Etiket: Anne

  • Hamileyken Çay/Kahve İçmenin Zararı Var Mı?

    Hamileyken Çay/Kahve İçmenin Zararı Var Mı?

    Hamilelik, fazlası ile dikkatli edilmesi ve önem gösterilmesi gereken, önemli bir süreçtir. İnsanın genel ihtiyaçlarından biri olan beslenme alışkanlığı da, bu süreç içerisinde oldukça önem teşkil eden hususlardan birisidir. Hamilelik dönemi içerisinde anne adayının yiyip içeceği gıdalara, bebeğin sağlığı ile gelişiminin düzenli olması amacı ile dikkat etmesi gerekmektedir. Halk arasında, çay ve kahvenin fazlası ile önemli yer tuttuğu bellidir. Anne adayının yiyeceği ve içeceği gıdalar hakkında konuşmak gerektiği zaman, atlanmayacak unsurlardan birisi de çay içimidir.

    İnsanların her dönemde beslenmelerine önem göstermeleri gerekmesi ile beraber, hamilelik süresince anne adayının gerek kendi sağlığı, gerek ise bebeğinin gelişimi ve sağlığı bakımından beslenmesine daha fazla dikkat etmesi gerekmektedir. Az önce de ifade ettiğimiz gibi, toplumumuzda yeri büyük olan çay ve kahve tüketimi, hamilelik dönemi içerisinde önemli problemleri meydana çıkarabilmektedir.

    Hamilelik süresince çay içmek zararlı mı diye sorulacak olursa, vereceğimiz cevap, çay ve kahvede mevcut olan kafeinden ötürü, bu maddelerin gereğinden fazla alınması halinde, anne adayına ve bebeğe önemli zararlar verme riskinin bulunmasıdır.

    Hamilelik dönemi içerisinde çay içmenin en büyük etkenlerinden birisi, bebeğin anne adayının tükettiği kafeinin, büyük oranının plasenta aracılığı ile kendi vücudunda bulundurmasından kaynaklı bebekte gelişim geriliği gibi sorunların meydana gelmesidir. Anne adaylarının, hamilelik dönemi boyunca aldığı kafein içerikli besinlerin 200 mg’dan fazla olmaması gerekmektedir.

    Bu miktardan daha çok tüketilen kafein, bebeğin gelişim döneminde en çok gereksinim duyduğu demir gibi maddelerin kazanımında çeşitli sorunlar meydana gelecektir. Kafein maddesinin en büyük etkenlerinden birisinin vücut ta bulunan demir emilimini önlemesi olduğu göz önüne alınır ise, hamilelik dönemi içerisinde çay ya da kahve alınımına fazlası ile dikkat etmeleri gerekmektedir.

    Hamilelik döneminde, sadece siyah çay tüketilmesi mi zararlıdır?

    Hamilelik boyunca siyah çay tüketimi, çayın yapılması sırasında uygulanan işlemlerden ve içerisinde bulunanlardan dolayı fazlası ile tehlikelidir. Çayın üretim evrelerinden birisi olan soldurma işleminde, çayda bulunan kafein seviyesi daha da fazlalaşmaktadır. Fakat hamilelik dönemi içerisinde yalnızca siyah çay değil, yeşil çay gibi bitkisel içeceklerinde fazla oranda alınması zararlı olabilmektedir.

    Siyah çayın işlenmesi sırasında soldurma olarak bilinen bir işlem yapılır. Bu, siyah çay da kafein oranında önemli bir artışa neden olur. Bitkisel çayların zararlı olmalarında ki en büyük faktör ise; aynı şekilde siyah çayda mevcut olan kafein ve bitkisel çaylarda vücutta ani kasılma ve reflekslere neden olabilecek maddelerdir.

    Bitki çaylarının gereğinden fazla alınması, hamilelik dönemi boyunca yaşanan kasılmaların çoğalması ile düşük ve ölü doğum gibi problemlere sebep olabilecektir. Bitki çaylarının genelinde düşük gibi problemlerin meydana geleceği yanılgısı, toplum arasında fazlası ile yaygın bir düşüncedir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, her şeyin belirli miktarda olanı, vücudun gereksinim duyduğu kadar olanı yararlı iken, gereğinden fazlası sağlığımızı ciddi anlamda riske atabilecek şekildedir.

    Açık Çay İçin

    Hamilelik döneminde sadece açık ve limonlu çay tüketilebilir. Çay ve kahve içme alışkanlığı bulunan anne adayları, muhakkak bu huyundan mümkün oldukça uzak durmalıdır. Ama ben çay içmekten vazgeçemiyorum diyenlerden iseniz, sadece gün içerisinde bir bardak çay ya da bir fincan kahve tüketilmesi tavsiye edilmektedir.

    Anne adayı, dünyaya sağlıklı bir çocuk getirmek istiyorsa, daha çok kafein içerikli içeceklerden mümkün mertebe kaçınmalıdır. Bu gerek bebek, gerek ise kendi sağlığı bakımından oldukça büyük yarar sağlayacaktır. Hatta kafein içerikli gıdaların, hamilelik dönemi içerisinde fazla miktarda alınması halinde, bebeğin beyin gelişimini önemli ölçüde etkileyebilir.

    Normalde günde 300 mg ile sınırlandırılan kafein miktarı hamilelik söz konusu olduğunda 200 mg’a düşer. Çay ve kola içinde de bulunan kafein fazla alındığında bebeğin düşük kiloda doğmasına neden olur. İşte hangi içecekte ne kadar kafein olduğunu gösteren çizelge

    • Bir kupa hazır kahve:100 mg kafein
    • Bir kupa filtre kahve:140 mg kafein
    • Bir orta boy latte veya cappuccino:140 mg kafein
    • Bir kupa çay:75 mg kafein
    • Bir kutu kola:40 mg kafein
    • Orta boy kutu kahveler:250 mg civarı kafein içerir.

    Ancak her markanın farklı tarifi olacağından üreticilere sormak gerekir.

  • Annede Rh alloimmunizasyonuna neden olabilecek durumlar:

    Annede Rh alloimmunizasyonuna neden olabilecek durumlar:

    Annede Rh alloimmunizasyonuna neden olabilecek durumlar:
    Bu durumlar Rh(-) annenin Rh antikoru oluşturmasına neden olabilecek durumlardır.
    – Kan transfüzyonu
    – Gebelik veya doğum sırasında Rh (+) bebekten anneye kan hücresi geçmesi
    – Kendiliğinden ya da istemli düşük
    – Küretaj
    – Dış gebelik
    – Plasentanın (bebeğin eşi) erken ayrılması
    – Anne karnına gelebilecek darbe ve travmalar
    – Amniyosentez (Anne karnından bebeğin suyunun alınması)
    – CVS (Koryon villus biyopsisi)
    – Kordosentez (Bebeğin kordonundan kan alınması)
    – Eksternal sefalik versiyon (Ters duran bebeği çevirme işlemi, günümüzde yapılmamaktadır.)

     Biraz da halk dilindeki Kan Uyusmazligi ignesinden yani Anti-D gama globulinden bahsedelim.
    Anti-D Ig kan uyusmazliginda anne ve bebek arasindaki etkilesimi engellemek icin yapilan bir imunoglobulin ilactir.Genellikle kalcadan kas icine yapilir 
    fakat intravenoz (damardan) yapilan formlari da mevcuttur.Ilk olarak igne 1968 yilinda bulunmus olup bulusundan sonra kan uyusmazligina bagli olan 
    olumler gozle gorulur derecede azalmistir.Anti-D Ig’nin etki mekanizmasi ; bebekten anneye gecebilecek eritrositlerin yabanci olarak algilanip annenin 
    bunlara karsi antikor olusturmasini engellemektir.

