Etiket: Anne

  • Bebekler alerjiden nasıl korunur?

    Bebekler alerjiden nasıl korunur?

    Alerji genetik ve çevre faktörlerinin birbiri ile etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Bu etkileşim anne karnındayken başlar.
    Genetik olarak annesinde alerji olan bir çocukta alerjik hastalık görülme oranı %25 iken; hem annede hem babada alerji varsa oran %50'e yükselmektedir.
    Vücudumuzda bağışıklık sistemi, yabancı maddeyi vücuttan atmak üzere programlanmıştır. Bebek de anneye yabancı bir organizmadır. Annenin vücudunun bebeği yabancı olarak görüp vücuttan atmaması için bağışıklık sistemi yabancı maddeye tolerans geliştirmeyi sağlayan farklı bir yapıya bürünür. Bağışıklık sisteminin mecburen dönüştüğü bu farklı yapı alerjik reaksiyonlardan da sorumlu olan sistemdir. Dolayısıyla; tüm gebeliklerde annenin vücudu alerjiye yatkın bir özellik kazanır.
    Bu durumdan dolayı; tüm yeni doğan bebekler alerjiye yatkın bir bağışıklık sistemi ile doğar. Doğduktan hemen sonra çevredeki mikroplarla ve alerji yapıcı maddelerle temas ettikçe bebeğin gerçek bağışıklık sistemi şekillenir. Yapılan çalışmalarda; bu dönemde alerjiye neden olan maddelerle aşırı temas söz konusu olduğunda eğer genetik zemin de varsa, çocukta vücut yapısının kalıcı olarak alerji yönüne saptığı görülmektedir.
    Çocukların ilk temas ettiği yabancı madde gıdalardır. Alerjik genetik zemini olan bebeklere mutlaka ilk 4 ay sadece anne sütü verilmelidir. Annenin bu dönemde alerjik maddelerden kaçınmak üzere diyet yapması önerilmez. Ek gıdalar mutlaka 4-6 ay arası çocuğa tanıştırılmalıdır. Her yeni gıda en az 1 hafta arayla ve yavaş yavaş artan miktarlarda verilmelidir. Böylece hem bebeğe bu gıdalara tolerans geliştirmesi için zaman verilmiş olur, hem de alerji gelişip gelişmediği gözlenmiş olur. Alerji genetiği olan bebeklere ek gıda başlama yaşı 6 ayı geçmemelidir. Altı aydan sonra ilk ek gıda ile tanışma alerji gelişimine katkıda bulunuyor.
    Bebeklerde alerjik hastalıklar ilk gıdaya karşı geliştirilen alerji sonucu, atopik dermatit (alerjik egzama) şeklinde başlar. Birçok bebekte atopik dermatit sadece yanaklarda hafif kuruma, sertleşme şeklinde belirti verirken; bazı çocuklarda bu kuruma daha yaygın olur ve egzama şekline döner. Bebeklerde egzamaya sıklıkla kaşıntı eşlik eder.
    Bebeklerde Alerji Annenin Gözlemi ile Saptanır
    Atopik dermatite neden olan alerjilerin başında inek sütü ve yumurta gelmektedir. Bu alerjiler kanda yapılan alerji testleri ile araştırılabilir, ancak bu testler her zaman alerjiyi yakalayamaz. Bebekte alerji olup testlerde çıkmayabilir. Bu nedenle annenin gözlemi çok değerlidir. Eğer bir gıda verildiğinde bebekte döküntüler artıyorsa ve bu durum tekrar tekrar gözleniyorsa; bebeğin o maddeden uzak tutulması gerekir. Anne sütü ile besleniliyorsa annenin de bu gıdadan uzak durması önerilir.
    Atopik dermatit ve gıda alerjisi çoğu bebekte zamanla ilk 3 yaş içinde geçer. Ancak bu bebeklerin yaklaşık % 50'sinde ileride alerjik nezle ve alerjik astım gelişir. Solunum yolunu tutan bu alerjilerde sorumlu faktör genellikle gıda olmaz; hava yolu ile alınan maddeler olur. Solunum yolu alerjisi yapan maddelerin başında ev tozu akarları(toz böcekleri) gelir. Ev tozu akarı küçük yaşta gıdadan sonra çocuğun ilk tanıştığı alerjendir. Evde daha çok zaman geçiren bebek yerlerde emeklemeye başladıktan sonra ev tozu ile tanışır. Zamanla bir bardağın dolması ve taşması gibi temas devam ettikçe alerjik duyarlılık gelişir ve hastalık ilk belirtilerini vermeye başlar.
    Alerji bir kez geliştikten sonra tedavisi uzun zaman ve emek gerektirir. O yüzden erken dönemde henüz alerji gelişmemişken bu durumun engellenmesi gerekir. Ailesinde veya kendinde alerjik hastalık olan anne babaların evlerinde halı bulundurmaması önerilir. Halı yerine yıkanabilen kilimler tercih edilmelidir. Bebeklerin yatak ve yorganı ve de yastığı sentetik yıkanabilen malzemeden yapılmalıdır. Yün, pamuk önerilmez. Yatak ve yastık kılıfları her hafta 60 derece suda yıkanmalıdır. Riskli gruptaki bebeklerin yataklarına akar geçirmeyen özel alerji kılıfları önerilebilir. Aynı ortam çocuk bakım evi ya da kreş için de sağlanmalıdır.
    Sigara alerji ve astımın en önemli tetikleyicisidir. Gebelikte pasif veya aktif sigara içiciliği bebekte alerji ve astım gelişmesine neden olmaktadır. Hamilelikten başlayarak bebeğin sigaradan kesinlikle uzak tutulması gerekir. Henüz alerji geliştirmemiş ancak ailesinde alerjik hastalık olan sağlıklı bebeklerin yanında bile kesinlikle sigara içilmemelidir. Atopik dermatiti olan çocuklarda astım riski daha fazla olduğundan bu önlem daha da büyük önem taşır.
    Alerjik Genetik Zemini Olan Bebeklerin Ailelerine Öneriler;
    1- Alerjik genetik yapıya sahip bebeklerin anneleri gebelik sırasında kesinlikle sigaradan uzak durmalıdır.
    2- Doğduktan sonra da bebeğin yaşadığı evde kesinlikle sigara içilmemelidir.
    3- Doğumun mümkün olduğunca normal yoldan yapılması planlanmalıdır.
    4- Bebeğe en az 6 ay anne sütü verilmelidir
    5- Annenin gebelikte veya emzirme sırasında özel bir diyet yapması önerilmez.
    6- Ek gıdalar 4-6 arası başlanmalıdır. Ne daha erken ne de daha geç başlanması önerilmez.
    7- Ek gıdalar en az 1 hafta arayla ve yavaş yavaş artırılarak verilmelidir.
    8- Bebeğin evinde halı yerine kilim kullanılmalıdır.
    9- Yatak yastık yorgan yıkanabilir sentetik malzemeden yapılmalıdır.
    10-Yatak çarşafları haftada bir 60 derecede yıkanmalıdır.

