Etiket: Araştırma

  • Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Baharatlı yiyecekler kanser ve diğer nedenlere bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayıp yaşam süresini uzatabilir mi?

    Bugüne kadar besinler ve hastalıklar arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmalar sonucunda kesinleşen bilgi, tükettiğimiz ürünlerin içerisindeki bazı maddelerin bizleri koruduğu, bazılarının ise hastalıklara karşı korunmasız hale getirdiğidir. Bugünkü yazımızda da bu araştırmalardan birinden, baharatlı yiyeceklerin sağlığımıza etkisinin araştırıldığı bir çalışmadan bahsedeceğiz. Geçtiğimiz günlerde İngiliz Tıp Dergisi’nde (BMJ) yayınlanan bir çalışmaya göre; kararınca ve düzenli baharatlı besin tüketimi başta kanser olmak üzere birçok hastalığa bağlı yaşam kaybı riskinde azalma sağlayabilir.

    Baharatlar, neredeyse insanlık tarihinden günümüze dek mutfaklarımızın olmazsa olmazlarından olmuştur. Yediklerimize tat katmanın yanı sıra, konserve yapımında, kumaş boyamada, hatta makyaj ürünlerinde dahi kullanılmaktadır. Şimdilerde ise, baharatlı yiyecekler sağlığımıza olan faydalarıyla ön plana çıkmaktadır. Birçok araştırmada baharatlı gıdaların, iştahı azaltarak obezite ve diyabete karşı koruyucu rol oynadığı gösterilmiştir. Yine önceki yazılarımızdan birinde bahsettiğimiz gibi; acı biberin içinde bulunan kapsaisin adlı maddenin, kalın bağırsak kanserine karşı koruyucu etkisinin olabileceği belirlenmiştir. Sindirim sistemine yararları, kanser türleri üzerine faydalı olabileceği ve antibakteriyel etkileri de araştırılan diğer özellikleridir. Bu araştırmalarda günlük tüketimden ziyade genel baharatlı yeme alışkanlıkları temel alınarak yapılmıştır. Anlatacağımız araştırma ise günlük baharatlı besin tüketimi ve yaşam kaybı riski arasındaki ilişkiyi gösteren ilk çalışmadır.

    Baharat kullanımının bir hayli yüksek olduğu Çin’de yapılan çalışmada; Çin’in 10 farklı yerinden yaklaşık yarım milyon kişinin bilgileri kullanılmıştır. Bu araştırmada kişilere haftalık ne sıklıkta baharatlı besin tükettikleri ve haftada 3’ün üzerinde tüketim yapanlara ek olarak ne tür baharatlar kullanıldıkları sorulmuştur. Araştırma sonucuna göre; baharatlı gıdaları haftada 3-7 gün tüketenlerde, haftada birden daha az tüketenlere kıyasla kanser, kalp-damar ve solunum hastalıklarına bağlı yaşam kayıplarının daha az görüldüğü bildirilmiştir. Taze ürünlerin kurutulmuşlara göre daha fazla etkili olduğu da ifade edilmiştir.

    Sonuç olarak; elde edilen bu sonuçlar, baharat sevenlere müjde niteliği taşımakla birlikte; sağlığınız adına baharatlı gıdaları önermek için henüz erkendir. Nitekim çalışma gözlemsel bir çalışma olduğundan, yeterince güçlü de değildir. Bu yüzden bu konuda da beslenmemizi düzenli tutmalı, baharatlı gıdaları aşırıya kaçmadan tüketmeliyiz.

  • Azı karar çoğu zarar: d vitamini

    Azı karar çoğu zarar: d vitamini

    “D vitamini faydalı mıdır?” sorusu, gerek hastalarımız gerekse eş dost tarafından sıkça sorulan sorulardan birisi (ya da birisi haline geldi). Gerçekten de son yıllarda araştırmacıların D vitaminine karşı ilgisinde belirgin bir artış var ve neredeyse bildiğimiz tüm hastalıkların bir şekilde D vitamini ile ilişkili olduğunu ileri süren hatırı sayılır araştırma mevcut.

    Tahmin edeceğiniz üzere bu çalışmaların ortak sonucu “D vitamini faydalıdır” şeklinde. Bununla birlikte bu araştırmaların büyük bir kısmının sonuç bölümü incelendiğinde araştırmacıların “D vitamini alımınızı arttırın” gibi doğrudan bir tavsiyede bulunma konusunda biraz çekimser davrandıkları gözden kaçmıyor. Şimdi yazının başındaki soruya yanıt olarak, her ne kadar insanın içinden “adının içinde vitamin olduğuna göre faydalıdır elbette” diye refleks ve de kaçamak bir yanıt vermek gelse de, işin aslı göründüğünden biraz daha karmaşık gibi. Faydalı olduğu yönünde genel kanıtlar olsa bile, “kime faydalıdır?”, “hangi durumlarda faydalıdır?”, “hangi dozda faydalıdır?” gibi soruların öncelikle yanıt bulması gerekiyor.

    D vitamininin olumlu etkileri olduğu düşünülen ve en çok araştırılan konulardan birisi D vitamininin düşmeler ve de kırık gelişimi üzerine olan etkileri. Daha önce yapılmış çoğu klinik çalışma (aralarında bazı tutarsızlıklar olsa da) D vitamininin düşme ve kırık gelişimini azalttığı yönünde. Önceki çalışmaların sonuçlarına göre, günlük 700-800 ünite D vitamini alımının kırık riskini %13-26, düşme riskini %19-26 oranında azalttığı gösterilmiş. Ek olarak, bu çalışmalar D vitamini ile ilgili en önemli sorunlardan birinin hasta uyumu olduğunu, yani hastaların ilacı her gün düzenli kullanma konusunda pek istekli olmadığını, ortaya koymuş. Bu nedenle Sanders ve arkadaşları, JAMA’da 12 Mayıs 2010 tarihinde yayınlanan araştırmayı planlarken, faydası zaten gösterilmiş olan D vitaminin kullanımını kolaylaştıracak bir şekilde, her gün (düşük doz) almak yerine yılda 1 defa (yüksek doz) uygulamanın, düşme sıklığı ve kırık gelişimi üzerine etkileri nedir sorusunu sormuşlar.

    Çalışma Avustralya’da tek bir merkezde 2003-2008 yılları arasında yürütülmüş. Yaşları 70’in üzerinde ve kalça kırığı için en az 1 risk faktörü bulunan (annede kalça kırığı, eski kırık hikâyesi vb.) 2258 kadının bir bölümüne senede 1 defa ağız yolu ile 500 000 Ünite koleskalsiferol (vitamin D3) diğer bölümüne de plasebo verilmiş ve katılımcılar 3-5 yıl süre ile takip edilmişler. Katılımcılardan düşmeleri ellerindeki takvime işlemeleri istenmiş, kırıklar zaten çekilen röntgen ile bir şekilde kayıt altına alınmış.

    Gelelim çalışmanın sonuçlarına; D vitamini verilen kişiler plasebo verilenler ile kıyaslandığında, düşme sıklığında %15, kırık sıklığında %26 artış saptanmış. Yanlış okuduğunuz ya da yazım hatası olduğu düşüncesiyle az önce okuduğunuz cümleyi yeniden okumayı aklınızdan geçiriyorsanız buna hiç gerek yok. Araştırmacılar burada yer veremeyeceğimiz pek çok ek analiz de yapmışlar ama bu yüksek doz D vitamininin düşme ve kırık riskini ARTTIRDIĞI sonucunu değiştirmemiş. Çalışmanın sonuçları arasında dikkati çeken diğer bir özellik de gerek düşme gerekse kırık sıklığının ilacın verilmesini takip eden ilk 3 ay içerisinde belirgin artış göstermesi (ki bu da bir şekilde düşme ve kırıkların sorumlusunun D vitamini olduğunu destekler nitelikte). İşin açıkçası araştırmacılar bu (beklenilmeyen) sonucu yorumlamaya çalışırken bir hayli zorlanmışlar. Şu an için A.B.D ve Kanada’da 70 yaş üzerindeki bireylere tavsiye edilen D vitamini dozu günde 600 Ünite (üst sınırı 2000 Ünite ki bu da senelik 700 000 Üniteye denk geliyor). Araştırmacılar biraz da buna dayanarak, buradaki sorunun dozun yüksekliğinden ziyade, bu kadar yüksek dozun tek seferde verilmesi olabileceği şeklinde yorum yapmışlar.

