Etiket: Aşırı

  • Gebelikte Mide Bulantısı

    Gebelikte Mide Bulantısı

    Erken gebelik haftalarında yorgunluk hissedilmesi, bulantı ve kusmalar görülmesi oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Gebelerin yaklaşık yarısında bulantı ve kusma görülürken , %30 da kusma olmadan sadece bulantı oluşur. Gebelik sırasında görülen bulantı ve kusmalar rahatsız edici , fakat gebelik sürecinin tamamen normal bir parçasıdır.

    Hamileliğe bağlı bulantı ve kusmalar genelde gebeliğin 6. haftası civarında başlar ve 14-16. haftalar arasında şiddeti giderek hafifler ve kaybolur. Sıklıkla sabahları görülmekle beraber, günün herhangibir saatinde de bulantı ve kusmalar olabilmektedir. Bununla birlikte bazı kadınlarda belirtiler 4. haftada başlayıp tüm hamilelik boyunca da devam edebilir.

    NEDEN OLUR?

    Gebelikte bulantı ve kusmalarının gerçek nedeni bilinmemektedir. Ancak hormonlar,gebeliğin erken döneminde yaşanan hormon seviyesi değişiklikleri kısa süreli bulantı ve kusmalara neden olabilmektedir. Gebeliğin erken döneminde yükselmeye başlayan östrojen seviyeleri ilk üç ay içinde en üst seviyelere çıkar ve bu dönemde bulantı ve kusmaların en fazla olduğu dönemdir. Yükselen östrojen seviyeleri koku duyunuzu keskinleştirir ve bu nedenle bazı kokular bulantıyı tetikleyebilir.

    TEDAVİ

    Gebeyi yemek, sigara, parfüm, gibi rahatsız eden kokulardan uzak tutmak gerekir Mümkün olduğunca az ve sık öğünler, yataktan kalkmadan bisküvi, kızarmış ekmek gibi kuru gıda tüketmek,bulantı yapan yiyecek maddelerini bir dönem tüketmemek, kızartmalar ve soslu yemekler yememek,çok gerekli olmadıkça multivitamin ve kan ilacı gibi ilaçların kullanılmaması,haşlanmış patates, pilav, yoğurt, tuzlu leblebi gibi yiyecekleri tüketmek, mide yanma ve ekşimelerinin yoğun olduğu dönemlerde soda ve soğuk içeceklerin tüketimi işe yarayabilir. Bu basit önlemlerle hastanın bulantısı geçmiyorsa doktor,gebeyi uygun gördüğü dozda ,B6 vitamini, bulantı önleyici ve mide asidini azaltıcı ilaçlarla destek vererek tedavi eder. Bu dönemde 3-4 kilo kaybedilmesi çok önemli bir sorun yaratmaz. Önemli olan kusmaların az olması ve sıvı kaybı olmamasıdır.

    GEBELERDE AŞIRI KUSMAYA DİKKAT

    Aşırı gebelik kusmasında ise durum çok farklıdır. Her gebede görülmesi doğal olan bulantı ve kusmalar aşırı olduğunda vücutta doku ve hücre içi suyunun azalmasına yol açacak bir boyuta erişebilir ve bu durum tüm sistemleri ciddi şekilde olumsuz etkileyen, hastane koşullarında tedavi gerektiren ciddi bir gebelik komplikasyonu haline dönüşür.

    Vücuttaki tüm sistemlerin çalışmasında sıvı ve elektrolit dengeleri çok önemli rol oynar. Tüm kasların düzenli kasılmaları, kalbin çalışması, iç organ fonksiyonlarının sürdürülmesinde sıvı – elektrolit dengesi esas olup aşırı gebelik kusması zamanında müdahale edilmediği takdirde çok ağır sonuçlara yol açabilecek bir hastalık durumudur.

    Gebede böyle bir durum tespit edildiğinde hastaneye yatırılarak tedaviye başlanır. Ağızdan beslenme tamamen kesilerek kan biokimyası ve elektrolit düzeylerindeki dengesizlikler değişik serum kombinasyonları ile düzeltilmeye çalışılır. Bu arada merkezi sinir sistemi üzerinde etkili güçlü kusma engelleyici ilaçlar ile sıvı kaybının engellenmesine çalışılır. Kardioloji, iç hastalıkları, gastroenteroloji ve psikiyatriden hastanın yönlendirilmesinde yardım alınır.

    KUSMAYA NEDEN OLABİLECEK HASTALIKLAR

    Bu arada aşırı kusmaya yol açabilecek diğer sistemleri ilgilendiren hastalıkların da incelenmesi gerekir. Bunlar arasında en sık rastlananlar peptik ülser, safra kesesi taşı ya da kolesistit, pankreatit, piyelonefrit ve hipertiroidi sayılabilir. Hastanın şikayetleri tamamen ortadan kalkıp ağızdan beslenmeye başlanmadan ve kilo kaybı durmadan hastaneden taburcu etmemek gerekir.

  • Bölgesel aşırı terlemede botoks tedavisi

    Aşırı Terleme (hiperhidroz)

    Aşırı terleme bölgesel ya da yaygın olabilir. Şeker hastalığı ( diabet),tiroid bezinin aşırı çalışması (hipertiroidi) durumunda ve kanser hastalarında yaygın terleme oluşabilir. Öte yandan koltuk altı, el ve ayaklarda emosyonel (duygusal) faktörlere bağlı olduğu düşünülen bölgesel terlemeler görülebilir. Bölgesel terlemede sinirsel uyarımın sonucunda terleme bezlerinin neden normalden fazla çalıştığı tam olarak bilinmemektedir.

    Neden tedavi gereklidir?

    Aşırı terleme ( hiperhidroz) hastanın sosyal ve iş hayatını olumsuz yönde etkileyenbir hastalıktır. Koltuk altı terlemesi kıyafetlerde ıslaklık ve iz oluşturarak hastayı sosyal ortamlarda hastayı utandıracak hoş olmayan durumlara yol açabilir. Öte yandan derinin tahriş olması ve kötü bir koku oluşması hastanın sosyal yaşamını olumsuz yönde etkiler. Ek olarak ellerdeki terlemeye bağlı olarak kağıt benzeri eşyaların ıslanması ve el sıkışma sırasında yaşanan olumsuzluklar ise iş yaşamında zorluklar yaratabilir. Bu nedenle bölgesel terleme kişinim hayatını tehtid etmese de yaşam kalitesini önemli ölçüde bozan bir hastalıktır.

    Tedavi alternatifleri nelerdir?