  • Benlik Kavramının Gelişiminde Ailenin Yeri

    Benlik Kavramının Gelişiminde Ailenin Yeri

    Benlik kavramı ve benlik saygısı, benlik psikolojisi ve sosyal psikoloji literatüründe önemli yere sahip olan kavramlardan biridir. Yetiştirilme biçimi, sosyo-ekonomik düzey, anne-baba tutumları, fiziksel sağlık, okul başarısı ve arkadaşlık ilişkileri başta olmak üzere bireylerin benlik saygısı düzeylerini etkileyen ve bundan etkilenen pek çok faktörden söz etmek mümkündür.
    Benlik, tüm insanların gelişimsel süreçleri içinde ebeveynleri ve diğer insanlarla etkileşim ve deneyimlerinin bir sonucu olarak geliştirdiği örgütlenmiş bir düşünce, duygu ve davranış ağıdır.
    Benlik saygısı; çocuğun kendi değer, yetenek ve başarılarına bağlı olarak kendisi hakkında oluşturduğu doğal  duygular sonucu ortaya çıkar. Çocuğun benlik imajı ilk olarak aile içinde  gelişir. Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerine ilişkin duygularından ve algılamalarından büyük ölçüde etkilenirler. Benlik saygısının gelişimi anne veya anne yerine geçen kişinin çocuğa gösterdiği ilgi ve uygun yansımalı ilişkiye bağlıdır. Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerine  ilişkin duygularından ve algılamalarından büyük ölçüde etkilenirler. Başkalarının saygısı ve olumlu duygusal etkileşimi kişide kendini sevmeyi geliştirir. Bu sayede duygusal kendilik ve egemenlik oluşur. 
    Bireyin gelişiminde önemli etkiye sahip en önemli değişken anne-babaların çocuklarına ilişkin tutumlarıdır. Çocuk dünyaya geldiği anda  ilk etkileşimde bulunduğu kişiler aile bireyleri ve özellikle anne-babasıdır. Bu etkileşim çocuğun tüm yaşamı boyunca devam eder. Çocuğun kişilik yapısının oluşmasında anne-baba etkisinin önemli bir yeri ve değeri vardır. Uyumlu ve özgür bir ailede, tutarlı ve sağlıklı ilişkiler içinde yetişen çocuk, özerk bir birey olarak yetişkin yaşamına ulaşabilir. Özerklik gereksinimi kişinin eylemlerinin kontrol edildiği ya da o eylemlerde bulunmaya zorlandığını hissetmesi yerine, eylemlerinde, kendi adına karar verebildiğini duyumsamasıyla ilgilidir. Aile, sağlıklı gelişim üzerinde en önemli etkiyi gösteren sosyal çevredir. Bu sürecin en önemli adımını ise anne-baba desteği ve katkısı ile aile içerisinde değerlerin ve inançların içselleştirilmesi oluşturmaktadır.
    Ergenlik süresince, anne-babanın çocukları ile kurdukları olumlu ilişkilerin; ergenlerin, iyi oluş düzeyleri, benlik saygısı, uyum becerileri ve özerk-benlik gelişimleri, sosyal beceri ve çevresine uyum sağlama düzeyleri üzerinde etkili olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte bir çok araştırma bulgusu anne-baba iletişiminin ve katılımının yüksek düzeyde yaşandığı aile ortamlarında yetişen çocukların olumlu davranışlar sergiledikleri ve kişilik gelişiminde avantajlı olduklarını ortaya koymaktadır. 
    Günümüzde benlik saygısını etkileyen birçok faktör araştırılmaktadır. Yüksek düzeyde benlik saygısı aile ile olumlu iletişim, kişinin kendi hayatı üzerinde kontrole sahip olduğu duygusu, orta derecede risk alma isteği ve etkili bir kişi olduğunu hissetmesi gibi faktörlerle ilişkilidir.  En alt düzeyde benlik saygısı ise çoğunlukla ebeveyn baskısı gibi faktörlerle ilişkilidir Ebeveyn tutumu; anne, baba ve çocuk arasındaki etkileşimin türüne denir.  Çocuğa karşı takınılan anne-baba tutumlarını etkileyen birçok faktör vardır, bu faktörler arasında; anne babanın beklentileri, toplumun değer yargıları, anne ve baba olmaya hazır olma, anne ve babanın kendi çocukluk deneyimleri, anne ve baba arasındaki ilişki, çocukların sayısı vb. sayılabilir. Farklı ebeveyn tutumlarını ayırt etmeye yönelik çalışmalar arasında Baumrind (1966) tarafından ileri sürülen ve “otoriter”, “açıklayıcı/otoriter” ve “izin verici” olarak adlandırılan üç stil geniş kabul görmüştür.
    Otoriter tutum sergileyen ebeveyn tutumunda anne babanın kabul ve ilgisi düşük iken çocuk üzerindeki kontrol çok yüksektir. Otoriter anne-baba sevgisini, çocuk onların istediği gibi davrandıkça, şartlı gösterir. Sevgiyi bir pekiştireç olarak kullanır. İstenen davranışlar da çoğunlukla gelenek ve daha üst otoritelerce saptanmış kurallara uygun davranışlardır. Anne baba, kendisini toplumsal otoritenin temsilcisi olarak görür. Mutlak itaat bekler. Çocuğun davranışları katı standartlarla değerlendirilir, hata ve yanlış yapma hakkı tanınmaz. Baskı ve katı disiplin çocuğun kendini kabul ettirmesini zorlaştırır, uyumsuzluk görülür. Çocuk evde anne-babasında gördüğü olumsuz tutumları, diğer yetişkinlerle ve yaşıtları ile olan iletişiminde de uygular. Bu tip ailelerde yetişen gençlerle yapılan araştırmalarda, karar verme ve düşüncelerini ifade etme de güçlük yaşandığı ve öfke düzeyinin yüksek olduğu bulunmuştur. (Yavuzer, 2005)
    Açıklayıcı/otoriter anne babalar, çocukları kısıtlayıcı yasaklayıcı olmaksızın denetlerken, aynı zamanda onları bir birey olarak kabul eder, onlara sevgi ve ilgi gösterir. Ebeveyn ile çocuk arasında sözel iletişim kanalları açıktır. Bu tutum içinde yetişen çocuklarda genellikle sosyal yeterlilik, beceri, yardımseverlik, bağımsızlık, düşüncelerini serbestçe söyleyebilen, arkadaş canlısı, diğer insanların gereksinimlerine duyarlı, kendine ve diğer insanlara saygılı, özgüven ve sosyal sorumluluk görülmektedir. (Sprinthall ve Collins’ten aktaran Tunç ve Tezer 2012) 
    Açıklayıcı/otoriter çocuk yetiştirme stilinin çocuklarda “sağlıklı” ve “normal” davranışlarla ilişkili olduğunu belirtmektedirler. Bu konuda yapılan araştırmalar, genel olarak, anne babalarını açıklayıcı/otoriter olarak algılayan çocukların, diğer stillere kıyasla, psikososyal yeterlik ve olgunluk ölçümlerinde en yüksek; psikolojik ve davranışsal bozukluklarda en düşük puanları aldıklarını göstermektedir. 
    İzin verici/şımartan anne babalar, çocuklarıyla çok ilgili, yani tepki verici olan ama onlardan çok az talep eden ve onları çok az kontrol eden anne babalardır. İzin verici/ihmalkar anne babalar ise ne talep edici ne de tepki vericidirler. Bu stile sahip anne babalar çocuklarını bir birey olarak kabul etme, onlara sevgi ve ilgi gösterme ve bir birey olarak olgunlaşmaları yönünde bir çaba göstermezler. 
    Bütün bu çalışmaların ortaya koyduğu ortak bulgunun, çocuklarında özerklik ve psikolojik olgunluğu teşvik eden, iki yönlü iletişimi sürdüren, kontrolü şefkat ve kabul ile birleştirebilen, yani açıklayıcı/otoriter çocuk yetiştirme stillerine sahip anne babaların çocuklarında bütüncül bir olumlu benlik imajı ve daha yüksek bir kendilik değeri ve benlik saygısı geliştirmeyi destekler nitelikte olduğu söylenebilir. (Tunç, 2012)
    Sonuç olarak bütün bu bulguların ışığında, otoriter stilin kabul ve ilgiden yoksun oluşunun çocuğun benlik saygısını olumsuz yönde etkilediği söylenebilir. Açıklayıcı/otoriter stil ile benlik saygısı arasındaki olumlu ilişkinin varlığı netleşirken, diğer stillerin benlik saygısıyla ilişkilerini irdelemeye yönelik çalışmalara gereksinim duyulduğu görülmektedir.

    Kaynakça
    Yavuzer H. (2005) Çocuğu Tanımak ve Anlamak 
    Tunç, A. Tezer, E. (2012) Çocuk Yetiştirme Stilleri ve Benlik Saygısı Arasındaki İlişki, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi (2012) Cilt 3, Sayı 25

  • Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Bebek ile Başlayan Evlilik Problemleri

    Evlilik, çiftlerin bebek yapmaya karar vermesi ile değişime başlar

    aslında. Psikolojik ve maddi hazırlıklar bir yana, hamilelik değişimin en somut

    şekilde görülmesini sağlayan dönemdir. Rutin gidilen doktor randevuları, bebeğin

    odasının hazırlanması, kıyafetlerinin alınması, yıkanması, ütülenmesi ve tabii son

    dönemlerde moda olan babyshower partileri (hoşgeldin partisi) en önemli

    hazırlıklardır bebek ve ebeveynler için. Bu hazırlıklar ne kadar heyecan verici olsa da,

    birçok hamilelikte anne adaylarının bazı şikayetleri de bulantı, kusma, baş ağrıları,

    halsizlik, el ayak şişmeleri, vb.  bu dönemde başlar. Anne adayları kilo alır hatta

    birçoğu kendini çirkin hisseder bu dönemde. Ama bunlar sadece fırtına öncesi

    sessizlik olarak da adlandırılabilir. Asıl zorlu dönem, bebeğin dünyaya gelmesi ile

    başlar.

