Etiket: Anneler

  • Kuşatılmış Annelik

    Kuşatılmış Annelik

    Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara.

    Yakın dönemde, zaman zaman öne sürülen bir düşünce yeniden gündeme geldi: Anne-babalık için ehliyet sahibi olunmalı düşüncesi. Aslında bu düşünce bu topluma dair sancıları gören, duyan ve hisseden “okumuş” kesim için yeni değil. Siz de dost meclislerinde konuşulan toplumsal sorunların birey ve aile düzeyinde analiz edildiğine denk gelmişsinizdir. Burada kast edilen sanırım şu: etrafımız sahtekar, yalancı,fiziksel ve cinsel şiddet eğilimli bireylerle dolu. Bu kişileri neticede bir anne ve baba yetiştiriyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne yediriyor, ne içiriyor, ne öğretiyor ki söz konusu insanlar tüm toplum için bir tehdit haline geliyor. Bir iftiracının, bir tacizcinin, bir canlı bombanın anne ve babası diğerlerinden farklı mı? Gerçekten de “bilinçli” ve “ehil” ebeveynlere sahip olursa her çocuk pırlanta gibi mi büyür?Bunu ön görmek çok mümkün değil. Biliyoruz ki kişilerin ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmalarının tek koşulu maalesef sadece yeterli ve etkin ebeveynlik tarzı değil. Psikolojik bilimler alanında insan gelişimi bir gen-çevre etkileşiminin ürünü olarak görünüyor. Bu demek oluyor ki biz bir genetik alt yapıyla doğuyoruz, bakım verenler tarafından yetiştiriliyor ve eğitim hayatıyla beraber başlayan süreçte çevrenin etkilerine maruz kalarak gelişiyoruz. Bu çok faktörlü açıklamanın amacı anne, baba ve geniş olarak ailenin rolünü küçümsemek değil. Tam tersine ne kadar kilit bir noktada olduğuna dair elimizde çok veri var. Ancak benim bu yazıda bu geniş konu içinde vurgulamak istediğim “annelik” ve anneliğin içinde yaşanılan kültür ve çağ tarafından nasıl şekillendirildiği. Belki bu bakış açısı insanları “anne babalık ehliyeti” vurgusuna getiren süreçleri kültür düzeyinde değerlendirmemize olanak sağlar.

    Anneliğin “kadınlığın” çok ötesinde bir anlam taşıdığı, hatta kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Kadının tüm varlığı içinde taşıdığı özelliklerden sadece biri olabilecek doğurganlık tüm kadınlık anlayışının önüne geçiyor. Evlenmek ve doğurmak zorunda olmadığını haykıran kadınlar susturulup sindirilmeye çalışılıyor. Oysa her kadın anne olmak zorunda değildir ve kimlikleri arasına annelik kimliğini istememek de en doğal haktır. Buraya kadar bir sorun yok ancak biliyoruz ki kadınların ezici bir çoğunluğu için bu red mümkün değil. Biz elindeki oyuncak bebeğini bırakarak zorla evlendirilmiş çocuk gelinlerin vatanıyız. Kadınlar biz önce kadınız diyemeyecek kadar yoğun fiziksel ve cinsel travmalarla sindiriliyor. Gerçeklik bu iken konu aşırı kutsanmış bir annelik farkındalığından, zorunlu anneliklere doğru kayıyor. Benim gibi ruh sağlığı alanında çalışan veya işi ya da hayatı gereği toplumun her kesimine hakim kişiler olarak biliyoruz ki bu “zorunlu” anneler çoğunlukla mutsuz, depresif ve tükenmiş. Annelikle beraber tamamen süt makinası gibi görülenler, evde öfke patlamaları yaşayıp çocuğunu hırpaladığı için vicdan azabı çekenler, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınpederi tarafından dövülenler, aşırı ve kurgu kıskançlıklarla eziyet edilenler, kendine ait harçlığı bırak evin hiçbir ihtiyacını karşılayacak meteliği olmadan seneler geçirenler. Kısacası baktığımız noktadan “annelik” ne kadar kutsansa da kadınlar için insanca bir yaşamın kapısını açmıyor. Koca izin vermiyor, ata izin vermiyor, erk izin vermiyor, devlet izin vermiyor.