    Ağızdan alınan ilaçlar( antikolinerjik ve antidepresan ilaçlar), bölgesel olarak metal tozlarının kullanımı, iyontoforez, botoks( botulinium toksini A) ve cerrahi yaklaşımlar tedavide denenebilir. Günümüzde aşırı bölgesel terlemenin tedavisinde en etkili ve kolay uygulanan tedavi yaklaşımı botoks uygulanmasıdır.

    Botulinium Toksini A ( Botoks)

    Besin zehirlenmelerinden sorumlu olam botulinium bakterisinden elde edilen bir toksindir. Aşırı hiperhidroz tedavisinde A tipi botulinium toksini kullanılır

    (BTX-A) Nasıl uygulanır?

    Tedavi öncesinde BTX-A uygulanacak bölge iyod testi ile belirlenir. İyod uygulanan bölgelerde terleme varsa deri rengi siyahlaşır. BTX-A sulandırıldıktan sonra 2cm’yi geçmeyen aralıklarla deri içine enjekte edilir.

    El ve ayaktaki uygulama ağrılı olacağı için tedavi öncesinde bölgesel anestezi yapılır. Koltuk altında uygulama daha ağrısız olduğu için sadece lidokain içeren kremlerin işlem saatinden bir saat öncesinde terleme bölgesine sürülmesi yeterlidir. İşlemden 2-4 gün sonra BTX-A’nın terlemeyi azaltıcı etkileri belirgin olmaya başlar. Tedavi etkinliği 4-6 ay devam eder.

    Bu nedenle senede iki-üç defa tekrarlanması gerekir.

    Yan etkiler nelerdir?

    Tedavinin yan etkileri çok azdır ve genellikle kendini enjeksiyon bölgesindeki küçük kaslarda zayıflık şeklinde gösterir. Nadiren uygulamanın yapılmadığı diğer yerlerde göreceli terleme artması gibi bir yakınma katşımıza çıkabilir.

    Hangi durumlarda sakıncalıdır?

    Gebelik ve emzirme döneminde, miyastenia gravis hastalığı olanlarda ve aminoglikozid grubu antibiyotik kullananlarda botoks enjeksiyonu kesinlikle yapılmamalıdır.

  • Boşluk Duygusu

    Boşluk Duygusu

    Boşluk duygusu çocukluğunda duygusal ihmale uğramış yetişkinlerin çok sık karşılaştığı bir duygudur. Boşluk hiçlik demektir. Kişinin iyi veya kötü yaşadığı şeylere karşı hiçbir duygu hissetmemesi anlamına gelir. Çocukluğunda annesinden yeterli duygusal yakıtı alamamış olan yetişkin, sıklıkla boşlukta hissettiğini fakat neden olduğunu bilemediğini ifade eder.Kişi bu duyguyu bastırmak için kendini eyleme vurabilir. Eyleme vurmak demek, dürtüsel ve aşırı yoğun davranışlar olarak da düşünülebilir. Kişi, baş edemediği yoğun olumsuz duygulardan kaçmak için bu savunma mekanizması geliştirebilir. Eyleme vurmak kişiyi kötü hissettiren duyguya karşı korur. Aslında herkes eyleme vurur, bunu patolojik yapan aşırı fazla ve yoğun olmasıdır. Kişi bu boşluk duygusunu bastırmak için aşırı derecede yemek yiyebilir, aşırı derecede alışveriş yapabilir

    Bu duygu bazen, beynimizin duyguları sindirme kapasitesinden de kaynaklanır olabilir. Çok yoğun, stresli veya duygusal anlamda yorucu zamanlar geçiren yetişkin, boşluk veya duyarsızlaşma, hiçbir şeye tepki verememe duygusu hissettiğini ifade eder. Beyninizin 5 birim duyguyu hazmetme kapasitesi varken siz ona 10 birim duygu yüklerseniz aşırı yüklenmeden dolayı beyin kendini duyguları hazmetme anlamında bir süreliğine kapatabilir. Sizde kendinizi alıcıları kapanmış, duyarsız, tepkisiz ve boşluktaymış gibi hissedebilirsiniz.

    Boşluk duygusunu çözmek için kişi kendine bazı soruları sorabilir;

    • bugün ne yapsam kendimi boşlukta hissetmem?

    • bu aralar neler yapmak boşluk duyguma iyi gelir?

    Kişi bu soruları sorarken aklına ilk gelen şeyi hiç bozmadan duygusunun yatıştığını hissedene kadar uygulamalıdır.

    Boşluk duygusunun oluşumunda, duygusal modelleme de  devreye girmiş olabilir. Yani kendisini sürekli boşluk, hiçlik içinde hisseden bir bakıcınız olduysa (0-6 yaş döneminde) sizde bu duyguları o kişiden modellemiş olabilirsiniz. 

    Boşluk duygusunu çocukluğunuzda ve şimdiki hayatınızda en çok nerelerde, kimlerle, hangi olaylarda hissettiğinize bakmanız ve bu anıları psikoterapi seansınıza götürmeniz,  bu duyguyu çözmede çok daha  işlevsel olacaktır.  

  • Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve Yeme Bozuklukları

    Beslenme ve yeme bozukluğunun temel özelliği kişinin kendini –zayıf olsa bile- şişman olarak algılaması ve kilo almamak için aşırı gayret sarf etmesidir. Diğer pek çok davranış gibi bu davranış da aşırıya kaçınca tehlikeli hatta ölümcül olabilmektedir. Beslenme ve yeme bozuklukların alt başlıkları vardır. Bunlardan ilki;

    ANOREKSİYA NERVOZA

    ANOREKSİYA NERVOZA NEDİR?

    Anoreksiya nervoza kişinin kilo alma konusunda yaşadığı aşırı korku ve kaygıdır. Bu kaygıyla baş edebilmek için yemek yemeyi dikkat çekecek ölçüde azaltırlar.Kendileriyle alakalı aşırı kilolu olduklarına dair yanlış benlik algısına sahiptirler.

    Sosyal çevre, arkadaş ve aile ilişkileri, mükemmeliyetçi kişilik yapısı, güven azlığı, anksiyete, vücut görüntüsünden memnun olmama gibi kriterlerin en yoğun yaşandığı dönem olan ergenlikte görülme sıklığı daha fazladır. Anoreksiya nervoza, kadın nüfusunun %1’in altında bir kısmını etkiler. Erkeklerde ise bu oran kadınların oranın üçte biridir. Bale, mankenlik, jimnastik yapma(kadınlar) veya jokey ve uzun mesafe koşucuları (erkekler) gibi bedeni kontrol altında tutmayı gerektiren işlerle uğraşan ergenlerde ve genç yetişkinlerde yaygın olarak görülür.

