Etiket: Anne

  • Yeterince Bağlanma!

    Yeterince Bağlanma!

    Doğum ile birlikte hayata adım adım tutanmaya başlayan bebek, annenin bakım vermesi ile bağlanma güdüsünün oluşmaya başlar, başlamanın da ötesinde gelişmeye başlar. Bağlanma davranışı içgüdüsel bir davranıştır ve insan sosyal etkileşimler yaşamaya hazır ve donanımlı olarak doğar. Bağlanma davranışlarının biçim ve nitelikleri bakım verenin tutumlarıyla şekillenir. Bowlby bu birincil örüntülerin bireyin yaşamı boyunca sosyal ilişkilerinde farkında olunmaksızın işlerliklerini sürdürdüklerini belirtmiştir.

    Bebek doğduğu andan itibaren anne veya bakım veren kişi tarafından karşılıklı yüz yüze işaretleşmeler sosyal iletişimi başlatır. Bakım veren kişi bebeğe gönderilen sinyaller ile çocuğun içsel tepkileri belirlenir. Çocuk kendine özgü ritimleri içselleştirmeye başlar. Yeterince verilen tepkiler ile çocuğun olumlu bir içsel bütünlük oluşturması pekişir ve yeterince bağlanma gelişir. Kastedilen yeterince bağlanma şu şekilde de tanımlanabilir; Winnicott’un önemli kavramlarından biri olan ‘’yeterince iyi anne’’ dediği durum, çocuğun her şeyinin karşılanması değil, ihtiyacı kadar destek olunması karşılanması söz konusudur. Anne, bebeğe ihtiyacı kadar destek verdiğinde kendi ihtiyaçları ile mücadele etmesini öğretmiş olur. Kendi bütünlüğünü sağlayan şey tam da budur. Bunların aksine sınırsız her ihtiyacını karşılamak çocuğun önündeki en büyük engeldir. Bu durumda da çocuğun mücadele edememesi çaba harcayamaması anneye muhtaç olmasıdır. Anneye muhtaç olan çocuğun, güvenli bir bağlanma gerçekleştiremediğini söyleyebiliriz. Güvenli bağlanamayan çocuk ise hayatla mücadele edemediği için kararlarının netliğini belirleyemez, yalnız kalamaz her an anneye ihtiyaç duyar ve hareket alanı sınırlı kalır. Yani kişilik bütünlüğü kaybolur ve anneye bağımlı hale gelir. Annesine bağımlı hale gelen çocuk ilerleyen yetişkinlik döneminde çevresindeki insanlar ile de güvene dayanan ilişkiler kuramaz. Güvenli ilişkiler kuramayan kişiler yani yeterince olgunlaşamayan kişiler sürekli olarak ‘’ama ben bunu tek başıma yapamam’’ veya ‘’buna karar veremiyorum keşke yanımda birisi olsa’’ gibi içsel bir karmaşayla zihni bulanır. Kendilerine destekleyici, yön verici kişileri hayatlarına dahil ederler ki kendi kararsızlığına karşı net bir sınır, bir belirleyicilik atfedebilsin ve böylelikle annesi ile bu zamana kadar bağımlı olan kişi başkasına karşı bu bağlayıcı görevi teslim eder. Ve sürekli çevrelerindeki kişiler tarafından kendini şekillendirmeye muhtaç olarak kalır.

    Kaynakça

    Eğilmez, A. (2013). Bağlanmanın Nörobiyolojisi. Psikeart, 26, 8 – 11.

  • Büyük Çocuğun Suçu Ne? Kardeş Kışkançlığı

    Büyük Çocuğun Suçu Ne? Kardeş Kışkançlığı

    Kıskançlık doğal ve evrensel bir duygudur. Çocuk, annesinin dikkatini daha fazla çekmek ister. Bu duygunun temelinde yetersizlik duygusu ve anneyi kaybetme korkusu yatmaktadır.

    Çocuk sizin her cümle ve tutumunuzu ciddiye alır ve buna inanır. Bu tür tutumlar, çocuğun gelecekteki okul ve iş hayatı boyunca kalıplar içinde davranmasına, kendisi olamamasına neden olur.

    Anne ve baba kardeşini kıskanan büyük çocuğu belirli bir role ya da etikete hapsetmemelidir.

    Evde birden çok sayıda çocuk varsa, çocuklardan büyük olana abla ya da abi rolü düşüyor/veriliyor.

    Örnek; “Sen büyüdün artık, abla/abi oldun daha farklı davranmalısın!”, “Büyük olan sensin kardeşlerine örnek olmalısın” ,“kardeşinle ilgilen!”, “sadece iki elim var, kız kardeşine sen de annelik edebilirsin! ve benzeri söylemler ve tutumlar büyük çocuğun çevresi tarafından etiketlenmesine yol açar. 

    Ve daha da önemlisi büyük çocuğun küçük yaşta ondan çocukluğunun çalındığı, çok çabuk büyümek zorunda kaldığı hissi yaratır. Böyle bir durumda; bir çocuktan çocukluğu çalınırsa, yetişkin olduğunda çocuklarla nasıl oynayacağını bilmeyen bir yetişkin ortaya çıkarır.

    Duruma küçük çocuk tarafından bakarsak, büyük çocuğu anne-baba gibi davranması, bebek için de güven sarsıcı olabilir.

    Ne Yapabiliriz?

    Ebeveyn olarak birçok sorumluluğumuz olsa da kardeşler arasındaki ilişkiyi daha fazla ciddiye alarak davranışlarımızı belirlemeliyiz. 

    Her şeyin eşit olmasına değil, adil olmasına çalışmalıyız.

    Büyük çocuğa kardeşinden bağımsız her gün düzenli zaman ayırarak ve duygusal ihtiyaçlarını doyurmalıyız.

    Kardeş kıskançlığı yasayan çocuklarınıza eşit zaman ayırmaya çalışmak yerine, her çocuğa kendi gereksinimine göre zaman ayırmak gerekir. Bebeğin henüz kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar küçük olduğu dolayısıyla daha çok ilgiye ihtiyacı olduğu büyük çocuğa anlatılmalıdır. 

    Kardeşler arasında kıskançlık hissettiğinizde onları birbirinden uzaklaştıracak değil, yakınlaştıracak ortamlar yaratmalıyız. 

    Kardeşler arasında olan kavgalarda hakem rolü üstlenmemeliyiz. Ebeveynler çocukların tartışmalarına katıldıkları zaman çocukların her biri anne-babasının diğerinin tarafını tuttuğunu düşünür. Bu da rekabetin yoğunlaşmasına yol açar. Büyük kardeş anne babanın koruyucu desteğini sağlayabilen küçük kardeşten nefret eder. Anne baba ne kadar yansız olmaya çalışsa da işe yaramaz, bu nedenle kardeşler anlaşmazlıklarını kendileri çözmelidir. Fiziksel şiddetin olmadığı durumlarda anne babanın araya girmemesi sorunun çözümünü kolaylaştırır.

    Tartışmalarda sorun çıkaran çocuğa yönelmek yerine, zarar gören çocukla ilgilenmek, kardeşi “mağdur, ezilen” olarak nitelendirmeye yol açar. 