    Aslında bu çalışmanın bize anlattığı (ya da hatırlattığı) en önemli şey, insan vücudu ile ilgili hiçbir şeyi düz mantıkla düşünmememiz gerektiği. Araştırmacıların hipotezi tutsa ve bu yazının başlığı “senede 1 defa alınan D vitamini her derde deva” olsa mutlaka daha ilgi çekici olurdu ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor.

  • Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    Biz mi Sosyal Medyayı Kullanıyoruz, Yoksa Sosyal Medya mı Bizi Kullanıyor?

    21. yüzyılın kuşkusuz en göze batan bağımlılığı akıllı telefonlar ve sosyal medya kullanımı olarak karşımıza çıkıyor. Atari, bilgisayar oyunları, internet bağımlılığı derken günümüzde teknoloji dünyasına doğup büyüyen on yaşında çocuklardan tutun, hızla gelişen bu yeni dünyaya ayak uydurmaya çalışan altmış beş yaş üzeri yetişkinlere kadar hepimizin yeni oyuncakları akıllı telefonlarımız ve onları bu kadar vazgeçilmez yapan sosyal medya hesaplarımız (Facebook, Twitter, Instagram vs.) var.  Bu konuda hâlihazırda yapılmış bir sürü araştırmayı bir kenara koyup kahve içmek için oturduğunuz bir yerde masaları izlemeniz bile bu durumu görmenize yeter çünkü artık arkadaşlarımızla ya da ailemizle dışarı çıktığımızda birbirimizin yüzüne bakıp sohbet etmek yerine sadece elimizdeki küçük ekranlara bakıyoruz. Peki, bu durumun olası sonuçları hakkında hiç oturup düşünme fırsatınız oldu mu?

                Sosyal medya ve onun etkileri günümüz araştırmalarının en popüler konularından biri haline geldi. Genellikle ergenler ve genç yetişkinlerle (18-30 yaş aralığı) yapılan çalışmalarda öne çıkan bağlantılı temalardan birkaçı yalnızlık, kaygı bozukları ve tabii ki depresyon. Arkadaşlarımız, ailemiz ve tanıdıklarımızla iletişim kurup kişisel verilerimizi paylaştığımız, haber aldığımız yerler olan sosyal medya hesaplarının, üzerimizdeki etkisi ne kadar kullandığımıza bağlı olarak değişiyor. Bazen özsaygımızı ve hayattan aldığımız keyfi arttırıp bizi mutlu ederken bazen bizi yalnızlığa sürükleyip kendi öz değerimizi sorgulamamıza sebep olabiliyor.* Amerika’da genç yetişkinleler yapılan yakın tarihli bir araştırma sonuçları sosyal medya kullanımı ile depresyonun birbiriyle doğru orantılı bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Yani bu araştırmaya göre ne kadar çok sosyal medya kullanımı o kadar çok depresyon riski demek oluyor. Öz değeri çok yüksek olmayan bireyler değerli oldukları bir platform bulma amacıyla sosyal medyaya daha çok yönelebiliyorlar.***

                Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak kesin olarak sosyal medya depresyona sebep olur diyemeyiz ancak dikkatli olmakta ve bilinç geliştirmekte fayda var. Çünkü ergenlerle yapılan başka bir çalışma gösteriyor ki uyumadan önce sosyal medya hesaplarının kontrol edilmesi uyku kalitesini düşürüyor bu da kaygı problemleri de depresyona sebep olabiliyor.***

                Bilinç kazanmak hepimiz için önemli ve unutmamız gereken şey hayattan aldığımız zevk, mutluluğumuz ve kendimize verdiğimiz değer sosyal medya hesaplarımıza bağlı olmamalı, bu hesaplar sadece onu paylaştığımız platformlar olarak kalmalılar. Tatile çıktığımızda ya da dostlarımızla beraberken ekranların arkasında kalmak yerine telefonlarımızı bırakabilmeli ve anın tadını çıkarabilmeliyiz.

  • Ergenlikte Teknoloji, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergenlikte Teknoloji, İnternet ve Sosyal Medya Bağımlılığı

    Ergen yaşadığı kimlik krizi döneminde, kendini sorgular ve bu dönemde arkadaşlıklar önem kazanır bu da anti sosyal davranışların ortaya çıkmasına neden olabilir. Ergenlikte ortaya çıkan sosyal onay ve kabul gereksinimi teknolojinin sunduğu imkanlarla(sanal chat odaları, sosyal medya uygulamaları, elektronik posta, anlık mesaj vb.) doyurulmaya çalışılır.(Tsai ve Lin,2003)Elde edilen bu doyum rutin kullanımı ve beraberinde bağımlılığı getirmektedir. Teknolojiyi sık kullanan yaş grubu çoğunlukla ergenlerdir bu pek çok araştırma ile resmi olarak kanıtlanmıştır. Yapılan araştırma sonuçlarında, ergenlerin genelde eğlenme ve iletişim amacı ile internet kullanması da bu söyleneni destekler niteliktedir. Zaten ergenlikte yaşanılan kriz hali ergenleri teknoloji ve madde kullanımı bağımlılığına vb. pek çok duruma açık/meyilli hale getirir. Bunun yanı sıra mevcut davranış örüntüleri, iletişim kurma isteği, gruplara katılma istegi, kişisel yardım alma amacı, ”şimdi ve burada” olmaya verilen önem, gündemden haberdar olma ihtiyacı vb. nedenler de bağımlılığı tetikleyen nedenlerdendir. Yaşanılan bu kimlik krizi sırasında teknoloji sayesinde oluşturulan “sanal kimlik” adeta kurtarıcı bir rol oynamaktadır. Çünkü ergenleri gerçek yaşam ve gerçek sorumluluklarından alıkoyar. Ergenler bu fırsatı kullanır ve sanal ortamda “ideal kimliklerini” ortaya koyarlar. Bu durum ergenlerin kendi özelliklerini tanıma fırsatı sağlar. Fakat teknolojik alemde yaşanılan deneyimleri gerçek hayata aktarmak hiç kolay değildir bu durum da ergenleri psikolojik olarak alıngan hale getirir.(Ceyhan,2008)

    Aşırı internet kullanımı sosyal ve psikolojik açıdan iyi hissetmeyi olumsuz etkiler aynı zamanda depresiflik halini de artırır. Yapılan bir araştırmada görülmüş ki yalnız ve depresif olmayan bireylerde de aşırı internet kullanımı depresifliği tetiklemiştir (kraut-ark,1998). Bu araştırma sonucu insanlarda aşırı internet kullanımının olumsuz etkileri hakkında yazılanları doğrular. Aşırı internet kullanımının getirdiği bu kötü hissetme ve depresiflik hali dışında da olumsuz etkiler vardır;

    Zaman algısı bozulur, yaşamsal işlevleri, sorumlulukları ikinci planda kalır, tolerans ve yoksunluk belirtileri ortaya çıkar, bazı sağlık problemlerinin (fiziksel) de ortaya çıktığı görülmüştür. Yine başka bir araştırma sonucunda saptanan veriler ortaya koyuyor ki ergenlerde de aşırı internet kullanımı olduğunda depresif düşünceler ve yalnızlık artış gösteriyor çünkü sosyal medya da edinilen deneyimler gerçek hayata aktarılamıyor. İnternet bağımlılığı olan vakalarda intihar eğilimi oldukça yoğun görülen bir tanıdır. Elbette ki bu sonuçlar ve öne sürülen nedenler olduğu gibi mutlak sebepler değildir. İnternet bağımlılığı sonucu depresyon ve kötü hale düşen vakalar olduğu kadar depresif ve kötü hal sahibi olduğu için internet kullanımını tercih eden vakalar da vardır. (Lin ve Tsai,2002)

    Literatüre baktığımız zaman dünya genelinde ergenlerin internet kullanımı ile ilgi pek çok araştırma yapılmıştır bunların kabaca ortalaması alınacak olursa %1.1 ve %8.2 aralığında denilebilir. (Aradaki bu fark örneklem seçimi vb. metodolojilerden kaynaklanıyor.) (Thatcher ve Goolam,2005;Park, Kim ve Cho,2008). Ülkemizde doğrudan ergenlerin internet bağımlılığı üzerine bir araştırma yapılmamış fakat ergenlerin internet kullanım örüntülerine bakıldığı zaman %7,6’sının problemli internet kullandığı (haftada 12 saatten fazla) belirlenmiştir. (Tahiroğlu ve ark,2008)

  • Soğuk algınlığı belirtileri ve tedavi aşamaları

    Halk arasında “soğuk algınlığı” veya “üşütme” şeklinde adlandırılan hastalık, doktorlar tarafından “viral üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak bilinir. Hastalığın üşüme veya üşütmekle ilgisi olmayıp, bahar ve kış gibi soğuk mevsimlerde salgınlar yapan virüslerin neden olduğu hastalıklardır. En sık rastlanan etkenleri Rhinovirus (%60), Respiratory syncytial virus, Coronavirus, Influenzae virüsü, Parainfluenzae virüsü ve Adenovirus’tür.