    ANOREKSİYA NERVOZA BELİRTİLERİ NELERDİR?

    Kişi aşırı kilolu olduğuna dair çarpık benlik algısı sebebiyle yemek yemeyi ciddi ölçüde azaltıp, ağır egzersizler yapar.Bazen yediklerini çıkarma ve kusma da görülür.Anoreksiya nervoza ciddi boyutlarda sağlık sorunlarına yol açabilir. Yavaş kalp atışı, düşük tansiyon gibi anormal hayati belirtilerin yanı sıra anemi, kemik yoğunluğunun azalması ve EGK’deki değişim gibi anormal laboratuar ve test sonuçları da olabilir. Genel örneklemdeki hastaların üçte ikisi her ne kadar 5 yıl içinde daha iyiye gitse de ölüm oranı (madde kullanımı, intihar ve yetersiz beslenme gibi nedenlerden dolayı) genel nüfustakinden 6 kat daha fazladır.

    BULİMİYA NERVOZA

    BULİMİYA NERVOZA NEDİR?

    Günlük hayatta yemek yerken sıradan kişiler yemeğin tadını çıkararak ve yavaş yerler.Bulimiya nevrozu tanısı alan kişiler ise genel olarak stres ve depresyon sebebiyle normal olan öğünden daha fazlasını daha hızlı yiyerek, yedikleri öğünü geri çıkartırlar. Kontrolsüz davranışlarının farkında oldukları için bu kişiler genelde yalnız başlarına yemek yerler. Anoreksiya nervoza tanısı alan kişilere benzer şekilde bulimiya nervoza hastaları da kendi dış görünüşlerini, bedenlerinin nasıl göründüğüyle aşırı ilgilenir. Ancak anoreksiya tanısı alan kişiler gibi aşırı kilolu olduklarına dair kendileriyle ilgili çarpık beden algıları yoktur.

    BİLUMİYA NERVOZANIN GÖRÜLME SIKLIĞI NEDİR?

    Bulimiya nervoza anoreksiyadan daha yaygındır. Yetişkin kadınların %1-2’sini etkilerken erkeklerde daha az görülür. Yine anoreksiyadaki gibi jimnastik, dans, modellik gibi mesleklere sahip kişilerde daha sık görülmektedir. Başta duygudurum ve kaygı bozuklukları olmak üzere, dürtü denetimi ve madde kullanımı ile ilgili problemler bulimiya nervoza hastalarının eş tanısı olmaktadır. 

    Bulimiya nervoza tanısı alan bireylerin yarısı zaman geçtikçe tamamen iyileşme sağlamaktadır. Dörtte biri gelişme gösterirken diğer bireyler kronik bulimik davranışa doğru evrilmiştir. Anoreksiya nervozaya göre ölüm oranı daha düşüktür. Fakat intihar oranı bulmiya nervozada genel nüfustan yüksektir.

    ANOREKSİYA NERVOZA VE BULİMİYA NERVOZA’DA TEDAVİ

    Anoreksiya nervoza ve bulimiya nervoza ölümcül bir hastalık olduğu için tedavileri de oldukça zordur. Anoreksiyada kişi tehlikede olduğunu kabul etmez, bulimiyada ise kişi tedavi görürse tekrar kilo alacağından korktuğu için tedaviye yanaşmaz. Bu yanlış inanışlar işi tedaviyi zorlu hale getiren nedenlerdir. Tıbbi yöntemler, psikolojik danışmanlık ve beslenme tedavisi birlikte yürütüldüğünde daha sağlıklı sonuçlar alınır. Hastaya ilk olarak düzenli yeme alışkanlığı ve sağlıklı diyet kabul ettirilmelidir. Ardından psikoteröpatik yöntemlerle bireyin yanlış inanışlarının altında yatan nedenlere odaklanır. Tedavi süresi birkaç aydan birkaç yıla uzayabilir. Diğer bir sorun da tedaviden sonra tekrarlanabilir oluşudur.

  • Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Aşırı Düşünce, Aşırı Eylem!

    Bir duruma karşı verilen aşırı tepkiler -düşünce veya eylem şeklinde olabilir- karşılaştığı zorlu durumların üstesinden gelmek için kendini yetersiz veya karasız hissettiği durumlarda belirir. Yetersizlik veya kararsızlık durumlarının dinamikleri çocukluk döneminde anne babanın kısıtlayıcı (bazen cezalandırıcı) etkileri nedeniyle ortaya çıkar. Yani çocukluk çağındaki çatışmalardan kaynaklıdır.

    Çocuk ilk doğduğunda ailesinin bakımına ve sevgisine muhtaçtır. Ve çocuk bakım verenden bağımsız düşünülemez. Aşırı bağımlı olan çocuk yaşadığı olumsuz durumlar karşısında bakım verenleriyle ilgili olarak negatif bir duygu içerisine girme ihtimali yoktur. Yetersizlik hissinin üstesinden gelemeyen çocuk olumsuz baş edemediği duygulardan kaçınmak için kişi, aşırı düşünce veya aşırı eyleme geçer.

    Aşırı düşüncelerden kasıt; gerçek düşünceyi ortadan kaldırmak amacıyla yerine geçen (yer değiştiren) düşüncelerdir. Kararsızlık öyle yoğundur ki kişi belleğindeki gerçekliği oturtamaz. Örneğin, kişi evden çıktığında içi rahat etmez, ocağı kapatıp kapatmadığını, kilidi kilitleyip kilitlemediğini veya dışarı çıktığında hangi yolu kullanması gerektiğini veya bir kişiye atacağı mesaj veya maili gidip gitmediğini, kişi eve geldiğinde kirli olduğu ve durumdan rahatsız olduğu gibi düşünceler oluşabilir. Bu gibi oluşan düşüncelere ‘obsesif düşünce’ olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceleri rahatlatmak için kullanılan davranışlar örneğin, mesajın veya mailin gidip gitmediğini kontrol etme, eve geldiğinde hızlıca yıkanmak ve belki de evdeki üyeleri de yıkanması için söylenmek, hangi yoldan gideceğini seçsen dahi rahat etmeyip tekrar dönüp diğer yolu kullanmak veya ocağı, kapı kilidini sürekli kontrol etmek gibi durumlara da ‘kompulsif davranışlar‘ olduğunu söyleyebiliriz. Yani bilince takılan bir durumun kişinin çabalarına karşın engelleyemediği düşünce obsesyon, bazı insanlarda düşünce eylemini rahatlatmak için kompulsiyona dönüşür. Ancak ne kadar aklına takılanı rahatlatmak için yapıldığı söylense de esasında kişi bir türlü rahatlayamaz. İşte bu gibi obsesif- kompulsif durumlara karşı verilen aşırı tepkiler kişinin bir durumun üstesinden gelebilmede yetersiz kaldığı durumlarda geliştirir. Oluşan duygular dışa vurularak kişide yarattığı olumsuz durumları azaltacağı yerde, kişiye zarar verebilecek yeni durumlar yaratır.