    ”Kim başlattı?” sorusunu sormaktan kaçınmalıyız. Çünkü olayı kimin başlattığını öğrenmeye çalışmak, çocukların birbirini suçlamasına neden olur. Her bir çocuğun kavganın çıkmasında aynı derecede suçlu olmasından yola çıkarak sonuçlarına eşit şekilde katlanmaları sağlanmalıyız. 

    Çocukların kavga etmelerinden endişe duymamalıyız. Çünkü çocuklar kavga ettikçe deneyim kazanırlar. Kavga ettiklerinde de seçenekler sunulabilir ya da iyi geçinme kuralları konulabilir. Böylece kavga ettikleri ve iyi geçindikleri zaman sonucun ne olacağını bilirler.

    Kardeşler arasındaki kıskançlık ve geçimsizlik ne kadar yoğun olursa olsun ayrı kaldıklarında birbirlerini çok özlerler. Bu durum, ilişkilerinin bazen çok bozuk olduğunu düşünseniz de aslında birbirlerini çok sevdiklerini açıklar.

    Kardeşinin giyebileceği, ona küçük gelen giysileri ve oynayabileceği oyuncakları beraber ayırmak işe yarar, fakat vermek istemediği şeyler konusunda zorlamamalıyız. Kendine ait sevdiği bir şeyin kardeşine verilmesi çocuğu üzebilir ve kıskançlığını arttırabilir. 

    Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bunun için bütün ailenin birlikte yapabileceği gezinti, piknik, alışveriş, film izleme gibi etkinliklere yer verilmelidir.

  • Boşanma :  Anne ve Baba Ayrılığı

    Boşanma : Anne ve Baba Ayrılığı

    Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de boşanma sayıları günümüzde artmaktadır. TÜİK’in 2018 verilerine göre ülkemizde, boşanan çiftlerin 2017 yılındaki sayısı 128 bin 411’dir. Boşanmaların % 38,7’si evliliğin ilk beş yılı, % 20,7’si ise evliliğin 6-10 yılı içinde gerçekleşmektedir.

    Birçok ebeveyn ayrılıklar yaşamaktadır. Ani, beklenen, ön görülemeyen, zor olan, planlı olan gibi her türlü ayrılma yöntemi ne olursa olsun, en çok sorulan soru; çocuklar bu ayrılık sahnesini mümkün olduğunca nasıl kolay atlatacakları olmaktadır.

    Boşanmanın evli iki kişi arasında olan bir olay olduğunu açıklayıp, bunun çocukların anne-babaları ile olan ilişkilerini etkilemeyeceği gibi akrabaları ile olan görüşmelerini de etkilemeyeceğini çocuğa aktarılmalıdır.

    Çocuğun aklına gelen şu soruların yanıtları verilmelidir.

    • Neden annem ve babam ayrılıyor?

    • Niye annemle / babamla kalıyorum?

    • Annem / babam bizden ayrılınca nerede yaşayacak?

    • Anne/babamı tekrar görebilecek miyim?

    • Ya bana ne olacak?

    Boşanma ile ilgili bilinmesi gereken 2 önemli bilgi vardır.

    1-Boşanma çocuklar için travmadır.

    Bu nedenle hem boşanma kararının alınması sırasında, söylenmesinde ve sonrasında çocuğun ruh sağlığını korumak ve çocuğun gelişimi için de bir sistem kurulması çok önemli ve gereklidir.

    2-Boşanma iki kişi arasında; anne baba arasında gerçekleştiğidir.

    Anne babasının çocuktan boşanmasının mümkün olmadığı çocuğa mutlaka anlatılmalıdır.

    Çocuğun yaşı ne olursa olsun; ayrılma, boşanma öncesinde çocuk evdeki farklı hayayı mutlaka hisseder. Anne baba tarafından kesin karar alındığında, çocuğun kişiliğine, hassaslığına en uygun ifadeyle anne ve babasının bir arada yaşamalarının ne kadar zorlaştığı anlatılmalı ve aşağıdaki aşamalara tek tek dikkat edilmelidir.

    Adım adım BOŞANMA kararının açıklanması :

    1.ADIM: HAZIRLIK

    Çocuğa ayrılık kararının ne şekilde söyleneceği, hangi cümlelerin kurulacağı anne-babanın eşit sürede konuşması gerektiği önceden birlikte kararlaştırılmalı ve bu haber ebeveynler tarafından birlikte verilmelidir.

    Çocuğa anne babanın birbirine karşı sevgilerinin bittiği, yaşamla ilgili olarak farklı istek ve tercihleri olduğu açıklanır.

    Önemli olan; çocuğun bu ayrılıktan kendisinin sorumlu olmadığını anlamasıdır. Çocuğu asıl ilgilendiren bundan sonrasında çocuğun hayatının nasıl şekilleneceği, anne babasının çocukla olan ilişkisi olacaktır.

    Boşanma hakkında bilgilendirme çocukların, yaşlarına göre farklılık göstermesi gerekir.

    7 yaş ve üzerinde olan çocuklar bu konuşmayı anlayabilecek, mantığı kavrayabilecek şekilde hazırken, 7 yaşından küçük çocuklar; yaşanılan durumun farkında olmasalar da basit kelimelerle ayrılık kararının açıklamak diğer ebeveynle artık aynı evde yaşamayacaklarını anlatıp, onları bu yeni duruma ikna etmek gerekir.

    Bir ebeveynin daha uzun konuşması diğer ebeveynin suçlu gibi algılanmasına yol açabilir bu nedenle de anne-babanın açıklamaya eşit ölçüde dahil olması gerekir.

    Bu karara kesin olarak anne baba tarafından birlikte verildikten sonra çocuğa anlatılmalıdır. Annenle/babanla boşanacağız, boşanıyoruz gibi emin olunmadan söylenen, duygusal iniş çıkışlı cümleler kesin karar verilmeden çocuğun yanında kurulmamalıdır.

    2.ADIM: İLETİŞİM; Ayrılık Kararının Çocuklara Açıklanması

    Açıklamanın nasıl yapılacağı önemli bir adımdır. Genellikle anne babalara çocukların % 50’sine katkının da eski eşten olduğunu asla unutmamalarını hatırlamak gerekir. Bu cümle onların gerçeği daha net ve açık şekilde görmelerini sağlar. Eşini aşağılayan ve çocuğunun önünde küçük düşürmeye çalışan eşin bunu hatırlaması önemlidir. Çünkü çocuğun kendi gerçekliği, kimliği olarak gördüğü şey ‘bir yarım babam ve diğer yarım ise annemden oluşmaktadır.’ bilgisidir.

    Boşanma çocuklar için travmadır. Bu nedenle hem boşanma kararının alınması sırasında, söylenmesinde ve sonrasında çocuğun ruh sağlığını korumak için bir sistem kurulması önemlidir, bu çocuğun gelişimi için de çok önemlidir.

    Anne ve baba bu açıklamayı yaparken birbirlerini suçlayan, aşağılayan ifadeler kullanmaktan kesinlikle kaçınmalıdırlar. Çünkü, kimin daha fazla suçlu olduğu ya da kimin ne yaptığının bir önemi yoktur, bu bilgi çocuk için anlamsızdır. Ayrılmanın neden gerçekleştiğini ve kararın nereden geldiğini bilmek zorunda değildir.