    Hal böyleyken bu “kuşatılmış annelik” içinde çocuklar yetişiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı sadece beslenmek değil farkedilmek, yanıt ve tepki verilmek, anlaşılmak ve aynalanmak iken çocuk sert bir duvara tosluyor. Kucak var ama sıcaklık yok, yüz var ama ifade yok, koruyup kollama var ama sahiplenmek yok. Sorduğunuzda “Türk Annesi” çok fedakar, hep çocukları için çırpınıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. Ama “anneniz sizi anlar mıydı, tanır mıydı, sevgisini, şefkatini gösterir miydi?” diye sorduğunuzda uzun bir suskunluk. Susuyoruz çünkü o yoksunluğun dili yok. Orada yitirilen şeyin ikamesi yok. Annenin attığı tokadın- kelimenin tüm anlamlarıyla- telafisi yok. Bu kültürde en doğal gelişimsel ihtiyaçlar horgörülür. Aile yaşar çocuk içinde haspel kader büyür. Bu kaostan kurtulmanın tek yolu annenin dizleridir ama ona da baş koyacak cesareti bulmak yılları gerektirir. Bu nedenle bu toplumda anne olmak da zordur, evlat olmak da. Anne uzak, mesafeli, kendine odaklı ve sert de olsa zordur, koruyucu, kollayıcı, kuralcı ve müdahaleci olsa da.

    Toplumda iilklerimize işleyecek kadar derin yaşadığımız ama adını koyup konumlandırmakta güçlük çektiğimiz bir durum var; eril anneler. Literatürde bu şekilde anıldığını sanmıyorum ama mesleki ve bireysel deneyimlerimden sonra ben bu anneleri böyle algılıyorum. Sanırım bunların stereotipi ismini bile şu an hatırlamadığım bir programdaki “Semra Hanım”dı. Aslında hepimize çok tanıdıktı. Söylenen, manipule eden, alt üst eden, ezen ve hiçleştiren anne. Oğluna, karısına, bazen kocasına ve bilhassa ve tercihen gelinine dünyayı zindan etme üzerine kurulu bir eril kurgu. Sayıca ne kadar fazla olduklarını tahmin edebiliyor musunuz bilmiyorum, ama bana güvenin çoklar. En basit düzeyde gelinlerinin buzdolabında bıraktıkları salçadan, oğluyla gelinin birlikte olma sıklıklarına, torununun zıbınından damadının telefona bakmasına varan bir repertuarda işlev görüyorlar. Genellikle bu eril iktidar oğlan çocuğa ve eşine kurulsa da kız çocukta da rastlanıyor. Benim eril olarak andığım annelerin oğlan çocukla beraber sahip olmadıkları “fallusu” yakaldıkları ve beklenileceği şekilde bir ömür bu erki ellerinden bırakmadıkları bir psikoloji bilgisi. Ama maalesef biz daha fazlasını biliyoruz. Bu gücün şiddete varan manipulasyonlar için kullanıldığına şahit oluyoruz. Söylerken bile utansam da gelinleri dövmesi için oğullarını ve aile üyelerini kışkırtan kadınlar var. Bu insanlar da anne. Onlar da belki bir kız çocuğu olarak tüm manevi/maddi yatırımın oğlan kardeşlere yapıldığı bir aileden geliyorlar. Sonuçta bu eril annelerin ihtiyaçlarını da motivasyonlarnı da anlamak önemli olabilir. Ama bu annelerin pasif-agresif, büyüklenmeci, müdahaleci halleriyle empati kurmak zor olabiliyor. Özellikle bu tarzın madurları olan çocuklar ve eşleriyle çalıştıkça.