       Eger kan uyusmazligindan bebek etkilenmis ise annenin olusturdugu antikorlar bebek kanindaki eritrositleri parcalayip cokeltecek agir anemi ve Hidrops
    Fetalis dedigimiz agir tabloyu olusturacaktir dedik.Biraz da Hidrops Fetalis’ten bahsetmek isterim.
       Hidrops Fetalis bebegin ozellikle vucut bosluklarinda olmak uzere ,cesitli dokularinda sivi birikmesi ve vucudunun genel olarak odemli bir hal almasidir.
    Bebekte cilt odemi,asit,plevral efuzyon,perikardiyal sivi birikmesi olabilir.Siklikla polihidramnios (bebegin amniyos mayisinin artmis olmasi) gorulur.
    Bebekteki bu Hidrops Fetalis ,kan uyusmazliginda oldugu gibi immunolojik bir nedenden kaynaklaniyorsa Immun Hidrops Fetalis,diger adiyla Eritroblastozis 
    Fetalis, adini alir. Immunolojik olmayan bir nedenden kaynaklaniyorsa Non-Immun Hidrops Fetalis adini alir.Ben simdi size Immun olan ,Kan Uyusmazligindan
    kaynaklanan Hidrops Fetalis hakkinda bilgi vermek istiyorum.
    Hidrops Fetalis’lerin %10u Immun nedenlere bagli olur ve Eritroblastozis Fetalis adini alir.Anne ve bebek arasindaki kan uyusmazligina bagli olarak bebekte 
    agir anemi ve generalize agir odem tablosu olusturdugunu yazmistim.Bu mekanizmadaki asil neden kalp yetmezliginin olusmasidir.Bunun yani sira anemiyi 
    kompanse etmek icin ekstrameduller hematopoez ( karacigerde hematopoez) olusmasi ,buna bagli karaciger harabiyeti ve portal hipertansiyon olusmasi da 
    hidropsa yol acan nedenlerdir.Immun Hidrops Fetalis dedigimiz Eritroblastozis Fetalis’in en sik nedeni Kan Uyusmazligi dedigimiz Rh Uygunsuzlugu’dur.

  • Gebelikte Rh Uygunsuzlugu (Kan Uyusmazligi)

    Gebelikte Rh Uygunsuzlugu (Kan Uyusmazligi)

    Biliyorsunuz kan gruplari A B AB VE 0 olup bir Rh faktoru icerirler.Bu Rh faktoru RH+  ve ya Rh- olur.
     Gebe olan bir anne adayinin kan grubu Rh- ve babanin kan grubu Rh+ olursa kan uyusmazligi dedigimiz Rh Uygunsuzlugu Sendromu ile karsi karsiya oluruz.Bu 
    durumlarin disinda kan gruplarinin Rh’lari ne olursa olsun asla Kan Uyusmazligi Sendromu yasanmaz.
       Bu uygunsuzluk neden onemli?Gebe olan anne adayinin bebeginin kani onemli,eger bebek kanini babadan aldiysa yani Rh+ ise (anne zaten  Rh- ) ozaman 
    gebelik ya da dogum esnasinda anne ve bebegin kani temas eder ve anne kanina bebegin kanindaki eritrositler (kirmizi kan hucreleri) gecer.Bu eritrositler
     uzerinde bebege ait Rh antijenleri vardir.Anne bu Rh antijenlerini yabanci olarak algilar,kendisi – olup bu antijenler + oldugu icin,ve bu antijenlere
     karsi Rh antikorlar uretir.Bu gebelikte bebek zarar gormez.Fakat bir sonraki gebelikte annenin bu Rh antikorlari bebege gecer ve bebegin eritrositlerini 
    parcalayip anemi dedigimiz kansizliga neden olurlar.
       Dogum ve gebelik esnasinda bebegin kaninin anneye gecip annenin bunlara karsi antikor olusturdugunu yazdim.
    Bu durumlar:Dusuk, kurtaj, dis gebelik, amniyosentez, CVS (Koryon Villus Biopsisi), kordosentez gibi girisimlerdir.Bu durumlardan birinin yasanmasi halinde
     annenin etkilenmesini onlemek amaciyla 72 saat icinde Anti-D ignesi yapilmasi gerekmektedir.Bu igne tek seferlik kalcadan kas icine (intramuskuler) yapilir
    .Bazi kaynaklara gore igne 14-28 gune kadar da yapilabilir.
    Kan uyusmazligi olan gebelerde ilk kontrolde Indirekt Cooms testi bakilir.Indirekt Cooms testinin negatif olmasi halinde antenatal donemde dusuk ihtimalle
     de olsa Rh Izoimunizasyonu (etkilesme ) gelistirme ihtimaline karsi 20.haftadan itibaren 1 aylik aralarla Indirekt Coomsun tekrar bakilmasi gerekir.
    Indirekt Cooms’u negatif olanlarda 28. haftada 300 mikrogram Anti-D gama globulin (kan uyusmazlik ignesi) ile profilaksi yapilmalidir.Profilaksi ile
     doguma kadar kalan 12 haftada bebekten anneye gececek kanin Rh izoimmunizasyonunu olusturmasini engellemek. Profilaksinin yapilmamasi durumunda da Anti-D 
    gama globulin dogumdan sonraki 72 saat icinde yapilir.Dogumdan sonra bebek kordon kanindan Direkt Cooms bakilir ve bebek kan grubu calisilir.Direkt Cooms 
    testinin negatif olmasi ve bebek kan grubunun Rh+ olmasi durumunda bebege 72 saat icinde kan uyusmazlik ignesi deddigimiz Anti-D gama globulin yapilir.Bu
     igne ile yeniden profilakside oldugu gibi Rh izoimmunizasyonu engellemeyi amaclamaktayiz.Yani annenin bebekten gelen eritrositlere karsi antikor 
    olusturmasini engellemeye calismaktayiz.

    indirekt ve Direkt Cooms testinden bahsettik.Bunlarin ne anlama geldigini aciklamak isterim.
         Indirekt Cooms anneden gebeligin ilk kontrolunde ve 20. haftadan sonra 4 hafta aralarla bakilan testtir.Anne kaninda serbest antikor tayini icin bakilir.Indirekt
     Cooms testi pozitif olan olgularda IgG yapisindaki spesifik Anti-D antikorlarina bakilir.Bu antikorlar icin kritik titre 1:16 ve ustudur.IgM plasentadan 
    gecmedigi icin bakilmasina gerek yoktur.1:16 uzerindeki degerlerde etkilenmenin durumunu arastirmak icin amniyosentez,kordosentez ve USG gibi ileri tetkiklere
     gecmek gerekir.Hastalik ileri derecede ise anne karninda bebek kanini degistirmek gerekebilir. Amniosentez ile alınan amnion sıvısı optik dansite ölçüm 
    yöntemi ile (DOD450 – biluribin yoğunluğuna bağlı olarak) değerlendirilir ve Liley eğrisi denilen eğride risk grubuna ayrılır. Liley eğrisinde 2. veya 3.
    zona girenlerde şiddetli etkilenme olmuş demektir ve kan transfüzyonu endikasyonu vardır. Kordosentez ile hemoglobin ölçümü ve bebeğe kan transfüzyonu 
    yapılabilir. 
         Direkt Cooms testi ise dogumdan sonra bebekten bakilir ve fetal eritrositler uzerindeki antikorlari tayin icin kordosentezle fetal kanda bakilir.
         Bir de Kleihauer-Betke testi vardir. O da anne kanina karismis olan fetal eritrositlerin miktarini hesaplamaya yarayan bir testtir.
         Eger Rh Uygunsuzlugunda bebek etkilenmis ise anneden bebege gecen Rh antikorlari bebegen eritrositlerini parcalayip cokeltecektir.Bu durum agir anemi 
    tablosuyla beraber Hidrops Fetalis dedigimiz anemi kalp yetmezligi ve bebegin vucut bosluklarinda sivi birikmesi ile giden agir tablonun olusmasina neden
    olur.Parcalanan ve cokeltilen eritrositlerin miktarina gore tablonun agirligi degisir fakat cok ileri durumlarda bebek kaybina kadar giden durumlar dahi
     yasanabilir.

  • Dikkat!!! Bebeğiniz Anne Karnında Herşeyi Kaydediyor!!!

    Dikkat!!! Bebeğiniz Anne Karnında Herşeyi Kaydediyor!!!

    Bebek anne karnında nasıl etkilenir?Elbette ki bebeklerin beyni bizim kadar karmaşık çalışmaz. İstekleri ve duygusal ihtiyaçları erişkinlerden çok daha basittir. 5.aydan itibaren bizleri duyarlar. Her söylediğimizi anlamaları mümkün değildir ancak zihinsel gelişimleri ses tonumuzu çok kolay ayırt edecek şekilde gelişmiştir. Ses tonumuzdan stresli veya gevşemiş ve mutlu olduğumuzu ayırt edebilirler.

    Ayrıca stres sırasında salgıladığımız hormonların onlara da ulaşması nedeniyle bu hormonların kendilerinle oluşan etkileri de öğrenirler. Huzurlu bir annenin salgıladığı hormonlar bebeklerimizde de gevşeme etkisi yaratır. Mutlu annelerin bebekleri mutluğun tadını bilirler. Devamlı stres altındaki annelerin bebekleri ise sürekli salgılanan stres hormonlarının yarattığı rahatsızlık nedeni ile kendilerini güvensiz bir ortamda hissederler.

