Etiket: Aşırı

  • İnsülin kullanımı ile ilgili merak edilenler ?

    Kimlere İnsülin tedavisi gerekir?

    1-) Tip 1 diyabetliler (insüline bağımlı diyabetliler),

    2-) Ağızdan şeker düşürücü haplarla kan şekeri kontrolü sağlanamayan Tip 2 diyabetliler,

    3-) Hangi tip diyabet olursa olsun, akut metabolik komplikasyon (koma) gelişmiş hastalar,

    4-) Akut stres, travma (kaza, yanık gibi), cerrahi girişim (ameliyat) yapılacak tüm diyabetliler,

    5-)Gebelik başlangıcından sonuna kadar tüm diyabetliler ve hamilelikte diyabeti ortaya çıkanlar,

    6-) Komplikasyon gelişmiş tüm diyabetliler (retinopati, nöropati, diyabetik ayak, nefropati gibi),

    7- Pankreası herhangi bir nedenle ameliyatla alınmış olanlar,

    😎 Hastalık, stres, travma, ameliyat veya hamilelik gibi durumlarla karşılaşanlar insülin enjeksiyonuna ihtiyaç duyar..

    İnsülin tedavisinin amaçları nelerdir?

    1- Kan şekerini normale getirmek

    2- Komplikasyonları önlemek

    3-Önlenemeyecek düzeyde komplikasyonlar oluşmuşsa ilerlemeyi durdurmak,

    4-Çocuklar için büyüme ve gelişmenin normal sınırlar içinde gitmesini sağlamak,

    5-Hamilelik ve gebelikle ilgili komplikasyonları önlemektir.

    İnsülin Enjeksiyonu yapılırken nelere dikkat edilmeli ?

    İnsülin enjeksiyonu yapılırken uygulanan insülinin özellikleri, insulin enjeksiyon yerindeki farklılıklar, ısı, enjeksiyon yerine masaj yapılması, egzersiz gibi faktörler insülinin etkinliğini değiştirir.Yapılan araştırmalarda insülinin en iyi emilim yerinin karın bölgesi olduğu görülmüştür. Giderek azalan emilim hızıyla, bunu kol, bacak ve kalça bölgesi izlemektedir.

    Enjeksiyon yerinin seçimi kadar, insülinin kıvamı deri ile kas arasında kalan yağlı dokunun (subkütan) kalınlığı da önemlidir. Kasa yapılan insülin daha çabuk etki gösterir ve etkisi daha kısa sürer. Kan akımını artmasını sağlayan durumlar (masaj, ısı uygulaması, geçici ısı artması, enjeksiyon yapılan yere uygulanan egzersiz gibi) emilimi hızlandırır.

    İNSÜLİN TEDAVİSİNİN YAN ETKİLERİ NELERDİR?

    İnsülin tedavisinin en önemli yan etkisi kan şekeri düşmesidir (hipoglisemi). Kan şekeri 50 ml/dl’nin altına düştüğü zaman hipoglisemi görülür. Doktorunuza danışmadan insülin dozunda değişiklik yaparsanız, öğün atlarsanız, Öğünde almanız gereken miktarlardan daha az miktarda karbonhidrat içeren besin tüketirseniz, Diğer günlere kıyasla daha fazla hareketliyseniz veya egzersiz yaparsanız hipoglisemi yaşabilirsiniz. Hipoglisemi evinizden uzakta, yolculukta veya herhangi bir yerde ve zamanda olabilir. Bu nedenle diyabet kimlik kartınızı beraberinde hızlı emilen karbonhidratlı bir besini (3-4 adet kesme şeker, 1 kaşık kuru üzüm, bir küçük kutu meyve suyu vb.) mutlaka yanınızda bulundurun. Hipoglisemi belirtilerini hissedince derhal bu şekerli gıdalardan alın. Aile bireyleri, arkadaşlarınız ve yardımcınızın düşük kan şekeri belirtilerinin neler olduğunu ve nasıl tedavi edildiğini öğrenmesi, sizin için hayati önem taşımaktadır. Eğer şuurunuz kapalı bir durumda bulunursanız, yakınlarınız tarafından derhal bir ‘glukagon ampul’ injeksiyonu yapılmalıdır. Glukagon, kan şekerinizi hızla yükselten bir hormondur. Evinizde mutlaka buzdolabında bulundurmanız gereklidir.İnsülin lipoatrofisi insülin enjeksiyonu yapılan yerlerde yağ dokusunun kaybı ile oluşan insülin tedavisine bağlı yan etkilerdir. Gençlerde ve kadınlarda daha sık görülmektedir. Uzun süre hep aynı yere enjeksiyon yapılması sonucunda gelişir. Çocuk ve genç diyabetlilerde sık görülür. Her iki durumda da insülin enjeksiyon yerlerinin değiştirilmesi gerekir.

    İnsülin tedavisi bağımlılık ya da alışkanlık yapıcı bir özellik taşımaz.

    Hastanın insülin tedavisini geciktirmesi için doktoru zorlaması çok yanlıştır. Olabildiğince erken ve yeterli dozda insülin verilmesi meydana gelecek hasarları önler ya da yavaşlatır. İnsülin uygulaması bir nevi eksiği ‘yerine koyma’ tedavisidir. Bu tedavi programı her diyabetliye özel olmalı ve onun yaşam biçimine, alışkanlıklarına ve beklentilerine göre şekillendirilmelidir.

    İnsülin kullanmadan önce dikkat edilecekler

    İnsülininizi kullanmadan önce, dikkatle gözden geçirin. Görünümünde size uygun olmayan bir özellik varsa, bu insülin yeterli işlev görmeyebilir. Kristalize insülinler ve analog insülinler berrak ve renksizdir. Bulanık, koyulaşmış, içerisinde tanecikler gözüken ve hatta hafifçe renklenmiş olan kristalize insülinleri kullanmayın. İnsülin gereken şekilde saklanmazsa, beklenen işlevi yerine getiremiyebilir. Fazla olan insülin kartuş ya da kalemleri buzdolabının kapağında saklayın. Mümkün olduğunca sıcakta ve güneşte tutmayınız. İnsülini asla dondurmayın. Eğer evinizin sıcaklık derecesi 25°C’nin üzerinde ise insülini buzdolabında tutun. İnsülinin aşırı sıcakta veya aşırı soğukta kalmasına izin vermeyin (örneğin park edilmiş arabanın içinde veya doğrudan güneş ışığına maruz kalacak şekilde bırakmayın).İnsülini beraberinizde taşıyarak kaybolmasını önleyin; örneğin uçakla yolculuk yaparken insülini el çantanıza alın, bagaja verdiğiniz valizlerin içerisinde bırakmayın. İnsülini her zaman aynı şekilde kullanın. Doktorunuzun önerdiği dozları uygulayın. Fazla insülin kan şekerinizin aşırı düşmesine neden olabilir. Yetersiz insülin ise kan şekerinizin aşırı yükselmesine yol açar. İnsülini her gün kullanın. Doktorunuz söylemediği sürece, injeksiyonları hiç aksatmayın ve atlamayın. Kullanmadan önce insülinin üzerindeki son kullanma tarihini kontrol edin. Kullanmadan önce insüline bakarak herhangi bir bozukluk olmadığından emin olun. Her zamanki insülin kullanma şeklinizi kaydedin. Her injeksiyonda kullandığınız insülin tipini ve dozunu yazın. Ayrıca injeksiyon saatini de kaydedin. İnsülin injeksiyonlarını her gün aynı saatte yapın. Her injeksiyonu farklı bir injeksiyon bölgesine uygulayın. Yemek ve egzersizle insülin arasında denge kurun. Aşırı fiziksel aktivite veya çok az yemek yemek, kan şekerinizin aşırı düşmesiyle sonuçlanabilir. Çok fazla yemek ise kan şekerinizi yükseltebilir.

