Etiket: Anne

  • Emzirmenin 5 altın kuralı

    Emzirmenin 5 altın kuralı

    Her ebeveyn bebeği için en iyisini ister, sizler de bebeğiniz için en iyi olanı detaylarıyla öğrenmek için buradasınız. Konumuz anne sütünün önemi. Biz sağlıklı nesiller yaratmak istiyoruz ve hep bunun için çalışıyoruz.

    Ve size bir sır vereyim mi? Bugün bunun anahtarını cebinize koyarak bilgisayarınızı kapatacaksınız. Şu sayfadan çıkarken… tek bir mesajın asla aklınızdan çıkmamasını istiyorum. İlk 6 ay sadece anne sütü bebeğiniz için en iyisidir, ilk 6 ay anne sütü dışında su-mama-diğer sıvıların verilmesi tıbben gerekmedikçe asla önerilmez.

    Anne sütünün özellikleri:

    Anne sütü benzersiz-çok özel canlı bir sıvıdır, Tanrı’nın bir mucizesi, insanoğluna en önemli armağanlarından biridir. Bebeğin sağlıklı olarak gelişimini sağlamakla kalmaz, anneyle arasında eşsiz bir sevgi bağı oluşmasına yardımcı olur çünkü bebek anne göğsünde kendini güvende hisseder. Emzirme bebek beslenmesinin en ekonomik, hatta bedelsiz bir şeklidir.

    Canlı bir sıvı demiştik çok doğru çünkü içinde mikroplarla savaşan akyuvar dediğimiz beyaz kan hücreleri ve birçok biokimyasal maddeler içerir. Anne sütü “hazırdır-sıcaktır-temizdir”. Isıtmaya ve sterilizasyona gerek yoktur, daha da önemlisi her an ulaşılabilir. Belki komik gelebilir, ama 6 aydan sonra ek gıdalara başladığınızda bu 3 kelimenin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayacaksınız ve o zaman bana hak vereceksiniz.

    İlk 6 ayda anne sütü ile beslenen bebekler ishal, zatürre, kulak iltihabı gibi bulaşıcı hastalıklara ve alerjik hastalıklara daha az yakalanırlar ve daha sağlıklı büyürler. Gaz-kabızlık-kusma gibi sindirimle ilgili rahatsızlıklar daha seyrek görülür. Daha zeki olurlar, aynı zamanda gözün görme yeteneğini arttırır. Konuşma ve çene yapısını destekler. Ayrıca ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslemek erişkin çağında görülen, diyabet, romatizma, kanser, kalp hastalıkları gibi hastalıkları önlemede de etkindir.

    SORU: Nasıl oluyor da anne sütü erişkin çağdaki hastalıkları engelliyor?

    Çünkü anne sütü çok düzgün işleyen bir bağışıklık sistemi inşa eder. Bağışıklı sitemnde denge çok önemlidir, ne fazla ne eksik olmalı. Fazla çalışırsa alerjik hastalıklar, ileri yaşlarda romatizma diabet gibi otoimmun hastalıklar, az çalışırsa enfeksiyonlar ve kanser gibi hastalıklar daha sık görülür.

    Emzirmenin anneye faydaları

    Bu yazıyı öncelikle bebeğiniz için okuduğunuzu çok iyi biliyorum, ancak biraz kendinizi de düşünmeniz gerekir. Çünkü insanın kendisi için iyi bir şey yapması çok daha motive edici değil mi? Bunları niye söylüyorum, çünkü anne sütünün bebeğe yararlarının yanında anneler için de birçok olumlu etkileri var.

    – Bebek bekleyen tüm annelerimizin korkulu rüyasının hamilelikte alınan kilolar olduğunu çok iyi biliyorum ama üzülmeyin, emzirmek bu kiloların daha kolay verilmesini sağlar. Çünkü emzirmek ciddi bir kalori ve sıvı kaybıdır. Biraz yediklerinize dikkat edince, yani günlük normal ihtiyacımızın sadece 500 kal. üzerine çıkıp düzenli olarak bebeğinizi emzirdiğinizde, 6 ay içinde fark etmeden yavaş yavaş kilo verdiğinizi bizzat göreceksiniz.

    Emzirmek doğumundan sonra rahmin küçülmesini ve hamilelik öncesi haline dönmesini kolaylaştırır. Çünkü sütün göğüsten fışkırmasına yardımcı olan oksitosin hormonu aynı zamanda rahim kaslarının da toparlanmasını sağlar.

    Emzirme kemik erimesi ve ileri yaşlarda kalp krizine yakalanma riskini, hatta rahim ve göğüs kanseri risklerini de azaltır.

    Gelelim emzirmenin sağlıklı bir şekilde başlaması ve sürdürülebilmesi için çok önemli ALTIN KURALLARA.
    Bunlara altın kurallar diyorum, çünkü bence altın değerinde. Sadece bunların bilinmemesi veya uygulanamaması yüzünden binlerce bebeğin erken dönemde anne sütünden mahrum kaldığını biliyor muydunuz?

    1. ALTIN KURALIMIZ: Doğru zamanlama
    Bebeğin doğumdan sonra en geç bir saat içinde anne memesine verilerek emzirilmesi gereklidir. Hatta doğumhanede bebek doğar doğmaz ilk yakınlaşmanın sağlanması tam bir emme olayı gereçekleşmese bile, oldukça faydalıdır. Bebeğin emmek için en uyanık-canlı ve istekli olduğu bu dönem geçirilirse, bebekte uzun süre isteksizlik ve emzirmenin başlamasında gecikme görülebilir. Sezaryenli annelerin bile henüz kendilerine tam gelmeden bir başkasının yardımıyla bebeklerini emzirmeleri sağlanabilir.
    2. ALTIN KURALIMIZ: Doğru emzirme pozisyonu
    Emzirme pozisyonu çok önemli bir konu, yanlış bir emzirme hem bebeğin iyi beslenememesine, hem de annenin meme başlarının çatlamasına neden olur. Öncelikle memenin anatomisiyle işe başlayalım. Süt keseleri meme başında değil, kahverengi dokuda bulunur, bu yüzden tüm kahverengi doku bebeğin ağzına girip basınca maruz kalmazsa bebeğin ağzına süt akmaz, bu da bebeği kızdırarak meme başını çiğneyip zedelemesine sebep olur. Bebeğin ağzı geniş açık, alt dudak dışa dönük olmalı, bebeğin çenesi memeye dokunmalıdır. Bebeğin ağzının üzerinde görülen göğsün kahverengi kısmın büyüklüğü altta kalandan daha fazla olmalıdır.

    Ben yanlış pozisyonu da tarif etmek istiyorum, çünkü yanlışı bilirsek doğruyu kavramamız daha kolay olur. Bu öğrenmenin doğasında olan bir şey. Bebeğin ağzının geniş açık olmaması ve dudakların karşıdan bakıldığında ıslık çalar gibi gibi ileriye uzanması, alt dudağın içe dönük olması ve bebeğin çenesinin memeye dokunmaması yanlış bir pozisyondur. Bu durumda bebeğin ağzının üzerinde ve altında kalan kahverengi kısım eşittir.
    3. ALTIN KURALIMIZ: İdeal emzirme süreleri ve aralıkları
    Emzirme sırasında süt gelmesini sağlayan refleksin iyi çalışması için; emzirme süresi ilk gün her 2 göğüs 5 dk, 2. gün 10 dk, 3. günden sonra 15 dk veya daha uzun olabilir. Bir sonraki emzirmede en son emdiği memeden emzirmeye başlanmalıdır.

    Zamanında doğmuş bebek için emzirme sıklığı bebek istedikçe olmalıdır. Bu süre genellikle ilk haftalarda 2-3 saat gibidir. Ancak bazı bebekler saat başı bile emmek isteyebilirler. Bu bebeğin aç olduğu anlamına gelmez, tabi ki eğer daha sonra bahsedeceğimiz doyma belirtilerinde bir sorun yoksa.
    Erken ve düşük doğum ağırlıklı bebeklerde ise, kan şekerinin düşmemesi için bebek istemese bile 2 saattten daha uzun ara vermeden beslemeye özen gösterilmelidir. Ama daha sık olabilir, 2 saatten seyrek olmamalıdır.