    Bir ilişkiyi bitirmek, bir çiftin yalnızca çifti ilgilendiren bir karardır. Bu gerçeklik, bebek içinde çocuk için de ergen için de geçerlidir. Ayrılığı açıklarken tarafsızlık şarttır. Bu tarafsızlık, her iki ebeveynin de açıklamada bulunduğunu ve kimsenin suçlu bulunmadığını ima eder.

    Diğer eşi çocuğun önünde suçlama, küçümsemek çocukla anne/babanın ilişkisine zarar verir küçümsenen, kötülenen ebeveyne yabancılaşmasına yol açar. Bu çok olumsuz ve tehlikeli bir davranıştır. Ne olursa olsun diğer eşin hatalı ve suçlu olarak etiketlenmemesi ve çocuğun o ebeveyne yabancılaştırılmaması gerekir. Çünkü bu durum uzun vadede anne ve babasının bir uzantısı olarak kendini gören çocuğun benlik saygısını, özgüvenini de etkiler.

    Çocuğu ilgilendiren kısım anne babanın neden boşandığı, ayrıldığı değil, bundan sonraki süreçte kendisinin bu durumdan nasıl etkileneceğidir.

    Boşanma kararının kim tarafından çocuğa açıklanmalı konusunda ebeveyn kararsız ise psikolog gibi bir uzmandan destek alınabilir.

    3.ADIM: AKTARIM; Sakin ve kontrollü bir anlatım.

    Eşler birlikte ayrılık açıklamasını yaparken çok fazla ajitasyon yapmadan, duygularını mümkün olduğu şekilde kontrollü olarak aktarması gerekir. Çünkü; çocuk fazla abartılı şekilde durumu aktaran, ajite eden ebeveyni teselli etmeye çalışırken kendi duygusundan uzaklaşabilir ya da bu durum diğer tarafı suçlamasına neden olabilir.

    Açıklama yapılırken: suçlamalar olmamalıdır. Çocukla ilgili olmadığı, onun annesi babası olmaya devam edecekleri konuşmada belirtilmelidir.

    Çocuğun hangi ebeveynde kalacağı belirtilmelidir, diğer ebeveynde de belli günlerde kalacağı ve orada da kendine ait bir odası olacağı bilgisi paylaşılmalıdır.

    4.ADIM: ZAMAN

    Ebeveyn boşanma açıklamasını yaparken çocuğun içinde bulunduğu zaman dilimine çok dikkat etmesi gerekir. Bu zaman diliminde çocuğun hayatı için önemi bir süreç yaşanıyorsa; bakıcı, okul değişikliği, genel/dönem sınavları, spor/sanat müsabakaları vb. olaylar var ise bu kritik açıklama biraz olsun ertelenmelidir. Çocuğun üst üste travma içeren yaşantılara maruz kalmaması açısından önemlidir.

    5.ADIM: MEKAN

    Çocuğa boşanma açıklamasının yapılacağı mekanı seçerken iki tane seçenek göz önünde bulundurulmalıdır.

    Bunlardan ilki çocuğun güvende hissettiği, alışkın olduğu kendi evinin bir odası olacaktır. Diğeri ise çocuğun hayatında daha önce hiç gitmediği ya da sık gitmediği, bir daha gitmeyeceği bir yer olmalıdır.

    6.ADIM: Çocuğun SUÇLU olmadığının açıklanması

    Çocuklar ve ergenler ben merkezci oldukları için ebeveynlerinin boşanma kararının onlar yüzünden olduğunu düşünürler. Bu bilginin yanlış olduğu çocuğa çok net açıklanmalı seninle ilgili değil bilgisi mutlaka verilmelidir.

    Çocuğun Duygularını tanımak :

    Tabii ki çocuk üzüntü, öfke ve endişe yaşayacaktır. Bu duygusal tepkiler, iyi bir adaptasyon döneminden sonra ortadan kalkacaktır. Bu duyguları çocuğunuzla konuşun. Ona yeni düzende neyin yardımcı olabileceğini sorun ve isteğini mümkün olduğunca yerine getirin. Birkaç ay sonra halen çocuğun bu durumla baş edemediğini görüyorsanız bir uzmandan destek almanız gerekebilir.

    Bu zor zamanlarda, çocuğumuzun ikinizi de eşit olarak sevdiğini ve eş, karı-koca olma durumunuzun bittiğini “iyi bir ebeveyn” olmanın devam ettiğini unutmamak ve çocuğa bu farkındalıkla yaklaşmak önemli ve gereklidir. Çocuğun duygusunu paylaşmasına, yasını yaşamasına izin verilmelidir.

    Yaş Dönemine Göre Boşanmaya Tepkiler:

    0-1 YAŞ: Duygular;Korku, Huzursuzluk

    Dışa vuran tepki; -Sinirlilik, huzursuzluk, -Ağlama, yeme ve uyku bozuklukları

    1-3 YAŞ: Kederli, üzüntülü, apatik

    Kendini rahatlatma; Regresyon (parmak emme, oyuncaklarına sarılma)

    Bakım veren kişiye; Yapışkanlık, ayrılık kaygısı

    Dışa vuran Tepkiler; Öfke, ajitasyon, ağlama, yeme ve uyku bozuklukları

    Okul öncesi (3-5 Yaş) : Üzüntü, kayıp duygusu, kendini suçlama

    Kendini rahatlatma:Regresyon, mastürbasyon

    Bakım verenle ilişkiler :Ayrılık kaygısı (yapışkanlık, bakım görme arzusu)

    Öfke ya da içe kapanma / ilişki kurmama

    Dışa vuran Tepkiler :Oyunlarda kızgınlık ve öfkenin dışa vurması. -Kabuslar -Ajitasyon

    İlkokul Çağı (6-11 Yaş) : Öfke, reddedilmişlik. Kendini rahatlatma :Regresyon (yapışkanlık, mızmızlanma, bebeksi konuşma).

    Dışa vuran Tepkiler : İtaatsizlik, okuldan kaçma, kurallara uymama, okul başarısında azalma

    Ergenlik : Kolay ağlama eğilimi, üzüntü, Reddedilmişlik, Suçlama

    Kendini rahatlatma:Alkol ve ilaç kötüye kullanımı

    Bakım verenle ilişkiler :Ahlakçı / yargılayıcı, Evden uzaklaşma, Ebeveynden birisine daha fazla yakınlaşma (bazen)

    Dışa vuran Tepkiler : Aksilik, kavgacılık, kabalık, Evden kaçma, Cinsel eylemler, Okul başarısında azalma

    7.ADIM: Çocuğun uyum sağlamasına yardım etme :

    Ebeveynlerin ayrılığı zaten çocuk üzerinde oldukça önemli ve etkilidir. Tüm hayatı boyunca hatırlayacağı bir şok olacaktır. Bu nedenle de, çocuğun bu yeni gerçekliğe uyum sağlamasına yardımcı olmak gerekir. Çocuğa yeni bir rutin hızla oluşturulmalı. Ve bu yeni düzen, rutin çocuk açık bir şekilde açıklanmalı ve çocuğun iyi olduğundan emin olmalıdır.

    Çocuğa ev değişikli kiminle hangi tarihlerde görüşeceği, hafta sonu hafta içi nerede/kimin evinde olacağıyla ilgili takvim oluşturulmalıdır. Çocuk yaş olarak küçük ise takvim renklendirerek, yeşil günlerde annede, mavi günlerde de baba da kalacağı anlatılmalı, birlikte boyanmalı, işaretlenmelidir. Devam eden rutinlerinin de altı çizilmelidir.