  • Alkol Bağımlılığı

    Alkol Bağımlılığı

    Artık tüm insanların bildiği bir şey var ; her davranışın altında duygularımız yatıyor. İşte alkolü fazlaca tüketen kişi içinde bu bilgi geçerli. Bu nedenle alkol bağımlısına alkolün zararlarını anlatmak, ” Alkol alma, ciğerlerine zarar veriyorsun, kendine yazık ediyorsun” vb. şeyler söylemek, onun bağımlılığıyla fazlaca ilgilenmek çoğunlukla işe yaramayan bir yöntemdir. Onun alkol almasına müsaade edeceksiniz ve aynı zamanda da alkol alımını inceleyeceksin; Hangi duygularda iken alkol alıyor? Hangi duygularda alkol alımı azalıyor veya artıyor? Çoğunlukla hangi zamanlar alkole ihtiyaç duyuyor? Kimlerleyken ya da kimler yokken içmek istiyor? Bunu hangi duygularla alıyor yada hangi duygulardan kaçmak için kullanıyor?
    Bunları alkol bağımlısı kişi ile konuşmazsanız ve incelemezseniz alkolü bıraksa bile başka bir bağımlılığı oluşur. Çünkü eyleme vurmaya neden olan duygular geçmemiştir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Örneğin; Yoğun şekilde yetersiz, değersiz, sevgisiz veya çaresiz hisseden birisi bu kötü duygulanımdan kaçmak için, aşırı para harcayabilir, aşırı alkol tüketebilir, aşırı ve gelişigüzel kişilerle cinsel birliktelikler yaşayabilir. Davranışın altındaki duygu bulunup çalışılır, yüzleşme sağlanabilirse eyleme vurmalar azalabilir. Alkol bağımlılığı konusunda da aynı mantık geçerlidir. Bu bir yakınınız veya siz de olabilirsiniz. Eğer bağımlı olan kişi siz iseniz o zaman bu soruları kendinize soracaksınız; hangi durumlarda alkol artmam artıyor? Alkol ile hangi duygumu rahatlatıyorum? Alkol alınca nelerden kaçmış oluyorum? Bu duyguyu bulduktan sonra kendinize duyuracaksınız. Örneğin duygumuz değersizlik olsun; ‘’şu an değersizlik duygumu rahatlatmak için alkol alıyorum.’’ Kişi alkolü almadan önce, alırken ve aldıktan sonra bunu kendine sık sık duyurmalı ki bilinçli beyni davranışı ile duygusu arasında ilişki kursun, o alkolü neden aldığını bilsin ve duyguyu boşaltmaya yardım edebilsin.

  • Bulimia Nevrozu

    Bulimia Nevrozu

    Yeme ihtiyacı insan hayatında önem taşıyan ve vazgeçilmez bir davranış olarak görmekteyiz. İnsan yaşamını idame ettirebilmesi için mutlak gereklidir. Her kültürde kendine özgü yemek zevki, yemek anlayışı vardır. Dünya da yemek yemenin ve yemenin sonucu oluşan fazla kilolardan kurtulmanın ekonomi dünyasında milyonlarca dolarlık piyasa payı vardır. Yiyecek ve yemeğe yönelik bu yoğun ilgi dikkate alındığında, insan davranışının bu yönünün bir bozuklukla bağlantısı olmaması kaçınılmazdır.

    Bulimia nevrozu, aşırı yeme atakları  ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu görülmektedir. Hasta yine zayıf bir beden sahip olmak istediği için anoreksiya nervozadaki gibi yediklerini dışarı atmak, kalori yapıcı etkilerini gidermek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Fakat bu tabloda farklı olarak hasta hafif kilolu ya da normal beden ağırlığındadır.

    Bulimia Nervosa (kusma hastalığı) yineleyen aşırı yeme nöbetleri ve hastanın beden ağırlığını kontrol etmekle aşırı uğraşması; bu nedenle yediği yiyeceklerin şişmanlatıcı etkilerini azaltmak için aşırı çaba harcaması ile belirli bir sendrom olarak bilinmektedir. Bulimia; Yunan dilinde “öküz gibi acıkmak” deyimi karşılığında kullanılmaktadır. Bu hastalık olağan dışı miktarlarda yemek tüketimi dönemlerini izleyen bilinçli dışa atım yöntemlerini de içermektedir. Kilo alımını engellemeye yönelik kullanılan bu yöntemler genellikle; çıkartma, oruç tutma, aşırı egzersiz uygulama veya laksatif kullanımından oluşur. DSM-IV Bulimia Nervosa’da oluşan zevke yönelik yeme epizodlarını; “2 saatten daha az bir sürede pek çok insanın aynı koşullarda yiyebilecekleri miktardan daha fazla yemek tüketimi” olarak tanımlamaktadır. Zevk yemeleri tipik olarak gizlilik içinde olur; genellikle bir stres faktörü tetikleyicidir, ve olumsuz duygulanımları harekete geçirir; yalnızlık, sosyal ortamlarda yeme veya kilo alımı konusunda endişelenme gibi. Bu zevke dayalı yeme, kişi rahatsızlık verecek derecede tok olana değin devam eder. Bu süre içinde kişi yeme davranışı ve tüketilen yemeğin miktarı üzerindeki kontrolünü kaybeder Bu sürede tercih edilen yemekler genelde dondurma, çikolata, pasta gibi çabuk yenebilen ve kalorili yiyeceklerdir. Anoreksiya Nervosa’da olduğu gibi Bulimia hastaları için de kilo alımının yarattığı kaygı oldukça yüksektir. Yine Bulimia Nervosa’da da Anoreksiya’da olduğu gibi kişinin vücudunun görünüşünü algılamasında bozulmalar meydana gelmektedir ve bu kişiler normal ağırlıkta olsalar dahi kendilerinin kilolu olduklarına inanabilmektedirler.

    Bulimik hastaları Anoreksiya Nevrozun’da olduğu gibi yardım talebine karşılık vermektedirler. Aşırı yeme ve kusma epizodlarından sonra suçluluk duymalarına ve bu davranışları gizleme çabası içinde olmalarına rağmen istekle yardım ararlar. Uzun dönem takipler Bulimia teşhisi ile tedavi edilen hastaların yarısından fazlasının beş yıl içinde sağlıklarına kavuştuklarını göstermektedir. Ancak hastalığın seyri, kusma sonucu ortaya çıkan belirtilerin şiddetine de bağlanmaktadır. Uzun süren vakalarda ilişkilerde bozulma, iş yaşamında sorunlar ve kendilik değerinde azalma görülebilmekte, bu tür etmenlerin klinik açıdan ele alınmasında fayda olduğu bilinmektedir.

    Bulimia hastaları Anoreksiyadan farklı olarak dışa dönük kimselerdir. Bunun yanında kızgın ve dürtüsel oldukları da gözlenmiştir. Bulimia hastalarının dürtü kontrolünde yaşadığı problemler nedeniyle pek çok sorun da beraberinde kliniğe taşınmaktadır. Madde kötüye kullanımı, emosyonel dengesizlik ve intihar girişimlerine de bu hastaların hikayelerinde sıklıkla rastlanmaktadır.

  • Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Yaygın Kaygı Bozukluğu

    Halk arasında aşırı kuruntu ve evham hastalığı olarak da bilinir. Genellikle kişi ya olursa.. tarzı düşünerek olumsuz sonuçların olasılığını olduğundan daha yüksek görür ve bunun sonucunda devamlı bir endişe hali yaşar. Kaygı, herhangi bir tehdit unsuru karşısında doğal olarak hissedilen ve kişinin kendini korumasında olması gereken olağan bir duygu durumu olsa da, bu kaygı oldukça yoğun ve aşırı olarak yaşandığında kişinin işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete (kaygı) bozukluğunu yaşamın çeşitli alanlarında (Örneğin; Finansal meseleler, mesleki performans, aile/arkadaşlık ilişkileri, günlük hayatla ilgili konular) duyulan endişeye bağlı olarak ortaya çıkan ısrarcı kaygı ve gerginlik belirtileri ve buna fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği bir hastalık olarak tanımlayabiliriz.

    Psikiyatristler ve Psikologların Tanı kitabı olan DSM-5 ‘te “Yaygın Kaygı Bozukluğu” söyle tanımlanır :

    1. En az 6 ay süreyle hemen her gün ortaya çıkan, birçok olay ve etkinlik hakkında aşırı kaygı ve endişe (evhamlı beklenti ) duyma

    2. Kişi, endişesini kontrol etmeyi zor bulur

    3. Anksiyete ve endişe aşağıdaki semptomdan üçüne ( ya da daha fazlasına) eşlik eder ( son 6 ay boyunca hemen her zaman en azından bazı semptomlar bulunur):

    • Huzursuzluk, aşırı heyecan duyma ya da endişe

    • Kolay yorulma

    • Düşünceleri yoğunlaştırmada zorluk ya da zihnin durmuş gibi olması

    • İrritabilite

    • Kas gerginliği

    • Uyku bozukluğu

    1. Anksiyete, endişe ve fiziksel yakınmalar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da işlevselliğin önemli diğer alanlarında bozulmaya neden olur.

    2. Bu bozukluk bir maddenin (uyuşturucu, ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. Hipertiroidizm) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

    3. Anksiyete ve endişe bir başka mental bozukluk ile açıklanamaz.

    Kişiler endişeyi daha sık, aşırı ve kontrol edilemez şekilde yaşasalar da; endişelendikleri konular aslında diğer insanlarınkilerden farklı değildir. Kişilerde devamlı olarak yoğun bir endişe ve evham söz konusudur. Günlük hayatın içinde hepimizin karşılaşabileceği ufak tefek olumsuzlukları dahi kafalarına takma ve bunları abartma eğilimindedirler. Örneğin, kişi eşinin veya çocuğunun her evden çıkışında bir trafik kazası geçireceğini düşünür ve evhamlanır ya da her mesai saati sonunda işten çıkarılacağını düşünerek gereksiz bir endişeye kapılır. Bu tür olumsuz düşünceler kişinin iş ve özel hayatını olumsuz etkileyerek işlevselliğini bozar. Örneğin, üzüntünüzü ve kaygınızı kontrol etmekte güçlük yaşadığınızda, işyerindeki performansınızda, ilişkilerinizde veya günlük hayatınızı sürdürmede ciddi problemler yaşarsınız. Sürekli kaygı ve endişe hali, huzursuzluk, kolay yorulma, konsantre olamama, gerginlik, uykuya dalamama gibi şikayetleri de beraberinde getirir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu olan kişiler sahip oldukları endişe sayesinde felaketleri önlediklerini veya kendilerini gelecekte olabilecek bir felakete hazırladıklarını düşünürler ama bu durum kaygının daha da artmasına sebep olmaktadır. Çünkü; endişe etmek bir kaçınma davranışıdır ve gerçek bir olay sırasında kişinin durumla etkili olarak başa çıkmasına engel olur. Kaygı yaratan şeylerden kaçınma başlar. Örneğin uçağa binmekten korkuyorsanız, uçakla seyahat edemezsiniz. Çocuğunuzun başına bir şey geleceğinden korkuyorsanız, onu dışarı çıkaramazsınız. Sonuç olarak hayatınız ve işlevselliğiniz ciddi boyutta engellenir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu genellikle erken gençlik döneminde başlar ve tedavi edilmezse kronikleşebilen bir hastalıktır. Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre tanı koyulanların  %75’inde eşlik eden bir başka anksiyete hastalığı ve depresyon olduğu bildirilmiştir. Hastalığın nedeni henüz tam olarak netleşmese de, sebep olarak bir çok faktörün rol oynayabileceğini söyleyebiliriz. Beynimizdeki kimyasal ve hormonal denge, stres yaşadığımızda veya yaşanan bir travma sonrası değişebilmektedir. Dolayısıyla kaygı bozukluğuna sebep olabilmektedir.  Araştırmalar kaygı bozukluğunun genetik olup aileden de geçebileceğini, bununla beraber kişinin çocukluk dönemindeki aile tutumunun bu hastalığın gelişmesinde önemli roller oynadığını göstermektedir.

    ANKSİYETE BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

    Öncelikle kişinin fizyolojik belirtilerinin psikiyatrik olmayan başka tıbbi bir durumdan kaynaklanmadığı kesinleşmelidir. Hipertiroidizm veya diğer endokrin kaynaklı rahatsızlıklar, kalsiyum eksikliği, düşük kan şekeri, bazı kalp rahatsızlıkları ve kullanılan ilaçların yan etkileri bir uzman tarafından kapsamlı olarak değerlendirilmelidir. Bu tıbbi rahatsızlıklar ekarte edildikten sonra yaygın anksiyete bozukluğundan söz edilebilir.

    Yaygın Anksiyete bozukluğunun tedavisinde ilaçlı tedavi, psikoterapi veya her ikisi kullanılabilir. Araştırmalar ilaç ve psikoterapi birlikte kullanıldığında daha etkili sonuçlar alındığını göstermektedir.

    En etkili psikoterapi tekniği olarak bilişsel davranışçı terapi kullanılmakta olup, aynı zamanda diyalektik davranışçı terapi ve gevşeme teknikleri gibi psikoterapi yöntemleri de kullanılmaktadır. Bilişsel davranışçı terapide hastaların terapist ile işbirliği yaparak kendilerini daha iyi fark etmeleri sağlanır. Karşılıklı hedefler belirlenir ve buna uygun alıştırmalar yapılır. Hastaya kaygı ile etkili bir şekilde mücadele etmesini sağlayacak bireysel karşı koyma teknikleri öğretilir. Psikoterapideki hedef, hastanın kaygılarını iyi tanıması ve onları kendi kendine kontrol edebilmesi olmalıdır.

  • Kırmızı etin yarar ve zararları

    Kırmızı etin yarar ve zararları

    Sağlıklı bir yaşam için önemli olan kırmızı et, az tüketilmesi durumunda demir ve vitamin eksikliğine bağlı hastalıklara yol açar. Kırmızı et yenmesi, bebekler, gelişme çağındaki gençler ve doğurganlık çağındaki kadınlar için son derece önemlidir. Yeteri kadar et yiyemeyen kişilerde demir, B6 ve B12 vitamin eksiklikleri gelişebilir.

    Ancak kırmızı et doymuş yağ asitleri ve kolesterol açısından oldukça zengindir. Kalorisi de oldukça yüksektir. Bu nedenle aşırı kırmızı et tüketilmesi de bazı durumlarda yararlı olacağına zararlı olabilmektedir.Kırmızı etin az tüketilmesi kadar aşırı tüketilmesi de zararlıdır. Kırmızı etin fazla tüketilmesi; aşırı kilo almaya, kolesterol yüksekliğine, kalp ve damar hastalıklarına, tansiyon yükselmesine ve bazı karaciğer ve barsak hastalıklarına yol açabilir. Ayrıca kırmızı et, sindirimi zor bir besin olduğu için, gereğinden daha fazla et tüketilmesi midede şişkinlik ve hazımsızlık gibi sıkıntılara da neden olabilir. Bu nedenle tüm gıdalarda olduğu gibi kırmızı eti de aşırıya kaçmadan ihtiyacımız oranında yemeliyiz.