    Sık emzirmenin birçok bilimsel faydası da mevcut. Ben buna göğüs-beyin otoyolu diyorum. Çünkü gerçekten bu çift yönlü bir otoyol gibidir. Annenin göğsündeki algılayıcılar bebeğin emmesiyle uyarılır, bu uyarı sinirler aracılığıyla beyinden Oksitosin-prolaktin dediğimiz 2 adet hormonun salgılanmasına yol açar. Bu hormonlar da daha sonra karşı yoldan, kan yoluyla annenin göğüs dokusuna giderek göğüse süt yap sütü boşalt emirlerini verir. Bunun pratik sonucu “Bebek ne kadar sık emerse o kadar çok süt olur”, yani bebek emdikçe süt biter inanışı kesinlikle doğru değildir. Aksine bebek emdikçe süt bitmez, artar. Arada anne sütü dışında sıvılar vermek bu doğal mekanizmayı ciddi şekilde sekteye uğratır.
    4. ALTIN KURALIMIZ: Emzirme sürecinin doğallığı…bunun bilinmesi aslında çok önemli, buna psikolojik bir kural da diyebiliriz.
    Bunu neden söylüyorum, emzirme büyük oranda doğal bir süreç, çok zor bir şey öğrenmek zorunda olmadığınızı bilin ve rahatlayın diye.
    Anne bebeğe uygun pozisyon vermeyi bebek ise memeyi nasıl tutacağını öğrenir. Bunun dışında gerisi tamamen bebekte doğuştan içgüdüsel olarak var olan reflekslerin işi. Nedir bu refleksler?

    · Arama refelksi: Bebeğin yanağına değince kafasını o tarafa çevirir, birşey dudaklarına değince bebek ağzını açar dilini aşağı ve öne uzatır,

    · Emme refleksi: Damağa bir şey değdiğinde, bebek emer.

    · Yutma refleksi: Ağız sütle dolunca bebek yutar.

    5. ALTIN KURALIMIZ: Sütün yettiğinden emin olmak, anneye huzur verir. Aslında bu da psikolojik bir kural, çünkü annenin rahat olması huzurlu olması bu konuda kendinden emin olması sütünü arttıran bir faktördür. Bir bebeğin emdikten sonra doyduğunu anlayabileceğimiz basit birkaç belirti mevcut. Öncelikle doyan bir bebek emdikten sonra aranmaz, rahatlar ve kolaylıkla uykuya geçer. Tabii ki gaz nedeniyle huzursuz olan bebekleri bu kategoriye almamak gerekiyor. Günde 4-5 kez çiş ve en az 3-4 bez de dışkılı olur, bazı bebekler ilk aylarda günde 7-8’e kadar kaka yapabilir, bu ishal değildir. 1-2 aydan sonra da bazı bebekler bunu günde bire hatta 3-5 günde bire bile indirebilir, bu da kabız değildir.
    Anne sütünün yeterli olduğundan emin olmanın daha bilimsel ve sayısal yolları ise doktorunuz tarafından değerlendirilir. Bebeğin büyümesinin değerlendirilmesidir. Pratik olarak iyi beslenen bir bebek ilk 6 ay içinde haftada 150-250 g kilo alır. 5 ayda doğum kilosunun yaklaşık 2 katına, 1 yaşta 3 katına çıkar.

    İlk 6 ay içinde boyu her 3 ayda 8cm, 2. 6 ayda ise her 3 ayda 4 cm uzar kabaca ilk 1 yıl içerisinde ortalama boyu 25 cm uzar. Yani 50 cm doğan bir bebek 1 yaşında 75 cm olur. Baş çevresi ilk 1 yıl içinde ayda 1cm genişler. Yalnız lütfen bunların ort. değerler olduğunu unutmayalım, asla kesin kural değil, bu değerlerin altı ve üzeri de genellikle normaldir. Lütfen bebeklerimizi başkalarının bebekleriyle karşılaştırmayalım. Tabii ki boy-kilonun belli bir oranda olması gerektiğini hatırlayalım, 2 ölçüyü birlikte değerlendirelim. Çünkü bebekler arasında büyüme potansiyeli açısından çok geniş aralıklı kişisel farklılıklar mevcuttur. O yüzden, bebeğinizin büyüme durumu hakkında en yetkili ağız onu devamlı takip eden doktorunuzdur.

  • ANNELİK DUYGUSU

    ANNELİK DUYGUSU

    Annelik çok tipik davranış kalıplarının sergilendiği fizyolojik ve psikolojik bir durumdur. Yeni anne olan kadında bebeği doğar doğmaz gözlenen davranış değişiklikleri “annelik davranışı” olarak isimlendirilmekte ve bu davranışlar bebeğin bakımını ve korumasını temin edici olmaktadır.Hamilelik süreci kadını anne olmaya hazırlayan en önemli dönemdir, doğumla birlikte de “annelik davranışlarını” göstermesini başlatan hormonlar salgılanmaktadır.

    Annelik Davranışları

    Yapılan araştırmalar anne olan kadının beyinde en çok endişe, kaygı ve risk saptamayla ilgili bölgelerin daha fazla çalıştığını göstermektedir. Bu da annelik davranışlarının kadın beyninde programlanmış olduğunu göstermekle birlikte,anneliğin kolay girilen bir ruh hali olmasını açıklamaktadır. Dolayısıyla annelerde bebeğe adapte olmak için doğal bir avantaj söz konusudur.

    Annelik davranışı esas olarak genetik ve hormonal etkenlerle tetikleniyor olsa da, yapılan araştırmalar, anneliğin tümüyle içgüdüsel bir yetenek olmadığını, annelik duygusunun ve davranışının, büyük ölçüde çocuk sahibi olduktan sonra geliştiğini göstermektedir. Hamilelik sırasında başlayan ve bir ömür boyu sürecek olan bu ilişkideki en önemli nokta “bebek sahibi olmaya” yani anneliğe hazır olmaktır. Çünkü annelik insan hayatında çok özel, bir insan için çok sayıda fedakârlık ve sorumluluk gerektiren, küçümsenmemesi gereken güçlü bir duygudur.

    Hamilelik ve Değişen Öncelikler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik; bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar ve hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelikle daha da belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylardaki ilk yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar, iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocukları ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Hal böyle olunca gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir.

    Tüm amaç çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması ve iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirilerek, yeterli hissetmeye ihtiyaç ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.Artık bir ömür boyu sürecek yeni bir rolü vardır: Annelik ve artık sadece kendisinden sorumlu olmamakta,en az kendisi kadar düşünmesi gereken bakıma muhtaç bir canlıya karşı da aynı sorumluluğu alması gerekmektedir.

    Sosyal hayatını kısıtlama ya da öncesinde sosyal hayatında sıklıkla dışarda aktiviteler yer alırken artık tercihini güvenli ev ortamına yönlendirmesi, ev içi yemek-temizlik gibi düzenin çoğu şeyden önce tutulmaya başlanması, yeni rolüne adapte olmasını ve başarıyla gerçekleştirmesini kolaylaştıracak tüm destek sistemlerinin harekete geçirme odaklı davranışlar bu döneme özgü öncelik değişimleridir.Diğer yandan annelik becerilerini geliştirilmesi, çocuk yetiştirme, çocuk gelişimi ve iyi bir anne çocuk ilişkisi kurmanın yolları gibi konular ön plana çıkmaya başlamaktadır.

    Bu süreçte çocuğun temel ihtiyaçlarının giderilmesi dışında psikolojik-sosyal gelişimine katkı sağlayacak, bir bakıma aile içi eğitimin de başladığı sorumlulukların ön plana çıktığı görülür ve çocukla yaşanılan güzel deneyimler odak noktadır. Aynı zamanda bu dönem, annenin de “çocuğuna sarılmasının, onun kokusunu içine çekmesinin, onunla geçirdiği özel vakitlerin” temel ihtiyacı haline geldiğini fark ettiği de bir dönemdir.İlişkide verici olma sorumluluğu annede olsa da ilişki daha karşılıklıdır ve çocuk annenin hem duygusal hem sosyal beklentilerini karşılamak için pek çok şey yapar. Anne ve çocuğun dönüşümlü olarak birbirinin istek ve ihtiyaçlarına cevap verme şeklinde devam eden bu ilişki de yaşam boyu sürer. Çocukla deneyimlenen bu karşılıklı sevgi temelli ilişki esasında kadının kendi daha değerli görmesine, kendiyle ilgili temel inançlarının daha da olumlu bir hal almasına sebep olan da bir deneyimdir.

    Dolayısıyla bir çocuk yetiştirmenin kadının yaşamına kattığı bu anlam, çocuksuz bir kadınken yaşaması pek de mümkün olmayan bir tatmindir. Diğer yandan annelik; duygularını, çocuksuz bir kadınken olduğundan daha yoğun yaşamayı da beraberinde getirmektedir.Bu oldukça sık gözlemlenen, yakın çevre tarafından da gözle görülür bir şekilde fark edilen ve çoğu anne olan kadında görülen bir durumdur. Bu durum kadının manevi dünyasını zenginleştiren, duygularının daha iyi farkına varmasına ve ilişkilerinde paylaşıma daha gönüllü, daha pozitif, daha şefkatli ve anlayışlı olmasına katkı sağlamaktadır. Ve kadının tüm kişiler arası ilişkilerine olumlu etkiler. Diğer bir taraftan annelik “bebek sahibi olmaya” karar verdiği anda başlayan, hamilelik süreci ve sonun da doğumla giderek artan, çocuğuna en iyisini verebilme konusunda güçlü bir motivasyon oluşturmaktadır.