    Gribi SA’dan Ayıran Belirtiler Nelerdir?

    Griple soğuk algınlığı bazen birbirine karıştırılır. Grip influenza adı verilen bir virüse bağlı olarak soğuk mevsimlerde ortaya çıkan bir solunum yolu infeksiyonudur. Burun Akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, aksırık, kuru öksürük griple soğuık algınlığının ortak belirtileri olabilir. Gribi soğuk algınlığından ayıran belirtiler ise kas ve eklem ağrısı, halsizlik, yüksek ateş ve baş ağrısının olmasıdır. Çocuklarda 2 yaş altında ateş görülebilir.

    Sağlıklı bir çocuk yılda kaç kez soğuk algınlığı geçirebilir?

    Tüm çocuklar soğuk algınlğı geçirir. Bazıları daha az belirti verir. Sağlılı 1-5 yaş arası çocuklar yılda 8’e kadar sayıda soğuk algınığı geçirebilir. Bunların az bir kısmı orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi hastalıklarla komplike olabilir. Sık sık komplikasyon olmadığı sürece sık soğuk algınlığı geçiren çocuklarda altta yatan bir bağışıklık sistemi hastalığı aranmasıa gerek yoktur.

    Soğuk algınlığı infeksiyonu nasıl yayılır?

    Soğuk algınlığına neden olan virüsler enfekte kişinen salyasına temas etme sonucu bulaşır. Aksırma ve öksürme ile de salyanın solunum yollarına bulaşması da mümkündür. Hastalığın bulaşmasını önlemede en etkin yöntem el yıkama ve gerekirse maske kullanmadır.

    Soğuk algınlığından korunmada günlük C vitamini alımı etkili midir?

    Bu konuda çok sayıda klinik araştırma yapılmıştır. Toplumda dağlıklı bireylerde yapılan 23 ayrı araştırmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, korunma amacıyla günlük alınan 2 gramlık dozlarda bile C vitamininin soğuk algınlığı sıklığını azaltmadığı sonucuna varılmıştır. Bu araştırmaların altısında alt grup analizlerinde sadece şiddetli soğuk veya fiziksel strese maruz kalan askerler, maraton koşucuları ve kayak sporcularında koruyucu dozda günlük olarak alınan C vitamininin soğuk algınlığısıklığını yarı yarıya azalttığı saptanmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde günlük >200 mg C vitamini alımının faydası var mıdır?

    Doktorların çoğu soğuk algınlığı geçiren hastasına C vitamini önermekte veya bu vitamini içeren gıdaları hastalık sırasında bolca tüketmesini önermektedir. Ancak bu konuda yapılan klinik araştırmaların çoğu C vitamininin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmada yararını gösterememiştir. Sadece 1974 yılında yapılan bir araştırmada hastalığın ilk gününde alınan tek 8 gramlık dozun hastalık süresini bir miktar kısalttığı gösterilmiştir. C vitamininin asit yapıda olğu ve yüksek niktarlarda alındığında mideye zarar verebileceği unutulmamalıdır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antihistaminlerin değeri nedir?

    1800 erişkini kapsayan 9 klinik araştırmayı içeren analizlerde birinci kuşak antihistaminik ilaçların burun akıntısı ve aksırık belirtilerini 2. günden sonra azalttığı, ancak bu yararın sınırlı olduğu saptanmıştır. 9000 erişkin ve çocuk hastayı içeren 32 kontrollü araştırmanın bir arada incelenmesi ile elde edilen sonuçlar ise antihistaminik ilaçların tedavide yararını gösterememiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde su buharı solumanın faydası var mıdır?

    Bu konuda yeterli araştırma olmadığından buhar solumanın soğuk algınlığındaki etkinliği bilinmemektedir. B ununla birlikte soğuk mevsimlerde ev içinde nem oranının %40’ın altında olmamasına dikkat edilmelidir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde dekonjestanların yararı var mıdır?

    Dekonjestanların burun tıkanıklığını tek doz uygulamadan sonraki 3-10 st azalttığını gösteren kanıtlar vardır, ancak daha uzun sürede yararı ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Özellikle astım hastalarında solunum yollarının sistemik dekonjestan ilaçlarla kurutulması zararlı olabilir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde ekinezya’nın değeri nedir?

    Sekiz ayrı klinik araştırmanın sonuçları birlikte değerlendirildiğinde bazı ekinezya preparatlarınınsSoğuk algınlığı belirtileri üzerine sınırlı yararı olduğu görsterilmiş, ancak bu araştırmalarda 200 den fazla farklı preparatın kullanılmış olması, preparatların bitkinin farklı kısımlarından elde edilmesi ve ekstraksiyon yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle, bitkinin yararı konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamaktadır. 2007 yılında ekinezya kullanımının etkinliğini araştıran 14 çalışma birarada değerlendirildiğinde ekinezyanın soğuk algınlığı gelişme olasılığını %58 oranında azalttığı, hastalık süresini ise ortalama 1.4 gün azalttığı gösterilmiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde çinko etkili midir?

    Çinkonun soğuk algınlığı tedavisinde etkinliği ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar iki meta-analizle bir arada incelenmiştir. Bu analizlerden birinde belirti sürelerini 7 günde azalttığı, diğerinde ise hiç bir yararı olmadığı sonucuna varılmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotikler kullanılmalı mıdır?

    Gerek klinik çalışmalar gerekse bu açlışmaları bir arada sistematik biçimde bir araya getirerek değerlendiren meta-analizler antibiyotiklerin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmadığını, soğuk algınlığı sırasında veya sonrasında gelişen bakteriyel kulak iltighabı, sinüzit veya zatürre gibi kompliasyon olasılığını da azaltmadığını göstermiştir.

    Soğuk algınlığında doktorlar niçin gereksiz antibiyotik tedavisi uygular?

    Doktorların gereksiz antibiyotik reçete etmesinin nedenleri ebevenyin beklentisini tatmin etme, başka hekimin nasıl olsa antibiyotik yazacağı öngörüsü, aşırı tanı, eksik veya yanlış bilgi, ve komplikasyon korkusudur. Anne ve babaların birçoğu gerçekten solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olduunda doktorun antibiyotik reçete etmesini beklerler, ancak bu beklentileri daha önceden gittikleri hekimin uygulamasından öğrenilen bir tecrübeye dayanır. Eğer aileye daha çok zaman ayrılıp hastalık ve antibiyotikle ilgili açıklama yapılırsa bu beklentilerinin ortadan kalktığı görülmüştür. Antibiyotik verilmeyen üst solunum yolu viral enfeksiyonlarında sonradan bakteriyel enfeksiyon gelişme ve hastanın geri dönme olasılığının artmadığı gösterilmiştir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları içinde antibiyotik tedavisi gerektiren durumlar nelerdir?

    Halk arasınd “beta mirobu” olarak tannan grup A streptokok bakterisine bağlı boğaz ve bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, sinüzit, epiglottit ve boğmaca antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

  • Soğuk algınlığı neden olur? Belirtileri nelerdir?

    Soğuk algınlığının etkeni nedir?

