Etiket: Anne

  • Çocuklarda yemek sorunları

    ÇOCUKLARDA YEMEK SORUNLARI

    Yemek yeme birçok ailede yaşanan en önemli sorunlarda biridir. Yemek öncesi başlayan tartışma, sofrada alevlenir ve genelde bu tartışmayı çocuk kazanır. Anne ve baba pes eder, çocuğun önündeki yemeği alır, yerine sevdiği başka bir yemeği koyar ve bu böyle devam eder gider.

    Tanıdık bir hikaye değil mi?

    Peki bunu değiştirmek için neler yapılmalı?

    Öncelikle çocuklar neden yemek yemez bunun cevabını bulmak lazım.

    Anne babanın dikkatini çekmek istiyor olabilir.

    Yemekten önce abur cubur yemiş olabilir.

    Acıkacak kadar fazla enerji harcamamış olabilir.

    Diş çıkarıyor olabilir.

    Dişlerinde çürük olabilir.

    Yemek sonrası gaz problemi yaşadığı için ya da kabız olduğu için yemiyor olabilir.

    Yemek için anne babası tarafından fazla zorlanıyor olabilir. Bu, yemek yememe davranışını azaltmaz, aksine pekiştirir.

    Titiz bir ailede yetişiyor ise, yemeği dökmekten çekindiği için yemiyor olabilir.

    Ailede çocuğa olumsuz örnek olacak biri olabilir. Anne ya da babadan biri yemek seçiyorsa, çocuk da onu model alır.

    Anne babasını yemek yemeyerek cezalandırıyor olabilir. Kardeş kıskançlığı, okul başarısızlığı gibi durumlarda çocuklar karşı davranış geliştirebilirler. Yemek yememe de bunlardan biridir.

    Çocuğun tabağına çok yemek konuyor olabilir. Çocukların bizler kadar yemesi beklenmemelidir.

    Anne babalara öneriler:

    Öncelikle çocuğunuzu iyi tanıyın, sorunun çocuktan mı, yoksa sizden mi kaynaklandığını belirleyin.

    Çocuğunuza sofra kurma ve kaldırmada görev vererek, yemek yemeyi özendirmeye çalışın.

    Yemeği hazırlarken mutfakta size yardımcı olmasına fırsat verin. Yaşına göre yemeği karıştırmak, ekmeği kesmek, salata yapmak gibi görevler verebilirsiniz.

    Küçük ise mama sandalyesi ile, büyük ise sizin gibi sandalyede oturarak yemek yemesini sağlayın.

    Elinizde tabakla peşinden koşmayın. Yemediği zaman ilgilenmeyin, siz kendi yemeğinizi yiyin. O elbet bir süre sonra yemek için istekli olacaktır.

    Yemek istemediğinde, ya da yemeği beğenmediğinde ona yemesi için başka şeyler hazırlamayın. ‘Bizim bugünkü yemeğimiz bu, yemezsen aç kalırsın’ şeklinde bir açıklama yapın.

    Bir ya da birkaç gece aç kalan çocuk başka çaresi olmadığını anlayınca yemek yiyecektir.

    Anne babası olarak, çocuğun önünde yemekler ile ilgili olumsuz ifadeler kullanmayın.

    Yemek tabağını renkli ve süslü hazırlamaya çalışın. Oyun oynuyor gibi yemek yemek ona zevk verecektir.

    Çocuğun porsiyonlarını sizinkinden daha az tutun. Sizin kadar yemesini beklemeyin.

    Yemek yerken ‘Dökme, dikkatli ol, düzgün ye’ gibi ifadelerle onu uyarmayın. Bu onu yemekten soğutabilir. Dökerek yiyen bir çocuk ise sandalyesinin altına bir sofra bezi serin, yemeğini bitirince o bezi silkeleyin.

    Yemek sırasında sergilediği doğru davranışları takdir edin.

    Sevmediği bir yemeği yemesi için zorlamak yerine, o yemeğin yanına sevdiği bir yemeği de ekleyin. Böylece daha rahat yiyecektir.

    Evde belli bir yemek düzeni oluşturun. Her gün aynı saatte, tüm aile bireylerinin yemeğe oturmasını sağlayın.

    Yemekten önce doyurucu başka yiyecekler yemesine fırsat vermeyin.

    Kilo sağlık göstergesi değildir. Sağlıklı olması amacıyla çocuğunuza ihtiyacı olandan fazla yemek yedirmeyin.

  • Büyümeyen ”bonsai” çocuklar..

    Büyümeyen çocuklar- sanki büyümeyen bitkiler ”Bonsai” gibi mi? İşte aynen öyle.. İnsanlarda da bu böyle..

    Bebek olarak dünyaya gelen insan denen canlı, tüm gelişim süreçlerinden geçerek, yetişkinliğe ve ulaşabilirse yaşlılığa doğru gider.

    Bebeklikte anneye, ya da bir yetişkine bağımlı olarak yaşamını sürdürmek zorundadır. Tüm ihtiyaçları birileri tarafından karşılanmalıdır. Yaşamda kalabilme en önemli bir güdüdür. Vücut bu şekilde programlanmıştır. Hatta, korku duygusunun yaşanması da yaşamda kalabilmek çabasından başka bir şey değildir.

    Beslenme, canlıların yaşaması için en önemli faktörlerden bir tanesidir. Canlılar, dünyaya gelmeleriyle birlikte beslenme programları ile iç içe olmaktadırlar ve bundan yararlanmak tarzında bir yaşama başlarlar.

    Psikomotor gelişim anlamında doğduğunda başını kaldıramayan bebek, birkaç ay içinde bulunduğu yerden dönmeye, 5-6 aylıkken oturmaya, 8-9 aylıkken emeklemeye, 11-12 aylıkken yürümeye başlar. Yürümenin ardından koşma gelir ve arkasından yetişkinleri koşturacak bir gelişim düzeyi gösterir, çocuk…Oyun bahçelerinde büyük kaslarını çok etkin şekilde kullanabilir. Bisiklete binebilir, tırmanabilir

    Bilişsel olarak, 2 aylıkken annesini tanıyan bebek, birkaç ay içinde çevresini çok iyi derecede algılayabilecek bir bilişsel seviyeye ulaşır. Gittikçe birçok konuda fikir yürütebilir, olayları mantık süzgecinden geçirebilir.

    Dil gelişimi anlamında agulamaları ve gığıldamaları birkaç ay içinde çıkarmaya başlayan bebek, yaşına doğru anne, baba, mama gibi sözcükleri söylemeye başlar, 24 aya geldiğinde çift sözcüklü cümleleri kurmaya başlar.

    Duygusal yönden haz almayı, duygulanmayı ve üzülmeyi hissedebilecek düzeye gelir.

    Tüm bu gelişimler sürerken, anne canla başla bebeğini sağlıklı büyütmek için elinden geleni yapmaktadır. Hergün ne kadar büyüdü? Aman hasta olmasın, herşey hijyenik olsun, yeteri kadar besleniyor mu? Aşıları tamam mı? Çok hasta oluyor, acaba alerjik mi? Neden ağlıyor? Kulak ağrısı mı? Karın ağrısı mı? Gazı mı var? Acaba canı mı yanıyor? Ayına uygun gelişim gösteriyor mu? Yürümesi geç mi kaldı? Ateşi yükseldi, havale gelir mi? Neden öksürüyor? İshal mi oldu? Kabızlık mı yaşıyor? Kakasının rengi neden böyle? Ve bunun gibi annelerin aklına pekçok soru gelerek ve hergün daha da ilave olarak bebeklik dönemini geçirirler.

    Daha sonraları tuvalet alışkanlığını kazandıramıyorum, arkadaşları ile oynamıyor, oyuncaklarını paylaşmıyor, kardeşini kıskanıyor, çocuğum iştahsız, yemek seçiyor, katı gıdaları yemiyor,

    Derslerini çalışmıyor? Ödevlerini nasıl yaptırabilirim? Sınavlarda başarısız olmamalı, arkadaş seçiminden endişe duyuyorum, sigara, alkol, uyuşturucu alışkanlıkları, eş seçimi, meslek seçimi gibi sorular ve düşüncelerle ebeveynler zihinlerini meşgul ediyor. Yapılması gerekenler yapılıyor, desteklenecek durumlar göz ardı edilmiyor.

    Ama burada bekleyen bir tehlike var.

    Çocuklar, ergen, hatta genç olduklarında, anne-baba hala hizmetlerine devam ediyorlar. Çocuklarının büyüdükleri gerçeği ile yüzleşemiyor ya da hayat karmaşası içinde koşturmaya devam ediyor da ediyor.