    Bir bakıma çocukluğunu bir tarafa bırakmak gibi hissedilse de, bu motivasyon çocuksuz bir kadınken belki de hiç deneyimleyemediği kadar “yaşama dört elle tutunmayı” teşvik eden güçlü bir duygudur ve tüm hayatına yansır. İlk başlarda onu neyin beklediğini bilememenin verdiği kaygı ve endişe gibi duygular anne olan kadını oldukça hassas, korkmuş, çaresiz, sıkışmış gibi hissettirse de;çocuğa bakımla ilgili giderek gelişen becerileri ve çocukla karşılıklı gelişen ilişkinin ona yaşattığı olumlu katkılarla hayata karşı duruşunu sağlamlaştırır.

  • Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Hamilelik Sonrasında Kadında Psikolojik Değişimler

    Anne olmaya karar veren bir kadının hayatındaki pek çok öncelik bu kararı vermesiyle birlikte değişmeye başlar hiç kuşkusuz yaşamında önemli fedakârlıkları göstermesi gereken yeni bir süreçtir. Hamilelik sırasında anne adayları hormonal değişiklikler, stres ve fiziksel değişimlerinden dolayı farklı bir psikoloji yaşarlar. Anne adaylarının tümü bu süreçte “hamilelik nasıl olacak”, “doğum nasıl olacak”, bebek nasıl olacak” gibi bazı endişeler taşırlar. Anne adayı, kendisini nasıl bir deneyimin beklediğini bilmemenin sonucu olarak heyecanlı, kaygılı bir belirsizlik dönemi yaşar. Ayrıca bu dönemde birçok kadın hormonal değişikliklere bağlı olarak kontrol edemedikleri iniş-çıkışlar yaşarlar. Ani ağlama krizleri, aşırı duygusallık, ilişkilerde alınganlıkların artması, zaman zaman biyolojik sebepler zaman zaman da psikolojik sebeplerden dolayı farklı duygu durumları yaşarlar. Bazen mutsuz, bazen endişeli, bazen aşırı alıngan olurlar.

    Hamilelikle belirginleşen bu değişim sürecinin, doğumdan sonraki ilk aylarda görülen yansıması genellikle çocuğunun sağlığı ile ilişkili kaygılar ve iyi anne olup olmadığı düşünceleri gibi çocuğu ile alakalı yoğun zihinsel uğraşlar şeklinde başlar. Bu durumda gereksizken bile sık sık çocuğunu gözetleme, evin temizliği, yiyecek ve içeceklerin hijyeni gibi konulara aşırı eğilme gibi düşünce ve davranışlar sık gözlenmektedir. Tüm amaç; çocuğun ilk günlerde tehlikelerden korunması, iyi bakım alması ve bir yandan da yeni yaşam düzeninin organize edilmesi olmaktadır. Esas öncelik çocuğundadır. Diğer taraftan da annelik becerilerini geliştirerek yeterli hissetme ihtiyacı ön plana çıkar. Dolayısıyla anne olan bir kadının hayatında pek çok önceliğin yer değiştirmesi de çoğunlukla bu dönemde belirginleşmektedir.

    İkinci Bir Hamilelik İçin Psikolojik Doğru Zamanlama Nedir?

    Genellikle her çift kendilerine ait sebeplerden dolayı bebek yapar. Hayallerini gerçekleştirmek, evlilikteki doyumu artırmak, eşi-kaynak aileyi-ilk çocuğu yani; bir başkasını memnun etmek ya da biyolojik saati geçeceğine inandığı için bebek sahibi olmak isterler. Bu sebeplerin; hamilelik, doğum ve anne-bebek ilişkisi üzerinde çok önemli etkileri vardır. Çünkü bireyler çocuk sahibi olma sebeplerine göre “çocuk sahibi olmak” kavramına farklı noktalardan bakar ve farklı tanımlamalar yaparlar. Dolayısıyla psikolojik anlamda ideal zamanın en doğru tespiti erkeğin de arzusuyla birlikte özellikle annenin ikinci çocuğa hazır olması ve bunu gerçekten istemesidir. Çünkü her ne kadar anneye yardımcı bir eş söz konusu olsa da, hamilelik sürecinin psikolojik etkileri ve özellikle 0-3 yaş sürecine kadar birincil bağlanma nesnesi çocuk için annedir. Ve en büyük iş anneye düşmektedir.

    Annenin önceki hamileliğinden sonra yaşadığı stresten kurtulması ve vücudunda gerekli besinleri geri kazanması için zamana ihtiyaç olduğu gerçeğinden yola çıkarak, çoğu bilimsel araştırma bir önceki bebeğin doğumdan sonra 18-23 ay beklemenin önemine işaret etmektedir. Bu süre bir sonraki hamileliğin sağlıklı olarak başlamasına neden olmaktadır. Altın zamanlama ise; ilk çocuğun 4 yaşındayken ikinci hamilelik sürecinin başlamasıdır. Bu zamanın yeni bir bebek için ideal olabileceği düşünülmesinin sebebi de, 4 yaş üstü çocukların anne babalarının ilgilerine çok ihtiyaçları olmadan vakit geçirdikleri ve kendine ait bir hayatları olduğu gerçeğine dayanmaktadır.

    İkinci Çocuk Kararıyla İlgili Eşler Arasında Farklı Görüşler Varsa Ne Yapılmalıdır?

    Bebeğin doğumundan sonra genellikle kadın ve erkek farklı zorluklar yaşarlar. Doğumdan sonra erkeklerin en fazla sorun olarak hissettikleri konular; ailenin geçimini sağlamak, uykusuzluk ve yorgunluk, günlük işlerin artması, kayınvalide ve kayınpeder müdahaleleri, kendine ayırabildiği zamanlarının ve sosyal aktivitelerinin kaybı, eşinin cinsel ilgisinin azalması etrafında yoğunlaşır.

    Kadınlar ise genellikle uykusuzluk ve yorgunluktan, vücutlarından ve kişisel görünümlerinden, annelik becerilerini ve yeterliliklerini sorgulamaktan, beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan ani duygu değişimleri ve kaygılardan, artan ev işlerinden, yeni roller ve sorumluluklara uyum sağlamada yaşadıkları güçlüklerden ve bebekten önce çalışıyorlarsa iş hayatlarındaki değişimlere ayak uydurabilmekteki zorluklardan şikayet ederler. Bu nedenle ilk çocuk gibi ikinci çocuğun kararının ortak verilmesi evlilikte karı-koca rollerin devam edebilmesi ve evlilik doyumunun devamı için önemli bir noktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı eşler arasında ikinci çocuğu istemeyen tarafın bu nedenin altındaki; kaygı, endişe, hazır olmama sebeplerinin açıkça eşler arasında paylaşılması, sunulan nedenleri ortadan kaldırabilecek ortak çözüm yolları aranması, eşlerin asla bu konuda diğerinin ihtiyaçlarını göz etmeden tek başına karar vermemesi oldukça önemlidir. Ciddi uzlaşmazlıkların olduğu noktada aile terapisinden yararlanmak faydalı olabilecektir.

    İkinci Çocukla Birlikte Çiftler Neleri Göze Almalıdırlar?

    Eşlerin evliliklerinden aldıkları tatmin düzeyi ve buradan duygusal olarak beslenebilmeleri sağlıklı aile için en önemli noktadır. Ayrıca bu birlik ve tatmin noktası eşlerin bebeklerine gösterecekleri sevgi düzeyini de etkiler. İkinci çocuğun dünyaya gelmesiyle birlikte ilk çocuk deneyiminden çoğu konuda anne babalar tecrübe sahibi olmuşlardır. Bu durum oldukça avantajlı bir durumdur. Ancak tecrübeye rağmen her yeni bebek evde maddi ve manevi anlamda görev ve sorumluluklarda artışa sebep olacaktır. Bunlar beklenen, deneyimle de artık daha kolay ön görülen normal durumlardır. Burada önemli olan doğumdan sonraki dönemde beklenebilecek ve doğal olan sıkıntıları yaşarken dahi evliliğe sahip çıkabilmek için uğraşmaya devam etmektir. Bu da ancak anne-babaların karı-koca rollerini doyumlu bir şekilde sürdürebildiği koşullarda sağlanacaktır.