    Halk arasında “soğuk algınlığı” veya “üşütme” şeklinde adlandırılan hastalık, doktorlar tarafından “viral üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak bilinir. Hastalığın üşüme veya üşütmekle ilgisi olmayıp, bahar ve kış gibi soğuk mevsimlerde salgınlar yapan virüslerin neden olduğu hastalıklardır. En sık rastlanan etkenleri Rhinovirus (%60), Respiratory syncytial virus, Coronavirus, Influenzae virüsü, Parainfluenzae virüsü ve Adenovirus’tür.

    Gribi SA’dan Ayıran Belirtiler Nelerdir?

    Griple soğuk algınlığı bazen birbirine karıştırılır. Grip influenza adı verilen bir virüse bağlı olarak soğuk mevsimlerde ortaya çıkan bir solunum yolu infeksiyonudur. Burun Akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, aksırık, kuru öksürük griple soğuık algınlığının ortak belirtileri olabilir. Gribi soğuk algınlığından ayıran belirtiler ise kas ve eklem ağrısı, halsizlik, yüksek ateş ve baş ağrısının olmasıdır. Çocuklarda 2 yaş altında ateş görülebilir.

    Sağlıklı bir çocuk yılda kaç kez soğuk algınlığı geçirebilir?

    Tüm çocuklar soğuk algınlğı geçirir. Bazıları daha az belirti verir. Sağlılı 1-5 yaş arası çocuklar yılda 8’e kadar sayıda soğuk algınığı geçirebilir. Bunların az bir kısmı orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi hastalıklarla komplike olabilir. Sık sık komplikasyon olmadığı sürece sık soğuk algınlığı geçiren çocuklarda altta yatan bir bağışıklık sistemi hastalığı aranmasıa gerek yoktur.

    Soğuk algınlığı infeksiyonu nasıl yayılır?

    Soğuk algınlığına neden olan virüsler enfekte kişinen salyasına temas etme sonucu bulaşır. Aksırma ve öksürme ile de salyanın solunum yollarına bulaşması da mümkündür. Hastalığın bulaşmasını önlemede en etkin yöntem el yıkama ve gerekirse maske kullanmadır.

    Soğuk algınlığından korunmada günlük C vitamini alımı etkili midir?

    Bu konuda çok sayıda klinik araştırma yapılmıştır. Toplumda dağlıklı bireylerde yapılan 23 ayrı araştırmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, korunma amacıyla günlük alınan 2 gramlık dozlarda bile C vitamininin soğuk algınlığı sıklığını azaltmadığı sonucuna varılmıştır. Bu araştırmaların altısında alt grup analizlerinde sadece şiddetli soğuk veya fiziksel strese maruz kalan askerler, maraton koşucuları ve kayak sporcularında koruyucu dozda günlük olarak alınan C vitamininin soğuk algınlığısıklığını yarı yarıya azalttığı saptanmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde günlük >200 mg C vitamini alımının faydası var mıdır?

    Doktorların çoğu soğuk algınlığı geçiren hastasına C vitamini önermekte veya bu vitamini içeren gıdaları hastalık sırasında bolca tüketmesini önermektedir. Ancak bu konuda yapılan klinik araştırmaların çoğu C vitamininin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmada yararını gösterememiştir. Sadece 1974 yılında yapılan bir araştırmada hastalığın ilk gününde alınan tek 8 gramlık dozun hastalık süresini bir miktar kısalttığı gösterilmiştir. C vitamininin asit yapıda olğu ve yüksek niktarlarda alındığında mideye zarar verebileceği unutulmamalıdır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antihistaminlerin değeri nedir?

    1800 erişkini kapsayan 9 klinik araştırmayı içeren analizlerde birinci kuşak antihistaminik ilaçların burun akıntısı ve aksırık belirtilerini 2. günden sonra azalttığı, ancak bu yararın sınırlı olduğu saptanmıştır. 9000 erişkin ve çocuk hastayı içeren 32 kontrollü araştırmanın bir arada incelenmesi ile elde edilen sonuçlar ise antihistaminik ilaçların tedavide yararını gösterememiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde su buharı solumanın faydası var mıdır?

    Bu konuda yeterli araştırma olmadığından buhar solumanın soğuk algınlığındaki etkinliği bilinmemektedir. B ununla birlikte soğuk mevsimlerde ev içinde nem oranının %40’ın altında olmamasına dikkat edilmelidir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde dekonjestanların yararı var mıdır?

    Dekonjestanların burun tıkanıklığını tek doz uygulamadan sonraki 3-10 st azalttığını gösteren kanıtlar vardır, ancak daha uzun sürede yararı ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Özellikle astım hastalarında solunum yollarının sistemik dekonjestan ilaçlarla kurutulması zararlı olabilir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde ekinezya’nın değeri nedir?

    Sekiz ayrı klinik araştırmanın sonuçları birlikte değerlendirildiğinde bazı ekinezya preparatlarınınsSoğuk algınlığı belirtileri üzerine sınırlı yararı olduğu görsterilmiş, ancak bu araştırmalarda 200 den fazla farklı preparatın kullanılmış olması, preparatların bitkinin farklı kısımlarından elde edilmesi ve ekstraksiyon yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle, bitkinin yararı konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamaktadır. 2007 yılında ekinezya kullanımının etkinliğini araştıran 14 çalışma birarada değerlendirildiğinde ekinezyanın soğuk algınlığı gelişme olasılığını %58 oranında azalttığı, hastalık süresini ise ortalama 1.4 gün azalttığı gösterilmiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde çinko etkili midir?

    Çinkonun soğuk algınlığı tedavisinde etkinliği ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar iki meta-analizle bir arada incelenmiştir. Bu analizlerden birinde belirti sürelerini 7 günde azalttığı, diğerinde ise hiç bir yararı olmadığı sonucuna varılmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotikler kullanılmalı mıdır?

    Gerek klinik çalışmalar gerekse bu açlışmaları bir arada sistematik biçimde bir araya getirerek değerlendiren meta-analizler antibiyotiklerin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmadığını, soğuk algınlığı sırasında veya sonrasında gelişen bakteriyel kulak iltighabı, sinüzit veya zatürre gibi kompliasyon olasılığını da azaltmadığını göstermiştir.

    Soğuk algınlığında doktorlar niçin gereksiz antibiyotik tedavisi uygular?

    Doktorların gereksiz antibiyotik reçete etmesinin nedenleri ebevenyin beklentisini tatmin etme, başka hekimin nasıl olsa antibiyotik yazacağı öngörüsü, aşırı tanı, eksik veya yanlış bilgi, ve komplikasyon korkusudur. Anne ve babaların birçoğu gerçekten solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olduunda doktorun antibiyotik reçete etmesini beklerler, ancak bu beklentileri daha önceden gittikleri hekimin uygulamasından öğrenilen bir tecrübeye dayanır. Eğer aileye daha çok zaman ayrılıp hastalık ve antibiyotikle ilgili açıklama yapılırsa bu beklentilerinin ortadan kalktığı görülmüştür. Antibiyotik verilmeyen üst solunum yolu viral enfeksiyonlarında sonradan bakteriyel enfeksiyon gelişme ve hastanın geri dönme olasılığının artmadığı gösterilmiştir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları içinde antibiyotik tedavisi gerektiren durumlar nelerdir?

    Halk arasınd “beta mirobu” olarak tannan grup A streptokok bakterisine bağlı boğaz ve bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, sinüzit, epiglottit ve boğmaca antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

  • Soğuk algınlığı!!

    Soğuk algınlığı!!

    Soğuk algınlığının etkeni nedir?

    Halk arasında “soğuk algınlığı” veya “üşütme” şeklinde adlandırılan hastalık, doktorlar tarafından “viral üst solunum yolu enfeksiyonu” olarak bilinir. Hastalığın üşüme veya üşütmekle ilgisi olmayıp, bahar ve kış gibi soğuk mevsimlerde salgınlar yapan virüslerin neden olduğu hastalıklardır. En sık rastlanan etkenleri Rhinovirus (%60), Respiratory syncytial virus, Coronavirus, Influenzae virüsü, Parainfluenzae virüsü ve Adenovirus’tür.

    Gribi SA’dan Ayıran Belirtiler Nelerdir?

    Griple soğuk algınlığı bazen birbirine karıştırılır. Grip influenza adı verilen bir virüse bağlı olarak soğuk mevsimlerde ortaya çıkan bir solunum yolu infeksiyonudur. Burun Akıntısı, burun tıkanıklığı, boğaz ağrısı, aksırık, kuru öksürük griple soğuık algınlığının ortak belirtileri olabilir. Gribi soğuk algınlığından ayıran belirtiler ise kas ve eklem ağrısı, halsizlik, yüksek ateş ve baş ağrısının olmasıdır. Çocuklarda 2 yaş altında ateş görülebilir.