    Kurban bayramlarında kırmızı et tüketimi çok artmaktadır. Aşırı tüketilen kırmızı et de zararlı olabileceğinden vatandaşlarımızın kırmızı et tüketirken bazı konularda dikkatli olması gerekir. Öncelikle tüm besinlerde olduğu gibi kırmızı etin de mutlaka temiz olması gerekir. Etin üzerindeki kan, kıl gibi maddelerin uzaklaştırılması için bol su ile yıkanması gerekir. Kırmızı et kolloesterol açısından zengindir ve kalorisi de çok yüksektir. Bu nedenle bayram süresince aşırı kırmızı et tüketilmesi kalp ve tansiyon hastaları için risklidir. Özellikle aşırı tuzlanmış kavurma ve ızgara et yenmesi tansiyon ve kalp hastaları için zararlıdır. Bu hastaların kırımızı eti aşırı tüketmemeleri ve eti fazla tuzlamamaları gerekir. Özellikle koroner kalp hastası olan, 40 yaşın üzerinde, az hareket eden, kilolu, kollesterolu ve tansiyonu yüksek erkek hastaların daha çok dikkat etmesi gerekir.

    Kolesterolü yüksek olan hastaların da aşırı kırmızı et tüketmekten kaçınması gerekir. Mümkün olduğu kadar iç yağ kullanılmamalı ve pişirilmeden önce etin yağlı kısımları mutlaka ayrılmalıdır. Kırmızı etin küçük parçalar halinde sebzelerle birlikte pişirilmesi daha sağlıklıdır. Kurbanların karaciğer ve dalak gibi organlarında parazit bulunabileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle etler ve sakatatlar çok iyi temizlenmeli ve mutlaka iyice pişirildikten sonra yenmelidir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son zamanlarda özellikle genç kızlar arasında çok sık görülmeye başlanan bir rahatsızlıktır. Birçok insan hemen hemen her gün “fazla kilom var”, “diyete başlamalıyım” gibi cümleler sarf ediyor. Kimi hayatını döngüsel bir şekilde kilo vererek ve tekrar geri alarak geçiriyor; ki buna yo-yo diyeti denir; kimi ise bu döngüyü daha ileri boyuta taşıyarak yeme bozukluğu noktasına getiriyor.

    Bir yandan kozmetik endüstrinin son yıllarda iyice gelişmesi ve plastik cerrahi ile fiziki görünümü değiştirmedeki etkisi bireylerin fiziksel görünümleri hakkındaki endişelerini ört bas eder nitelikte gözükse de, diğer yandan asıl endişenin daha çekici görünme ve benlik saygısını arttırma isteği olduğu görülmektedir. Günümüzde ne yediğimiz ve ne kadar egzersiz yaptığımız öyle hale geldi ki, bunlar değerlilik, erdem gibi duygularla eş değer görülmeye başlanmıştır.

    Birey için yemek yemek ve kiloyla ilgili endişeler çok kuvvetli hale geldiğinde ve yemeye yönelik davranışlar ya da yemekten kaçınma davranışı kontrol dışı bir hale geldiğinde, o bireyde “yeme bozukluğu” olduğundan söz edilebilir.

    Yeme bozukluklarının 3 belirgin çeşidi vardır. Bunlar:

    1. Anoreksia Nervosa

    2. Bulimia Nervosa

    3. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu şeklindedir.

    ANOREKSİA NERVOSA NEDİR:

    Anoreksia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (ör. beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin % 85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirememe).

    2. Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.

    3. Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkâr etme.

    4. Bayanlarda menarş sonrası amenore, yani en az ardışık üç menstural döngünün olmaması.

    Anoreksiyalı Kişiler:

    • Kendilerini çok uzun süre oldukça az miktarda yiyerek ya da hiçbirşey yemeyerek bırakırlar. Buna rağmen daha fazla kilo vermeleri gerektiğine dair kuvvetli inançları vardır.

    • Çok zayıf olmalarına rağmen şişmanlayacaklarına dair aşırı korku duyarlar.

    • Beden algıları çarpıktır.

    • Kendilerini değerlendirmeleri kilolarına ve yemekleri üzerindeki kontrollerine dayalıdır.

    • Kilo kaybı bu kişilerde kronik bir yorgunluğa sebep olsa da kendilerini aşırı egzersiz yapmaya ve işte ya da okulda çok yorucu bir programa uymaya zorlarlar.

    Anoreksiya Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Adet görememe

    • Kalp atışının yavaşlaması, düzensiz kalp atışı ve kalp yetmezliği gibi kadriyovasküler kompikasyonlar.

    • Kemiklerde zayıflama (osteoporoz)

    • Cilt ve deri kuruluğu

    • Saç ve tırnaklarda kırılganlık

    • Kan, potasyum, kalsiyum ve magnezyum düzeyinde düşüklük sonucu ortaya çıkan ve hayati risk oluşturabilen metabolik problemler

    Anoreksiya Tipleri:

    1. Kısıtlı Tip: Bu kişiler kilo alımını engellemek için yemek yemeyi reddederler. Bazıları günlerce hiçbir şey yemezler, çoğu yalnızca hayatta kalacakları kadar ve çevreden gelen baskılardan kaçmak için çok düşük miktarlarda yemek yer.

     2. Tıkınırca Yeme / Çıkarma Tip: Bu kişiler periyodik olarak tıkınırca yeme ve sonrasında çıkartma (kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin ve diüretiklerin kötüye kullanımı) davranışı gösterirler.

    Anoreksiya nervosanın başlangıcı genellikle ergenliktedir. Kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Son yapılan çalışmalarda anoreksiya nervosanın genel popülasyonda yaşam boyu görülme sıklığı % 0.51 ile % 3,7 arasında tespit edilmiştir. Anoreksiya nervosaya genel olarak depresyon, madde kötüye kullanımı ve obsesif-kompulsif bozukluğun eşlik ettiğine çok sık rastlanılmaktadır. Bozukluğun gidişatı kroniktir. Anoreksia vakalarının ölüm oranı % 5-8 arasında değişmektedir. Ölüm genellikle hastalığın fiziksel komplikasyonlarından ve pasif intihardan kaynaklanmaktadır.

    BULUMİA NERVOSA NEDİR:

    Bulumia Nervosa DSM 4 Tanı Kriterleri (APA,2000)

    1. Yineleyen tıkınırcasına yeme epizodlarının olması. Bir tıkınırcasına yeme epizodu aşağıdakilerden her ikisi ile belirlidir:

    1. Aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden hiç tartışmasız çok daha fazla miktarda olan yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. herhangi bir iki saatlik süre içinde) yeme

    1. Bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (örn. yemeyi durduramayacağı ya da ne yediğini kontrol edememe duygusu)

    1. Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin yol açtığı laksatiflerin, diüretiklerin, lavmanların ya da diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma  gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.

    2. Tıkınırcasına yeme ya da uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisi de 3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkmaktadır.

    3. Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından etilenir.

    4. Bu bozukluk sadece anoreksiya nervoza epizodları sırasında ortaya çıkmamaktadır.

    Bulumik Kişiler:

    • Kontrol edilemeyen yeme ya da tıkınırcasına yeme davranışı sergilerler. Daha sonra denetimi yitirmiş olmaktan dolayı suçluluk ve vicdan azabı duygularıyla kendilerinden nefret ederler. Bu duyguların akabinde de, kilo alınmasını önlemeye yönelik istemli olarak başlatılan kusma, laksatif, diüretik ya da benzeri maddelerin kötüye kullanılması gibi davranışlar görülür.

    • Tıpkı anoreksikler gibi, kendilerini daha çok vücutlarının biçimi ve kilolarıyla değerlendirirler.