    Zamanı geldiğinde bebeğin doğumundan sonraki keyifli günlere mümkün olduğu kadar çabuk dönebilmek, çocuklara ve kendimize sağlıklı, mutlu yuvalar sunabilmek için;

    1-Eşiniz istiyor, aile büyükleri talep ediyor diye, çocuğunuzun mutlaka bir kardeşi olmalı diye çocuk sahibi olmayın.

    2-Asla evliliğinizi kurtarmak için çocuk sahibi olmayın. Çocuk sahibi olmak bir yandan çok güzel ancak bir yandan da oldukça stresli bir durumdur. Sağlıklı, mutlu, doyumu tatminkar düzeyde olan bir karı koca ilişkisinde çocuk konusu gündeme gelmelidir. Önce evliliğinizdeki sorunları düzeltmeye öncelik verip, sonra bu konuyu eşinizle birlikte ele alın.

    3-Bebekler, çocuklar verdikçe almaya ve daha da fazlasını istemeye doğuştan hazırdı. Bebeğinizle çocuklarınızla ilgilenirken eşinizin hayatına eşlik etmeyi unutmayın.

    4-Çocuklarınız ve sağlıklı aileler için en önemli koalisyon; eşinizle kurduğunuzdur. Eşler arası uyum, mutluluk ve doyum sağlıklı ailenin temel taşıdır.

    5-Çocuklarınızla kuracağınız ilişki eş ilişkinizin yerine geçmemelidir. Eş ilişkinizde tatmin edici olmayan durumlar varsa buradaki boşluğu çocuklarla değil eşinizle birlikte gerekirse destek olarak kapatmalısınız.

    6-Bir çocuğa psikolojik olarak verilecek en güzel hediyenin, anne babası arasında aynı zamanda keyifli bir karı koca ilişkisinin olduğunu görebilmesi olduğunu unutmayın. Çocuğunuz için evliliğinizi, eşinizi ihmal etmenin kimseye faydası olmayacaktır.

    7-Daha iyi anne-baba olabilmek için, daha az kadın-erkek, daha az karı-koca olmak zorunda değilsiniz. “Kadın” ve “erkek“ olmak, “karı-koca” olmak ve “anne-baba” olmak arasında bir denge kurmaya gayret edin.

    8-Bebeğinize rağmen hobilerinize, kişisel zevklerinize sahip çıkmaya gayret edin. Mutlu çocuk mutlu anne baba demektir.

  • Süt veren annelere kafein uyarısı

    Anne sütü bebekler için en mükemmel besindir. İçerdiği bağışıklık sistemini güçlendirici maddeler hala birçok mamada yüzde yüz oranında yer almamaktadır. Ancak mucize besin olan anne sütü, bazen yarar yerine bebeğe zarar da verebiliyor. Süt veren annelerin aşırı kafein tüketimi, mucize besin olan anne sütünü zararlı bir besin haline getirerek, bebeklerde reflü başta olmak üzere birçok hastalığa davetiye çıkarmaktadır.

    Süt Veren Annenin Tükettiği Kafein, Bebekte Reflüyü Tetikliyor…

    Anne sütü bebekler için en kusursuz besin kaynağı olmakla birlikte, içerdiği bağışıklık sistemini güçlendirici besinler bugün, hiçbir mamada yüzde yüz oranında bulunmamaktadır. Her annenin sütü bebeğine özeldir ve onun ihtiyaçlarını en iyi şekilde giderecek özellikte doğa tarafından ayarlanmıştır. Ancak mucize besin olan anne sütü, bazen yarar yerine bebeğe zarar da verebilir, özellikle de emzirme döneminde anne, beslenmesine dikkat etmiyor ve bolca kafeinli gıda tüketiyorsa…

    Süt veren annelerin kafein yönünden zengin olan çikolata başta olmak üzere kakaolu gıdalardan ve kahveden uzak durması bebeklerinin sağlığı açısından çok önemlidir. Bebeklerde ilk iki yaşta mide başı normalden daha gevşektir. Kafein de genel anlamda mide başını gevşeten ve midede asit salgısını arttıran bir maddedir. Süt veren anneler, kafein içeren gıdalar tüketiyorsa bu doğrudan bebeği de etkilemektedir. Bebek de anne sütü kanalıyla, bol miktarda kafein almaktadır. Bu da bebeğin reflü olmasına ve ilerleyen zamanlarda reflüye bağlı diğer hastalıkların ortaya çıkmasına kaynaklık etmektedir.

    Sütünüzü Artırmak İçin Çikolata ve Kakaolu Gıdalar Tüketmeyin!

    Anneler sütlerini artırmak için tatlı olarak bol çikolata tüketmeyi tercih edebiliyor. Oysa bu, bebeğin sağlığı için son derece zararlıdır. Bir de çikolatanın yanında kahve de tüketiliyorsa, aşırı kafein tüketiminden dolayı bebek için durum daha da vahim bir hal al almaktadır. Özellikle de bu gıdaları tükettikten sonra bebeği emzirip ardından uyutmak reflüye en çok neden olan durumdur. Çünkü bebek yatar pozisyona girdiğinde mideden yukarı doğru olan kaçak, daha belirgin hale gelir ve bu da reflü oluşumunu tetiklemektedir.

    Reflü, Zamanla Yerini Solunum Yolu Enfeksiyonlarına Bırakabilir!

    Reflü doğumdan sonraki ilk altı ay içinde yüzde altmış oranında görülürken, hastalık fışkırır tarzda kusmalar ve kilo alamama şeklinde seyreder. İki yaşına doğru bebeğin mide başı güçlendiğinde aşırı kusmalar çoğu zaman son bulsa da geriye iz olarak; sessiz reflü adı verilen ve ilerleyen yaşlarda çocukta tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan bir durum ortaya çıkar. Sessiz reflü genellikle ağız kokusu, gece yastığa ağızdan salya akması, hıçkırık, ses kısıklığı, iştahsızlık gibi belli belirsiz bulgularla tanınır. Özetle; gıda alerjisi olsun ya da olmasın süt veren annelerin kafein ve çikolatadan uzak durması şarttır.

    Sütünüz Arttırmak İçin Bol Su Tüketin, Uyuyun Ve İstirahat Edin…

    Süt veren annelerin sütünü arttırmak için tatlı tüketmek yerine, tek ihtiyacı bol su tüketmek, uyumak ve istirahat etmektir. Çikolata ve benzeri kakaolu gıdalar sütünüzü arttırmak yerine bebeğinizi sağlığından edebilir.

    Süt Veren Annelere Öneriler;

    1- Özellikle süt yapar diyerek bol çikolata ve türevlerini tüketmekten kaçınılmalı

    2- Kafein içeren kahve, kolalı içecek gibi gıdalardan uzak durulmalı

    3- Süt yapar diye şekerli gıdayı çok tüketmekten kaçınılmalı

    4- Bol su tüketilmeli

    5- Mutlaka gün içinde ve gece vakitlerinde bebeği güvenilir birine teslim ederek istirahat edilmeli. Uyku sütü artıran en değerli yöntemdir.

  • ANNE MİSİN?

    ANNE MİSİN?

    Merhabalar, ilk yazımızın konusu tabi ki Annelik…

    Annelik, kişinin tüm hayatının, iç dünyasının değişmesini ve yeni tercübeler kazanmasını sağlar. Bebeğin fiziksel olarak doğması gibi annenin de psikolojik olarak doğması gerekir. Annenin bu doğumu aslında onun yeni kimliğidir. Nasıl hepimiz farklı karakterlere sahipsek işte bu yeni kimliğimiz de farklı bir şekilde ortaya çıkıyor ve bu da biraz zaman alıyor.

    Anne olmak her kadının zihin dünyasında gerçekleştirdiği emekle, bu emeğin derin ve özel bir deneyim alanı olan anneliğin zihin yapısına yol açmasıyla başarılır. Anneliğin zihin yapısı doğumhanede bebek ilk ağladığı zaman oluşmaz. Bebeğin gerçek doğumundan önceki ve sonraki aylarda çoğalan emeklerle yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu içsel dünyanın aşamalarını fark etmek önemlidir. Unutmamalısınız ki anne olmaya hazırlanırken, hayatınızda hiçbir şeye benzemeyen bir deneyim ile karşılaşabilirsiniz.