    8.ADIM: Boşanma sonrası

    Boşanma gerçekleştikten sonra anne ve babanın sık sık bir araya gelmesi, birlikte tatillere gitmesi çocuk tarafından anlaşılmaz. Çocuk tarafından onlar arasında sorun yoktu neden evler ayrıldı şeklinde düşünmesine yol açarak, kafasının karıştırmasına neden olarak çocuğu anne ve babanın yine birlikte olacağı yönünde umutlandırır.

    Diğer yandan ise; doğum günü, karne günü gibi çocuk için özel günlerde ebeveynlerin bir araya gelinmesi önemlidir.

    Ayrıca ebeveynlerin çocuğa söz verdiği gün ve saatlerde orada olması ya da son dakika onu alacağı planını iptal etmesi çocukta değersizlik hissi oluşturabilir ve o ebeveyn tarafından istenmediği, anne/babası gibi terk edileceği şemalarının oluşmasına yol açabilir. Bu nedenle verilen sözlerin tutulması çocuk gelişimi açısından çok önemlidir.

    Birlikte kalmadığı ebeveynle olan görüşmeler düzenli olmalıdır. Çocuk bir kayıp yaşadığı için görüşme günlerinde mutlaka çocuk alınmalıdır, tersi durumlarda çocukta hayat kırıklıkları, güven kaybı ve özgüvenle kayıplarına, kaygı yaşamlarına neden olmaktadır.

    9.ADIM: Sorumluluklar

    Boşanma gerçekleştikten sonra çocuk anne yanında kaldıysa ve anne ona ‘artık bu evin erkeği sensin.’ gibi çocuğun yaşına, gelişim dönemine uygun olmayan, büyük sorumluluklar yüklemesi çocuk için uygun değildir. Kurulan cümlelere verilen mesajlara anne-babalar dikkat etmelidir.

    Ayrılan anne babaların, akrabaların çocuğun yanında diğer ebeveynle ilgili olumsuz bilgiler, konuşmalar, duygular paylaşılmamalıdır.

    Bu kritik dönemde oluşabilecek sorunlara karşı ailelerin ve çocukların uzman psikologlardan danışmanlık, destek hizmeti alınabilir.

  • Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda İnatçılık

    Çocuklarda inatçılık, gelişiminin her döneminin farklı özellikleri olduğu kaçınılmaz bir doğrudur. 2 yaşına kadar ihtiyaçlarının çok büyük bir kısmını annesi ile gerçekleştiren çocuk, 2 yaşından sonra büyük bir insan olma yolunda adımlar atarak, ‘ Her şeyi ben yapacağım. ‘ demeye başlar. Anne- babası ayakta durduğu için bu durum onu ayakta tutmaya iter, anne- babası gibi konuşabilmek için konuşmaya başlar. Eğer; ebeveynler çocukların bu özelliklerini bilirlerse çocuğun benlik gelişimini keyifle seyrederler. Çocuğun amacı bunları yaparak anne- babayı bunaltmak değil, kendi varlığını kabul ettirmektir. Anne ve babasına onlardan farklı bir birey olduğunu kabul ettirebilmektir. Eğer anne ve baba çocuğun bu isteğine yanıt vermez ve her şeyine ‘yapma’, ‘dokunma’ şeklinde yaklaşırsa, çocuk normal dışı davranmaya başlar. Bu engelleme sonucunda agresif davranışlar gösterir, iter, ısırır, tekme atar, kendini yerlere atar… Bu sebeple çocuk ne yapmak istiyorsa, yapabilirlik sınırı içinde izin verilmelidir. Çocukta görülen anormal davranışların temelinde çocukluğunun engellenmesi söz konusudur. Çocuk, yaşamında engellerle karşılaştıkça güçlenir; engellendikçe agresifleşir.

    İnat Döneminin Kalıcı Hale Gelmemesi İçin Nelere dikkat edilmelidir?

    Çocuk engelleri şiddetle aşmayı alışkanlık haline getirmeye başlarsa, bu durum ileriki dönemde davranış bozukluğuna sebep olur. Çocuk annesinden bir şey istediğinde, annesi vermiyor, ulaşmasına engel oluyorsa, çocuk şiddet ve öfke içerikli davranışlara başvurur. Anne de bu hırçınlık içeren davranışlarla baş edemeyeceğini anlayarak, ‘Tamam ne istersen vereyim’ tarzında davranışlara başvurursa, çocuğa yenik düşmüş olur. Çocuk da bir problem çözümü olarak bu yöntemi öğrenmiş olur ve bunu tüm çevresine genellemeye başlar. Çünkü evde bu yöntemi kullandığında işe yaradığını deneyimlemiştir.

    Çocuk Her Şeyi İnatla Yaptırmayı Öğrendiyse Çıkış Yolu Nasıl Olmalıdır?

    Çocuk anne ve babasıyla inatlaşmaya ve işlerini bu yolla çözmeye başlamışsa, çocuğa karşılık inatçılık göstererek onunla uzlaşmaya varmak pek mümkün olmayacaktır. İnat eden bir çocuk karşısında ebeveynin tutumu sükunet olursa, çocukla dürtüselliğe, inatlaşmaya girilmezse, çocuğun inadı kırılabilir. Çocuğu mahcup etmeden, ezmeden sabır içerisinde olan bir anne çocuğunun inadını kırabilir. Annesinin sakin kalabildiğini gören çocuk, kendisini güvende hisseder ve o güven hissiyle annesiyle olan uyumu yeniden sağlar.

  • Çocuğum Artık Okullu Oldu!

    Çocuğum Artık Okullu Oldu!