    Hala, iş sahibi olmuş gencin kahvaltısını bir görev olarak hazırlamaya devam etmek, odasını toplamak, sağa sola attığı çoraplarını toplamak, ortada bıraktığı ojesini, asetonunu kaldırmak, işe giderken ”bu gün ne giysem?” diye boşalttığı gardrobunu düzenlemek, hatta geç yattığı için, bir türlü işe gitmek için uyanamayan genci uyandırmaya çalışmak…

    Bunlar zaman zaman olsa belki bir sorun değil; ancak, anne-babanın üzerine vazife olması ve belli yaşa gelmiş yetişkinlerin sağlıklarının hiç düşünülmemesi, hatta acaba ben onlar için ne yapabiliyorum? Ya da onlara nasıl destek olabilirim? Düşüncesi gençlerin akıllarından bile geçmeyebiliyor.

    Artık, bir düzen kurulmuş, hep ALICILIK alışılmış, genç yeterki okusun,denilerek hayatla bağının yalnızca eğitim olması göze batmıyor. Lise bitiyor, üniversite kazanılıyor, bitince akademik kariyer vs. derken 30 yaşına kadar anne ve babanın hizmetleri sürüyor.

    Gençler eğitim sürelerini uzatarak, sorumluluk adına herhangi bir katılımda bulunmadan, bireysel yaşamayı seçiyorlar. Eğitimimi en hızlı şekilde nasıl tamamlayabilirim, kaygısı olmadan lisans-lisansüstü vs. akademik kariyer yıllarca sürebiliyor. Her konuda ailenin desteği devam ediyor. Hatta ayrı ev açıyorlar, ancak evinin faturalarını, temizliğini, bakımını, alış-verişini anne-babası yapıyor. Aynı evde olsa, ayrı bir odada ancak tüm ihtiyaçlar aile tarafından karşılanarak yaşam devam ediyor.

    Ya da yetişkin kocaman adam olsa da hala anne-babasının sözünden çıkmıyor. Doğru yada yanlış akıl süzgecinden geçirmeden her söyleneni uyguluyor. Bu şekilde, kurduğu ailesi ile sorun yaşamaya başlıyor, eşi tarafından kabul görmeyecek tutumlar sergileniyor.

    Bu kişiler sorumluluk almamak için evlenmekten de kaçınabiliyorlar. Aile kurumunun önemi ve çocukların sağlıklı kurulmuş bir düzen ortamında geleceğe hazırlanmaları bakımından bireyselleşmenin yeniden gözden geçirilmesi gerek. Bireysellik önemli.. ancak, toplumsal bir yaşamın içinde var oluyorsak, toplumla ilgili sorumlulukları da almak gerekli.. Toplumla ilgili sorumlulukların ilk basamağı da kişinin kendisi ile ilgili sorumlulukları yerine getirebilmesi..

    Yaşama geç başlamak ve hep birilerinin desteği ile ayaktasınız… düşünülmesi gereken bir durum.. Bunlar da yaşını almış, artık dinlenmeyi, hobileri ile ilgilenmeyi hak etmiş kişiler.. Anne ve babalar..

    Anne babaların kendilerini gözden geçirmeleri, çocuklarının artık büyüdüğünü, kendi işlerini kendilerinin başarabileceklerine inanmaları gerek.

    Bu tür genç kızlar, evlenip çocuk sahibi olduklarında da anne olmanın yeterince bilincine sahip olamaz. Annelik emek ister, çocuğuyla içli dışlı olmayı gerektirir. Bizde çocuklukta yeteri kadar içli dışlı olamayan büyükler, çocukları 30 lu 40 lı yaşlara geldiklerinde onları küçük çocukları gibi görüp özbakım becerilerinde bile destek tavırlarını sürdürebiliyorlar.

    Genç erkeklerde buna daha fazla rastlanabiliyor. Genç erkekler evlendilerse ailesel olarak yeteri kadar olgunluğa erişmemiş oluyorlar. Bağımsız olma davranışını sürdürmek istiyorlar. Bağımsız olma davranışı, kökünün bağlı olduğu aile ile ilişkili olmayıp, eşine karşı tavırlarındadır..

    Hele ki çocuk sahibi oldularsa, genç baba, bireysel isteklerini ön plana almaya devam edecektir. Evli ve çocuklu olduğunun bilincinde olamayacak, sorumluluğu tam olarak hissedemeyecektir.

    Büyük anne ve büyük babalar, torunlarına kol kanat gerip, zaten büyütemedikleri çocuklarının yavrusuna da canla başla sahip çıkacaklardır. Baba olmak duygusu, çocuğuyla ilişki kuruldukça, onun bazı ihtiyaçlarını karşıladıkça güçlenir. Tabii ki babanın bunu gerçekten de istiyor olması ve çocuk gelişimi hakkında bilgi sahibi olması gerektiğine inanması gerekir. Ayrıca kendi psikolojik ve kişilik gelişimini tamamlamış olması gerekir.

    Bu şekilde çocuklar -torunlar- gerçek anne-babalarını kendileri üzerinde etkin olarak görememekte, hatta isimleri ile hitap edip, büyük ebeveynleri ”anne” ve ”baba” olarak bilip, hissetmektedirler.

    Burada bir karmaşa yaşanmakta, bir süre sonra genç anne-babalar bu durumdan rahatsız olmakta, çocuklarından yeteri kadar ilgi ve sevgi görmediklerini belirtmekte, anne ve babalıklarını sorgulamaya başlamaktadırlar.

    Çocuklarımız BONSAİ olmasın, izin verelim ki BÜYÜSÜNLER..

    ÖZNUR SİMAV-pedagog

  • “YETERİNCE İYİ ANNE” OLABİLMEK

    “YETERİNCE İYİ ANNE” OLABİLMEK

    Doğum yapmaya hazırlanan, yeni doğum yapan ve bebeklerini büyütmekte olan ebeveynlerin, özellikle de annelerin temel endişesi bu dönemde çocukları için “mükemmel” olanı sunup sunamadıklarıyla ilişkilidir. Halbuki anneler de babalar da kendi yeterliklerince iyi anne ve babadırlar. Winnicott 1949 yılında  “Good Enough Mother”- Yeterince İyi Annelik kavramıyla, bebeğin “katlanabileceği kadar” ve “geçici” yetersizlikler gösterebilen annelerden bahsetmektedir. Annelik işlevlerinden tutma (holding), annenin bebeği koruyup, desteklemesidir. Yeni doğan bebek kendi kendini organize edebilecek durumda değildir. Bu sebeple, annenin bebeği “tutması”, bebeğin alanını belirlemesi açısından önemlidir. Diğer önemli bir annelik işlevi ise, ele almaktır (handling). Bebekle bedensel temas kurup, bebeğe güvende olduğu hissini vermesidir annenin. Bunların yanı sıra, annenin ayna rolü vardır. Bebek annesine bakınca kendini görür. Bebeğin yüzü buruşursa, annenin yüzü de buruşur. Bebeğin yüzü gülerse, annenin yüzü de güler. Bebeğin annesinin yüzüne baktığında nasıl göründüğü, orada ne gördüğü ile bağlantılıdır. Anne, bebeğe kendisini yansıtır.  Anne yansıtamadığında ise, çocuk huzursuz, aşırı hareketli, saldırgan olur ki annenin dikkati çocuğa yönelebilsin diye. Aynı zamanda annenin, bebeğine bakım verebilmesi için öncelikle bebeğiyle özdeşim kurması gerektiğine vurgu yapar Winnicott. Bu süreç için de gebelik en iyi prova dönemidir. Bu sayede anne bebeğinin neye ihtiyacı olduğunu, bebeğinin neden ağladığını anlayabilir hale gelecektir. Bebeğinin kaygılarını, isteklerini algılayabilen anne, bebeğin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik uygun nesneler sunar. Bebek bu sayede öncelikle “tümgüçlülük” denilen, “her istediğim istediğim anda gerçekleşiyor” deneyimini yaşar, daha sonra da annenin bebeğe “katlanabileceği” yoksunluklar yaşatmaya başlamasıyla birlikte bebek tümgüçlülükten gerçekliğe yönelmeye başlar ve tüm isteklerinin ve ihtiyaçlarının tam da o anda karşılanamayabileceği gerçeğiyle tanışır ve tümgüçlülükten vazgeçiş süreci başlar … Anne ile bebek arasında oluşan ilişkinin bağımlılığından ise anneyi “baba” kurtarır…

  • Pedagog

    Pedagog;

     Çocuğunuzun zihinsel, Sosyal, Duygusal Gelişim ve Ruh Sağlığı Uzmanıdır! ?İyi anne baba olma sanatını doğuştan öğrenilen bir şey değildir.