    Taze bir anne olarak söyleyebilirim ki; korktum, hayal ettim, umut ettim. Bunlar da hislerimi ve yaptığım işleri etkiledi. Bebeğim doğduğu zaman bazı değerlerimi tekrar düşünme fırsatı buldum (İlk zamanlar çok yorucu olan bu yeni hayata alışırken nasıl fırsat buldun derseniz o fırsatı siz kendiniz yaratmak zorundasınız ☺ ). Sonra gördüm ki tercihlerim ve zevklerim de değişmeye başladı. Şaşırtıcı belki ama bazen geçmişteki ilişkilerimi gözden geçirip değerlendirme fırsatı buldum. Böylece annelik zihin yapım oluşmaya başladı. Bebeğimi büyütmek, oyun oynamak,uyutmak, beslemek ve en önemlisi hayatımıza yeni giren o minicik elleri olan pamuk insanı sevmek …

    Bu oluşan zihin yapımız bizim için neyin en önemli olduğunu, neye karşı duyarlı olduğumuzu, neyi hoş neyi heyecanlı neyi korkutucu bulduğumuzu belirliyor.

    • Peki bu zihin yapısı kayboluyor mu?

    Hayır, hiçbir zaman kaybolmuyor. Bazen özellikle de bebeğimiz kendi ihtiyaçlarını karşılamaya başladığında değişiyor ama ihtiyaç anında tekrar ortaya çıkıveriyor. Mesela tehlikeli bir durum sezdiğimiz an hemen annelik zihin yapımız devreye giriyor. Yani İlk başlarda fazlaca yaygın ama daha sonra seçilmiş durumlarda devreye giriyor diyebiliriz.

    Annelik ile değişiyoruz ve bir daha asla bebeğimizden önceki kişi olamıyoruz. Bunu ben değil araştırmalar söylüyor o yüzden inanın derim ☺

    • Şimdi ne mi yapalım?

    Hadi anne olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu bir kez daha düşünelim ve her anın değerini bilelim; çünkü dünyanın en güzel şeyi şu an sizinle…

    Evet zor, kolay değil kabul ediyorum ama değmez mi?

    Biz hep sizinleyiz! Zorlandığınız an bizimle iletişime geçebilirsiniz. Hayattan zevk almaya kaldığımız yerden beraber devam ederiz.

  • ÇOCUKLARIMIZ İLE BİRLİKTE EĞLENCELİ ZAMAN GEÇİRMEK

    ÇOCUKLARIMIZ İLE BİRLİKTE EĞLENCELİ ZAMAN GEÇİRMEK

    Anneler telaşlı. Hem ev kadını, hem anne hem de iş kadını.H epsinden bir parça ve hepsini mükemmel yapmak istemek,bir de kendimize vakit ayırmak…

    Şimdi öncelik sıramızı belirleme zamanı !

    Bruce D. Perry’nin yaptığı araştırmada normal bir şekilde ilgili ile büyüyen 3 yaşındaki çocuk ile ihmal edilen 3 yaşındaki bir çocuğun beyin fotoğrafları çekilerek beyin gelişimleri karşılaştırılmış ve sonuçlar çok çarpıcı.İlgi ile büyüyen normal bir çocuğun beyni daha büyük ve karanlık, boşluklar daha azken ihmal edilen çocuğun beyni neredeyse diğerin yarısı kadar olduğu gözlemleniyor.

    Genelde anneler hiçbir şeye vakit ayıramadıklarını söylerler. Çözüm basit aslında sizlere sunacağım birkaç öneri ile hem çocuğunuzla bir şeyler paylaşarak eğlenceli vakit geçirebilirsiniz. Hem çok yorulmadan kendinize ve çocuğunuza aynı anda vakit ayırmış olacaksınız.

    Peki ev temizliği?

    Tertemiz bir ev bazen harcanmış bir hayat olabiliyor. Tabi ki çocuğunuz içinde aynı şey geçerli. Bir çocuk danışanım ile görüştüğümde;

    Annenin mesleği nedir? diye sormuştum.

    Bana temizlikçi olduğunu söylemişti.

    Çünkü annesi hep evde temizlik yapıyordu. Aşırıya kaçmadan gerektiği kadar temizlik ,çocuklarımız ile daha fazla oyun ve eğlence.

    Çocuklarımız yetişkinleri kendilerine model alırlar. Bu bazen anne bazen baba, abla, abi, kuzen olabilir. Eğer sürekli televizyon izleyen biri varsa çocuklarımızda bunu örnek alacaktır. Eğer sizde çocuğunuzun çok fazla televizyon izlediğinden ya da bilgisayar başında saatlerce durmasından şikayetçi iseniz önce bir ev ortamınızı inceleyerek işe başlayabilirsiniz. Analiz edin o zaman göreceksiniz ki ev de bunu destekleyen bir şey var. Bunları değiştirebilirsiniz.

    • Çocuklarımızın ilgi alanlarını biliyor muyuz?
    • Nelere yeteneği var?
    • Bunu öğrenmek için küçük bir oyun oynayabilirsiniz?

    Yeteneklerini, ilgi alanlarınızı birbiriniz ile paylaşacağınız sorular hazırlayıp, bu soruların cevaplarını kağıtlara yazabilirsiniz. Daha sonra bu kağıtları birbiriniz ile değiştirin. Her soru ayrı kağıtlarda olsun ki cevaplar daha dikkat çekici olsun. Aynı şeyleri sevmek zorunda değilsiniz ama onun sevdiği sanatçının şarkılarından bir cd yapıp ona verdiğiniz zaman onun nasıl mutlu olacağını göreceksiniz. Böylece onun mutlu olmasını sağlayarak hem birbirinizi daha yakından tanımış olacaksınız hem de vakit geçirmiş olacaksınız.

    Birlikte bir hobi edinebilirsiniz.

    • Yemek yapmak,
    • Spor yapmak,
    • Yürüyüş, yüzmek,
    • Kolye ya da bilezik yapmak,
    • Fotoğraf çekmek.

    Burada amaç hem birlikte olmak hem de aynı anda sevdiğiniz bir şeyi yaparak zaman geçirmek.

    Kısa bir günün özeti. Soru sormadan, eleştirmeden… Günün nasıl geçti? sorusunu gerçekten onu önemsediğiniz için sormayı deneyin. Acaba bugün benden gizli bir şey yaptı mı diye sorarsanız ve çocuğunuz bunu hissederse gerçekçi olmaz, size olan güveni yıkılabilir. Mesela o gün çocuğunuz kötü bir olay yaşamışsa onu eğlendirmek için kendi çocukluğunuzdan komik anılarınız ile anlatabilirsiniz. Böylece bir daha bir olay yaşadığında aklına ilk siz geleceksiniz ve önce size anlatacaktır.

    • Beraber bir aktiviteye başlayın.

    Bir yap-boz olabilir.

    Bu yap-boz bittikten sonra birbirinize bir tatlı yeme sözü verin.

    Ödülünüz olsun.

    O tatlıyı bir şeyi başarmanın verdiği haz ile yediğinizde daha lezzetli olduğunu göreceksiniz.

    Mesela bir gazete çıkartabilirsiniz. Evin haberlerini yazabilirsiniz. Günlüğün daha eğlenceli hali de denebilir. Resimlerinizi yapıştırabilirsiniz. Gittiğiniz yeri anlatabilirsiniz, analiz edebilirsiniz. Hem neler yaşadığınızı, neler hissettiğini paylaşmış olacaksınız hem de bunu eğlenceye çevireceksiniz.

    Her zaman faaliyet bulmaya da gerek yok. Çocuğunuz bazen yaratıcığı ile size zaten yön verecektir. Buna izin verin. Eminim fikirlerine çok şaşıracaksınız.

    Zamanla göreceksiniz ki birlikte geçirdiğiniz zamanların süresi daha uzun olmaya başlıyor ve televizyon izlemekten daha eğlenceli bir hal alıyor.

    Bu da mutlu ve bir arada aile demek değil mi zaten?

  • Bebeklerde kolik

    BEBEKLERDE KOLİK

    Kolik yaşamın ilk 3 ayında bebeklerde görülen ve bir hastalığa bağlı olmayan şiddetli ağlama nöbetleridir. Yaşamın ilk 3 ayı diğer aylara gore bebeklerin daha çok (günde 2 saate kadar süren) ağladıkları bir dönem olduğundan “şiddetli ağlama” için kesin bir tanım yapmak zordur. Ancak kolik ağlaması olan bebekler daha uzun (günde 3 saatten fazla) ve daha sık ağlarlar. Bunun yanı sıra kolik ağlamasını diğer ağlamalardan ayırt ettiren bazı özellikler de vardır:

    – Kolik ağlaması gün içinde aniden ve genellikle aynı saatte başlayıp biter ve daha çok akşam saatlerinde görülür

    – Normal ağlamalardan farklı olarak bebek acı çekiyormuş gibi kendini kasark, ıkınarak ve yüzünü kızartarak ağlar.