    Okula başlangıç süreci içerisinde aileler birçok kaygı yaşamaktadır. Bazı aileler çocuklar kendinden ayrıldığı için, suçluluk duygusu yaşayabilirler ve bu durumdan dolayı kendilerini kötü hissedebilirler. Ebeveynler tarafından çocuğa hissettirilen bu duygular, çocuğun kaygısını arttırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenle ailenin kararlılığı ve iç rahatlığı çocuğun uyum sürecini kolaylaştırıcı bir faktör olması açısından çok önemlidir.
    * Çocuğun okula başlama sürecinde, çocuğun olduğu kadar ailenin de bu sürece duygusal olarak hazır olması gereklidir. Çocuğun evden çıkarken, anne ve babanın üzüntü ve kaygısını hissetmesi uyum sürecini zorlaştırmaktadır.
    * Okula uyum sürecindeki tepkiler, bireysel farklılıklar gösterebilmektedir. Bazı çocuklar okula geldikleri ilk üç gün ya da bir hafta, ilgili ve istekli olur. Okul onun için arkadaş bulabileceği yeni şeyler öğrenebileceği Ancak zamanla annesi ile birlikte olma isteği artar, sürekli okula gelmenin anlamını yeni kavrar ve tepki gösterir. Bazı çocuklar ise en baştan itibaren anneden ayrılmak istemez . Annesinin sınıfa gelmesini, yanında annesinin yedirmesini ister ve doğal olarak da ağlama davranışı gözlenir.
    *Okula uyum sürecinde yaşanan sorun yalnızca anneden ayrılma zorluğu değildir. Evlerinde bakıcı bulunan birçok çocuk daha önceden anne ile ayrılığı yaşamıştır fakat ayrılığı güvenli, kendi oyuncaklarının olduğu kendi evinde yaşamıştır. Okula başladığında bu güvenli ve tanıdık ortamı bulamaz. (Örneğin,aynı sırayı başkasıyla paylaşmak onun için oldukça zordur. Özellikle ben merkezci olduğu bu dönemde.)
    UYUM SÜRECİNDE AİLENİN YAPABİLECEKLERİ
    *Ailenin göstereceği kararlılık, sabır, başladığı eğitim kurumuna gösterdiği inanç ve güven çocuğun uyumunu kolaylaştırır.
    *Okul hakkında çocuğa açıklama yapmak ve okulu tanıtmak, uyum sürecini kolaylaştırır. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi; uyumu için aile çocukla birlikte okula gitmeli, okulun her tarafını gezmeli, çocuğu öğretmen ve idarecilerle tanıştırmalıdır.
    *Okulun sadece çocukların gittiği bir yer olduğu söylenip, anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.
    *Aile çocukla geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli bir zaman dilimi içinde okulda kalacağını söylemeli, onu alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden almaya dikkat etmelidir.
    *Okulun her gün gidilmesi gereken ,eğitim, arkadaş yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştırdığında hayal kırıklığına uğrayacak ve okula güveni kalmayacaktır.
    *Özellikle ortalama üç gün olan oryantasyon süreci geçildiğinde; çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim alınmalı ve vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalıdır. Vedalaşmada çocuk ağlamaya başlasa bile ayrılma konusunda kararlı davranılmalıdır.

    *Okulun sadece çocukların gittiği bir yer olduğu söylenip, anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.
    *Aile çocukla geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli bir zaman dilimi içinde okulda kalacağını söylemeli, onu alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden almaya dikkat etmelidir.
    *Okulun her gün gidilmesi gereken oyun, arkadaş ve eğitim yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştırdığında hayal kırıklığına uğrayacak ve okula güveni kalmayacaktır.

    * Onu öpüp ‘Ben şimdi gidiyorum’ deyin ve geri geleceğinizi söyleyin. Bunun ne zaman olacağını onun anlayacağı terimler çerçevesinde ifade edin. Sonra elinizi sallayın ve yolunuza devam edin. İyi olduğunu kontrol etmek için durup arkaya göz atmayın. Bu davranışlar uyum sürecini zorlaştıracak ve zaten hassas olan çocuğunuz sizin hassasiyetinizi de fark ettiğinde, bunu kendisinin istediği şekilde kullanmaya başlayacaktır.
    *Çocuk okula geldiğinde ebeveyninin yanında ağlıyorsa ve onun gitmesine izin vermiyorsa, okula bağımlı olmadığı bir kişi tarafından getirilmesi sağlanmaya çalışılmalıdır. Okula düzenli devam etmesi konusunda ısrarlı davranılmalıdır.
    *İlk günlerde fazla soru sormak neler öğrendiği ya da birçok detayla ilgili çocuğa soru sormak uyum sürecini bozabilir. Sadece ‘Günün nasıl geçti?’ diye sorarak kendisinin anlatması beklenilmelidir. (Okulla ilgili alınması gereken detay bilgiler kurumla birebir irtibata geçerek alınmalıdır.)
    *Okula gidiş tüm aile bireyleri tarafından desteklenmeli ve aile bireyleri uyum içerisinde olmalıdır.
    *Aile çocuğa okula mutlu olacağını, güvenli olacağını, orada onunla ilgilenecek bir öğretmeni olacağını, isteklerini öğretmeni ile paylaşabileceğini söyleyerek çocuğun öğretmenine karşı güven duymasını sağlamalıdır.
    *Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru aşağı bir ivme gösterecektir. Ancak hafta sonu araya girdikten sonra bu ivme tavan yapabilir. Bunun normal bir süreç olduğu ve SABIR-SAKİNLİK-KARARLILIK’ın bu süreci kolaylaştırıcı faktörler olduğu unutulmamalıdır.

  • Kaygısı Olan Çocuklara Nasıl Sorumluluk Duygusunu Kazandırırız?

    Kaygısı Olan Çocuklara Nasıl Sorumluluk Duygusunu Kazandırırız?

    İlk olarak sorumluluk kendi görevlerimizi zamanında yerine getirebilme becerisidir. Sorumluluk görevinde ki en etkili rol anne-baba faktörüdür. Öncelikle aile ortamında oluşur ve de çocukların sosyal ortamına kadar devam eden bir süreçtir.

    Çocukların sorumluluk duygularına gelecek olursak; Her yaşta çocuğun alması gereken sorumluluk bilinci farklıdır. Gerek okul, gerek sosyal çevre gerekse aile ortamında çeşitli sorumlulukları vardır. Burada aileye düşen rol ise; arkadaşça yaklaşmak, empati kurmak, ses tonu yumuşaklığı ve baskı kurmamak gibi çeşitli durumlar söz konusudur. Kaygılı ve baskıcı bir ailede yetişme durumunda, çocuğun kaygılı olma durumu daha yüksektir ve de her zaman en kötü olma durumuna kendini alıştırabilir.

    Sorumluluk duygusu sonradan kazanılan ve öğretilen bir durumdur ve de en önemlisi kişiye farkındalık bilinci sağlar. Özellikle ev ortamında hiçbir sorumluluk almayan çocuklar genel itibariyle okulda eşyalarını unuturlar ya da özgüvenleri gelişmez ve içe kapanık bir hayat sürebilirler. Özüne bakacak olursak çocuğun bebeklik döneminde annenin ihtiyaçlarını istediği anında karşılanması, ihtiyaç halinde annenin yanında olması çocukta güven duygusunun zeminini hazırlamaktadır. Bu da çocuğun kaygılarını azaltmakta ve zemin hazırlamaktadır. Çocukluk döneminde ise anne ve babaya birçok rol düşmektedir.

    Aile çocuğa gerek okul hayatında gerek normal yaşantısında güven ve teşvik edici olmalıdır. Çocuktan beklentisi çocuğun beklentisiyle paralel olmalıdır. Çocuğun anne ve babası tarafından sevilmesi, sözel olarak desteklenmesi, korunması ve ilgi görmesi onun duygusal ihtiyaçlarını oluşturmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanmaması veya karşılanmasındaki aksaklıklar, dengesizlikler, duygusal örselenmelere neden olmaktadır. Bu da kaygı durumunun oluşmasına zemin hazırlar. Bu yüzden aileye birtakım görevler düşmektedir. Öncelikle stres yaratan unsurlardan çocuğu uzaklaştırmalı. Bir olay karşısında yanınızda olduğunuzu kelimelerle ifade edin ve o hissi oluşturun ve ya çocuğunuza nelerden kaygılandığını yazmasını yani liste yapmasını isteyin. Bu onun kaygılarını birazda olsa hafifletecektir.