    Aileye yeni gelen bebeğe alışmak, aynı zamanda anne ve babalığa alışmaktır. Artık

    çiftlerin evinde sabah kalktıklarında yoğun, koşuşturmalı bir gün başlar. Genellikle

    baba işe giden, anne ise evde bebeğe bakandır. Çalışan kadın için bu dönem daha

    da zordur. Hem bebeğine hem ev kadını görevlerine hem de artık çalışmayan kadın

    olmaya alışması gerekmektedir. Birçok kadın için bu süreçte evde olmanın

    hasretinden bahsedebilir fakat çalışmaya alışmış kadın için evde olmak, o kadar da

    kolay değildir. Bir de bu sürece MÜKEMMEL ANNELİK, MÜKEMMEL EV

    KADINLIĞI VE MÜKEMMEL EŞ olma çabaları eşlik ederse kadının kaygısı artar ve

    kendini gerçekleştirmesi imkansız bir döngünün içinde bulabilir. Bu MÜKEMMEL

    KADIN hiç birşeyi yetiştirememekten, evde fazlasıyla yorulduğundan kendine vakit

    ayıramamaktan, duş almaya bile fırsat bulamamaktan, evin sürekli dağınık

    olmasından, bebeğin ne kadar yemek yediği, hangi saatte ne yiyeceğinden, hangi

    saatte uyuyacağından ve bunlar gerçekleşmez ise bütün düzenin bozulduğundan

    bahsedendir aslında. MÜKEMMEL KADIN yoktur. Kadın herşeyi mükemmel

    yapmaya çalıştıkça, daha çok eksik, daha çok yapılamayan iş, daha fazla suçluluk ve

    daha fazla anneliğini sorgular bulabilir kendini. Mükemmel olmaya çalışmaktan

    kaçınmalı, kendine vakit ayırmakla beraber sorumluluklarını mümkün olduğunca

    yerine getirmeye çalışmak, aslında rutinin sağlıklı işleyebilmesi için yeterlidir.

    Anne-babaları bekleyen en zorlu konulardan biri ise ev içi yükümlülüklerin artması ile

    beraber sorumlulukların da değişmesidir. Bebeğe hoşgeldin demek isteyen misafirler

    vardır listede. Evin derli toplu ve temiz olması, gelen misafirlere ikram edileceklerin

    hazırlanması, bir yandan da bebeğin bakımı karşılaşılan ilk sorunlardır. Bu süreçte

    yeni annelere verilecek destek çok önemlidr. Fakat verilecek desteğin yeni anne-

    babaların sınırlarını ihlal etmeden yapılıyor olması da dikkat edilmesi gereken

    hususlardandır. İlerleyen zamanlarda ebeveyn olarak da sorumluluklar artar. Rutine

    giren bebek bakımı ve uykusuz geceler, anneleri en çok zorlayan konulardan biridir.

    Özellikle emzirme döneminde bebekler geceleri sık sık uyanıp, anne ve babalarını da

    uyandırırlar. Birçok ebeveyn bu dönemde hayatlarını kolaylaştırmak adına bebeklerini

    odalarına hatta yataklarına alırlar. Bu karar, özellikle annelerin hayatlarını

    kolaylaştırsa da, uzun vadede çift ilişkisini olumsuz etkileyen bir faktör haline de

    gelebilir. Uyku problemi yaşayan bebek annelerinin bebekleri uyuduğu zamanı uyku

    ile değerlendirmeleri çok önemlidir.  

    Bebek sonrası terapiye gelen çiftler arasında en yaygın görülen tartışma

    konularından biri de, eşlerinin yeni annelere yardım etmemeleridir. Bebekler ilk

    dönemlerinde annelerine tamamen bağımlıdır. Birçok baba bu dönemde kendini

    dışlanmış hissedebilir. Ancak babaların dışarıda kalmasını sağlayan sadece

    dışlanmışlık hissi değil, aynı zamanda ne yapacağını bilememesi de olabilir. Kadın

    yardım çağrısı yaptığında istediği desteği eşinden alamaz ise anlaşılmadığını

    hissederken, erkek alışmadığı ev içi ekstra görevler nedeniyle çaresizlik duyguları ile

    baş etmeye çalışır. Sorumlulukların tekrardan gözden geçirilip gerçekçi bir şekilde

    dağıtılması önemlidir. Eşlerin birbirlerine yardım etmesi kadar dışarıdan alınacak

    yardım da göz önünde bulundurulmalıdır.

    Çift terapisinde gözlenen bir diğer önemli konu ise aileye yeni katılan bebek

    sonrasında eşlerin hala çift olduklarını unutmalarıdır. Bebekle beraber hayata bakış,

    öncelikler, insanlarla iletişim, konuşulan konular da değişmeye başlar. Çiftler kendi

    aralarında daha önce konuştukları konulardan çok bebek bugün bunu yaptı, bebeğin

    şuyu eksik gibi konuları konuşmaya başlarlar. Çok hızlı bir şekilde sosyal hayat da

    değişmeye başlar. Dışarı çıkmak için hazırlık süreci gereklidir artık. Gidilecek ortam,

    görüşülecek kişiler de değişmeye başlar. Çocuklu ailelerle görüşme tercih haline

    gelmekle beraber gidilecek yerin havadarlığı, gürültü seviyesi, yemekleri gibi konular

    da önemli olmaya başlar. Artık daha çok ayrıntı düşünmek ve dışarı çıkabilmek için

    daha çok çaba sarfetmek gerekmektedir. Çiftlerin baş başa kalma olanakları da

    azalmaktadır. Özellikle bebek uyuduktan sonra eşlerin mutlaka birbirlerine zaman

    ayırmaları, bebek harici konularını konuşmaları ve çift olma hallerine dönmeleri

    gerekmektedir. Unutulmaması gereken nokta şudur: Bebek bakımında olduğu gibi çift

    ilişkilerinin sağlıklı sürdürülebilmesi de emek istemektedir.

    Doğum sonrası çiftlerin yaşayabileceği bir problem de cinselliktir. Lohusa adı verilen

    doğum sonrası ilk 6 haftalık süreçte, kadında kanamalar başlar. Lohusa dönemi,

    kadının rahminin toparlandığı dönemdir. Bu yüzden cinsellik tavsiye edilmemektedir.

    Ancak bu süreç sona erdikten sonra da birçok kadında cinsel

    isteksizlik gözlenmektedir. Hamilelikte alınan kilolar, doğum öncesi ilişki odaklı

    yaşamın doğum sonrası çocuk odaklı yaşanmaya başlanması, geceleri sık sık

    uyanmalar, rutin yorgunluk gibi faktörler kadının cinsel isteksizliğine yol

    açabilir. Emziren kadınlarda prolaktin hormonunun yükselmesi, östrojen ve

    progesteron hormonunu baskılamakta ve dolayısıyla vajinada kuruluk ve cinsel

    isteksizlik yaratabilmektedir. Böyle bir süreçte erkeğin yaşayabileceği sorunlar da göz

    ardı edilemez. Birçok erkek, kadını artık eşten çok anne olarak görmektedir. Emziren

    kadınların cinsel ilişki sırasında göğüslerinden süt gelmesi hem kadını hem de erkeği

    etkileyebilir. Ayrıca kadınlarda cinsel ilişki esnasında genital bölgenin yeteri kadar

    ıslanmamasından ağrı hissedilebilir. Bu tip durumlar, kadınlarda vajinusmus gibi

    problemlere yol açabilir. Kadın ya da erkekte cinsel isteksizliğin devam etmesi

    durumunda, mutlaka cinsel terapiye başvurulmalıdır.

    Aileye yeni bir bireyin katılması stresli bir dönemdir. Bu sürecin stresini bütün anne

    ve babalar yaşar. Birçok aile bu süreçten yaralanarak çıkmaktadır. Bu sürecin daha

    sağlıklı geçebilmesi için yapılacaklar, stresi düzeyini azaltır ancak yine de bu

    dönemin çok kolay geçmeyeceği bilinmelidir. Çiftlere “tartışmayın” demek yerine

    “tartışmalarınızı alevlendirmeyin” demek daha doğrudur. Tabii ki tartışmalar olacak…

    Bu tartışmalarda birbirlerini suçlamak yerine bu sorumluluklarla nasıl

    başedebileceklerini, birbirleri için neler yapabileceklerini konuşmaları daha sağlıklı bir

    adımdır. Çocuk bakımı zordur, yıpratıcıdır. Ancak alevli tartışmaların bu süreci daha

    da zorlaştıracağı unutulmamalıdır. Dışarıdan gelecek yardımlar da çok önemlidir. Aile

    büyükleri yeni ebeveynlere kucak açarlarsa hayatlarını kolaylaştırabilirler. Ancak

    burdada dikkat edilmesi gereken husus, yeni ebeveynlerin talep ettiği kadarını

    vermektir. Bu zorlayıcı süreci kolaylaştırmak sabır ve emek ister. Eğer çıkmaza

    girdiyseniz, bekleyip zamanın ne göstereceğine bakmak yerine, aile

    danışmanlığına başvurmak ve destek almak çok daha olumlu sonuçlar almanızı

    sağlar.