    Sağlıklı bir çocuk yılda kaç kez soğuk algınlığı geçirebilir?

    Tüm çocuklar soğuk algınlğı geçirir. Bazıları daha az belirti verir. Sağlılı 1-5 yaş arası çocuklar yılda 8’e kadar sayıda soğuk algınığı geçirebilir. Bunların az bir kısmı orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi hastalıklarla komplike olabilir. Sık sık komplikasyon olmadığı sürece sık soğuk algınlığı geçiren çocuklarda altta yatan bir bağışıklık sistemi hastalığı aranmasıa gerek yoktur.

    Soğuk algınlığı infeksiyonu nasıl yayılır?

    Soğuk algınlığına neden olan virüsler enfekte kişinen salyasına temas etme sonucu bulaşır. Aksırma ve öksürme ile de salyanın solunum yollarına bulaşması da mümkündür. Hastalığın bulaşmasını önlemede en etkin yöntem el yıkama ve gerekirse maske kullanmadır.

    Soğuk algınlığından korunmada günlük C vitamini alımı etkili midir?

    Bu konuda çok sayıda klinik araştırma yapılmıştır. Toplumda dağlıklı bireylerde yapılan 23 ayrı araştırmanın sonuçları bir arada değerlendirildiğinde, korunma amacıyla günlük alınan 2 gramlık dozlarda bile C vitamininin soğuk algınlığı sıklığını azaltmadığı sonucuna varılmıştır. Bu araştırmaların altısında alt grup analizlerinde sadece şiddetli soğuk veya fiziksel strese maruz kalan askerler, maraton koşucuları ve kayak sporcularında koruyucu dozda günlük olarak alınan C vitamininin soğuk algınlığısıklığını yarı yarıya azalttığı saptanmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde günlük >200 mg C vitamini alımının faydası var mıdır?

    Doktorların çoğu soğuk algınlığı geçiren hastasına C vitamini önermekte veya bu vitamini içeren gıdaları hastalık sırasında bolca tüketmesini önermektedir. Ancak bu konuda yapılan klinik araştırmaların çoğu C vitamininin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmada yararını gösterememiştir. Sadece 1974 yılında yapılan bir araştırmada hastalığın ilk gününde alınan tek 8 gramlık dozun hastalık süresini bir miktar kısalttığı gösterilmiştir. C vitamininin asit yapıda olğu ve yüksek niktarlarda alındığında mideye zarar verebileceği unutulmamalıdır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antihistaminlerin değeri nedir?

    1800 erişkini kapsayan 9 klinik araştırmayı içeren analizlerde birinci kuşak antihistaminik ilaçların burun akıntısı ve aksırık belirtilerini 2. günden sonra azalttığı, ancak bu yararın sınırlı olduğu saptanmıştır. 9000 erişkin ve çocuk hastayı içeren 32 kontrollü araştırmanın bir arada incelenmesi ile elde edilen sonuçlar ise antihistaminik ilaçların tedavide yararını gösterememiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde su buharı solumanın faydası var mıdır?

    Bu konuda yeterli araştırma olmadığından buhar solumanın soğuk algınlığındaki etkinliği bilinmemektedir. B ununla birlikte soğuk mevsimlerde ev içinde nem oranının %40’ın altında olmamasına dikkat edilmelidir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde dekonjestanların yararı var mıdır?

    Dekonjestanların burun tıkanıklığını tek doz uygulamadan sonraki 3-10 st azalttığını gösteren kanıtlar vardır, ancak daha uzun sürede yararı ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Özellikle astım hastalarında solunum yollarının sistemik dekonjestan ilaçlarla kurutulması zararlı olabilir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde ekinezya’nın değeri nedir?

    Sekiz ayrı klinik araştırmanın sonuçları birlikte değerlendirildiğinde bazı ekinezya preparatlarınınsSoğuk algınlığı belirtileri üzerine sınırlı yararı olduğu görsterilmiş, ancak bu araştırmalarda 200 den fazla farklı preparatın kullanılmış olması, preparatların bitkinin farklı kısımlarından elde edilmesi ve ekstraksiyon yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerle, bitkinin yararı konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün olmamaktadır. 2007 yılında ekinezya kullanımının etkinliğini araştıran 14 çalışma birarada değerlendirildiğinde ekinezyanın soğuk algınlığı gelişme olasılığını %58 oranında azalttığı, hastalık süresini ise ortalama 1.4 gün azalttığı gösterilmiştir.

    Soğuk algınlığı tedavisinde çinko etkili midir?

    Çinkonun soğuk algınlığı tedavisinde etkinliği ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve bu çalışmalar iki meta-analizle bir arada incelenmiştir. Bu analizlerden birinde belirti sürelerini 7 günde azalttığı, diğerinde ise hiç bir yararı olmadığı sonucuna varılmıştır.

    Soğuk algınlığı tedavisinde antibiyotikler kullanılmalı mıdır?

    Gerek klinik çalışmalar gerekse bu açlışmaları bir arada sistematik biçimde bir araya getirerek değerlendiren meta-analizler antibiyotiklerin soğuk algınlığı belirtilerini azaltmadığını, soğuk algınlığı sırasında veya sonrasında gelişen bakteriyel kulak iltighabı, sinüzit veya zatürre gibi kompliasyon olasılığını da azaltmadığını göstermiştir.

    Soğuk algınlığında doktorlar niçin gereksiz antibiyotik tedavisi uygular?

    Doktorların gereksiz antibiyotik reçete etmesinin nedenleri ebevenyin beklentisini tatmin etme, başka hekimin nasıl olsa antibiyotik yazacağı öngörüsü, aşırı tanı, eksik veya yanlış bilgi, ve komplikasyon korkusudur. Anne ve babaların birçoğu gerçekten solunum yolu enfeksiyonu belirtileri olduunda doktorun antibiyotik reçete etmesini beklerler, ancak bu beklentileri daha önceden gittikleri hekimin uygulamasından öğrenilen bir tecrübeye dayanır. Eğer aileye daha çok zaman ayrılıp hastalık ve antibiyotikle ilgili açıklama yapılırsa bu beklentilerinin ortadan kalktığı görülmüştür. Antibiyotik verilmeyen üst solunum yolu viral enfeksiyonlarında sonradan bakteriyel enfeksiyon gelişme ve hastanın geri dönme olasılığının artmadığı gösterilmiştir.

    Üst solunum yolu enfeksiyonları içinde antibiyotik tedavisi gerektiren durumlar nelerdir?

    Halk arasınd “beta mirobu” olarak tannan grup A streptokok bakterisine bağlı boğaz ve bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı, sinüzit, epiglottit ve boğmaca antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

  • Affetmek iyileştirir

    Affetmek iyileştirir

    Bazen eşimizin, arkadaşlarımızın yaptıklarını affetmekte zorlanırız. Affetmek bazen dünyanın en zor şeyi olabilir ama biraz gayret ederseniz bunun sizi iyileştirip ve özgürleştirdiğini görebilirsiniz.

    Yapılan birçok araştırma bu tezi desteklemektedir. San Diego Üniversitesi’nde 200 kişi üzerinde yapılan araştırmada, kendilerini üzen kişilere kin tutmayıp onları affetmenin kişilerin sağlıklarını olumlu yönde etkilediği, affedenlerin kan basınçlarının düştüğü ve kalp sağlıklarının daha iyiye gittiği ortaya çıkmıştır.

    Affetmek, uzun ve sağlıklı yaşamanıza da destek olur. Amerika’nın saygın dergilerinden Newsweek ‘in haberine göre, affedememe durumlarında stres hormonu olan Kortizol seviyesi artmakta, kalp hastalıkları, sinirsel bozukluk ve hafıza kaybı riski büyümektedir. Bu konuda yapılan 1200 klinik araştırma, negatif duyguların insanın hem psikolojik hem de fiziksel sağlığına zarar verdiğini gösteriyor.