    Bu bahsettiğim anne tipinden çok farklı olarak algıladığımız oysa benim çok benzer dinamikler gördüğüm başka annelik tarzları da var. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim görmüş, sosyoekonomik olarak kendini güçlü hisseden, daha eşit evlilikler yaptığına inanan kadınlar. Bu annelerin en belirginleri sosyal medyada “influencer” anne olarak anılıyorlar. Etki yaratıyorlar kısacası. Binlerce anneyi mükemmel anneliğe çağırıyorlar. Çocuk nasıl beslenir, nasıl uyutulur, bir soru sorunca nasıl cevap verilir. Bu ve bunun gibi yüzlerce “annelik ipucunu” sağlıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki bu annelerin ailevi veya sosyal anlamda zararları ne? Öncelikle bu mükemmel anneliğin peşinde koşma akımı bir çok hatayla kol kola geliyor. Gelişim psikolojisine dair kuram ve çalışmalar gösteriyor ki çocuğun ihtiyacı mükemmel annelik değil “yeterince iyi anneliktir”. Annelikte birçok nedenden kaynaklanan hatalar vardır ve çocuğun ruhsallığı açısından bu kırılmalar gereklidir. Örneğin bir anne çocuğunu diğer odadan takip ettiği megafonu kapalı unutabilir ve çocuk her ağlamasında “anne” denen kişinin hemen yanıt veremeyeceğini deneyimleyebilir. Oysa yeni moda süper annelik anlayışı buna olanak vermiyor. Hep yanında olmak, hep toplamak, hep müdahil olmak ihtiyacında. Bu korumacılık öyle bir noktaya geliyor ki çocuk daha okul çağlarına bile gelmeden kendi çocuğunun hakkını korumak adına daha sütten yeni kesilmiş başka bir çocuğa veya ebeveynlerine müdahalede bulunabiliyor. Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkan veliler ve çocuklar arasındaki aslında çok doğal olan süreçleri bombalayan ve “en kıymetli, en farklı, en yetenekli, en özel” çocuk benim çocuğum noktasına varan “veli terörü” işte böyle filizleniyor. Sonuç mu? Ortada kendini hep ayrıcalıklı hisseden, ötekileri hep rakip ve tehdit algılayan, derin ilişkiler kuramayan yalnız ve içe dönük çocuklar…

    Peki anneler bunu neden yapıyor? Hangi anne çocuğuna zarar vermek ister ki? Kadınların amacı elbette bu değil ama onlar “kuşatılmış anneler”. Modern çağın çılgınlığında asırlardır kaybedilmiş değerlerini tekrar kazanmaya çalışıyorlar. Bunun için de sıradan olmaya, pasif kalmaya, herşeyi doğal akışına bırakmaya katlanamıyorlar. O yüzden erkek çocukları fiziksel olarak vasat buldukları bir kadınla geldikleri zaman onları oğullarına layık görmeyip reddediyorlar. Yine bu yüzden kaydırak sırasında beklerken öne atılıp çocuklarının sırasını alan 3 yaşındaki çocuğa veya annesine haddini bildirecek kadar insancıllıktan uzaklaşıyorlar. Kısacası eski geleneksel annelik tarzları şu çağdaki annelik anlayışından çok farklı değil. Amaç hep o kaybolmuş kimliği geri kazanmak. Kadınlar çocuk da yapsınlar kariyer de. Ancak anne-çocuk ilişkisi bir savunma alanına döndüğü anda hatlar karışıyor. Ortada annesinin dizinin dibinde olmasına karşın dizine hasret kalan mağdur çocuklarla doluyor. Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara. Böyle bakıldığında “annelik ehliyeti” okullarda zeka testi uygulanması önerisinden çok farklı değil. Bu bakış olabildiğince faşizan ve ancak distopik romanların konusu olabilecek bir durum. Tek ihtiyacımız anlayan, saran, sarmalayan annemizle başbaşa kalmak…