  • ANNE-BABA TUTUMLARI

    ANNE-BABA TUTUMLARI

    Birbirinden farklı birçok anne baba tutumu vardır. Ebeveynler farkında

    olmadan bu tutumlardan birini sergiliyor ve şüphesiz ki o tutumun

    çocukları için en doğrusu olduğuna inanıyolar. Peki çocuğunuz için en

    sağlıklı anne baba tutumu hangisi ?

    1- Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu:  

    Çocuğun her an kontrol altında tutulduğu, aşırı ilgi ve alaka gösterildiği,

    zarar gelebilir endişesi ile gündüzleri bile sokağa çıkması istenmediği

    veya kısıtlandığı aile tipidir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar, aileye aşırı

    bağımlı, özgüveni olmayan, duygusal açıdan zayıf, sıkıştırıldığında

    başkalarına suç atabilecek yapıda olabilmektedirler. Bu tutumu

    sergilerken çocuğunuza iyilik yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz fakat

    onun bir birey olduğunu ve hayatta yalnız kalabilmesi gerektiğini

    unutmamalısınız. Çocuğunuzun ileride kendi ayakları üzerinde

    durabilmesi için koruyucu tutumu tadında bırakmak gerekir.

    2-Baskıcı ve Otoriter Anne-Baba Tutumu:

    Aile katı, kuralcı ve disiplinlidir. Anne /baba veya her ikisinin de otoriter

    tutumu karşısında, çocuk nazik, dürüst, disiplinli, yardımsever ve dikkatli

    olmasına rağmen, ürkek, çekingen, kendine güveni olmayan veya çok

    zayıf, başkalarının etkisi altında kalabilen, duyarlı, korkak, kendi başına

    iş yapma yeteneği gelişmemiş bir yapıya sahip olabilirler. Kural ve

    disiplin hayatımızda her zaman olması gereken bir şeydir fakat bunun

    aşırısı çocukta özgüven eksikliğine sebep olur. İş ve sosyal hayatında

    kaçıngan-çekingen bir kişilik yapısı sergiler. Bu tutumun sonucu sosyal

    fobiye kadar varabilir. Kurallar her zaman olmalıdır fakat aşırı baskıdan

    uzak durulmalıdır.

    3- Aşırı Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu:

    Baskıcı ve otoriter tutumun tam tersine bu tip ailelerde çocuk tek

    hükmedendir. Aile tüm hayatını çocuğun istek ve arzusuna göre belirler.

    Aile çocuğa aşırı sevgi gösterir. Bütün tutumları dengesiz ve çocuk

    merkezlidir. Bu tip ailelerde çocuk ne derse o olur. Böyle ailelerde

    yetişen çocuklar; bencil, sevgi arsızı, kural tanımayan, doyumsuz kişilik

    yapılarına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar sosyal hayatta geçimsiz,

    sosyal yönleri zayıf ve benmerkezci bir yapıya sahip bir görünüm

    çizerler. Ne aşırı baskıcı ne de aşırı hoşgörülü olmak gerekir. Her ailede

    kural ve sorumluluklar olmalı, çocuk bunları bilinçli yapmalı ve uyum

    sağlamalıdır. Aşırı hoşgörü gösterilen çocuklar hayat başarısına

    ulaşmakta oldukça zorluk çekerler.

    4- Kararsız ve Dengesiz Anne-Baba Tutumu:

    Bu tip aileler genellikle anne ve babanın iyi anlaşamadığı ve her iki

    tarafın da baskın karaktere sahip olduğu ailelerdir. Anne / babanın

    çocukla ilgili bir konuda evet dediğine, diğeri hayır diyebilmekte çocuk

    hangisine bakacağına, hangisine uyacağına karar verememekte

    çoğunlukla kararsız kalarak herhangi bir tepki vermemeyi tercih

    etmektedir. Bu tip ailelerde yetişen çocuklar genellikle kararsız, her türlü

    etkilenmeye açık, tutarsız, çabuk karar değiştirebilen çocuklardır. Aynı

    zamanda duygusal açıdan dengesiz bir yapıya sahip olmaları da

    mümkündür. Aile içinde ki en önemli şey tutarlılıktır. Anne ve babanın

    ağzından çıkan her söz ve yapılan her davranış aynı olmalıdır. Aksi

    takdirde çocuk annenin izin vermediği bir şeyi babadan ister ve elde

    ederse hem aile içinde ki olması gereken otorite sarsılır hem de çocuk

    neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez hale gelir, kafa karışıklığı

    yaşar.

    5-Mükemmeliyetçi Anne / Baba Tutumu:

    Bu tip ailelerde anne ve baba çocuklarının her konuda mükemmel

    olmalarını isterler. Genellikle benmerkezci bireylerin oluşturduğu bu

    ailelerin çocuklarında; yaptığı işi beğenmeme, yetersiz olduğu duygusu,

    devamlı olarak başkalarını mutlu etmeye çalışma duyguları görülebilir.

    Bu tutum sonunda çocuklarda otoriter anne-baba tutumunda olduğu gibi

    sosyal fobi ve özgüven eksikliği oluşabilir. Çocuğunuzun neye yeteneği

    varsa onu yapmasına izin verin. Sizin istediğiniz doğrultuda gitmeye

    zorlanırsa hem başarısız hem de mutsuz bir gelecek onu bekler.

    6-Reddedici Anne- Baba Tutumu:

    Bu aileler farkında olarak veya olmayarak çocuğun tüm isteklerini

    aksatırlar. Çocuğun aslında istenmediğini hissettirmek ve çocuğa karşı

    düşmanca tutumlar beslemek olarak da tarif edilebilir. Bu tip ailelerde

    yetişen çocuklarda kendisinden daha zayıf olanı ezme, tüm çevresine

    karşı nefret besleme, kimseye güvenememe, çevresindekilere düşmanca

    tutum sergileme düşüncelerine sahip olabilirler.

    7-Tutarsız Anne- Baba Tutumu Tutumu:

    Bu tip ailelerde genelde kurallar yoktur. Anlık çözümler, anlık kavgalar

    ve anlık mutluluklar vardır. Çocuk için konulan kuralların bazen çok katı

    bir şekilde uygulandığı, bazen de hiç yokmuş gibi davranıldığı tutumlar;

    çocukta güvensizlik, kurallara karşı kayıtsızlık,  çözümün parçası olmayı

    reddetme,  kararsız ve kişiliksiz karakter yapısı meydana gelebilmektedir.

    8- Hoşgörülü ve Güven Verici Anne-Baba Tutumu:

    İdeal aile tipine uygun bir yapıdır. Bu tip ailede temel kural ve

    kısıtlamalar haricinde çocuklar özgür bir şekilde, fakat sorumluluklarının

    bilincinde olarak yetişirler. Birey olmanın ayırtına varan çocukların

    özgüvenleri tam, sosyal ilişkileri kuvvetli olur. Bu tutumla yetiştirilen

    çocuklar geleceğin ideal yetişkin adaylarıdır.

    Çocuk yetiştirirken hoşgörü, kural, sınır koyma, koruma ve kollama

    davranışlarının hiç birinde aşırıya kaçılmamalıdır. Hem tüm bunlar

    dozunda olur hem de tutarlı ve kararlı davranılırsa ideal bir yetiştirme

    tarzında bulunmuş olursunuz.

    Ömür boyu süren bu ebeveynlik yolculuğunda hepinize, çocuklarınızla

    olumlu anılar biriktireceğiniz keyifli günler dilerim…

  • yenidoğan ve gebelikte grup b streptokok enfeksiyonu

    yenidoğan ve gebelikte grup b streptokok enfeksiyonu

    Grup B streptokoklar

    Yenidoğan bebek

    Gebeler

    Yaşlılar

    Diabet veya karaciğer hastalığı olan erişkinlerde hastalığa yol açmaktadır.

    Yenidoğan sepsis ve menenjitinin en sık nedeni grup B streptokok enfeksiyonlarıdır.Bu bakteriler sıklıkla yenidoğan pnömonisine neden olmaktadır.Yenidoğan bebeklerde sık görülmektedir.A.B.D 2001 yılında 1700 yenidoğan bu enfeksiyona yakalandığı bildirilmiştir.Ülkemize ait veriler bilinmemektedir.

