçeklerim ölmesin” diye komşuya bırakılan ev anahtarları yerini “aman yenisini alırız” a bıraktı. Aşklar da tüm bu bahsedilenlerden nasibini aldı. 

    Kişinin kendini gerçekleştirme alanı daraldıkça doyumsuzluk arttı ve doyumsuzlukla beraber tutku öldü. Yastığa bir geceliğine koyulan başların egoları besleyeceğine kanar olduk. Oysa egolar darbe yedi. Kendimize güvenimizi karşımızdakine gücümüzü ispatlamak uğruna tutkuyu anlık bir rahatlamaya bıraktık, çoğu bunu da tutku sandı. Arada saygı bitti.

    Rekabet “biz” i “ben” yaptı. Ve “biz”den önce söylenen “ben” ler ilişkiyi sürdürme sorumluluğunun bel kemiğine vurdu. Çünkü bağlanmak artık yanlıştı, bağlanmak demek “ben”i kaybetmek demekti buna inandırdılar oysa biz olmadan ben olmazdı düşünmediler. İşte tüm tapınaklar böyle yıkıldı.

    Aşkı oluşturan yakınlık, tutku, bağlılık ardından kocaman bir ben bıraktı ve ayrıldı. Yaz aşkı diye ömür biçtiğimiz aşklar kaldı geriye…

    Aşkınızın bir mihri mah olması dileği ile…

  • TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    TEK HECELİ İKİ KÜÇÜK SÖZCÜK : AŞK VE CAM

    Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük…Oysa anlamları ne kadar büyük… İkisi de öylesine hassas öylesine kırılgan… İkisinin de çekiciliği ve büyüleyiciliği gözlerinizi kamaştırıyor…

    Ateşin cama can vermesi gibi, aşk da insana can vermiyor mu?… Özelliğini varlığının benzersiz biçiminde taşıyan cam, maddenin halleri içinde zarafetle tango yaparak özverili insanların ellerinde sanat eserine dönüşüyor… Aşk da insanoğlunun en girift duygularıyla yoğrulmuş bir hamur gibi kendini ispatlamaya ve var olmaya çalışıyor… Ona şekil vermek, onu korumak da elbette onu yüreğinde taşıyanlara kalıyor…

    Bembeyaz pamuklara sarıp sarmalayıp yüreğinizin başköşesine oturtursunuz onu… Görünce mutluluktan uçacak gibi olursunuz…Onu görebilmek, sesini duyabilmek için türlü bahaneler bulursunuz… Anlaşılmasın diye de “Şey, ben şunu söylemek için aradım” dersiniz… Uyuyup uyanır o gelir aklınıza… Yüzünüzde bir gülümseme de oluşur o uykulu halinizde… Gözünüzden bile sakınırsınız… Yaşınız kaç olursa olsun çocuksu heyecanlar yaşamaya başlarsınız yıllara meydan okuyarak… Sanki kocaman bir uçurtmanın ipine takılıp deli divane döner durursunuz… Esen rüzgâr eşlik eder size çaldığı ıslıkla… Bulutlar perde olup korur sizi mor ötesi ışınlardan… Hayat size, siz de hayata sevinç içinde göz kırpmaya başlarsınız… Yatağına sığmayan nehirler gibi çağlayıp durursunuz… Gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur. ..Dünya ayağınızın altından kayıp gitse haberiniz olmaz… O’nun dışındaki her şey anlamsızdır…

    Önceleri gönül limanınıza demir atan sevda gemisi, aklınızın alamayacağı kadar masumdur… Şiirlere konu olacak kadar duygu yüklüsünüzdür… Hatta şiirlere konu olmayı bırakın, siz şiir olursunuz… Günlerin takvim yapraklarından bir bir düştüğünü anlayamazsınız bile… Sonra kalbinizi yerle bir eden olaylar yaşamaya başlarsınız….

    Hayallerinizin gerçeğe dönüşmesinin zor olduğunu hissedersiniz ve işte o anlar hayatın en hüzünlü anlarıdır… Böyle zamanlarda tuzla buz olan karmaşık duygularınız cam kırıkları misali yüreğinize saplanır… Aşk ve cam… Tek heceli iki küçük sözcük bu anlamda birbirine ne kadar da çok benzer… Ayrılık ve hüzünler kapınızı çalmaya, gözyaşlarınız sel olup akmaya başlar… İlginçtir ki güldüğünüzden daha çok ağlarsınız… Yüreğinizdeki cam kırıkları ne tarafa dönseniz o tarafa batar, orayı acıtır, orayı kanatır… Çift başlı bir hançerle arkadan vurulmuş gibi hissedersiniz kendinizi. Gözyaşlarınızı derdinize katık edip mutluluk oyunları oynarsınız… Bir volkan misali içiniz yandıkça yanar. Geriye kalan hatıraları ise pervasızca ortalığa savurursunuz… Vücudunuzun dört bir yanına paramparça incecik cam kırıkları batar… Gözle görünmez, hasarı bilinmez. Kimi yüzeyden kayıp düşse de, teninizin altında daha derin bir acı yaşarsınız. En çok da yüreği yüreğinize değmişlerin hikâyeleri yakar canınızı…

    Kıymeti bilinmezse eğer, aşk da ne yazık ki cam gibi her an kırılmaya hazır… Kırık bir kalpteki duygular cam parçacıkları gibi dünyanın dört bir yanına yayılıveriyor bir anda… Onları teker teker toplayıp bir araya getirmek de, o gönlü kırana düşüyor… Kırılan bir kalbi tekrar geri kazanmak hiç de kolay değil elbette… Ama en azından imkânsız da değil…

    Dostlukla….