    Pedagog; Çocuğunuzun zihinsel, Sosyal, Duygusal Gelişim ve Ruh  Sağlığı Uzmanıdır! “İyi anne baba olma sanatını doğuştan öğrenilen bir şey değildir. İyi anne baba olup çocuğunuzun gelişimini desteklemek, potansiyelini ortaya çıkarmak için Pedagogdan yardım almalısınız. Çünkü bazen onun için en iyi yapıyorum derken çocuğunuzun gelişimi engelliyor ve psikolojisine zarar veriyor olabilirsiniz.”

    Eski yunanca ve Latince de Pedagog: paidagogos’dan gelir. Anlamı çocukları, onlara eğitim vermekle görevli öğretmene götürmekle yükümlü köle. Oysa Pedagogu en iyi tanımlayacak kelime çocuk psikolojisi eğitmeni ya da çocuk psikologu olmalıydı. Çünkü Pedagog ne sadece bir Psikolog, ne sadece bir Eğitimci; buna Eğitim ve Psikolojisi uzmanı diyebiliriz.

    Peki, günümüzde pedagogun görevi nedir, ne zaman, neden pedagoga gidilmelidir? Bu konuda bütün anne babalara faydalı olacağını düşündüğüm bir kaç şeyi burada açıklamak istiyorum.

    Hiç kimse anne-baba olma sanatını doğuştan öğrenmiyor!

    Hiçbirimiz anne-baba okuluna giderek diploma aldıktan sonra çocuk sahibi olmuyoruz. Belki planlı, belki sürpriz bir şekilde; buna psikolojik olarak hazır olarak ya da olmadan anne-baba oluyoruz. Çevremizden gördüklerimizle, annemizin bizi yetiştirmesinden öğrendiklerimizle, doğru yanlış bildiklerimizle çocuklarımızı yetiştirmeye çalışıyoruz. Oysa çocuğunuzu yetiştirirken bir uzmandan destek almanız gerekir. Bu uzman da Pedagogtur.

    Birinci çocuk denek değil!

    Birinci çocukta anne baba olmayı öğreniriz, ikinci çocukta daha tecrübeli oluruz deyip, ilk çocuğun gelişimini ve eğitimini tehlikeye atamayız. İyi anne ve baba olmayı öğrenmek için pedagogdan yardım almalısınız. Pedagog çocuk psikologu ve aile danışmanıdır. Sadece sorunları çözmek değil, sorunların oluşma ihtimalini ortadan kaldırmak için aile ile işbirliğine girerek çocuğunuzun sağlıklı gelişimine katkıda bulunmak için aileyi bilgilendirir. Pedagoga anne babanın çocuk “yetiştirme rehberi” de diyebiliriz.

    Pedagogun görevi; çocuğun ruhsal dünyasında her şey yolunda mı, anne babanın yaklaşımda bir sorun var mı, okulda evde durumlar nasıl? Bunları takip ve kontrol etmektir.

    Bu görev daha siz anne adayıyken başlar. Anne adayının, anneliğe psikolojik olarak hazır hissetmesi ve çocuk sağlığı konusunda bilgi alması için bir uzmanla düzenli görüşmesi; çocuk doğduktan sonra ise annenin psikolojik danışmanlık desteği almaya devam etmesi gerekir. Anne- babanın çocuklarını yetiştirme konusunda her dönemde destek alması çocuğun sağlıklı büyümesinde önemli rol oynuyor.

    Çocuklarınızın yiyecek, içecek, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılarken zihinsel, duygusal, sosyal ve ruhsal ihtiyaçları için ne yapıyorsunuz?

    Anne baba olarak çocuklarımız için her zaman en iyisini yapmak isteriz. Kendimiz yemeyip çocuklarımıza yediririz. Çocuğunuzun fiziksel ihtiyaçlarını karşılarken diğer gelişim alanları için neler yapıyorsunuz? Çocuğunuza bir kaç eğitici oyuncak almak, odasını süslemek yeterli mi, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişimi destekleyici oyunlar oynuyor musunuz? Çocuğunuza karşı yaklaşımınız, iletişiminiz nasıl? Çocuğunuzla fazla ilgili mi, çok mu ilgisizsiniz, bunu nasıl dengeliyorsunuz? Çocuğunuz limitlerini biliyor mu, bunu nasıl öğretiyorsunuz, yoksa çocuğunuz “hayır’ dan anlamıyor mu? Bu soruların cevabını yine Pedagogdan alabilirsiniz.

    Sizin çocuğunuz “ayrı bir dünya” ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: “Her yaramazlık yaptıktan sonra sabah akşam tok karna şu ilacı verin” gibi.

    Çocuğunuz hasta olunca doktora gidersiniz, doktor reçete yazar ve o ilaçları alarak tedavisini yaparsınız. Çocuğunuzun sağlıklı büyümesi için vitaminli yiyecekleri bilir, onlarla beslersiniz; kaliteli, sağlıklı oyuncakları ve kıyafetleri tercih edersiniz; tüm sevgi ve ilginizi verirsiniz. Tüm bunları tek başınıza yapabilirsiniz. Fakat tek başınıza çocuğunuzun zihinsel, sosyal, duygusal gelişimini destekleyebileceğiniz, “sizin çocuğunuza özel yazılmış” ne bir kitap ne de bir ilaç yok. Mutlaka ki çocuk psikolojisi ve sağlığıyla ilgili kitaplar okumak size destek olacaktır. Fakat bunlar tek başına yeterli olamayacaktır. Hatta siz Pedagog bir anne olsanız bile objektif bir şekilde değerlendirilmeye ihtiyaç duyacaksınız.

    Unutmayın sizin çocuğunuz ayrı bir dünya. Farklı karakterlere sahip anne, baba, çocuğun biyolojik özellikleri, yaşadığınız küçük çevrenin özellikleri, sizin inandıklarınız, yaşadıklarınız, tüm bunlar çocuğunuzun dünyasını oluşturuyor ve bu dünyaya özel bir çocuk yetiştirme reçetesi yok: her yaramazlık yaptıktık tan sonra şu ilacı verin diye bir şey de yok.

    Çocuğunuzun içinde bulunduğu şartlara ve duruma göre çocuğa yaklaşım farklılık gösterecektir. Bu nedenle Pedagog size hangi durumda ne yapmanız gerektiğini, o şartlara göre, çocuğunuzun gelişimsel ve bireysel özelliğini dikkate alarak değerlendirecektir.

    Çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçları her yaşta farklılık gösterir.

    Çocuklar bebeklik döneminde çok hızlı büyür ve haftalar bile önemlidir. Daha sonra gelişimleri yavaşlar ve her yaşta farklı bir psikolojik, biyolojik dönemin içindedir. Bu dönemin özelliklerini bilerek, çocuğunuzun ilgi ve ihtiyaçlarını dikkate alarak Pedagog sizin çocuğunuza özel size “çocuğunuzu yetiştirme kılavuzluğu” yapar. Böylece çocuğunuza karşı tutum ve davranışlarınız doğru mu, değil mi bunu bilirsiniz ve bunun bilincinde kendine güvenen anne babalar olursunuz.

    Pedagoga gitme sıklığı çocuğun yaşına ve yaşadığı problemlerinin türüne göre değişir.

    0-15 yaşa kadar uzman bir Pedagogla senede bir kaç defa görüşmeniz çocuğunuzun en kritik dönemleri en az zararla atlatmasına yardımcı olur. Pedagoga gitme sıklığı çocuğunuzun yaşına, yaşadığı döneme göre değişir. 3-6 yaşta en az üç ayda bir gidebilirsiniz. Eğer çocuk kritik bir dönemdeyse ya da siz kritik bir dönemdeyseniz, o durumun özelliğine göre, o dönemi atlatana kadar daha sık gitmeniz gerekebilir.

    Anaokulu tek başına yeterli değil!

    Çocuğunuzun zihinsel, sosyal-duygusal gelişimi için sadece anaokuluna göndermeniz de yeterli değil. Çünkü anaokulunda neler yaşanıyor, evde neler yaşanıyor ve bu ikisi arasında kalan çocuğun psikolojisi nasıl, her şey evde de okulda da yolunda mı, yoksa size mi her şey yolunda gözüküyor? Yine tüm bu soruların cevabını ancak bir Pedagogdan alabilirsiniz. Pedagog çocuğunuzun bireysel özelliklerini dikkate alarak ne yapmanız hakkında sizi yönlendirir ve bir program uygular.

    Pedagoga sorunu çözmek için değil, öncelikle sorunun ortaya çıkmasını önlemek için düzenli gidilmeli.

