Etiket: Anne

  • Kuşatılmış Annelik

    Kuşatılmış Annelik

    Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara.

    Yakın dönemde, zaman zaman öne sürülen bir düşünce yeniden gündeme geldi: Anne-babalık için ehliyet sahibi olunmalı düşüncesi. Aslında bu düşünce bu topluma dair sancıları gören, duyan ve hisseden “okumuş” kesim için yeni değil. Siz de dost meclislerinde konuşulan toplumsal sorunların birey ve aile düzeyinde analiz edildiğine denk gelmişsinizdir. Burada kast edilen sanırım şu: etrafımız sahtekar, yalancı,fiziksel ve cinsel şiddet eğilimli bireylerle dolu. Bu kişileri neticede bir anne ve baba yetiştiriyor. Bu insanlar ne yapıyor, ne yediriyor, ne içiriyor, ne öğretiyor ki söz konusu insanlar tüm toplum için bir tehdit haline geliyor. Bir iftiracının, bir tacizcinin, bir canlı bombanın anne ve babası diğerlerinden farklı mı? Gerçekten de “bilinçli” ve “ehil” ebeveynlere sahip olursa her çocuk pırlanta gibi mi büyür?Bunu ön görmek çok mümkün değil. Biliyoruz ki kişilerin ruhsal ve sosyal anlamda sağlıklı olmalarının tek koşulu maalesef sadece yeterli ve etkin ebeveynlik tarzı değil. Psikolojik bilimler alanında insan gelişimi bir gen-çevre etkileşiminin ürünü olarak görünüyor. Bu demek oluyor ki biz bir genetik alt yapıyla doğuyoruz, bakım verenler tarafından yetiştiriliyor ve eğitim hayatıyla beraber başlayan süreçte çevrenin etkilerine maruz kalarak gelişiyoruz. Bu çok faktörlü açıklamanın amacı anne, baba ve geniş olarak ailenin rolünü küçümsemek değil. Tam tersine ne kadar kilit bir noktada olduğuna dair elimizde çok veri var. Ancak benim bu yazıda bu geniş konu içinde vurgulamak istediğim “annelik” ve anneliğin içinde yaşanılan kültür ve çağ tarafından nasıl şekillendirildiği. Belki bu bakış açısı insanları “anne babalık ehliyeti” vurgusuna getiren süreçleri kültür düzeyinde değerlendirmemize olanak sağlar.

    Anneliğin “kadınlığın” çok ötesinde bir anlam taşıdığı, hatta kutsandığı bir kültürde yaşıyoruz. Kadının tüm varlığı içinde taşıdığı özelliklerden sadece biri olabilecek doğurganlık tüm kadınlık anlayışının önüne geçiyor. Evlenmek ve doğurmak zorunda olmadığını haykıran kadınlar susturulup sindirilmeye çalışılıyor. Oysa her kadın anne olmak zorunda değildir ve kimlikleri arasına annelik kimliğini istememek de en doğal haktır. Buraya kadar bir sorun yok ancak biliyoruz ki kadınların ezici bir çoğunluğu için bu red mümkün değil. Biz elindeki oyuncak bebeğini bırakarak zorla evlendirilmiş çocuk gelinlerin vatanıyız. Kadınlar biz önce kadınız diyemeyecek kadar yoğun fiziksel ve cinsel travmalarla sindiriliyor. Gerçeklik bu iken konu aşırı kutsanmış bir annelik farkındalığından, zorunlu anneliklere doğru kayıyor. Benim gibi ruh sağlığı alanında çalışan veya işi ya da hayatı gereği toplumun her kesimine hakim kişiler olarak biliyoruz ki bu “zorunlu” anneler çoğunlukla mutsuz, depresif ve tükenmiş. Annelikle beraber tamamen süt makinası gibi görülenler, evde öfke patlamaları yaşayıp çocuğunu hırpaladığı için vicdan azabı çekenler, kayınvalidesi, kayınpederi, kayınpederi tarafından dövülenler, aşırı ve kurgu kıskançlıklarla eziyet edilenler, kendine ait harçlığı bırak evin hiçbir ihtiyacını karşılayacak meteliği olmadan seneler geçirenler. Kısacası baktığımız noktadan “annelik” ne kadar kutsansa da kadınlar için insanca bir yaşamın kapısını açmıyor. Koca izin vermiyor, ata izin vermiyor, erk izin vermiyor, devlet izin vermiyor.

    Hal böyleyken bu “kuşatılmış annelik” içinde çocuklar yetişiyor. Çocuğun en temel ihtiyacı sadece beslenmek değil farkedilmek, yanıt ve tepki verilmek, anlaşılmak ve aynalanmak iken çocuk sert bir duvara tosluyor. Kucak var ama sıcaklık yok, yüz var ama ifade yok, koruyup kollama var ama sahiplenmek yok. Sorduğunuzda “Türk Annesi” çok fedakar, hep çocukları için çırpınıyor. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor. Ama “anneniz sizi anlar mıydı, tanır mıydı, sevgisini, şefkatini gösterir miydi?” diye sorduğunuzda uzun bir suskunluk. Susuyoruz çünkü o yoksunluğun dili yok. Orada yitirilen şeyin ikamesi yok. Annenin attığı tokadın- kelimenin tüm anlamlarıyla- telafisi yok. Bu kültürde en doğal gelişimsel ihtiyaçlar horgörülür. Aile yaşar çocuk içinde haspel kader büyür. Bu kaostan kurtulmanın tek yolu annenin dizleridir ama ona da baş koyacak cesareti bulmak yılları gerektirir. Bu nedenle bu toplumda anne olmak da zordur, evlat olmak da. Anne uzak, mesafeli, kendine odaklı ve sert de olsa zordur, koruyucu, kollayıcı, kuralcı ve müdahaleci olsa da.

    Toplumda iilklerimize işleyecek kadar derin yaşadığımız ama adını koyup konumlandırmakta güçlük çektiğimiz bir durum var; eril anneler. Literatürde bu şekilde anıldığını sanmıyorum ama mesleki ve bireysel deneyimlerimden sonra ben bu anneleri böyle algılıyorum. Sanırım bunların stereotipi ismini bile şu an hatırlamadığım bir programdaki “Semra Hanım”dı. Aslında hepimize çok tanıdıktı. Söylenen, manipule eden, alt üst eden, ezen ve hiçleştiren anne. Oğluna, karısına, bazen kocasına ve bilhassa ve tercihen gelinine dünyayı zindan etme üzerine kurulu bir eril kurgu. Sayıca ne kadar fazla olduklarını tahmin edebiliyor musunuz bilmiyorum, ama bana güvenin çoklar. En basit düzeyde gelinlerinin buzdolabında bıraktıkları salçadan, oğluyla gelinin birlikte olma sıklıklarına, torununun zıbınından damadının telefona bakmasına varan bir repertuarda işlev görüyorlar. Genellikle bu eril iktidar oğlan çocuğa ve eşine kurulsa da kız çocukta da rastlanıyor. Benim eril olarak andığım annelerin oğlan çocukla beraber sahip olmadıkları “fallusu” yakaldıkları ve beklenileceği şekilde bir ömür bu erki ellerinden bırakmadıkları bir psikoloji bilgisi. Ama maalesef biz daha fazlasını biliyoruz. Bu gücün şiddete varan manipulasyonlar için kullanıldığına şahit oluyoruz. Söylerken bile utansam da gelinleri dövmesi için oğullarını ve aile üyelerini kışkırtan kadınlar var. Bu insanlar da anne. Onlar da belki bir kız çocuğu olarak tüm manevi/maddi yatırımın oğlan kardeşlere yapıldığı bir aileden geliyorlar. Sonuçta bu eril annelerin ihtiyaçlarını da motivasyonlarnı da anlamak önemli olabilir. Ama bu annelerin pasif-agresif, büyüklenmeci, müdahaleci halleriyle empati kurmak zor olabiliyor. Özellikle bu tarzın madurları olan çocuklar ve eşleriyle çalıştıkça.