    Bu gibi engellenemeyen durumların kökenleri; yeterli olgunluğa erişmeden beklenti içerisine giren ebeveynlerin, çocuğun olgunluğundan daha büyük sorumluluklar istemesiyle başlar. Yeterli olgunluğa erişememiş çocuk, ebeveyn ve çocuk arasında zorlu bir durumu başlatır. Ebeveynlerinden anlayış göremeyen çocuk yetersizliğine karşı koymaya çalışsa da bakım verenlerin bu haksız tutumuna boyun eğer. Ebeveyn çok keskin bir tutum takınarak çocuğu sürekli suçlar, cezalandırır (bu illa katı olmak zorunda değildir keskin bir hayır cevabı da olabilir) ise çocuktaki cezalandırılma korkusu suçluluk duygusuna sebep olur. Çocuk yaşadığı ‘suçluluk korkusu’ ile ‘öfke ve karşı koyma isteği’ arasında bocalamaya başlar. İşte bu çatışmanın ağırlık derecesi obsesif-kompulsif davranışların belirleyicisi olur. Yani düşünceleri yer değiştirerek asıl sorundan kaçıp başka sorunlar ile uğraşır. Ancak bu gerilim, yer değiştirerek de dinmez, sadece yer değiştirir ve gerilim kalır!

  • Sıcak ve nemli havada alınması gereken 10 önlem

    Hava sıcaklıklarına ek olarak nem oranın da yükselmesi, çocuklar ve yaşlılarla birlikte; kalp, astım, diyabet gibi kronik rahatsızlığı olanları da olumsuz etkiliyor. Mevsim normallerinin üzerine çıkan sıcaklıklar aşırı nemin etkisiyle ciddi sağlık sorunlarına neden olurken, dikkat edilmediği takdirde hayati tehdit edecek boyutlara varabiliyor.

    Sıcak çarpması komaya neden olabilir

    Hava sıcaklıklarının arttığı dönemlerde en çok karşılaşılan sağlık sorunu, sıcak çarpmasıdır. Önemli ve tehlikeli durumlara neden olabilen sıcak çarpması yüksek ateş, terleyememe, halsizlik, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, bulantı ve nabız hızlanması gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Çocuklar, yaşlılar, kronik rahatsızlığı olan ve açık tenli insanların daha fazla etkilendiği sıcak çarpmasında, komaya kadar gidebilen sinir sistemi bozuklukları yaşanabilmektedir. İlerleyen aşamasında algılama ve koordinasyon yeteneği ile birlikte görme netliğinde bozulma, göz çukurlarının belirginleşmesi ve bilincin kaybolması ortaya çıkabilir.

    Yetişkinlerde de isilik görülebiliyor

    Sıcak ve nemli havalarda aşırı terlemeye bağlı olarak deri tahrişi olabilir. İsilik başta bebekler olmak üzere her yaşta görülür. Kızarık bölgeler kuru tutulmalı, daha serin ve daha az nemli ortamlarda bulunmaya özen gösterilmelidir.

    Klima ile serinlemek isteyenler dikkat!

    Yaz aylarında aşırı sıcak ve nemden etkilenmemek için en sık başvurulan serinleme yöntemlerinin başında klima gelmektedir. Ancak dikkat edilmezse klima da ciddi sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Özellikle, bakım ayarları zamanında yapılmayan ve düşük derecelerde çalıştırılan klima çocuk, yaşlı ve alt solunum yolu rahatsızlığı bulunanları olumsuz etkileyebilmektedir. Klimanın 23-24 derece aralığında çalıştırılması ve direk temas edecek şekilde soğuk havaya maruz kalınmamasına dikkat edilmelidir. Zatürre gibi ciddi hastalıkları neden olabilen yanlış klima kullanımı, alerjik bünyeli kişilerin şikayetlerini artırabilmektedir. Bununla birlikte uzun süre sıcak ortamda kaldıktan sonra aniden klimalı soğuk bir ortama girmek kalp damarlarında spazm etkisi yaparak büzülmelere ve krizlere neden olabilmektedir. Ev ve işyerinde kullanılan klima gibi otomobillerde de soğuk havaya direk maruz kalmaktan kaçınılmalıdır.

    Kalbinizi sıcaktan ve nemden koruyun

    Sıcak ve nemli havalar kalp hastaları için dikkat edilmesi gereken dönemlerin başında gelmektedir. Aşırı nem ile birlikte su ve tuz kaybı kanın pıhtılaşma oranında değişikliklere neden olarak kalbin çalışmasını etkilemektedir. Cildi besleyen damarlar aşırı sıcaklarda genişleyerek vücut ısısını sabit tutmaya çalışmaktadır. Bu durum da kalbin daha fazla çalışmasına neden olmaktadır. Sıcak ve nemli günlerde kalp krizi riskini azaltmak için; sıvı tüketmek, yağlı besinlerden uzak durmak ve güneşin zararlı etkilerinden korunmak hayati önem taşımaktadır.

    Su tüketiminde aşırıya kaçmayın

    Sıvı tüketimi yaz aylarından en fazla dikkat edilmesi gereken konuların başında gelmektedir. Yüksek sıcaklık ve nemin etkisiyle vücut terleme yoluyla su ve tuz kaybetmektedir. Kanın koyulaşmasına neden olan su ve tuz kaybının karşılanabilmesi, özellikle kalp sağlığı bakamından önem taşımaktadır. Ancak gereğinden fazla sıvı tüketimi vücudun tuz dengesini bozarak ritm bozukluklarına neden olabilmektedir. Temiz olmayan su veya iyi yıkanmayan sebze ve meyveler enfeksiyon hastalıkları ile birlikte yaz aylarında sık görülen ishale neden olabilmektedir. Sıvı- tuz dengesini bozan ishal ciddi tansiyon sorunlarına yol açabilmektedir.