    Hastalık belirtileri çoğunlukla doğumu takip eden saatlerde ve genellikle ilk hafta içinde ortaya çıkmaktadır. Sepsis, pnömoni ve menenjit en sık görülen klinik tablolardır. Özellikle prematüre bebekler yüksek risk grubunu oluşturmaktadır.Geç başlangıçlı hastalık tablosunda ise enfeksiyon bir haftadan sonra başlar ve ilk aylarda görülebilir. Menenjit en sık rastlanılan klinik tablo olup, enfeksiyonun oluşumunda esas olarak grup B streptokok taşıyıcı olan annelerin rolü üzerinde durulmaktadır.

    Yenidoğan bebekte ateş

    beslenme zorluğu

    uykuya meyil veya

    uyarana karşı hassasiyet görülebilir

    Annenin öyküsü bu vakalarda son derecede önemlidir. Annede grup B streptokok öyküsü var ve doğum sırasında antibiotik alıyorsa bebek yakından izlenmeli,tanı koydurucu testlere başvurmalı veya tedavi başlanmalıdır.

    Hastalığın önlenmesinde grup B streptokok taşıyıcısı olan anneye doğum sırasında (İV) yolla antibiotik verilmesi son derece önemlidir.Anne hamilelik sırasında grup B streptokok taşıyıcısı ise, doğum sırasında veya annenin sularının geldiği zaman (erken membran rüptürü) antibiotik başlanması önerilmektedir.

    GEBELİK VE GRUP B STREPTOKOK ENFEKSİYONU

    Birçok anne adayı Grup B streptokok taşıyıcısı olmasına karşın herhangi bir belirti göstermez.Kadınların %25’i bu enfeksiyonu yaşamının herhangi bir zamanında taşıyabilirler. Annenin taşıyıcı olması hastalık anlamına gelmez,yalnız taşıyıcı annelerden doğan bebeklerde enfeksiyon olasılığı yüksektir.

    Gebelik esnasında annede bu enfeksiyon olup olmadığını anlamak için,gebeliğin 35 ile 37 haftalarında vajina ve rektumdan örnek alınarak test yapılması en doğru yaklaşımdır.Eğer anne Grup B streptokok’u yönünden incelenmemiş ve doğum eylemi başlamışsa,aşağıda belirtilen durumlarda anneye antibiotik başlanmalıdır:

    – 37 gebelik haftasından önce doğum eylemi başlamışsa

    – Erken membran rüpturu var ise (doğumdan 18 saat önce suların gelme durumu)

    – Doğum sırasında annenin ateşi varsa.

    Anneye antibiotik uygulanmasının bebek üzerinde bir yan etkisinin olmadığı vurgulanmakta,aksine antibiotik uygulanmayan bebeklerde enfeksiyon riskinin 20 kez daha fazla olacağına dikkat çekilmektedir.

    Streptokok B taşıyıcısı olan annelerin bebeği emzirmesinde bir sakınca olmadığı aksine bebek ve anne için faydalı olduğu belirtilmektedir.Grup B streptokokların aşısı mevcut değildir.

    Boğaz enfeksiyonuna neden olan streptokoklar (A grubu beta hemolitik streptokok) ile B grubu streptokokların farklı türler olduğu unutulmamalıdır.

    ANAHTAR KELİMELER:

    Yenidoğanda Grup B streptokok Enfeksiyonu.

    Gebelikte Grup B Streptokok Enfeksiyonu.

  • Yenidoğan pnömonisi yenidoğanın alt solunum yolu enfeksiyonu

    Yenidoğan pnömonisi yenidoğanın alt solunum yolu enfeksiyonu

    Yenidoğan enfeksiyonlarının önemli bir nedeni olan pnömoni,özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi kayıplara yol açabilmektedir.

    Yenidoğan pnömonisi akciğer dokusunun iltahaplanması olarak tanımlanabilir. Başlangıç bazen doğumu takip eden saatler içinde ortaya çıkar ki bu vakalar bebekteki sepsisin bir kompenenti olarak gelişebilir.İlk 48 saatte ortaya çıkan bu vakalar erken başlangıçlı pnömoniler olarak tanımlanmaktadırlar.Geç başlangıçlı pnömonide tablo başlangıçta belirgin olmayıp ilk 7 ile 14 gün içinde gelişebilir.Genellikle bu bebekler yoğun bakım ünitelerinde takip edilen ve uzun süreli endotrakeal entübasyon uygulanan yenidoğanlardır. Enfeksiyon plasenta yolu ile bulaşabildiği gibi enfekte amnion sıvısı da bulaşıma neden olabilir.Doğum eylemi sırasında annenin doğum kanalında bulunan mikroorganizmalarda pnömoniye yol açabilir.Unutulmaması gereken önemli bir nokta,amniotik sıvı ve vaginal salgıları soluyan her bebekte pnömoninin gelişmediğidir.

    Transplasental geçen enfeksiyonlarda etkenler genellikle virusler iken,doğum eylemi sırasında enfekte olan bebekler annenin vajinal florasında bulunan gram negatif bakteriler,gram pozitif bakteri ve mantarlar ile enfekte olurlar.

    Viral ve bakteriyel ajanların neden olduğu klinik tablo bronkopnömoni özelliği gösterir.Viral pnömoniler sporadik olabildiği gibi hastane kaynaklı olabilir.RSV (respiratuvar sinsitiyal virus) bebeklerdeki en önemli viral pnömoni nedenleridir.Parainfluenza ve adenoviruslarda,RSV virusları gibi pnömoni ve bronşiolite neden olurlar.Özellikle prematüre ve doğumsal kalp hastalığı olan bebeklerde klinik tablo ağır seyretmektedir.

    Yenidoğan dönemindeki pnömoninin klinik bulguları başlangıçta belirgin değildir.

    -Isı değişikliği(hipotermi veya ateş)

    -Beslenme güçlüğü

    -Sarılık

    -Siyanoz

    -Öksürük

    -Burun kanatlarının solunuma iştiraki

    -Göğüste çekilmeler izlenir.

    -Solunumun sık ve zorlu oluşu görülür.

    -Solunum sayısı artmıştır.

    -Solunum sayısının 1 dakikada 60 ve/veya üstünde olduğu gözlenir.

    Bu bebeklerde solunum sayısının takibi son derecede önemlidir.Hastalığın şiddetini belirlemede kriter olarak kullanılmaktadır.

    Muayenede akciğer bulgularını titizlikle değerlendirmek gerekir. Akciğer seslerinde azalma, hışıltı ve raller saptanabilir.

    Akciğer grafisi her vakada mutlaka incelenmelidir.Kan örnekleri alınmalı ve trakeal aspirat kültürleri yapılmalıdır.

    Tedavi etkene göre planlanmalı, antibiotik veya antiviral tedavi uygulanmalıdır. Antibiotik tedavisi kombine antibiotik tedavisi olarak başlanmalı ve hastanın kliniğine göre tedavi planlanması yapılmalıdır.Bebeklerin sıvı ve elektrolit dengesi yakından takip edilmelidir.Destekleyici tedavi titizlikle uygulanmalıdır.

    YENİDOĞAN PNÖMONİLERİ AĞIR SEYRETMEKTE VE CİDDİ KAYIPLARA NEDEN OLMAKTADIR.

    Korunmada; Anne adaylarının yakından takibi son derecede önemlidir. Daha önceki doğumlarda enfeksiyon ve prematüre bebek öyküsü olan annelerin enfeksiyon yönünden değerlendirilmesi gerekmektedir.Korunmada erken membran rüptürü tedavisi önemlidir.

    Hastane kaynaklı pnömonilerin önlenmesinde ise hastane enfeksiyonlarının kontrolü son derece önem taşımaktadır. Özellikle preterm doğan bebeklerde anneden yeteri kadar koruyucu antikor geçmemiş olması ve yenidoğanın bağışıklık sisteminin az çalışması yenidoğan pnömonisinin ağır seyretmesine yol açmaktadır.Anne sütü ile beslenme vurgulanmalıdır.Bilindiği gibi annenin geçirdiği enfeksiyonlar koruyucu düzeyde antikor oluşturmaktadır.Anne sütü ile bebeğin beslenmesi ile bu antikorlar bebeği hastalıklardan koruyabilmektedir.

    Önemle üzerinde durulan bir noktada anne adaylarını gebelik öncesi bağışıklayarak yenidoğan enfeksiyonlarının kontrol altına alınmasıdır.Bu konuda yoğun bir şekilde yapılan çalışmalar yenidoğan enfeksiyonlarından korunmanın mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

  • Çocuklarda hipnoz ve hipnoterapi

    Çocuklarda hipnoz ve hipnoterapi

    Hipnoz ile çocukların yaşadığı bazı psikolojik sorunları tedavi etmek mümkündür. Çocuklarda özellikle aşağıda sıralanan durumlarda başarılı sonuçlar alınmaktadır.