    Bu bahsettiğim anne tipinden çok farklı olarak algıladığımız oysa benim çok benzer dinamikler gördüğüm başka annelik tarzları da var. Büyükşehirlerde yaşayan, iyi eğitim görmüş, sosyoekonomik olarak kendini güçlü hisseden, daha eşit evlilikler yaptığına inanan kadınlar. Bu annelerin en belirginleri sosyal medyada “influencer” anne olarak anılıyorlar. Etki yaratıyorlar kısacası. Binlerce anneyi mükemmel anneliğe çağırıyorlar. Çocuk nasıl beslenir, nasıl uyutulur, bir soru sorunca nasıl cevap verilir. Bu ve bunun gibi yüzlerce “annelik ipucunu” sağlıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki bu annelerin ailevi veya sosyal anlamda zararları ne? Öncelikle bu mükemmel anneliğin peşinde koşma akımı bir çok hatayla kol kola geliyor. Gelişim psikolojisine dair kuram ve çalışmalar gösteriyor ki çocuğun ihtiyacı mükemmel annelik değil “yeterince iyi anneliktir”. Annelikte birçok nedenden kaynaklanan hatalar vardır ve çocuğun ruhsallığı açısından bu kırılmalar gereklidir. Örneğin bir anne çocuğunu diğer odadan takip ettiği megafonu kapalı unutabilir ve çocuk her ağlamasında “anne” denen kişinin hemen yanıt veremeyeceğini deneyimleyebilir. Oysa yeni moda süper annelik anlayışı buna olanak vermiyor. Hep yanında olmak, hep toplamak, hep müdahil olmak ihtiyacında. Bu korumacılık öyle bir noktaya geliyor ki çocuk daha okul çağlarına bile gelmeden kendi çocuğunun hakkını korumak adına daha sütten yeni kesilmiş başka bir çocuğa veya ebeveynlerine müdahalede bulunabiliyor. Daha sonraki yıllarda iyice ayyuka çıkan veliler ve çocuklar arasındaki aslında çok doğal olan süreçleri bombalayan ve “en kıymetli, en farklı, en yetenekli, en özel” çocuk benim çocuğum noktasına varan “veli terörü” işte böyle filizleniyor. Sonuç mu? Ortada kendini hep ayrıcalıklı hisseden, ötekileri hep rakip ve tehdit algılayan, derin ilişkiler kuramayan yalnız ve içe dönük çocuklar…

    Peki anneler bunu neden yapıyor? Hangi anne çocuğuna zarar vermek ister ki? Kadınların amacı elbette bu değil ama onlar “kuşatılmış anneler”. Modern çağın çılgınlığında asırlardır kaybedilmiş değerlerini tekrar kazanmaya çalışıyorlar. Bunun için de sıradan olmaya, pasif kalmaya, herşeyi doğal akışına bırakmaya katlanamıyorlar. O yüzden erkek çocukları fiziksel olarak vasat buldukları bir kadınla geldikleri zaman onları oğullarına layık görmeyip reddediyorlar. Yine bu yüzden kaydırak sırasında beklerken öne atılıp çocuklarının sırasını alan 3 yaşındaki çocuğa veya annesine haddini bildirecek kadar insancıllıktan uzaklaşıyorlar. Kısacası eski geleneksel annelik tarzları şu çağdaki annelik anlayışından çok farklı değil. Amaç hep o kaybolmuş kimliği geri kazanmak. Kadınlar çocuk da yapsınlar kariyer de. Ancak anne-çocuk ilişkisi bir savunma alanına döndüğü anda hatlar karışıyor. Ortada annesinin dizinin dibinde olmasına karşın dizine hasret kalan mağdur çocuklarla doluyor. Anneler artık değişmeli. Daha doğrusu anneleri kuşatan, bir güç ve etki alanı uğruna ömürleri yakan eril anlayış, düzen değişmeli. Annelik denen kutsal olmasa da çok değerli şeyin çocukla başbaşa, rekabet etmeden, anı ve ortaklığı sindirerek yaşanabileceği psikolojik alanlar tanınmalı kadınlara. Böyle bakıldığında “annelik ehliyeti” okullarda zeka testi uygulanması önerisinden çok farklı değil. Bu bakış olabildiğince faşizan ve ancak distopik romanların konusu olabilecek bir durum. Tek ihtiyacımız anlayan, saran, sarmalayan annemizle başbaşa kalmak…

  • Okula Uyum Süreci

    Okula Uyum Süreci

    Okulların açıldığı Eylül ayı ile birlikte, gerek siz anne babalar, gerekse çocuklarınız için heyecanlı bir dönem başladı. Okul öncesi dönem (0-6 yaş) çocuğun sosyal, fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişimi açısından önemli bir dönemdir. Çocuk ailesinden sonra okul ile birlikte sosyalleşmeye başlar ve akran ilişkilerini geliştirir.

    Çocuğunuz bu dönemde okula uyumsuzluk gösterebilir. Bu süreçte çocuk, ilk güven duyduğu kişi olan annesinden veya ona bakım veren diğerlerinden ayrılmak konusunda zorluk yaşayabilir, okula ve öğretmenine alışmak için zamana ihtiyaç duyabilir.Bu doğal bir süreçtir fakat önemli olan bu durumun süresi ve siz anne babaların davranışlarıdır.

    Okula uyum süreci bireysel farklılıklar göstermektedir. Kimi öğrenciler baştan itibaren okula tepkiliyken, bir kısmı ilk başlarda uyum gösterip daha sonradan tepki göstermeye başlarlar. Bu tepkiler şunlar olabilir;

    • Evden ayrılırken ağlama, kendini yerlere atma

    • Fizyolojik bir rahatsızlık yokken baş ağrısı, mide bulantısı vb. şikâyetlerde bulunma

    • Anne ve babaya “siz beni sevmiyorsunuz” gibi duygusal baskı yapma

    • Aşırı sinirlilik durumu, ortalığı dağıtma, öfke nöbetleri

    • Aşırı sessizlik, içe kapanma, uyku, yemek ve tuvalet sorunu.

    Çocuğun Okula Gitmek İstememesinin Nedenleri:

    • Ayrılık kaygısı yaşaması

    • Belirsizlik ve bilinmezliğin verdiği kaygı

    • Evde okulla/öğretmenle ilgili yapılan olumsuz konuşmalar

    • Çocuğun mizaç özellikleri ( utangaç, kaygılı, hassas olması vb.)

    • Aile bireylerinin birbirlerine çok bağlı ya da bağımlı olması

    • Ev içinde hiç kural koyulmaması,  her istediğinin yapılması ve böylece evin okuldan daha cazip gelmesi

    • Çocuğun değişim ve yeniliklerle baş etmekte zorlanması

    • Ebeveynleri tarafından terk edilme korkusu

    • Anne-baba tutumları (Aşırı koruyucu ya da aşırı hoşgörülü ebeveyn tutumları)

    • Çocuğun performans kaygısı yaşaması

    • Anne veya babanın hasta olması

    • Yeni kardeş doğumu veya annenin hamile olması

    • Evde kalan kardeşi kıskanma

    ANNE VE BABALAR NE YAPMALILAR?

    • Anne babanın kaygılı olmadan sakin, sabırlı, hoşgörülü yaklaşımda olması ve oryantasyon sürecinde okul ile işbirliği içerisinde olması uyum sürecini olumlu etkileyecektir. Çocuğunuzun okula başlayacağı fikrine önce kendiniz alışmalısınız. Okulun ilk günlerinin zor olabileceğini kabullenin. 

    • Okula başlamadan önce okulla ilgili yapılacak hazırlıklar çocuğun duygusal ve zihinsel olarak okula hazırlanmasına destek sağlayacaktır.  Evde okulla ilgili olumlu konuşmalar yapılmalı, okulda neler yapacağı dürüst bir şekilde anlatılmalıdır. Evde ayrıca okula başlama ile ilgili resimli bir hikaye kitabı okunabilir veya okula başlayacağı ilk gün hakkında sohbet edebilirsiniz. 

     

    • Okula alışma döneminde çocuğun düzeni ile ilgili değişiklik yapmak uyum sürecini olumsuz etkileyebilir. Bu dönemde çocuğun hayatında herhangi bir farklılık (bakıcı değişikliği, taşınma, tuvalet eğitimi vb. ) yaratmamaya dikkat etmek gerekir. Unutulmamalıdır ki; çocuk için okula başlamak zaten başlı başına büyük bir değişikliktir. 

    • Eve döndüğünde gününün nasıl geçtiğini sorulmalı ancak ısrarcı olunmamalı ve paylaşmak istediği zaman anlatmasına izin verilmeli. Okulla ilgili kaygı uyandıracak sorular sormaktan kaçınılmalı. “Ağlamadın değil mi?” , “Bir problem oldu mu?”gibi sorular tetikleyici olabilmektedir.

     

    • Anne-babanın okul veya öğretmenle ilgili kaygıları varsa çocuğun yanında bunlardan bahsedilmemeli. Ebeveynlerinin güven duymadığı bir durumda o da güven duymayacaktır. Böyle bir durumda aile, okul ile daha sık iletişim kurmalıdır. 

    • Sabah veya gece uyumadan önce okula gitmemek için anne- babayı ikna etmeye çalıştığında herkesin sorumlulukları olduğu (anne baba da kendi yaşamlarından örnek vererek) anlatılmalıdır.

     

    • Mümkünse çok sevdiği bir oyuncağını yanında götürün. Evden kendisine ait bir parçayı yanında getirmesi kaygısını biraz azaltmasına yardımcı olabilir.

    • “Bebek misin sen, büyüdün artık” gibi yöntemlerden uzak durun. Çocuğunuzun duyguları konusunda anlayışlı olun.

    • Okulda kalmak isteyebilir, aralarda onu görmek isteyebilirsiniz. Fakat bu durum çocuğa ”istediği an onu okuldan alabileceğiniz” hissini kazandırıp, uyum sürecini uzatacaktır.

     

    • Çocuğun düzenli olarak okula getirilmemesi veya çeşitli sebeplerle okuldan uzak kalması gibi nedenler okula alışma sürecini zorlaştırıcı etkiye sahiptir. Ailenin tüm bireyleri çocuğun okula düzenli gitmesi konusunda kararlı olmalıdır. Çocuğun tepkilerine dayanamayarak “bugünlük okula gitmesin” gibi sözlerden sakının. Kararlı ve sabırlı olun. Unutmayın bir kere geri adım atarsanız çocuğunuz bunu hep isteyecektir.