    • Beden imgeleri anoreksikler kadar çarpıtılmış değildir, vücutlarını daha gerçekçi bir şekilde algılarlar. Ancak yine de beden ve kilolarından memnun değillerdir ve sürekli kilo vermeyle ilgilenirler.

    • Tıkınmalar, kusmaların yaklaşık bir yıl öncesinde başlar.

    • Tıkınma atağı sırasında tatlı, kek, pasta gibi yüksek kalorili yumuşak gıdalar yerler. Gıdalar gizli ve hızlı, hatta bazen çiğnenmeden yutulur.

    Bulumia Nervosanın yol açtığı fizyolojik etkiler:

    • Ellerin dış yüzeyinde kusmak için boğazlarına parmak sokmaları sonucu irritasyona bağlı nasır ve deri döküntüsü

    • Aşırı ve kronik kusma, laksatif ve diüretik kötüye kullanımını takiben yaşanan sıvı kaybı sonucu vücudun elektroidlerinde dengesizlik.  Bu dengesizlik kalp yetmezliğine sebep olabilmektedir.

    Bulumia Tipleri:

    1. Çıkartma Olan Tip: Tıkınırcasına yedikten sonra kilosunu kontrol etmek için kendini kusturan ya da müshil ilaçları kullanan blumiklerden oluşan türüdür.  

    2. Çıkartma Olmayan Tip: Kilosunu kontrol etmek için aşırı egzersiz yapma ya da hiç yemek yememe davranışında bulunan fakat çıkarma davranışında bulunmayan blumiklerden oluşan türüdür.  

    Bulumia nervosanın başlangıç yaşı genellikle 15-19 arasıdır. Aynı anoreksia nervosa da olduğu gibi, kadınlarda erkeklere göre daha sık görülür. Kadınlarda yaşam boyu görülme sıklığı % 1.1 ile % 4.2 arasında değişmektedir. Ölüm oranları ve fiziksel tehlike oranları anoreksiya kadar olmasa da, ciddi tıbbi komplikasyonlara neden olabilmektedir.

    Anoreksia ve Bulumia Nervosa arasındaki temel farklar:

    1. Bulimia nervosalı kişiler normal vücut ağırlıklarını korurlarken, anoreksik kişiler sağlıklı vücut ağırlıklarından en az %15 daha zayıftırlar.

    2. Anoreksik kadınlarda genellikle adet kesilmesi görülürken, bulumia nervosa da bu duruma sık rastlanılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU NEDİR:

    • Bu bozukluk pek çok yönden bulimia nervosaya benzemektedir ancak; bu kişiler tıkınırcasına yeme sonrası her zaman çıkartma, uzun süre aç kalma ya da aşırı egzersiz yapma gibi telafi edici davranışlarda bulunmazlar.

    • Bu kişiler genellikle aşırı kiloludurlar ve vücutlarından iğrenirler.

    • Tıkınrcasına yeme davranışlarından utanırlar.

    • Genellikle bu kişilerin öykülerinde sık sık diyet yapma ve kilo kontrolü programlarına üyelikte bulunma görülür.

    • Bu kişilerin ailelerinde genellikle obezite görülür.

    • Bu bozukluğun genel görülme oranı %2’dir.

    • Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür.

  • Çocukluk ve ergenlikte bipolar bozukluk

    Çocukluk ve ergenlikte bipolar bozukluk

    Mani ve depresyon dönemlerinden oluşan,genellikle erişkin dönemde tanı konulan,fakat hastaların yaklaşık %50-60 ında şikayetlerin ergenlik döneminde başladığı tespit edilen bir psikiyatrik bozukluktur.Çocukluk ve ergenlik döneminde belirtilerin atlanmasında ki temel neden,belirtiler yaş dönemleri değişken davranışlarıyla örtüştüğü için gözden kaçabilmektedir.Erişkin dönem bipolar bozukluk belirtileri çocuklarda normal yaş dönemi davranışları olarak değerlendirilebilir.

    Bipolar bozukluk, her yaşta başlama olasılığına rağmen, sıklıkla genç erişkinlikte 15-35 yaş arasında ortaya çıkar. Ortalama başlangıç yaşı erkeklerde 18, kadınlarda 20 yaş civarındadır. Bipolar kişilerin yarısı ilk bipolar hastalık dönemini 20 yaşından önce yaşar. Ve genelde ilk atak depresyon atağı olur ve bu durumda bipolar tanısını geciktiren bir durumdur. Çocukluk ve ileri yaşta başlaması daha seyrektir. Toplumda yaşam boyu görülme sıklığı yaklaşık %1-2 oranındadır.

    Çocukluk veya ergenlik döneminde başlayan bipolar bozukluk kişinin işlevselliğini belirgin oranda bozmaktadır.Erken başlangıç, hastalığın gidişatı için kötü bir kriterdir.Zamanında tanı konulup tedavi edilmediği takdirde erişkin döneminde de ciddi sorunlar yaşanmaktadır.

    Ailesinde bipolar bozukluk olan çocuklarda bozukluk daha erken yaşlarda görülebilir.Bipolar bozukluğun nedenine dair uzun yıllardır yapılan araştırma sonuçları, bu bozukluğa ailenin bazı bireylerinde görülmeyip bazı bireylerinde bipolar bozukluğu ortaya çıkaran genetik bir yatkınlığın neden olduğunu göstermiştir. Bu yatkınlığın düşünce, davranışlar ve duyguları düzenleyen beynin frontal korteks, limbik sistem bölgelerinde dopamin, noradrenalin, serotonin ve glutamat isimli ileti sisteminde görev alan monaaminlerin çalışmasında değişiklik yaratır.

    Çocuk ve genç ergenlerde bipolar bozukluk erişkinlerdekinden farklı görünür.Bipolar bozukluk hem çocuklarda hem ergenlerde görülebilmektedir. Ancak erişkinlerdekinin tersine, çocuklar ve genç ergenler çoğu zaman manik ve depresif ataklar arasında, birgün içinde birçok kez çok hızlı duygudurum dalgalanmaları yaşamaktadırlar. Bu hızlı döngü davranış sorunları gibi algılanabilir.Mani erişkin dönemdeki gibi aşırı mutlu,güvenli olmak vs degilde, aşırı gergin ve yıkıcı öfke nöbetleri dönemi şeklinde görülmektedir. Bipolar bozukluğu olan çocuklarda depresyon, çok sayıda bedensel şikayetler,okul isteksizliği, uyku ve iştah değişimleri,evden ve okuldan kaçma girişimleri, iritabilite, yakınma, nedensiz ağlama, sosyal etkileşimde azalma ve reddedilme veya başarısızlığa karşı aşırı tahammülsüzlük şeklinde görülmektedir.

    Çocukluk ve ergenlik çağında bipolar bozukluk mani belirtileri;

    Enerjide artma,

    Dikkat dağınıklığı,odaklanma ve konuyu sürdürmede zorlanma,

    Hızlı konuşma ve arasına girememe,

    Olaylara aşırı tepki,ani ve kontrol edilemeyen öfke patlamaları,

    Kendini çok güçlü,yenilmez hissetme,

    Konuşurken daldan dala atlama,

    Uyku ve iştahta azalma,

    Aşırı mutlu görünme,enerjik hissetme

    Ergenlerde ise:

    Bipolar bozukluğu olan gençlerde karışık semptomlar da yaygındır. Daha büyük yaş grubunda erişin tipine yakın bulgular görülmektedir. Ergenlikte de aşırı enerji,kendini güçlü hissetme vs ile aşırı cinsel eyilimler,madde,alkol kötüye kullanımı,sosyal çevrede suça meyil gibi durumlarda eşlik edebilir. İntihar düşüncesi yoğun izlenebilir.Travmatik olaylar bipolar bozukluğun başlamasını tetikleyebilir. Bir bağımlılığı veya intihar düşünceleri olan çocuklar ve ergenler her zaman ciddiye alınmalı ve duygudurum bozukluğu açısından değerlendirilmelidir. Uygun tedaviyle intihar düşüncelerinin ve diğer sorunların üstesinden gelmek mümkündür.