    Sorumluluğa gelecek olursak; bazen ister istemez rol çatışmaları aile içinde olmaktadır. Bu da çocuk üzerinde önemli bir sorumluluk açışından etkili bir nedendir. Çocuklara en öncelikle hayır demesini öğretmelisiniz ve her istediklerini gerçekleştirmemeli ve zamanla çok istedikleri bir şeyi sabrederek ulaşmasını sağlamalısınız. Sürekli şefkatinizi de göstermemelisiniz. Anne-baba çocuğa ilk başta örnek olarak; mesela verdikleri sözlerin arkasında olun ve tutun. Çocuğa neyi nerde ne zaman nasıl yapması gerektiğini öğretin. Çocuğa da yeri geldiği zaman söz hakkı verilmeli onun adına kararlar alınmaktan kaçınılmalı.

  • Yenidoğan Bebek ve Anne

    Yenidoğan Bebek ve Anne

    Anne bebek arasındaki ilişki bebek henüz anne karnındayken başlar. Doğum sonrası annenin psikolojik ve bedensel sağlığı bebeği ile ilişkisinde çok önemlidir. Annenin doğum sırasındaki zorluklardan dolayı yaşadığı bedensel rahatsızlığı bebeği ile arasındaki bağın oluşmasını zorlaştırabilir. Bebeğin doğumunun hemen sonrasında anne ile bir araya getirilmesi aralarındaki ilişki için çok önemlidir. Doğumdan 1 saate kadar bebeğin annesini tenine temas etmesi aralarındaki bağı arttıracaktır.

    Anne ve bebeğin bir arada olmaları ve etkileşimde bulunmaları aralarındaki bağın oluşumunu güçlendirir. Bebekler ilk doğduklarında dünyaya henüz adapte olamazlar ve kendilerini hala bir süre anne karnında hissederler. Bu yüzden bebekler özellikle ilk aylarda annelerine daha çok ihtiyaç duyarlar. Sürekli anne kucağında olmak, annesinin kokusunu almak ve tenini hissetmek isterler. Bu yeni doğan bebeklerde sıkça karşılaşılan normal bir durumdur. Bu süreç bebeğin dünyaya alışma evresidir. Bebekler bu dönemlerinde sadece ağlayarak iletişim kurabilirler ,ağlayarak acıktıklarını, uykularının olduğunu, altına yaptığını belli eder ya da sadece annelerini özlediğini için ağlar. Böyle durumlarda anne bebeğini kucağına alıp onunla konuşabilir çünkü bebekler annelerinin seslerini diğer seslerden ayırt edebilir.

    Bu dönemde bebek her ağladığında kucağa alınmalı çünkü bebek annesinin kokusunu alınca sakinleşir. Böylece bebek daha sakin ve huzurlu bir dönem geçirecektir.

    Bebekler anne karnındayken anne ve babasının sesini ayırt etmeye başlar. Dünyaya adapte olma evresinde anne ve babanın sesini duymak bebeği rahatlatacaktır bu yüzden ebeveynlerin sık sık bebekle konuşması gerekir.

    Bebek yaklaşık 3 haftalıkken daha canlı bir hal alıyor yani uyanık kalma süresi artıyor, agulamaya başlıyor. Aynı zamanda özellikle annesinin sesini duyduğunda sessiz kalıp sesi dinlemeye başlıyor. Böyle durumlarda anneni bebekle sohbet etmesi aralarında bağ için oldukça önemlidir. Goodfriend’in makalesine göre bebek annesinin sesini ve gülücüklerini duyduğunda kendini daha huzurlu hissediyor. Ayrıca doğumdan hemen sonra anneden ayrılan bebeklerde gelişimin yavaşladığı belirtilmiştir.

    İlk ayın sonunda bebekler gülücüklere tepki verebilir, ağlama dışında sesler çıkarabilir ve yüze odaklanabilir. Bu nedenle bebekle bu yollarla iletişime geçmek bebek-anne arasındaki bağ için oldukça önemlidir. Bebekler yemeğe ihtiyaç duyduğu gibi anne sevgisine de ihtiyaç duyarlar. Annelerin bebeklerini öpmeleri, sarılmaları ve onlarla temas kurmaları bebeğin gelişimi için önemlidir.

  • Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Ne İstiyor Bu Çocuk?

    Birçok anne baba çocuğu için psikolojik destek almak için bir uzmana gelirken aklından geçen soru şudur:“Ne istiyor bu çocuk?”Bu sorunun cevabı çocuğun içine doğduğu ortam ve ona bakım verenlerle kurduğu ilişki ile çok yakından ilişkilidir.

    Bir çocuk her şeyden önce güvenli bir bağlanma ilişkisi yaşamak ister. Ünlü Psikolog John Bowlby’in  üzerinde çalıştığı “bağlanma” kavramı ile anne bebek arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Bowlby bebeklerin anneleri ile farklı şekillerde bağlanma geliştirdiğini gözlemiştir. Bazı bebekler anneleriyle güvene dayalı yakın, samimi ve senkronize bir ilişki yaşarken bazılarının anneleriyle ilişkilerinde kaygılı ya da kaçıngan olabildikleri görülmüştür. Bebeğin annesiyle özellikle ilk 2 yılda kurduğu güvene dayalı ilişki aslında onun tüm yaşamını etkilemektedir. Bu süreçte bebeğin ihtiyaçları yerinde, yeterince karşılanması ve duygularını regüle etmesine destek olunması önemlidir. Bu ihtiyaçların sevgiyle ve ilgiyle karşılanması bebeğin daha sakin ve huzurlu olmasına ve çevresiyle güvene dayalı bir keşfe çıkmasına fırsat sağlar. Bu yüzden daha doğum öncesinde bebeğin istenmesi, sevilmesi, temel fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanması önemlidir. Öyleyse “Bir çocuk ne ister ?”sorusuna cevap;  en temelde onu seven, bu sevgisini gösterebilen, dokunan, güven veren, ihtiyaçlarını gören bir anne baba ister diyebiliriz.

    Yaşamın ilk dönemlerinde kurulan bu ilişki kalıbı yaşamın diğer dönemlerine de taşınır. Yeterince sevilmemiş ya da sevildiğini hissetmemiş, duygularını ifade etmesine izin verilmemiş, beslenme, bakım gibi ihtiyaçları karşılamamış ve güvenli bir ötekini deneyimlememiş çocukları pek çok zorluk bekler. Bu çocuklar sadece kendileri göstermek, yaşamadıkları sevgiyi deneyimlemek ya da yaşadıkları travmatik yaşantıların izlerini silmek için bir çok semptom gösterebilir. Çocuğun gösterdiği her semptom aslında bir yardım çığlığıdır. Beni görün, beni anlayın, acımı fark edin demenin farklı bir yoludur. Eğer bu süreçte çocuğa yeterince destek olunmaz ise bu yaşantılar ile ergenliğe ve yetişkinliğe sorunlar taşınabilir.

    Çocukla çalışan ruh sağlığı uzmanları, çocuğun dünyaya gelmesinin planlandığı dönemden şu yaşına kadar yaşadığı süreçleri titizlikle ele alırlar. Bebeklikte temel ihtiyaçların nasıl karşılandığı bakım veren kişilerle kurulan ilişki, güvenli bağlanma geliştirip geliştiremediği gözlemlenir. Çocuğa verilen psikolojik destek sürecindeyeniden güvene dayalı bir ilişkiyi deneyimlemesi, duygularını tanıyıp regüle etmesine imkân tanınır. Çünkü değişim, gelişim, yeniden sevme ve sevilebilme kapasitesi her zaman geliştirilebilirdir. Çocukların sevildiği, korunduğu, kapsandığı, onaylandığı ve sınırlar ile güven içinde çevresini keşfe çıkabildiği güzel günler yaşamları dileğiyle…

  • Gebelik ve emzirmede vitiligo (ala ) tedavisi

    Gebelik ve emzirme dönemlerinde vitiligo neden tedavi edilmelidir?