    • Çocuğunuz sizin onu okula bırakıp gittiğinizi düşünür. Bu durumda nereye gideceğinizi, ne yapacağınızı ona anlatın. Çocuğunuzu rahatlatın.

     

    • Çocuk, kimden en kolay ayrılıyorsa yuvaya onun bırakmasını sağlayın.

    • Çocuğunuz istemiyorken onu okula bırakmak sizin için zor olabilir. Fakat vedalaşma süreniz ne kadar uzun olursa çocuğunuz o kadar zorlanacaktır. 

     

    • Ayrılırken mutlaka “hoşça kal” deyin.

  • Doğum Sonrası Depresyon

    Doğum Sonrası Depresyon

    Hem kültürel hem de tıbbi bir kavram olan doğum sonrası depresyonu bu makalemizde biraz inceleyelim.

    Doğum Sonrası Depresyon Nedir?

    Eskilerin al basması, tıp alan yazısında doğum sonrası depresyon (postpartum blues) olarak nitelendirilen bu tıbbi terimin adını fakülte eğitimim sırasında psikopatoloji dersinde duymuştum. İlk karşılaşmam ise Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde stajyerliğim dönemimde oldu. Tabi ki sık sık postpatum sendromu diye bir şeyi duyuyordum ama ne olduğundan hiç haberim yoktu. Klinik şefimiz yeni bir hastanın yatışından sonra bize bu konuda biraz bilgi vermişti ve eskiler buna albastı, al basması diye bir kültürün olduğunu halk dilinde böyle bir adı vardır demesi kafamdaki ampulleri yaktı ve araştırdım.

    Çevremdeki pek çok kişiden bu durumun önemini duymaktaydım. Doğum yapmış kadınların lohusalık dönem şikâyetleri duyduğum en sık doğum hikâyesiydi. Birçok kadın bu dönemde yalnız kaldıklarını sosyal destek alamamalarından yakınmaktaydılar. Peki, niçin yaşamlarının diğer dönemlerini bu kadar vurgulamamaktaydılar?

    Bu soruya cevabım doğum sonrası dönemin zorluğu ve bu zor dönemde kalınan yalnızlık olacaktır. Doğumun hormonal değişimine psikolojik destek gelmediğinde bu durum dayanılmaz bir hal alabiliyor ve birçok kadın bunu yaşayıp gene birçoğu tek başına atlatıyor.

    Doğum sonrası dönem diye adlandırdığımız zaman zarfı bebeğin doğumundan bir saat sonra başlar ve altı hafta devam eder. Bu zaman zarfında emzirme, doğum sonrası depresyon, komplikasyonlar, cinsel yaşam değerlendirmeleri hem anne için hem de bebek için hayati önem taşır.

    Doğum sonrası depresyon diğer adıyla postpartum depresyon; doğumdan sonra bir kadında gerçekleşen fiziksel, duygusal ve davranışsal değişimlerin bir karışımıdır.

    Yüzyıllardır Anadolu’daki kadınların başlarına kırmızı (al) yazmaların bağlanması, bebekleri ile yalnız bırakılmamaları, doğum yapan kadının mezarının kırk gün açık olacağı gibi pek çok söylenti vardır. Aslında hormonal bir değişim ve psikolojik olarak anne olmanın (başkalaşım) gibi değişimlerin ardından tabi ki bir kadının duygu durumunun aynı olması beklenemez, belki adı konulmadan toplumumuzda ve birçok medeniyette doğum sonrası depresyon gözlenmiş ve koruyucu önlemler (tedaviler) planlanmıştır.

    Doğum sonrası depresyon anne bebek ilişkisini oldukça olumsuz etkilediği için hayati önem taşımaktadır. Doğum sonrası depresyon tanısı için, doğumdan sonraki dört haftada başlaması gereklidir. ( Doğum sonrası depresyon tanısının doğumdan sonraki dört haftada başlaması gerekir.) Bu tarihler dışında başlayan depresyona doğum sonrası depresyon denmez.

    Doğum sonrası depresyon kardeşlerde 3.53 kat daha fazla! Peki Neden?

    Bu durumu genetik faktörlerle açıklayabiliriz. Sonuçta bilim insanları depresyon geni diye bir şey buldular. Evet depresyonun genetik geçişi var! Peki, çare yok mu?

    Bunun yanında çocuk doğurmanın psikolojik bir yanı da mevcuttur. Çocuk doğurmak anne olmak özel bir duygu ve anne olma isteği bir kadının kendi annesi ile geçirdiği ilkel çocukluğu 0-18 aylık süreçteki ilişki ile doğru orantılıdır. Birçok danışanımda gördüğüm annem gibi olmayacağım kaygısı kadınları daha büyük bir yüke sokmakta. Doğum sırasındaki psikoloji, eşe olan sevgi, aşk, istenen bir gebelik mi? Planlı mı, hepsi çok kıymetli olsalar da birçok psikolog gibi bende bu doğum sonrası depresyonu anne ile kurulan ilişkiye yani yaşamın ilk yıllarındaki anne çocuk ilişkisine bağlıyorum.

    Doğum Sonrası Depresyon Annenin Anne – Çocuk İlişkisinin Bir Tekrarı Mı?

    Bağlanma kuramı ile doğum sonrası depresyonun psikolojik ilişkisine değinen pek çok uzman görüşü mevcuttur. Bağlanma kuramı, yaşamın erken dönemlerinde belirlenen ve süreklilik kazandığı düşünülen, bireyin diğer insanlar ile ilişki kurma şeklidir. Bağlanma kuramının önde gelen temsilcileri bireyin oral döneminde (0-18 aylar arası dönem) güvenli ya da güvensiz olarak bir yapı oluşur ve bireylerin bu yapıyı ömür boyunca devam ettirdiklerini savunurlar. Bağlanma kuramının önde gelen temsilcileri bireyin oral döneminde ( 0-18 aylar arası dönem) güvenli ve güvensiz iki yapı oluşturduklarını ve bu yapıyı ömür boyunca devam ettirdiklerini savunurlar. Oral dönemdeki bağlanma özellikleri ergenlik döneminde de devam eder. Bağlanma kuramının öncüsü Bowlby’nin ‘Güvensiz Bağlanma’ deyimi ile ilkel yaşam dönemindeki (0-18 aylar) bağlanma tarzı ömür boyu devam edecek psikopatolojinin belirleyicisidir. Tersi bir yapılanma ise ‘Güvenli Bağlanma’ olarak adlandırılmış ve kişinin sağlıklı birey olmasındaki önemi vurgulanmıştır. Birçok psikopatoloji; depresyon, sosyal kaygı bozukluğu, kronik ağrı, hastalık hastalığı ve obsesif kompulsif bozukluk bağlanma tarzları ile ilgili yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.

     

    Doğum Sonrası Depresyonun Sıklığı

    Yeni doğum yapan kadınların neredeyse %50’si doğumlarının ardından doğum sonrası depresyon belirtileri göstermektedir. Ancak belirtilerin tanı alması %12.5’dir (DSM temel alınmıştır). En önemli nedenler; aile içi stres, evlilikte sorunlar yaşanması, aile içi şiddet, gebelik öncesi sorunlar, istenmeyen gebelik, gebelik öncesi ruhsal sorunlar, eşinin ya da kendi ailesiyle kötü ilişkiler, aile veya arkadaşlık ilişkilerinin kötü olması doğum sonrası depresyonu etkileyen en önemli etkenler olarak gözlenmiştir.

    Yapılan pek çok araştırmada doğum sonrası depresyon %10-15 arasında gözlemlenmiştir.

    Ülkemizde yapılan bir diğer araştırmada ise doğum sonrası depresyonun doğum yapmış kadınların %42’sinde gözlemlendiği görülmüştür.

    Trabzon’da %28.1, Samsun’da %23.1, İzmir Bornova’da %29, Manisa yarı kırsal bir bölgede %36.9, İsrail’de %22.6, İsveç’te %12.5 olarak bulunması da tüm risk faktörlerinin tekrar incelenmesinin önemini bize göstermektedir.

    Eğitimin önemi oldukça kıymetli!

    Doğum Sonrası Depresyon Risk Etmenleri

    En önemli risk etmeni ise annenin daha önceki dönemde depresyon geçirmiş olmasıdır. Yani doğum yapan kadın yaşamında bir dönemde depresyon geçirdiyse doğum sonrası depresyon geçirme olasılığı da oldukça yüksektir.

         Güncel çalışmalarda ise annenin güvensiz bağlanması ve doğum sonrası depresyon arasında bağlantı olduğu kanıtlanmıştır.

    Doğum sonrası depresyon ile güvensiz bağlanmanın ilişkisi araştırıldığında ise ikircikli davranış ve tutumlar gösteren annelerin çocuklarının sonraki dönemlerde eşi tarafından da benzer tutumları görmesi ihtimalinin yüksek olduğu, daha sonrada bu eş ilişkisinin kadını doğum sonrası depresyona ittiği düşünülmektedir.

    Doğum yapma korkusu, gebelikte geçirilen hastalıklar, bebeğin cinsiyetinden duyulan memnuniyet gibi faktörlerin doğum sonrası depresyon ile anlamlı ilişkisi bulunmamıştır.

     

    Çalışan Annelerin Daha Düşük Puan Doğum Sonrası Puanlarının Daha Düşük Olması?