    – Ağlamaya vücutta kasılmalar eşlik eder ve bebeği sakinleştirmek oldukça zordur.

    – Sıklıkla bebeğin gaz çıkarması veya kakasını yapması ile ağlama nöbeti sonlanır.

    Çok sık karşılaşılan bu problem, yenidoğan bebeklerin yaklaşık %40’ında görülür. Genellikle doğumdan sonraki ilk 3-6 haftada başlayan ağlama nöbetleri bebek 3-4 aylık olduğunda azalarak geçer. Hem bebek hem de aile için ciddi bir stress kaynağı olan bu ağlama nöbetlerinin nedeni bilinmemekle beraber buna neden olabilecek nedenleri aile gözden geçirmelidir:

    – Bebeğin aç olması,

    – Fiziksel acıya yol açacak nedenlerin olması (kıyafet veya bezin sıkması, soğuk, fazla sıcak, saçının bir yere takılması, bezinin ıslak veya kirli olması vb.)

    – Bebeğin yorgun olması veya fazla fiziksel temas (sevmek, hoplatmak, öpmekvb) sonucu uyarılması

    – Besinlere karşı duyarlılık veya alerji (özellikle anne sütüne ek formula alan bebeklerde akla getirilmelidir)

    Sadece anne sütü alan bebeklerde annenin yediği bazı besinlere (inek sütü, soya, yumurta, fıstık vb.), formül mama ile beslenen bebeklerde ise formül mama içindeki bazı maddelere alerjik olması sindirim sistemini ilgilendiren şikayetlere (karın ağrısı, kramp, ishal, kaka yapamama) neden olabilir. Eğer bebeğin şiddetli ağlamasına kusma, ishal, çok ıkınarak ve zorlanarak kaka yapma veya egzema eşlik ediyorsa “besin alerjisi” akla getirilerek araştırılmalıdır.

    Doktorun bebekte koliktanısını koyabilmesi için ağlama nöbetlerinin çok iyi gözlenmesi gereklidir. Bu durum da bu gözlemi yapacak bakıcı veya annenin vereceği bilgiler önemli olduğundan bu bilgileri çocuk doktorunuza aktarmanız problemin anlaşılması ve çözümünde ilk adım olacaktır:

    Ağlama nöbetleri ne zaman başladı ve ne kadar sürüyor?

    Ağlama nöbetini başlatan ortak bir neden var mı?

    Ağlama her gün aynı saatlerde başlayıp aynı saatlerde mi sonlanıyor?

    Ağlamayı başlatan veya azalmasına yardımcı olan bir şey var mı?

    Bebeğin beslenme şekli nasıl ? (sadece anne sütü veya anne sütü ile birlikte formula mı alyor, ek besin hiç denendi mi?)

    Bebek ağlarken siz ne hissediyorsunuz, bunlardan aileniz etkilendi mi?

    Kolik ile ilgili bazı yanlış bilinenler:

    – Kolik sancılarının tedavisinde gaz damlaları (simethicone içeren) ve laktaz enzimi verilmesinin yeri yoktur.

    – Uykuya neden olan ilaçların kullanılması doğru ve güvenilir değildir.

    – Pirinç unu koliği azaltmaz

    – Kolik sancısı çeken bebeğin sakinleşmesi için kucağa alınması bebeğin bunu alışkanlık haline getireceği (şımartılmış olacağı) anlamına gelmez.

    Kolik tedavisinde amaç:

    – Bebeğin ağlamasını azaltmaya çalışmak

    – Aile bireylerinden destek alarak uzun dönemde bu sorunun aile içi ilişkilerin bozulmasını önlemektir.

    Ağlama nöbetleri sırasında annenin kendini çaresiz ve yetersiz hissetmesi normaldir ama bu annenin bebeğine bakamadığı veya yetersiz olduğuı anlamına gelmediği anneye açıklanmalıdır.

    – Ağlama nöbetleri sırasında bir ara vermek bebeğe de anneye de iyi gelebilir. Mümkün ise bir arkadaş veya aile bireyinden bu konuda yardım almak, mümkün değilse bir kaç dakika için bebeği güvenli bir yere (beşik / yatak vs) koyableceği anneye söylenebilir.

    – Şiddetli ağlamlar sırasında bazen çaresiz kalan erişkinler sallayarak bebeği sakinleştirmeye çalışırken farkında olmadan bebeğe zarar verebilirler. Özellikle bu aylarda baş boyun kontrolü yetersiz olan bebeğin bu sallamalar sırasında başın gövdeden kontrolsüz olarak ani hareket etmesi ciddi beyin hasarlarına neden olabileceğinden bu konuda aile bilgilendirilmelidir.

    – Bazen ortamın değiştirilmesi,arabada kısa yolculuk, ağıza emzik verilmesi, ılık banyo, karın ve ayaklara masaj yapılması nöbet şiddetini azaltabilir.

    – Probiotiklerin kolik tedavisindeki yeri henüz net değilse de içinde Lactobacillus reuteri olan probiotikler bu amaçla 2 hafta denenebilir.

  • ANNE OLARAK KAYGILARIMLA VE YETERSİZLİK DUYGULARIMLA NASIL BAŞ EDEBİLİRİM?

    ANNE OLARAK KAYGILARIMLA VE YETERSİZLİK DUYGULARIMLA NASIL BAŞ EDEBİLİRİM?

    Bir annenin çocuğu için kaygısı anne karnından itibaren başlar.

    • Bebeğimi sağlıklı bir şekilde dünyaya getirebilecek miyim kaygısıyla başlar,
    • Sonra da bebeğimi koruyabilecek miyim,
    • Bebeğimin ihtiyaçlarını anlayabiliyor muyum,
    • İyi bir anne miyim,
    • Bebeğimi yeterince emzirebildim mi,
    • Karnı doydu mu, aç mı kaldı,
    • Bebeğime yetemedim mi

    Soruları ile kaygılar devam eder.

    Çocuğun yaşı ilerledikçe onu tehlikelerden nasıl koruyabilirim kaygılarıyla devam eder.Bir kadının anneliğine dair hissettiği yetersizlik duyguları ve kaygılar bebeğiyle ilişkisinde zorlayıcı bir noktaya gidebilir.

    Bir anne olarak bu kaygılarla nasıl baş edebilirsiniz;

    1. Öncelikle kendinizde olan kaynakların farkına varın. Kendinizi yetersiz, güçsüz hissettiğiniz zamanlarda zihninize beğendiğiniz alanlarınızı getirin.
    2. Yaşamınızda size iyi gelen ilgi alanlarınızı, sevdiğiniz şeyleri yapmayı bırakmayın.
    3. Size kendinizi değerli hissettiren kişilerle vakit geçirmeye çalışın.
    4. Her günün sonunda aynaya bakarak kendinize olumlama cümleleri söyleyin.
    5. Çocuğunuzla ilgili kaygılarınız arttığında kaygınızı arttıran düşünce yerine size daha iyi gelen alternatif düşünce üreterek kendinizi sakinleştirmeye çalışın.
    6. Çocuğunuzla ilgili kaygılarınız artsa da çocuğunuzun bir şeyler yapmasına fırsat verin. Çocuğunuzun zarar görmediğini gördükçe sizin kaygılarınızda azalacaktır.
    7. Çocuğunuzun bakımında bir şeyleri eksik ve yanlış yapma özgürlüğünü kendinize verin.
    8. Çocuk bakımında eksik ve yetersiz hissettiğinizde eşinizden, ailenizden destek isteyin.
    9. Kaygının diğer duygular gibi normal bir duygu olduğunu, bunu kontrol etmenin de sizin elinizde olduğunu unutmayın.
    10. Kaygılarınız baş edemeyecek noktaya gelirseniz bir uzmandan destek alın.
  • Bağlanma Kuramı Üzerine I

    Bağlanma Kuramı Üzerine I

    İnsan, topluluk halinde yaşayan bir organizmadır ve başka insanlarla bir arada bulunma isteği içerisindedir. İnsan yavrusu, biyolojik açıdan gözlenen özel durumu nedeniyle, yaşamını sürdürebilmek için, diğer türlerin yavrularına oranla, çok daha uzun süre anne-babasının doğrudan yardımına muhtaçtır. Bu kaçınılmaz durum, insan türünden organizmaların bir arada yaşama, eğilim ve gereksinimlerini, özellikle de bağlanma ihtiyacını açıklamaktadır. Bağlanma (attachment), yaşamın ilk günlerinde başlayan, duygusal yönü ağır basan ve olması beklenen bir durumdur.
    Bağlanma kuramı John Bowlby ve Mary Ainsworth’un ortak çalışmaları sonucu oluşmuştur. Çocuğun anneyle bağı ve bu bağın bozulması, anneden ayrılması, anneden yoksun olması ve anneyi kaybetmesi üzerine bugüne kadar olan düşüncelerimizi kökten değiştirdi. Anne-baba ve çocuk ilişkilerinin, çocuk gelişimi üzerindeki etkisini ele alan bir-çok model ve kuram ortaya konulmasına karşın, “Bağlanma Kuramı” çocuğun gelişimde anne-babanın (ebeveyn) etkisine, diğer modellerden ya da kuramlardan, daha etkili bir vurgu yaptığı görülmektedir.