    Gebelikte tedavi yaklaşımı ve takip nasıl olmalıdır?

    Emzirmede tedavi ve takip yaklaşımı nasıl olmalıdır?

    Annenin riskleri nelerdir?

    Bebeğin riskleri nelerdir?

    Tedavinin yanetkileri var mıdır?

    Bağışıklık sisteminin kendi kendine saldırması sonucu ile gelişen, cilt pigmentlerinin kaybı ile seyreden Vitiligo, halk arasındaki adıyla Ala hastalığı için tıp bilimi yıllarca değişik teoremler üretmiş ancak nedeni bir türlü anlaşılamamış ve bu sebeple tedavisi de oldukça kısıtlı kalmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda edinilen bulgular, bu eski ve hazin hastalığın tedavisinde farklı ve çok olumlu sonuçlar alınmasına yol açmıştır.

    Vitiligo yıllar boyunca yalnızca bir cilt hastalığı gibi görülmüş ve tedavisi de buna uygun olarak yapılmıştır. Sadece cilde odaklanarak lokalize tedaviler gerçekleştirilmesi, kremler kullanılması ve ışın terapileri uygulanması hastalığın tedavisinde geçici çözümler olmuş ancak hastalık mutlaka tekrarlamış ve hatta artarak çoğalmıştır. Ancak son yıllarda hastalığın gerçek boyutu ortaya çıkmış, otoimmün yani temelinde bağışıklık sistemi olan bir hastalık olduğu tıp otoritelerince kanıtlanmıştır.

    Bu nedenle Ala (beyazlama ) hastalığı gebelerde ve süt veren annelerde daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü bilinmektedir ki otoimmün hastalıklar doğum sonrası veya gebelikte atağa geçebilir. Vitiligolu annelere bakacak olursak her doğum sonrası emzirme dönemlerinde vitiligolarında hızlı bir artış yaşamışlardır. Düşükler bile bunu tetikleyebilir.

    Gebelik döneminde vitiligonun uysallaştığını daha çok görmekteyiz. Ancak doğum sonrası için vitiligolu anne adayını hazırlamak , güçlendirmek, anne karnındaki bebeği vitiligo ve diğer potansiyel hastalıklardan korumak çok önemlidir. Özellikle emzirme dönemine geçen annede biz ne kadar kişiyi buna hazırlamışsak bebeği de o kadar korumuş oluruz.

    Vitiligolu anneyi gebeliliğe hazırlama dönemlerinde immunoterapiye alırsak ne yaparız?

    Tabii ki en ideali hem anneyi hem babayı gebelik planlanırken tedaviye almaktır. Koruyucu hekimlik adına en güzeli budur. Anne veya baba vitiligo hastası ise durum değişmez. Her ikisini de gebeliğe hazırlamak gerekir. Bunun için ön testler yapılmalıdır. Risk faktörleri belirlenmelidir. Bunların sonuçlarına yönelik de kişilere özel tedavi ve onarım progamları hem sperm sağlıklı gelişimi, hem yumurtlamanın sağlıklı oluşması hem de embriyonun yani bebeğin sağlıklı büyümesi açısından gereken herşey sağlanmış olur.

    Peki bu kadar idealini yapamadık, kişi gebe kalıp geldi… Ozaman ne yaparız.

    GEBELİKTE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Gebelerde de gebelik haftasına göre değişen tedavi yaklaşımımız mevcuttur. Yan etkiler açısından gebelerde çıkan barsak mantarı veya helikobakter pylori medikal öldürücü tedavisi verilmez. Bunun yerine kontrol altına alıcı tedaviler seçilir ki hem bağışıklığı düzeltilir hem de risk faktörleri kontrol altına alınmış olur. Çünkü biliyoruz ki emzirme dönemine geçen annede vitiligoda mutlaka atak olacaktır. Bu da engellenmiş olur. Bütün bunlar ciddi elde edilen karlardır.

    Annenin gebelikte tüm vitamin mineral depolarının düzeltilmesi hem annenin hem bebeğin gelişimi için çok önemlidir. Gebeliğin düşükle sonlanmaması da immunoterapinin başarısıdır. Çünkü bilinmektedir ki vitiligolu bireylerde yüksek ANA pozitifliği ve düşük riski mevcuttur.

    Takipte özellikle tiroid fonksiyonları, gebenin uyku durumu, vücut ısısı beslenmesi , ödem durumu çok önemlidir. Aslında bir çok kişiye özel şikayetlerin düzelip düzelmediği gebelik boyunca immunoterapi alan hastada takip edilir.

    EMZİRMEDE VİTİLİGO İMMUNOTERAPİSİ

    Şayet anneye tedaviye emzirme döneminde başlandı ise vitamin ve probiotik takviyesinden öteye bir tedavi pek uygulanmaz. Bunun da faydası hem bebeğe hem anneye oldukça fazla olabilmektedir. Çünkü annenin sürekli veren bir yapısı ve boşalan depoları mevcuttur. Bu da vitiligoda ataklara yolaçar. Buna engel olmanın yolu onarımdan geçer. Bu dönemde aylık takip çok önemlidir Annede doğumu takip eden 3.-4. aydan itibaren tiroid otoantikorları pozitifleşerek postpartum tiroidit atakları gelişebilmektedir.Bununla beraber diğer otoimmün hastalıklarda ve vitiligoda da artış olmaktadır. Bu nedenle bu dönemlerde yakın takip ve iyi tedavi çok önemlidir. Asla başıboş bırakılmamalıdır. Annenin sağlığı ve bebeğin sağlığı açısından çok önemlidir. Günümüzde yapılan en büyük hata bu dönemlerde anne ve bebeği takipsiz ve tedavisiz bırakmaktır.

    TEDAVİNİN YANETKİLERİ VAR MIDIR?

    Gebelik ve emzrme immunoterapisinin herhangi bilinen bir yanetkisi yoktur çünkü yanetki saplayabilecek tedavilerden özellikle bu dönemde kaçınılmaktadır.

  • Kendimi Değersiz Hissediyorum

    Kendimi Değersiz Hissediyorum

    UYARI: Bu yazı havadaki pozitif enerjiyi hissedin ve her şeye olumlu bakın mesajı vermemekle birlikte, duygularıyla yüzleşmeye hazır olmayanlar için tehlikelidir. Bu yazıyı okurken istediğiniz yerleri alıp, istemediklerinizi sayfayı kapatır kapatmaz unutma hakkına sahipsiniz.