    Dış dünyanın tüm etkileri bebeklere anneleri vasıtasıyla geçer. Sesler bile annenin bedenini geçtikten sonra onlara ulaşır. Bu aşamada en çok duydukları ses annenin kalp atımlarıdır. Tüm fonksiyonlarını yaşarken,tüm sesleri duyarken ve kendince tüm duygularını hissederken annenin kalp atım sesi sürekli onların yanındadır. Bebekler bir şekilde normal, sağlıklı ve mutlu olan kalp atımlarını ayırt ederler.

    Bu kalp atımları sayesinde uykuya dalarlar,oynarlar ve dinlenirler. İnsan beyni erişkinde olduğu gibi fetusta da çoğu bilgiyi sembolize ederek bilinçaltına koyar. Burada sakin bir kalp atışı sakinliği, güvenliği ve sevgiyi sembolize eder.

    Sakin atan huzurlu bir anne kalp sesi bebekleri sakinleştirdiğine göre, acaba bu sesler doğum sonrasında bebek bakımında da etkili olabilir mi? Bunun için bir çalışma yapılmış. Bebeklerin toplu odalarda bırakıldıkları dönemde yapılan bu çalışmada hastanedeki bebek odalarının birine her gün teypten sakin anne kalp atışları yayınlamışlar. Pozitif bir etki bekliyorlarmış ancak etki düşündüklerinden daha büyük olmuş. Bebekler daha fazla yemişler, daha fazla kilo almışlar,daha iyi solunumları olmuş, daha az ağlamışlar ve daha az hasta olmuşlar.

    Elbette kalp atımlarınız sizin elinizde olmadan artar veya azalır. Kalp atımımızı kontrol etmemiz zor. Ancak bunun kolay bir yanı var; duygularımız. Duygularımızı daha iyi anlayabilir ve onlarla daha etkili çalışabiliriz. Duyguların bedenimizde yarattığı etkilerle bebeğimizin gelişmekte olan beyninde pozitif ya da negatif yönde etkiler bırakırız. Bunu bilmek bile davranışlarımızı bir kez daha gözden geçirmek için yeterli bir sebeptir.

    Bebeklerin bilinçaltının daha anne karnındayken oluştuğu artık biliniyor. Bu yüzden gebeliğiniz sırasında siz farkında olmadan bebeğinizin karakteri üzerinde büyük etkiler bırakıyorsunuz. Bu etkiler bilinçli anne-babalarda pozitif olurken, diğerlerinde travmalar şeklinde bebeğinizin bilinçaltına yerleşiyor. Bu konu artık pre-natal yani doğum öncesi travmalar olarak inceleniyor. Hatta bu konuda uzmanlaşmış psikologlar bu travmaların minimumda yaşanması için anne ve baba eğitimleri veriyorlar. Çocuk psikologları çocuklarda oluşan sorunlarla ilgili çocuklar hakkında konuşurlarken, pre-natal psikologlar daha doğmamış çocuğumuzun pozitif gelişimi için çalışıyorlar.

    Tabii bu demek değil ki aklımıza gelen her heyecan dolu şeyde veya anlık streslerimizde bebeğimiz derhal negatif etkilenecek ve bu etki ömür boyu sürecek. Hayır bu böyle olmuyor. Günlük hayatın stresi karşısında salgıladığımız hormonlar da bebeğe geçerek onların yavaş yavaş bu değişimlere uyum sağlamasını sağlıyor. Yani bebeklerin anne karnında karşılaştıkları stressler onların yaşama uyumlarını kolaylaştırıyor.

    Negatif etkilerin bebekte ömür boyu kalıcı olabilmesi için şartlı reflekse dayalı öğrenme tekniklerinin etkili olması gerekir. Yani negatif etkilerin belli bir süre tekrarlanması sonucu bebeğin bunu öğrenmesi gerekir. Bu aşamada en fazla iz bırakan etki bebeğin istenmemesidir. Bebekler bir şekilde bunu algılıyor.

    Bir olayda bebeğin doğumdan sonra annesini emmediği görülmüş. Ne yapılırsa yapılsın bebek anneyi ve memeyi reddediyor ve asla emmiyormuş. Bu konularla yakından ilgilenen doktorunun aklına bir fikir gelmiş. Yeni doğum yapmış bir anneden bebeği emzirmesini rica etmişler.Bebek tanımadığı halde bu yeni anneyi derhal kabullenerek istekli bir şekilde memeyi emmiş. Konuyu araştırmak için doktor bebeğin annesi ile detaylı konuşarak hamilelik dönemin sorgulamış; herhangi bir enfeksiyon veya travma araştırdığında bulamamış.

    Ancak konu daha derinleştirildiğinde annenin aslında bebeği asla istemediği, gebeliğe hazır olmadığı ve tamamen eşinin zoruyla hamile kaldığı ve tüm hamileliğinden nefret ettiği ortaya çıkmış. Yani bebeğimiz tüm gebelik boyunca reddedilme duygularıyla büyüdüğü için zarar görebileceği düşüncesiyle kendisini istemeyen bu anneden kendini sakınmaya çalışıyor ve reddediyor. Bebekler işte bu kadar detaylı bir bilinçle doğuyor. Elbette bu bebek ve anne arasında sevgi dolu bir bağ kurulacaktı ancak bunun uzun bir zaman alacağı çok açık olarak bellidir.

    Evet,bebekler anne karnında öğrenirler hatta sizinle iletişim kurarlar. Bir çalışmada önce bir gürültü karşısında bebeklerin tekmelediklerini keşfetmişler. Oysa rahimde titreşim yaratan bir alet kullanıldığında bu cevap oluşmamış. Daha sonra önce gürültü, hemen ardından da rahimde titreşim yaratacak bu aleti kullanmışlar. Bebekler her gürültü ve ardından titreşimden sonra tekmeleyerek cevap vermişler.

    Bir süre sonra gürültü olmadan sadece titreşimler tekmeleme cevabını almak için yeterli olmuş. Bu çalışma bebeklerin anne karnında öğrendiklerinin bir kanıtı ancak öğrenebilmeleri için düzenli bir tekrar gerekiyor. Bu tekrarlar bebeğinizin bilinçaltında bazı etkiler bırakıyor. Bu yüzden erişkinlerde saptanan aşırı korkular, takıntılar gibi bazı davranış bozukluklarının araştırılması aşamasında anne karnı ve özellikle doğum anına kadar inilebiliyor.

    Yine bir çalışmada sigaranın bebek davranışları üzerindeki etkisi araştırılırken annenin her sigara içmeyi düşündüğünde bebekte gerginlik hali saptanmış. Bu durumda bebeğin kalp atışları hızlanıyormuş. Bu gerginlik daha anne sigara içmeden yani sadece sigara içmeyi düşündüğünde bile oluşuyormuş. Elbette bebek annenin sigara içip içmediğini göremez ama beyni yeterince geliştiğinden sigara ve kendinde yarattığı negatif etkiler arasındaki bağlantıyı kurabilir.

    Bunu kanda düşen oksijen seviyesinin annede yarattığı kötü etkilerden bilir. Daha da kötüsü bebek üzerinde oluşan psikolojik etkiler çok önemlidir. Kronik bir belirsizlik ve korku yaşar. Bu acı verici olayın ne zaman ve ne şiddette olacağını yaşayana kadar bilemez. Tekrarlanan bu ve benzeri negatif olaylar onda derin bilinçaltına yerleşmiş şartlı gerginlik-sinirlilik sendromu yaratır. (Belki de bu yüzden bebeklerimizin bazıları doğar doğmaz huysuz ve huzursuz bebek damgası yiyor olabilir mi?)

    Bu bilgilerin en güzel yanı şartlı öğrenmeyi pozitif yönde kullanabileceğimizdir. Bilinçli bir aile tüm bu farkındalıklarla bebekleri üzerinde kalıcı pozitif etkiler bırakabilirler. Buna en güzel örnek bebeğin anne karnında müzik dinlemesi ve öğrenmesidir.

    Anne karnında sakin müzik dinleyen bebekler bu müzikle rahatlarlar ve bu müziği öğrenirler. Doğum sonrasında da ne kadar gergin ve ağlayan durumda olurlarsa olsunlar bu müziğe gevşeme ile cevap verirler.(Bizde eğitim alan ailelerimizde bu tür tecrübelere çok rastladık. Burada önemli olan aynı müziğin tekrarlanmasıdır.)