    Çalışan annelerin daha düşük puan almaları pek çok kişiyi şaşırtabilir. Şüphesiz ki burada birçok etmen var, eş desteği, eşin sağlığı, eğitim düzeyi, sorumluluk bilinci, planlı gebelik, istenen çocuk gibi. Ancak önemli nokta ise doğum yapan kadınların doğum izinlerinin onları ve çocuklarını mağdur etmeyecek düzeye getirilecek düzeyde olmasıdır.

    Çalışan annelerin hayatlarının daha planlı olması, istenen ve planlı gebelikler yapmaları sadece doğum sonrası depresyon ile ilgili değil, bebeğin tüm hayatı boyunca taşıyacağı kişilik özelliklerini de belirleyecektir. Annenin isteyerek bakım vermesi bir bebek için her şeyden daha önemlidir. Bunun yanında çalışan annenin doğum sonrası depresyon ile ilgili daha çok bilgi alması da mümkündür. Konferanslar, sempozyumlar ve eğitimler bu sürece hazırlık için çok önemidir.

    Doğum Sonrası Psikoz!

    Doğum sonrası dönemde annenin doğum sonrası depresyonundan daha kötü bir şey yaşayacağı varsa doğum sonrası psikozdur. Genellikle doğumdan sonraki ilk iki haftayı kapsar ve manik, huzursuz davranışlar ile kendini gösterir.

    Psikoz gerçeklik algısının yitirilmesi ve hayal ile gerçeği birbirine karıştırmaktır.

    Muhtemelen Anadolu’daki bu albastı gelip kadının aklını aldığı cinler, şeytanlar musallat oldular gibi algılanan şeyler ağır geçen doğum sonrası depresyonu ve belki de ‘doğum sonrası psikozdur. Doğum sonrası psikoz çoğu zaman dönemsel ve geçici bir durumdur.

    Ne yapılmalı?

    Bu konuda çalışacak uzmanlar Edinburgh doğum sonrası depresyon ölçeğini kullanabilirler. Emzirme süreci göz önüne alınanlar ilaç desteği ve destekleyici psikoterapi de bu sürecin atlatılmasına destek olacaktır.

    Doğum sonrası depresyon ciddi bir durum ve hayati risk olduğundan bir psikiyatri uzmanı ile incelenmesi çok önemlidir.

    Bir kadın gebelik dönemi boyunca fiziksel, ruhsal ve sosyal anlamada birçok değişim yaşar. Doğum ile hormonların bir kısmı normale dönerken bir kısmı da emzirme dönemi boyunca devam eder. Bu zor süreci atlatmaya yardımcı olacak en önemli şey eş ve yakın çevre desteğidir.

    Eşler gebelik sürecinden itibaren anne baba kurslarına gidebilir, beraber psikoterapi alabilirler. Hamilelik dönemindeki pek kadın danışanım eş desteğinin önemini vurgulayıp, çoğu zaman da eksikliğinden yakınmıştırlar.

    Dikkat Edilmesi Gerekenler

    Unutulmamalıdır ki depresyon hamilelikte en sık gözlemlenen ruhsal sorundur. Bu durum doğuma yakın daha da artmaktadır.

    Ciddi ruhsal hastalıkların çıkması adına doğum sonrası dönem ve gebelik dönemi karşılaştırıldığında, doğum sonrası dönem üç veya dört kat daha riskli (önemli) bulunmuştur.

    Pek çok kadın suçluluk hissi (Bu kavramla aramızda değişik bir çatışma var. Oturmuyor, kadınlar niye kendini suçlu hissediyor kaygılarını açıklarken bence baya da anlaşılamamaktan ama en önemlisi de yargılanmaktan korkuyorlar. Bu yüzden susuyorlar ve her şeyi içlerinde yaşıyorlar.) nedeniyle doğum sonrasındaki duygularını ifade edememektedir. Bunun sonucunda pek çok doğum sonrası depresyon vakası gözden kaçmakta ve kadınlar bu süreci yalnız geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu süreçte özellikle eş sonra da yakın çevre desteği çok önemlidir.

    Sonuç

    Doğum sonrası depresyonun ülkemizde çok üstüne düşülen bir konu olduğunu düşünmüyorum. Daha da ileriye gidersek konuşulmuyor bile. Birçok kadın bu süreci tek başına desteksiz atlatmakta ve bundan en yakınlarının (eşlerinin bile) haberi olmamakta.

    Stresli gebelik, sorunlu doğum, travmatik bir çocukluk hepsi kişilik yapısında çok etkili olan olumsuz olay ve dönemlerdir. Bireylerin kişilik yapıları annelerinin kişilik yapılarıyla oluşacaktır. Bu nedenler kadınlarımıza sadece hamilelik, doğum, doğum sonrası, lohusalık dönemlerinde değil her dönemde iyi davranmalı ve güzel ilişkiler kurmalıyız. 

    Esenlikler dilerim

  • Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla Sosyal Ortama Çıkarken Dikkat Edilecek 5 İpucu

    Çocukla seyahat, birçok anne-baba için soru işaretleri ile doludur. Sağlıkla ilgili temel önlemleri aldınız. Ama o da ne, tatile çıkmak için sabırsızlanan çocuğunuz yolculuğu tahmin ettiği kadar sevimli bulmuyor ve yol boyunca onu oyalamak pek de kolay gözükmüyor.

    1- Çocukla seyahat öncesinde, onu bu seyahate psikolojik olarak nasıl hazırlayabiliriz?

    İlkokul çağından küçük olan çocuklarda zaman kavramı henüz gelişmemiştir, bu sebeple sık sık sabırsızlanma ve mızıldanma eğiliminde olabilirler. 6-7 yaşından küçük çocuklar kendilerinden istenen “bekleme” görevini tam olarak kavrayıp yerine getiremeyebilirler. Bu onların elinde olan bir durum değildir, çünkü 10 dakika ile 10 saatin zamansal farkı hakkında yorum yapamazlar. Öncelikle anne-babalar olarak bu yaş çocuklarımızın zaman algısının henüz gelişmediğini bilip, onlardan beklentilerimizi buna göre düzenlememiz fayda sağlayacaktır. Sabırsızlık gösteren ve mızıldanma eğiliminde olan çocuğumuzu sakinleştirmemiz için onun da keyifle katılabileceği bir faaliyette bulunması sağlanabilir, örneğin kendi topladığı minik bir çantasını taşıma sorumluluğu ya da sevdiği bir şapkasını kaybetmeden koruması ve tutması görevini verdiğimizde, bir işle meşgul olacağı için, daha uyumlu olacaktır.

    2- Çocukla seyahat için seçilen araba, otobüs uçak yolculuğu gibi uzun süre hareketsiz kalacağı bir ortamda çocukların sıkılmaması için alınacak önlemler

    Tüm yetişkinlerde olduğu gibi, çocuklar da kendilerini güvenli ortamlarda hissetmek isterler. Güvenli ortam, sakindir, huzurludur, beklenmedik şeyler olmaz, bildiğin ve alışık olduğun şekilde gelişir her şey. Yolculukta ise bu şartlar değişir ve tüm bu yeni şartlar çocuklarda öncelikle kaygı düzeyinde artışa sebep olurlar. Artan kaygı düzeyi ile çocuk normalde vermediği farklı ve beklenmedik tepkiler geliştirebilir. Bu konuda bizlere yol gösterecek basit bir kaç öneriyi şöyle sıralayabiliriz:

    Tatil yolculuğu saatini çocuğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleyebiliriz.

    Ayrılık objesi olarak tanımlanan, çocukların yeni ortamlarda yükselen kaygı düzeyini rahatlatacak olan, sevdiği bir objeyi yanında bulundurması sağlanabilir, bu bir oyuncak, bir battaniye, bir kitap olabilir.

    3- Çocukla seyahat sırasında uyku ve yemek düzeni sağlama ipuçları:

    Tatil yolculuğu saatini çocu­ğumuzun uyku alışkanlıklarına göre düzenleye­biliriz. Evla­dımızın uyku saatlerine göre çıkılacak olan tatil yolculuğu, çok daha rahat ve sorunsuz geçme olasılığı vardır.

    Çocuğumuzun yemek yeme alışkanlık ve düzeni göz önünde bulundurulmalıdır. Kimi çocuk yemek saatleri konusunda daha hassastır, düşen açlık kan glukozuna verdikleri tepkiler agresyon ve huzursuzluk şeklinde olabilir. Basit bir kaç bisküvi, süt, sevdiği meyveler gibi kan şekerini hızla yükseltebilecek besinler, açlık atağını kesecektir.

    Yolculuklar kimi zaman planlanandan uzun olabilir, hatta yolda ihtiyaç molası verilmesi atlanabilir. Bu konuda çocuklarımızın yetişkinler kadar dayanaklı olmadıklarını hatırlayarak, 2-3 saatte bir tuvalet için yeterli sürede molalar vermek fayda sağlayacaktır.

    Çocuğumuzun sevdiği ve alışık olduğu bir filmi izlemesi, onu daha uyumlu ve sakin olması konusunda biz anne ve babalara yardımcı olacaktır.

    4- Çocukla seyahat sırasında ağlama krizi yaşanırsa?