    Yüksek nem nefesinizi kesebilir

    Sağlıklı kişilerin bile yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen yüksek nem oranı astım hastalarının zor bir dönem yaşamasına neden olabilmektedir. Alerjenler ve viral enfeksiyonların yanında aşırı sıcak ve nem astım krizlerini tetikleyebilmektedir. Sıcaklıkların yükseldiği ve nem oranının %60’ları geçtiği günlerde astım hastalarının evden çıkmaması gerekmektedir. Ancak sıcak hava ve nem ile birlikte ev ortamında küf mantarı ve ev tozu akarlarının artmasına neden olarak astım hastalarını etkileyebilmektedir. Astım hastalarının ilaçlarını yaz mevsimine göre ayarlanması ve tedavilerine aksatmaması gerekmektedir.

    Şapkasız çıkmayın

    Gün içinde güneşin zararlı etkilerinden korunmanın en basit yöntemi şapka, şemsiye ve güneşin zararlı etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremler kullanmaktır. Özellikle güneşin cilt üzerindeki olumsuz yakıcı etkisini yeterince hissedemeyen diyabet hastaları terleme bozukluğu nedeniyle ciddi sorunlar yaşayabilmektedir. Aşırı sıcaklar nedeniyle kan şekerinin yükselmesi kan akışkanlığını azaltabilmektedir. Şekerin yükselmesiyle ortaya çıkan sıvı kaybı sıcağın da etkisiyle inme, kalp krizi ve beyin kanamalarına neden olabilir

    Sıcak migreni tetikleyebilir

    Sıcaklık ve nem oranının artması migren krizlerini de etkilemektedir. Aşırı sıcaklarda bol sıvı tüketimi, kaliteli camlara sahip güneş gözlüğü kullanımı ve saçların ıslatılması gibi önlemler ön plana çıksa da mecbur kalınmadıkça güneşe çıkılmaması migren ataklarından korunmanın en iyi yoludur.

    Bu süreci rahat atlatabilmek için…

    Mevsime uygun, vücudun sıcaklığını çok yükseltmeyecek, terletmeyecek, açık renkli kıyafetler giyin. Güneşten korunmak için geniş kenarlı şapkalar takın.

    Günlük sıvı ihtiyacınızı ihmal etmeyin. 2,5 – 3 litre su ile birlikte, vücudun kaybettiği elektrolitler için mineralli su tüketmeyi unutmayın.

    Özellikle 11.00 – 16.00 saatleri arasında güneşlenmeyin. Spor için akşam saatlerini seçin.

    Soğuk ya da sıcak su yerine ılık su ile duş almayı tercih edin.

    Klimayı 23-24 derece arasında çalıştırın. Klimaların nem alıcı özelliğini devreye sokmak daha sağlıklı olacaktır.

    Hijyen kurallarıyla birlikte sindirimi daha kolay besinler tercih edin. Ağır, salçalı ve yağlı yemeklerden uzak durun.

    Hem rahatlama hem de vücutta oluşan ödem için el ya da ayaklarınızı buzlu su dolu bir kovanın içine 10-15 dakika batırın.

    Tatil planlarınızı nem oranının düşük olduğu bölgelerden seçin.

    Sürekli kullanılan ilaçlar için yaz ayarlaması yaptırmayı unutmayın.

    Çocuklara gelişigüzel vitamin takviyesi vermek yerine meyve sebze yedirin.

  • Ben Nereye, Sen Oraya!: Aşırı Kontrolcü Ebeveyn Tutumları

    Ben Nereye, Sen Oraya!: Aşırı Kontrolcü Ebeveyn Tutumları

    Çoğumuzun ya söylediği, ya ailesinden veya çevresindekilerden işittiği bir söz “Ben nereye, sen oraya!”. Benzeri başka cümleler de var:

    Bensiz hiçbir yere gidemezsin.

    Bana sormadan bir şeye dokunmayacaksın.

    Benden izin almadan kimseye söz vermeyeceksin.

    O kadar çok türetilebilir ki bu cümleler. Sizce de bazen çocuklarımızın hayatına gerektiğinden fazla müdahale etmiyor muyuz? Aşırı serbestlikle aşırı baskıcı davranmanın ortasını bulamıyoruz. Kontrol edeyim, koruyayım derken ipin ucunu fazla kaçırıyoruz. Aslında farkında olmadan yaptığımız çoğu şey ile çocuğumuzun kişilik gelişimini olumsuz etkiliyor, yetişkin olduğunda bazı becerilerden yoksun olmasına sebep oluyoruz.

    Biz aşırı kontrolcü olunca ne oluyor peki?

    Öncelikle her insan farklı olduğu için bunun pek çok sonucu olabilir. Bunlardan biri; ergenlik dönemiyle birlikte çocuğunuz isyankar bir tutum geliştirebilir. Onu çok fazla sınırlandırdığınız için size öfke duyup saldırganlaşmasına ya da sizden uzaklaşmasına sebep olabilirsiniz.

    Bazen de kendilerini değersiz, sevilmeyen, beceriksiz biri olarak görüyorlar. Ailesi kontrolcü olan çocuklarda “Ben yapabilirim, başarabilirim” duygusu gelişmiyor.

    Oluşabilecek sonuçlardan bir diğeri de sizden kendini ayrıştıramayan yetişkinler olarak hayatlarına devam etmeleridir. O kadar çok sizin görüşleriniz doğrultusunda hareket etmişlerdir ki, çoğu durumda kendi düşünceleri, istekleri, ilgileri veya hayalleri yoktur. Evlendiklerinde de ya yine sizin fikirleriniz doğrultusunda evlilik hayatlarını sürdürecek, ya da bu sefer de eşlerinden kendilerini ayrıştıramaz hale geleceklerdir. Yalnızca evlilik için değil, aynı şeyler çoğu kez iş hayatlarında da karşılarına çıkacaktır. Yeni bir şeyler üretemeyen, denilenin dışına çıkamayan, belki pasif denilebilecek kişiler olacaklardır.

    Ne Yapmalı?

    Çocuğunuzla sağlıklı bir ilişki kurmanın ve onun kişilik gelişiminin olumlu yönde gelişmesi için en önemli şey koşulsuz sevgidir. Bir çocuk ne yaparsa yapsın sevileceğini bilirse hem sizinle daha pozitif bir ilişki kurar hem de kendisi gevşer,  rahatlar.

    Aile tutumlarıyla ilgili kitaplar okuyun. Bu konuyla ilgili yazılmış çok fazla kitap, makale, blog yazısı var. Doğrusu ne öğrenin. Ne aşırı serbest ne aşırı kontrolcü bir tutum sergileyin.