    Stanford Üniversitesi’nde 259 kişi üzerinde yapılan farklı bir araştırma ise kişilere affetmeyi öğretmeyi amaçlamış. Deneye katılan kişiler kendilerine zarar veren olay durum veya kişileri affettikten sonra, daha az acı duyduklarını belirtmişler.

    Yapılan araştırmalar göstermiştir ki, affetmeyi öğrenen kişiler sadece duygusal değil fiziksel olarak da kendilerini daha iyi hissetmektedirler. Örneğin deney sonucunda stresten kaynaklanan sırt ağrısı, uykusuzluk ve mide ağrısı gibi ruhsal ve fiziksel belirtilerin de bu kişilerde önemli ölçüde azaldığı tespit edilmiştir.

    Affetmek doğru bakış açısı geliştirmenize de ışık tutar. Çünkü çamurla kaplı arabanızın camını yıkadığınızda hem camı temizlenmiş olursunuz hem de rahat bir görüşe kavuşursunuz.

    Affetmek, sizi özgürleştirmektir. Affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmek aslında kendimize yaptığımız en büyük iyiliktir.

    Affetmek, yaşamdan keyif almanızı sağlar, öfkenin, nefretin tutsaklığından özgürleşmenizi sağlar. Kendimizle ruhsal teması tekrar kurmamıza yardım eder.

    Affetmek aslında bilinçaltınızla çok sıcak bir ilişki kurmanız anlamına da gelir.

    Kendi ruhunuzla daha iyi sohbet etmenize yardımcı olur. Böylece sorunları çözmede kendinize dostça yaklaşmış olursunuz

    Peki affetmek neden zordur?

    Çoğu insan affetmenin, nefret ettiği kişiyi suçsuz bulduğu anlamına geleceğini sanır. Oysa affetmek, geçmişteki olumsuz anıların boyunduruğundan kurtulmak, olumsuz duyguların yaşamımızı kontrol etmesine son vermek demektir. Affetmek sanılanın aksine, bir hatayı görmezden gelmek demek değildir. Geçmişte yaşadığımız deneyimleri unutmak anlamına da gelmez, tam tersi yaşananları bir ders olarak görmek ve aynı tuzaklara düşmemektir affetmek.

    Panik atak yaşayan bir doktor danışanım vardı, annesinin kanserden ölümünden dolayı kendini suçluyor ve affedemiyordu. ’’Doktorum ama annemi iyileştiremedim; belki Amerika’ya götürseydim iyi olabilirdi’’ düşünceleri ve suçluluk duyguları ile doluydu. Hipnoterapi, yaratıcı imgelem ve duygusal özgürleşme tekniklerini içeren çalışmalarda olayın ayrıntıları ortaya çıktı. Annesinin vefatından sonra arabamı kullanamam diye otobüse binmiş ve otobüste zihninde hep aynı cümleler dönmüştü: ’’Annemi iyileştiremedim, belki Amerika’ya götürseydim…’’ bu esnada nefesi daralmış, boğulur gibi olmuş, bayılacağından hatta öleceğinden korkmuş ve ilk panik atağını o zaman geçirmiş. Artık her otobüs gördüğünde hatta düşündüğünde bile panik atağı başlıyor, boğuluyormuş gibi hissediyordu. Terapi seanslarında bunları fark edip, panik atağın nedenlerini anladı ve o duygular boşaltıldı. Çok rahatlamıştı ama esas iyileşme kendini affedince, artık suçlamayınca olacaktı, öyle de oldu. Annesinin kanser hastalığında bir doktor olarak elinden geleni yaptığı, kendisinin bir suçu olmadığı bilinçaltı düzeyde çalışıldı. Seansta annesi ile sohbet ettiği, karşılıklı sandalyede oturdukları bir an hayal ettirildi: Annesi onu çok sevdiğini, hastalığında ona çok iyi baktığını, onunla gurur duyduğunu söylerken ağlıyordu. Kendini affetme olumlamaları ile daha da rahatladı. Sonra annesinin rahatsızlığı sırasında sıkça annesinin yanına gittiği için şikayet eden eşine olan kızgınlığını hatırladı. Mutlu ve huzurlu olmak için onu da affetmesi gerektiği söylenince: ’’Bunu yapamam, onu affedemem, bunu hak etmiyor ‘’dedi. ”O hak ettiği için değil, senin iyileşmen, özgürleşmen için affetmelisin” telkinlerini çalıştık. Affetmek onun haklı olduğunu kabul etmek değildir, onun için değil kendimiz için affederiz. Yüklerimizden özgürleşmek için. Artık panik atak yaşamıyor, hem kendini hem de eşini affederek iyileşti…

  • Organik beyin sendromu, qeeg, neuroguide veri tabanı, nöroterapi veya müslüman mahallesinde salyangoz satanlar

    Kafanıza sert bir darbe aldığınızda, beyin ile kafatası arasındaki hareket farkı şiddet yaratır ve bu da travmatik beyin hasarıyla sonuçlanır (TBH). Frontal ve temporal bölgeler çürüklere ve eziklere karşı daha hassastır. Darbe anındaki zarara ek olarak, beynin kafatasına çarpıp geri gelmesinden kaynaklanan bir zedelenme meydana gelir ve ileride de bir probleme neden olabilir. Beyaz ve gri madde arasındaki sınırdaki bozulma aksonal kırılmalara neden olabilir.

    Organik Beyin Sendromu terimi ya da DSM-IV’de ifade edildiği gibi çarpma neticesi olan bozukluklar terimi, 12 ay ve daha sonrasında bazen de hasardan yıllar sonra süren rezidüel semptomların (kalıntı belirtiler) sınıflandırılması açısından tanımlanmıştır. Hafif kafa travmaları her ne kadar tehlikesiz olarak düşünülse de, insanların önemli bir kısmı, MRI ve CT taramalarda herhangibir anormallik görünmese de haftalar ya da aylar bazen de hasardan yıllar sonra süren şikayetler rapor etmişlerdir.

    Organik Beyin Sendromundaki problemlerin özü, Dikkat Eksikliği, Uyum Zorluğu ve Ruhdurumu Bozukluklarıdır. Buna ek olarak bu problemlerden yakınanlar sık sık, hafıza ve sosyalizasyon problemleri, sık sık başağrıları ve kişilik değişiklikleri rapor etmişlerdir.

    Hastalar;

    Dikkat Eksikliği, zihinsel kuvveti muhafaza etmekte zorluk.

    Yorgunluk, bitkinlik

    Dürtüsellik, sinirlilik

    Çabuk hayal kırıklığına uğrama

    Mizaç patlamaları ve ruhdurumu değişiklikleri

    Öğrenme ve Hafıza problemleri

    Planlamada ve problem çözmede bozulma

    İnatçılık, sabit düşünce

    İnisiyatif alamama

    Düşünce ve hareket arasında bozulma

    İletişim zorlukları

    Sosyal olarak uygunsuz davranışlar sergileme

    İçgörünün olmaması ve “ben” odaklı olma

    Kendi farkındalığında problem yaşama

    Dengede bozulma

    Baş dönmesi ve baş ağrıları

    Kişilik değişimlerinden şikayetçidir.

    Bu kronik semptomlara rağmen, CT scan ve MRI gibi sık kullanılan klasik görüntülü testlerde, beyinde anormallik olduğuna dair herhangi bir kanıt olmayabilir. Sonuç olarak bu kişi “öfkeli, çabuk kızan” ya da duygudurumu problemi ve/veya öfke problemi yaşayan bir kişi olarak ya da kişilik bozukluğu veya psikolojik bir problemi var diye sınıflandırılabilir.

    ORGANİK BEYİN SENDROMUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

    KANTİTATİF EEG (QEEG)

    QEEG, beyindeki elektriksel aktivitenin istatistiksel değerlendirilmesidir. Emprik, objektif ve hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun çeşitli nörofizyolojik patternlerinde yüksek oranda bir hassasiyetle teşhis ve ayırt etme özelliği gösterildiği için, Organik Beyin Sendromunun değerlendirmesinde özellikle uygundur.

    Yakın zamanda yayınlanmış bilimsel literatür çalışmalarının tekrar gözden geçirilmesinde, QEEG’nin diğer görsel tekniklere kıyasla hafif travmatik beyin hasarı ve organik beyin sendromu (kafa travması) ile ilintili beyin işlev bozukluğunun tespitinde çok daha başarılı olduğunu teyit etmektedir.