    Çocuğumuzun davranışları yolculuk sırasında kontrolden çıkmadan önce bir çok defa uyarı sinyalleri verecektir. Bu uyarı sinyallerini doğru yakalamak ve gerekenleri zamanında, vakit geçirmeden yapmak önemlidir. Eğer bir şekilde olaylar kontrolünüzden çıkacak olursa ve çocuğunuz tepkisel şekilde, ağlama krizi ile karşınıza çıkarsa, öncelikle ve kesinlikle, anne-baba olarak bizler sakin olmalıyız! İnatlaşmadan, çocuğumuzun dikkatini farklı ve onun ilgisini çekecek yeni bir objeye yöneltmemiz fayda sağlayacaktır. Bu adımı doğru uygulayabilmek için, anne ve babanın çocuğunu yakından tanıması, çocuğunun ilgi ve merak konuları hakkında bilgi sahibi olması çok önemli avantajdır. Ağlama krizindeki bir çocuğun dikkatini farklı bir konuya çekmek için, onun ilgi alanı olan örneğin yoldaki mavi arabaları sayma oyununa onu davet edebilirsiniz ya da araç plakası takip oyunu gibi bir aktivite başlatmayı önerebilirsiniz.

    5- Çocukla seyahate gidilen yer çocuk için büyüleyici olabilir. Yeni gördüğü ve eğlendiği mekanların etkisiyle çocuk söz dinlememeye başlarsa, yapılması gerekenler!

    Yemek zamanı geldiğinde oyuna son vermek ya da akşam olduğunda deniz-havuz faaliyetlerini sonlandırmak çocuklar için uyum gösterilmesi zor durumlardır. Böylesi durumlarda, öncelikle anne ve baba olarak sizlerin net ve kararlı duruşu çok çok önemlidir. Planlı olarak hareket etmeniz, çocuğunuzun size uyumu konusunda zaman kazanmasına yardımcı olacaktır. Örneğin, tam oyun ortasında çocuğunuza yaklaşıp: “Hadi gidiyoruz, gel bakalım!” dediğinizde, karışılacak olduğunuz şeyin sizi şaşırtmaması gereklidir. Size karşı gelen, söylediğinizi yapma isteğinde olmayan, uyumsuz ve aksi bir davranış sergileyen çocuğunuzla karşılaşmaya hazır olunuz.

    Bu durumlarda, çocuğunuzun hararetli şekilde, keyifli bir oyun faaliyeti içinde olduğu sırada, birden devreye girip, faaliyetin sonlanmasını istemek yerine, ona zaman verin ve verdiğiniz zamana uyun. “Haydi bakalım, sana tam 10 dakika daha veriyorum, ardından şu şu faaliyete geçeceğiz!” söylemi, çocuğunuzla iletişim konusunda size yardımcı olacaktır. Sevgi ve anlayış, her kalbe ve düşünceye ulaşır. Sadece nasıl, nerede ve ne zaman kullanacağımızı iyi bilelim…

    Uzun yolculuklarda, elektronik oynatıcılardan faydalanabilir ve çocuğunuzun hoşuna gidecek bir film izlemesine izin verebilirsiniz. Çocuğunuzu tatile çıkmadan önce yolculuğa hazırlayın. Buna seyahatinizi nasıl yapacağı­nızı anlatarak, gideceğiniz yerle ilgili önceden bilgi vererek başlayabilirsiniz…

  • Ebeveyn Tutumlarının Çocuğun Kişiliğine Etkisi

    Ebeveyn Tutumlarının Çocuğun Kişiliğine Etkisi

    Kişilik kalıtımla getirilen özellikler olmakla birlikte, aynı zamanda çevrenin kişiye kazandırdığı özelliklerin tümüdür. Bireyin ilk çevresi ailesidir, dolayısıyla kişilik gelişimi ilk olarak ailede başlar. Davranış şekillerini çocuk burada yaşayarak öğrenir. Doğru-yanlış, günah-sevap, sevgi, saygı ve diğer toplumsal değerleri çocuk burada kazanır. Aile çocuğun psikolojik, sosyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarını karşılar. Bağımsızlık, aidiyet, sorumluluk, paylaşma gibi hayat boyu gereksinimi olan şeyleri de burada görür. (‘’Kişiliğin sağlıklı temelleri de bu ortamda atılmaktadır. Sevgiyle büyüyen çocuk güvenmeyi ve diğer insanlara sevgiyle yaklaşmayı öğrenir. Temel güven duygusu böyle bir ortamda gelişir, olgunlaşır ve hayat boyu devam eder. Aile içindeki bireylerin etkileşimi çocuğun aile içindeki konumunu belirler. Çocuk toplumsal bir birey olarak kendine bir model arar ve bunu ailesinde bulur. İlk modeller ana babalarıdır. Çocuğun kişilik gelişimde aile en önemli basamaktır’’.)(Kırkıncıoğlu,2003) Anne-babayı taklit etme bu dönemde başlar. Bebeklikten çocukluğa geçtiği dönemlerde yeni beceriler öğrenmeye ve davranışlarını kontrol etmeye başlar. Bu dönemde ailenin hatalı yönlendirmesi çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebilir. Ebeveynler bazen çocuğa çok şey vermenin onu daha çok geliştirdiğini düşünebilir, aksine bu çocuğun gelişimini engeller. Bazen de gerekenden az şey vererek uygunsuz davranış geliştirmesine sebep olurlar. Bireyin kişiliğinin gelişmesinde en önemli etmeni ailesi oluşturur. Anne-baba- çocuk arasındaki iletişim çocuğun davranışlarını etkilerken, gelecek davranışlarını da biçimlendirir. Yeşilyaprak (1989)’a göre anne-baba tutumlarının kişilikte etkisi çocuğa uygulanan ödül ve cezalar yoluyla netleşir. Ailedeki ilişki temelde anne-babanın birbirlerine ve çocuğa olan tutumlarına bağlıdır.

    1.Anne-çocuk ilişkisi

    Çocuğun anneyle ilişkisi daha anne karnındayken başlar. Bebek tekme attığı zaman anne elini karnının üzerine koyduğunda bebek sakinleşir, bu da anne çocuk ilişkisinde fiziksel temasın ne denli önemli olduğunu gösterir. Çocuk annenin kokusunu, ısısını tanır, aslında konuşamayan bebeğin anneyle iletişim şeklidir bu durum. Günalp (2007)’e göre bu dönemde iletişimin olmaması ya da eksik olması çocuğun ileriki yaşlarda davranış bozuklukları göstermesine neden olabilir. Anneyle bu dönemde yeterince vakit geçiremeyen çocuklarda zihinsel ve sosyal gelişim gecikmeleri ya da gerilikleri olabilir. Annenin bebeğin ağlandığında acıktığını ya da altına yaptığını anlaması ve onun gereken ihtiyacını gerektiğinde karşılaması bebekte güven duygusu oluşturur.

    2.Baba-çocuk ilişkisi

    Günümüzde annelerin çalışma hayatına daha fazla katılımıyla birlikte babanın rolü ve etkinliği daha fazla artmıştır. Bu durum baba-çocuk ve anne-çocuk etkileşimi açısından ne gibi farkların olabileceği sorununu gündeme getirmiştir. Anne ve babanın çocuk gelişimindeki rolleri birbirini tamamlayan durumdadır. Ebeveynler kişiliğin farklı yönlerini etkilemektedir. İlk çocukluk döneminde kız çocuğunun babaya, erkek çocuğunun anneye hayranlığı vardır fakat erkek çocuk babası, kız çocuk annesi gibi olmak ister. Anne ve baba rol model olduğu için erkek çocuk babası gibi traş olmak isterken kız çocuk annesi gibi yemek yapmayı isteyebilir. O dönemde baba güç ile simgeleştirilir, ‘’benim babam en güçlü, benim babam herkesi dövebilir’’ düşüncesi vardır. Çocuğun güç timsali bir babayla o dönemde kendini özdeşleştirmesi çocukta güven duygusu oluşturur. Günalp (2007)’e göre baba yoksunluğu çocuğun psiko-seksüel gelişim dönemini olumsuz etkiler. Babası olan ve olmayan erkek çocuklar karşılaştırıldığında babasız çocukların akran ilişkilerinin zayıf, okul başarılarının düşük olduğu ve daha az erkeksi davranışlarda bulundukları gözlemlenmiştir. Çocuğun her türlü gelişiminde anne- baba tutumu önemlidir. Kişilik gelişimi yaşam boyu devam etse de, kişiliğin temeli çocuklukta atılır. Anne-babanın ve diğer aile bireylerinin çocukla etkileşimi çocuğun kişiliğini ve davranışlarını etkiler. Ebeveynlerin çocuğa karşı tutumları ‘’demokratik, otoriter, aşırı koruyucu ve ilgisiz’’ olmak üzere dört başlık altında ele alınır.