    Bipolar bozukluk belirtilerini gösterebilen diğer psikiyatrik durumlar da değerrlendirilmelidir.Çocuklarda Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) , diğer Yıkıcı Davranış Bozuklukları,Zeka gerilikleri,Metabolik nedenler değerlendirilmelidir. Aslında, DEHB çoğunlukla bipolar bozukluğun semptomları meydana gelmeden ortaya çıkmaktadır. Bu, DEHB olan her çocukta bipolar bozukluk olacağı anlamına gelmez. Yine de bipolar bozukluk bulunan bir akrabası olan DEHBli bir çocukta bu hastalğın gelişme olasılığı normal populasyona göre daha yüksektir .Çocuklarda antidepresan ya da psikostimülan kullanımından sonra mani bulguları ortaya çıkıyorsa, bipolar bozukluk açısından detaylı değerlendirme uygun olacaktır.

    Çocuk ve ergenlerde bipolar bozukluk tedavisi:

    Bipolar bozukluğu olan çocukların ve ergenlerin erkan tanı ve tedavi almaları ve büyüdükçe semptomlarını nasıl kontrol altına alabileceklerini öğrenmeleri çok önemlidir. İlaç tedavileri duygudurumun kontrol edilmesine yardımcı olmaktadır ve psikoterapi desteği işe yaramaktadır.Çocuk ve ergenlerdede dikkatli ve düzenli tedavi önemlidir.Hastalık,tedavi ve süreci kişi ve aile ile konuşulmalı ve mutlaka işbirliği sağlanmalıdır.

  • Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    Ebeveyn Tutum ve Davranışları

    ANNE BABALARIN TEMEL GÖREV VE SORUMLULUKLARI

    • Çocuklara doğru örnek olmak,

    • Çocukları korumak ve desteklemek,

    • Kuralları ve sınırları öğretmek,

    • Sürekli ve tutarlı bir anne babalık tutumu göstermek,

    • Hem kendi isteklerini hem de çocuğun isteklerini dikkate alan bir ilişki geliştirmek

    Anne Baba Tutumlarını Etkileyen Faktörler

    • Eğitim durumu

    • Anne babanın beklentileri

    • Toplumun değer yargıları

    • Anne ve baba olmaya hazır olma

    • Anne ve babanın kendi çocukluk deneyimleri

    • Anne ve baba arasındaki ilişki

    • Çocukların sayısı

    EBEVEYN TUTUMLARI;

    1-AŞIRI BASKICI-OTORİTER TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı baskıcı ve otoriter olduğu bir ailede;

    • Çocuğun ilgi ve ihtiyaçları dikkate alınmaz. Çocuğa söz hakkı tanınmaz.

    • Çocuğa nedenleri açıklanmayan kurallar koyulur, bu kurallara uymadığı takdirde ceza verilir.

    • Kurallara sorgulamadan uyması beklenir. Eleştiri ve aşağılama çok sık görülür.

    • Sürekli eleştiren, yargılayan, emir veren, gözdağı veren, suçlayan anne-babalardır.

    • “Çocuğumu eğitiyorum” mantığıyla şiddet uygulanabilir.
       

      OTORİTER VE BASKICI TUTUM ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Otoriter-baskıcı ana-baba tutumu ile büyüyen çocuklar, içine kapanık, çekingen, itaatkar olabileceği   gibi aşırı saldırgan ve zorba da olabilirler.

    • Değersizlik duygusu yaşar ve kendilerine saygı ve güven duymazlar.

    • Çocukta daima güçlü olma ve kendinden zayıfları ezme isteği vardır.

    • Çocuk alacağı ağır cezalardan kaçmak için yalan söyleyebilir.

    • Akademik başarılarının düşük olma ihtimali yüksektir.

       

      2-AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ TUTUM

    • Anne baba tutumlarının aşırı hoşgörülü olduğu bir ailede;

    • Çocukların her istedikleri sorgulanmadan yerine getirilir.

    • Çocuğun her türlü davranışı hoşgörü ile karşılanır ve kabul edilir.

    • Birtakım kurallar belirlense de kurallara uyulmaz ya da hiç kural konulmaz. Aile içinde sınırlar çizilmez. (Eve geliş saati, uyku saati, oyun saati vb. konularda)

    • Anne babalar çocukların yanlış yaparak kendi kendilerine doğruya ulaşmaları gerektiği düşüncesiyle çocuğa müdahalede bulunmaz, öğretici yönlendirmelerde bulunmaz.

    • AŞIRI HOŞGÖRÜLÜ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Aşırı hoşgörülü anne baba tutumları ile büyüyen çocuklar, kendilerini denetlemekte zorluk yaşarlar. Bencil ve şımarık olurlar. Eleştiriye tahammülsüzdürler.

    • Toplumsal kuralları öğrenmekte güçlük çekerler.

    • Vurucu, kırıcı ve saldırgan davranışlar sergilerler.

    • Doyumsuzdurlar ve paylaşmayı bilmezler. Kuralsız olduklarından uyum sorunu yaşarlar.

    • Bu çocuklar, anne ve babalarına hükmeder ve onlara çok az saygı gösterirler..

    • 3-AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU

    • Bu anlayış, anne babanın çocuğu aşırı koruması, gerektiğinden fazla kontrol etmesi anlamına gelir.

    • Böyle bir ailede, çocuğun başına herhangi bir şey gelir endişesi ile hiçbir iş ve sorumluluk verilmez, her şeyi anne baba tarafından yapılır.

    • Çocuklara hayat tecrübesi yaşama fırsatı tanınmaz.

    • AŞIRI KORUYUCU ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Özgüven duygusu gelişemez. Aşırı derecede ürkek ve çekingen kalırlar.

    • Kendi başına hiçbir şey yapamaz, yapacağına inanmaz. Karar vermekte zorlanırlar.

    • Anne – babaya bağımlı olur.  Çevresindeki insanlarla iletişim  kurmakta zorlanırlar.

    • Sorumluluk duygusu, bilinci gelişemez.

    • İçe dönük ya da saldırgan olur.

    • Davranış bozukluğu (tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, okul fobisi, yalan, …vb.) görülür.

    • Çocuk, kendini gruba kabul ettirmek için zaman zaman toplumdışı ve isyankar davranışlara başvurabilir..

    • ÇİÇEĞİN SUYA İHTİYACI VARDIR AMA ÇOK SULARSANIZ ÖLÜR GİDER.

    • 4-TUTARSIZ  TUTUM (Dengesiz ve Kararsız Tutum )

    • Anne babanın çocukları ile ilişkilerinde görüş ayrılığında olması veya çocuğun aynı davranışlarına farklı zamanlarda, farklı tepkiler göstermesi ile ortaya çıkan anne baba tutumudur.

    • Çocuğun bir davranışı anne tarafından cezalandırılırken, baba tarafından normal karşılanabilir.

    • Tüm çocuklara eşit davranmama, eşit sorumluluklar vermeme, kız ve erkek çocuğa cinsiyetine göre farklı davranma görülebilir.

    • Çocuğun yaptığı bir davranış bazen çok sert, bir tepki alabilirken, bazen de çok olumlu karşılanabilmektedir.

    • TUTARSIZ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Dengesiz ve kararsız tutum ile büyüyen çocuklar, hangi davranışlarının uygun, hangilerinin uygunsuz olduğunu bilemezler. Davranışları ceza ve eleştiri almamaya yöneliktir.