    Pedagoga gitmek için çocuğunuzun sizin gözünüzde bir “sorun” yaşamasını, “psikolojisinin” bozulmasını beklemeyin. Çocuğunuzun sağlıklı gelişimi ve eğitimi için, çocuğunuzun gelişimsel ve bireysel özelliklerine uygun en sağlıklı tavsiyeleri alabileceğiniz uzman Pedagogdur. Nasıl ki her alanın bir danışmanı varsa, Pedagog da aile ve çocuk danışmanıdır. Çocuğunuzla ilgili her kararda, bu kararın çocuğunuz üzerinde duygusal, sosyal, ruhsal yönden nasıl bir etki yaratacağını Pedagoga danışmalısınız.

    Her ne kadar çocuklarınız için en iyisini yaptığınızı düşüncenizde, bazen onların adına aldığınız kararlar onların geleceğinde ciddi problemler yaratabiliyor. Örneğin çocuğunuzun yerine meslek seçmeniz: eğer bu çocuğunuzun sevmediği ve yeteneği olmadığı alansa başarısızlığa ve bu başarısızlık hayatının diğer alanlarını da olumuz etkilemesine neden oluyor. Oysa çocuğun kendi istediği, yetenekli olduğu mesleği seçmesine izin verilse; çocuk çok başarılı ve sağlıklı birey olarak toplumda yer alacaktır. Maalesef bu örnekleri günümüzde sık yaşıyoruz. Çocuklarınız adına aldığınız bu kararlar çocuğunuzun ruh sağlığı için tehlikeli boyutlara gelince “eyvah şimdi ne yapacağız” diye Psikiyatrı, Psikologu gezmek yerine, Pedagoga sorunu çözmek için değil, öncelikle sorunun ortaya çıkmasını önlemek için düzenli gitmelisiniz

    Pedagog; çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişim ve ruhsal sağlığı doktorudur.

    Şunu aklınızdan çıkarmayın nasıl ki çocuğunuzun ateşi çıkınca çocuk doktoruna götürüyorsanız, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal gelişimi ve sağlığı için de Pedagoga gitmelisiniz. Pedagog çocuğun dünyasında her şeyin yolunda olup olmadığını değerlendirip, bir sorun varsa bunu aşmak için neler yapılabileceğinizi anlatır. Kısaca Pedagog çocuğunuzun sosyal, duygusal, zihinsel gelişim ve ruh sağlığı uzmanıdır ve çocuğunuzun gelişimi desteklemeniz için size yardımcı olur.

    Anne baba olmaya karar verdiğinizde ya da anne baba olacağını öğrendiğinizden itibaren düzenli olarak Pedagogla görüşmeye başlamalısınız.

  • Çocuklara hikaye anlatırken dikkat edilecek özellikler ve yazdığım bir hikaye örneği — minik böceğin ayakkabıları—-

    Çocuklar, sözcükleri birleştiripte anlam katmaya başladıklarından itibaren hikayelerle ilgilenirler. Yaş özelliklerine göre birkaç cümleden oluşan hikaye kitapları olduğu gibi birkaç karakterden oluşan uzunca hikaye kitapları da vardır. Bunun dışında nesneleri tanıtan 1-2 yaşlar için kitaplarda vardır. Önemli olan tek faktör değildir. Kitapların özellikleri; resimleri, zemini, yazıları, içeriği ve sunumuyla birlikte düşünülmelidir. Kitapların resim özellikleri yaşa uygun olmalı, küçük yaş guruplarında detaysız, karışık olmayan, kahraman sayısı az, renkler ayırdedici şekilde kullanılmalıdır. Yaş büyüdükçe kahraman sayıları artmalıdır, renkler sayı ve tonlama olarak geliştirilmiş şekilde kullanılmalıdır. Zemin olarak, banyoda küçük yaş gurupları için hazırlanan, ıslanmayan tarzda kitaplar olabilir, kumaştan hazırlanmış ve kağıttan hazırlanmış zeminler kullanılabilir. Yaş gurubu küçük oldukça, yırtılmaması için kalın bir kağıt zemin kullanılmalıdır. Sayfa sayısı yine yaşla birlikte çoğalır. Sayfada resimlerin ve yazının dengeli ve yaş dikkate alınarak düzenlenmesine dikkat edilmelidir. Kitabın çocuğa anlatılması, okunması da ayrıca önemlidir. Okulöncesi kurumlarında okurken dikkat edilecek özel durumlar vardır. Ama bir yetişkin tarafından evde okunacaksa okuma zamanı, ilgi çeken zamanı planlama, ses tonunun doğru kullanımı, merak uyandırma, resimleri çocuğa gösterme ya da yalnızca anlatım olarak düşünme gibi planlanmalıdır. Seçilen hikayenin eğlendiriciliği, bilgi verici olması önemlidir.

    MİNİK BÖCEĞİN AYAKKABILARI

    Evvel zaman içinde kalbur saman içinde mini minnacık, kırmızı renkli bir böcek varmış. Bu çok sevimli böceğin bir-iki-üç-dört-beş-altı tane bacağı varmış. Tam altı tane …
    Annesi ona ayakkabı almak istemiş. Gitmişler ayakkabı mağazasına… Bakmışlar ayakkabılar çeşit,çeşit… İçinde pembe, yeşil, mavi, sarı, siyah,mor ayakkabılar doluymuş. Ayrıca kimisi düğmeli, kimisi ilikli, kimisi de bağlıymış.
    Annesi ile bizim sevimli böceğimiz ayakkabıları iyice incelemişler. Önce hangi rengi alalım diye düşünmüşler.
    Sevimli böceğimiz:
    – Anneciğim, ben güneş renginde SARI ayakkabı almak istiyorum demiş. Ben bu rengi istiyorum diye ısrarcı olmuş. Ayaklarını birbirine vurmuş, olduğu yerde zıplamış.
    Annesi:
    – Yavrucuğum, bak hemen karar verme, diğerlerine de bakalım demiş. Yaprak rengi YEŞİL ayakkabıya ne dersin demiş.
    – Anneciğim, ben zaten yaprağın üzerinde dolaşıyorum. Onun için ayakkabılarımı farkedemem sonra demiş. Annesi bu sefer SİYAH düğmeli ayakkabıya ne dersin? demiş.
    -Anneciğim , ben bu ayakkabıları gözüm zannederim sonra demiş.
    Annesi:
    – Yavrucuğum, sen çok miniksin, ama benim her gösterdiğime de bir bahane buluyorsun demiş.
    Satış görevlisi:
    – Bakın burada gökyüzünün renginde MAVİ ayakkabılarım var. Ne dersiniz? Demiş.
    Anne ile minik böcek birbirlerine bakmışlar, kocaman SİYAH gözleri ile…Bu ayakkabılar mavi ve bağcıklıymış.
    – Anneciğim, biz uçamayan böcekleriz. Ben bu ayakkabıları giyince kendimi uçuyor gibi hissederim. Ooleeey demiş. Ne güzel bir renk, bu renk beni uçurur demiş.
    Sonra ayaklarına bakmış.Birden ümitsizliğe düşmüş,Benim bir tane ayağım yok ki;tam altı tane demiş. Ben ayakkabılarımı nasıl bağlarım? Demiş.
    Anne böcek:
    -Ben sana öğretirim. Biraz sabırlı olmalısın ve öğrenmek istemelisin demiş.
    Büyük bir sevinçle bu MAVİ ayakkabıyı almışlar. Ne dersiniz minik böceğimizin ayakkabısını birlikte bağlayalım mı?
    NOT: Hikayenin sonunda çocuklara ayakkabı bağlamayı öğretmeyi planlanladım. Hazırlanmış modeller üzerinde çocuğa öğretilebilir, çocukta öğrenmeye motive eder. Renkler hakkında bilgi vermeyi, bazı davranış kalıplarını öğretmeyi, sayı kavramına destek olmayı planladım. Çocuk edebiyatına uygun olmasada fark yaratmak ve ilgi çekilme amaçlı olarak, girişte masal formu kullandım.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG-İLETİŞİM VE AİLE DANIŞMANI

  • Çocuklarımız kimlere emanet

    Çocuklarımız, öncelikle aile içinde anneye emanet oluyor. Günlük yaşam içinde, yurdumuz koşullarında ve alışıldığı şekliyle… Anneler, bebeklerini dünyaya getirdikten sonra, kendileri ile özdeş bir şekilde büyütürler… Sanki, ikisi bir bütündür. Onunla birlikteliğini, onu anlamayı, ihtiyaçlarını bilmeyi hormonlarınında etkisiyle başarmaya çalışır. Ağlıyorsa, neden ağladığını, neye ihtiyacının olduğunu en iyi anne keşfeder. Anne ağlamadaki nüans farklılıklarından karnı ağrıdığı için mi ağlıyor, yoksa acıktığı için mi ağlıyor bilir. Uyumayan bebeğine eşlik ederken, çözüm yolu ararken sabaha kadar uykusuz kalan, hastalıklarında birkaç gece uykusuz geceler geçiren yine annedir. Toplumda genel anlayışta bebeği ile öncelikle ilgilenmesi gereken kişidir, anne.