    1- Alt ıslatma(enürezis nokturna),

    2- Fobiler,korkular ( karanlık korkusu, köpek korkusu, yükseklik korkusu, okul korkusu )

    3- Dikkat eksikliği
    4- Konuşma bozukluğu ( kekemelik )
    5- Davranış bozuklukları(saldırganlık,hiperaktivite vs..)
    6- Eğitim ve öğrenme sorunları
    7- Uyum sorunları ( arkadaşlarına, okul ve sınıfına vs..)
    8- Parmak emme, tırnak yeme,tik gibi davranış sorunları

    9- Çocuk alerjileri(astım vs..) hipnoterapi ile tedavi edilebilir.

    Çocuklarda hipnoz kolaydır çünkü hayal güçleri çok iyidir, hikayelerden çok hoşlanırlar ve yetişkinlere göre daha çabuk tepki verirler.Belli bir sınır olmamakla birlikte 5 yaşından küçüklerde hipnoz uygulamak zordur. Hipnoz olması için çocuğun söyleneni anlaması ve biraz konsantre olabilmesi gerekir. Hipnoz çocuk için bir oyun gibidir. Çocukların hipnozla ilgili korkuları yoktur. Çocuklar otorite figürünü severler. Çocuklar emir almaktan, yönlendirilmekten hoşlanırlar. Bu nedenle çocukta hipnoz büyük hipnozuna göre daha kolay gerçekleşir. Ancak hipnoz yapacak kişiye güvenmesi gerekir. Hipnozun çocukta usta ellerde uygulandıktan sonra bir tehlikesi yoktur. Çocuk sorunlarını, hipnoz uygulayacak kişiye anne baba olmadan aktarır. Anne baba çocukla beraber hipnoz yapacak kişinin bir zararı olmadığı inancını yerleştirene kadar içerde kalabilir. Hipnoz öncesi anne baba çocukla konuşmalı ama asla hipnoz kelimesini kullanmamalıdır. “Seninle konuşacak, sorunlarını tartışacaksınız vs.” gibi şeyler konuşması yeterlidir.

    Hipnoza başlamadan önce çocukla bir akranı gibi konuşuruz. Asla eleştirmeden. Anne baba gibi değil. Arkadaş gibi. Onlar küçüktür ama çok zekidir. Neden buraya geldiğini biliyorsun değil mi?.. diğer çocuklarla geçinemiyorsun.. okuldan sıkılıyorsun..vs..Çocuklarla onların dilinden konuşuruz.

    Hipnoz seansından sonra anne baba bilgi almak için çocuğu zorlamamalı hatta bir takım bilgileri öğrendiği imasında bile bulunmamalıdır. Bu zorlama bir dahaki hipnoz seanslarındaki çocuk ve uygulayıcı arasındaki güveni zedeler. Güvenini sağlamak için bu çok önemli. Çocuk hipnoz seansı boyunca ne olacaksa iki kişi arasında bir sır olarak kalacağını bilmeli. Çocuklar sır kelimesini severler.

    Çocuktaki sorunların kaynağı genellikle orku , öfke, suçluluk duygularıdır. Hipnoz ortamında verilecek telkinler sorun ne olursa olsun öncelikle bu olumsuz duyguları yok edici yöndedir. Çocuk kendine güven kazanır,isteklerini ifade etmede cesaretlendirilir. Kendini sevmesinin gayet doğal olduğunu belirten telkinler, her çocuğa hipnoz olduktan sonra tekrar tekrar verilir. Bunlar hem dolaylı hem de doğrudan hipnoz telkinleridir. “Sen iyi bir çocuksun.” “Sen akıllısın. Zekisin. Herkes seni seviyor. Annen seni seviyor,baban seni seviyor,sen ne yaparsan yap onlar seni sever ve bırakmaz. Sevmeye devam ederler” gibi. Çocuk zihninde yerleşmiş tüm negatif düşünceler ortadan kaldırılmalıdır.

    Sorunu olan çocukların yüzde doksanında suçluluk duygusu yerleşmiştir. Hiç bir şey olmasa böyle bir sorunu olduğu için suçlu hisseder. Hipnoz suçluluğu ortadan kaldırır.

    ” Bu senin suçun değil. Anne babanın ayrılması senin suçun değil. Sen iyisin,babanın ayrılması senin suçun değil. Annenin sana bağırması senin suçun değil. Sen de kardeşin kadar akıllısın. Sen de herkes kadar akıllısın.”

    Davranış sorunları ise genellkile ilgi çekmek ya da kardeşi ile mukayeseden ortaya çıkar. Hipnoz halinde verilen telkinlerle çocuk çok kolay değişir.

    Hipnoz ile yapılan çözümlemeler göstermiştir ki, çocukların hayatı öğrenmelerinde, ilk yaşlarda anne ve babanın gücü inanılamaz derecede önemlidir. Ebeveyn etkisi, on yıllarca süren bir güce sahiptir. Bu etki ebeveyn eğitiminin, bakımının önemini gözler önüne sermektedir.

    Hipnoz çalışmalarının öğrettiği bir şey daha var. İyi anne baba olmak istiyorsanız daha çocuk doğmadan, hatta gebe kalmadan önce eğer içinizde size rahatsızlık veren, olumsuz işlediğini düşündüğünüz programlar var ise, öncelikle onları yok edecek çareler aramalısınız. “Ne gerek var?” diyebilirsiniz. “Benim yaratılışım bu” diyebilirsiniz. “Ben çevremle barışığım” diyebilirsiniz. Ama bilin ki tüm çevreniz kendi içindeki sorunları, çocukları üzerinde şiddet uygulayarak çözmeye çalışan anne ve babalarla dolu.

    Ne yazık ki, çocukların çok azı, karşılıksız sevgi veren ailelere sahip olma şansına sahip. İşte bu çocuklar, büyük olasılıkla, ileride kendileri de çok iyi anne ya da baba olacaklar. Anne-baba adayları böyle uygun bir çevrede büyümemiş olsa da, yapılacak şeyler var.

    Çocuk eğitimi anne karnından başlar. Yıllarca iyileşmeden sürmüş olan kronik hastalıkların hipnoz analizlerinin ortaya çıkardığı değişmez bir gerçek var. Bir canlı ana rahmine düştüğü andan 12 yaşına kadar geçen sürede en önemli olan şey nedir diye sorarsanız yanıt şu. Çocuk sizin tarafınızdan istendiğini düşünüyor mu? Ya da çocuk, o olmasaydı, sizin daha mutlu olacağınızı hissediyor mu? Tüm sorun burada yatıyor. Bilirsiniz, çocuklarına her türlü olanağı sağlayan aileler vardır. Oyuncaklar, para, özel oda, bakıcılar v.s. Ama bunları sağlayan anne babalar öte yandan çocuk ile aralarına bir mesafe koymuştur. Odasına kapatır, konuşmaz, görüşmezler çocuk ile. Hipnoz analizleri böyle anne babasından uzak mesafede yetişen çocukların, büyüdükten sonra bile bilinçaltlarında anne babasını memnun etmeye çalışan bir taraf olduğunu gösteriyor.

    Bu tip ailelerin aksine bağıran, çağıran, vuran ama yine de bütün bu hengâme arasında her nasılsa çocuklarına tam anlamıyla sahip çıkmış aileler vardır. Bu ailelerin çocuklarına verebildikleri tek mesaj, onların bir aile olduğu ve hangi tehdit altında olurlarsa olsunlar bu bütünlüğün bozulmayacağı olmuştur. Bu bozuk görünen dinamik içinde birçok sağlıklı insanın büyüdüğü gözlemlenmiştir. Böyle bir eğitim mi öneriyoruz? Tabii ki hayır. Bu karşılaştırma bize çocuk büyütülürken neyin daha önemli olduğunu gösteriyor.

    O halde, çocuk isteyen anne babalar! Öncelikle çocuğunuzu planlayın. Ve bebeğiniz anne rahmine düştüğü andan itibaren onun istenen bir varlık olduğunu hissettirin. Çocuk zihninde onun değerli bir varlık olduğunu belirleyen, ona karşı olan davranışlarınız olacaktır, söylemleriniz değil. Çocuğunuza gözlerinizi çevirdiğiniz zaman, onun bu dünyadaki varlığıyla takdir edildiğini, beğenildiğini hissetmesini sağlayın. “ SEN BİZİM İÇİN ÖNEMLİSİN VE DEĞERLİSİN”. Bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en değerli hediye budur.