    Bowlby’e (1969) göre çocuk ile temel bakım veren kişi (genellikle anne) arasında bağlanmanın oluşmasındaki süreç;

    • İnsanları ve hareket eden nesneleri tercih etmeye yönelim,
    • Daha sık gördüklerini diğerlerinden ayırt etmeyi öğrenme,
    • Tanıdıklarına yaklaşma ve tanımadıklarından uzak durma,
    • İstendik sonuçları getiren davranışları diğerlerinden ayırt etme ve artırma aşamalarıyla gerçekleşmektedir.

    Bebeklikteki bağlanma kavramı; belirli bir kişiye olumlu tepkilerin verilmesi, zamanın büyük bir kısmının o kişiyle birlikte geçirilmek istenmesi, herhangi bir korku yaratan durum veya obje karşısında hemen o kişinin aranması, bağlanılan kişinin varlığının duyumsanmasına eş zamanlı olarak rahatlama duygusunun eşlik etmesi gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü kapsamaktadır. Bebeklik döneminde bağlanma aşamalar halinde gözlenmektedir. Doğumdan hemen sonra insan yavrusunun doğası gereğince başlayan bağlanma; meme arama, başı döndürme, emme, yutma, parmak emme, yakalama, anneye yönelme, beslenme saatlerini sezinleme ve hazırlanma şeklinde kendisini göstermektedir. Çocuklarda belirledikleri bağlanma davranışlarını üç kategori içerisinde sınıflamışlardır. Bunlardan birincisi güvenli bağlanma biçimidir ve güvenli bağlanma içerisinde çocuklar temel gereksinimlerine zamanında karşılık verebilen annenin aracılığıyla oyun ya da keşfe çıkmada kendilerini güvende hissederler. Anneleri tarafından yalnız bırakıldığında anneleri ile yakınlık ve temas arayışlarını sürdürürler ve tepkisel olarak huzursuzluk yaşarlar ancak anneleri ile tekrar bir araya geldiklerinde kolayca sakinleşerek çevreyle ilgilenmeye ve çevreyi keşfetmeye devam ederler. Anneyle kurulan bu tür güvenli bir bağlanma örüntüsü bebeğin uyumuna ve gelişimine katkı sağlamaktadır. İkinci olarak kaygılı/kararsız bağlanma biçimi içinde çocuklar, annelerinden ayrıldıklarında yoğun bir kaygı, gerilim ve kızgınlık hissetmekte, yabancılarla iletişim kurmayı reddetmekte, anneyle tekrar bir araya geldiklerinde ise kolayca sakinleşmek ve çevreyle olan ilgilerini sürdürmek yerine, anneye daha fazla yakınlaşıp ondan ayrılmak istememektedirler. Güvensiz bağlanma duygusu geliştiren bireyler başkalarına güven duymakta zorluk çekerler ve başkaları ile olan ilişkilerini sürekli kontrol altında tutmaya çalışırlar. İlişkileri kontrol altında tutma davranışı genellikle başkaları tarafından terk edilmek ya da reddedilme korkusundan dolayı yakın ilişkiler kuramama, sevilmeyeceği ya da değersiz bulanacağından korkma, yoğun yalnızlık ve soyutlanmışlık duygularından kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bağlanma ile ilgili literatür incelendiğinde, doğumdan itibaren bebek ile temel bakıcı (anne) arasında gelişen bağlanma örüntüsünün sadece yaşamın ilk yıllarında gerçekleşen bir süreç olmadığı, hem çocuklukta hem de yetişkinliğe geçişte bireyin ruh sağlığı üzerindeki etkisinin devam ettiği ve bağlanmanın yaşam boyu devam eden bir yazgı (life script) ya da süreç olduğu belirtilmektedir. (Bartholomew, 1993; Rice, 1990).
    Son yıllarda ergen ve yetişkin ilişkilerinde bağlanmanın rolünü inceleyen araştırma bulguları, yaşamın ilk yıllarında anne babanın çocuğa verdiği tepkilere bağlı olarak çocuğun kendisine ve başkalarına ilişkin oluşturduğu modellerin daha sonraki yıllarda da yakın kişiler arası ilişkiler için bir model niteliği taşıdığını ortaya koymaktadır (Allen ve ark. 2002). Bağlanma stilleri ile çalışmaların sonuçlarına genel olarak bakıldığında; güvenli bağlanma biçimine sahip ergenlerin duygularını daha kolay ifade edebildikleri, anne-baba ve akran ilişkilerinde daha az çatışma yaşadıkları (Ducharme, Doyle ve Markiewicz, 2002), güvensiz bağlanma biçimine sahip ergenlerin ise kendilerini başkalarına açma ve yakınlık kurmada isteksiz olmanın (Allen ve ark. 2002) yanı sıra öz güvenlerinin düşük olduğunu ortaya koymaktadır (Laible, Carlo ve Roeschc, 2004).
    Araştırmacılar son yirmi yıl içinde bağlanma yönelimlerindeki bireysel farklılıkları ortaya çıkarmışlardır. Örneğin Hazan ve Shaver (1987), bağlanma stillerine ilişkin olarak ergenler ve yetişkinleri güvenli, kaçınan ve kaygılı olarak sınıflandırmışlardır. Bartholomew ve Horowitz (1991) ise bağlanma stillerini, olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modellerin kesiştiği noktada tanımlamışlardır.
    Böylece, iki boyutun olumlu ve olumsuz kutuplarda değerlendirilen zihinsel modeller- çaprazlanmasından dört temel bağlanma stilinin ortaya çıkacağını ileri sürmüşlerdir;
    a) güvenli, (++)
    b) korkulu, (-+)
    c) saplantılı, (+-)
    d) kayıtsız. (–)
    Güvenli bağlanma stili, olumlu benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; korkulu bağlanma stili, olumsuz benlik ve başkaları modellerinin bileşimini; saplantılı bağlanma stili, olumsuz benlik modeli ile olumlu başkalarının bileşimini; kayıtsız bağlanma stili ise kendine değer verme ile başkalarına karşı olumsuz tutuma sahip olmanın bileşimini içermektedir. Bartholomew (1990)’e göre güvenli kişiler, olumlu benlik algısını ve kendini sevilmeye değer görme duygusunu başkalarının güvenilir, destek veren, ulaşılabilir ve iyi niyetli olduğuna dair olumlu beklentilerle birleştirmektedirler. Korkulu kişiler, bireysel değersizlik duyguları ile başkalarının güvenilmez ve reddedici olduğuna ilişkin beklentileri yansıtmaktadırlar. Saplantılı kişiler, kendini değersiz hissetme ve sevilmeye değer görmeme duyguları ile başkalarına ilişkin olumlu değerlendirmeler yapmaktadırlar. Kayıtsız kişiler ise özerkliğe aşırı derecede önem vermekte, başkalarına olan gereksinimi ve yakın ilişkilerin gerekliliğini savunmacı bir biçimde reddetmektedirler. Bartholomew ve Horowitz (1991), Hazan ve Shaver (1987) tarafından belirlenen kaçınma kalıbını, kaçınmanın iki farklı kuramsal şeklini bir araya getirerek korkulu-kaçınma ve kayıtsız-kaçınma olarak bir kalıpta iki boyut olacak şekilde belirlemişlerdir. Lopez ve Gormley (2002)’e göre bağlanma stilleri, -içsel işleyiş modelleri- yakın ergen ve yetişkin ilişkilerinin gelişimini etkilemektedir. Dört içsel işleyiş modeli karşılaştırıldığında güvenli bireyler yakın ilişkilerde en optimal davranışı gösteren bireylerdir. Bu sayede kendileri ve diğerleri için bağlanma figürleri ile negatif duyguları düzenleme yetenekleri vardır. Güvenli bireyler, negatif davranış tipini en az göstererek yakın ilişkilerindeki gerilimi rutin olarak giderebilme kapasitesine sahiptirler. Böylece, kayıtsız ya da saplantılı bireyler çatışma durumları boyunca güvenli bireylerden daha negatif davranışlar gösterme eğilimindedirler. Saplantılı ve kayıtsız bireyler karşılaştırıldıklarında ise, saplantılı bireyler zorluklara en fazla sığınan bireyler durumundadır. Saplantılı bireyler, benliğin geçerliğini korumak için ilişkiyi sürdürmeye en fazla yatırım yapan bireyler olarak düşünüldüğünde, bu bireylerin bağlanma figürlerinin mevcudiyetine ilişkin sık sık aşırı ihtiyatlı oldukları görülmektedir. Bu ruh durumu bir ilişki içinde gerilimle karşılaşıldığında yordanamayan ilişkilerin geçmişine dayalı çatışmacı düşünceler ve duyguların harekete geçmesine ve yoğun bir düşmanlığa yol açabilir. Korkulu bireyler ise, kendileri ve diğerlerinin negatif içsel işleyiş modellerini birleştiren bireyler olarak varsayılmaktadırlar. Bunun sonucu olarak onlar reddedilme ve duygusal yakınlık korkulu yönleri ile sosyal ilişkilerden en fazla kaçınan bireylerdir. Hazan ve Shaver’in üçlü bağlanma yaklaşımı ile, Bartholomew ve Horowitz’in dörtlü bağlanma yaklaşımını karşılaştıran çalışmalar, genellikle iki farklı kaçınan (korkulu ve kayıtsız) bağlanma stilinin geçerliliğine ilişkin kanıtlar sunmuştur. Bartholomew ve Horowitz’in önerdiği dörtlü bağlanma yaklaşımı çerçevesinde yürütülen çalışmalar da tutarlı olarak korkulu ve kayıtsız bağlanma stillerinin zihinsel modeller temelinde farklılaştıklarını göstermiştir. Örneğin, Bylsma, Cozarelli ve Sümer (1997), kayıtsızların korkululara oranla daha yüksek düzeyde benlik saygısına sahip olduklarını ve bu kişilerin gerçek ve ideal benlik kavramları arasında daha az farklılıklar bulunduğunu göstermişlerdir (Akt., Sümer ve Güngör, 1999, s.75).