    Babalar ise olağanüstü durumlarda belki anneye yardımcı olabilirler. Genellikle baba evin geçimini sağlıyor gerekçesi ile o, bu işlerden muaftır. Yani ayrıcalıklı bir yeri vardır ve bunu kullanır. Pekçok baba yarın işe gideceğim gerekçesi ile bebeğin sesinin bir an önce kısılmasını ( ! )bekler, anneden.

    Maddi koşulları uygun olanlar, gece bakıcısı ile çözüm yoluna gidebilirler. Bu durumda anne kendisine dinlenme için uygun zaman yaratabilir. Genellikle gece bakıcısı denetim altındadır. Evde aile bireyleri bulunur. Gece işlerinde çalışan, vardiya sistemi ile çalışanlar için; bebeğin ya da çocuğun belli bir uyku düzeni sağlanmışsa pek sorun yaşanmayabilir. Ama gece uyku düzeni olmayan bebekler için, bakıcının fedakarlık yapması ve kendi uykusuna galip gelebilmesi problem olabilir. Pekçok gece çalışılan iş kolu olmasına rağmen bebekle birebir olmak ve onun ağlamalarını anlayıp, çözüm bulabilmek ve sessizliğe kavuşturmak çok kolay değildir. Yapılan yanlışlar, bebeğin hayatını ilgilendiriyor boyutlarında bile olabilir.

    Bebek bakımında, annelik sabrını yaşamış olmak, kendi yaşamında psikolojik sıkıntılar yaşayan bir aileden gelmemiş olmak, genel beden sağlığının dayanıklı ve mücadeleci bir yapıya sahip olması çok önemlidir. Ayrıca vicdani yapısının gelişmiş olması, ahlaki değer yargılarını benimsiyor olmak ve bu değer yargıları ile büyümüş olmak ve bunları içine sindirmiş olmak, üzerinde hassasiyetle durulması gereken hususlardır.

    Bebek bakım işi profesyonelce yapılan bir iş olsada içinde mutlaka duygusallık vardır. Cansız bir işle çalışıyor olmaktan çok farklıdır. Bakıcının kişilik özellikleri, karakter yapısı dikkat edilecek özelliklerdendir ve mümkünse yakın tanıdıklardan referans alınmalıdır. Bakıcı deneyimli olmalı ve hastalık vb. durumlarda uyanık olmalıdır. İlkyardım bilgisi olması tercih nedeni olmalıdır. Evde alınması gereken güvenlik tedbirleri tamamlanmış olmalı , ancak bakıcı tarafından da bu güvenlik tedbirlerinin devamlı olması ve kontrollerin yaplıyor olması gereklidir.

    Bebek bakıcısı temiz ve hijyenik olmalı, bebek içinde gereken temizlik önlemlerini uyguluyor olmalıdır. Kendiside sağlık kontrolünden geçmeli, röntgeni çekilmeli ve bu şekilde işe alınmalıdır. Bakıcı eve misafir kabul etmemelidir. Yaptığı işi severek yapıyor olmalıdır ve en önemli özelliklerden bir tanesidir. İşi severek yapıyor olmak, gönlünü ortaya koyarak yapıyor demektir ve bu da en az hata ile iş yapmak demektir. Sorumluluk sahibi olmak, zamanında işe geliyor olmak ve yaptığı işin önemini kavramış olmak çok önemlidir.

    Gece bakıcısı, gündüz bakıcısı ve bakıcıya götürmek farklı dikkat gerektiren konulardır. Bakıcıya götürülen bebekler için, bakıcının ev ortamı nasıldır, evde hangi aile bireyleri bulunmaktadır, bebeğimize yeteri kadar ilgi gösterilebilecek mi, evde bulunan kişilerin ruh sağlıkları yerinde mi, bebeği kıskanan çocuklar olabilir mi, evde bebek sesine tahammülsüz bir aile bireyi var mı- bu genellikle baba ve genç yetişkinler olabilir. Bakıcının evinde güvenlik önlemleri nasıl, açıkta ilaç, deterjan vb. Bulunuyor mu, merdiven, yataktan düşme, kesici cisimlerle yaralanma durumları olabilir mi, elektrik prizleri kapalı mı, ütü, soba, elektrikli soba, katalitik, tüplü soba kullanımı durumu nedir dikkate alınmalıdır. Evde doğalgaz kullanımı ve alınması gereken tedbirler uygulanıyormu, gaz sızıntısı olabilir mi, çaydanlık , çay servisi, sıcak içecekler güvenli şekilde tüketiliyor mu, evde köşeleri sivri, batıcı, delici cisimler mevcut mu, ele geçebilecek durumdalar mı , içi su dolu kovalar, küvetler kullanılıyor mu, böcek ilaçları vb. Bulunuyor mu… Tüm bu ayrıntılar, bebeğimizin ayları ve yaşları ile ilişkili olarak dikkate alınmalıdır. Emekleyen, yürüyen, en meraklı, hareketli yaşlarını yaşayan çocukların özelliklerine göre düzenlenmelidir.

    Çocuk, kendini ifade edemeyecek yaştayken emanet edilecek kişinin özellikleri, cinsel sapkınlıklarının olup olmadığı çok önemlidir. Genellikle yakın aile çevresinden tahmin edilmeyecek kişilerden bu vakalara rastlanır. Bu kişiler, aile çevresinde güvenilen ve güvensizlik durumu akla pek gelmeyecek kişilerdir. Cinsel istismar çok dikkat edilmesi gereken bir konudur ve hayati önemi vardır.

    Çocuk, anaokulu çağlarındayken genellikle okulöncesi kurumlarına yönlendirilir. Çocuğun arkadaş ihtiyacını karşılamak ve sosyalleşmesi için ortam sağlamak günümüzde okulöncesi kurumlara ilgiyi artırmıştır. Çalışan anneler için öncelikle tercih edilen bu kurumların çocuğun gelişimindeki katkıları gözlendikçe ve yararları anlaşıldıkça neredeyse çocuklar için olanaklar dahilinde sanki zorunlu birer kurum haline gelmişlerdir. Çocukların bu kurumlarla bağları kurulurken dikkat edilecek pekçok husus sözkonusudur. Ulaşımdan, verilen eğitime, beslenmeye ve kurumla kurulan iletişimin gücüne ve güvenirliğine kadar bir dizi dikkat edilecek durum vardır.

    İlköğretimde ise günün ne kadarını okulda geçecektir, evde onu kim karşılayacaktır, anne çalışan bir anne midir? Okulda etüd olanağı varmıdır? Yoksa başka bir etüd kurumu mu gündeme gelecektir? Tüm bu soruların yanıtlarını aramak gerekir. Bulunulan çevre neresidir? Kırsal kesim ise yeterli güvenlik koşulları uygun şekilde sağlanmış mıdır? Şehir ve büyük şehir ortamında yine alınması gereken önlemler farklılık göstermektedir. Çocuk, okulda herkesin bulunduğu ortamlarda bulunmalı, sessiz ve kuytu bölümlerde bulunmamalıdır.

    Okulun, özel yada devlet okulu olmasınında farklılıkları olacaktır. Kapılar, çerçeveler sağlam mı? Gözden kaçan tehlikeli durumlar var mı? Okulda ilkyardım tedbirlerinin alınabileceği hemşire, doktor gibi sağlık personeli yada bilgili kişiler var mı? Gereken hassasiyet gösteriliyor mu? tüm bunlar özel olarak düşünülmelidir.

    Çocuklar yada gençler okulda şiddete karşı korunuyorlar mı? Yeterli şekilde bilinçlendirme yapılıp, gereken önlemler ve yönlendirmeler yapılıyor mu? spor, müzik gibi etkinliklerle enerji boşalımı için ortam hazırlanıyor mu? Yanlarında silah, bıçak vs. taşıyorlar mı? Bunların kontrolü sık sık yapılıyor mu? çocuklar ve gençler bilinçlendiriliyor mu? Duygusal problemi olanlar dikkatle takip edilip, uzmanlara gereken yönlendirmeler yapılıyor mu?

    Akran zorbalığına karşı okulun tutumu nasıl? Duymazlıktan mı geliniyor, gerçekten gereken önlemler alınıyor mu? Çocuk ve gençlere gereken ilgi ve samimiyetin gösterilmesi gerekmekte. Tüm bunlar aile ile iyi bir işbirliği içinde mümkün olmakta. Çocuk ve gençler arasında bireysel farklılıkların dikkate alınması ve ailelere tutumlar hakkında bilinç kazandırılması önem kazanmaktadır. Çünkü, okulda verilen eğitim aile ile birlikte olmalıdır ki kalıcı olsun ve uygulanır olsun. Okullarda yalnızca öğretime değil; eğitime ve değerlerede önem verilmeli ve çocuğa kazandırmada çaba gösterilmelidir.