    Biliyorsunuz, insan doğduğu andan itibaren kendi aile genetiğinden bir çok özellik taşıyor olur. Mesela kimimizin saçı düz kimimizin kıvırcıktır. Kimimiz yeşil gözlü iken kimisi mavi göz rengine sahiptir. Kısacası bir çok fizyolojik özellik doğduğumuz andan itibaren bizim genetik yapımıza kodlanmış olur. İşte duygusal boyutta da durum benzer nitelikte.  Bizler dünyaya geldiğimiz andan itibaren  duygu çekirdekleri ile doğuyoruz. (Bu beyin yapısında ispatlanmış bir  çekirdek yapısı değil sadece konuyu daha kolay anlamanız ve duygu dünyamızın gelişiminden bahsetmek için bu şekilde örnekleyeceğim) Beynimize öğretilmiş bir çok farklı formda  duygu çekirdeği olabiliyor; mutluluk çekirdeği/ mutsuzluk çekirdeği, değerlilik çekirdeği/değersizlik çekirdeği, sevilmişlik çekirdeği/sevilmemişlik çekirdeği, yeterlilik çekirdeği/yetersizlik çekirdeği…Yaşımız ilerledikçe yeni çekirdekler keşfedebiliyoruz. Dış dünyadan maruz kaldıklarımıza göre o çekirdekleri ya besliyoruz yada küçültüyoruz. 

    Bu çekirdekleri besleyen ve bizim kişilik gelişimimizi şekillendiren ilk kişi öncelikle bizlerin çocukluğumuzda muhattap olduğu ilk bakıcısı oluyor, yani annemiz. (Eğer annemiz yok ise anne yerine bize bakım vermiş ikame bakıcı (ikame anne) oluyor) Daha sonrasında çocukluğumuzda muhattap olduğumuz diğer kişiler (baba,abla,ağabey,teyze, dede,komşu,kuzen…) duygusal dünyamızda ve kişilik gelişimimizde rol oynuyor. Ben daha yalın anlatmak için, kişilik gelişimindeki en önemli figür olan anne üzerinden örneklendirerek gideceğim.

    Eğer annem kendini değerli hissetmiyorsa ben doğduğum zamanda bana ‘’değerli bir varlık’’ duygusu ile bakamıyor. Benim fizyolojik ihtiyaçlarımı karşılıyor, fiziken benim yanımda bulunuyor, beni besliyor, koruyor, kolluyor fakat yeterli derecede almak istediğim duygusal yakıtı kendi iç dünyası nedeniyle bana sağlayamıyor. Yaş itibari ile “ben ve öteki” ayrışımını tam  yapamayan ben, değersizlik duygusunun anneme ait bir duygu olduğunu anlayamıyor ve bu duyguyu sorgulamadan  içselleştiriyorum. Bu nedenle beynim, bu olumsuz duygu ile tanışmış oluyor. Biliyoruz ki 0-6 yaş kişilik gelişimi için temel bir dönem. Bu dönemde çocuğa değersiz bir varlıkmış gibi bakıldığında, çocuk her şeyiyle kabul edilmediğinde veya koşullu sevildiğinde bu olumsuz duygu çekirdekleri büyümeye başlıyor. Bu çocuk yetişkinliğe ulaşmak için uğramak zorunda olduğu ergenlik döneminde sorunlar yaşıyor. Yetişkin olduğu zaman da yakın ilişkilerinde sorunlar yaşıyor ve terapiye gitmek zorunda kalıyor.

    Peki, kendinizi değersiz hissediyorsanız bunu değiştirebileceğiniz gerçekliğini bilmek ister misiniz?

    – Öncelikle değersiz hisseden yetişkinin bu durumu değiştirmeye gerçekten niyeti olmalı. Bazen değersiz hissederek kişinin kendisine acıması da kişiye iyi gelebilir. Çünkü kişinin zihni, acı ile hazzı birbirine eşleştirmiştir ve “haz başka bir şey acı başka bir şey” ayrışmasını yapmadığı için acı çekmekten yoğun bir zevk alır. Yani, kişinin değersizlik duygusunu kullanarak elde ettiği başka kazanımlar yani “ikincil kazançlar” vardır ve bunları kaybetmemek için  değersizlik duygusundan da kurtulmak istemez. 

    -Kişi değerli hissetmeye niyet ettikten sonra, değersizlik duygusunu kimlerden almış olabileceğini / hala daha alıyor olduğunu bulmalı; Bu olumsuz duygular temelde kimlerin duygusu? Beyniniz bu duyguları kimlerden modelledi, kimlerden öğrendi? (Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kişiler zihninizde çoktan canlandı)Daha sonrasında olumsuz duyguları aldığınız kişilerden ayrışma çalışması yapmalısınız; ‘’Değersizlik anneme ait bir duygu. Annem başka biri ben başka biriyim. Çocukken etrafımdakilerin bana attığı  olumsuz duyguları  sorgulamadan almış olabilirim. Artık yetişkin halimle biliyorum ki ben dün ki çocuk değilim ve  ben hiçbir koşula bağlı olmaksızın, sırf insan olarak yaratıldığım için değerliyim’’. 

    -Siz bunları söylerken içinizden bir ses size ‘’hayır sen değerli değilsin, kendini kandırıyorsun’’ diyebilir. O zaman da bu sesin kime ait olduğunu bulmaya çalışın; mesela bu ses kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı sizin değersizliğinizden o sesin kazancı ne?

    -Duygularınızı iyi tanımlayın. Sırf bu yazıda okudunuz diye her olumsuz davranışınızın altından değersizlik duygusunu çıkarmaya çalışmayın. Düşünmek ve hazmetmek için kendinize zaman verin.

    – Size yoğun olumsuz hissettiren kişiler hayatınızda hala olan kişiler ise onlardan fiziksel olarak bir süre uzak kalmaya çalışın.

    – Eğer olumsuz duygularından etkilendiğiniz kişiler ile fiziken ayrılma ihtimaliniz hiç yoksa karşı tarafı değiştirmeye çalışmayın ve didişerek onu beslemeyin. Sadece onlardan artık hangi duyguları alıp, hangilerini almayacağınıza karar verin.  Onların size istedikleri duyguları atmaya hakkı olsun, sizin de hangi duyguları alıp hangilerini almamayı seçme hakkınız olsun.

    – Sizin kişilik gelişiminizde çok önemli yeri olan fakat size istediğiniz duygusal yakıtı sağlayamayan bu kişiyi veya kişileri değiştirmeye çalışmadan kabullenin. Ve sizin arzu ettiğiniz kişilik özelliklerine sahip olamadıkları için bu durumun yasını tutun. 

    – İhtiyacınız olan yeterli duygusal yakıtı size sağlayamamış olan bu bakıcılarınıza hak verin. O kişiler de öyle hayatlar yaşadılar ki olumlu duygularla  doğru dürüst tanışamadılar. Bu nedenle; kendilerinde olmayan duyguları  size veremediler.

    – İçselleştirdiğiniz olumsuz duyguların yerine olumluları yerleştirmeyi seçin; ‘’Küçükken yeterli duygusal yakıtı alamamış olabilirim ama bugün ki aklım ile biliyorum ki bu depoyu doldurabilirim. Çünkü ben dün ki çocuk değilim, artık bir yetişkinim’’

    – Eğer siz değişmeyi seçmez iseniz yüksek ihtimal kendi çocuğunuza da aynı olumsuz duyguları atacaksınız. Seçiminizi yaparken bunun bilincinde olun.

    – Kendinize sorun; ‘’Bugün ben ne yapsam kendimi değerli hissederim?’’ İlk aklınıza gelen şeyi kendinize duyurarak bir süre yapın.

    Ve unutmayın; insan önce etten kemikten sonra da duygudan ibaret…