    • Kendi görüş ve düşüncelerini açıklayamazlar.

    • Çocuk hangi davranışı, nerede, nasıl ve ne zaman yapacağı konusunda bocalar.

    • 5-MÜKEMMELLİYETÇİ TUTUM

    • Bu tutumu benimseyen anne babalar çocuklarını akademik, sosyal, sanatsal, sportif her alanda kusursuz olmasını beklerler.

    • Kendi  egolarını çocuklar üzerinden tatmin etmeye çalışırlar

    • Aile beklentilerini karşılaması için çocuk yoğun bir eğitim sürecine tabi tutar. Çocukta aşırı titizlik ve temizlik beklenir.

    • Çocuktan beklentiler yaşının ve kapasitesinin üzerindedir. Çocuk davranışlar yasaklanır, arkadaş seçimi de aileye aittir.

    • Anne baba çocuğuna karşı ilgi ve sevgilerini, çocuğun başarısı oranında gösterir.

    • Ne kadar başarı, o kadar sevgi.

    • MÜKEMMELİYETÇİ ANNE BABA TUTUMU ÇOCUĞUN GELİŞİMİNİ NASIL ETKİLER?

    • Bu anlayışla yetiştirilen çocuk aşırı kaygı, stres, tedirginlik, hayal kırıklığı gibi duyguları yaşamaya başlar. “Tırnak yeme, kekemelik, alt ıslatma, yalan, …gibi” davranış sorunlarıyla kendini ifade eder.
      Kendilerine güvenleri yoktur. Yanlış yapmaktan korktukları için girişim düzeyleri oldukça düşüktür.

    • Bu çocuklar, kendi doğal içgüdüleri ve kurallar arasına sıkışıp kaldıklarından, sürekli bir iç çatışma içindedir.

    • Fikirleri genellikle çok katıdır.

    • Her işte üstün olmak ister ve bunu başaramadığı noktada hayal kırıklığına uğrar. Çalışmayı tamamen bırakabilir ve aşağılık duygusu gelişir.

    • 6-GÜVEN VERİCİ ve DESTEKLEYİCİ TUTUM

    • Çocuğun yaşına ve gelişim özelliklerine uygun kurallar belirlenir. En önemlisi de bu kurallar çocukla birlikte belirlenir.

    • Anne baba ve çocuklar arası ilişkiler, sevgi dolu, saygılı ve güven vericidir.

    • Çocuklar ayrı bir birey olarak kabul edilir ve yaşına, durumuna uygun seçenekler sunarlar.

    • Anne baba davranışları ile çocuğa uygun birer modeldir. Anne ve babanın birbirlerine ve çocuklarına karşı tutum ve duyguları açık ve nettir.

    • Aile içinde güven ve şeffaflık vardır. Aileyi ilgilendiren kararlar birlikte alınır. Çocukların fikir ve düşünceleri dinlenir ve dikkate alınır.

    • Kuralların mantıklı açıklaması yapılır ve kurallar içselleştirilir,  sorumluluk duygusu ve problem çözme becerisi gelişir.

    • ANNE BABALARA ÖNERİLER

    • Çocuğunuzun davranışlarına kesin sınırlar koyun ve kesinlikle uyulması gereken kuralları belirleyin.

    • Çocuğunuza belli bir tutum belirleyip, istikrarlı davranmaya çalışın.

    • Çok özel günlerde ve durumlarda sınırlamalarda ve kurallarda geçici esneklikler gösterilebilir.

    • Çocuklarınıza sevgi ve ilginizi; bazı görev ve sorumlulukları eşit paylaştırmaya özen gösterin.

    • Çocuğunuzun haklarına, özgürlüğüne saygı duyun ve ona belli sorumluluklar verin. Bir taraftan da bunlara sınır koyun.

    • Çocuğunuzun başarılarını övün fakat aşırıya kaçmayın.

    • Merakını gidermek için yeterli kapasiteye sahip olduğu konusunda çocuğu teşvik edin.

    • Çocuğunuzun eğitiminde öyle bir çizgide durun ki çocuğunuz hem her an sizi yanında hissederek destek bulsun, hem de sizi hiç görmeyerek kendini özgür hissetsin.

    • Çocuğunuzun gelişimine göre yerine getirilmesi gereken davranışların çocuğunuz tarafından gerçekleştirilmesine izin verin.

    • BİR ÖYKÜ

      İyi niyetli ve yardımsever bir arkadaşımla bir gün doğada gezinirken kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gördük. Kelebek kozanın lifleri arasından sıyrılmaya çalışmaktaydı. Yardımsever arkadaşım hemen kelebeğin imdadına koştu. Dikkatlice kozanın liflerini sıyırdı, kozayı araladı ve kelebeğin çabalamadan kozadan çıkmasını sağladı. Ancak kelebek kozadan kolaylıkla çıktıysa da biraz çırpındı ve uçamadı. Yardımsever arkadaşımın göz ardı ettiği gerçek şuydu: kanatlar ancak kozadan çıkma çabalarıyla güçlenir ve uçuşa hazırlanır. Kelebek kendini kurtarma çabalarıyla aslında kaslarını geliştirmekte, kendini ayakta tutacak, güçlü kılacak, uçmaya hazırlayacak hareketleri çabalarıyla öğrenmekteydi. Yardımsever arkadaşım işini kolaylaştıracak kelebeğin güçlenmesine engel olmuştu.   Kelebek hiçbir zaman özgürlüğünü tanımadı, hiçbir zaman gerçekten yaşamadı.

    • Bu da zamanla çocukta bazı iç çatışmalara, huzursuzluklara dolayısı ile tutarsız bir yapının oluşumuna sebep olur.

    • Çocuk, ileriki yaşamında ilişkilerinde güvensiz, alıngan ve şüpheci bir yetişkin olur.

  • Ergenlerde borderline kişilik bozukluğu

    Sık görülen kişilik bozukluklarındandır. Ergenlik çağında belirtileri görülür. İlişkilerinde , duygularında dengesizlik olur. Abartılı tepkileri sıktır. Terk edilmeye karışı ki bu hayali bir terk edilmeye karşı da aşırı terkedilmemek için aşırı bir uğraş ve dengesiz tepkiler verebilirler. İlişkilerinde kişilere aşırı değer verme ya da aşırı değersizleştirme şeklinde aşırı uçlu insan ilişkileri olabilir. Her şey onlar için siyah beyazdır. Gri alanları göremezler.

    Dürtüsel kişilerdir. Aşırı cinsel davranış, para harcama, alkol ve madde kullanma, tehlikeli girişimler, topluma aşırı gelecek davranışlar sık görülür. İntihar girişimleri, intihar tehditleri, bedenine zarar verme davranışları sıktır.

    Aşırı sinirlilik, öfke, öfkeyi kontrol edememe, bazen aşırı paranoid düzeyde görülebilen şüphecilik, yaşamında boşluk hissi, sıkıntı hissi, nefret sık görülür.

    Ergenlik döneminde sınır (borderline) kişilik bozukluğunun ayırt edilmesi zor olabilir. Aşırı öfke, sinirlilik, dürtüsel davranışlar ergende de görülür. Ama bunlar aşırı ve zamanla azalmayıp devam ediyorsa ve yanında diğer belirtilerde örneğin boşluk hissi, ilişkilerde dengesizlik ve terkedilmemek için aşırı uğraş gibi belirtilerde fazlaysa bu tanı konulabilir. Sosyal ilişkileri bozuktur arkadaş gruplarından uzak durabilirler, bağımlı özellikleri fazla olabilir. Kişilik gelişimleri yavaşlamış, mantık süzgeçleri zayıf dürtüsel gençlerdir. İlişkilerinde takıntılı ve önyargılı davranabilir. Aşırı korku ve kaygıları olabilir. Bunlar hayatını etkileyecek düzeyde olabilir. Sadece ergenlik sorunu yaşayan gençlerde genelde bunlar sınırlı düzeydedir. Sınır kişilik bozukluğundaysa abartılı ve hayatını ciddi etkileyecek düzeydedir. Yaşına uygun olmayan küçük yaştaki çocuklarda görülebilecek kaygılar yaşarlar.