    SONUÇ olarak, çocuğumuzu emanet edeceğimiz kişi ve kurumlara gereken önem verilmeli ve gençlerimizin duygusal problemlerine sessiz kalmayıp, başkalarına ve kendilerine zarar vermelerinin önüne geçmeliyiz ve yardım almayı ertelememeliyiz. Herşey için GEÇ OLMADAN çözüm bulmalıyız.

    Pedagog ÖZNUR SİMAV
    Aile Danışmanı-KURUCU

  • Boşanma nedenlerinin, çocuğun özelliklerine göre etkileri

    BOŞANMA VE ÇOCUĞA ETKİLERİ

    Herşey iyi günde ve kötü günde beraber olmak vaatleriyle başlar. Atılan imza yaşamınızın imzasıdır ve yaşamınızı bir diğerinin ellerine emanet ediyorsunuzdur. ‘’Yetişkin insanlar nasıl kendini başkasına emanet eder? ‘’ denilebilir. Artık, bağımsız değilsiniz, herşeyi iki kişilik düşünmek zorundasınız. O da bunu ister mi? Beğenir mi? Zor gelir mi? Kıskanır mı? Ailesi ne der? Gibi gibi.. Tüm bunun gibi soruların cevabını vererek birlikte yaşamaya, hayatı paylaşmaya başlarsınız. Önceleri genellikle herşey yolunda gider, ilk aylar halk arasındada ‘’cicim ayları’’ olarak anılır. Tarafların gözü birbirinden başkasını görmez. Aşk gözlerini kör etmiştir. Hatalar olsa da hep iyi niyet söz konusudur. ‘’Canım şöyle demek istemiştir, yok ben yanlış düşünüyorum, alınganlık yapıyorum’’ denilerek kişi sorunu kendinde arama çabasındadır. Karşı taraf haklıdır. ‘’Benim alınganlıklarıma karşı, ne kadar da iyi bir insan sesini bile çıkarmıyor’’ diyerek kendimizi suçlarız. Bu arada yeni arayışlara girilir ve bir bebeğin yaşamı renklendireceği fikriyle ya da bir sürprizle üç kişilik bir yaşama başlarsınız.

    Bebek doğduğunda aslında problemler başlamıştır. Aileler, bebek doğumunda gizliden ya da açıktan sorun olarak gündeme gelmişlerdir. ‘’Senin annen bebek için şunu dedi, benimki de böyle söyledi’’, kucağına aldı, kucağa alıştı, ‘’bebek öpülmez, yok bizde öpülür’’ tarzında söylemler yaşanır. Hamilelik döneminde kayınvalidenin sıkıcı önerileri kadını bunaltmaya başlamışta olabilir. ‘’Annene söyle, yeter artık, bıktım’’ sözleri erkeği annesi ile eşi arasında bırakmıştır.

    Bu tür problemler zaman içinde aşılır ya da aşılamaz. Aşıldığında zaman içinde aileyi genişletmek mümkün olabilir. Yaşam devam eder, bazen keyifli bazen sorunlu gitsede eşler çözme gayreti içindedir. Ancak, yaşam bir noktaya gelirki işte o son noktadır. Boşanma kaçınılmazdır.

    Çocuğun olması boşanma durumunu daha güçleştirir. Karar alırken çocuk faktörü öne geçer ve eşler genellikle kendilerini çocuklarına karşı sorumlu hissederler. Olması gerekende zaten böylesidir. Çocukların maddi yönden ihtiyaçlarının karşılanması, annede mi babada mı kalacaklarının kararı, okula gidiyorlarsa okul şartlarının gözden geçirilmesi, daha küçük yaşlardaysa hangi ebeveynle duygusal bağlarının kuvvetli olduğu, bebeklik dönemindeyse anne sütü alma ve anneye daha fazla ihtiyaç duyulması durumu, ebeveynlerden birinin yabancı uyruklu olması ve çocuğun nerede yaşamaktan mutlu olacağı ve kendini iyi hissedeceği, boşanmanın hangi nedenle gerçekleştiği, boşanmayı gerektiren durumlar, ailede şiddet, ebeveynlerden hangisinin boşanmayı istediği ve sebebin geçerli olup olmadığı ve çocuk tarafından durumun değerlendirilişi, Çocuğun ya da çocukların cinsiyeti, ergenlik döneminde olma, aldatma, gelirini ailesi dışındaki kimselere harcama ve dolayısı ile kendi ailesi ve çocuklarına maddi yönden sıkıntı yaşatma, evlilikte herşey yolunda gittiği imajı yansıtılarak birden bire ortadan kaybolma, sahtekarlık ve eşini dolandırma, yüz kızartıcı suç işleme gibi durumlar çocuğun psikolojisini etkiler.

    ‘’Boşanma evlilik kadar doğal bir durumdur’’ ifadesi ağızdan kolay çıkar. Ancak, çocuk faktörü varsa o kadarda basit değildir. Aile birliği mümkün olduğunca devam ettirilmeye çalışılmalı; çok zorlanılıyorsa günlük yaşamın kalitesi düşüyorsa ve çocuklara zarar verir duruma geldiyse eşler boşanma kararı almalıdır. Boşanma kararı önemli bir karardır ve eşler kararı birlikte almalıdır. Çocuk ya da çocuklara uygun şekilde anlatılmalıdır. Zaten şiddetli geçimsizlik durumu varsa çocuğun anlaması ve kabul etmesi kolaylaşmış olacaktır.

    Ancak, eşlerden birinin aldatması ile boşanma durumu gerçekleşiyorsa aldatan eş partnerini değil; ailesini yani çocuğunu da aldatmış olur ki bu çocuğun psikolojisinde deprem etkisi yaratır. Ailesinde kendini güven içinde hisseden çocuk, aldatılma psikolojisi ile tüm insanlara karşı güven duygusunu yitirir. Ağır krizler yaşayabilir, gerekiyorsa ilaç tedavisi yapılır. Ayrıca bu çocuklara pedagog desteği alarak yıkılan hayalleri ve güven duygusunun yeniden inşaası için zaman ve emek harcanmalıdır. Çocuk, aldatan ebeveyni reddedebilir, görmek istemeyebilir.

    Böyle durumda çocuğun haklarına ve duygularına saygı gösterilmeli ve asla baskı uygulanmamalıdır. Çocuk, duyguları olmayan paket değildir. Çocuğun hissettikleri dikkate alınarak anne ya da baba ile diyalog düzenlenmelidir. Çocuk ve ergenin karşı cinse olan duyguları ve güvenide etkilenir ve ileride kendisinin de terkedileceğini düşünüp, evlenmeye olumsuz bakabilir.

    Bir danışanım, çocuğunun babasının ‘’yurtdışına işe gidiyorum’’ diyerek çocuğu ile vedalaşıp, geri dönmeyerek ortadan kaybolduğunu ve boşanma davası açtığını 15 yaşındaki oğlunun ağlama krizleri yaşayıp, ne yapacağını şaşırdığını söyleyerek yardım istedi. Çocuğun ergenlik döneminde olması, güvendiği babasının yalanla böyle bir durumu yaşatması ekstra bir durumdu. Eşler, çocuklarını yok sayarak egolarına göre hareket etmemelidir.

    Yine çocuğun güvendiği anne-baba figürü sahtekarlık yaparak, karşı tarafı borç batağına sokup, ailesini güç durumda bırakıyorsa, çocukta kapanmayacak izler bırakması çok olasıdır.

    Toplumumuzda 4-5 çocuğunu bırakıp, yasak aşk yaşayan annelerinde olduğunu biliyoruz. Televizyonlarda ‘’kayıp’’ adı altında aranıyor, ancak gerçek, zaman içinde ortaya çıkıyor. Böyle durumlarda baba, daha önce ev ile ilgili sorumlulukları, yemek yapma, çamaşır, bulaşık vs. üstlenmediyse çok sorun yaşayabilir. İş sorumluluklarıyla ev- çocuk sorumluluğunu dengede götürmeye çalışmak çok güçlük yaşanmasına sebep olur. Ayrıca da artık çocuk, sorunlu hale gelmiştir. Onunla da ayrıca hassasiyetle ilgilenmesi gerekmektedir.