  • Yeme Bozuklukları

    Yeme Bozuklukları

    Anneler için en önemli konu bebeklerinin ve çocuklarının her zaman en iyi şekilde beslenmelerinin sağlanabilmesidir. Yeme bozuklukları toplumumuzda sık görülen sorunlar arasında yer almaktadır. Annelerin endişesi hiçbir zaman son bulmazken genel olarak bebeklerin gelişimleri yeterli derecede olmaktadır. Çocuklara tanınacak kendi kendine yeme fırsatı bu tür sorunların önüne geçecektir. Özellikle Avrupalı anneler ile Türk anneler karşılaştırıldıklarında yemek yedirme alışkanlıkları arasındaki fark net bir şekilde görülebilmektedir. Oyunla yedirilen yemeğin ardından yemeğin kalması halinde de baskıcı bir tavır sergilenmektedir. Acıkan bebeğin yemek yiyerek doyması ve huzurlu hale gelmesi normal düzende işleyen karşılıklı bir kazanç sistemi oluşturacaktır.

    Her Ağlama Açlık Belirtisi Olmayabilir

    Yaşanacak beslenme sorunlarının temelinde tıbbi sorunlar yer almaktadır. Yemek borusu ya da sindirim sisteminde var olan sorunlar tıbbın ilgi alanına girmektedir. Besin seçiminde yapılan yanlışlar gerekli bilinçlenme sağlandıktan sonra tamamen ortadan kalkacaktır. Beslenmeyle ilgili yanlış tutum ve davranışlar ise sorunun büyümesine ve çok zor çözüme kavuşmasına neden olabilir. Beslenme sorunları,

    * Yetersiz beslenme veya

    * Şişmanlık olarak ortaya çıkabilir.

    Doğru beslenmenin uygulanabilmesi için bebek, çocuk, ergen ya da yetişkin bireylerin acıktıkları zaman yemek yemeleri önerilmektedir. Yemek yenirken ilgiyi dağıtacak gürültü, oyun ve TV’den faydalanılmaması gerekmektedir. Bebeklerin kendi beslenmelerini yapmaları için özel kaşıklar ile beslenmeye teşvik edilmesi ve bunu yapamayacak olanlarınsa besinlere ellemesine izin verilmesi son derece önemlidir.

    Yemek Yeme Hızı Konusunda Çocuklara Baskıcı Tavır Uygulanmamalıdır

    Kandırarak yemek yedirmek çocuklar için son derece itici bir durumdur. Doğru yemek yeme hızı çocuklarınkidir ve büyüklerin onların hızına ayak uydurması önerilmektedir. Çocukların yiyebilecekleri kadar yemek ile baş başa bırakılması gerekmektedir. Dengeli beslenmeye önem verilmeli ancak çocuğun seçimlerine de değer verilmelidir. Yeterli beslenme konusunda tek sorumluluk annelerin değildir ve bu sorumluluğa çocukların da dâhil edilmesi gerekmektedir. Yemek yiyen çocuğu ödüllendirmek ve yemeyeni cezalandırmak sorunun giderek büyümesine zemin hazırlayacaktır. Yeme bozuklukları alınacak basit tedbirler eşliğinde ortadan kaldırılabilir. Bebekler ve çocuklar doyduklarını söyledikleri zaman onları dinlemek ve yeter miktarı ayarlayabilmelerine imkân tanımak gerekmektedir.

    Ufuk Kılıç

    Bu yazının telif hakkıUfuk Kılıça aittir. Kaynak gösterilerek yayınlanabilir. Makaledeki bilgilere dayanarak herhangi bir teşhis ve tedavi uygulanamaz. Ufuk Kılıç ve ekibi olarak içinde bulunduğunuz durumun değerlendirilerek ileri düzeyde faydalanmak istiyorsanız memnuniyetle sorularınıza cevap verebiliriz. İsterseniz doktortakvimi üzerinden online randevu alabilirsiniz.