    Demokratik anne-baba tutumu: Ebeveyn tutumları arasında en ideal olanıdır, burada önemli olan şey sevgi ve disiplindir. Bu tür ebeveynler çocuklarını desteklerler ama sınırda koyarak onları kontrol etmeye çalışırlar. Çocuklarıyla ilgilenirler, onları dinlerler ve herhangi bir karar verilmesi halinde onlarında fikirlerine başvururlar. Evin sınırları açıkça belirtilir ve onunda duygularını ifade etmesine olanak sağlanır. Ailenin de sınırları bellidir, çocuğa sevgi ve destek verilir. Bu tür tutuma sahip olan ailelerin çocukları ailesini seven, sayan ve aynı zamanda ailesinden bağımsız olan fertlerdir. Çocuk kendi duygularını ve düşüncelerini açıklar ve saygı duyulmasını bekler. Aile sadece çocuğa yol gösterir, çocuğun kendi fikirlerini uygulamasına karışılmaz. Bu tutum içerisine yetişen bireyler, bağımsız, becerikli ve kendi başına ayakta duran, özverili, arkadaşçıl ve saygılı kişilerdir.

    Otoriter anne-baba tutumu: Bu tutumu gösteren ebeveynlerde sevgi ve şefkat eksiktir, aynı zamanda eğitim konusunda da baskı vardır. Çocuk bir kabahat işlediğinde şiddet göstererek cezalandırılır. Korkuya dayalı bir ilişki vardır, çocuğa söz hakkı tanınmaz. Bu durumu yaşayan çocuklar ebeveynlerine uysal görünerek içlerinde nefret ve öfke besleyebilirler. Öfke duygularını şiddet görürüz diye ebeveynlerine yansıtmazlar ve kendilerine yöneltirler. Bu tür tutumla yetişen çocuklar suça meyilli, güvensiz ve güvenilmez, kendisine ve çevresine sevgi göstermeyen kaygılı bireyler olurlar.

    Aşırı koruyucu anne-baba tutumu: Çocuklarını çok severler ve disiplin çok azdır. Çocuk istediğini anında yapar, sınırlama ve denetim yoktur, bu yüzden aileler bu çocuklar üzerinde otorite sağlayamazlar. Bu tür tutuma sahip aileler çocuklarına ‘’ ayy çocuğum sen yapamazsın, sen yorulma ben yaparım’’ tavırları sergiledikleri için çocuklar kendileri yapamaz ve ne yapıp yapmayacağını bilemezler. Aileye bağımlı ve kurallara bağlı bireyler olurlar. Aileleri bireyselleşmelerine izin vermediği için dış dünyadaki sorunları abartılı algılayabilirler.

    İlgisiz anne-baba tutumu: Çocuğun varlığının yokluğunun belli olmadığı, sevginin ve ilginin az olduğu ebeveyn tutumudur. Çocukla kurulan ilişkiler sadece yüzeyseldir, ebeveyn disiplini zayıftır fakat bu disiplinsizlik ebeveynlerin çocuğu umursamadıklarından kaynaklanır. Çocuk anne-babanın ilgisini ve dikkatini çekmek için farklı davranışlar sergileyebilir. Hasta taklidi yaparak ailesinin onunla sürekli ilgileneceğini düşünebilir. Çocuk ilgi istediğinde aileler sert, sevgisiz ve ilgiden uzak tavırlar gösterdiği için çocuk içine kapanan, konuşmadığı için dil gelişimi problemleri yaşayan bir birey haline gelebilir. Aileler açısından baktığımızda bu tutumu sergileyen ailelerin evlilik hayatı kötü gidiyor olabilir ya da yoğun iş temposunda çalışıyor olabilirler. Çocuk açısından incelediğimizde ise bu tür ailelerde yetişen çocuklarda ilgi ve sevgiyi dışarıda arama, evden kaçma, madde bağımlısı olma ya da arkadaş gruplarına aşırı bağlılık davranışları görülebilir. Bu çocuklar yalnızlık hisseden, depresif ve saldırgan, sosyal ilişkileri olmayan insanlar haline gelebilirler.

  • Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Kişilik Oluşumunun Temelleri Anne Karnında Başlar

    Hamilelikteki ruh halimizin bebeğin kişilik oluşumunu etkilediğini biliyor muydunuz?

    Kişilik oluşumu anne karnında başlar ve hamilelik dönemi, bebeğin ruhsal gelişimi açısından en önemli yaşam evresidir diyebiliriz. Yeni doğmuş bebeklerin genelde uyku ve beslenme şekilleri benzerlik gösterse de bireysel tepkilerinin farklı olduğu bilinir. Aslında bu tepkilerin farklılığı bize bebeklerin anne karnında biraz genetik biraz da öğrenme yolu ile belli bir mizaç edindiğini göstermektedir.

    Anneler ve babalar, bebeğin anne karnında ilk oluştuğu an ile dünyaya gelmesi arasındaki zamanda nasıl geliştiğini bilirlerse, bebeğin eğitimi için nasıl davranmaları gerektiğini de daha iyi bilirler. Annenin hamilelikte yaşadığı duyguların bebeğe doğrudan etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

           Anne karnındaki bebeğin yaşadığı bedensel ilk duyumlar hafızayı oluşturmaya başlar. Bunlar algı, duyular ve hisler şeklinde depolanır. Annenin düşünceleri, duygularını etkiler, bu duygular da bebek tarafından algılanır ve bebeğin kişilik yapısının oluşumunda etkili olur.

           Hamilelik döneminde annenin herhangi bir travma yaşamaması doğacak bebeğin ruh sağlığı için oldukça önemlidir. Anne karnındaki bebek sadece annenin değil,  çevresindeki insanların seslerini de duyar.  Baba ve anneyle ilişkide olan diğer yakınların da anne adayı üzerinde, dolayısıyla da bebek üzerinde etkisi vardır.

           Eğer anne adayı fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak çevresinden destek alıyorsa bebeğin de gelişimi desteklemiş olur, ancak anne adayı fiziksel ve duygusal taciz görüyor, korku içinde yaşıyorsa, stresi yoğunsa, bebeğin etkilenmesi de kaçınılmazdır. Bu olumlu veya olumsuz etkiler ne kadar yoğunsa,  bebek üzerindeki etkisi de o kadar fazla olur.

            Kısacası hamilelik döneminde eşler arasındaki ilişki son derece önemlidir. Baba adayının anneye destek olması, doğacak bebeğiyle temas kurmaya istekli olması, anne adayını mutlu edip rahatlatır. Mutlu ve huzurlu bir ortamda gelişen bebek dünyaya mutlu ve sağlıklı bir biçimde “Merhaba” der.

  • Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Bebeklikte İlk İlişki Algıları ve Bağlanma Türleri

    Biliyoruz ki çocuğun gelişiminde bebeklik ve ilk çocukluk dönemi çok önemlidir. Bu dönemi önemli yapan sebeplerden bir tanesi de özellikle 0-3 yaş döneminde anne, baba veya bakım veren ve çocuk arasında oluşan bağlanmadır. Bu bağlanma şekli, çocuğun ileri dönemdeki davranışlarını, doğrudan etkilemektedir. Bağlanma çeşitleri nelerdir ve bu bağlanmalar nasıl oluşur bir bakalım. 

    Eğer bebeğin ihtiyaçları zamanında ve yeterli bir biçimde karşılanırsa, ağlama ve gülme tepkilerine karşılık alabilirse, sakin ve sevecen bir yetişkinle iletişim içerisinde ilgi ve samimiyet görürse Güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Bebek böylece kendisi, çevresi ve dünya ile ilgili olarak olumlu düşünceler geliştirmeye başlar. İlerleyen yaşamında da başkalarıyla olan ilişkilerinde, güvenli, onay aramayan, yakınlık kurabilen, başkalarına destek olabilen bir birey haline gelir. Güvenli bağlanan bir birey, uzun süreli ilişkiler kurmakta zorlanmaz, kendine ve karşısındakine saygı ve güveni yüksek olur. 

    Bakım veren kişinin, bebeği büyütmek ve yetiştirmekle ilgili çok endişeli olması, bebekten ayrılmakta güçlük yaşaması, kendini yetersiz hissetmesi sonucunda ise Kaygılı bağlanma gelişmeye başlar. Kaygılı bağlanan bebekler, annelerinin olmadığı ortamda kalmakta güçlük yaşar, çok ağlar, hatta sakinleşmekte anne geldiği zaman bile zorlanırlar. Sürekli terk edilme korkuları yaşadıkları için, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde, reddedilme kaygısı duyarlar, ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik görülür ve hatta kişilerarası ilişkilerde yoğun bir öfke yaşarlar. 

    Bakım veren kişinin, bebeğin isteklerine duyarsız kalması, daha çok kendi odaklı olması, samimi, içten, sıcak ilişki kurmakta zorluk yaşaması sonucu ise Kaçınan bağlanma gelişir. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, annelerinin yokluğunu önemsemiyormuş gibi görünürler ama, anneyle bir araya geldiklerinde öfkeli davranabilir ya da annenin varlığına kayıtsız kalabilirler. Kaçınan bağlanma geliştiren bebekler, ilerleyen yaşlarında duygusal ilişkilere yatırım yapmaktan uzak durmaya çalışırlar. Başkalarının ilgi ve samimiyetinden rahatsızlık duyabilirler. Desteğe ihtiyaçları olduğunda yalnız kalmayı, başkalarının yardıma ihtiyacı olduğunda da uzak durmayı tercih ederler. Aslında altında yatan duygu genellikle, yardım isteme halinde gerekli desteği alamayacak ya da reddedilecek olmaktan korkmalarıdır.

           Çocukta bağlanmanın oluşmaması mümkün değildir ve bağlanma türlerinden birisi mutlaka oluşur. Bu bağlanmayı oluşturan da kritik dönemlerde bizim çocuğun ihtiyaçlarına verdiğimiz tepkilerdir. 