    Bir müzisyene röportaj sırasında müzikle ne zaman ilgilenmeye başladığını sorduklarında anne karnında başladığını söyleyince açıklamasını istemişler. Piyanist olan bu kişi önüne hiç çalmadığı bir parça gelmesine rağmen daha nota sayfalarını açmadan bu parçanın notalarını görebildiğini ve hatta anında çalabildiğini farketmiş. Daha sonra bu konunun üzerine gittiğinde araştırmaları anne karnındaki yaşamına kadar gitmiş. Kendisi gibi piyanist olan annesinin ona hamileyken sürekli bu parçayı çaldığını öğrenmiş.

    Buna benzer bir olayı geçenlerde bir hastamdan dinledim. Anne karnında öğrenme konusunu açtığımda bana ilk çocuğu hakkında yukarıdakine benzer bir olay yaşadığını heyecanla anlattı. Hamileliği sırasında bebeğine dinlettiği ancak daha sonra bir daha hiç çalmadığı bir parçayı çocuğu 4 yaşlarına geldiğinde kendiliğinden söylemeye başlayınca çok şaşırmış. Çocuğu bu parçayı hiç dinlemediği halde ezgilerini tam olarak söylemesinin anne karnındaki öğrenme etkisiyle olduğuna çok emindi.

    Pozitif etkilenime bir örnek de annenin kendini güvende hissetmesidir. Güven gerek hamilelikte gerekse doğum sırasında annelerimize verilebilecek en değerli hediyedir. Sevilen, değer verilen ve korunduğunu hisseden annedeki pozitif etkilerin tümü bebeğe hem doğal olarak geçer hem de bilinçli olarak verilebilir. Kendine güvenli ve sıcak bir ortam yaratan anneler duyguları, hayalleri, rüyaları ve düşünceleriyle oluşturdukları pozitif etki sayesinde bebeklerinin ileri yaşamdaki hayatını etkiler.

    Bu aşamada anneyi etkileyen her şey bebeği de etkiler. Gebelik sırasında karşılaşılan en büyük sorun eşini reddeden,değer vermeyen ve gebeliğin tüm sorumluluğunu anne üzerine yükleyen bir baba adayıdır. Bu kavram babaya bebeğin karakterinin gelişiminde daha anne karnındayken büyük bir sorumluluk yükler. Onlardan beklenen görev aslında çok ta büyük değildir; anneye sevgi ve güven vermek, bebekle iletişim kurmak. Bebekle erken kurulan ilişki anneye güven ve sevgi verir, bu da bebekte pozitif etkilein başlangıcı demektir.

    Artık bebeklerin bağ kurulması halinde babalarını da daha anne karnındayken tanıdığını biliyoruz. Bununla ilgili okuduklarımızın yanı sıra kendi hastalarımızda yaşadığımız tecrübeler de baba-bebek ilişkisinin anne karnında sağlanabileceğini bizlere ispatlıyor. Yani bebekler anne karnındayken bile ona sevgi veren, onunla konuşan babalarını doğumun ilk dakikalarında bile sesinden tanıyabiliyorlar.

    Doğumdan sonraki ilk dakikalarda bile bebekler babalarının sesini tanıyabiliyorlar. Bu da onlarda “güvendeyim” hissini yaratıyor. Bu yüzden doğumdan sonraki dünyayla tanıştığı ilk dakikalarda bebeğin kendini güvende hissetmesi açısından mutlaka anne kucağı ve sesiyle ilişkisi hayati bir öneme sahiptir. Annenin bunu sağlayamadığı durumlarda (sezaryen, bayılma gibi) bu görevi babanın üstlenmesi gerekir.

    Erken kurulan bu baba-bebek bağı babada kendine güven ve geçmişten gelen negatif etkilerin silinmesi açısından önemlidir. Ayrıca erken kurulan bu bağ sayesinde doğumdan sonra özellikle saygı ve değer görme açısından erkek arkadaşlarıyla sık sık dışarda vakit geçirmeye meyilli babalarda bu kısırdöngü kırılır. Bebeğine vakit ayıran, onunla iletişim kuran, sorumluluklarının farkında babalar haline gelirler.

    Evet,bebekleriniz anne karnındayken sizlerle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Sizlere seslerini duyurmak için kelimelerden çok hareket kabiliyetlerini kullanıyorlar. Çok yorulduğunuzda dinlenmenizi istiyorlar.Bunun için oynamayarak tepki veriyorlar. Yüksek sesli kötü bir müzikte aşırı oynayarak rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Huzurlu olduğunuzda sakin hareketlerle size eşlik ediyorlar ve kendilerini sevgiyle hissettiriyorlar. Aç kaldığınızda sessizlikle tepki vererek sizi yemek yemeye teşvik ediyorlar. Ve daha bilmediğimiz kimbilir neler yapıyorlar.

    Anne karnında bebeklerin ihtiyaçları büyüklerinki gibi karmaşık değildir. Tek istedikleri sevildiklerini hissetmek, güvenli bir ortamda olduklarını bilmektir. Kendinizi 9 ay bir odada duygusal, dokunsal ve sosyal tüm ihtiyaçlarınızın karşılanamadığı bir ortamda hissedin. Kendinizi terk edilmiş gibi hissedersiniz. Sağlığınız ve sosyal yapınız yavaş yavaş bozulur. 9 ay sonra ne kadar negatif etkileneceğiniz apaçık bellidir. Bebekler yeterince iletişim kurulmadığında kendilerini aynı durumda hissederler.

    Bunu engellemek için sizden çok basit bir şey isterler;onlara dokunmanızı ve onlarla konuşmanızı. İnanın bu kadar basit bir iletişimin etkilerini bile daha doğumun ilk dakikalarında keşfedeceksiniz. Bebekleriniz sizin sesinizi ve kalp atımlarınızı hissettiği andan itibaren güvenilir bir dünyaya adım attıklarını yürekten hissedecekler, hayata daha bir pozitif destekle başlayacaklar.

    Bebeklerimize daha doğmadan saygı duymamız ve kendi yaşamımızı düzenleyerek onların anne karnındaki huzurunu arttırmamız gerekiyor.Anne karnı,doğum anı ve ilk 3 yaşda bebeğiniz üzerindeki etkileriniz onların geleceğini belirleyecektir.

    Dünyaya gelişinin ilk dakikaları ama gözlerine dikkatli bakarsanız ne kadar anlamlı baktığını fark edeceksiniz.Etrafını algılamaya çalışıyor.Doğar doğmaz annesinin kucağıyla buluştuğu ve annesinin sesini devamlı duyduğu için kendini güvende hissediyor.Ağlamaya ihtiyaç duymuyor.

    BEBEKLERİNİZLE DAHA HAMİLEYKEN KURULAN SEVGİ DOLU BAĞLAR ONLARIN YAŞAMA GÜVENLE HAZIRLANMALARINI SAĞLIYOR.

    DOĞUM ANINDA BEBEKLERİMİZ HERŞEYİN FARKINDALAR VE SİZİN SESİNİZE, DOKUNMANIZA İHTİYAÇLARI VAR.DOĞUMLARINIZA VE BEBEKLERİNİZE SAHİP ÇIKINIZ!!!

    DOĞUMDAN HEMEN SONRA BEBEKLERİNİZİN KUCAĞINIZA VERİLMESİNİ TALEP EDİNİZ…

    BEBEKLERİNİZİN ALGILARI DOĞUMUN HER AŞAMASINDA TAHMİN EDEMEYECEĞİNİZ KADAR AÇIK VE HERŞEYİN FARKINDALAR!!!

  • Amniyosentez

    Amniyosentez

    Gebeliklerin %2 ila %4’ünde bebekler farklı anomaliler ile dünyaya gelebilmekteler. Bu anomalilerin ortaya çıkışındaki en büyük faktörlerin başında, genetik defektler (gen hasarları) bulunmaktadır. Genetik bozukluk ve hasarların tedavisi için ne yazık ki kalıcı bir tedavi yöntemi henüz geliştirilemediğinden, oluşabilecek bu hastalıkların erken tanısı çok büyük bir öneme sahip olmaktadır. Anne ve babanın genlerinde bulunan ya da oluşabilecek kromozomal bozukluklar önceden bilindiği zaman, ya da gebelik sırasında ortaya çıkmasının ardından, gebelik kritik sınırına ulaşmadan sonlandırılması gerekebilmektedir. Gebelik sırasında, erken tanı adına birçok farklı yöntem kullanılmaya devam etse de, bu yöntemler arasında amniyosentez başı çekmektedir.

    Amniyosentez Nedir?