  • Adım Adım Aile

    Adım Adım Aile

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller ve statüler kazandırır. Kazanılan bu roller ve statüler gereği çiftlerin bireysel yaşamlarına ve evlilik yaşamlarına direk etki edecek yeni akrabalık bağları oluşmuştur. Bu da hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurulmasını gerektiren yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmak anlamına gelmektedir.

    Akrabalık bağları ya kan bağıyla ya da evlilik yoluyla tesis edilir. Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanınadamat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar için ise annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir.

    Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşabilmesi için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine ve arkadaşları için ayırdığı zamanlar bazen eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar.

    Evlilik Ama Kiminle?

    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çoğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar.

    Bağlılık/ Bağımlılık

    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur. Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

    Kaynak: Fatma Torun REİD HEP SEVGİLİ KALALIM.

  • Kiminle Evleniyoruz?

    Kiminle Evleniyoruz?

    Evlilik iki yetişkin arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak görülür. Evlilikle birlikte her iki taraf içinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem kadın ve erkeğe yeni roller yükler. Bu durum hem erkek hem de kadın için sağlıklı ve iyi ilişkiler kurması gereken yeni akrabalar özellikle de yeni ebeveynlere ( kayınbaba- kayınvalide) sahip olmaları anlamına gelmektedir.
    Artık kadın için evlat rolünün yanına gelin rolü, erkek için evlat rolünün yanına damat rolleri eklenmiştir. Anne ve babalar içinse annelik ve babalık rollerinin yanına kayınvalide ve kayınbaba rolleri eklenmiştir. Bu roller içerisinde gelin ile kaynana arasında yaşanan ilişki sorunları ve bu sorunlar yüzünden arda kalan eşin( erkek-evlat) durumu evlilikte yaşanan sorunların önemli gündem maddeleri arsında yer almaktadır. 
    Kocası tarafından yalnız bırakıldığını, istediği ilgi ve desteği göremediğinden yakınan bir eş, benzer şikâyetler ile gelinini oğluna şikâyet eden bir anne ve onların arasında sıkışıp kalan koca – evlat rolündeki erkek. 
    Evlilikle birlikte yaşanan bu sorunlar yeni evli çiftlerin ve ailelerinin evlikle birlikte ortaya çıkan yeni pozisyonlarını yeterince benimseyip uyum sağlayamamalarından kaynaklanmakta-
    dır. İki insanın evliliğinde sadece yeni evlenen iki insanın uyumu ve ilişkileri söz konusu değil her iki tarafın ailesinin uyumu da önemlidir. Bazı erkekler “Ne serden geçme ne yardan olma” gibi bir durumla karşı karşıya kalmaktadır. Bu erkeklerin “hayırlı evlat” olma çabası evlilikle birlikte yeni sorumluluklar alması nedeni ile iki taraf arasında maddi ve manevi bir bölünme yaşamasına neden olabiliyor. Çoğu erkek “tarafsız kalma” uğruna olup bitene sadece seyirci kalıyor veya eski kaleyi (kendi ailesini) korumaya geçiyor. Bir kısmı da tamamen evlilikten uzaklaşıyor. 
    Bu süreçte kadın da eşinin ailesi ile olan bağlarını koparamadığından ve özelliklede kayınvalidesi ile olan ilişkilerinde onu yalnız bıraktığından ve yeterince destek olmadığından şikâyetçidir. “İki yıl geçti hala biz olamadık! Diye yakınır ve haklıdır da…
    Burada ilişkiyi güçlendirecek olan, iki kişinin de göstereceği gayret ve tavırdır.
    Bu gibi durumlarda erkeğin, “Haklısın canım, anemin( veya babamın, ablamın…) bazı huyları beni de rahatsız eder. Ama bana emek vermiş insanlar, bu yaşta huyları de değişmez, idare edeceğiz sende kendini üzüp durma. Önemli olan bizim ilişkimiz. Ben senin yanındayım! Gibi sözler ile eşinin yanında olduğunu söylemeli. 
    Evliliğin ilk aşamasında eşin göstereceği olgunluk ve anlayış kocasının rahatlamasına ve güvenini kazanmasına yardımcı olacaktır. Eğer eş olgun ve anlayışlı ise zaman içinde eşler arasında ilişki güçleniyor, erkek zamanla önceliği eşine, çocuklarına bu günkü yuvasına veriyor, kendi ailesine de ilgisini makul bir seviyede devam ettirerek yeni yuvası ile anne-babası arasındaki ilişki de herkesi memnun edebilecek düzeyde kurulabiliyor. 
    Aile ve İlişkinin Gelişim Basamakları; Yeni kurulan bir ailenin gelişimini bir insanın doğup büyümesine benzetirsek yeni kurulan yuvanın, ailenin göstermesi gereken ilk gelişim “biz olma” becerisini gösterebilmesidir. Gelecek yılların getireceği stres ve uğraşlara sağlam bir zemin oluşturmak için eşlerin ilişkilerine yatırım yapmaları öncelik taşır. Temel işlerin başında eşlerin birbirlerini daha yakından tanıması, farklı görüş ve alışkanlıklarda uzlaşa bilmeleri, ortak bir yaşam biçimini geliştirebilmeye hazır olmaları gelir. Bunların oluşması için çiftlerin her şeyden önce birbirlerine zaman ayırmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bundan sonra karşılıklı konuşmanın, bir birini duymanın, diyalog kurmanın öneminden söz edebiliriz. Özellikle erkeğin ailesine( annesine) ve arkadaşlarına ayırdığı zaman eşini tanımasına ve ilişki bağlarını güçlendirmesine yeterli zaman bırakmayabiliyor.

    Eğer evlilik ilişki temelli bir süreç ise ki bunda şüphe yok, ilişki de duyma temelli bir süreçtir. Duymadığınız sürece eşinizle, çocuğunuzla, ebeveynlerinizle, arkadaşlarınızla anlaşamama-anlaşılamama sorunları yaşamaya devam edeceksiniz. Karşı tarafı duymaktan kastedilen nedir? Duymaktan kastımız hissetmektir. Karşı tarafın duygularının ama en önemlisi kendi duygularınınızın farkına varmaktır. İnsan canlısı kim olursa olsun kaç yaşında olursa olsun söylenen sözlerle ve davranışlarla görünenle ilgilenmiyor ilişki içerisinde bulunduğu insanın kendisi ile ilgili neler hissettikleri ile ilgileniyor. Karşı tarafın kendisi hakkındaki gerçek düşünceleri ile enderindeki kendisine bile söylemekten çekindiği en derindeki duyguları ile ilgileniyor. İnsanlar ne söylendiği ile değil kimin söylediği, nasıl söylendiği ve ne anlatılmak istendiği ile ilgileniyorlar kısaca “saklı içerik” ile ilgileniyorlar. 

    Evlilik Ama Kiminle?
    Bence, toplumumuzda yeni evlenenler arasında ilişkinin sağlam temele oturmayışının bir nedeni de, eşlerden birinin veya ikisinin de, hala geçmiş aileleriyle “evli” olmaları. Bu nedenle de en ufak anlaşmazlıkta kendi limanlarına sığınan gemiler gibi bir birlerinden uzaklaşan çiftler az değil. Bazı durumlarda aile büyüklerinin çocuğundan kopamaması ve ya çevreyi kontrol etme ve gücü elinde tutma alışkanlığı, gençlerin evliliklerinde ilişki bağını kurmalarını zorlaştırıyor. Bu konuda en çok erkek annelerinden örnek vermek mümkün. Koruyucu –Müdahaleci anne baba rollerinin daha baskın olduğu ailelerde anneler çocukları ile evlatlarıyla bağlılık ilişkisi yerine bağımlılık ilişkisi kuruyorlar ve evlatları evden ayrılıp evlendikleri zaman çocukları ile vedalaşamıyorlar, kopamıyorlar. 
    Bağlılık/ Bağımlılık
    Bağlılık ile bağımlılık birbiriyle çokça karıştırılan çok farklı kavramalardır. Bağlılıkta ilişkiye gönüllü olarak katkıda bulunan iki kişi vardır, bağımlılıkta ise zorunluluk. İlişkide biri daha güçlüdür diğeri daha güçsüzdür. Bağımlılıkta muhtaç olma vardır, bağlılıkta özgür seçim söz konusudur. Bağlılıkta ikili ilişkinin kendine özgülüğü söz konusu iken bağımlılıkta bir olma aynileştirme, birinin diğerinde yok olması söz konusudur.
    . Bu yüzden erkeğin annesi yeni gelen kadına yani eşe evladını gönül rahatlığı ile teslim edemiyor. Oğlunun evliliğinin bağımsızlaşması, eşi olan ilişkilerinin ve bağının güçlenmesi anne için otoritenin ve gücün kaybı anlamına gelebiliyor. Bir iktidar ve sahiplenme mücadelesi başlıyor.Bu yüzden kişilik sınırları net çizilemiyor herkes herkesin zaman ve mekânının içinde. İyi niyetle ve samimiyet adına yapılan bu “kişisel hudut” sömürüsü, evliliklerin iki kişi arasında güçlenmesini örseliyor. Burada en hassas görev erkeğe düşüyor savunmaya geçmeden karşılıklı konuşabilmek ve kimin ailesinden gelirse gelsin evliliği yıpratabilecek tutumlardan el ele kaçınmak en güzeli. Bu nedenle de aile büyükleri ve arkadaşlar hem birey hem yeni kurulan aile için önemli destek sistemini oluştursalar da ilk yıllarda eşlerin en çok birbirlerini dinlemeye ve anlamaya zaman ayırmaları önemli. Güven oluşmadan farklı görüş ve ihtiyaçlar duyulmuyor, evliliğin yürütülebilmesi için gerekli olan ortak görüş ve kararlar da oluşamıyor. Evlilik ilişkisinin sınavları arasında bana göre ilk sırayı eşler arasındaki güvenin tesis edilip edilememesi oluşturmaktadır. Eşler arsında güvenin tesis edilememesi eşlerin biz olma becerisini geciktirmektedir.