    Çocuk, boşanma durumunda ikilemde kalabilir. Anne ve babasını üzmemek için her iki tarafın aleyhte söylenen konuşmalarını içinde saklamaya çalışabilir. Bu durum da çocuğa ağır bir sorumluluk yükler, çocuk içine kapanır.
    Yabancı uyruklu ebeveyn çocuğu olmakta güçtür. Her ne kadar günümüzde ulaşım çok sorun olmasa da maddi boyutlar, ilişkileri zora sokabilir. Çocuğun hangi ebeveynde kalacağının kararı aynı zamanda hangi kültürü seçeceğini de belirler. Kültüre uyumda ayrı bir özel durumdur.

    Alkol, kumar nedeniyle boşanmalarda ailenin genellikle maddi olanakları tükenmiştir. Çocuklara karşı ilgisizlik, sorumsuzluk, aile birliğinin değerini bilmeme gibi durumlara rastlamak mümkündür. Kadına şiddet ve bu şiddete şahit olan çocuklar mevcuttur. Hergün yüzü, gözü morarmış bir annenin çocuğu olarak okuluna gider. Kavga, gürültü sesleri kulağından eksik olmaz, öğretmeninin sesini duymaz bile… Çocuğun zaten ailede yaşam sürerken birçok sıkıntısı vardır. Çok sevdiği, hayatının anlamı annesi, ‘’baba’’ dediği kişi tarafından mağdur edilmektedir. Çocuk, babasına karşı dayanılmaz bir hırs besler ve bu hırsını büyüdüğü zamana, geleceğe bırakarak, kendine saklayarak büyür.

    Bluğ çağında olmak ve boşanma da ayrı bir hassasiyet gerektiren bir durumdur. Çocuk, kendi kimliğini oluşturma ve kendini ortaya koyma çabası içindedir. Toplumla uzlaşmada sorunlar yaşayabilir. Kendini desteksiz hissedebilir. Çatışmalarla dolu olan bu dönem, ailenin desteğini hep yanında hissetmesi gereken bir dönemdir. Ergen her ne kadar dışarıya açılsa da aile bütünlüğü içinde kendini rahat ve huzurlu hisseder.
    Boşanma ile birlikte çocuğun hayatı hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktır. Yaşama maddi kaygılar eklenir. Eğer baba terkedip gittiyse, anne ayakta kalma çabası içine girecektir. Kendisine ve/bebeğine/ çocuğuna / çocuklarına/ engelli çocuk olup olmadığına /engelinin türüne /ikizlerine/ergene/kız /erkek bakmak için elinden ne gelirse yapma çabası içinde olacaktır. Yaşadığı yer ve konum özellikleri de önem taşımaktadır. Kadın, çocuklarına bakarken çevreden kendisi hakkındaki düşüncelerle de mücadele etmek durumunda kalacaktır. Slash ile özellikle ayırmam, herbirinin ayrı önemli özelliklere sahip olmasındandır. Burada belki kadın yıllarca çalışmamış, çalıştırılmamış, engellenmiş, kariyer hedefleri hiçe sayılmış, evliliğini sürdürmek için susmak zorunda kalmış olabilir. Yaşamının alt üst olması ile geçte olsa çalışmak zorunda kalacaktır. Tabii iş bulabilirse… Zaman içinde yaşı ilerlemiş, dünyanın düzeni değişmiş, iş becerileri körelmiş olacaktır.

    Boşanmadan sonra çocuk, kendine göre savunma mekanizmaları geliştirebilir. Çevreden kaçma, uzaklaşma, pollyannacılık, bastırma, derslerden uzaklaşma, başarıda düşme, insanlara güvensizlik, şiddet, içe kapanıklık, suçluluk, utanma,karamsarlık, depresyon, yeme ve uyku bozuklukları,suç işlemeye eğilim,üzüntü, acı, tikler,dikkat dağınıklığı, alt ıslatma ve dışkı kaçırma, terkedilişlik, geleceğe yönelik kaygı, korku, saldırganlık, çocuğun gelişimsel çağına göre önceki gelişim dönemine dönme, öfke, düşmanlık, yalnızlık, diş gıcırdatma gibi davranış ve duygular yaşayabilir. Alkol, madde bağımlılığına yatkınlık gibi durumlar yaşayabilir.

    Boşanma her aile için özel bir durumdur ve aile dinamiklerine dikkat ederek yaklaşım gerekir. Yardım alınması çocuk ve aile açısından yaşamı yoluna koyma ve zaman kaybetmeme açısından önem kazanmaktadır.

    ÖZNUR SİMAV
    AİLE VE İLETİŞİM DANIŞMANI-kurucu-PEDAGOG
    KADIKÖY-İSTANBUL

  • Çocuklarda ten temasının önemi

    Çevremizi hiç dikkatle izleyebiliyor muyuz? Değil, dikkatle, farkına bile varamadan, günümüz koşuşturma içinde geçiyor dediğinizi duyar gibi oluyorum. Yaşam koşulları, maddi kaygıları ön plana almış durumda… Burada neleri kaçırdığımızın farkında mıyız? Günler geçiyor, öyle ya da böyle… Güneşin doğuşunu, rüzgarın kah yumuşak, kah sert estiğini, bunların bizim ruhsal durumumuzu nasıl etkilediğini görüp, hissedebiliyor muyuz? Çiçeklerin, böceklerin farkında mıyız? Evet, hep baktığımız şeyler; ancak, farkındalık bambaşka birşey…

    Canlılar, hep birlikten hoşlanırlar, etkileşirler. Afrika menekşelerini genelde biliriz. Birbirlerinden etkilenerek, renk değiştirebildiklerini de belki biliyorsunuzdur. Hayvan yavrularınında anne ile ilişkilerinde yakın temasın önemli olduğunu belki gözlemleme fırsatınız oldu, belki de belgesellerden izliyorsunuz.

    Canlıların en gelişmişi insan yavrusudur.Yakın olma, ait olma duygusunu en yoğun bir şekilde yaşamak, duygusal yönden doyuma ulaşmak ister. Çünkü, en temel duygulardan güven içinde bulunma ihtiyacı karşılanmış olur. Güven içinde bulunma ihtiyacı, yaşamın ilk günlerinden itibaren yoğun şekilde doyurulması gereken gereksinimdir. Bebek, anne karnında son derece rahat ve güven dolu bir ortamdadır, travmalara karşı olabildiğince korunabileceği su kesesinin içinde gelişimini sürdürür. Isı, beslenme koşulları neredeyse “otomatik”diyebileceğimiz şekilde karşılanır. Annenin güvenli vücudunda hayat bulur.

    Bebek, doğduktan sonra, bu koşullara azami şekilde yakın fiziksel şartlar ister. En önemli ihtiyacı olan güven içinde olma ihtiyacı; çevre koşullarının bebeğe göre düzenlenmesi ile oluşur. Bebeğin odasının nemi, oksijeni, steril olma durumu ona göre ayarlanmalıdır. Bebek, anne sütü almasının desteği ile de çevre koşulları ile yavaş yavaş tanışmaya başlar. Onu hasta edebilecek mikroplara karşı direnç geliştirmeye çalışır. Eğer, bebek annesütü alamıyorsa bile annenin göğsüne dayanarak beslenmeli ve fiziksel temastan uzak tutulmamalıdır.

    Anne ile bebek doğumdan sonra en kısa zamanda birarada bulunmalıdır. Annenin ve bebeğin sağlık durumları uygun ise birliktelik gözardı edilmeyecek kadar önemlidir. Bebeğin duygusal gelişiminde, anne ile bağlarının devam etmesinde, bebeğin kendini güven içinde hissetmesinde, anne sütünün çoğalmasında da ten teması etkilidir.
    Yetişkinler bile tehlike, üşüme durumlarında farketmeden anne karnındaki pozisyonu alırlar, kendilerini güven içinde hissederler, korunurlar. Kendini güven içinde ve huzurlu hissetmek, insanı rahatlatır, bağışıklık sistemini güçlendirir. Duygusal yönden desteklenen çocuğun, karakter ve kişilik gelişimi olumlu yönden etkilenir. Güzel duyguları ve ten temasını yaşayarak büyüyen çocuk; sevgi duygularını yoğun yaşar ve çevresine, insanlara zarar vermek istemez. Çocuk, güven duygusu ile sakinleşir, hırçınlık, saldırganlık duyguları pasifize edilmiş olur.

    Hiç ilgilenilmemekten dayağı tercih eden çocuklar vardır. Burada dayak için hiçbir zaman olumlama yapmamız mümkün değildir. Ancak, ten teması ile çocuk, ilgilenildiğini hissederek tercih bile yapabilir. Bu nedenle ebeveynler, çocuklarına yakın temasta bulunmalı, saçını okşamalı, yanaklarından öpmeli, elini sağlam ve güvenli şekilde tutabilmeli, omuzuna, sırtına dokunarak sözel ifadelerini desteklemeli, güven duygusunu yaşatmalıdırlar.