    Amniyosentez çoğunlukla, ikili, üçlü ve dörtlü set incelemelerinde risk saptanması durumunda, anne yaşının 35 in üzerinde olduğu rölatif risk artışı olduğu durumlarda kesin tanı için kullanılır. Anne adayının karnının üzerinden sokulan özel bir iğne aracılığı ile öncelikle rahim içine ulaşılması ve buradan da bebeğin içerisinde 9 ay boyunca yüzeceği ve besleneceği amniyon sıvısına ulaşılarak örnek sıvı alınması işlemine amniyosentez denilmektedir. Bu işlem genel olarak, bebekte bulunabilecek kromozom veya genetik anomali araştırması, nöral tüp defekti araştırması veya bebekteki akciğer olgunlaşması ile alakalı araştırmalar için kullanılmasının yanında, bazı gebeliklerde sadece bebeğin sıvısının olması gerekenden çok daha fazla olması nedeniyle anne adayına sıkıntı yaratması gibi durumlarda, anne adayını rahatlatmak amacı ile kullanılabilmektedir. Yani anne adayının karnından sıvı alınması işlemi illa ki kötü bir sonucun tanısı için gerekmemektedir. Dolayısıyla anne ve babaların bu konuda telaş duymaması, gerek anne adayı, gerekse bebekleri için büyük bir önem taşımaktadır.

    Amniyosentez Özellikle Hangi Durumlarda Uygulanır?

    Uzun zamandır amniyosentez işlemi sıklıkla tanı amacı ile uygulanmaktadır. Yapılacak bu uygulama ile kromozom anomalisi araştırması yapılır ve bebekte olabilecek genetik hastalıkların tanısı, bebekte nöral tüp defektlerin (hasarların) tanısı, oluşabilecek kan grubu uyuşmazlıklarında bebeğin bu durumdan etkilenme derecesinin belirlenmesi, bebeğin akciğer olgunlaşmasının meydana gelip gelmeyeceğinin belirlenmesi gibi pek çok farklı konu ile alakalı tanı yapılabilmektedir. Bunların yanı sıra birçok farklı duruma bağlı olarak anne adaylarına bu işlemi yapmaları önerilebilmektedir. Bu durumların başında, daha öncesinde kromozom anomalisi olan bir bebek doğurmuş olmak gelmektedir.
    Bahsedilenlerin yanında, anne ya da baba adayında yapısal, genetik ve kalıtsal kromozom kusurlarının olması, yakın akrabalardan bir tanesinde dahi down sendromu (mongolluk) gibi bir kromozom anomalisinin bulunması gibi nedenlerden dolayı anne adaylarına amniyosentez yapılmalıdır. Kimi kan ya da metabolizma hastalıklarında var olan kalıtsallık da nesilden nesile geçmektedir. Bu geçişin sonrasında ise bebekte hastalık belirtileri ortaya çıkabilmekte ya da birey ömrü boyunca taşıyıcı olarak kalmaktadır. Eğer ki taşıyıcı birey, yine kendi gibi taşıyıcı olan başka bir kişi ile hayatını birleştirip, çocuk sahibi olmak isterse, o zaman taşıyıcılık durumu devam etmekte ve bunun sonrasında da hastalık sürekli bir şekilde bir sonraki nesle aktarılmaktadır. Bu durum özellikle akraba evliliklerinde sıklıkla rastlanan durumların başında gelmektedir.

    Amniyosentez Uygulaması Ne Zaman ve Nasıl Gerçekleştirilir?

    Amniyosentez, çoğunlukla gebeliğin 16. ile 19. haftası arasında yapılsa da, şüpheli bir durumda ya da doktor tarafından gerekli görüldüğü takdirde, doğuma kadar herhangi bir zamanda yapılabilmektedir.
    Amniyosentez işlemi sırasında, anne adayına anestezi verilmesine gerek olmamaktadır, yalnızca ultrason yardımıyla bebeğin ve plasentanın konumu net şekilde incelenir. Bunun sonrasında anne adayının karın yüzeyi ilk olarak antiseptik madde ile silinir. Ultrason yardımı ile ve anestezide kullanılan özel iğneler aracılığı ile karnın mümkün olan en rahat ve en uygun noktasından rahim içerisine giriş yapılır ve buradan da amniyon sıvısının yer aldığı rahim boşluğuna gelinir. Enjektör aracılığı ile çekilen amniyon sıvısının 0.5 milimetrelik kısmı atılır ve yeterli miktarda sıvı çekilir. İkinci kere ultrason değerlendirmesinin yapılması sonrasında iğne çıkartılır ve alınan amniyon sıvısı genetik laboratuarlarda incelenir. Bu işlem sırasında, annenin rahim içinden alınan amniyon sıvısını bebek 3 saat içinde yerine koymayı başarır.

    Amniyosentezin Riskleri Nelerdir?

    Amniyosentez işlemi de tıp alanındaki her işlem gibi, konusunun uzmanı bir doktor tarafından yapılmalıdır. Ancak kendi içerisinde, anne adaylarının uykularını kaçıran riskler barındırmaktadır. Öncelikle psikolojik risklerinden söz etmek gerekirse; anne adayları işlemin kendisinden ya da iğneden korkmaktadırlar. Bebeğin sağlık durumuyla ilgili olumsuz bir haber bazen gebeliğin sonlandırılması anlamına geldiğinden, çıkacak sonuç ile ilgili belirsizlikler de anne adayını yıpratmaktadır.
    İşlem sonrası oluşabilecek bazı komplikasyonlar ise aşağıdaki gibi sıralanabilir:
    Eğer çiftlerde kan uyuşmazlığı varsa, işlemin ardından 72 saat içinde kan uyuşmazlığı iğnesi yapılması gerekmektedir.
    Amniyosentez esnasında sıvı kaçağı olması
    Bebeğin, amniyosentez işleminde kullanılan iğne ile zarar görmesi
    Bebeğin veya plasentanın enfeksiyon kapması
    Gebeliğin düşükle sonuçlanması
    Erken doğum riski
    Doğum suyunun erkenden gelmesi ile bebeğin kaybedilmesi
    Kan uyuşmazlığı varsa, izoimmunizasyonda artış olması.
    İşlemden önce bu riskleri kabul ettiğine dair çiftten onay için imza alınır.
    Burada dikkate alınması gereken enönemli husus ailenin onayıdır. Çiftler dünya görüşleri nedeniyle genetik olarak zeka özürlü bir çocukda olsa da bu çocuğu dünyaya getirmek isteyebilir. Ya da zeka özürlü olması nedeniyle bir gebeliğin sonlandırılması dünya görüşlerine uygun olmayabilir. Böyle bir durumda bu durumla ilgili kabulbelgesi imzalanıp amniosentez işlemi yaptırılmayabilir.

    Ayrıca bu riskleri almak istemeyen çiftler prenatal test olarak bilinen anne kanından bakılan bir testide isteyebilirler. Bu test hakkındaki tartışma güvenilirliği %99,9 dur ve sonucuna göre sonlandırma işlemi yapılamaz pozitif çıksa bile amniosentez şarttır.

  • EMZİRME….

    EMZİRME….

    Doğumdan hemen sonra başlayan emzirme hem bebeğin besin ihtiyacını karşılayacak, hem de anne ile bebeğin bedensel temasını sağlayarak ilk duygusal iletişimin kurulmasını temin edecektir.

    1- Sütün yetersiz olmasının nedenleri nelerdir?
    Memede süt oluşumu, bebeğin emmesi sonucu annede salgılanan bazı hormonlar aracılığıyla başlar. Yetersiz süt gelmesinin en önemli nedenlerinden birisi, yetersiz meme uyarısı yani bebeğin yetersiz emmesidir. Bu ya yanlış bir teknikle emzirmeye ya da yeterince sık emzirmemeye bağlı olabilir. Yenidoğan bir bebek bir günde 8-10 kez emmelidir. Süt azlığı ayrıca memedeki yapısal veya hormonal bozukluklara (prolaktin eksikliğine) bağlı olarak da gelişebilir. Ayrıca gebelik öncesi kadının şişman olması süt miktarı ve emzirme süresine olumsuz etki yapmaktadır.

    2- Annenin emzirmesini engelleyen en önemli hastalıklar hangileridir?
    Annedeki tüberküloz (verem) ve HIV (AİDS) emzirme önermediğimiz en önemli anne hastalıklarıdır.

    3- Emzirirken kullanılabilecek doğum kontrol yöntemleri nelerdir?
    Emziren kadına rahim içi araç (spiral) uygulanabilir. Ayrıca sadece progesteron hormonu içeren hap (femulen) ve 3 aylık iğne (depo-provera) de kullanılabilir. Bu yöntemlerin kullanımına doğumdan 3-4 hafta sonra başlanırsa, süt oluşumuna olumsuz etkileri görülmez.