    Çocuk psikolojisi üzerine kitaplar okuyun. Hem çocuğunuzu hem kendinizi anlamak için okuyun. Sizler de bir zamanlar çocuktunuz ve yaşadıklarınızın kişiliğiniz üzerinde nasıl etkileri olduğunu bu sayede kavrayabilirsiniz. Kendiniz üzerindeki etkilerini keşfettiğinizde çocuğunuza karşı da daha dikkatli davranmaya başlarsınız.

    Çocuğunuzun bir birey olduğunu kabul edin. Onların da ilgileri, hayalleri, sevdikleri-sevmedikleri, üzüldükleri, korktukları, kendi düşünceleri ve istekleri var. Sizinle birlikte komşunuza gelmek istemiyorsa bir sebebi vardır. Sebebini öğrenmeden zorlayıcı olmayın. İstek ve kararlarına saygı duyun.

    Duygularını ifade etmesi için teşvik edin. Genelde çatışmalar, taraflar duygularını ifade edemediği için doğar.

    Bir şeye kızdığında, üzüldüğünde bunun ne olduğunu anlamaya çalışın, hemen yargılamayın.

    Duygu ve düşüncelerini küçümsemeyin. 

    Ona fırsatlar verin. Dünyayı, hayatı, insanları hatta hayvanları tanıyabilmesi için… Nelerden zevk aldığını keşfetmesinde, geleceğe dair hayallerini oluşturmasında destekleyin.

    Unutmayın, anne babalar çocuklarını yetiştirerek onları hayata hazırlarlar. Sizler de bu ayrıntılara önem vererek çocuğunuzun size bağımlı olmamasını, kendisiyle ilgili olumsuz düşünceler geliştirmemesini veya size karşı öfke duymamasını sağlayabilirsiniz.

  • Bulimiya Nervoza

    Bulimiya Nervoza

    Yeme bozuklukları, herhangi bir medikal duruma bağlı olmadan yeme davranışındaki sürekli ve şiddetli bozukluk, fiziksel sağlığı ve psikososyal işlevleri bozacak derecede kiloyu kontrol altında tutma davranışı olarak tanımlanır.

    Bulimiya Nervoza, ilk olarak 1980lerin başlarında ayrı bir sorun olarak tanımlandığından beri, çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Araştırma çalışmalarında genellikle tanımının şu beş temel özelliği kullanılmaktdır:

    • Tıkınırcasına yemek – tek bir yeme episodunda insanların çoğunun benzer durumlarda normalde yiyebileceğinden çok daha fazla yemek yemek; yeme davranışı üzerinde kontrol kaybı hissi.
    • Tekrarlanan tıkınırcasına yeme epizodlarını takip eden, kilo alımını engellemek amaçlı davranışlar; kendini kusturma, hiç yemek yememe veya laksatif, diüretik ve lavman ilaçlarının kullanımı, aşırı egzersiz yapmak gibi telafi edici davranışlar.
    • Tıkınırcasına yeme davranışlarının ve uygunsuz telefi edici davranışların her ikisinin de, ortalama, üç ay içinde, en az haftada bir kez olması (DSM-V-TR).
    • Ağırlık ve biçimin, kişinin kendini nasıl değerlendirdiğinde önemli rol oynaması. Kişinin kendiyle ilgili iyi ya da kötü hissetmesinde en önemli ya da en önemli kriterler arasında olması (Cooper, Todd ve Wells, 2000).
    • Kişinin yemek yemeyle ilgili denetiminin kalktığı duyumunun olması.

    Bulimia Nervoza ile ilgili çeşitli teoriler bulunmaktadır. Bunların arasında bilişsel davranışçı teori özellikle düşüncelere odaklanmaktadır. Bilişsel Davranışçı Teoriye göre, bulimia nervozada düşünceler, duygular ve davranışlar kısır döngüler halinde bağlantılı olmakta ve hastalığı sürdürmektedir. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı modeli bu hastalığın bilişsel davranışçı terapisi için bir kuramsal model sağlamaktadır. Bulimiya nervozanın bilişsel davranışçı terapisi işlevsiz düşünceleri tanımlayarak ve onlara meydan okuyarak bu düşüncelerle bağlantılı sıkıntı verici duyguları, hisleri ve işlevsiz davranışları değiştirmeye çalışmaktadır.

    Bilişsel teori Garner ve Bemis tarafından (1982) ilk olarak anoreksiya nervozaya uygulanmış olup, bulimiya nervozaya ilk kez uygulanması da bunu temel almaktadır. Garner ve Bemis (1982), üç temel unsura vurgu yapmıştır: olumsuz otomatik düşünceler, inançlar ve bilgi işleme. Garner ve Bernis (1982), ‘inceliğin paha biçilemez bir değeri olduğu’ temel öncülünü hastalığın ekseni olarak tanımlamıştır. Bu inanç, ikincil inançları ve davranışları da açıklamaktadır. Bununla beraber, yapı ve süreçler esasen Beck’in depreson için tanımladıklarıyla benzer formdadır.

    Garner ve Bemis’in Anoreksiya Nervoza teorisine yakından dayalı olan Bulimiya Nervozanın Bilişsel teorisi (Fairburn, Cooper ve Cooper, 1986) daha sonradan geliştirilmiştir. Garner ve Bemis’in modelinde olduğu gibi hastaların kilo ve şekille ilgili tutumları hastalığın devamında merkezi olmaktadır. Anoreksiya nevroza hastaları gibi, bulimia nevroza hastaları da kendilik-değerlerini kilo ve biçimleri üzerinden değerlendirmektedir. Şişmanlığı olumsuz, inceliği ve kendilik-kontrolünü olumlu görmektedirler. Bu tutumlar, örtük ve hasta tarafından yaşantılarına anlam ve değer atfedilen açıkça ifade edilmeyen kurallara dayanmaktadır. Bu tutumlar katı, uçlarda ve aşırı kişisel önemleri olduğu için işlevsizdirler. İnanç ve değerler, işlevsel olmayan belli akıl yürütme stillerini ya da bilgi işlemedeki bozuklukları yansıtmaktadır. Bunlar, iki uçlu düşünce, aşırı-genelleme ve anlamlandırmadaki hataları içerir.