    Beyin Hasarı olasılık indeksi, istatistiksel olasılıkla kişide hafif travmatik beyin hasarı olup olmadığını söyler. Organik beyin sendromuna bağlı belirtilerin organik temelli olduğuna dair sonucu destekleyen ilave kanıtlar da verir. 1990 yılından beri QEEG ile ilgili 34.000’den fazla araştırma yayınlanmıştır. Bu araştırmalarda herhangibir olumsuz sonuç alınmamıştır. QEEG’nin klinikte kullanımı ile ilgili bir tek olumsuz kritik alan araştırma 1997 yılında Nöroloji Akademisinden Newer tarafından yayınlanmıştır.

    O araştırmada belirtilen düşünceler, Klinik EEG ve Klinik Nörobilim Birliği tarafından belirsiz ve yalnızca şüpheye dayalı ve destekleyici kanıtlar olmadığı gerekçesiyle itimat edilmedi ve etraflı bir şekilde yeniden gözden geçirilmesi dahi yapılmadan çürütüldü.

    DİKKAT DEĞİŞKENLERİ TESTİ (T.O.V.A)

    Dikkat Değişkenleri testi (T.O.V.A) bilgisayar aracılığıyla yapılan kesintisiz performans testidir. Teste katılanların, ellerindeki düğmeye bilgisayarda hedefi gördükleri zaman basmaları , hedefi görmedikleri zaman da kendilerini tutmaları istenilen bir testtir. Puanlar, standardize puanlamalar çıkarabilmesi için uygun yaşa göre karşılaştırılır ve dikkatin dört değişkenine göre faydalı ve objektif bilgi verir.

    * Dikkat ve konsantre olabilme ve zihinsel gayreti muhafaza etmek
    * Dürtü kontrolü
    * Reaksiyon zamanı
    * İlginin başka tarafa kayması (yanıtlarda değişkenlik)

    T.O.V.A ,dikkat sistemindeki bozulmanın derecesini ölçen, objektif, başlı başına ve emprik bir ölçümdür.

    ORGANİK BEYİN SENDROMU (KAFA TRAVMASI) TEDAVİSİ

    Klinik EEG ve Nörobilim dergisinin 2004 yılı Ekim sayısındaki araştırma, QEEG’nin, organik beyin sendromunun değerlendirilmesinde en hassas görsel araç olduğu ve Nöroterapinin de organik beyin sendromunda en ümit verici tedavi olduğu sonucuna varmıştır.

    İLAÇ, DANIŞMANLIK VE KOGNİTİF TERAPİ

    İlaç, geçici olarak sıkıntılara yardım edebilir ve danışmanlık bazı insanlara dürtü ve öfke kontrolünü anlamalarında yardımcı olabilir. Ancak literatürde, ilacın veya kognitif terapinin, organik beyin sendromunda bilişsel problemleri veya konsantrasyonu etkili bir şekilde iyileştirdiğine dair herhangibir kanıt yoktur.

    NÖROTERAPİ

    Dikkat problemi ve hafif travmatik beyin hasarı olan kişilerde yavaş beyin dalgası aktivitesi ve koherans anormallikleri daha fazladır. Nöroterapi (EEG Biofeedback) operant şartlanma yöntemiyle hastalara, beyin dalgası aktivitesinde daha fazla normal patternler üretmeleri için görsel / işitsel ödüller verilir. 1970’li yıllardan beri çalışmalar gösteriyor ki, nöroterapi ile hastalar disfonksiyonel beyin dalgası paternlerini normalize ederek beyinlerinde normal fonksiyonun gelişmesine yardımcı olmayı öğrenebilirler. Nöroterapideki en son gelişme de düzeltilmesi gereken spesifik beyin dalgası paternlerini QEEG kullanımıyla tespit edebilmektir.

    Nöroterapi aynı zamanda organik beyin sendromu olmayan kişilerde zihinsel performansı artırmak ve konsantrasyonu geliştirmek için de kullanılabilir

    3D (ÜÇ BOYUTLU) BRAIN MAPPING (BEYİN HARİTALAMASI)

    Üç boyutlu beyin haritalama tekniği ilk kez 1994’te uygulanmıştır. Psikiyatrik hastalıklarda 3D (üç boyutlu) Beyin Görüntüleme Yöntemleri son yıllarda giderek önem kazanmaktadır.

    3D Beyin Haritalaması önce EEG çekimi ile başlar. Daha sonra QEEG (Kantitatif EEG) programı ile beynin 1-40 Hz aralığında yer alan beyin dalgaları analiz edilir. Program, yakınması olmayan ve nöropsikiyatrik testleri normal sonuç veren kişilerin yer aldığı bir veritabanı ile çekimi yapılan kişinin verilerini karşılaştırır.

    Beynin dalga frekansları ölçülür ve ardından 3D Beyin Haritalama uygulamasına geçilir. Sinir hücrelerinin aktivitesi ve sinir iletileri S-LORETA ile üç boyutlu olarak görüntülenir. Bu çekimlerin bir arada yapılması hem EEG hem MEG (Magnetoensefalaografi) imkanı sağlarken hem de 3D Beyin Haritalama görüntüleri elde edilir.

    3D Beyin Haritalama (Brain Mapping), beynin görüntüsünü verirken, beynin çalışma özelliklerini, kanlanmasını, kan akımını, simetrisini, beynin bozulmuş fonksiyonlarını ve fonksiyonu bozulmuş beyin alanlarını 3D (üç boyutlu) olarak analiz eder.

    Çocuklarda 3D Beyin Haritalama tekniğinin kullanıldığı alanlar, öncelikle Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Disleksi, Gelişim Gerilikleri, Otizm, Asperger Sendromu olmakla birlikte, bu uygulama giderek daha fazla tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

    Gençlerde ve yetişkinlerde görülen nöropsikiyatrik hastalıklardan özellikle Depresyon, Panik Atak, Uyuşturucu Kullanımı, Anoreksiya ve Bulimia Nervosa, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Şizofreni, Bipolar Bozukluk, Alzheimer Hastalığı, Demanslar, Anevrizmalar, Kafa Travmaları, Beyin Kanamaları ve İnmelerde 3D Beyin Haritalama son derece aydınlatıci bir degerlendirme yontemidir.

    3D Beyin Haritalama Yöntemi “tanı koyma, tanıyı güçlendirme, tedavi sonuçlarını ölçme ve değerlendirmede” şu anda elimizde bulunan gelişmiş teknolojik yöntemlerden birisidir. Pek çok psikiyatrik hastalıkta tedavi öncesi ve sonrası 3D görüntüler karsılaştırılır ve tedavi sonuçları kantitatif olarak değerlendirilebilir. Böylece ruhsal hastalıklarda uygun tedaviyi seçme, tedavinin devamı ya da sonlandırılmasında doğru kararlar alınmasını sağlar.

    NEUROGUIDE Beyin dalgası veri tabanı Türk normlarına uygunmudur

    Dikkat ve davranış sorunu olan 6-17 yaş grubu 275 çocuk ve ergende beyin dalgaları kayıtlamasıyla Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) teşhisi konmasına yarayan beyin dalgası veri tabanı, FDA (Amerikan ulusal besin ve ilaç birliği) tarafından onay almıştır.

    DEHB teşhisi sırasında diğer verilerle birlikte doktorların daha doğru teşhis koymasına büyük yardımı olacak bu yöntemi, ABD’nin Georgia eyaletinden ‘Neuropsychiatric EEG-Based Assessment Aid (NEBA) Health’ geliştirdi.

    1998’de New York Üniversitesi tarafından geliştirilen FDA onaylı NxLink Nörometrik normatif veri tabanının, multi-disipliner tıbbi muayeneler yoluyla fonksiyonunun normal olduğu onaylanmış, yaşları 6-90 arasında değişen 650 kişiden alınan EEG kayıt larıyla DEHB, öğrenme zorluğu, kafa travması, şizofreni, depresyon, bipolar bozukluk, Alzheimer hastalığı, damarsal bunama, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi rahatsızlıkları yüzde 90’ın üzerinde doğrulukla ayırt edilebiliyor.