  • Fetal ekokardiyografi

    FETAL EKOKARDİYOGRAFİ

    “Kime, ne zaman, nasıl? “

    Fetal Ekokardiyografi, Doğuştan kalp hastalıklarının (DKH) anne karnında tanınmasını sağlayan ultrasonografik bir yöntemdir. DKH tüm doğumların yaklaşık % 1'inde görülmesi ve sık tespit edilen anomali olması nedeniyle bu tetkikin önemi artmaktadır. Bu hastalıkların anne karnında tanısı, izlemi bazen de tedavileri mümkündür. Bu nedenlerle de Fetal Ekokardiyografi ile tanı konulduktan sonra hastalığın seyri, yapılabilecek işlemler ve tedavi hakkında fikir vermektedir.

    Fetal ekokardiyografi, kime yapılmalıdır?

    Doğuştan kalp anomalilerinin en sık anomaliler olması, bu tetkikin anne ve bebeğe hiçbir zararı olmamasından dolayı Avrupa ülkelerinin çoğunda tarama amaçlı her gebeliğe yapılmaktadır. Böylece DKH'lerin hemen hemen tümüne tanı konmaktadır. Bunun dışında alttaki özel durumlarda kesinlikle yapılmalıdır.

    ·Anne' de

    Gebelikte geçirilmiş bulaşıcı hastalık varlığında,

    Annenin kronik hastalıklarında (Şeker, Romatizma vb),

    Gebelikte ilaç kullanımında, radyasyona maruziyet (röntgen, BT çekimi vb)

    Hipertansiyon ya da riskli gebeliklerde

    Tarama ve biyokimya testlerinde anormallik varsa

    Ölü doğum ya da düşük öyküsü varsa

    İleri yaş gebeliklerinde (35 yaş üstü)

    ·Bebekte

    Kadın Doğum Hekiminin kalbe ait bir şüphesi varsa

    Kromozom anomalisi ya da şüphesi varsa

    Ultrasonografide kalbe ait yada kalp dışı anomali şüphesinde

    Ritm bozukluğu şüphesi

    Ense kalınlığı testi yüksekse

    Bebekte gelişme geriliği varsa

    Kalp ritminde düzensizlik varsa

    ·Aile'de

    Anne Babada ya da aile fertlerinde doğuştan kalp hastalığı varsa

    Anne-baba ve kardeşlerde genetik anormallik varsa

    Daha önce anne kalp anomalili çocuk doğurduysa

    ·Kadın Hastalıkları ve Doğum hekimi önerdiyse

    Fetal ekokardiyografi, ne zaman yapılmalıdır?

    Bu işlemin en ideal zamanlaması gebeliğin 19-24. haftasıdır. Ciddi kalp anomalisi şüphesinde 16. haftalardan itibaren yapılabilir. 24. haftadan sonra bebeklerin kemiklerinin gelişimi nedeniyle işlem zorlaşır ve aynı zamanda 24. haftadan sonra ağır kalp hastalığı tanısı konsa bile bebeğe yapacak bir şey kalmamıştır. Bu nedenle tetkik 24. haftanın üstüne bekletilmemelidir.

    Fetal ekokardiyografi, bebeğe zarar verir mi ve işlem ne kadar sürer?

    İşlem standart USG'den farklı değildir ve ses dalgaları ile yapılır. Bu tetkik bu konuda iyi eğitimli bir Pediatrik Kardiyolog tarafından yapılmalıdır. Bebeğe hiçbir yan etkisi ve zararı yoktur. İşlem yaklaşık 15-30 dk. civarında zaman alır. Ciddi anomali varlığında daha da uzayabilir. Bu sırada anne aynen USG' de olduğu gibi sırt üstü yatar ve işlem karından yapılır. İşlem sonrası Çocuk Kardiyoloğu işlem ve sonuçlar hakkında bilgi verir.

    Fetal ekokardiyografi ile tüm kalp hastalıkları tanınabilir mi, hata payı varmıdır?

    Tecrübeli bir pediatrik kardiyolog tarafından yapılan işlemde doğruluk oranı %90'ın üstündedir. Özellikle ciddi kalp hastalığı tanıma oranı %100'e yakındır. Ancak çok küçük delikler, birde anne karnında normal olan açıklıklar doğum sonrasında tanınabilir. Bu işlemde tanınamayan küçük problemler genellikle bebeğe de doğum sonrası zarar vermezler. Burada en önemli nokta anne karnında normal olan deliklerin doğum sonrası devamı halinde kalp hastalığı yapmasıdır. Bu işlemin hata payını biraz artırır. Bu nedenle Fetal EKO yapılan bebeklerde çocuk hekimi gerekli görürse doğum sorası bebekte normal ekokardiyografi yapılmalıdır.

    Fetal Ekokardiyografi'nin faydası nedir?

    DKH' leri önceden bilmenin anneye ve bebeğe sayısız faydası vardır. Ritm bozuklukları gibi bebeğin anne karnında ölümüne neden olabilecek problemleri hamilelikte tedavi etmek mümkündür. Kalpte sorun olan bir bebekle doğum sonrası sürpriz olarak karşılaşmanın anne ve bebek açısından sayısız zararları vardır. Öyle kalp hastalıkları vardır ki tedavide saatler önemlidir ve doğumun anjiyo ve ameliyat şansı olan bir merkezde yapılması gereklidir. Çocuk kardiyologları bu hastalıkları bildiğinde bütün önlemleri ve ilaçları buna göre hazırlarlar. Bu hızlı süreç bebeğin yaşam şansını üst düzeylere çıkarır. Çünkü bugün bu hastalıkların çoğunun tedavisi mümkündür. Çok önemli bir diğer nokta şudur: öyle doğuştan kalp hastalıkları vardır ki bazılarının tedavileri mümkün değildir, ya da tedavi edilmeye çalışılsalar bile bu çocukların hiçbir zaman normal bir kalpleri olmayabilir ve yaşam kaliteleri çok bozuktur. İşte bu işlemin en önemli yararı budur. Bu hamileliği devam etmek anlamlı olmayabilir, annenin tüm hamilelik sürecini geçirmesine gerek yoktur ve buda aileye bu şansı verir.

    Sonuç olarak; Fetal Ekokardiyografi zamanında ve tecrübeli kişilerce yapıldığında doğruluk oranı çok yüksek ve bir o kadar da faydalı bir test olarak sağlıklı gebelik izleminde ki yeri ve önemi hızla artmaktadır.

    Prof. Dr. Ertürk LEVENT

    Çocuk Kalp Hastalıkları Uzmanı

    Tel: 0532 3736750-0232 4617441

    erturk.levent@ege.edu.tr – www.erturklevent.com.tr