    Çok kızgın insanlar, önce kendilerine dokundurmak istemezler. Daha sonra ten temasını sağlayabilmiş isek yavaş yavaş gerginliğin geçtiğini görmüşüzdür. Çocuklarda da gergin duygular yaşanmasına; ten teması engelleyici, yavaşlatıcı rol oynar.

    Ten teması, aile, anne-çocuk, baba-çocuk bağlarının varlığını hissetmektir. Çocuk ve ailenin diğer bireyleri ten temasını yaşamıyorlarsa, ya da yeterince yaşamıyorlarsa ailede sorun olabilir. Dokunmak, sevgiyi hissetmek ve hissettirmektir. Herkes sevgiye muhtaçtır. Sevgi, dışavurum ile kendini belli edebilmelidir. Çocuğumuzu biz sevemiyorsak, dışarıdan birileri sevmek ister. Bunun sonuçları vahim duruma gelebilir. Madde bağımlılığından, çarpık ilişkilere kadar giden süreçler yaşanabilir. Anne- baba olarak sevgimizi çocuğumuza göstererek, hissettirerek vermekten kaçınmamalıyız.

    ÖZNUR SİMAV
    PEDAGOG-AİLE DANIŞMANI

  • Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?

    Aşkta ne kadar benim?…ne kadar annem…ne kadar babam?
    “Partnerin davranışına atfedilen anlam çiftin duygusal iletişiminin önemli bir parçasıdır. Kişinin partnerinin amacına ve davranışlarına yönelik algısı, kişinin partneri ve diğerleriyle ilgili geçmiş öğrenimlerine dayanır. Bunlar . partnerle ilgili hatalı algılar ya yada yanlış atıflara neden olur.”
    Greenberg ve Johnson’ın bu satırları bana sevgiliye karşı davranışlarımızın ne kadar bizim davranışlarımız olduğunu düşündürdü.
    Böyle yapmandan nefret ediyorum dediğinizde sevgiliye acaba gerçekten siz mi söylüyorsunuz bunu, hiç düşündünüz mü? Siz mi söylüyorsunuz bunu, yoksa içinizdeki anneniz mi söylüyor? İçinizdeki babanız mı?
    Carl Gustav Jung, bir çocuğun büyürken içinde bir kadın ve erkek imgesi geliştiğinden bahsediyor. Kadınsa nasıl bir kadın olacağına dair, bir erkekte ne aradığına dair.. Erkekse nasıl bir erkek olduğuna dair, nasıl bir kadınla olmak istediğine dair. Bilinçdışında oluşan bu kadınsı imgeye anima ve erkeksi imgeye animus adını veriyor.
    Yani biz büyürken farkında olmadan anne babamızdan öğreniyoruz nasıl bir kadın ya da nasıl bir erkek olacağımızı. bir  kadından  ya da bir erkekten ne beklediğimizi.
    Ama bazen anne babayı ya da baba anneyi beğenmiyor ve tam da o zaman “asla baban gibi olma” lar başlıyor. İşte o an “işte anasının kızı!” demeler başlıyor. Tam da o an, çocuk ortada kalıyor. Kör bir sevgi ile hem anneye hem bağlı olan çocuk ikiye bölünüyor ve ne yapacağını şaşırıyor.  Sistemik fenomenolojik yaklaşıma göre Meral Önal Yardımcı böyle bir durumda çocuğun ne yaşadığını bakın nasıl açıklıyor:
    “Ebeveynden birine dışsal, diğerine içsel olarak sadık kalarak çocuklar aileyi bir arada tutabilirler, ancak sistem üyelerinin doğal ve çabasız sevgi olarak yaşayacağı dengeyi sağlamayı başaramaz. Bu nedenle ebeveynden biri asla diğerine karşı gerçek bir zafer kazanamaz. Örneğin Anne “sakın baban gibi alkol bağımlısı olma” demiş olsa oğul babasına bağını onurlandırmak üzere tam da bunu yapmaya zorlanacak, kendini bu sistemik baskıdan koruyamayacaktır. Burada sistemik iyileşmenin başarıya ulaşması için Anne “baban gibi olmana izin veriyorum ” demelidir. O zaman çocuk özgür kalacaktır.”
    Burada bahseden ve “asla onun gibi olma!” dendiğinde çocuğu o ebeveynin tıpkısı aynısı yapan Bert Hellinger’in terimleri ile kollektif vicdandır. Aile içinde birinden nefret de etsek, aileyi bir arada tutmak için görev başında olan kollektif vicdan devreye girer ve bilinçdışı özdeşimi gerçekleştirerek, aile üyelerini birbirine bağlar. Ondandır “asla babam gibi bir adamla evlenmem” derken kendinizi babanızın tıpkısı aynısı bir adama aşık olmuş bulursunuz. Ondandır “asla annem gibi olmayacağım” derken evlendiğinizde ya da kendi evinize çıktığınızda bir bakmışssınız evde annenizin tıpkısı, aynısı bir kadın olup çıkmışsınız.
     Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum şimdi: “Ne kadar özgürüz?” diye.
    Bu satırları okuyorum ve düşünüyorum “İlişkide. yaşamda ne kadar kendimiz olabiliyoruz?” diye?
     Ben bilemedim. Ya siz, siz ne kadar annenizsiniz? . ne kadar babanızsınız? Siz, ne kadar kendinizsiniz?

  • Anne sütü denen mucize

    Anne Sütü Denen Mucize

    Annenin yenidoğan bebeği için yapabileceği en önemli şey, onu emzirmektir. Anne sütü, bebeğin hem besini, hem de ilk aşısıdır, annesiyle arasında kurulan ilk köprüdür.

    Yenidoğan Bebek Ne Zaman Emzirilmelidir?

    Her bebek doğar doğmaz mümkün olan en kısa zamanda, tercihen ilk yarım saat içinde, annenin memesine verilmelidir. Doğum sonrası beklemeye gerek yoktur. Anne bebek arasında emzirme ne kadar erken başlarsa, o kadar kolay sürecektir. Gelen ilk süt ( kolostrum) bebeği enfeksiyonlardan koruyacak, bağışıklık sistemine destek olacak çok değerli maddeler içermektedir. Bazen yanlış uygulamalarla, kolostrum bebeğe verilmemekte, süt gelmesi beklenirken bebeğe şekerli su veya mama verilmekte, karnı doyan bebek meme emmeye ilgi göstermemektedir.

    Anne Sütü Gelmezse Ne Yapılır?

    Özellikle sezaryen ile doğum yapan annelerde, süt hemen gelmeyebilir. Ancak eğer bebek çok düşük kilolu, erken doğan bir bebek değilse vücudundaki enerji depoları, ona anne sütü gelene kadar (birkaç gün) yetecektir. Bu sırada kolostrumu alması hem bağışıklık sistemini destekleyecek, hem de bebeğin emme uyarısıyla sütün gelişi kolaylaşacaktır.

    Anne Sütünün Bebeğe Yeterli Olduğu Nasıl Anlaşılır?

    Anne sütü gelip te emzirme başladıktan sonra, anne bebek için yeterli olup olmadığından endişe edebilir. Bebeğin ağlaması, çevrenin yanlış yönlendirmesi zaten doğum sonrası hassas bir dönemde olan anneyi şüpheye düşürebilir. Oysa ki, hiçbir anne yoktur ki, sütü bebeğine yetmesin! Her anne, bebeği için yeterli süt üretebilir, yeter ki, doğru bilgiyle yola çıksın ve çevresinden de destek görsün. Anne sütünün yetmesi için en önemli koşul, bebeğin ilk 6 ay su dahil ek hiçbir şey verilmeden ve istediği sıklıkta emzirilmesidir. Bebek istediği sıklıkta emzirilir ve anne endişeden, stresten uzak kalırsa günden güne sütün artacağı görülecektir. Aylık kontrollerde, çocuk doktoru da bebeğin yeterli kilo aldığını onaylıyorsa, herşey yolunda demektir. Bu arada, ilk 2 haftalık dönemde bebeğin ağırlık kaybının tamamen normal olduğu, anne sütünün yetersizliğini göstermediği de bilinmeli, ölçümlerde 15 günden sonrası dikkate alınmalıdır.

    Anne Sütü Ne Zamana Kadar Verilmelidir?

    Anne sütü, ilk 6 ay tek başına bebek beslenmesi, büyümesi için yeterlidir. 6 ayda uygun ek gıdalara başlanarak 2 yaşa kadar sürdürülmesi önerilir. Anne sütünün besleyici ve koruyucu özellikleri 1 yaştan sonra da devam etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü ve Unicef , 2 yaşa kadar emzirmenin sürmesini önermektedirler. Bu şekilde, bebek yaşama sağlıklı bir başlangıç yapacaktır.