    Maryland Üniversitesi bilimadamları tarafından FDA onaylı Neuroguide veri tabanı, yaşları 2-83 yaş arasında değişen 775 kişiden alınan EEG kayıtlarıyla yüzde 90-94 doğrulukla kafa travması ve öğrenme zorluğunu ayırt edebiliyor.

    CNS (Central Nervous System) grubundan bilimadamları, FDA onaylı r (referans) EEG veri tabanı geliştirdiler ve psikiyatrik ilaçları (anti-depresanlar, stimulanlar,antiepileptik, beta blokerler ve benzo grubu) kişinin beyin dalgalarıyla karşılaştırdıklarında kişiye uygun hangi ilacın çalışacağını yüzde 75-80 doğrulukla tespit ediyor.

    r-EEG veri bankası, ABD’de 17 sene süren bilimsel ve objektif araştırmalar sonucu geliştirilmiş.1600 hasta, 13 bin ilaç tedavisi, ve 6 aydan fazla takip içeren bir çalışma geri planında bulunur. Bu yönü ile de çok değerli bir veri tabanıdır. Beyin dalgası kayıtlaması olan EEG’yi nörometrik veri tabanında analiz eden bu yöntemlerin;

    1- Birçok hastalığın erken teşhisi,

    2- Anormal beyin davranışlarının niceliksel değerlendirmesi (Neurofeedback tedavi protokollarının seçiminde kullanılması),

    3- Zaman içerisinde anormallik derecesinde görülen değişikliklerin izlenmesi,

    4- Birtakım rahatsızlıkların bilgisayar destekli ayırt edici teşhislerinin yanı sıra normal ve anormal EEG’nin ayırt edilmesi,

    5- Tedaviye verilecek yanıtın tahmin edilmesi (İlaçlar, neurofeedback)

    6- Tedavi sonuçlarının niceliksel olarak tahmin edilmesi alanlarında büyük klinik başarıya sahip olduğu gösterildi. Ama kim için ?Elbette ki
    Amerikan halkı veya hastaları için…

    Nitekim daha geçenlerde Türkiye Havayolu Pilotları Derneği (TALP A) tarafından düzenlenen 4. Pilotlar Çalıştayı’na da bu konu damgasını vurdu. Çalıştaya katılan Psikolog Afife Solak Uzel, “İnsan psikoloji durağan değil dinamik. Pilotlara yılda bir kere yapılan sağlık muayenelerine ve psikolojik testlere, özelikle kişilik testlerinin ve stresle başa çıkma becerilerini ölçen testlerin de eklenmesi gerekir” dedi.

    ‘YEREL KÜLTÜRE UYARLANMALI ’

    Pilot adayı seçimlerindeki psikolojik testlerin Türkçe’ye ve Türk kültürüne adapte edilmesi gerektiğine vurgu yapan Uzel, “Ülkemizde uygulanan psikoteknik testlerin çoğu İngilizce. Artık kendi milli testlerimizi yapmamız gerekiyor. Aksi takdirde bu testlerin hiçbir geçerliliği olmuyor. Kendi dilimizde bile aynı kelimelere farklı anlamlar yüklerken, başka bir dilde uygulanan testi tam olarak algılayıp doğru cevaplamak mümkün olmasa gerek. Sadece test de yeterli değil. Testten önce ve sonra birer görüşme yapılmalı” diye konuştu.

    Biz de Psikolog sayın Afife hocaya tamamen katılıyoruz.

    Peki ama ülkemizde bizim normlarımıza yönelik veri tabanı var mıdır? ELBETTE! Bunun için öncelikle nöropsikolojik test nedir,kriterleri nedire bakmak gerek;

    Nörospikolojik test nedir?

    Nöropsikolojik testler, zihinsel ve psikolojik süreçleri beyin yapı ve süreçleriyle ilişkilendirerek ölçen psikometrik araçlardır.

    Hangi nöropsikolojik testlerin bilimsel değeri vardır? Hangi testler ölçme ve değerlendirmede kullanılmalıdır?

    Toplumsal ve kültürel özellikler göz önüne alınarak uyarlanmış olanlar,

    Güvenirliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Hangi zihinsel ve psikolojik süreçleri ölçtüğü yani geçerliği ülkemizde yapılan araştırmalarla ortaya konmuş olanlar,

    Yaş ve eğitim grupları için norm değerleri araştırmalarla ortaya konmuş olanlar.

    BİLNOT Bataryası nedir?

    BİLNOT’un açılımı “Bilişsel Potansiyeller için Nöropsikolojik Test Bataryası”dır. Psikometri alanında “Batarya” terimi, belirli bir amaca yönelik olarak bir araya getirilmiş testler topluluğunu belirtir. Bataryaların bir kısmı karmaşık işlevlerin değişik yönlerini ölçer (yönetici işlevler gibi), bazıları da beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur.

    BİLNOT Bataryası beyin işlevlerini taramak amacıyla oluşturulmuştur. Bu amaç bağlamında, Batarya, temel zihinsel/psikolojik işlevlerin de taranmasını sağlamaktadır.

    BİLNOT Bataryası nasıl oluşturulmuştur?

    Batarya bir TÜBİTAK projesi kapsamında geliştirilmiştir (TÜBİTAK – TBAG/Ü, Proje No 17-2). Bu projede BİLNOT testleri 2623 yetişkin üzerinde incelenmiştir.

    BİLNOT Bataryası testleri üzerinde kapsamlı AR-GE çalışmaları yapılmıştır.

    Testlerin güvenirlik ve geçerlik çalışmaları yapılmıştır.

    Test puanlarının yaş ve eğitim düzeylerine göre norm değerleri belirlenmiştir. BİLNOT Bataryasında bireyin aldığı puanlar, kendi yaş ve eğitim düzeyindeki kişilerden hesaplanmış olan norm değerlerle karşılaştırılmaktadır.

    İçerdiği testler üzerinde ülkemizde 200’e yakın araştırma yapılmıştır. Araştırmaların yetişkinler üzerinde olanları 2004 yılında yayımlanan bir kitapta yer almış, bu kitabın kısa süre önce geliştirilmiş 3. baskısı yayımlanmıştır.

    BİLNOT testleri ile çocuk üzerinde yapılan araştırmalar iki ciltten oluşan bir başka eserde, 2011 yılında yayımlanmıştır. AR-GE çalışmaları 351 çocuk üzerinde gerçekleştirilmiştir.

    Ülkemizde, bu kapsamda çalışılmış olan herhangi bir başka nöropsikolojik veya psikolojik test grubu bulunmamaktadır.

    BİLNOT Bataryasının tıpsal uygulamalarda kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler zihinsel/psikolojik işlevlerin etkilendiği ve bunların incelenmesinin gerekli olduğu tüm psikiyatrik ve nörolojik bozuklukları, psikolojik sorunları ölçme ve değerlendirmede kullanılmaktadır.

    Sağlık alanında BİLNOT testlerinden aşağıdaki şekillerde yararlanılmaktadır.

    Tanılamaya yardımcı araçlar olarak

    Bozukluk veya hastalığın seyrinin izlenmesinde

    Tedavinin etkililiğini değerlendirmede

    Rehabilitasyon programlarını planlanma ve/veya geliştirmede

    Aşağıda psikiyatrik, nörolojik veya psikolojik bozuklukların değerlendirilmesinde BİLNOT testleri kullanılmaktadır.

    Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu

    Şizofreni

    Majör depresyon

    Demans türleri

    Kaygı bozuklukları

    Uyku bozuklukları

    Nörolojik ihmal sendromu

    Özgül öğrenme bozukluğu

    BİLNOT Bataryasının sağlıklı bireylerde kullanımı

    BİLNOT Bataryasının içerdiği nöropsikolojik testler, bütün diğer psikometrik araçlar gibi, ölçme ve değerlendirme amaçlarıyla kullanılır.

    Bu bakımdan BİLNOT testleri bilimsel araştırmalarda, AR-GE çalışmalarında, tez ve projelerde zihinsel/psikolojik süreçleri beyin atıflı olarak ölçmede kullanmaktadır.

    Yani kısaca Nöroterapi için Neuroguide veri tabanını kullanmak tamamen Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzemektedir. Kurumumuzda bu nedenle Türkiye’de ilk ve tek olacak biçimde tüm QEEG yorumları kendi uzmanlarımız aracılığı ile kendi normlarımıza dayanarak yapılmaktadır.