           Anneyle bağlanma çocuk için önemlidir ve başka bir bağlanma biçimiyle kıyaslanamaz fakat babayla bağlanma da bir o kadar önemlidir çocuğun yaşamında. Çocuğun anne ile bağı çocuğun iç dünyasını sağlam bir temele oturturken, baba ile kurulan bağ çocuğu dış dünyaya hazırlar. Babayla güvenli bir bağlanma oluşması çocuğun duygusal gelişimini destekler. Baba ve bebek bağının sağlıklı kurulabilmesi için babanın ilk bir yıl içerisinde bebeğin bakımı ile ilgili faaliyetlere katılması gerekmektedir. Babaların çocuklarıyla etkileşimlerinde duyarlı ve ilgili olmaları önemlidir. Çocuklarına karşı sıcak ve duyarlı olan ebeveynler, oyun ve bakım verme yoluyla, çocuklarıyla güvenli bağlanma ilişkileri kurabilmektedir. Çocuk için baba, anneden farklı bir bakış açısı kazandırır. Bu süreçte babanın etkisi bu kadar önemli ve etkiliyken babaların sürecin dışında kalması düşünülmemelidir.

  • Oryantasyon

    Oryantasyon

    Anne karnına düştü yavrunuz, ilgiyle sevgiyle karnınızda büyüttükten sonra dünyaya geldi. Henüz dünya üzerinde ortalama 2-3 sene geçirmişken, güvenli sakin ortamından, birçok farklı yapıda çocuğun ve yetişkinin bulunduğu bir sosyal ortama geçmeye hazırlanıyor. Ne ile karşılaşacağını bilmiyor. Güvenli mi? İhtiyaçları karşılanacak mı? Annesi gibi ona bakacaklar mı? Arkadaş denilen kavram nedir? Oyuncaklarını paylaşmalı mı? Hiçbirini bilmiyor… Bilmediğimiz ortamlara girerken biz yetişkinler bile kendimizi tamamen rahatlatamazken, onlar henüz 3 senedir bu dünyada olmanın verdiği ‘bilgisizlikle’ okula başlıyorlar. Onlar okullu oluyorlar!
    Bu süreçte en önemlisi annenin güvendiği bir okul seçiyor olması, kim ne derse desin anneler rahat olursa: çocuklar da rahat oluyor! Anneler yavrularından kopmaya hazır değillerse, çocukları da hazır olmuyor. 1. Numaralı gerçek: Annenin ve çocuğun okul sürecine hazır oluyor olması yani.
    Ardından öğretmen giriyor devreye, anne kucağından sonra ilk defa birinin kucağında ağlayacak olmak, tüm öğretmenler için hem büyük sorumluluk hem de büyük bir mutluluk! Oryantasyon döneminde, yavrunuzun öğretmeniyle bağ kurup kurmadığını iyi gözlemleyin derim. Öğretmeninin onunla geçirdiği süreçte, tüm duygularını anlıyor ve kabul ediyor olması, bunu yavrunuza hissettiriyor olması 2. gerçeğimiz.
    Ardından; okul süreci giriyor devreye. Pat diye tüm gün okula bırakmak mı? Asla! Yumuşacık geçirin o süreci, yavaş yavaş alışsın ki 2 hafta sonra keşfedecekleri bittiğinde “okula gitmek istemiyorum” sözleriyle sağlıklı başa çıkabiliyor olun. Her gün sabah kalktığında anne kucağından ayrılıp okula gideceklerini anladıkları zaman, çoğu çocukta gördüğümüz, yaşadığımız bir gerçek bu. Yani 3. gerçeğimiz: yumuşak geçişli oryantasyon dönemi. Belki 1er saatle başlatmak, belki 2şer saatle başlatmak, ama okulla ev arasındaki köprüyü kurmak için yeterli zaman tanımak.
    Bir sonraki gerçekse: “anneler babalar işe gider, çocuklar okula gider” cümlesindeki netlik. Ama ardından “seni okula göndermek için işe gitmek zorundayım”, “sana oyuncak almak için para kazanmak zorundayım” gibi cümlelerle devam etmeyecek şekilde… Siz, işe siz istediğiniz için gidiyorsunuz, yavrular da bir zaman sonra istedikleri için okula gitmeye başlayacak, istedikleri için “öğrenmek” yolunda ilerleyecek. Süreci kolaylaştırmak için ” anneler babalar işe gider, çocuklar okula gider” cümlesindeki netlikten sonra, istedikleri bir oyuncakla okula gitmesini önerebilirsiniz mesela. Ya da okuldan eve gelirken, eğer kurum izin veriyorsa bir oyuncak getirebilir, ertesi gün okula giderken geri getirmek kaydıyla…
    Kısaca oryantasyon dönemi, çocuklar için olduğu kadar, anneler ve babalar için de zorlu geçebiliyor. Bu süreci olabildiğince keyifli ve yıllar sonra gülerek hatırlayacağınız şekilde geçirebilmeniz için: seçtiğiniz kurumun rehberlik servisiyle öğretmeniyle işbirliği içinde yolculuğunuza devam etmenizi öneririm. Çocuğunuzu anlamak için sizleri de anlamaya hazır olan devasa bir ekip var kurumların ardında. En azından ben böyle görmek niyetindeyim. El ele, tüm olumlu ve olumsuz duygularla birlikte okul, çocuk, aile bir arada olursanız: seneler sonra en güzel anılarınızdan biri olarak kalıyor olacak hafızanızda. 2017 eğitim öğretim yılı, henüz 2-3 yaş aralığında olan yavrularınız için okul hayatlarına keyifle bir başlangıç sağlasın. Sadece anaokulu çocukları için değil, tüm öğrencilere başarılar dilerim. Başarıları keyifle, huzurla, bilime, bilmeye duyulan istekle kolkola yürüyen tüm eğitmenlere ve öğrencilere…

    Sevgi ve Saygılarımla

  • Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreşe/Anaokuluna Yeni Başlayan Çocukta Uyum Süreci

    Kreş/Anaokuluna başlama hem aile için, hem de çocuk için çok önemli

    bir adımdır.

    İlk üç yıl içinde çocuk model olarak gördüğü anne ve babasından

    alabileceğini alır ve kendisine tanınan fırsatlar ölçüsünde bir psiko-sosyal

    olgunluğa varır; ancak bu gelişim sınırlıdır. İşte bu dönemde okul öncesi

    eğitim devreye girerek çocuğun gelişim alanlarını destekleyici çalışmalar

    yapar. Kreşe/Anaokuluna başlama olayı çocuğun toplumsallaşma sürecinde

    çok önemli bir basamaktır.

    Okul öncesi eğitim, bir anlamda çocuğun aile dışına attığı ilk adım

    olarak düşünülmelidir.

    Çocuk, kreş/anaokuluna başladığı zaman tüm kurallarını bildiği aile

    ortamından henüz hiçbir kuralını bilmediği, tanımadığı kişilerin bulunduğu

    bir ortama girmektedir. Bu yeni durum, tabii ki çocuklarda uyum sorunu

    yaratabilir.

    Kreş/anaokuluna yeni başlayan çocukta, başlangıçta belirsizlik ve

    terk edilme(ayrılma) kaygısı yaşanır. Çoğunlukla koruyucu ve aşırı

    hoşgörülü aile ortamından gelen çocuklarda bu kaygılar daha yoğun

    yaşanır. Ancak çocuk ortama alıştıktan ve öğretmenlerini tanıdıktan sonra

    kaygılar ortadan kalkar.

    Bu süreç içinde aileler de bir çok kaygı yaşamaktadır. Bazen aileler

    çocuklarından ayrıldıkları için kendileriyle ilgili suçluluk ve kaygı

    duyguları yaşarlar ki bu sinyaller çocuğun okul korkusunu arttırıcı bir

    faktör olabilmektedir. Bu nedenle annenin kararlılığı ve iç rahatlığı

    çocuğun uyum süreci için çok önemlidir. Yani çocuğun anaokulu/kreşe

    başlama sürecinde annenin de duygusal olarak hazır olması gereklidir.

    Çocuğun ayrılırken duygusal olarak annenin üzüntü ve kaygısını hissetmesi 

    uyum sürecini zorlaştırmaktadır.

           Uyum sürecindeki tepkiler bireysel farlılıklar göstermektedir. Bazı

    çocuklar ilk üç gün ya da bir hafta ilgili ve istekli olur. Kreş/anaokul onun

    için park gibidir. Ama zamanla annesi ile birlikte olmak ister, sürekli okula

    gelmenin anlamını yeni kavrar ve tepki gösterir. Diğer bazı çocuklar ise en

    baştan itibaren anneden ayrılmak istemez. Sınıfa gelmesini, yanında

    olmasını, annesinin yedirmesini ister ve doğal olarak ağlama gözlenir.

             Kreş/anaokula uyum sağlama konusunda yaşanan sorun yalnızca

    anneden ayrılma zorluğu değildir. Evlerinde bakıcı bulunan birçok çocuk

    daha önceden anne ile ayrılığı yaşamıştır fakat ayrılığı güvenli, tanıdık bir

    ortamda kendi oyuncakları ile beraberken yani kendi evinde yaşamıştır.