    Sağlıklı evliliklerin ön koşulu nedir? diye sorulsa : “Eşlerin bir ilişkiyi sahiplenebilecek kadar sorumluluk almaya hazır, o ilişkide boğulmayacak kadar özgür olmaları,” diyebiliriz.

  • Güçlü bir bağışıklık sistemi için günde 500 ml. Anne ya da devam sütü

    Güçlü bir bağışıklık sistemi için günde 500 ml. Anne ya da devam sütü

    1- Bebek beslenmesinde anne sütünün önemi:


    Bebek beslenmesinde anne sütünün önemi sayılamayacak kadar çoktur. Fakat sacayağı dediğimiz bir üçleme vardır. Bunlar:

    a) Anne sütü hijyeniktir, yani mikrop barındırmaz buna karşılık tüm mikrop çeşitlerine karşı koruma özelliği vardır. İçinde canlı olarak koruyucu hücreler bulunur. Hastalıklara karşı antikorlar içerir. Bağırsakta bulunan faydalı bakteriler anne sütü ile beslenip çoğalırlar ve bebeği korurlar.

    b) Ekonomiktir, hiçbir masrafı yoktur, son derece besleyicidir, 6 ay boyunca başka hiç bir şey verilmeksizin (su dahil) bebeği besleme özelliği vardır.

    c) Psikolojik yararları çoktur. Anne sütü alan bebekler ileride sosyal ve psikolojik olarak daha dengeli olurlar. Daha mutludurlar. Annesini göğsünde iken ten teması onu yaşamı boyunca daha mutlu yapar. Annesi ile göz teması sayesinde otizm, hiperaktivite ve konsantrasyon bozuklukları daha az görülür.

    2- Anne sütü hangi etkenlerle azalır? Anne sütünü artırmak için ne yapmalıyız?
    Anne sütünü azaltan en büyük neden psikolojik sorunlardır. Bu nedenle anne sütü verirken anneler mutlaka huzurlu ve mutlu bir ortamda bulunmalı ve ailenin tüm fertleri ve diğer yakınları tarafından süt verme yönünde desteklenmelidir. Anne sütünün tam bir gıda olduğu, bebeği tam beslediği vurgulanmalıdır.

    Bazen de ateşli hastalıklar, organlara ait bozukluklarda süt azaltabilir. Bu durumlara daha nadir rastlanır. Sütü artırmanın en önemli yolu daha hamilelikten itibaren anne adayını süt verme yönünde desteklemektir. Ayrıca bol sıvı ve süt artırıcı çayları vermekte yarar sağlayabilir.

    3- Anne sütü olmadığı ya da yetersiz olduğu durumlarda anneler nasıl bir yöntem izlemelidir ve bebeklerini ne ile beslenmelidir?
    Anne sütünün yetersizliğine az rastlanır. Bunu anlamanın en önemli yolu bebeği yakından izlemektir. Anneyi süt verme yönünde desteklemek, süt verme yolu ve tekniklerini göstermek, çocuğun düzenli kilo aldığını tartarak izlemek önemlidir. Ender olarak sütün az geldiği durumlarda (kilo alamama, devamlı göğüste kalma isteği gibi) anne sütüne uyumlu ek formül mamalar verilebilir.

    4- Sütün bebeklerin bağışıklık sisteminin gelişmesindeki rolü:
    Anne sütünde bebeklerin bağışıklığını artıran ve sürdürülebilir olmasını sağlayan birçok hücre ve madde mevcuttur. Bunlar arasında lenfosit dediğimiz hücreler, birçok antikor ve enzimler, prebiyotik dediğimiz bebeklerin bağırsağında bulunan faydalı bakterileri besleyen maddeler sayılabilir.

    5- Bebeklerin günlük süt ihtiyacı ne kadardır? İdeal ölçü nedir?
    Bebeklerin günlük süt gereksinimi onların kilolarına göre hesaplanır. Bebeğin kilosu 150 ile çarpılırsa 24 saatteki süt ihtiyacı bulunmuş olur. Diğer bir deyimle ilk 6 ayda bebekler kilo başına 150 cc. süte gereksinim duyarlar. Örneğin 5 kilo gelen bir bebek günde 750 cc. civarında süt alırsa bu onu yeterince beslemiş olur.

    6- 6. aydan sonra ek gıdaya başlanıyor bu durumda günlük süt ihtiyacı miktarı değişir mi?
    Bebekler 4-6 ay arasında ek gıda alırlar. Bebeğin ayına göre başlangıç mamaları, devam mamaları ve veya devam sütleri verilebilir. Bu mama ve sütler anne sütüne yakın olmalı, bebeğin bağışıklığını destekleyen maddeler (prebiyotik, nükleotid gibi) içermeli ve bebeğe yeterli miktarda verilmelidir. (Örneğin günde 500-750 cc. gibi).

    7- 6. Aydan itibaren ek gıdalara başlandığında bebeklerde günlük süt ihtiyacını karşılayabilmek için nasıl bir beslenme yöntemi izlenmelidir?
    6. aydan itibaren bebeklere iyi bir beslenme programı hazırlamak gerekir. Aylık izlenimlerle bebeğin boy, kilo, baş çevresi, fiziksel, nörolojik ve psikolojik gelişmeleri kaydedilmelidir. Yeterli kalori, protein, mineral ve vitamin alımı çok önemlidir. Bunlar adapte ve formül mamalarda, kaşık mamaları ve kavanoz mamalarında yeteri kadar vardır.

    8- Anneler, bebeklerine yeterli süt verip vermediklerini nasıl anlayabilirler?
    Bebeklerin yeterli süt alıp alamadıkları fiziksel, psikolojik ve sosyal gelişmeleri ile anlaşılır. Boy, kilo ve baş çevresi aylık kaydedilmeli ve çocuklar iyi bir şekilde izlenmelidir.

    9- İştahsız ya da süte direnç gösteren bebekler için anneler ne tür beslenme yöntemleriyle günlük süt ihtiyacını tamamlayabilirler?
    İştahsızlık bebeklerde göreceli bir kavramdır. Gelişmesi normal olan bir çocukta iştahsızlık yok denebilir. İştahsız bebekler için geliştirilmiş bazı mama ve devam sütleri kullanılabilir. Günlük süt gereksinimini alan bir bebekte iştahsızlık yok denebilir.

    10- Bebek beslenmesinde 6.aydan sonra da yeterli süt tüketiminin önemiyle ilgili eklemek istedikleriniz….
    Bebek beslenmesi onların tüm yaşamını etkilediği için, bilinçli, düzenli, sürdürülebilir olmalı, anne- babalar bu yönde desteklenmeli ve cesaretlendirilmelidir. Anne sütü, ona yakın gıdalar, devam mamaları ve devam sütleri hakkında ebeveynlerin bilgilendirilmesi vazgeçilmez yaklaşım olmalıdır.

    Tüm dünya çocuklarına sağlık ve mutluluklar…

    Bebeğinizin günlük anne ya da devam sütüne ne kadar ihtiyacı olduğunu biliyor musunuz? www.sutumyeterlimi.com