    Dengesizlik hayatlarını bozar. Bazen her şey yolunda giderken bir anda dürtüsel, öfkesini kontrol edemeyen, çökkün bir hale girerler.

    Tedavi ederken aile ve genci beraber ele almak gerekir. Çocuklukta yaşanan travmalar değerlendirilir. Beraberinde olan depresyon, anksiyete bozukluğu, davranım bozukluğu , dikkat eksiliği hiperaktivite bozukluğu gibi hastalıklar ilaç tedavisine alınır. Ayrıca psikoterapi beraberinde uygulanır.

  • Travma sonrası stres bozukluğu (tssb)

    Gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma ya da kişinin fizik bütünlüğüne, bir tehdit olayını yaşama ya da başka bir kişinin ölümüne ya da ölüm tehdidi altında kalmasına yaralanmasına ya da fizik bütünlüğüne bir tehdit oluşturan bir olaya tanıklık etme ya da ailesinden birinin ya da bir yakınının beklenmedik ölümü ya da şiddete maruz kalarak öldürülmesi, ağır yaralanması, ölüm ya da yaralanma tehdidi altında kaldığını öğrenmesi gibi kişinin doğrudan yaşadığı aşırı travmatik bir stres kaynağının ardından birtakım özgül semptomların gelişmesidir.

    Kişi söz konusu olaya tepki olarak aşırı korku, çaresizlik ya da dehşete düşme, aşırı bir travmayla karşılaşma sonucu ortaya çıkan özgül semptomlar arasında travmatik olayı sürekli olarak yeniden yaşama, travmaya eşlik etmiş olan uyaranlardan sürekli olarak kaçınma, genel tepki gösterme düzeyinde azalma ve artmış uyarılmışlık semptomlarının sürekli bulunması gibi semptomlar vardır. Tanı semptom görünümü en az 1 aydır bulunuyor olmalıdır.

    Çocukluklarda cinsel yönden travmatik olaylar, gerçek bir şiddete başvurma ve yaralanma ya da şiddete başvurma ve yaralanma tehdidi olmayan gelişimsel olarak uygunsuz cinsel yaşantıları kapsayabilir. Travmatik olay çeşitli yollarla yeniden yaşanabilir. Kişi sıklıkla bu olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsar, olayın yeniden yaşandığı sıkıntı veren rüyalar görür. Nadir bazı durumlarda, kişi bir kaç saniyeden bir kaç saate dek, hatta günlerce sürebilen disosiyatif durumlarda olayın bazı öğeleri yeniden yaşayabilir ve kişi o sırada yine o olayı yaşıyormuş gibi davranabilir. Genellikle flashback’ ler olarak nitelenen bu epizodlarlar, tipik olarak kısadır, ama uzamış stres ve artmış uyarılma ile ilintili olabilir.

    Kişi travmaya eşlik eden uyaranlardan sürekli kaçınır. Kişi sıklıkla travmatik olayla ilgili düşüncelerden, duygulardan, konuşmaktan kaçınmak için özel bir çaba içinde olur. Psişik uyuşma ya da duygusal anestezi, olarak adlandırılan, dış dünyaya tepki verme düzeyinde azalma, genellikle travmatik olaydan hemen sonra başlar. Kişi bir geleceği kalmadığı duygusuna kapılabilir.

    Kişide travma öncesinde bulunmayan sürekli anksiyete ya da artmış uyarılmışlık semptomları gelişir.

    Bu semptomlar arasında;

    Travmatik olayın yeniden yaşandığı yineleyen kabus görmelere bağlı olabilen uykuya dalmakta güçlük,

    Hipervijilans,,

    Aşırı irkilme tepkisi gösterme sayılabilir.

    Bazı kişiler irritabilite ya da öfke patlamaları gösterdiklerini ya da düşüncelerini belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmakta ya da işlerini bitirmekte zorluk çektiklerini bildirirler.

    PTSB’ye yatkınlığı arttıran nedenler:

    1-Genetik yüklülük,

    2-Gelişim sorunlarının varlığı,

    3-Psikolojik olgunluğa kavuşamamış olma,

    4-Kültürel beklentiler,

    5-Mental retardasyon,

    6-Ailede psikotik bozukluk ve kişilik bozukluk varlığı,

    7-Negativistik tutum sergileyen yapıya sahip olma,

    8-Çocukluk döneminde fiziksel ve cinsel istismar öyküsü,

    9-Travmanın niteliği, şiddeti, sürekliliği,

    10-Olaya yüklenen anlamlar,

    11-Olay ardından yaşanan olaylar,…

    TSSB’ UNDA BELİRTİ VE BULGULAR

    1.Travmaya normal tepkiler arasında anksiyete, depresyon ve psikosomatik belirtiler vardır.

    2.Duygusal labilite ve olayların rüyalara konu olması sıktır

    3.Travma konusunu sürekli düşünme ve baskılanması arasında sürekli gelgitler yaşanır.

    4.Travmanın ağırlığına göre başa çıkma süresi 2 yıla dek uzayabilir

    Bir travmanın ardından yaşanan süreçler:

    1-Ağıt dönemi:

    Olaya bağlı olarak değişik derecelerde bir yas dönemi yaşanır.

    2-Yadsıma dönemi:

    ilk şokun ardından haftalar, aylar arasında değişen bir süre olay yadsınır. Bu dönemde amneziler, uyku bozuklukları, somatik belirtiler, aşırı hareketlilik, geri çekilme gibi belirtiler vardır.

    3-Dalıcı(intrusive dönem):

    Bu dönemde kişilerde irkilme yanıtının artması, dalıcı düşünceler kurma, değişken duygulanım, süregen aşırı uyanıklık, uyku rüya bozuklukları ortaya çıkar. Yoğun anksiyete ve delirme korkusu olabilir. Olgulara bu durumun geçici olduğu anlatılmalıdır.

    4-işleme fazı:

    Bu dönemde kişi travmanın anlamını, bununla ilgili anılarını düşünür, kaybının yasını tutar, gelecekle ilgili plan yapar.

    5-Tamamlama fazı:

    Tamamlama fazına gelecekle ilgili olumlu planlar yapılması ve eski etkinlikler dönülmesi ile ulaşılmış olur.

    TSSB’UNDA GİDİŞ

    Semptomlar genellikle travmadan sonraki ilk 3 ayda başlarsa da semptomlar başlamadan önce aylar, hatta yıllar geçtiğinde olabilir. Söz konusu bozukluğun semptomları ve yeniden yaşama, kaçınma ve aşırı uyarılmışlık semptomlarındaki baskınlık zamanla değişebilir. Semptomların süresi de değişir, olguların yaklaşık yarısında 3 ay içinde tam düzelme olur, birçoğunda semptomlar travmadan sonra 12 aydan daha uzun sürer. Travmatik olayın şiddeti, süresi ve kişinin olaya yakınlığı böyle bir bozukluk geliştirmeyi belirleyen en önemli etmendir. Postravmatik stres bozukluğunun aktarılmasında kalıtsal bir bileşke olduğuna ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Bunun yanında, 1.derece akrabalarında depresyon öyküsü olması, PTSB geliştirmeye karşı artmış bir duyarlılık ile ilişkilidir.