    Okula başladığında ise bu güvenli ve tanıdık ortamı bulamaz. Yeni

    çocukların bulunduğu farklı bir ortamdır artık. Örneğin; eşyaları

    başkalarıyla paylaşmayı kabul etmek onun için oldukça zordur(özellikle

    ben-merkezci olduğu bu dönemde)

    UYUM SÜRECİNDE AİLENİN YAPABİLECEKLERİ

     

    *Ailenin göstereceği kararlılık, sabır, okul öncesi eğitime ve başladığı

    eğitim kurumuna gösterdiği inanç ve güven çocuğun uyumunu kolaylaştırır.

    *Kreş/anaokul hakkında çocuğa açıklama yapmak ve kreş/anaokulunu

    tanıtmak uyumu kolaylaştırır. Çocuğun okulu sevmesi ve istemesi uyumu

    için aile çocukla birlikte okula gitmeli, çocukla okulun her tarafını

    (grupları, oyun salonlarını, yatakhaneyi, yemekhaneyi, tuvalet ve 

    lavaboları vb.) gezmeli, çocuğu öğretmen ve idarecilerle tanıştırmalı.

    *Kreşin/anaokulunun sadece çocukların bulunduğu bir yer olduğu

    söylenip anne ve babaların bulunmadığı, işe gittiği açıklanmalıdır.

    *Aile çocukla okula geliş gidiş saatleri ile ilgili konuşmalı, sadece belli

    bir zaman dilimi içinde kreş/anaokulunda kalacağı söylemeli, onu

    alabileceği süreyi onun anlayacağı terimlerle anlatıp, o süreyi geçirmeden

    almaya dikkat etmelidir.

    *Kreş/anaokulun her gün gidilmesi gereken oyun, arkadaş ve eğitim

    yeri olduğu anlatılmalı ancak abartılmış ve yanlış bilgi verilmemelidir. Aksi

    durumda çocuk kendisine anlatılanlarla bulduklarını karşılaştığında

    aradığını bulamayacak ve okula güveni kalmayacaktır.

    *Özellikle ilk günlerde çocuk kapıdan teslim edilip kapıdan teslim

    alınmalı, vedalaşma mümkün olduğunca kısa tutulmalı. Vedalaşmada çocuk

    ağlamaya başlasa bile ayrılma konusunda kararlı davranılmalı. (Onu öpüp

    “Ben şimdi gidiyorum” deyin ve geri geleceğinizi söyleyin. Bunun ne zaman

    olacağını onun anlayacağı terimler çerçevesinde ifade edin. Sonra elinizi

    sallayıp yolunuza devam edin. İyi olduğunu kontrol etmek için durup 

    arkaya göz atmayın.)

    *Çocuk kreş/anaokuluna birlikte geldiği ebeveyni yanında ağlıyor,

    onun gitmesine izin vermiyorsa okula bağımlı olmadığı bir kişi tarafından

    getirilmeli ve okula düzenli devam etmesi konusunda ısrarlı olunmalıdır.

    Yakınmaya devam etse bile sakin ve kararlı davranılmalıdır.(Okula düzenli

    devam etmesi ve karşı çıkmaması durumunda daha sonra verilmek üzere 

    bir takım küçük ödüller de sunulabilir)

    *İlk günlerde fazla soru sormak, kurumu fazla övmek, ne yediği ile

    ilgilenmek çocuğun uyumunu bozabilir. Sadece ”Günün nasıl geçti?” diyerek

    kendisinin anlatması beklenilmeli (Çocuğunuzun durumuyla ilgili

    istediğiniz sıklıkta telefon ederek direkt kurumdan bilgi alınız. (Yedi-

    yemedi; Ağlıyor oynuyor vb.))

    *Çocuğun kreş/anaokulu reddetmesi durumunda,

    büyükanne/büyükbaba gibi aileden birinin çocuktan yana tutum

    göstermesi, ona güç verir ve tepkisini büyütür. Okula gidiş tüm aile

    bireyleri tarafından desteklenmeli ve aile bireyleri uyum içinde olmalıdır.

    *Aile kurum ve personel hakkındaki olumsuz duygu ve düşüncelerini

    çocuğun yanında konuşmamalı, idare ile iletişime geçmelidir. Ayrıca aile

    çocuğa okulda mutlu olacağını, güvenlikte olacağını, orada onunla

     ilgilenecek bir öğretmeni olacağını, isteklerini öğretmeni ile 

    paylaşabileceğini söyleyerek çocuğun öğretmenine karşı güven duymasını 

    sağlamalıdır.

    *Uyum sorunları hafta başından hafta sonuna doğru aşağı ivme

    gösterecektir. Ancak hafta sonundan sonra bu ivme tepe yapabilir. Bu

    normal bir süreçtir. SABIR-SAKİNLİK-KARARLILIK bu süreci kısaltıcı

    faktörlerdir.

    *Çocuk kreşe bırakıldıktan sonra(hastalık ve özel durumlar

    hariç) veli/velisinin bilgisi dahilinde tanıdığa verilmesi; çocuğun kreşe

    getirildikten sonraki zamanın geçirilmesinde sıkıntı yarattığı için uygun

    değildir.

  • Gebelik dönemi ve diyabet!

    Gebelik dönemi, devam ettiği 9 aylık dönem ve sonrasındaki emzirme döneminde, vücutta pek çok sistemde değişikliğin meydana geldiği bir dönemdir. Gebelik öncesi var olan yada gebelikte ortaya çıkan pek çok hastalık anne ve bebekle ilgili ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Gebeliğin planlanması ile birlikte anneadayının sağlık kontrolünden geçmesi en doğru başlangıçtır. Kronik sağlık problemi olan anne adayının sağlıklı bir süreç için takip eden hekim ile gebelik öncesi takip ve tedavi planı çıkarması esastır. Gebelik döneminin enciddi sağlık problemlerinden biri diyabettir. Gebelik öncesinde tip 1 veya tip 2 hastası olan kadınların kan şekerlerinin düzenlenmiş olması ve diyabetten kaynaklanan komplikasyonların kontrol altına alınıp gebeliğe engel durumların olmaması esastır. Gebelik anne adaylarında hiperinsülinemi ve insülin direncini ortaya çıkaran metabolik mekanizmaları tetiklemektedir. Bu mevcut durumu kötüleştireceği gibi olmayan diyabetin gestasyonel diyabet adı altında ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu durum genel olarak gebelerin %3-9’unu etkiler. Son zamanlarda her 5 kadından 1 inde ortaya çıkarak hastalık sıklığı gittikçe artmaktadır. Gestasyonel diyabet sıklıkla gebliğin 20. Haftasından sonra ortaya çıkmaktadır. Bu hastalık fetusta makrozomi,solunum sıkıntısı, kanda şeker ve kalsiyum düzeyi düşüklüğü,sarılıkla ilgili maddelerin artışı, gelişme geriliği, ani ölüm meydana getirebilmektedir. Annede plesanta sıvısının fazlalığı, abortus, doğum travması, preeklampsi riskini arttırmaktadır. Aynı zamanda doğan bebeklerde, çocukluk döneminde obesite, metabolik sendrom, tip 2 diyabet ve dikkat eksikliği hiperaktivite sıklığında artış yaratmaktadır. Gebelik öncesi diyabet oranı %12 iken gebelikte bu oran %88 düzeyindedir. Gebelikteki tanı ve tedavinin tek yoludur. Bu amaçla gebeliğin 24.-28. Haftaları arasında tarama amaçlı ogtt yapılmaktadır.Yapılması kısmen tartışmalı olmakla birlikte halen standardize edilmiş ve kabul görmüş tanı yöntemidir. Gestasyonel diyabet açısından risk altında olanlar: kilosu fazla yada obez olanlar, ailesinde diyabet hikayesi olanlar, gebelik öncesi glikoz intoleransı olanlar, polikistik over hastalığı olanlar, hipertansiyon problemi olanlar, tedavi amacı ile kortizon kullananlar, önceki gebeliklerinde diyabet yaşayan anne adayları risk altındadır. Tüm gebeler risk grubuna bakılmadan taranmalı ancak risk grubundakilerde tarama daha erkene çekilmelidir. Gestasyonel diyabet; diyet, egzersiz, insülin tedavisi ve kan şekeri takibi ile kontrol altına alınmaktadır. Kan şekerinin bellirli sınırlar içinde tutulması ile süreç başarı ile sonuçlanır. Bu dönemde anne ve bebeğin takibi bu konuda deneyimli kadın doğum, iç hastalıkları yada endorinolojı uzmanı ve diyetisyenle yürütülmelidir. Diyetteki amaç kişiye özel olmalıdır. Anne ve fetusun gelişimi ve beslenmesi için gerekli besin öğeleri sağlanırken kan şekeri korunmalıdır. Fazla kilolu annenin kilo alımı dengelenmeli, karbonhidrat tüketimi ayarlanmalıdır. Jinekolojik sakınca yoksa anneye günlük hafif egzersizler verilmelidir. Doğum sonrası annenin takinine 6-12 hafta sonra yapılan ogtt ile devam edilmelidir.

    Bilinmektedir ki; gestasyonel diyabet geçiren hastalardan %50 si ilerleyen yıllarda tip 2 diyabet geliştirmektedir.