    BULİMİYA NERVOZANIN BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TEORİSİ

    Teori, bulimiya nervozanın gelişimiyle alakalı olmakla beraber, öncelikle hastalığı sürdüren süreçlerle ilgilenmektedir. Teoriye göre, bulimiya nervozayı sürdüren en temel etken benlik saygısını değerlendiren sistemin işlevsiz olmasıdır. İnsanların büyük bir kısmı kendilerini hayatlarının çeşitli alanlarındaki performanslarıyla değerlendirirken, yeme bozukluğu olan kişiler çoğunlukla yeme alışkanlıkları, biçimleri ve ağırlıkları ve bunları kontrol etme becerileriyle kendilerini yargılarlar. Bunun sonucunda da hayatları inceliği ve kilo vermeyi amaçlamak, şişmanlık ve kilo almadan sürekli kaçınmak, diyet yapmak, yeme, biçim ve ağırlık konularına odaklanır.

    Bulimiya nervozanın Bilişsel Davranışçı Teorisine göre, yeme, biçim, ağırlık ve bunların kontrolü konusunda yapılan bu aşırı değerlendirme hastalığın sürdürülmesinde en önemli etken olmaktadır. Kilo kontrolünde; diyetteki kısıtlamalar, kusmalar, laksatif ve diüretik kullanımı, aşırı egzersiz gibi aşırıya kaçan davranışlar, kilo ve vücutla ilgili kontroller, kaçınmalar, zihnin sürekli yeme, ağırlık ve biçim konularında düşüncelerle meşgul olması gibi bütün diğer klinik özelliklerin de bu ‘temel psikopatoloji’den kaynaklandığı düşünülebilir. Bilişsel Davranışçı teori tıkınırcasına yeme davranışının, bu hastaların yemelerini sınırlandırma çabalarının bir sonucu olduğunu öne sürer. Diyet kurallarının beraberinde, diyetten küçücük sapmalar sonucu diyete bağlı kalamamak bu kişilerin olumsuz tepki verme eğilimiyle kişi tarafından kendilik–kontrolünün olmadığına dair kanıt olarak değerlendirilir. Bunun sonucunda da hastalar yemelerini kısıtlama çalışmalarını geçici olarak büsbütün bırakırlar. Hastaların belirtiğine göre bu durum, tıkınırcasına yeme davranışını başlatan en temel sebeptir. Uzun süreli sıkı rejimlerin, tıkınırcasına yemelerle bozulduğu bir örüntü oluşur. Tıkınırcasına yeme davranışı, hastaların yeme, biçim ve ağırlıklarını kontrol etmek ile ilgili endişelerini büyüterek temel psikopatolojiyi devam ettirir. Bu da daha fazla sıkı diyete sebep olur, sıkı diyetin de tıkınırcasına yeme davranışını arttırmasıyla bir kısır döngü oluşur.

    Fairburn, Cooper ve Cooper (1986)’ın ilk bilişsel davranışçı formülasyonunda, tıkınırcasına yeme davranışlarının gelişi güzel değil de, ortaya çıkan ani duygu durum değişikliklerinin sıkı diyeti devam ettirmeye engel olmasına bağlı olarak oluştuğunu belirtilmektedir. Bununla birlikte, tıkınırcasına yeme davranışı, hastanın dikkatini zorlayıcı yaşam koşullarından dağıtarak durumları geçici olarak nötralize etmek gibi bir etkisi olduğu için de pekiştirilmektedir.

    Tıkınırcasına yeme davranışını devam ettiren bir başka etken de tasfiye edici (purging) mekanizmalarla (kusarak, laksatif ya da diüretik kullanarak) tıkınırcasına yeme epizodlarının telafi edilmesidir. Hastanın bu tür tasfiye edici mekanizmalara başvurarak kilo almayı en alt seviyede tutabileceğine olan inancı tıkınırcasına yeme davranışını sürdürmesine sebep olmaktadır.

    Teorinin sonraki açıklamalarında, başka bir devam ettirici faktör daha vurgulanmıştır. Bu hastalar aşırı şekilde öz-eleştirisel olmaktadır. Kendilerine, yemek, biçim, kilo ve bunların kontrolleriyle ilgili zorlayıcı standartlar koymakta ve bunları gerçekleştiremeyince de standartlarının çok acımasız olduğunu görmek yerine kendilerini kusurlu olarak değerlendirmektedirler. Bu da ikincil olumsuz benlik-değerlendirmesiyle sonuçlanmaktadır. Sonuçta, hastanın hayatında en önemli alanlar olan yeme, biçimi ve kiloyu kontrol etmede başarı elde etmesi için daha çok çabalamasına sebep olarak yeme bozukluğunu devam ettirmektedir.

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Yeme bozuklukları son yıllarda görülme sıklığı artmakta olan ve hayati risk içeren psikiyatrik bozuklukların içinde yer alan bir tanı grubudur. Yeme alışkanlıklarındaki ileri bozulma ile beraber beden algısındaki bozukluk, yeme bozukluklarında ortak iki özelliktir. Yeme bozuklukları özellikle ergenlik döneminde başlamakta ve etiyolojisinde biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin rolleri açıklanmaktadır. Yeme bozukluklarının altında yatan sebepler; düşük benlik saygısı, değersizlik, kimlik karmaşaları, depresyon, aile içi iletişim problemleri ile ilişkilendirilmektedir. Bu bozukluklarında Anoerksiya Nervoza ve Bulimiya Nervoza, Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olmak üzere 3 önemli klinik tablo görülmektedir.

    ANOREKSİYA NERVOZA (AN)

    Anoreksiya Nervoza bireyin, yaşı, boyu, cinsiyeti ve beden sağlığı göz önünde bulundurulduğunda, bireyin olağan sayılan en az vücut ağırlığının da altında vücut ağırlığına düşmesine yol açacak kilo kaybı, kilo almaktan ve zayıf olmasına rağmen şişmanlıktan yoğun korku duymasıdır. AN hastaları genellikle tehlikeli derecede zayıf olmasına rağmen kendilerini “şişman” hisseder ve şişmanlamaktan yoğun şekilde korkarlar. Hastalığın başlangıcında hastalar yeme davranışı ile ilgili sorunlarını inkâr ederler fakat yiyecek ve kilo konusu onlar için takıntı haline gelmiştir. Anoreksiya Nervoza hastaları kilo almaktan duydukları aşırı korku durumuna karşı ideallerindeki inceliğe ulaşmak için dönem dönem, isteyerek, kasıtlı bir şekilde yiyecek alımını azaltmaktadırlar ya da yiyecek alımına karşı kendini kusturma, aşırı egzersiz, aç kalma, laksatif (müshil) türü ilaçlar kullanma gibi aşırı derecede telafi edici yollara başvurmaktadırlar.