    4- Emzirirken hamile kalınır mı?
    Emzirme kadında yumurtalıkların çalışmasını baskıladığı için doğum kontroluna katkı sağlar. Emzirmenin ilk altı ayında, kadın hiç adet görmemiş ve bebek sadece anne sütüyle besleniyorsa koruyuculuk oranı % 90-95’e kadar çıkabilir. Fakat 6. ayda koruyuculuk % 60 lara kadar düşer. Yani emziren kadınlar da hamile kalabilir. Bu dönemdeki hamilelikler (kadın adet görmediği için ) geç fark edilebilir.

    5- Sağılarak elde edilen anne sütü ne kadar saklanabilir?
    Anne sütü buzdolabında 48 saat saklanabilir. Günlük kullanılan dondurucularda 3 ay, derin dondurucularda ise 6 ay kadar saklanabilir. Dondurulma sütün bağışıklık sistemine yaptığı katkıları azaltır, fakat besin değerini azaltmaz. Dondurulmuş süt mikrodalga fırında ısıtılmaz. 

    6- Emzirmenin bebek için en önemli faydaları nelerdir?
    Anne sütü bebek için en değerli besindir. İçerisinde bebeğin ihtiyacı olan protein, karbonhidrat, yağ, mineral ve vitaminler dengeli bir oranda bulunur. Ayrıca anne sütünün sindirimi çok kolaydır.
    Bebeği enfeksiyonlardan koruyucu etkisi vardır. Sütün içerisindeki antikorlar sayesinde bebek birçok hastalıktan korunur. 

    7- Emzirmenin anne açısından faydaları nelerdir? 
    -Anneye faydalarına bakacak olursak; rahim kasılmalarını arttırarak, doğum sonrası kanamaları azaltır. Büyümüş olan rahmin normal boyutlara inmesini kolaylaştırır.
    – Annede menopoz öncesi gelişebilecek meme kanseri oranını azaltır. 
    -Yumurtalıkların çalışmasını baskılayarak adet görülmesini engeller ve doğum kontroluna katkı sağlar.
    -Ayrıca rahim ve yumurtalık kanser riskini azaltıcı etkisi vardır.
    -Emziren kadınlarda kalp-damar hastalığı riski azalır.
    -Toplam 1 yıldan fazla emziren kadınlarda şeker hastalığı (diyabet), tansiyon yüksekliği ve kan yağlarının yüksekliği (hiperlipidemi) daha az görülür.

    8- Uzun süre emzirme sonucu adet görmeme kadınlarda ne gibi değişikliklere neden olur? Kemiklerde problem olur mu?
    Uzun süre adet görmeme yumurtalıkların çalışmasının baskılandığı anlamına gelmektedir. Bunun en önemli sonucu vaginadaki atrofik değişikliklerdir. Östrojen hormonu eksikliğine bağlı olarak kadın vaginasında kuruluk oluşur. Bu da cinsel ilişkide ağrı, acıma ve yanmaya neden olacaktır.
    Yapılan çalışmalarda uzun emziren kadınlarda, menopoz sonrası kemik erimesi oranında artma olmadığı bulunmuştur.

    9-Emzirme-menopoz ilişkisi?
    Yapılan çalışmalarda emzirme süresi ile menopoz yaşı arasında ilişki bulunmuştur. Emzirme süresinin uzaması, kadında menopoz yaşının artmasına ve doğurganlık süresinin uzamasına olumlu katkı yapmaktadır. 

    10- Emzirme anne ile bebek arasında nasıl duygusal bir bağ yaratıyor?
    Anne karnında besinlerini kan yoluyla alan ve korunaklı bir ortamda bulunan bebek, doğumla birlikte hayat mücadelesine başlar. Doğar doğmaz dış ortama uyum sağlamak ve karnını doyurmak zorundadır. İşte bebeğin kendisini aciz hissettiği bir anda (doğumdan hemen sonra) annesinin yanına verilmesi, onunla ten teması yapması ve emmesi, kendini güvende hissetmesini sağlar. Anne memesiyle karnını doyurması, bebekle anne arasında ilk duygusal bağın oluşumuna büyük katkı sağlayacaktır.

    11- Kaç yaşına kadar emzirmeli?
    En az 6 ay olmak üzere 1 yıl kadar emzirmek genellikle yeterli olacaktır. Zaten günümüzde kadınların çalışma hayatında daha fazla yer almaları nedeniyle uzun süre emzirmeleri mümkün olmamaktadır. Altı aydan itibaren ek gıdalar alan ve 1 yaşından itibaren birçok gıdayı tüketebilen bebeklerin anne sütüne ihtiyaçları oldukça azalmaktadır. Fakat ekonomik olarak çok düşük gelir seviyesine sahip toplumlarda, en temiz ve ucuz besin olan anne sütünün mümkün olabildiğince uzun süre verilmesi önerilmektedir.

    12-Komposto, pekmez gibi şekerli gıdalar sütü arttırır mı? Lohusa kadınların bunları fazla tüketmesi önerilir mi?
    Hayır. Anne sütünün % 90 dan fazlası sudur. Emziren kadınların şekerli gıdaları fazla tüketmesini önermeyiz. Şekerli gıdaları fazla tüketmek anne sütü miktarını arttırmaz. Fakat günde en az 2 litre kadar su içmelerini ve dengeli beslenmelerini öneririz. Yeterli süt gelmesi için en önemli faktörleri annenin bebeğini gerçekten emzirmek istemesi, doğru emzirme tekniği, sık emzirme, yeterli sıvı alma şeklinde sıralayabiliriz.

    13- Büyük göğüslü kadınların sütü daha mı fazladır? 
    Meme büyüklüğü ile süt miktarının birebir direkt ilişkisi yoktur.

    14- 3 hatta 5 yaşına kadar çocuğunu emziren anneler var. Bu kadın sağlığı açısından yararlı mı?
    Günümüzde annelere en az 6 ay olmak üzere, 1 yıl kadar emzirmelerini öneriyoruz. Bazı kadınlar çocuklarını 3-5 yaşlarına kadar emziriyor. Bunun ne anneye ne de bebeğe önemli bir faydası yok. Zaten günümüzde kadının topumdaki statüsünün yükselmesi, sosyal ve ekonomik faaliyetlere katılması ile, uzun süre emzirme pratik olarak da mümkün olmamaktadır. Fakat kadının sosyoekonomik statüsünün düşük olduğu, az gelişmiş bölgelerdeki düşük gelir düzeyine sahip ailelere, temiz ve ucuz bir besin olduğu için anne sütünün ek gıdalarla birlikte uzun süre verilmesi önerilebilir. 

  • Gebelik ve Sigara

    Gebelik ve Sigara

    Erişkin insan kendi isteği ile sigara içebilir ve biz sigara içmenin zararlarını ona anlatsak da o kendi iradesiyle içip içmemeye karar verir. Ancak anne karnında ki bebek kendi iradesi dışında kendi istemeden annesi sigara içtiği için sigaranın zararlı etkilerine maruz kalmaktadır. Pek çok yan etkileri olduğu bilinen sigaraya bebeğimizin daha anne karnındayken maruz kalmasını hiçbir annenin istemeyeceğini düşünüyorum. Ama bazı anneler bağımlı olduklarından biz ne kadar çok söylesekde sigara içmeye devam etmektedirler.
    Bu annelerin bebeklerinde ve kendilerinde
    1. Erken doğum eylemi olasılığı artar
    2. Düşük doğum ağırlıklı dediğimiz intrauterin gelişme geriliğine sebep olabilir.
    3. Gebelik zehirlenmesine daha çok rastlanır. (preeklampsi)
    4. Erken membran yırtılması dediğimiz suyunun erken gelmesi olayı daha sık rastlanır.
    5. Erken doğuma bağlı olarak respiratuar distress sendromu dediğimiz solunum sıkıntısına daha sık rastlanır.
    6. Ani rahim içi bebek ölümlerine daha sık rastlanır.
    7. Bu bebeklerin ileri yaşlarında kansere yakalanma olasılıkları daha fazladır.
    Yukarda saydığımız pek çok olumsuz sonuçlarını düşünerek annelerimizin sigara içmemesini hatta sigara içilen ortamda dahi bulunmamalarını bebekleri adına istiyoruz.
    ***
    Sigara dumanı içerdiği zift, nikotin, karbon monoksit, kurşun ve diğer zehirli birçok maddenin direkt olarak üstsolunum yollarına, buradan bronşlara ve akciğerlere ve buradan da kana geçmesi ve tüm organlara yayılmasıyla başta solunum sistemi, kalp ve damarlar olmak üzere vücudun tüm organ sistemlerine zarar verebilir. Sigaranın bu zararlı etkileri kısa vadeli ve uzun vadeli olarak ikiye ayrılır:

    Kısa vadeli etkiler

    Bunlar, sigara içildiği anda vücuda giren nikotin ve karbonmonoksitin yarattığı anlık etkilerdir. Nikotin bronşları kasıcı etkisiyle akciğerlere daha az hava girmesine, damarları kasıcı etkisiyle damariçi basıncın yani tansiyonun yükselmesine, kalbe etkisiyle nabzın hızlanmasına neden olur. Karbonmonoksit ise alyuvarların içinde bulunan hemoglobin adlı molekülün oksijen taşımaktan sorumlu bölgelerini işgal ederek kanın oksijen miktarının azalmasına yolaçar.
    Bu kısa vadeli etkiler tek bir sigara içilmesinde bile, hatta çok sigara dumanı bulunan ortamlarda sigara içmeyen kişilerde bile görülen etkilerdir. Normal bir birey bu kısa süreli etkileri kolayca tolere edebilir. Ancak anne adayının karnındaki bebeğinin de oksijen ihtiyaçları gözönünde bulundurulursa bir tek sigaranın yarattığı hipoksi (oksijen azlığı) ve hipertansiyon (tansiyon yüksekliği) bile bebeğe daha az kan ve daha az oksijen gitmesine neden olabilir. Bu durumun günde bir paket sigara içen bir anne adayında 20 kez tekrarlaması, fetusun ilerleyici bir şekilde oksijensiz kalmasına ve olumsuz değişiklikler meydana gelmesine neden olabilir.

    Uzun vadeli etkilker

    Sigara içenlerde uzun vadeli etkiler bir yandan kısa vadeli etkilerin birikici özelliklerine, öte yandan sigaranın içinde bulunan ziftin akciğerlere çökmesine (kronik bronşit gelişimi), sigaranın içerdiği kurşun gibi zehirlerin solunum yolunu döşeyen hücrelerde anormal değişiklikler göstermesine (kanser riskinde artış), toksik maddelerin damarlarda yaptığı hasarlar neticesinde ateroskleroz (damar sertliği) meydana gelmesine (koroner kalp hastalığı riskinde artış), genel olarak sigara alışkanlığının iştahı azaltıcı, C vitaminini tüketici etkileri nedeniyle uzun vadede beslenme bozukluğu belirtilerinin ortaya çıkmasına bağlı olarak meydana gelir.
    Uzun zamandan beri sigara içen insanlarda akciğerlerin hava taşıma kapasitesi azalmıştır ve en ufak bir zorlamayla nabızda artma ve nefes darlığı ortaya çıkar. Çok uzun zamandan beri sigara içenlerde akciğer ve diğer solunum yolu kanserlerine ve hatta mesane gibi diğer organ kanserlerine eğilim artar. Yine bu kişilerde damar sertliğine bağlı koroner kalp hastalıkları ve diğer hastalıklara (felç gibi) eğilim artmıştır.
    Sigara içme alışkanlığı olan anne adaylarında çeşitli normaldışı durumların meydana gelme riskinde önemli artış gözlenir. Bu anne adaylarında:
    * Düşük riski artar…
    * Erken doğum tehdidi ve erken doğum riski artar…
    * Erken membran rüptürü (su kesesinin erken açılması) riski artar…
    * İntrauterin gelişme geriliği, düşük doğum tartılı bebek doğurma riski artar…
    * Gebelikte kanama riski (özellikle ablatio placenta ve placenta previa adlı iki duruma bağlı) artar…
    * İnutero mort fetal (bebeğin karında ölmesi) riski artar…
    * Bebeğin yenidoğan döneminde ölme riski artar…
    * Solunum problemleri nedeniyle doğumun ikinci evresinde etkin ıkınamama ve buna bağlı vakum ve sezaryan ile doğum riski artar…
    * Lohusalıkta süt miktarı azalır…
    * Sütün C vitamini seviyesi ve bebeği besleyici etkileri azalır…
    * Bebeğin yakınında sigara içilmesi bebekte pnomoni ve bronşit riskini artırır…
    Sigara alışkanlığı olan anne adaylarına öneriler:
    * Öncelikle unutmamalısınız ki sigarayı gebeliğinizin hangi döneminde bırakırsanız bırakın bundan hem siz hem de bebeğiniz mutlaka fayda görecektir. “Nasıl olsa olan olmuştur” düşüncesi hatalıdır. Sigarayı tümüyle ve gebeliğin planlandığı andan itibaren bırakmak en idealidir, ancak bunun zor olduğu da bir gerçektir. Tümüyle bırakamazsanız, günlük sigara sayınızı mümkün olduğunca azaltın.
    * Emzirme döneminde ve diğer zamanlarda hiçbir zaman bebeğinizin bulunduğu yerde sigara içmeyin, eşinizin ve diğerlerinin de içmesine izin vermeyin. Sigara içen anne ve babaların çocuklarının da büyüdüklerinde büyük olasılıkla sigara içme alışkanlığı edindiklerini unutmayın… Gebelik ve lohusalık döneminde sigara içilen yerlerden uzak durun (Pasif sigara içiciliği!)
    Unutmayın! Bebeğinize karşı sorumlusunuz…

    Doctors profile: https://www.doktortakvimi.com/mine-sidika-kermalli/kadin-hastaliklari-ve-dogum-ureme-endokrinolojisi-ve-infertilite/ankara

  • Folik Asit Hakkında …

    Folik asit (B9), B grubu suda çözünebilen bir vitamindir. Gebelikte bebeğin merkezi sinir sistemi gelişiminde çok önemli bir role sahiptir. Eksikliğinde, Nöral Tüp Defektleri adı altında, Spina Bifida (Omurganın tam kapanmaması) ve Anansefali (Kafatası kemiklerinin gelişmemesi) gibi anomalilere rastlanır. Ayrıca folik asit kırmızı kan hücrelerinin yapımına da katılarak kansızlığı önler.

    Folik asit ne zaman başlanmalı ve ne dozda ve sürede alınmalıdır ?

    Folik asit, gebelik planlanıyorsa, gebelikten en az 1 ay, tercihen 3 ay önce başlanmalıdır. Günlük 400 mikrogram (0,4 miligram) Folik asit alımı önerilmektedir. Eğer sürpriz bir gebelik oluşursa , gebeliğin varlığı tespit edilir edilmez başlanmalıdır. 12. gebelik haftasına kadar devam edilmelidir. 12. haftadan sonra devam edilmesinin de sakıncası yoktur.

    Kimler daha yüksek doz folik asit almalıdır ?

    • Anne veya babadan birisinde Nöral Tüp Defekti varsa
    • Daha önce Nöral Tüp Defektli bir gebelik geçirilmişse
    • Anne veya babanın ailesinde Nöral Tüp Defekti öyküsü varsa
    • Annede Diabet varsa
    • Anne fazla kilolu ise (BMI >30)
    • Annede epilepsi (sara) hastalığı var ve tedavi oluyorsa

    Bu durumlarda günlük 5 miligram Folik asit alınması önerilmektedir.

    Folik asit hangi yiyeceklerde bulunur?

    Yeşil yapraklı sebzeler, ıspanak, brokoli, kuşkonmaz, brüksel lahanası, pancar, tahıllı ekmekler, mercimek, fasulye, mısır, badem, fıstık, ay çekirdeği, kabak çekirdeği, portakal, greyfurt, mandalina, avakado folik asit açısından oldukça zengin yiyeceklerdir.

    Folik asit suda eriyen bir vitamin olduğundan, buharda veya mikrodalga fırında pişirilerek tüketilmesi daha yararlı olacaktır. Uzun süre ve suda haşlama şeklinde pişirildiğinde, Folik asit yararsız hale gelecektir..

  • Doğal Doğum

    Doğal Doğum

    Günümüzde doğal doğum kavramı, doğum eyleminin kendi kendine başladığı, sağlık profesyonellerinin tıbbi gereklilik halinde müdahale ettiği, bebeğin doğar doğmaz kordonu kesilmeden anne kucağıyla buluşarak ten tene temasın sağlandığı, ilk emzirme de bir süre annenin göğsünde kaldığı annenin ve bebeğin isteklerine saygı duyulduğu doğum şeklidir. 