    BULİMİYA NERVOZA (BN)

    Bulimiya Nervoza dönem dönem aşırı miktarda yiyecek tüketimi ile kontrolden çıkma durumunun söz konusu olduğu yeme atakları ile kendini gösteren bir bozukluktur. Literatür araştırıldığında tıkınırcasına yeme davranışı sırasında, bulimiya hastalarının 2000-4000 arasında kalori aldıkları bulunmuştur. Bu miktar normal bir insanın gün boyunca yiyebileceğinden daha fazladır. Hasta fazla miktarda yiyeceğin hızla tüketilmesinin ardından kilo almayı engellemek için (kusma, hiç yememe, aşırı kısıtlayıcı diyet, müshil, diüretik kullanımı ya da aşırı egzersiz yapma gibi uçta davranışlar sergilemektedir. Kendini kusturma davranışı genelde tıkınırcasına yeme ataklarından sonra dengeleyici davranış olarak yapılmaktadır. Bulimiya Nervozalı bireyler sık sık yeme nöbeti geçirmektedir. Yeme nöbetleri sırasında hastalar kendilerini durdurmada zorlanırlar ve bunu “kontrolü kaybetmek” olarak hissederler. Utanma duygusu sebebiyle genelde telafi edici davranışlar gizlice yapılmamaktadır.

    TIKINIRCASINA YEME BOZUKLUĞU

    Tıkınırcasına Yeme Bozukluğunda Bulimiya Nervozada olduğu gibi yeme atakları vardır. Kilo kaybını olmaması nedeniyle Anoreksiya Nevrozadan, tıkınırcasına yemeden sonra çıkarma davranışının olmamasından dolayı da Bulimiya Nervozadan ayrılmaktadır. Bireyde aşırı egzersiz, aç kalma, çıkarma vb. telafi edici davranışlar bulunmamaktadır. Buna bağlı olarak tıkınırcasına yeme bozukluğu olan bireyler genelde hafif şişman ya da aşırı kilolu, obezdir ve yemek konusunda kendilerini çok az kısıtlamakta ya da hiç kısıtlamamaktadırlar. Tıkınırcasına yeme bozukluğunda bireyler genellikle aç olmadıkları halde bile tıkınırcasına yemekte ve rahatsız olacak kadar suçluluk, utanç ve sıkıntı hissetmelerine rağmen yemeye devam etmektedirler.

  • Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu

    Anksiyete (kaygı) herkesin hissedebileceği, normal ve sağlıklı bir duygudur. Organizmanın tehlikeli veya endişe verici bir uyaranla karşılaştığında hayatta kalmak için verdiği doğal bir tepkidir. Ancak kişi sıklıkla ve aşırı düzeyde anksiyete yaşıyorsa, bu bir hastalık belirtisi olabilir.

    APA (Amerikan Psychology Association – Amerikan Psikoloji Derneği) tanımına göre anksiyete; gerginlik hissi, endişeli düşünceler ve kan basıncında artış gibi fiziksel değişikliklerle karakterize olan bir duygudur. Anksiyete bozukluğu ise tekrar eden davetsiz düşünce ve endişelerdir, kişinin günlük işlevselliğini bozar.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu, anksiyete bozukluklarının bir alt tipidir. Belirtileri, DSM-5 tanı kriterlerine göre şöyledir:

    • Kişide en az altı aydır devam eden, aşırı kaygı ve kuruntu hissi vardır.

    • Kişi bu kuruntularını kontrol etmekte zorlanır.

    • Kişide ek olarak aşağıda yer alan belirtilerden en az üç tanesi vardır (çocuklarda bir tane);

    – Tedirginlik, gerginlik, diken üzerinde hissetme

    – Çabuk yorulma

    – Bir şeye dikkatini verememe, zihnin sürekli dolu olması

    – Çabuk sinirlenme

    – Kaslarda gerginlik

    – Uyku problemleri (uykuya dalma, uykuyu devam ettirme zorlukları veya uyandıktan sonra kendini dinlenmiş hissetmeme)

    – Bu belirtiler, klinik yönden belirgin bir probleme veya kişinin günlük hayatındaki önemli alanlarda işlevselliğinde sıkıntıya yol açar.

    Yaygın anksiyete bozukluğu yaşayan insanlar ortada geçerli bir sebep yokken kendilerini aşırı derecede kaygılı hissederler, kafalarında felaket senaryoları canlandırırlar. Tehdit unsuru olmamasına rağmen tehdit algısı yaşarlar ve kendilerini onu tedirgin eden duruma odaklarlar. Genellikle düşüncelerini kendi başlarına veya sevdiklerinin başlarına bir şey gelme ihtimali üzerine yoğunlaştırırlar. Güvenlikleriyle ilgili şüpheye ve nedensiz korkulara kapılırlar. Örneğin kişi, hava yağmurlu ise sel olabileceğini ve bunun ölümcül sonuçlara yol açabileceğini, bu nedenle yağmurlu günlerde dışarı çıkmaması gerektiğini düşünür. Bu durum bilinçdışı gelişir ve stresli olunduğunda daha baskındır.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu yaşayan kişiler günlük yaşam olayları üzerine aşırı derecede ve kontrol edilemez biçimde endişelidirler. Genellikle buna aşağıdaki fiziksel semptomlar eşlik eder:

    • Yorgunluk

    • Uyku sorunları

    • Kaslarda gerginlik ve ağrı

    • Titreme

    • İrritabilite

    • Bir şeyden kolayca ürkme – irkilme

    • Terleme

    • Bulantı, ishal veya hassas bağırsak sendromu

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisi sürecinde destekleyici ve kişilerarası terapi uygulanabilir. Bilişsel Davranışçı Terapi de kişinin düşüncelerini, fizksel semptomlarını ve aşırı plan yapma, kaçınma gibi bu bozukluğa karakterize olmuş davranışları hedef alır. Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) temelli yaklaşımlar ve Kabul ve Kararlılık Terapisi de etkilidir. Farklı yöntemlerle de olsa bütün terapiler kişilerin semptomları ile ilişkilerini değiştirmelerine yardımcı olur. Kişilere anksiyetelerinin doğasını anlamalarında, anksiyetenin varlığında daha az tedirgin olmalarına ve baş etmelerinde destek olabilirler.

    Aynı zamanda ilaçlar da (özellikle SSRI’lar) terapi ile birlikte veya tek başlarına

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’nun tedavisinde etkili olabilmektedir. Gevşeme teknikleri, meditasyon, yoga gibi egzersizler de tedavi planının bir parçası olabilmektedir.

    Yaygın Anksiyete Bozukluğu’na diğer anksiyete bozuklukları, depresyon veya madde

    bağımlılığı eşlik edebilir.