    Doğal doğumun en çok kabul edilen diğer tanımı da anne adayının içgüdülerinin rehberliğinde kendi doğumuna aktif olarak katıldığı ve gereksiz müdahalelerin olmadığı doğum eylemidir. Buna İçgüdüsel doğum da diyebiliriz. Kadının kendi içine döndüğü, düşünerek değil bilinçaltı seviyede gerçekleştirdiği doğum şeklidir. Düşünerek ve sorgulayarak doğal doğum yapamayız. Gereksiz yere yapılan her müdahalenin doğumun işleyişi ve hormonların salınımı üzerine negatif etkisi vardır.

    Doğal doğum yapılabilmesi için anne adayının gebe kaldığı dönemden itibaren doğuma hazırlanması gerekmektedir. Bunun için doğuma hazırlık eğitimleri, nefes, yoga çalışmalarına katılabilirler. Sonrasında ise gebenin eğitimlerde öğrendiklerini her gün kendi üstünde çalışarak hazırlanması gereğinde psikolog desteği ile biliçaltı temizliğini yapması önemlidir.

    Tabi ki bunun yanında anne adayına sağlanan doğum ortamı da önemlidir. Anne adayına güven ve mahremiyetin olduğu ortamı sunmalıyız. Gebe kendi bedeni ve ruhuna, güven ve saygı duymalıdır. Doğumda anne adayına destek olacak sevdiği birinin (arkadaş/ eş/ doğum koçu) yanında olması önemlidir. Doğumda kadın istediği şekilde davranmalı ve hareket özgürlüğü sağlanmalıdır. Doğum, anne adayının işi olup, doktor ve ebe rehberlik yapmalı, tıbbi gereklilik durumunda müdahale etmelidirler. 

    Sonuç olarak doğum, yüzyıllardan beri kendiliğinden gerçekleşen bedenin doğal, normal ve sağlıklı bir fonksiyonudur. Bu fizyolojik süreçte, gereğinde tıbbi müdahale yapılması önemlidir. Gebelik döneminde rol olan tüm hormonlar, anne ve bebeğini doğuma en sağlıklı biçimde hazırlamaktadır. Yeter ki biz bu doğal eylemin gerçekleşmesine izin verelim.

  • Hamilelik Döneminde Yapılması Gereken Testler

    Hamilelik Döneminde Yapılması Gereken Testler

    1) Hamilelik döneminde testler neden yapılır?

    Hamilelik süreci, bebeğin rahim içinde gelişimi ile başlayan ve doğum ile tamamlanan bir süreçtir. Bu süreçte, anne adayına çeşitli testler yapılmaktadır. Bu testler, gebeliğin başlangıcından doğumuna kadar hamileliğin seyri ile annenin durumu hakkında gerekli olan yararlı bilgileri verir. Uygulanacak olan testlerin bir bölümü, gebeliğin belirli zamanlarında uygulanmaktadır. Yapılacak olan diğer testler ise; gebelik sürecinde meydana gelmiş ya da meydana gelebilecek sorunlara yönelik olarak, uygun görülen durumlarda gerçekleştirilmektedir.

    2) Hamilelikte yapılacak ilk test nedir?

    Hamilelik dönemi içerisinde anne adayına uygulanacak olan ilk test, gebeliğin mevcudiyetinin kesinleştirilmesi üzerinedir. Döllenme, çoğunlukla adet döneminin ortasında gerçekleşir. Gebelik testleri ise, döllenmeden yaklaşık 15 gün sonra, kadının adetinin gecikmesi halinde netlik kazanır.

    3) Hamilelik dönemi boyunca yapılması gereken rutin testler nelerdir?

    Bu testler, kişiden kişiye farklılık gösterebilmekle birlikte aşağıdaki gibi olmaktadır.

    Kan grubu tayini
    Kansızlık (anemi) tanısını yapabilmek için hemoglobin (kan sayımı)
    İdrarda şeker ya da protein (hamilelik dönemi içerisinde diyabet ya da hamileliğe bağlı hipertansiyon-preeklampsi- teşhisi için yapılır)
    Anne ve bebeği etkileyebilecek hepatit B, sifiliz ve HIV gibi infeksiyonların incelenmesi
    Kızamıkçık hastalığına bağlı olan bağışıklıkların incelenmesi
    Bu testler ilk muayenede, anne adayına uygulanmaktadır.

    4) Bu testler dışında yapılması gereken özel testler nelerdir?

    Gebelik sürecinin 3. ve 4. Ayları arasında önerilen çeşitli özel kan testleri de bulunmaktadır. Anne kanında mevcut olan farklı kimyasalların düzeyleri, bebekte çeşitli özel durumları (ör; Down sendromu, spina bifida) teşhis etme konusunda doktorlara yardımcı olabilmektedir.

    Farklı testler, anne kanında tespit edilen hormon ve protein seviyelerini ölçer. Farklı test sonuçlarının neticesinde de genel bir tarama ortaya çıkar. Tarama testlerinden elde edilen sonuçlar, hastalıkları net bir şekilde göstermemek ile birlikte, bu konuda fikir vermektedir. Bu sayede alınması gereken tedbirler önceden alınabilir.

    Tarama testlerinde HCG( insan koryonik gonadotropin) ve AFP (alfa fetoprotein) kullanılması halinde ikili test, buna östriol ilave edilirse üçlü test, inhibin A ilave edilirse dörtlü test olarak ifade edilmektedir.

    İkili test, gebeliğin 11-14. Haftasında; üçlü ya da dörtlü test 16-19. gebelik haftaları içerisinde, anneden kan alınarak uygulanmaktadır.

    5) Hamilelikte kan testleri dışında uygulanması gereken diğer testler nelerdir?

    Kan testleri dışında; hamilelik dönemi içerisinde teşhis amacı ile kullanılan diğer yöntemler ise aşağıdaki gibi olmaktadır:

    Ultrasonografi
    Ense kalınlığı ölçümü
    Amniosentez, kordosentez
    Koryon villus örneklemesi’dir.

    Ultrasonografi

    Erken hamilelik aşamasında, gebeliğin kesinleşmesi, gebeliğin büyüklüğü, canlı olup olmaması ile başlayarak, ultrasonografi tüm hamilelik döneminde başvurulan bir uygulamadır.

    Ultrasonografi testleri, gebeliğin 18. Ve 23. Haftaları arasında detaylı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu gebelik haftalarında, bebeğin organ ve sistemlerinin gelişimi hakkında detaylı bilgi alınabilmektedir.

    Bu durumda ultrasonografi; bebeğin içerisinde bulunduğu suyun oranı, bebeğin başı, omurgası, kalbi, kolları ve bacakları, midesi, idrar torbası ve böbrekleri, anne ile bebek arasında besin alışverişini sağlayan plasentanın durumu ve konumu hakkında bilgi vermektedir. Bebekteki olası yapısal anormalliklerin büyük bölümü ultrason ile saptanabilmektedir. Ancak Down sendromu gibi kromozomal bozukluklar, ultrasonografi ile tespit edilmekte yetersizdir.

    Ense kalınlığı ölçümü

    Bu test, gebeliğin 3. Ya da 4. Ayında yapılmaktadır. Bu test, down sendromu için tarama testidir. Bebeklerin ense kalınlıkları ultrasonografi ile ölçülebilir. Ancak bu duruma, ultrason ile kesin tanı koyulamaz. Bu kalınlık, olması gerektiğinden fazla ise, amniosentez yapılması gerekebilir. Ense kalınlığı ölçümü, ikili test ile beraber birleştirilerek teşhis amaçlı kullanılabilir.

    Amniyosentez ve kordosentez

    Amniyosentez ve kordonsentez, bebeğin ultrasonografi ile kontrol edilerek, içerisinde yüzdüğü sıvıdan ya da göbek kordonundan örnek alınma ile uygulanmaktadır. Amniyosentez, 15-19 haftalar arasında uygulanır. Sıvıda mevcut deri hücrelerinden, bebeğin hücreleri üretilerek bebeğin genetik araştırması yapılır.

    Bu yöntem, tarama testlerinde riskli sonuç elde edilmiş olan anne adaylarına, ileri yaşta gebe kalmış kadınlara ya da bebekte genetik bozukluk riski olan kişilere önerilmektedir. Kordosentez ise gebeliğin 18-22. haftaları arasında yapılabilir. 

    Koryon villus örneklemesi

    Bu örnekleme, gebeliğin 2. Ya da 3. Ayında uygulanmaktadır. Test sonuçları, amniyosentez kadar net değildir.  Bu testte, anne ile bebek arasında besin alışverişi yapan plasentanın kendisinden örnekleme yapılmaktadır.